TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

27 Şubat 2015 Cuma

Necmettin Erbakan'ın vefatının 4. yılı

Necmettin Erbakan (29 Ekim 1926, Sinop - 27 Şubat 2011, Ankara)
Türk siyasetçi, mühendis ve akademisyen.
28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 tarihleri arasında Türkiye Başbakanı.
Şu dünyaya gönderiliş gayemiz olan kulluk imtihanını başarabilmek için, üç tane temel ve birbirini tamamlayan esas vardır: 1-) Her şeyden önce İslâmı öğrenmek, İslâmın her konudaki emrini bilmek, 2-) Öğrendiğimiz İslâmi esaslara göre yaşamak, Kur-an'ın hükmünü hayatımıza tatbik etmek, 3-) Her yerde, her halde ve her meselede, mutlaka İslâm’a göre, yani İslâmca düşünmek.

Necmettin Erbakan

Halâl yemek, temiz giyinmek ve edeb



26 Şubat 2015 Perşembe

Hocalı Soykırımı'nın 23. yılı


Bugünkü Ermenistan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan'ın organizesiyle Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesinde yüzlerce çocuk, kadın ve ihtiyar toplu şekilde öldürüldü.
- 26 Şubat 1992

Video kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin kafa derisi soyulmuştu.
- İzvestiya, 4 Mart 1992

Hepimiz Ermeniyiz.
- Taksim, 19 Ocak 2012

MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan tarafından, Hocalı Katliamı'nın 21. yıldönümüde TBMM'de sunulan, 26 Şubat 1992'de yaşananların 'soykırım' olarak tanınmasına yönelik kanun teklifi, MHP ve CHP tarafından kabul edilmiş, ancak AKP'li milletvekillerinin oyları ile reddedilmişti.
- Ajanslar, 26 Şubat 2013

24 Şubat 2015 Salı

Kâbe Yollarında: Surre Alayı Hatıraları


Surre akçe kesesi ve bir kişiye gönderilen hediye manasına gelen bir kelime. Daha sonraları İslâ-miyet’in doğup yeşerdiği ve Hz. Peygamber’in yaşadığı iki şehirde; Mekke ve Medine’de yaşa-yan, başta seyyitler ve şerifler olmak üzere harem-i şeriflerin hizmetinde bulunan kişilere, ilim ve irfan sahiplerine, Müslüman halka, fakirlere… hürmet ve sadakat ifadesi olarak hac mevsiminde gönderilen hediyelere de surre denilmiştir.

Teşrifatı ve gelenekleri de oluşan bu güzel âdetin ilk örnekleri Emevîlere kadar çıkıyor. Halifeler ve emirler için bir hizmet ve hürmet aracı, siyasî hâkimiyeti meşrulaştırma ve kuvvetlendirme kanalı olarak işlemiş. Osmanlı Devleti de kuruluş asrından itibaren bu mühim geleneği önemse-miş ve unsurlarını zenginleştirerek, sembollerini ve hürmet ifadelerini artırarak geliştirmiştir.

Elinizdeki hatırat Sultan Abdülhamit devrinde, 1905-1906 yılı surre kethüdası olan Ahmed Salahaddin Bey tarafından kaleme alınmış, önemli ve türünün en mufassal, en güvenilir metnidir.

Detaylı bilgi: Dergâh Yayınları

Bayramiye Tarikatı Menakıbı: Hacı Bayram Veli ve Halifeleri


Hacı Bayram Veli ve Bayramiye Tarikatı hakkında ilk kez yayınlanan bir kaynak eser...

Menakıpnameler sadece veliler, dervişler ve onların bağlı bulunduğu tarikat hakkında bilgi ver-mekle kalmaz; aynı zamanda dönemin insanlarının algısı, değerleri, yaşam şartları ve kültürü gibi pek çok konuda da önemli bilgiler ihtiva eder.

Bu çalışmaya konu olan menakıpname, daha önce dikkat çekmemiş ve hakkında herhangi bir neşir yapılmamıştır. Bununla birlikte Bayramiye tarikatı başta olmak üzere, ilgili çalışma saha-larına yeni isim ve verilerle katkı sağlayacak orijinal bir kaynak eser niteliğindedir.

Eserde Hacı Bayram Veli ve halifeleri; Akşemseddin, Şeyh İbrahim, Şeyh Kasım Efendi, Şeyh İsa Efendi, Şeyh Hüsam Efendi, Şeyh Bahri Efendi, Şeyh Ali Efendi, Fâtıma-i Menemeniyye’nin menkıbeleri yer almaktadır.

Menakıpnamede kadın bir şeyhe yer verilmesi ve onun diğer bir kadın veli Rabia-i Adeviyye ile mukayese edilip üstünlüğünün ortaya koyulmaya çalışılması ilgi çekicidir.

Detaylı bilgi: Dergâh Yayınları

Birinci Dünya Savaşı'nda Mevlevî Mücahidîn Alayı


Cepheye gitmeden önce Konya'da, Hz. Mevlânâ Dergâhı önünde.

23 Şubat 2015 Pazartesi

1920 Hindistan Müslümanları ve İslam bayrağı


Burada İslam bayrağı demekten kastımız, şüphe yok ki İslam hakimiyetinin ve gücünün yalnız Türkler'de toplanmış olmasıyla alakadardır.

21 Şubat 2015 Cumartesi

Teoman Duralı: "İnsan, insan olarak kaldığı her anında hürdür."


Hayvanlar davranışlarını seçmiyor. Onu o davranışa sevkeden belirli bir zorunluluğu vardır. Yapmak zorundadır. Bu itkisi canlılığından gelir. İnsandaki itki ise bilim dışıdır, canlılığından gelmemektedir. İnsan kararını kendisi veriyor. Bu kararları almamızı sağlayan gördüğümüz eğitim ve terbiyedir. İnsanların karar almasını sağlayan şey ise ahlaktır.

İnsandaki iradeyi belirleyen istek bilimsel değildir. Nedir? Eğer inanıyorsanız bu Allah’tır. İnanmıyorsanız agnostik dersiniz. Bilimadamları bilmiyoruz, açıklamamız mümkün derler. İradeye yön veren iç güdüme ise niyet diyoruz. Niyetimize yön veren unsurlar toplumdan kazanılır. Toplumdan kazandığımız bu unsurları ise mutlak suretle gerçekleştirmek zorunluluğumuz yok. Bu niyeti inşa eden unsurlara ise inanç diyoruz. Dünyaya gelirken boş bir kâğıt gibi geliyoruz. Toplumdan bu unsurları kazanıyoruz. Bu unsurlar hayatımız belirleyen unsurlardır. Saygı, saygısızlık, küsmek, barışmak, gülmek, ağlamak gibi ne varsa hepsi inanç çerçevesi içinde yer almaktadır. İnanç çerçevesi olmadan yaşayamayız. Bu inanç çerçevesine hayat diyoruz. Hayat insana mahsustur. Kedinin, köpeğin hayatı yoktur, yaşamı vardır. Yaşamın üstünde inşa edilen alana hayat diyoruz. Hayatı sürerken bizi yönlendiren şey niyet ve iradedir. Niyet zorunlu değildir, seçme durumumuz vardır. Bu anlamda özü itibariyle insan hürdür. İnsan, insan olarak kaldığı her anında hürdür. İnsan olarak kalmaya ise bilinçlilik diyoruz.

Prof. Dr. Teoman Duralı

Dünya, eğlence parkı


Toplumların merkezinden bir çekirge sürüsü gibi çevreye saldırmaya hazır turizm orduları var şimdi. Turizmin iştahı her şeyi yutuyor. “Dünyayı görmek”le övünen zengin turistlerin gördükleri şey biraz ticarileşmiş etnik renkler ve sahte yabanıllıklar. Dünya artık endüstriyel toplumların hem çöplüğü hem de bir tür “eğlence" parkı!

Theodor Roszak

Misak-ı Milli'nin orijinal belgesi


Altında 121 milletvekilinin imzası olan Türkiye'nin kuruluş belgesi Misak-ı Milli'nin orijinal belgesi.

Necip Fâzıl ve Nâzım Hikmet Bahriye Mektebi’nde öğrenciyken

20 Şubat 2015 Cuma

Ömür Dediğin: Fidan Yazıcıoğlu



Fidan Yazıcıoğlu, şehit oğlu Muhsin Yazıcıoğlu'nu anlatıyor...

Fidan Yazıcıoğlu, Hakk'a yürüdü


Büyük Türk milliyetçisi şehit Muhsin Yazıcıoğlu ağabeyimizin validesi Fidan Hanım, Rahmet-i Rahman'a yürüdü. Makamı âli olsun.

Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu


İstiklâl Marşı Derneği'nin hazırladığı Türkçe’den İslâm’a Giriş serisinin üçüncü kitabı olan ve dört ciltten müteşekkil “Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu” neşroluyor.

2 Mart günü dağıtımına başlanacak olan kitaplar TİYO Yayıncılık'tan, dernek şubelerimnden ve kitapçılardan temin edilebilecektir.

İnsanlardan “işittik ve itaat ettik” diyenlerin işittiklerini tekellümle doğan Türkçenin bu vasfını ortaya çıkarmak/belgelemek amacıyla Türkçede yer alan Kur’an kökenli kelimeleri ele aldığımız “Türkün Dili Kur’an Sözü” incelemesinden sonra Türkçede yer alan Hadis kökenli kelimeleri dercettiğimiz yeni bir çalışma ortaya koyduk: “Rasulü Ekrem Söyledi İşiten Türk Oldu”.

Bu incelemede Hadislerde geçen kelimeler ile Türkçe lügat ve sözlüklerde geçen kelimelerin bir karşılaştırması/mukayesesi yapılmakta ve bizim asıl kelimelerimizin Kur’an’dan ve Hadisten aldığımız kelimeler olduğu hakikati tebarüz ettirilmektedir.

Hadis-i şeriflerde geçen kelimelerden telaffuz edildiği şekliyle aynen 7574 kelimenin Türkçede yer aldığı tespit edilmiştir. Hadis-i şeriflerde aynen/telaffuzuyla bulunmamakla beraber inceleme konusu kök kelimelerin çekimleri ve türemişleri olarak 19.068 kelimenin; aynen geçenlerle beraber toplam 26.642 kelimenin Türkçede yer aldığı tespit edilmiştir.

Metne alınan kelimeleri şahidlendirmek amacıyla her kök başlık için bir ya da birkaç hadis veya hadisten bir bölüm tercüme edilerek ve ilgili hadis kitabına atıf yapılarak metne alınmıştır. Her alt başlık için de bir ya da birkaç hadis kitabına atıf yapılmıştır.

Hem ayetlerle hem hadislerle irtibatlı olarak yaptığımız çalışmaları bizi zafere götürecek faaliyetin bir parçası olarak değil, yapmadığımız zaman vebal altında kalacağımız işin gereği olarak anlıyoruz ve doğrudan doğruya İslâmî bir anlayışa sadakati şeref biliyoruz. Gayret bizden tevfik Allah’tandır.

19 Şubat 2015 Perşembe

Aşkar'ın 33. sayısındaki Mesûliyet Meselesi sayfalarından


VAROLUŞUN KESKİN SINIRLARI İsmet Özel Okumaları -2-
İdris Ekinci

“İnsan için varoluş denilen şey sıkıntıları sebebiyle eğlence yüklüdür.”

Çizgileri Silik Sınırlar
Doğrudur; birçok şey bilmekle başlar. Bilmek harekete geçmenin, yaşamanın, eylemenin ya da geri durmanın, çekilmenin, tavır almanın, susmanın yaslandığı zemindir. Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” uyarısı hayatın manasına doğru bir yöneliş gerçekleştirilebilmenin temel saiklerindendir. Fakat bilmek kendi başına bir değer taşıyacak kadar güçlü bir yapıya sahip değildir. Yani bilginin kaynağı, bilgiyi algılama ve kullanma usulü de en az bilmek fiili kadar bir öneme sahiptir. Neyi bileceksin? Nereden bileceksin? Bilince ne yapacaksın? Bu soruların cevapları sahih ve sağlam bir zemine dayanmıyorsa, bilmek bir imkândan öte sıkıntının, meselenin, bozulmanın, çürümenin merkezi haline dönüşebilir. İsmet Özel bu noktada öyle bir cümle sarf eder ki, bu cümle bilme fiilinin nasıllığına dair akılları yeniden sarsıcı bir düşünme eylemine sevk eder. O meşhur cümle şudur: “Cehaletten kurtulmanın yolu bazı şeylerin cahili olmaktan geçer. Bu cümle yaşadığımız şu zaman dilimi içinde öyle bir önem taşımaktadır ki, işte bu yazının izah etmeye çalışacağı mesele de budur.
...
YAŞAYABİLMEK ÖLEBİLMEKTİR
Ferhat Nabi Güller

“Batarsak güneşler olarak batabilelim” - İ. Özel

Biz Müslümanların tavır ve davranışlarına, hal ve hareketlerine yön veren en temel duygu kuşkusuz ahiret duygusudur. Yani biz bu dünya da olup biten ne varsa yarın hesap gününde bu yapıp ettiklerimizin karşımıza çıkarılacağı düşüncesi ile hareket ederiz. Eğer hal ve hareketlerinde böyle bir hassasiyet tecessüs etmiyorsa biz böyle birisine bu nedenlerden dolayı Müslüman olarak kıymet ve ehemmiyet vermeyiz.
...
NEF VAR KENEF VAR
KEFEN VAR NEF'Î VAR
Yağız Gönüler

"Allahü teâlâ cemildir, cemal sahiplerini sever" hadis-i şerifini şiar edinen Türkler, yaptıkları evlerini tekebbürden uzak tutmak için tarih boyunca özen göstermişlerdir. Ev alma derdinden uzak, komşu almaya yakın bir hayat görüşünden taviz vermeden, kuşlara dahi ev yapma inceliğini korumuşlar ve doğanın suyuna gidecek evler inşa etmişlerdir. Bu evlerde salona, oturma odasına yer yoktur; misafir gelir ve umduğunu değil bulduğunu yer. Toksa sedire geçer, açsa yer sofrasına: "Yemek yerken yaslanmam! Ben Allah’ın kuluyum; kul nasıl yerse öyle yer, öyle otururum." [Buhari]
...
Aşkar dergisini temin etmek için:
http://askardergisi.blogspot.com.tr/p/sats-noktalar.html

Alâeddin Şensoy (1932 - 1997)


Alâeddin Şensoy, 1932 yılında İzmir’de doğdu. 1937 yılında ailesi ile birlikte Bergama’ya yerleşti. Babası Yusuf, Annesi Nazmiye Şensoy olan sanatçı, 1949 yılında İzmir Radyosunun sınavını kazanıp, sözü geçen kurumda göreve başlayıncaya kadar 12 yıl aralıksız Bergama’da yaşadı. O dönemde İzmir’de müzik eğitimi veren tek kurumun TRT İzmir Radyosu olması dolayısı ile ilk müzik derslerini sonraları “Hakiki Okulum” olarak nitelendirdiği İzmir Radyosunda aldı. Burada Necdet Varol, Cüneyd Orhon ve daha pek çok önemli müzik adamı ile teori, solfej, üslup ve repertuvar çalıştı. Aynı zamanda Divan Edebiyatı ve buna bağlı olarak Türk Klasik Müziğinin geleneksel formlarını analiz etti ve üzerinde yazılı çalışmalar yaptı.

Askerlik görevini İstanbul’da yerine getirmesi sesinin, müziğin bu ticari merkezinde de tanınmasına neden oldu. 1960 yılında aldığı çok önemli bir plak teklifi ile İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Aynı yıl TRT İstanbul Radyosunun açtığı sınavı kazanarak bu kuruma sanatçı memur olarak atandı. Bu yıldan itibaren yerli ve yabancı firmalar için 45’lik plaklar kaydetmeye başladı. Sayıları 100’ün üzerinde olan bu 45’liklerden pek çoğu günün ve tarzının en çok satan plakları arasında yer aldı. Ayrıca, 5 uzun çalar (LP) ve 4 adet de kaset albümü dinleyicisinin beğenisine sundu. Daha sonra eski kayıtlarından pek çoğu kaset olarak basıldı.

1962 yılında Bergama’da tanıştığı ve eski postane yokuşunda oturan Ayhan Hanım ile evlendi. 1963 yılında Süleyman, 1968 yılında da Hakan adında iki oğlu dünyaya geldi.



Profesyonel olarak sahne çalışmalarına 1966 yılında başladı.Çok kısa sürede büyük başarı kazandı ve gazino dünyasının en tanınan ve en aranan erkek ses sanatçısı oldu. Ses sanatçısı olarak tüm dünyada Türkiye’nin müzik elçiliğini yaptı. Amerika, Asya, Avrupa ve Avusturalya’yı kapsayan sayısız turnede görev aldı. Bunlardan Avusturalya turnesinde dünyanın en önemli sanat merkezlerinden Sydney Opera House’da sahneye çıkan ilk Türk Müziği sanatçısı oldu.

İlk beste denemelerini henüz İzmir Radyosundayken kaleme almaya başladı. Fakat bestekarlık sahasında eses ivmeyi 1980’li yılların başında gösterdi. Aynı zamanda bestelediği şarkıların güftelerini de yazması ve yazdığı güftelerin başka besteciler tarafından ezgilinmesi ile de tanındı. Sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Kadere Bak” adlı şarkısı ile Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Altın Kelebek Yarışmasında Altın Kelebek ve aynı yıl Milliyet Gazetesinin düzenlediği Yılın En Sevilen Şarkısı Yarışmasında sözleri kendisine ait “Büyüleyen Gözlerinle”, “Biliyorsun Bir Zamanlar” sözlerini Salih Korkmaz’ın yazdığı “Ağlamışım Gülmüşüm” ve sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı “Anılara Yolculuk” adlı şarkılarla ödüller aldı.

1990’ların başından itibaren TRT Kurumu Müzik Denetim Üyeliği ve Şeflik görevlerine getirilen Alaeddin Şensoy Türkiye Radyo ve Televizyonu için pek çok canlı ve banttan yayınlanan Türk Müziği Programını hazırladı ve yönetti.



1997 yılında aramızdan ayrılan Alaeddin Şensoy vefatından sonra sözlerini Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür’ün yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce bestelediği “Bir Sen Anlıyorsun Benim Dilimden” adlı şarkısı ile Samsun Büyük Şehir Belediyesinin düzenlediği 19 Mayıs Kültür ve Sanat Şenliği çerçevesinde düzenlenen 1. Türk Sanat Müziği Beste Yarışmasında birincilik ödülünü aldı.

Bergamalı olmasıyla daima övünen sanatçı, her fırsatta Ege insanının sanat severliğini ve sanat verimliliğini dile getirmiş, ömrünün son 37 yılını İstanbul’da geçirmesine rağmen son nefesini baba ocağı İzmir’de vermiştir.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Münîr Nûreddîn Selçuk: İstanbul'u Fetheden Yeniçeriye Gazel



Vur Pençe-i Âlî`deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına

Ey leşker-i müfettihü`l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına

Düşsün çelengi Rûm`un, eğilsün ser-i Firenk
Vur Türk`ü gönderen yed-i takdîr aşkına

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

Güfte: Yahyâ Kemâl Beyatlı
Beste: Münir Nûreddîn Selçuk
Makam: Mâhûr

17 Şubat 2015 Salı

Müziğimiz Teksesli mi? - II


Batı'nın tarihi Yunan Müziği için kullandığı monodik sıfatından çevrilen teksesli'lik, kendi müziklerinden, öğrenemedikleri için nefret eden birtakım çıkarcıları, tek kollu, tek bacaklı gibi bir organ eksikliğini çağrıştırıp insanımızda Batı'ya karşı aşağılık duygusu yaratmak amacıyla yerleştirdikleri bir politik terimdir. Geçen yazıda sadece bir kısmını söylediğimiz malzeme zenginliğinden, armoni vb. efektlere ihtiyaç duymamış olan müziğimiz, en az iki portre kullanmak zorunda olan Batı müziğinin aksine sadece bir portre üzerine yazılabildiği için, bütün doğu müzikleri gibi portreli'dir; ama asla tek sesli değildir.

Evet çok portreli Batı müziği, kendi imkanları ve felsefesi içinde ihtişamlı bir ses abidesidir. Ama bu abidede Itri'ye, Dede'ye, Cemil'e yer yoktur; çünkü harcında ne Segah vardır, ne Saba, ne de Şederaban. Dahası: Ne mayası vardır, ne bozlağı, ne halayı vardır, ne alfabesi, benim makamlarımı usullerimi, taksimlerimi, uzunhavalarımı icraya imkan vermez. 120 kişilik senfoni orkestrası, Şevkefza makamında taksim yapan bir ney'in önünde aciz, yapayalnız, çırılçıplaktır. Senfoni orkestrası, Şevkefza makamında taksim niye yapsın ki diyeceksiniz. Teşekkür ederim; yazının bir amacı da buydu zaten. O niye ben olmaya çalışsın? Ben niye o olamaya çalışayım? Onun dili (müzik her kültürün kendi mantık, estetik ve semantiği içinde konuştuğu bir dildir) ona güzeldir, çünkü onun tarih, inanç ve geleneklerini anlatır. Benim dilimse bana güzeldir, çünkü benim tarihi, inanç ve geleneklerimi anlatır.

Bütün insanların anladığı ortak bir dil olmadığı gibi, bütün insanların aynı şekilde anlayıp duygulandığı ortak bir müzik de yoktur. Yalnız bir tek şey vardır; öbür güzel sanat dallarında da olduğu gibi birçok insanın, hangi kültürden olursa olsun, yakın duygu ve zevkler alabileceği, kültürlerüstü ortak konuları işleyen üstün müzik eserleri olabilir. O da sadece Batı sanat ve sanatkarlarına özgü değildir: Bach'ın Brandenburg konçertolarıyla, Vivaldi'nin Mevsimler'i ne kadar evrenselse, Itri'nin Segah Ayini'yle, Tanburi Cemil'in Gülizar Taksimi de o kadar evrenseldir. Yoksa bizim politik bağnazlık ve şuursuzluk yüzünden tukaka dediğimiz "ilkel teksesli" müziğimizi dinlemek, öğrenmek, icra etmek, plak, kaset ve CD'lerle dünyaya tanıtmak için, o bayıldığımız, o tek bizi de aralarına alsınlar diye neyimiz varsa vermeye hazır olduğumuz Batı ülkeleri niye durmadan çağırsınlar sanatçılarımızı? Biz habire çok sesçi harikalarımızı öne sürüp durdukça, onları kibarca reddedip, niye ille de ney, tanbur, kemençe, kudüm diye tuttursunlar? Kültür basınımızda arada bir çıkan yazılarıma rastlamış olanlar, Batı'nın klasik müzik sanatımıza karşı bu ibret dolu ilgisinin belgelerini herhalde görmüş olmalıdırlar.

Zira çağdaşlık, artık daha fazla geç kalmadan öğrenmeliyiz ki, başka bir kültürün çağlar boyu uğraşıp kendi ihtiyaçları için geliştirdiği kurumları, konfeksiyon elbise gibi sırtına giyip kendini komik aynalarda seyretmek değil, asli değer ve gelenekleriyle kendini, kendinden utanmadan çağa sunabilmektir.

Cinuçen Tanrıkorur, 28 Ocak 1995

Müziğimiz Teksesli mi? - I

Cinuçen Tanrıkorur (20 Şubat 1938, İstanbul - 28 Haziran 2000, İstanbul)
Ud virtüözü ve bestekar
Müzikle biraz olsun ilgili olup da "çoksesli müzik, teksesli müzik" deyimlerini duymamış olan herhalde yoktur. Zira insanımız bu deyimlerle ta ortaokul sıralarından itibaren tanıştırılır. 70 yıl boyunca ortaokul ve lise müzik kitaplarında öğretildiği şekliyle tek sesli müzik, adı üstünde tek sesli, ilkel, çağdışı alaturka müziktir (yani kendi müziğimiz). Çoksesli müzikse, adı üstünde çok sesli, gelişmiş, çağdaş ve evrensel "klasik müzik"tir. Şu klasik müzik sözü ne zaman geçse, "Siz klasik müzik sever misiniz?" diye soranları, "Hangisini kastediyorsunuz, bizim klasik müziğimizi mi, Batınınkini mi" sorusuyla şaşkına çevirdiğimi keyifle hatırlarım. "Eııı, tabii Batı Müziği" diye düzeltmek zorunda kalan bu yarı cahillerin aklına, bizim de bir klasik müziğimizin olduğu hiç gelmez çünkü. Neyse gelelim konumuza. Nedir şu teksesli-çoksesli meselesi? Ve nasıl bir ilgisi vardır çağdaş ya da çağgerisi olmayla?

Tabiatta hiçbir müzik sesi yalnız değildir; doğuşkan veya armonik adı verilen sesin önce 8'lisi (oktavı), sonra 12'lisi, (5'lisi), 15'lisi (4'lüsü), 17'lisi (büyük üçlüsü) vs. düzeninde ve hep daha hafifleyerek giden yan seslerle birlikte duyulur. Bu demektir ki, birden fazla sesin aynı anda duyulması demek olan armon, sesin tabiatında vardır. Peki o zaman armoni, kontrpuan, fug gibi polifonik sanatın temelini oluşturan bilim ve teknikler ne olacak? Söyleyelim. Birlikte iş görme alışkanlık ve verimini müzik eşliğinde (bir tür heyamola tekniğiyle) artırmayı amaçlayan Kilise, insan seslerinin önce kadın ve erkek olarak ikiye, onların da kendi içinde üçe ayrılmasından yararlanıp, herkesin ses imkanlarına göre rahatça söyleyebileceği ezgileri farklı tonlarda notalarla göstermiş, aynı ezgiyle eşliğin birden fazla müzik dizeği (portre) üzerine yazılıp söylendiği bir şarkı tekniği doğmuştur. İnsan seslerinin yapısındaki tabii farklılık, çalgıların yapısında da olduğu için, bunların malzeme, ses hacmi ve teknik imkanlarına göre, aynı anda çalınan farklı ezgilerin oluşturduğu bir çalgı tekniği meydana gelmiştir. Zamanla sesler, sazlar çoğalmış, müzik dizi ve aralıkları sadeleştirilmiş ve ortaya kendi felsefesi ve imkanları içinde ihtişamlı bir müzik abidesi çıkmıştır. Ancak bu sanat kendi insanlarını dahi uzun süre tatmin edememiş, atonal, çeyrek sesli, dodekafonik, elektronik vb. adlarla yeni türler aranmıştır.

Biz ise; batı oktavının 12 sesine karşılık 43 perdemiz, onarlın 5 temel dizi (4 minör, 1 majör) kalıbına karşılık 587 makamımız, yine onların 2 ve 3 zamanlı sadece iki temel ritmine karşılık 80 değişik usulümüzle, tek sesli olmak şöyle dursun, bin renkli sesler ve ritimler okyanusunda yaşamayı yeğ tutmuşuz. Şu kısa açıklama dahi "Türk müziği tekseslidir, onun için ilkeldir; Batı müziği çokseslidir, onun için gelişmiştir" sözlerinin ne kadar zavallı, ne kadar cahilce olduğunu ispata yeter sanırım.

Cinuçen Tanrıkorur, 14 Ocak 1995

Bir Konser Bir Resital


Artık hayatımızda "hariçten gazel okumak yasaktır" sözünün ne yeri ne de anlamı var. Fazıl Hüsnü Dağlarca bile "Hariçten Gazel" şiirinin haricinde. Neden böyle olduğunu anlamak için andığımız bu sözün nereden çıktığını bilmek gerekecek: Bundan yarım asır öncesine kadar İstanbul'da "saz" adı verilen içkili ve çalgılı alaturka eğlence yerleri varmış. Buralarda sazendeler ve hanendeler icra-i sanat eylerken zaman zaman müşteriler arasından cuş-u huruşa gelip gazel atanlar olurmuş. İşte bu davetsiz icracıları faaliyetten menedebilmek için eğlence yerinin yöneticileri sahnenin bir yanına bir uyarı levhası koyarlar ve üzerine "hariçten gazel okumak yasaktır" yazarlarmış. İşte o günlerden kalma bir söz olarak herhangi bir işe istenilmediği halde burnunu sokanlara pek de nazik olmayan bir ifadeyle "Hariçten gazel okuma!" denir.

Başında da belirttiğim gibi artık hayatımızda hariçten gazelin bir yeri yok. Sadece alaturka sazların ortadan kalkması yüzünden değil bu. Aynı zamanda hayatımızda konserlerin bir yer işgal ediyor olması yüzünden. Toplum olarak tümden alafrangalaştık. Alafranga konserlerde hariçten gazel okumanın imkân ve ihtimali yok. Ekranda görüyorum: Dinleyiciler ya çığlık atıyor yahut bir ritme uyup iki yanlarına yatıyorlar. Hazin olan şudur ki hayatımıza hariçten sokulan konserin anlamıyla da içli dışlı olunamıyor. Zaten konserin ne olduğundan haberimiz yok. Karşımıza musiki hayatının bir terimi olarak çıkan konser kelimesi meğer İtalyanca "concerto" üzerinden yaygınlaşmış. Aynı amacı güden kişilerin ahengi anlamına geliyor. Latince köküne bakınca şunu görüyoruz: com+certare. Yani birlikte çabalamak, beraberce uğraşmak demeye geliyor. İş burada bitmiyor. Kökün de kökünde "certus" var: Kararlaştırılmış, belirlenmiş demek. Konser deyip de geçmeyelim, kelimeler başımıza büyük işler açabilir.

Yıllardır çeşitli konserler veriliyor Türkiye'de. Belki sayıları da gün geçtikçe artıyor. Bunların türü, niteliği, düzeyi üzerinde durulmasının ne yarar sağlayacağını bilemem; ama toplum olarak konserlerden mahrum kalmadığımız kesin. İyi de, konserler bizi bir konsere yani "aynı amacı güden kişilerin ahengi"ne ulaştırıyor mu? Hariçten gazel okumaya böylesine hevesli bir millet konser dolayısıyla ahenk arayışı içine girmiş midir? Meraka değer olan bu.

Bütün toplumun konserinden geçtim, (geçmesem daha iyi olurdu) ben Müslümanım diye ortaya çıkanların konseri ortada görünmüyor. Umudumuz onların, ortada kalmayan gizli bir konseri bulunduğunda... Gizli konser! Amma şairane!

Gerçi bir konserin âyan olması için başlangıçta gizli (sırlı) bir şeye ihtiyaç var galiba. Önce konseri sunacak olanlar tarafından kararlaştırılmış, belirlenmiş bir şeye, bir şeylere gerek var. Bu kararlaştırılan şey veya şeyler cümle âlem tarafından bilinse bile sadece konsertistlerin sahip olabilecekleri özellikler aracılığıyla paylaşılabilir. Dolayısıyla konsere giden yol herkes gibi olmayan, özel ve özellikli kişiler tarafından yürünebilir. İşin sırrını onlar bilir. Bir sonraki aşamada birlikte uğraşmak, beraberce çabalamak var. Daha önce belirlenmiş anasır üzerine bina edilen bir faaliyet bu. Bir etkinlik kendini belirginleştirmedikçe etkinlik olmayacağından bu aşamada hiçbir giz, hiçbir sır yok. Yer aldığı takdirde herkes buyurabilir. Konser, yani uyum ve mutabakat kendini göstermiş, başlangıçta kararlaştırılan ne ise o işler hale gelmiştir.

Hükümdarlarıyla birlikte hükümdarlık fikrini de kaybeden toplumlarda bütün konserlerin o bir tek konsere engel olacak şekilde düzenlendiğini ve öylece icra edildiğini öğrenmemiz gerek. Türkiye bu ülkelerden biridir. Türkiye'de hükümdarlığın bir zaruret olduğu fikri kaybolmuştur. Bir konsere giden yoldaki ilk uğrağın, hüküm "certus" olduğundan bihaber yaşıyoruz. O zaman "com+certare" yapabilmemiz ne mümkün!

İşte bu sebeplere bağlı olarak şurada burada resital verenlere rastlıyoruz. Resital bir kişinin yalnız başına hünerini, sanatını göstermesi demek. Resitalin kökünde okuma, sıralama, söyleme, anlatı anlamı yatıyor. İlginç gelebilir diye ekleyelim ki birden fazla kişinin yaptığı etkinlik dans grupları ve öğrenci gösterileri söz konusu olunca resital adını alabiliyor. Netice itibariyle akıldan çıkarmamak gerekir ki resitaller bin tane de olsa bir konserin yerini tutmaz. Resitallerin sayısını artırmakla konsere hazırlık yapılabileceğini sananlar ciddi bir yanılsama içindedir.

İsmet Özel, Tavşanın Randevusu

16 Şubat 2015 Pazartesi

Türk askerleri Medine'de (1907)

Türk askerleri Libya'da (1912)

Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhaniyetinden İstimdat

Yaşamının son zamanlarında Rıza Tevfik Bölükbaşı
(1869, Mustafapaşa - 31 Aralık 1949, İstanbul) Türk şâir, filozof ve devlet adamı

Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına.

Tahkire yeltenen tac-ü tahtını,
Denedi bu millet kara bahtını;
Sınad-ı sillenin nerm ve sahtını,
Rahmet et sultanım suz-i âhına.

Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî padişâhına.

"Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz 'belî' dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.

Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.

Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!

Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
Bir asi zabitin pis külâhına.

Bugün varsa Mustafa Kemal
Şöhretinde herkes fuzuli dellal;
Âlem-i mânâ'dan bak da ibret al,
Uğursuz taliin şu gümrâhına.

Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Bu şeb-i yeldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem peygamberine, hem Allâh'ına.

Sen hafiyelerle dem sürdün ancak,
Bunlar her tarafa kurdu salıncak;
Eli,yüzü kanlı bir sürü alçak,
Kemend attı dehrin mihr-u mahına.

Bu itler nedense bana salmadı,
Bahalıydı başım kimse almadı,
Seyrandan başkaca iş de kalmadı;
Gurbet ellerinin bu seyyahına.

Hoş oldu cilvesi Cumhuriyetin,
Tadı kalmamıştı Meşrutiyetin,
Deccal'a dil çalan böyle milletin,
Bundan başka çare yok ıslahına.

Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

Rıza Tevfik Bölükbaşı

* Rıza Tevfik ölüm döşeğinde bu şiir hakkında şunları söylemiştir: "Ben bu şiiri Türk milletine hakaret kasdıyla değil, tamamıyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamid Han’a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vakasını tertiplediği isnadı altında tahtından alaşağı edilen büyük hükümdar, bu isnadla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart’ı tertipleyen İttihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım. 31 Mart’ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulak kabartsın." (Kaynak: Ahmet Kabaklı, Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 15. Baskı, 1992, sayfa 140.)

14 Şubat 2015 Cumartesi

İsmail Kara: "Kürtler, Çerkesler Türk tanımına dâhildir."


Prof. Dr. İsmail Kara, iki yıldır Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde gerçekleşen Çağdaş İslam Düşüncesi seminerinde düşünce dünyamızın paradokslarını gündeme getirmeye ve düşünce dünyamızın ufkunu genişletmeye devam ediyor.

Prof. Kara; 10 Şubat Salı günü gerçekleşen seminerinde, günümüzün en çok tartışılan konularından “İslam Birliği” meselesini anlattı ve cumhuriyet ideolojisinin birlik fikrinin İslam üzerinden oluştuğunu söyleyerek ezber bozdu.

Konuşmasına bugün birlik ve beraberlik fikrinin tuhaf bir tebessümle karşılanmasının Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan bir zayıflama olduğunun altını çizerek başlayan Prof. Dr. İsmail Kara, Türkiye’de tartışmalar sebep olan “İslam Birliği” yani “İttihad-ı İslam”ı anlamak için bütün ittihatlar silsilene bakmak gerektiğini söyledi.

“İttihad-ı İslam tek başına anlaşılamaz. Bu birlik düşüncesi, ittihatlar silsilesinin başlangıcıdır. İslam’ın modernleşmeye başladığı şartlarda İslam coğrafyasında siyasi birliğin nasıl sağlanacağına yöneliktir. Siyasi birlik tek başına sağlanamaz, hissi ve kültürel birliği de sağlamak gerekir. Yani mesele modernleşme süreciyle dağılmaya başlayan siyasi birlikle, kültürel ve hissi birliğin nasıl sağlanacağıdır. İslam Birliği fikrinin modernleşmenin bir problemi olduğunun altını çizmek gerekiyor.

KÜRTLER, ÇERKESLER TÜRK TANIMINA DÂHİLDİR

“Birlik meselesinin tarihinde geriye gittiğimizde ittihatlar silsilesinde önce “İttihad-ı Osmani”, yani bugün “Yeni Osmanlı” diye tabir edilen kademeyi görürüz. Daha düne kadar Osmanlı toprakları Müslümanların ve gayrimüslimlerin birlik içinde yaşadıkları topraklardır. Osmanlı Devleti içinde İttihad-ı İslam söz konusu olduğunda ise amaç, Türk olsun gayri Türk olsun bütün Osmanlı tebası olan Müslümanların birliğini sağlamaktır. Gayri Türk olarak kastedilen ise Araplardır. Kürtler, Çerkesler gibi 72 millet ise Türk tanımına dâhildir. Kültürel olarak Türktürler. Araplar ise dini ve siyasi sebeple ayrı tutulur. Kültürel sebebi Peygamber Efendimizin Arap olmasına hürmetendir. Siyasi sebebi ise Osmanlı topraklarında en önemli milliyetçilik hareketinin Araplar arasında olmasıdır."

Prof. Dr. İsmail Kara, Anadolu’nun daha önce hiç olmadığı kadar Müslümanlaşmasının cumhuriyet ideolojisiyle gerçekleştiğini söyledi.

CUMHURİYETİN BİRLİK FİKRİ İSLAM BİRLİĞİNDEN KAYNAKLANIR

“Birlik, daha önce Müslim ve gayri Müslimlerin kültürel ve hissi birlikteliğinin sağlanması ile oluştuğuna göre, birlik fikri “İttihad-i İslam” kademesine indiğinde artık “Türk” ve “gayri Türk” Müslümanların birliği söz konusu olmuştur. Üçüncü kademeye inince de “Türklerin Birliği” söz konusudur. Bu da “Türk” veya “gayri Türk” bütün Müslümanları bir tutmak imkansız hale gelince birlik gayesinin sadece Türklere yönelmesidir. Peki bu üçüncü kademedeki Türklerin içinde gayri Müslim var mıydı? Hayır. Sadece Müslüman Türkler var. Anadolu topraklarının yüzde olarak bu kadar Müslümanlaşması, tektip olması ise Cumhuriyetle olmuştur. Cumhuriyet ideolojisi istediği kadar İslamiyet’i paranteze alsın, istediği kadar İslamiyet’le sorunlu olsun, Cumhuriyet idelolojisinin birlik fikri İslam Birliği fikrinden kaynaklanmıştır.

13 Şubat 2015 Cuma

Çelimli Çalım'ın 8. sayısı çıkıyor


Çelimli Çalım'ın sekizinci sayısı 14.02.2015 günü dağıtmaya başlanacaktır.

Türk aleyhine dünyanın her yerinde, her kilometre karesinde dolap döndürülüyor. Dolabın dönmesinden duyulan memnuniyet hem dolabı döndürenlere aittir, hem de dolap dingiliyle birlikte ve kendi etrafında fırıldak gibi dönen ahmak sürüsüne. Türkler kendi başlarına ne geldiğinden haberdar mıdırlar? Türk aleyhine dolap çevirenlerin hangi namussuzlar olduğunu biliyorlar mı? Başkalarını bilmem; ama bir Türk, kalın bir Türk olarak ben biliyorum: Mahut namussuz makulesi kampının bir yanını kendileri “sahip” denilerek çağırılanlar, yani yerkürenin hegemon sahipleri dolduruyor. Kampın daha geniş diğer yanında ise hegemonyanın sâlikleri var. Dolap fırdolayı dönüyor. Döndükçe hızını artırıyor.

Sekizinci sayının içindeki yazılar ise şu şekildedir:

İsmet Özel, "YÜCE PEYGAMBERİMİZE KÖTÜ SÖZ SÖYLEMEYE ZİNHAR KEFERE! VAR MI BİZİM BİR LÂFIMIZ ONLARINKİNE?"
Durmuş Küçükşakalak, "MAL BULMUŞ MAĞRİBÎLER CİHADINI PARİS’TE EYLER"
Özcan Çam, "A-MERDE-RİKA"
Mustafa Deveci, "ÇEK Bİ ÇARLI!"
Mustafa Tosun, "OY GİRESUN, BULANCAK BU İŞ NASIL OLACAK"
Gökhan Göbel, "ELİF MİKTARI"
Fikret Demir, "EHL-İ KIBLE TEKFİR EDİLEMEZ"
Hakkı Acar, "FRANSA’NIN DE GAULLE’Ü AMERIKA’NIN ŞİŞMAN TAVUĞU"
Lütfi Özaydın, "TÜRK TALEB ETTİ, ARZU ETTİ, MURAD ETTİ, İŞTİYAK ETTİ, MÜŞTAK OLDU, DUA ETTİ, ALLAH “İSTE”Yİ İHSAN ETTİ"
Mehmet Keloğlu, "DARB-I MESELLERİN HAYATIMIZDAKİ YERİ"
Bünyamin Özdemir, "SES’Lİ SÖZ’LÜ YAZI’LI KELİMELER"
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye - 8" Hazırlayan: Gökhan Göbel
Mehmet Ali Yeşil, "KIRAT’IN DEĞERİN SORARSIN KAÇA…"
Yahya Çiftçi, "SİVAS’DAN MEKKE’YE GİTMEK"
Oruç Özel, "Nefes Kesen Ayasofya Kime Nefes Aldırmaz?"
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz
Muammer Parlar, "İŞİTTİĞİNİ HATIRLA"

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
http://www.celimlicalim.com/SatisNoktalari

Ayrıca:
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim

Osmanlı’nın Engin Hoşgörüsü Efsanesi


Bir kişinin hoş görülebilmesinden bahsediliyor ise hoş görenin, hoşgörülüne göre daha üst ve amir bir konumda olması gerekiyor. Mesela küçük kızını bir anne hoş görebilir. Hoş gören, hoşgörülüne bir lütufta bulunmuş olur. Bu manada bir ülkede bir kesimin diğerini hoş görebilmesi için hoş görenlerin, hoş görülenlere göre daha mukavim ve bütün salahiyetin onlarda olması gerekir. Bu durumda hoş görmek söz konusu olur.

Hoşgörü ve diyalog ortamı’ dedikleri şeyde ise asıl hedef o ülke ahalisi içindeki bütün unsurların birbirlerine karşı mutlak manada bir eşitliği kabul etmesi hedefleniyor. Bunun pratikte imkânsız olduğu ise nazarlardan kaçırılıyor. Zira bir ülkede her unsur eşit ise eşitsizliğin temini için yani sulhu salah için bir kuvvetin diğerlerine galip gelip masaya vurması ve asayişi temin etmesi gerekiyor. Aksi halde kendi aralarından birisi asiyişi temin edemez ise dışarıdan birisinin gelerek barışı temin etmesi gerekecektir. Bir ülkede bütün unsurlar mutlak manada eşit olsun diyenler aslında o ülke dışından bir kuvvetin gelerek herkesi hizaya sokmasını talep etmiş oluyorlar.

Bugün asıl nakletmek istediğim hususa gelelim. Osmanlının hoşgörüsü denilen şeyin kast edilen şeyle asla alakası olmadığı meselesi nazarlardan uzak tutuluyor. Osmanlıda Tanzimat Fermanına kadar Müslüman ahali ‘milleti hâkime’ olarak kabul ediliyor idi. Gayrimüslim ahali ise ‘milleti mahkume’ idi. Bugün Osmanlının hoşgörüsü olarak takdim edilen bütün hadiseler Tanzimat Fermanından sonraki yaşanan hadiselerdir.

Klasik Osmanlı düzenindeki gayrimüslim ahalinin durumunu aslında bizi eleştiri için Ayşe Hür tarafından kaleme alınmış bulunan ve Taraf gazetesinde 06 Aralık 2009’da neşredilen bir makaleden iktibasları alarak sizlere nakletmek istiyorum:

İslâm’a göre halk ‘Müslüman’, ‘Zımmi’ ve ‘putperest’ diye üç kategoriye ayrılırdı. Birinci kategori, ‘millet-i hâkime’ olarak toplumun en ayrıcalıklı kesimini oluştururken, üçüncü kategoriye yaşam hakkı bile tanınmadı. İkinci kategoriyi oluşturan Zımmiler ise deyim yerindeyse ‘ne ölüyorlardı, ne onuyorlardı.’

İslâm’a göre, ‘Kitap Ehli’ olanlar, yani Hıristiyanlar, Museviler, Yezidiler, Dar’ül İslâm’da yaşamayı ve İslâm devletine sadakat göstermeyi kabul ederlerse kendilerine ‘Allah ve Resulü’nünZımmesi’ verilir ve din değiştirmek zorunda bırakılmazlardı. Zımmi demek ‘aman gösterilmiş’, ‘himaye edilmiş’, ‘korunmuş’ anlamına geliyordu. İslâm’ın Zımmilik statüsünü oluşturmasının manevi gerekçesini bu kişilerin bir gün Müslümanlığa geçmeleri ihtimali, ekonomik gerekçesini ise Zımmilerin himaye karşılığında ödemek zorunda kaldıkları ‘cizye’ adlı ek vergi oluşturuyordu.

Ancak, İslâm devletine sadakat göstermek ve cizye ödemekle iş bitmiyordu. Toplumsal ve günlük yaşamda uyulması gereken ağır koşullar vardı. Bu koşulların ne olduğunu, bazı kaynaklara göre Hazreti Ömer (634-644), bazı kaynaklara göre ise II. Ömer devrinde (717-744) gayrımüslimlerle yapılan bir zimmet antlaşmasından öğrenelim. Batılı kaynaklarda ‘Ömer Paktı’, İslâm kaynaklarında ‘Amanname’, ‘Emanname’ diye geçen bu belgede şunlar söyleniyor:

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla! Bu yazı Ömer bin Hattab’a yazılmış bir mektuptur. Ordunuzla üzerimize yürüdüğünüzde, canımızı ailemizi, malımızı, mülkümüzü ve dindaşlarımızı bize bağışlamanızı istedik. Bunun karşılığında kabul ettiğimiz şartlar dahilinde yaşadığımız şehir içinde ve dış mahallelerde yeni bir manastır, kilise, hücre ya da inziva yeri kurmayacağımızı; harabeye dönen herhangi bir binamızı onarmayacağımızı ya da şehrin Müslüman mahallelerindeki binalarımızı yenilemeyeceğimizi; gece ya da gündüz, Müslümanların kiliselerimize girmesine engel olmayacağımızı; Müslüman gezginleri evlerimize buyur edip onlara üç gece yiyecek ve kalacak yer temin edeceğimizi; kiliselerimizde ve evlerimizde casuslara yataklık etmeyeceğimizi, Müslümanlara düşman olan birini saklamayacağımızı; Hıristiyan dinini özendirmeyeceğimizi ve kimseyi bu dine davet etmeyeceğimizi; İslâm dinine geçmek isteyen akrabalarımızı engellemeyeceğimizi, Müslümanlara saygı göstereceğimizi ve toplantılarımızda yerlerine oturmak istediklerinde ayağa kalkacağımızı; başlık, türban ya da terlik gibi kıyafetlerimizle ve saçımızın biçimiyle onları taklit etmeyeceğimizi; onların kullandığı ifadeleri kullanmayacağımızı ve aile adlarını almayacağımızı; eğerli ata binmeyeceğimizi, kılıç kuşanmayacağımızı, silah edinmeyeceğimizi ya da taşımayacağımızı ve yüzüklerimizin üzerine Arapça harfler kazdırmayacağımızı; şarap satmayacağımızı, başımızın ön kısmını tıraş edeceğimizi; nerede olursak olalım kendimize has giysiler giyeceğimizi; belimize kuşak bağlamayacağımızı; kiliselerimiz üzerine haç koymayacağımızı; Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde haçlarımızı ve kutsal kitaplarımızı göstermeyeceğimizi; kilise çanlarını hafifçe çalacağımızı; yanımızda bir Müslüman varken ibadetimizi yüksek sesle yapmayacağımızı; sokaklardaki geçit törenleri sırasında hurma dalları ve heykellerimizi taşımayacağımızı, ölülerimizi gömerken, Müslüman mahallelerinde ve pazar yerlerinde yüksek sesle ilahilerimizi söylemeyeceğimizi ve yanan mumlar taşımayacağımızı; hiçbir Müslüman’a vurmayacağımızı söyledik ve bu konuda söz verdik. Kendimiz ve dindaşlarımız adına bu konularda dikkatli olmaya söz veriyor ve sizden bizi himaye etmenizi bekliyoruz ve bu anlaşmanın herhangi bir maddesini ihlal ettiğimiz takdirde ceza olarak himayenizi kaybedeceğimizi ve bize düşman ve asi muamelesi yapmakta serbest olacağınızı biliyoruz”(Aktaran Sir Thomas WalkerArnold,Preaching of Islam, Westminster 1896, s. 52-53.)


Okurken bile insanın nutkunun tutulmasına neden olan bu Emanname’deki kurallara uymamanın cezası ölümdü. Daha sonraki devirlerde Zımmiler benzer yasaklarla karşılaştılar…

Fatih Sultan Mehmed 29 Mayıs’ta şehre girdiğinde neredeyse bin yıldır Ortodoks âleminin en büyük mabedi olan Ayasofya’nın kubbesine atıyla çıkmış, ardından kiliseyi çok harap bulduğunu söyleyerek Farsça bir beyit okumuştu. 1 Haziranda Ayasofya camiye çevrilmiş, Fatih, hocası Akşemseddin’in imamlığında ilk namazını kıldıktan ve adına ilk hutbeyi okuttuktan sonra şehrin Osmanlı dönemi başlamıştı.

Bizans’ın son patriği Gennadios’u İstanbul’a getirterek Ortodoks tebaanın içini rahatlatan Fatih, Temmuz 1453’te yayımladığı Emânnâme’de“...kiliseleri ellerinde ola, okuyalar ayinlerince, amma çan ve nâkus çalmayalar ve kiliselerin mescid etmeyim, bunlar dahî yeni kiliseler yapmayalar” buyurmuştu. Fethin ikinci cumasında ise haçları ve çanları kaldırdı. Bugün ‘Suriçi’ dediğimiz bölgedeki yüze yakın kilise ve manastır, Fatih veya oğlu II. Bayezid (hd 1481-1512) zamanında camiye çevrildi. Ayasofya’ya tuğladan minareyi ekleyip medresenin üstüne bir kat çıkan Bayezid idi. Bu girişimden kurtulan nadir kiliselerden biri Aya İrini, diğeri Moğolların Meryem’i Kilisesi idi.

Dahası Ömer’in Emannamesi’nde tanımlanan yasaklar, Osmanlı Dönemi’nde de uygulandı. Yani Hıristiyanlar ölülerini sessizce gömdüler. Evlerinin Müslüman mahallelerine bakan taraflarına pencere yaptırmadılar. Açıkta şarap içmediler. Müslüman mahallelerinden domuz ve haç geçirmediler. Silah taşımadılar. Bir Müslüman’la karşılaştıklarında kaldırım değiştirdiler. Müslümanlarla alçak sesle konuştular, yollarda toplanıp kendi aralarında konuşmadılar. Garip ve aşağılayıcı kıyafetler giydiler. Yeşil renk giymediler. Ermeniler kırmızı, Rumlar siyah, Yahudiler mavi şapka ve ayakkabı giydiler. Hamamlarda takunya giyemediler, camilerin önünden geçerken ayakkabılarını çıkardılar, boyunlarına çıngırak ya da işaretler taktılar ve daha nice aşağılayıcı kurala uyarak Osmanlıların o ünlü hoşgörüsüne mazhar oldular!...

Biraz da Batılıların zorlamasıyla ilan edilen 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayûn’u ve 1856 Islahat Fermanı ise Müslüman ve gayrımüslim tebaanın ‘eşit haklara sahip vatandaşlar’ olma sürecinde tarihi bir dönüm noktasıydı. Bugün ayakta olan kiliselerin ezici çoğunluğu, Tanzimat’tan sonra inşa edildi. Ancak ‘gâvura gâvur diyememenin’ sıkıntısı on yıllarca sürdü..."

Mustafa Deveci, 22 Rebiülahir 1436
Kaynak: Konya Yenigün

12 Şubat 2015 Perşembe

12 Şubat 1920: Kahramanmaraş'ın düşmandan kurtuluşu



Osman Nuri Topbaş: "Dünya ebedî âleme giden yolda sadece bir istasyondur. İstasyonda uyunmaz."

Nureddin Yıldız: "Faizci bir bankanın önünden bile geçmeyin."

Devlet, Haram ve Helal

İstiklal Savaşı'nda mermi taşıyan kadınlar

Halil Dikmen (1906, İstanbul - 1964, Ankara)
Türk ressam

Cârullah Efendi Sempozyumu


İlmi Etüdler Derneği (İLEM) önemli bir sempozyuma daha imza atıyor. İslam medeniyetinin kitapla kurduğu ilişki, değerli bir Osmanlı âlimi olan Veliyyüddin Cârullah Efendi’nin kütüphanesi ve derkenar notları üzerinden inceleniyor.

Dünyanın en büyük yazma eser kütüphanesi olan Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki zengin bir koleksiyona ismini veren Veliyyüddin Cârullah Efendi (1659-1738), on yedinci ve on sekizinci yüzyılda yaşamış, dönemin meşhur âlimlerinden biridir. Edirne ve Galata kadılıklarında bulunmuş olan Veliyyüddin Efendi, kırkı aşkın eser kaleme aldığını ifade etmiştir. Birçoğu İstanbul’da yazıldığı anlaşılan eserler mantık, belagat ve kelam başta olmak üzere birçok alanı kapsamaktadır.

Cârullah Efendi, İstanbul’da bir kütüphane kurmuş ve bu kütüphanede yer alan eserlerin tamamına yakınını okuyarak kenarlarına notlar düşmüştür. Bu notlar, kütüphanesindeki eserleri dönemin kitap kültürünü anlama noktasında canlı birer tanık haline getirmiştir.
Kitap kültürü, son zamanlarda revaç bulan bir araştırma konusu olmakla beraber Türkiye’de hak ettiği ilgiyi uyandıramamıştır. Osmanlı kitap kültürüyle ilgili herhangi bir kitap bulunmadığı gibi makale sayısı da oldukça sınırlıdır. Bir yazı medeniyeti olarak tanımlanabilecek İslam medeniyetinin Osmanlı özelinde kitapla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için bu tarz çalışmaların hem kemiyet hem de keyfiyet açısından artması zaruridir.

Detaylı bilgi için:
ilem.org.tr/etkinlikler/sempozyum/osmanli-kitap-kulturu-c-rullah-efendi-sempozyumu

9 Şubat 2015 Pazartesi

Mızraklı İlmihal'den: Yoksulluğun Sebepleri


Ve dahi hadiste şöyle gelmiştir: Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki: "İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden hasıl olur:

1. Ayakta bevl etmek (işemek),
2. Cünüp iken taam etmek (yemek),
3. Ekmek ufağın(ı) hor tutup basmak,
4. Soğan ve sarımsak kabuğun(u) ateşe yakmak,
5. Alimlerin önünce yürümek,
6. Atasına ve anasına adıyla çağırmak,
7. Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişin(i) kurcalamak,
8. Elin(i) balçık yumak,
9. Eşik üzerine oturmak,
10. Bevl ettiği (işediği) yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yumadan (yıkamadan) taam (yemek) koymak,
12. Esvabını (elbisesini) üstünde dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazın(ı) kılıp mescitten ivelik çıkmak,
17. Erken pazara varıp ve pazardan geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Çıplak yatmak,
21. Kapkaçağı örtüsüz komak,
22. Çerağı üfürmek,
23. Her şeyi "bismillah" demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek."

Bunlar cümle yoksulluk getirir, müminler hazer etmek (sakınmak) lazımdır.

Dahi bir adam sabah namazına erken uyanayım derse, yatacak vakit “înna a’taynâke” sûresin(i) okusa sonra “ya Rabbi beni sabah namazına vaktiyle uyandır” dese bi-iznillâhi tâalâ ol adam sabah namazına vaktiyle uyanır.

İstanbul Kimin?


İsmet Özel: İstanbul ikinci plana gayri-resmî olarak hiçbir zaman itilemedi. Ben şu rika yazısını vurgulamak istiyorum. Bugün Arap âleminde gazeteler -siz benden daha iyi bilirsiniz- rika harfleri ile basılıyor, başlıklar. Bu da İstanbul’un İslam âlemine sunduğu bir şey değil mi? Türklerin daha doğrusu İstanbul’un demek lazım. Irk olarak Türkler diye bir şey söz konusu değil, İstanbul söz konusu olduğunda. Böyle merkezî bir konuma sahip İstanbul.

İsmail Kara: Bu yazı ile ilgili çok hoş bir tekerleme var, şöyle derler: Kur’ân-ı Kerim Mekke’de indi, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.

İsmet Özel: Bu aslında çok kolay söylenebilen bir şey ama mühim bir şey. Şimdi efendim “İstanbul Kimin?”e geleceğiz, daha önce İstanbul’un kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Tarihi var tabii bu şehrin, yani Grek kolonisi olarak bile bir geçmişi var bu yerlerin yerleşim alanı olarak ve tabii dünya tarihinde de Bizans’ın merkezi, Doğu Roma’nın merkezi olması bakımından, Hıristiyan âlemin mühim bir merkezi olması bakımından bir yeri var. Fakat İstanbul nedir? İstanbul deyince nasıl bir şey geliyor aklımıza, bir kere onu bir tespit edelim. İstanbul şöyle bir şey: Bakınız, bir deniz var İstanbul’da, bir de minare ve kubbe var. (Resim yaparak gösteriyor.) Ben belki çok başarılı değilim burada ama şu şekli isterseniz başka türlü de yapabilirsiniz. Deniz, kubbe ve minare denildiği zaman İstanbul demektir. Bunu dünyanın hiçbir yerinde başka türlü anlamlandıramazsınız.

İsmail Kara: Böyle bir şehir yok.

İsmet Özel: Böyle bir şehir yok. Bu, o şehir. Yani kubbeleri, minareleri ve denizi olan şehir İstanbul’dur, bir kere bu…

İsmail Kara: Demin ben size bir şey soracaktım. Çocukluğunuzda sizin kafanızda da bir İstanbul teşekkül etmişti herhalde. Mesela benim çocukluğumdaki İstanbul -ben daha çok kartpostalda gördüm- tam bu çizdiğiniz şeydir, deniz ve minare. Bir de İstanbul’a gelmeden önce İstanbul ile ilgili hatırladığım şey Galata köprüsüdür. Fakat esas İstanbul demek, cami ve kubbe demek.

İsmet Özel: Yani biz İstanbul deyince aslında bir İslam merkezi anlıyoruz. Tabii ki bu İslam merkezinin çok önemli bir özelliği var. Bazıları Konstantiniyye’nin İstanbul olarak değiştirilmesini de bir mesele gibi alıyorlar. Biliyorsunuz İstanbul adı gene Grekçe bir ad. Biz burayı aldıktan sonra yerlilerin kendi aralarında “nereye?” sorusuna, “şehre” şeklinde cevap vermeleri, “Stanpolis” demelerinden; biz tıpkı Adrianapolis’i Edirne yaptığımız gibi Stanpolis’i de İstanbul yapmışız. Böyle gene kendimize mahsus bir özelliği var. Çok özel bir sentez İstanbul, her bakımdan. İslam merkezi olması bakımından, kültürel bir merkez olması bakımından ve yaşayan bir şehir olması bakımından. Çünkü İstanbul, İstanbul olduğundan bu yana -ki bunu birçokları tartışsın, ben de gücüm yettiği oranda tartışmaya katılmak isterim- İstanbul adı ile beraber var olan bir şehirdir. O fetihten önceki özellikleri ile kimlik kazanmış bir şehir değildir. İstanbul fethi ile, açılmış olması ile başlayan bir şehir olduğu görüşündeyim, o figürü onun için çizdim. İstanbul başka türlü hatırlanamaz, başka türlü anlaşılamaz diye. Şimdi, İstanbul madem şeyle başladı…

İsmail Kara: Bir şey söyleyebilir miyim? Gayri-Müslim ressamların, işte seyyahların, elçilerin çizdikleri İstanbul da bu.

İsmet Özel: Evet, başka bir şey bulamıyorlar; başka bir şey arasalar bile.

İsmail Kara: Muhtemelen başka bir şey arıyordur gözleri.

İsmet Özel: Evet, mutlaka. Bu da aslında bir kültürü yok etmek, yerine başka bir kültürü ikame etmek anlamında değildir. Müslümanlar bu şehri aldılar ve her tepeye bir cami dikerek özel olarak bu şehrin siluetini oluşturdular. Bu aslında kent ruhu bakımından da dikkate değer bir şey. Bunu fark etmiş olmaları, buna dikkat etmiş olmaları çok önemli. Cami daha doğrusu kubbe ve minare ve aslında tabii martı. Biliyorsunuz martıların korunması için padişah fermanı vardı, yunusların korunması için padişah fermanı vardı. Müslümanlar bu şehri aldıktan sonra sadece imarı ile ilgilenmediler, bu şehrin şahsiyetinin nelerden mürekkep olması gerektiği konusunda da bir niyet belirttiler ve bunu da bence yaptılar, bu niyetin gereğini yerine getirdiler.

Miladi 1995, hicri 1416’ya yeni girdik, değil mi? Tarihte İstanbul’un hayatını üç safhada değerlendirebiliriz. Birincisi, fetihle beraber payitaht İstanbul. Payitaht İstanbul sahip olduğu topraklardaki yönetimi yerine getirmek üzere işleyen bir İstanbul ve bu özelliği ile aslında -belki çok iddialı bir söz olabilir çünkü iddia sahibi olanlar söylemiştir bunu- dünya dengesini sağlamaya matuf bir İstanbul olarak yaşadı. Ve bu anlamda iktisadî bir merkez değildi, daha ziyade -buna siyasî bile demek eksik kalır- bir siyasî ve kültürel merkez olarak İstanbul varlığını korudu. Ne zamana kadar? İşte modernleşme çabaları başlayıncaya kadar. Modernleşme çabalarının sonlarına doğru İstanbul geçimini temin eden şehir haline geldi, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesi ile. Daha önce İstanbul geçimini temin eden bir şehir değildi, bir kültürel merkez idi.

* 31 Mayıs 1995 tarihde Kanal 7 televizyonunda yayınlanan "İSTANBUL KİMİN?" başlıklı "İsmet Özel'le Başbaşa" programının tam metni için: İstiklâl Marşı Derneği

Kırklardağı Konakları



Hani türküde "Kırklar dağının düzü" diye geçer ya, "karanlık bastı bizi" bölümü "toki bastı" olarak değiştirilsin.

8 Şubat 2015 Pazar

1. Üsküdar Kitap Fuarı


14-22 Şubat tarihlerinde “Kitap ve Şehir” temasıyla gerçekleştirilecek olan 1. Üsküdar Kitap Fuarı’nda 100’ü aşkın yayınevi, 22 seçkin yazar ve birbirinden önemli onlarca etkinlik yer alıyor.

Bilgi içinhttp://www.uskudarkitapfuari.com

"Kitabı değerlerimizin en üstüne koyacağız."


Dünyada en iyi dostunuz kitaptır. Sizi bilgilendirir ama asla sizinle kavga etmez. Kitabın değerini bileceksiniz. Daha doğrusu kitabı değerlerimizin en üstüne koyacağız. Bize her türlü bilgiyi veren, her türlü yolumuzu açan, maddi manevi bilgileri veren hep kitaptır. Onun için biz ilk defa kitaba bakacağız. Hayatımızı kitapla aydınlatacağız.

Adil Sarmusak
(İstanbul sahaflarının son şeyhi)

Hakkında bilgi için:
www.hayrat.net/html/akademisyen/adilsarmusak.htm

İsmail Kara'dan: "Fikirleri ve arayışları yok."


Milli Görüş çizgisi sosyal bilimleri hiç önemsemedi, siyaset için lazım olanları bile. Orta ve orta altı düzeyde idare ettiler. AKP'nin de en büyük problemlerinden bir budur. On küsur yıldır iktidardalar, eğitim ve kültür alanında muhtevaya ilişkin yaptıkları hiçbir şey yok. Tarih Kurumu, Dil Kurumu ile ilgili de hiçbir düşünceleri, fikirleri ve arayışları yok.
...
İsmet Özel 70'li yılların sonlarında önemli bir soru sormuştu: "Güçlü bir topluma ulaşıp onun Müslümanlaşmasına mı, Müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?". Üç Mesele kitabı bununla biter. Bu soru maalesef orada duruyor.
...
Fikir adamları arasında savrulmaya ve elma şekerine açıkça direnen pek fazla kimse görmedim doğrusu. İsmet Özel'in yanında belki birkaç kişi daha.

Tanıl Bora, İsmail Kara ile İslâmcı düşünce ve politika üzerine
(Birikim, Sayı 303-304, Temmuz-Ağustos 2014)

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hicaz Faslı



Eserler:
Hicaz Peşrev
Bir nigah et ne olur hâlime ey gonca dehen
Hicran ü elem açtı sînede yâre
Yorgun düştüm koklamaktan hayâlini
Beni sev, ruhumu sar, kalbime yaslan beni sev
Ud taksimi
Acaba şen misin kederin var mı
Kederden mi neden bilmem sararmış rengi ruhsarın
Sazlar Çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde
Gazel - Vedat Kaptan Yurdakul
Sen bu yerden gideli ey saçı zer
Hicaz Saz Semâi

6 Şubat 2015 Cuma

"İslami ilimlerin çoğu Araplar sayesinde değil, Türkler sayesinde muhafaza edilebilmiştir."

Muhammed Hamidullah (1908 - 2002)
Hadis bilgini
Arapça ile değil, fakat Türklerle ilgili bir hususu da belirtmek isterim.

Deniliyor ki -hatta bunu Türkler de tekrar ediyor- Türkler Arap topraklarını, Irak'ı, Suriye'yi vs.yi fethettiklerinde, bu memleketlerdeki kütüphaneleri soydular ve kitapları çalıp, İstanbul'a götürdüler.

Hatta Diyanet İşleri eski başkanlarından Şerafettin Yaltkaya, aynı şeyi Prof. Rittere'e tekrar etmiştir. Ritter O'na "Bu zenginlik nereden geliyor?" diye sorduğunda O, "kılıçla" cevabını vermiştir. Bir tarih talebesi olduğum için, bu ifade bana dokundu. Çünkü bunun böyle olmadığını biliyordum. Uzun zamandan beri Türkiye'ye gelmekteydim ve yirmi iki seneden beri İstanbul Üniversitesinde çalışmaktayım. Sadece İstanbul'un değil, hemen hemen Türkiye'nin bütün büyük şehirlerindeki kütüphanelerde çalıştım. Bu çalışmalarda bir neticeye vardım: Acaba Türkler, bu eserleri harp ganimeti olarak mı, veya başka yoldan mı aldılar?

Bunun cevabını vermek için önce Selçuklularla başlayalım:

Selçuklular, Arap memleketlerindeki fetihlerini çok erken bir devirde yaptılar; yaklaşık bin sene önce. Allah'a şükürler olsun ki, fethettikleri topraklar daima kendilerinde kalmış, yabancılar, mesela; Rumlar vs. bu toprakları Türklerden alamamışlardır.

Şu halde farz edelim ki Selçuklular, Bağdat vs gibi yerlerdeki kitapları elde ettiler. Bu durumda söz konusu kitapların Selçukluların fetihlerinden evvel yazılmış olması lazımdı. Çünkü ben bugün bir şehri fethedecek olsam, bu şehirde bulacağım eserler bu güne ait değil, daha önceye ait olacaktır.

Fakat ben, İstanbul, Ankara, Eskişehir, Çorum gibi şehirlerdeki eserlerden, Türk fetihlerinden evvel yazılmış olanına rastlayamadım. Belki yirmi-otuz kadar olabilir. Bunun dışında hepsinin tarihi, Türk hakimiyetinden sonraya aittir. Yani bir Türk alimi, hakan olsun, kadı olsun, müftü vs olsun, herhangi bir Arap'tan kitabını ödünç olarak alır ve onu istinsah ettikten sonra aslını, sahibine geri verirlerdi.

Bugün kütüphanelerde mevcut olan el yazmaları, bu kabil istinsahlardır. Arap âlemi, kitaplığını iyi muhafaza edemediği için bu eserlerin asılları kaybolmuş ve bugün elimizde sadece istinsah edilenler kalmıştır ki, ilim için bunlardan istifade ediyoruz.

Bu da demek oluyor ki, Türklerin, siyasi fatihleri olsun, ilmi fatihleri olsun (yani alimler), daima kitap toplayıcıları olmuşlardır. Satın alamadıkları kitapları da istinsah etmişlerdir. Bu şekilde İslami ilimlerin çoğu Araplar sayesinde değil, Türkler sayesinde muhafaza edilebilmiştir.

Muhammed Hamidullah, İslam Müesseselerine Giriş

Türk korsanları deniz gazisiydi

İnebahtı Deniz Muharebesi, Battaglia di Lepanto
(7 Ekim 1571)
Denizcilik tarihi uzmanı Prof. Dr. İdris Bostan, Osmanlı korsanlarının basın tarafından topluma batıdaki eşkıya denizciler gibi yansıtıldığını belirterek, “Osmanlı korsanları haydut değil, deniz gazisiydi” dedi.

Yedikıta Tarih ve Kültür dergisi, şubat sayısında korsancılık tarihi ve özellikle de Osmanlı korsanlarının doğru anlaşılması açısından geniş bir dosya yayınladı. Selman Kılıç ve Ahmet Apaydın tarafından hazırlanan “Haydut Değil Deniz Gazisi Osmanlı Korsanları” başlıklı dosyada dikkat çekici bilgiler sunulurken, denizcilik tarihi uzmanı Prof. Dr. İdris Bostan’ın açıklamalarına da geniş yer veriliyor.

Kavram Karmaşası Yaşanıyor

Denizcilik tarihinde "deniz haydudu" ve "korsan" kelimelerinin kullanımında bir karışıklığın yaşandığına dikkat çeken Prof. Dr. Bostan şu bilgiyi veriyor:

"Korsan kelimesi gerçekte Arapçadan Türkçeye geçmiş ama oraya da İtalyanca ‘corsaro’dan gelmiş bir kelime. Batı’da haydutluk manasına olan ‘pirate’ kelimesiyle korsan kelimesini ayırdıklarını görüyoruz. Osmanlılar ise ‘korsan’ kelimesini Avrupalı haydut denizciler için kullanıyor. Kendi denizcileri eğer hukuku çiğnemişlerse, kim olursa olsun haydutluk ve haramilikle suçluyor."

İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi. 1985’te “XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire” konulu tezi ile Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti Tarihi Kürsüsünde doktor, 1992’de doçent ve 1998’de profesör oldu. Klasik Dönem Osmanlı Deniz Tarihi, Deniz Ticaret Tarihi ile Ege Adaları konusunda kitap ve makaleleri yanında Osmanlı İmparatorluğu’nun Güney Siyaseti ve Afrika’daki varlığını esas alan araştırmaları bulunmaktadır. İstanbul Üniversitesi Akdeniz Dünyası Araştırmaları Bilim Dalı Yüksek Lisans Programı Başkanı olan Prof. Bostan’ın Osmanlı Bahriye Teşkilatı: XVII. Yüzyılda Tersâne-i Âmire, Kürekli ve Yelkenli Osmanlı Gemileri, Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği, Osmanlılar ve Deniz adlı kitapları bulunmaktadır.
Osmanlı’da Korsanlık Hukukî Temellere Dayanır

Osmanlıların denizcileri “resmi donanma” ve “bağımsız filolar” şeklinde iki statüde Akdeniz’de bulunmalarını sağladıklarını ancak ikisinin de aynı hukuka tabi olduklarını kaydeden Prof. Dr. Bostan şu açıklamayı yapıyor:

"Osmanlı donanması denize açıldığı zaman birinci vazifesi Osmanlı karasularını ve kıyılarını korumaktır. İkincisi, varsa bir sefer, onu gerçekleştirmektir. Üçüncüsü, zaruret olduğunda denizde savaşmaktır. Bunların hiçbirisi söz konusu olmadığı zamanlarda da kendisine düşman olan, yani hiçbir eman verilmemiş, ahid yapılmamış devletlerin gemilerine veya topraklarına akın düzenlemektir." diyor.

Osmanlıda korsanlığın bir hukukunun olduğunu ve bunu kendisinin ihdas etmediğini vurgulayan Bostan, "Bu İslam hukukunun bir gereği, yani cihat yapan, gaza yapan bir devlet için hukukun iki yüzü var: Bir, dost olanlarla barış halinde olmak. İki, müttefik olmayan, eman verilmemiş devletlerle ki onlar harbî keferedir daimi savaş halidir. Düzenli ordunun yaptığı da; bağımsız olarak dava uğruna mücadele eden denizcilerin yaptıkları da budur. Aralarında hukukî bakımdan hiçbir fark yok." şeklinde konuyu aydınlatırken, konuyu batılı kaynaklardan inceleyenlerin bu noktayı anlayamadıklarını söylüyor.

Fransız gemisine saldıran Türk Korsan kadırgaları
Tarihimizi Kendi Kaynaklarımızdan Öğrenmeliyiz

Prof. Dr. İdris Bostan, Türkiye’deki tarihçilerin korsanlık meselesine bakışını şöyle değerlendiriyor: "Türkiye tarihçiliği, batı hegemonyasından kurtulmadan kendi tarihçiliğini ortaya koyamaz. Anglo-Sakson tarihçilik yaklaşık 150 yıldır, belki daha fazla, sadece kendi tarihini öne çıkararak, hatta biraz da Avrupa merkezli tarihi öne çıkararak yazıyor. Osmanlıların birkaç yüzyıl kendi üzerlerindeki hâkimiyetini kendilerine yediremediklerinden onu görmezden gelme usulünü tercih ediyorlar. Bu da Türkiye’de sadece Avrupa tarihi üzerinden Türkiye’yi anlamaya çalışan veya sadece yabancı literatürden Osmanlı Tarihi’ni anlamak isteyenler için en büyük handikaptır. Yani Avrupa devletlerinin nasıl bir süreç yaşayarak geliştiğini anlamak için Avrupalı tarihçilerin yazdıklarını dikkate almamak ne kadar anlamsızsa, bu coğrafyaya karada ve denizde en az üç yüz yıl hükmetmiş Osmanlıları, onların kendi öz kaynaklarından, arşivlerinden ve kütüphane malzemesinden takip etmeden anlamaya çalışmak da o derece manasızdır."

Katip Çelebi: "Kaptan Dediğin Korsan Olmalı"

Yedikıta’da yer alan makalede, Osmanlı’nın kapta-ı derya seçiminde önceliği korsanlıktan yetişenlere verdiğine dikkat çekiliyor ve şöyle deniyor: Osmanlıların korsanlıktan yetişme meşhur kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1533’te bu vazifeye getirilmesinden 5 sene sonra Osmanlı donanması, en büyük deniz zaferlerinden birini, Preveze’yi kazanmıştır. Ondan sonra da sık sık görev alan korsanlıktan yetişme kaptan-ı deryalar denizlerde düşmana göz açtırmamışlardır. Ancak 1571’de İnebahtı’da bir felaket yaşanır ve sorumlusu da denizcilikten gelmeyen Müezzinzade Ali Paşa görülür. İşin dikkat çekici yanı, bu felaketten 30 gemisiyle kurtulan Uluç Ali Reis de korsanlıktan yetişmiştir. Bilâhare kaptan-ı deryalığa tayin edilir. İşte kaptan-ı deryalığa korsanlıktan yetişme denizcilerin getirilmesini savunan Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l-Kibâr’ında şöyle der:

"...Birinci öğüt budur ki, kaptan kendi korsan değilse, deniz savaşlarına dair korsanlara danışsın ve onların sözünü dinlesin. Aksini yapıp kendi bildiğini okuyanlar çoğu defa pişman olmuşlardır (…) Sekizinci öğüt budur ki, baştarda reisleri Cezayir’de ve denizde nice yıllar gezmiş, korsanlık etmiş olanlardan seçilmeli. Zira donanmanın yürümesi ve durması ona bağlıdır."

Türk mutfağı kayıt altına alınıyor

1720 şenliklerinde devlet erkanını yemekte tasvir eden minyatür
Osmanlı Mutfağı ve Yemeklerini Araştırma Geliştirme Derneği, Türk mutfağına özgü unutulmuş lezzetleri araştırarak kayıt altına almak ve yaşatmak amacıyla kuruldu. Dernek Başkanı Metin Uçar, "Tarihi kayıtları, evrakları inceleyeceğiz. Binden fazla yemek çeşidi bulunduğunu düşünüyoruz" dedi.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi’ne açıklama yapan Osmanlı Mutfağı ve Yemeklerini Araştırma Geliştirme Derneği Başkanı Metin Uçar, Osmanlı mutfağı ve yemekleri üzerine Türkiye'nin ilk ve tek derneğini 2014 yılında kurduklarını söyledi. Derneğin çok değerli profesörler, araştırmacılar, konusunda başarılı, farklı sektörlerden girişimcilerin bir araya gelmesiyle kurulduğunu anlatan Uçar amaçlarını şöyle özetledi:

"Osmanlı ve Türk mutfağının reçetelerini belgelemek, yemek kültürümüzü yaşatmak, Osmanlı sofra kültürünü, sofra adabını, sağlıklı yemeklerini toplumun ilgisine ve beğenisine sunmayı misyon ediniyoruz. Bu sebeple geniş bir araştırma ekibi ile farklı projelere imza atmak istiyoruz. Gerek kitap, gerekse belgesel çalışmamızla projenin amacına ulaşmasını umut ediyoruz."

Osmanlı Mutfağı ve Yemeklerini Araştırma Geliştirme Derneği Başkanı Metin Uçar
"Yemek Reçetelerinin Orijinalliği Önemli"

Yemeklerin mevcut reçetelerinin orijinalliği konusunun da önemli olduğunu anlatan Başkan Uçar, "Bu konudaki kıstaslar saray mutfağının kayıtları, o devrin yazarları, bu topraklardan geçen yabancı seyyahların, Osmanlı ile ticari veya siyasi işleri dolayısıyla irtibat kurmuş yabancı devlet adamlarının notları ve yazdıkları olacaktır. Binden fazla yemek çeşidi olduğunu düşünüyoruz" diye konuştu.

Elde ettikleri belgelerin Osmanlı Mutfağı hakkında önemli ipuçları verdiğini dile getiren Uçar, "Ancak bilgiler dağınık ve farklı eserler içinde yer aldıkları için, bilgi bütünlüğünden maalesef söz edemiyoruz. Dernek olarak bütün bu bilgileri bir araya toplayarak belirli bir yemek kültürü envanteri yapmaya çalışıyoruz" dedi.

Eşraf Osmanlı ve Türk Mutfağında yemekler geleneğe uygun şekilde servis ediliyor
Osmanlı Lezzetleri "Eşraf"ta Tattırılıyor

Dernek olarak en büyük avantajlarının İstanbul Florya’da açılan Eşraf Osmanlı ve Türk Mutfağı olduğunu belirten Metin Uçar, "Eşraf, Osmanlı ve Türk Mutfağı yemek kültürünü yaşatmak adına kuruldu. Geleneksel yöntemlerin yaşatıldığı bir üretim sahasında Osmanlı yemeklerini, Anadolu’nun bilinen sağlıklı tariflerini menüsünde bulundurarak bir anlamda misyonumuza hizmeti etmektedir. Eşraf, derneğimizin belgelediği bütün yemekleri kendi bünyesinde hazırlamakta, tadılması ve tanıtılması için önemli bir görev üstlenmektedir. Bu da derneğimiz için büyük fırsattır." diye konuştu.