31 Mart 2015

Bir zamanlar Kâbe

Bir zamanlar Medine-i Münevvere

Bir zamanlar Sultanahmet

Kimseler gelmez senin feryâd-ı âteş-bârına



Makam: Uşşak
Güfte: Ahmet Rasim Bey
Beste: Şevki Bey

Kimseler gelmez senin feryâd-ı âteş-bârına
Yandın ey bîçâre dil yandın melâmet nârına
Ye's-i sevdâ rengi çökmüş gül gibi ruhsârına
Yandın ey bîçâre dil yandın melâmet nârına

Gül hazîn, sümbül perîşan, bâğ-ı zârın şevki yok

 ;

Makam: Bayâtî
Güfte: Recâîzâde Mahmut Ekrem
Beste: Rahmi Bey

Gül hazîn, sümbül perîşan, bâğ-ı zârın şevki yok
Dertnâk olmuş hezârın nağmenkârın şevki yok
Başka bir hâletle çağ?lar cûy-i bârın şevki yok
Âh eder inler nesîm-i bî-karârın şevki yok
Geldi ammâ neyleyim sensiz bahârın şevki yok

Oğuzhan Bahtiyaroğlu: Nihâvend Ezan



Elektrik kesildiğinde düşlediğim şeylerden biri ezanı mikrofonsuz hoparlörsüz, makam bilen ağızlardan işitmek. Sabâ, bayâtî, rast... Şifa. Eskiden bilhassa perşembeleri ikindi ezanı nihâvend okunurmuş. Oğuzhan Bahtiyaroğlu geleneği sürdürüyor.

30 Mart 2015

Sultan II. Mahmud'un Dikilitaşı (Acıbadem)

II. Mahmud'un padişahlık dönemi 1808 - 1839 tarihleri arasına tekabül eder. Tanzimat Fermanı'na giden yolun mimarı olduğu şüphe götürmeyen bir gerçek. Günümüzde hâlâ modernleşme süreci tartışılıyor, Tanzimat Fermanı sorgulanıyor. II. Mahmud da zamanında sorgulanmış bir padişah. Kimileri uzun zamandır uyuyan Osmanlı'yı uyandıracağı düşünerek onu mehdi olarak görmüş, kimileri de gâvur padişah sıfatını uygun bulmuş. Mehdi mi gâvur mu onu tarihten önce vicdanlar belirler. Tarihte bir Türk tarafından atının kuyruğu çekilerek "gâvur padişah!" tepkisine maruz kalan padişahlardan sadece biridir II. Mahmud. Konumuza mazhar olacak kendisinin dikilitaşı da, aslında gâvur adeti.

Adlî mahlasıyla şiirler yazmıştır II.Mahmud. Bu onun çok ince, hassasiyetlere sahip biri olduğunu akla getirmesin. Oldukça sert, merhametsiz bir adammış Allahüalem. Hükümdarlık sürecinde şimdiye dek uzanan olaylardan biri Vaka-i Hayriye. Yeniçerilerin epey kanlı biçimde ortadan kaldırılması bu şekilde adlandırılmış, hayırlı olay. Müslümanın Müslümanı öldürmesi ne zamandan beri hayırlı diye sorası geliyor insanın... Bir padişahın kendi askerini topa tutması ise anlaşılacak bir şey değil. Ucunda bucağında ne olursa olsun. Kadir Mısıroğlu, Necip Fazıl'ın tarih yorumları hakkındaki bir eleştirisinde şöyle der: "Yeniçeri kitabını okuyan Yeniçerilere düşman olur!"

Ocak ortadan kalınca ve tepkiler yoğunlaşınca padişah Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla bir ordu kuruyor hemen. Avrupai tarzda eğitim görmüş askerlerden müteşekkil bir ordu. Kendisi de Avrupai tarzı seviyor. Giyim olarak, mimarî olarak, musikî olarak ve eğitim olarak. Bu yüzden Müslümanların nezdinde sıkıntılı bir padişahtır ve pek de hayırla anılmaz. Aldığı beddualardan mı bilinmez vereme yakalanmış. Ömrünün son günlerinde sıkıntı ve acı hiç eksik olmamış. Her fırsatta gittiği Üsküdar'da bir Çamlıca Kasrı yaptırmış. Arada bir gider hava alırım diye. Orada da vefat etmiş. Türbesi Çemberlitaş'ta. Bu büyük kabristanda nice şairler, gazeteciler ve devlet adamları yatıyor, 11 de sanduka bulunuyor: II. Mahmud, II. Mahmud'un ablası Esma Sultan, II. Mahmud'un eşi ve Abdülmecid'in annesi olan Bezmiâlem Valide Sultan, II. Mahmud'un oğlu Abdülaziz, II. Mahmud'un torunu II. Abdülhamid, Abdülaziz'in oğlu Veliaht Yusuf İzzeddin Efendi, Abdülaziz'in oğlu Mehmed Şevket Efendi ve II. Abdülhamit'in kızı olan Şadiye Sultan.


Yazının içindeki üç siyah beyaz fotoğraf da 1938 yılında çekilmiş. Şimdi Acıbadem olarak bilinen semtimizin Küçük Çamlıca taraflarına yakın olan bölgesi. Doğancılar Sokak. II. Mahmud buraya sık sık gelir hatta ailesini de getirirmiş. Yaptırdığı Çamlıca Kasrı'nın açılış merasiminin akabinde erkanıyla birlikte gezintiye çıkmış. Dikilitaşın olduğu yere bir yumurta koydurmuş ve bin adım saydırmış.

Bin adım uzaklıktan tüfeğiyle yumurtayı ilk atışta vurunca tabi erkanı galeyana gelmiş, alkış kıyamet. "Padişahım bu muhteşem atışınızı taçlandıralım ve buraya anı olsun deyu bir daş dikelim" demişler. Padişah da mutlu olmuş ve tiz vakitte yapılmasını emretmiş. 4-5 metre uzunluğunda ve üzerinde Adlî tuğrası bulunan bu dikilitaş hâlâ yaşıyor. Daha doğrusu direniyor. Yüzlerce evin arasında sıkışmış, eskimiş ve üzerine yazılar kararmış bir hâlde.

1812 yılında dikildiği yazıyor kaynaklarda. Dibinde bir badem ağacı varmış o vakitler. Bu bölgeye, birçok badem ağacı olması sebebiyle ve bu bademlerin acımsı tadından dolayı sonradan Acıbadem adı verildiği yazıyor İstanbul'a dair kitaplarda. Doğruluğunu bilemeyiz ama eskiler de Acıbadem'de bademin bol olduğunu belirtiyor. Belki de şimdilerde kiralarının alacağı vaziyet önceden tahmin edilerek başına bir de "acı" eklenmiştir. Kim bilir?

İstanbul'un neler çektiğini hiçbirimiz bilemeyiz. Tanık olduğu şeyler bir yana, üzerinde taşıdığı yük diğer yana. Ölüleri bir yana, dirileri bir yana. Doğal afetleri, trafiği, yangınları ise bambaşka. İstanbul'da yaşayan hayvanların bile akıbeti ortada. İlber Ortaylı bir röportajında, Topkapı Sarayı'nda gördüğü tuhaflıklardan bahsederken şöyle demişti: "Kargaların bazılarının Sultan II. Mahmud devrini gördüğü açık çünkü bilindiği üzere karga takımı iki asrı geçkin bir ömre sahip.". Hatta bu yüzden kargaların saraya zulmediyor olabileceklerini dahi belirtmiş. Abdülaziz suikastı ve nicesini de düşününce...

Dikilitaşın son hali yanda gördüğünüz gibi. Evlerin arasında kalmış. Üzerine tebeşirle yazılar yazılmış, tuğrası ve altındaki tüm yazılar kararmış. Acıbadem'de bilhassa dikilitaşın olduğu Küçük Çamlıca taraflarında oldukça fazla karga var. Şahsen eve girerken, evden çıkarken bazen zorlanıyorum. Kedilerin mamalarını yiyorlar, güzelim çiçekleri telef ediyorlar, köpekleri bile maskara yapıyorlar. Birine taş atsanız beşi saldırıyor. Maazallah adamın gözünü oyarlar. Çok netameli hayvanlar bu kargalar. Sapandan çok korkarlarmış. Çünkü kendilerine bir şey atmak zor, el gücüyle de canları çok acımıyormuş. Sapandan gelecek taşın acısını çok iyi bilirlermiş. Yine konuyu acıya bağladık.

Acıbadem, dikilitaş, II. Mahmud ve kargalar ilginç bir mevzu. Bu yazı vesile olur da üzerine bir şeyler yazılır belki.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

27 Mart 2015

Ömer Seyfettin’in hazin ölüm hikayesi


Ömer Seyfettin 23 Şubat 1920’de şeker hastalığından ötürü son durağı olacak Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırılmış, 6 Mart 1920’de ise bu hastanede son nefesini vermişti. Bayazoğlu ünlü yazar Ömer Seyfettin’in hazin ölüm hikayesini şöyle anlatıyor:

Şeker hastası olmuştu ve daha kötüsü bu maraz hızla ilerliyordu. Fakat bundan ne kendisinin ne de o devir doktorlarının haberi vardı.

Olamazdı da zira o zamanlar diyabet ve insülin dünyada bile bilinmiyordu. Her doktora gittiğinde şekerin yaptığı eklem ağrıları için romatizma tedavisi uyguluyorlar ve çıkarken sıkı sıkı tembihliyorlardı: “Aman azizim bol bol portakal, madalina ye, üzüm hoşafı iç” diye.

Böyle diye diye 23 Şubat 1920’de yazarı bir daha kalkmamak üzere yatağa düşürdüler. Ve Ömer Seyfettin 6 Mart’ta Haydarpaşa Hastanesi’nde “Ah Selanik!” diye inleye inleye son nefesini verdi. Nümayiş gibi kalabalık ve öfkeli bir cemaatin huzurunda cenaze namazı kılındıktan sonra Kuşdili’nde Mahmud Baba haziresinde toprağa verildi. Cenazesinden bugüne iki hatıra kaldı. Birincisi, Mahmud Baba haziresinin üzerinden yol geçeceği veya araba garajı yapılacağı gerekçesiyle mezarı kaldırılacak ve 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na nakledilecekti. Vefatından 19 yıl sonra kemikleri Asya’dan Avrupa’ya nakledildi.

İkinci ve en acısı, vefatından sonra cenazesi kimsesizlerin cenazeleri gibi Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne kaldırılmış ve orada görevli Sivaslı bir hademe tarafından karnı yarılarak otopsisi yapılmıştı. Kadavrasının fotoğrafını ise kütüphane memuru çekmiş, etrafında toplananlar ilgisiz nazarlarla fotoğrafçıya bakmışlardı. Halbuki önlerinde yatan edebiyatımızın usta kalemlerinden birinin cenazesiydi. Bu ayıp bize yeterdi.

Bir ikincisini yetiştiremediğimiz Ömer Seyfettin sahipsiz ve yapayalnız ölmüş, cenazesi hastanede kesilip biçilmiş ve arkadaşları bundan çok sonra haberdar olabilmişlerdi.

Yusuf Ziya Ortaç, Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler

Konferans: Müslüman Gencin Modern Dünya İle İmtihanı


Prof. Dr. Bedri Gencer
28 Mart 2015 Cumartesi - 17:00
Taya kadın Mahallesi, Haşim İşcan Caddesi,
Ördekli Kültür Merkezi, Osmangazi / Bursa

Ali Reşat Çavuş


Çanakkale Muharebeleri'nde Türk ordusunda gönüllü bombacı olan 15 yaşındaki Ali Reşat Çavuş.

Çanakkale'deki karadenizli askerler (1915)

"AKP pastanın peşindeydi, kaptı"

'İnsanlara konum teklif ediyorlar'
İslami kesimdekiler benim kendilerine benzediğimi sanarak gurur duydular. "Bak, kömünist şair de bizim gibi oldu" dediler. Bu bana bir yıldızlık sağladı. Ama bu aynı zamanda benim ne dediğimi anlamama şartlarını da yarattı. Oysa ben İslamı onların şartlanmalarından bağımsız olarak öğrendiğim için 12'den vuruyordum hep. Ben onların korunma mekanizmalarına ihtiyaç duymadığım için asıl meseleye yöneliyordum. Ben, İslami hareket içinde çok prestijli ama söylediği kulak arkası edilen bir adam olarak yaşadım. İslami kesimde birtakım şeyleri kullanıp sivrilmek soldan çok daha kolaydır. Çünkü Necip Fazıl'dan beri bir tek adamlık, bir üstatlık mertebesi olmuştur bu kesimde. Ve isim sahibi olan insanlar, gizli ve açık olarak buna oynuyorlar. İslami kesimde insanlara asıl meseleden uzaklaşmaları karşılığında birtakım konumlar teklif ediliyor. Ve sonuçta da işte AKP oluyor.


'AKP pastanın peşindeydi, kaptı'
AKP'liler pastayı kapmak isteyen insanlardı. Ve kaptılar da. Kapmak istedikleri şey pasta olduğu için krema da bende olduğu için benim kitaplarımla dolaşmaya başladılar. Bana katılmam için teklifte bulundular mı? Hayır. İsmet Özel'e teklif edilmez çünkü. "Nasıl olsa kabul etmez" diye düşünülür. Ve "Ya, kabul ederse" diye korkulur. Kanal 7'de üç sene program yaptım, bant yayına geçtiler ve "Biz canlı yayında sizden korkuyoruz" dediler. Ben bugün en hafifinden şunu söyleyebilirim ki, AKP'liler içten pazarlıklıdır. Çok daha ağır şeyler söylenebilir tabii. (Bu sırada konuştuğumuz kafenin önünden göbeği açık, derin göğüs dekolteli bir genç kız geçiyor. İsmet Özel, onu işaret ederek sürdürüyor konuşmasını.) Başörtülü kızların bir kısmı bu. Amaçları bu yani. Göbeklerini açan kızlarla aynı amacın peşindeler başlarını örterken.

'İslamcı kesim artık yozlaştı'
Şimdi artık gazetelerde ideolojik yazı yazmayacağım için çok rahatlamış durumdayım. Ben, hayatımı İslami ölçüler içinde düzenlemiş olmaktan pişmanlık duymuyorum. Ama ben bunun bir de yanımda, yöremde benim gibi yaşayan insanlar olması durumunda güzel olacağını düşünerek yaptım. Eğer bende şimdi bir rahatsızlık oluyorsa, bunun nedeni budur. İnsan, kendini biraz soyutlanmış hissediyor. İslami kesim, AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte yozlaştı, kelimenin tam anlamıyla yozlaştı. Artık, İslami kesimde bütün öncelik fakirler için de, zenginler için de çıkar hesabında. Gariptir, nezaket bile kayboldu.

İsmet Özel, 08.10.2003
Tamamı için: Milliyet

Kadir Mısıroğlu'ndan yeni bir kitap:
CHP'nin Günah Galerisinden Sayfalar


Millî hâfızamızı tazeliyoruz!..

Bu eserin (Altı Oku İslâmî İmanın Altı Şartı Yerine Konulmak Üzere İcad Edilmiş Olan: CHP’NİN GÜNAH GALERİSİNDEN SAYFALAR) muhtevası eski ve yeni (günümüz) CHP’sinin bahr-i bi payan (ucu bucağı olmayan) günah galerisini sadece vesika serdederek gözler önğüne sermektir. Tarihî bir arşiv niteliği taşıyan bu eser halkımız ve tarihçilerimiz için tam bir kaynak eser husûsiyeti taşımaktadır.

7 Haziran 2015'e kadar 25 TL yerine 10 TL'dir.

Detaylı bilgi ve sipariş için:
sebilyayinevi.com/index.php?route=product/product&product_id=203

25 Mart 2015

Kırlar Bahçesi


Hoca bağın-bahçen hayırlı olsun
Yaz gelip geçince içi meyveyle dolsun
Ünlensin, köylerden müşterin gelsin
Arar bulur muyum çiğit yerini

Vardım da tuttum kayısının dalını
Oturdum dibine sordum hâlini
Bölçekamış ettin yolumu
Arar bulur muyum çiğit yerini

Vardım da tarlaya hendeği vurdum
Nettim de felek belimi kırdın
Ektiğim çiğitler çayır mı verdin
Arar bulur muyum çiğit yerini

Muhsin Yazıcıoğlu

* Elmalı köyünde Küçük Muhsin’in en çok sevdiği isimdi Bekir Paşa. Aynı zamanda köy imamı olan Bekir Paşa’nın köy çıkışında bahçeli bir evi vardı. Bir gün hocasını ziyarete gitti. Bahçede yarım metre derinliğinde çukurların olduğunu gördü. Bekir Paşa’ya o çukurları neden kazdığını sorunca ‘Buraya kayısı çekirdeği ekeceğim’ cevabını aldı. ‘Bir çekirdek için bu kadar büyük çukur kazılır mı?’ düşüncesiyle eve döndü ve hocasına atfen ‘Kırlar Bahçesi’ isimli bir şiir yazdı. Kaleme aldığı ilk şiiridir.
[Aktaran: Mehmet Baki]

Muhsin Yazıcıoğlu ve İstiklal Marşı


- Toplumu kendi isteği doğrultusunda değiştirmeye talip olan­lar, önce kendilerini değiştirmekle işe başlamalıdır­lar.

- Millet yanmasın diye kendini ateşe atanların davası olması gereken siyaset, kendisini kurtaranların davası olmuştur.

- Ben siyaseti Allah rızası ve içinden çıkmış olduğum Anadolu insanı için yaptım.

- Ölüm inançsız insanlar için korkunç bir sondur ama inananlar için ne kadar zevkli bir başlangıçtır.

Muhsin Yazıcıoğlu

Muhsin Yazıcıoğlu Cami ve Külliyesi (Sivas, Şarkışla)

İsmet Özel: "Muhsin Yazıcıoğlu niçin öldürüldü?"



Muhsin Yazıcıoğlu öldükten sonra yaşadığından daha tesirli oldu denemez. Muhsin Yazıcıoğlu zaten gittikçe tesirini artıracağı için, eğer Türkiye bir şekilde başkanlık rejimine geçtiği takdirde Türkiye'de Muhsin Yazıcıoğlu'ndan başka Türkiye'nin başına geçecek adam kalmadığı için öldürüldü. Yani, vakitlice onun cismini ortadan kaldırdılar. İsmi daha çok büyüdü mü? Hayır. Bunda da en büyük kabahat BBP'lilerindir... Bakışlarımızla, birbirimize ne nazarla baktığımızla, biz bir müşterek saha temin etmiş idik...

İsmet Özel

Devamı için: İstiklâl Marşı Derneği

23 Mart 2015

Mekan hafıza demektir


Yılların Fikirtepe’sine Brooklyn dendiği vakit, bu; yaşadığımız hayatları asilleştirmek ve kestirmeden bir sınıf atlama operasyonu mu?
O isimler ne kadar cafcaflıysa şehre karşı hem bu sitelere gidenlerin, hem bu siteleri inşa edenlerin, hem de o siteleri inşa edenlere zemin hazırlayan devletin suçu o kadar büyüktür. Birlikte şehri öldürür, kentsel mekanı bir lamekana (olmayan mekana ya da mekan olmayana) dönüştürürken bu tür isimlerle suçlarının üzerini örterler. Çünkü mekan hafıza demektir. O beton yığınlarında olmayan şeydir hafıza. İstediğiniz kadar reklam yapın, taklit çinilerle bezeyin, saçma sapan kimlikler uydurun, o mekanlar insanların birlikte ürettikleri yaşam alanları değiller.

Buralarda da bir hafıza oluşmayacak mı?
Elbet oluşacak, yani buralar da zamanla mekanlaşacaklar. Ama sürekli dillenen bir güvenlik ihtiyacı ile şekillenen bu mekanlardan nasıl bir hayır beklenir bilemiyorum. Hani eskiden ütopya diye bir şey vardı ya, düşü kurulmuş ama olmayacak yer demekti ütopya. Kanaatimce o sitelerde yaşayanların da, o siteleri yapanların ve bütün bunlara zemin hazırlayan devletin de düş kuracak cesaretleri yok. Yeni mekanlar düşleyecek hayal gücüne de sahip değiller. Şehrin orasına burasına dinamit gibi yerleştiriyorlar bu yapıları ve başka şehirlere ilişkin imajları da çaldıkları minarenin kılıfı olarak kullanıyorlar.

Başka şehirlerin isimlerini, markalarını almak ne işe yarıyor?
Kültürel anlamda alabildiğine içeriksiz bir toplumsal sermaye söz konusu, zaten bu yüzden başka şehirlerin cadde ve semt isimlerini alıp kendince bir toplumsal sermaye devşirmeye çalışıyor. Oysa gerçekte, yaşam bilgisi, beton sevgisine ve bağımlılığına indirgenmiş durumda bu alanlarda. Çok acıklı, çünkü kendilerinin çakması haline geliyorlar böylece. O siteler birer araf! Bu insanlar satın alınarak edinilemeyecek bir etik ve estetik olgunlukla, başka bir deyişle hep dahil olmak istedikleri ‘medeni’ cennetlerle, kendilerinde gördükleri ve asla aşamadıkları ‘değersizlik’ cehennemi arasında bir arafta yaşıyorlar. En muhafazakarlar, kendilerinden en çok kaçmak isteyenler. Başka bir şeye dönüşmek istedikçe, varoluşlarında hissettikleri değersizliği ele veriyorlar.

Sorular: Elif Key
Cevaplar: Ayşe Çavdar (Gazeteci, akademisyen)

LAMEKAN: Metalaşan Kentin Çöküşü



AKP'nin 12 yıllık iktidarı süresince yürüttüğü ve büyük bir gümbürtüyle çökmesi kaçınılmaz olan neoliberal politikalar ve inşaat odaklı ekonomik büyüme stratejisi, bir yandan milyonlarca insanın yaşadığı mahalleleri yabancı ve yerli sermayenin birer yatırım aracına dönüştürürken, diğer yandan kentlerimizin, ormanlarımızın, sularımızın, genel olarak yaşam alanlarımızın talanına, emekçilerin örgütlenme haklarının ellerinden alınarak güvencesiz ve güvenliksiz çalışmaya mahkum olmalarına neden oluyor.

Yönetmen: İmre Azem
Yapımcı: Gaye Günay
Kurgu ve Müzik: Kaan Çuhacı
Animasyon: Emre Özbay

19 Mart 2015

Darül İslâm'da emniyet Müslümanlara, korku kafirlere aittir

İstiklâl Marşı Derneği’nin Sekizinci Sene-i Devriyesi münasebetiyle tertip ettiği “Darü'l-İslâm Nedir, Ne Olmalıdır? Misak-ı Milli Ne İdi, Ne Oldu?” adlı panelde İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı şair İsmet Özel, İstiklâl Marşı Derneği’nin, İstiklâl Marşı ne için yazıldı ise aynı amaçla kurulmuş olduğunu hatırlatarak, bugün insanların İstiklâl Marşı Derneği’ne bigâne kalışlarının İstiklâl Marşı’nın yazılmış olmasına bigâne kalışlarıyla irtibatlı olduğunu ifade etti. İnsanların ülke olarak Türkiye’nin ve millet olarak Türk Milleti’nin devamıyla alâkadar olmadıklarını ekleyen Genel Başkan İsmet Özel bunun ispatının İstanbul Boğazı üzerinde gerçekleştirilen ameliyeler olduğunu söyledi. Bunlardan birincisi olup 1974’te açılan Boğaz Köprüsü’nün yapıldığı sıralarda buna karşı çıkanlar olduğunu ve okuryazar kimseler arasında bu köprünün yapılmasını destekleyen kimsenin bulunmadığını hatırlatan Genel Başkan İsmet Özel, ancak karşı çıkanların da köprünün niçin yapılmaması gerektiği hususunda esaslı bir fikirleri olmadığını ifade etti. “Şimdi Türkiye’yi idare ediyormuş gibi yapan zevat Boğaz’ın altından geçecek üç katlı tüp geçişi inşası dolayısıyla iftihar ediyorlar ve kimsenin bunları bu iftihardan alıkoymaya niyeti yok!” diyen Genel Başkan İsmet Özel, Mehmet Ali Birand’ın söylediği “Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülke!” sözünün mevcut uygulamaya esas teşkil ettiğine dikkat çekti. Türkiye’nin Türklere bırakılmayışının en etkili yolunun Türk Milleti için Boğazlar üzerinde sıfır hâkimiyet olduğunu, Boğazlar üzerinde hâkimiyetin söz konusu olmamasının Türkiye üzerinde hâkimiyetin mevcut olmaması anlamına geldiğini dile getirdi. “Türkiye Avrupa’dan tamamen yok edilemedi. Türkiye’nin Avrupa kıtası olarak bilinen yerlerde toprakları var. Çünkü Balkan Harbi’nde Bulgarların Selimiye’ye postalları ile girmeleri millî vicdanı öyle sızlattı ki Edirne’yi gâvura veren kimse Türkiye’de yönetici olamayacaktı. Onun için Almanlar Enver Paşa’yı Edirne Fatihi yaparak yönetime taşıdılar. Mustafa Kemal de Sakarya Meydan Muharebesi sonunda Gazi ve Münci unvanlarını Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden talep etti ve Meclis de bunu kabul etti. Türk Milleti’nin başında bulunabilmek için kâfiri tepelemiş olmak, böyle kabul edilmek şarttır. Bu ister Edirne Fatihi olmak suretiyle, ister Sakarya Meydan Muharebesi’nde Başkomutanlık mevkiini işgal etmek suretiyle olsun.


AKP İKTİDARI İLE KUR’AN’DAN KOPARILDIK
Orhan Şaik Gökyay’ın “Bu Vatan Kimin?” şiirine müracaat ettiğimizde bu vatanın sahibinin ölüler olduğunu anlayabileceğimizi söyleyen Genel Başkan İsmet Özel, şunları söyledi: “Biz de bunu maalmemnuniye kabul ediyor ve diyoruz ki birisi bu vatanı birilerine pazarlamak istiyorsa bunun için önce sahiplerinden icazet alsın. ‘Tamam, verebilirsiniz arkadaş!’ diyorlarsa o zaman olur o iş!”. Genel Başkan İsmet Özel konuşmasının devamında şöyle dedi: Türklerin herkesin başına belâ olduğu bir vakıadır. Onun için Gladstone ‘Bunların elinden Kur’an’larını almadıkça mağlup edemeyiz.’ dedi ve o bu lafı söyledikten sonra da sistemli, planlı olarak bizi Kur’an’dan koparma politikası yürütüldü. AKP iktidarıyla bu sonucu aldılar. Biz AKP iktidarı ile Kur’an’dan koptuk. Çünkü adam ne diyor? ‘Bizi kabul etmezseniz, Kopenhag Kriterleri’ni Ankara Kriterleri yapar yolumuza devam ederiz!’ Bundan kaç sene önce söyledi bunu değil mi? Bu Kur’an’ı hiçe saymak, Kur’an’la savaşmaktır!

SÜLEYMAN ŞAH OPERASYONU BİR DANGALAKLIK VE ALÇAKLIKTIR
1918 senesinde bu yaşadığımız topraklarda can ve mal emniyeti bakımından en tehlikeli yer Türk Bayrağı’nın altıydı. Herkes, istisnasız herkes Yunan, İngiliz, İtalyan, Fransız ve en garantilisi Amerikan bayrağı altında selâmet arıyordu. Herkes! Hangi makamda hangi servet seviyesinde olursa olsun. Ama Allah mü’minlerin duasını kabul etti ve Sakarya Meydan Muharebesi’nden sonra bu topraklarda can ve mal emniyeti bakımından en güvenilir yer Türk Bayrağı’nın altı oldu. 1921’den sonra. Biz 1920’de Ermeni ve Fransız kuvvetlerini Maraş, Urfa, Antep sınırları dışına attık. Ama Sakarya Meydan Muharebesi’ni Türkler kazanınca bizimle anlaşma masasına oturmaya mecbur kaldılar. ‘Zorla bunların ellerinden topraklarını alamayacağız!’ Ondan sonra Güney sınırımız tespit edildi. Güney sınırımız sanıldığı gibi cetvelle çizilmedi. Güney sınırımız 1921’de Fransızlarla yaptığımız anlaşmayla, petrol kuyuları Türkiye’de kalmayacak şekilde çizildi. Oradaki bütün kıvrımlar petrol kuyularının olduğu yerlerdir. Türkiye’nin içine doğru olan yerler. Ama son zamanlarda Süleyman Şah Operasyonu diye bir dangalaklıkla ve alçaklıkla karşı karşıya kaldık. Çünkü Lozan’da Süleyman Şah Türbesi Misak-ı Milli’nin gerçek sınırını işaret etmek üzere konulmuştu. Gâvurlar petrolü bize bırakmamak için Misak-ı Milli’den daha dar bir alana bizi ittiler. Ama bizim Sakarya Meydan Muharebesi’ni kazanmak suretiyle Misak-ı Milli’den vazgeçmediğimizi yüzlerine vurmamız, Süleyman Şah Türbesi’nin kabulüne sebep oldu. ‘Aslında sizin sınırınız buradan geçiyor!’ demekti o.

“Şu anda Türkiye Dünya Sistemi’nin problemli bir alanı olarak duruyor. Bunun maddî, bariz hatta malî bir hali var. Hepimizin bildiği şey şu: Türkiye en az otuz senedir sıcak parayla ayakta duruyor. Ne demek bu? Türkiye’ye Türkiye’nin kazanmadığı, Türkiye’de yapılan iktisadî faaliyetin hâsılatı olmayan bir para pompalanıyor. Türkiye’de insanlar günlük hayatlarını başkalarının onlara lütfettiği parayla devam ettiriyorlar. Şimdi AKP iktidarı Türkiye’de refah seviyesinin yükseldiği iddiasıyla taraftar toplamaya çalışıyor. Evet, şu anda Türkiye’de insanların hayat standardı yükselmiş gibi görünüyor. Ama bu kendilerinin olmayan bir parayla sağlanmış bir şey. Nasıl Almanya ile Yunanistan arasında bir problem çıktı? Alman bankaları dediler ki, ‘Verin paramızı geri!’ Yunanlılar da hâlâ vermediler. Ama Türkiye’de bu iş nasıl olacak? İçinde bulunduğumuz milâdî yılda, hangi ayında olacak bilmiyorum, hele Nisan gelsin, Ermeni soykırımı meselesi dolayısıyla neler olacak? Şu anda Ermeni diasporasının Türkiye’de hangi alanlara tahakküm ettiği konusu hiç kimsenin bildiği bir şey değil. Yunan malî gücünün de Türkiye’de kapsadığı alanı kimse bilmiyor. Bütün bunların siyasî sonuçları olacak. Türkiye’de insanlar karar vermek zorunda kalacaklar. Bazı malî imkânlarından mahrum mu kalacaklar yoksa bunlar daha da iyileşerek siyasî birtakım şeylere razı mı olacaklar? Yıllar öncesinden Ermeniler dediler ki siz şu soykırımı kabul edin, özür dilemeyi de kabul edin, tazminat da verin tabii, bunun mukabili toprak talebimizi geri alacağız dediler. Buna benzer şeyler. Bu talepler ileri sürüldüğü zaman Türkiye’de bunlara itiraz eden olacak mı? İstanbul’un bir beynelmilel bir şehir haline gelmesi, Boğazlar’da uluslararası bir otoritenin, belki BM’nin yeni bir teşkilat çalıştırması. Kurulacak Kürdistan’a Suriye’den, Irak’tan, İran’dan olduğu gibi Türkiye’den de bir miktar saha tahsis edilmesi gibi şeyler insanların refahlarını korumak için razı olacakları şeyler. ‘Tamam benim ticarethanem beş misli büyüyecek, Türkiye olmayıversin!’ İnsanlar buna razı olacak hale getirildiler.

Darü’l-İslâm ‘temel’ bir mesele. Misak-ı Milli de binanın kendisi. Çünkü kala kala bu kadarı kaldı. Bu biraz da tahrip edilmiş bir bina. Hatta harabe denilebilir. Temel aşağıda duruyor fakat biz yıkılmış bir yerde oturuyoruz. Neden böyle oldu? Onu anlamamız lazım. Ama anlamak istiyor muyuz? Böyle şeylerle uğraşmasak olmaz mı? Zaten dünyada bir şeyler yürüyor, biz de içinde dönüp duruyoruz. Bu işleri karıştırmasak, rahatımıza baksak, evimiz ve arabamızla uğraşsak? Mantıklı değil mi? Mantıklı. Ama biz mantık dışı bir şeyden bahsediyoruz. Mantıklı olmayan, mantığa sığmayan bir şeyden bahsediyoruz.

Misak-ı Milli sınır meselesi değildir, milletin ahdidir, milletin sözleşmesidir, milletin yeminidir. Türk Milleti Meclis-i Mebusan’ın son toplantısında Misak-ı Milli kararı almış ve dağılmıştır. Ankara yönetimi Misak-ı Milli’yi bir yük olarak kabul etti. Aslında İstanbul’daki Meclis-i Mebusan bunu hak olarak ileri sürdü.

Konya Şubesi’nden Muammer Parlar panelin birinci celsesinde yaptığı konuşmada hususen Darü’l-İslâm’ın İslâm fıkhında ne şekilde tespit edildiği ve bu hususta hangi görüşlerin serdedildiğine dair izahatlarda bulunduğu konuşmasında, “Bugün gündelik hayatımıza müdahale edecek kadar cesamete ulaşmış, hükmünün mutlaklığını dayatmış bir dünya sistemiyle yüzyüzeyiz. Sistem her gün alan kazanan bir sistem. Dünya sisteminin kendine mahsus işleyişi ve hâkimiyetini mutlaklaştırmada aldığı mesafeye rağmen Türkiye’nin kendi gücünü, Türk Milleti’nin inisiyatifini göz önüne almamız lazım.” diyen Muammer Parlar sözlerine şöyle devam etti: “Bütün bu inisiyatif teşebbüslerine rağmen Türkiye hiçbir zaman kendi gücüne dayanarak başkasına meydan okuyacak bir bütünlüğe, bir kenetlenmeye ulaşamadı, inisiyatifi ele alamadı. Bu olup bitenlere rağmen bu topraklar Darü’l-İslâm kalabilir mi, vatan kalabilir mi? Bu ikisi aynı anlama gelir. Bu ülke İslâm ülkesi olmadıkça vatan kalamayacaktır. Şayet Türkiye’de Müslümanların sözü geçmiyorsa, Müslümanlar birinci sınıf insan sayılmıyorsa Türkiye’nin vatan sayılmasına imkân yoktur. Türkiye Müslümanların bu topraklarda birinci sınıf insan sayılmaları, insan olmaları sebebiyle vatan oldu. Her ne kadar Türkiye’nin İslâmî bir görüntüsü varsa, ama ancak gerçekte gayr-i İslâmî esasların her hareketi yönlendirdiği biliniyor ve uygulanıyorsa tabii ki sahici olan kazanacaktır. Türkiye kendi gücüne dayanarak bir ufuk tespit eder, inisiyatifi ele alır, bir kenetlenmeye gidebilirse dünya sisteminin mutlaklığını aşabilir. Türkiye’de İslâm hükmü devam etmedikçe bu toprakların vatan kalmasına da bizlerin millet olmasına da imkân yoktur.

İstiklâl Marşı Derneği İkinci Başkanı Durmuş Küçükşakalak, konuşmasında “İslâm Dünyası diye bir dünya, İslâm Ülkeleri diye bir ülkeler grubu yoktur” diyerek, harita üzerinde, dünyada XV. asırda başlamış olan müstemlekeciliğin bugüne geliş seyrini gösterdi. “Müstemlekeleşme vetiresinin dünyanın hemen her yerini kaplayıp son hali itibariyle şekillendirdiği dünya siyasî haritasında sadece üç ülkenin bu müstemlekeleşme seyrine dâhil olmayan hususî bir mevkii tuttuğunu; bunlardan İran’ın Şiilik sebebiyle Hıristiyan dünyası ile olan uzlaşmasına ve Afganistan’ın pek çok defalar İngiliz, Rus ve Amerikan işgallerine maruz kalışına dair hakikatler ortaya konulduğu takdirde, sadece Türkiye’nin Darü’l-İslâm oluşundan bu yana Türkiye toprakları olarak mevcudiyetini muhafaza edegeldiğini…ifade eden Durmuş Küçükşakalak, “bu tarihî esasların bir kenara bırakılarak Türkiye’de Darü’l-İslâm mevzuunun anlamsız ve gereksiz tartışmalarla doldurulduğunu” söyledi. Darü’l-İslâm’ın esaslarının, Rasûlullah’ın Medenî hayatıyla, Medine kıstaslarıyla tespit edilmesi gerektiğini ifade eden Durmuş Küçükşakalak, şunları söyledi: Rasûlullah’ın Medenî hayatı cihada endeksli bir hayattır. 10 yıllık Medine döneminde 27 gazve, 38 seriyye vardır. 12. ayında ilk gazvesine çıkmıştır Rasûlullah. Dolayısıyla 9 senelik zaman dilinde 27 gazve ve 38 seriyye demek tamamen, her şeyiyle, siyasetiyle, ekonomik yapısıyla, içtimaî ilişkileriyle, ailevî ilişkileriyle cihada endeksli bir toplum anlamına gelir.

İstanbul Şubesi’nden Yahya Çiftçi konuşmasında Misak-ı Milli’den bahseden gerek okul kitaplarında ve gerekse diğer kaynaklarda Misak-ı Milli’nin çarpıtıldığını izah ederek Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizlerin sulh yapacakları ve güvenebilecekleri bir siyasî otorite tesis etmek üzere Ankara yönetiminin mevcudiyetini destekleyen ve öne çıkaran manevralar yürüttüğünü ifade etti. Ankara yönetiminin de Türk toprakları üzerinde otorite kurmuş bulunduklarını İngilizlere göstermeye çalışmalarını ve bunu temin edebilmek uğrunda Misak-ı Milli’yi terk edecek bir siyaset güttüğünü tarihî örnekleriyle izah eden Yahya Çiftçi, Sakarya Meydan Muharebesi sırasında Başkumandan olarak Mustafa Kemal’in ricat emri verişinin, Ankara’daki idare merkezini Kayseri’ye taşıma hazırlıklarına başlanışının, Mareşal Fevzi Çakmak’ın cepheden gönderdiği itirazla durdurulabildiğini söyledi. Buna mümasil olarak Mustafa Kemal’in Sakarya Meydan Muharebesi sonrasındaki siyasî pozisyonunun, Misak-ı Milli’yi tahakkuk ettirmek isteyenlerin baskılarına karşı daima bir savunma pozisyonu olduğunu, Ankara yönetiminin birçok avantaj elde edebildiği günlerde dahi “barışçı” tavrını korumak hususundaki hassasiyetinin Misak-ı Milli’nin tahakkukuna mâni olduğunu dile getirdi.

İstanbul Şubesi Sekreteri Gökhan Göbel, Misak-ı Milli’nin Mondros Mütarekesi dâhilinde ve haricinde kalan toprakları ihata eden bir vatana işaret ettiğini hatırlatarak, tarih kitaplarında “haricinde” ibaresinin gölgelenmiş olmasından bahsettiği konuşmasında şunları söyledi: “Mondros Mütarekesi dâhilinde Türk toprağı olan yerler Misak-ı Milli’de Türk toprağı sayılmıştır. Bu söylenmesine rağmen, Kemalistler olsun veya İslâmcılar olsun, her çeşit insan ‘dâhilinde’ ibaresinde anlaşabiliyor olmalarına rağmen, Fahreddin Paşa’nın ve Mehmetçiklerin Medine’yi 1919 yılında terk ettiği ve bu sebeple Medine’nin Misak-ı Milli dâhilinde olduğunu söylemezler. Mekke 1916 yılında terk edildi. Fakat Medine 1919 yılında terk edildi. Fahreddin Paşa dinlemedi Mondros’u. Aynı Musul gibi. 30 Ekim 1918’de Musul’da Türk askeri bulunduğu için Musul’un Misak-ı Milli dâhilinde olduğu söyleniyor. 1919’da, Mütareke’den çok sonra da Fahreddin Paşa ve Mehmetçikleri Medine’deydi. Medine’nin de Misak-ı Milli dâhilinde olduğu, söylenen bir şey olmadı. Misak-ı Milli’den çıkardıkları ‘haricinde’ kısmını da hesaba katarsak Mekke de buna dâhildir. Birinci Meclis’te mebus iken öldürülen Ali Şükrü Bey’in Misak-ı Milli dâhilinde Mekke ve Medine’nin de bulunduğunu söylemişti.” Gökhan Göbel, Batum’daki Müslümanların ve Batı Trakya’daki Müslümanların kendilerini uzun yıllar boyunca Türkiye’den sayma ısrarını ve Türkiye’ye dahil olma inançlarını koruduklarını, ancak bu hususun Türkiye’yi idare eden zevatın ihanetiyle tahrip edildiğini anlattı.

15 Mart 2015, İstanbul
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

Olan şeylerin hangileriyle ilgileniyoruz?


Bazı şeylerin olması bizi ilgilendirmiyor, bazı şeylerin olması bizi çok ilgilendiriyor. Bizim Söke'de bir Ali Hoca vardı. Ben Söke'de büyümedim, çok az bilirim fakat sonradan Allah bana ihtida nasip ettikten sonra bir münasebetle Alaatin Bora ile beraber Ali Hoca isimli zatı görmeye gittik, bir de akşam namazı kıldık orada. Ali Hoca'nın özelliği var. Bu aslında Balkan göçmeni bir adam, hoca falan değil, hiç dini tahsil görmemiş. Sadece çocukluğunda Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okumayı öğrenmiş, fakat gençliğinin bir döneminde bu adamın gözü açılmış. Nasıl bir şey bu? Bu adam sadece Kur'an-ı Kerim'i yüzünden okumayı bildiği ve hiç Arapça bilmediği halde Kur'an-ı Kerim'e bakarak meal verebiliyordu ve bunu Arapça bilen insanlar test ettiler, ne olup bitiyor diye. Hayret edilecek derecede sıhhatli, Kuran tercümelerinden bile sıhhatli meal verdiği anlaşıldı. Ama bu adam bu vasfına rağmen toplumda bir yer edinemedi, aslında rağmen değil, sebebiyle. Ve kendi halinde ben onu gördüğümde artık mağlup olmuş durumdaydı. Çünkü adam Kuran'dan öğrendiklerini çevresine söylemeye başladı ve Cami'de vaaz sırasında falan "Hayır orası öyle değil" diye müdahaleye başladı. O yüzden tutuklandı falan. Kendine inanan birkaç insan da traktör ve biçerdöverini sattı, çünkü o Kuran'dan öğrendikleri dolayısıyla "Böyle ziraat yapılmaz" demiş onlara. Ama sonunda mağlup oldu, çünkü hem insanlar söyledikleriyle ilgilenmedi, hem de bu işin ucunun aleyhlerine sonuçlanacağını anladılar. Ali Hoca bu. Böyle şeyler hala bu dünyada oluyor. Birisi Kur'an-ı Kerim'i doğru anlama kabiliyetine kavuşabiliyor ve bu bizi hiç ilgilendirmiyor. Kim bilir başka neler oluyor.

İsmet Özel

Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler



Ömrün şu biten neşvesi tâm olsun erenler
Son meclisi câm üstüne câm olsun erenler
Şükrânla vedâ ettiğimiz cân-ı fenâya
Son pendimiz ah-lâfa devâm olsun erenler

Câizse Harâbât-ı Ilâhî'de de herşey
Yârân yine Rindân-ı Kirâm olsun erenler
Tekrar mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

Beste: Süleyman Erguner
Güfte: Yahya Kemal Beyatlı
Makam: Uşşak

18 Mart 2015

Cevat Paşa ve Hüseyin Avni Bey


Çanakkale'nin iki büyük komutanı. Solda Müstahkem Mevkii Komutanı, düşmana denizi dar eden Cevat Paşa. Sağda dünya askerî tarihinin en kahraman birliği olan 57. Alay'ın Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey. Tarih kitapları kendilerinden pek bahsetmez. Büyük şair Âkif boşuna yazmadı: "Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana / yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana."

Dünya askerî tarihinin en kahraman birliği:
57. Alay ve Komutanı Yarbay Hüseyin Avni Bey


Yarbay Hüseyin Avni Bey Eski Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tekin Arıburnu'nun babasıdır.

Hüseyin Avni Bey'in ailesine Şehit maaşı bağlandığına dair belge
Bnb. Hüseyin Avni Binbaşı Avni olarak tanınır. Çanakkale Muharebeleri'nin en şanlı alayının komutanıdır. Alayın tamamı bu muharebelerde şehit olmuştur. Muharebenin başladığı günkü mevcudundan sağ kalan yoktur. Alay Komutanı Avni de yarbay rütbesi ile 13 Ağustos 1915'de bir top mermisiyle şehit oldu.


Yarbay Hüseyin Avni Bey


Alay Karargahı üzerine düşen bir obüs mermisiyle şehit olan Yarbay Hüseyin Avni Bey'in üniforması İstanbul Harbiye Müzesi'nde sergileniyor.


13 Ağustos 1915'te şehit düşen Yarbay Hüseyin Avni Bey'in Mezarı.

Çanakkale her şeyimizdi

Fotoğraf: En solda 3. Kolordu ve Arıburnu Kuzey Grubu Komutanı
Esat Paşa (Mehmet Esat Bülkat) ve kurmayları;
imha edilmiş bir düşman topunun önünde hatıra fotoğrafı çektiriyor.
Çanakkale; Medine'ydi, Mekke'ydi, Kudüs'tü, İstanbul'du, Bosna'ydı. Her şeyimizdi. Türk askeri her şeyini verdi, Çanakkale'sini vermedi. Çanakkale'de adı anılanlardan çok anılmayanların kahramanlığı vardır. Baş kahraman Esat Paşa'dır. Gâvura sabah akşam cehennemi yaşatmıştır. Allah, Türk askerinin Çanakkale'de kâfire karşı mücadelesini unutturmasın. Topraklarımızı da Mehmetçiğin kanı ve hatırı için korusun. Âmin.

Timaş Tarih'in Çanakkale Kitaplığı

Kitapları incelemek için:
timas.com.tr/kitaplar/tarih/canakkale-kitapligi.aspx

17 Mart 2015

Fahrettin Paşa, Mekke ve Hac


Kimi kolsuz, kimi bacaksız kalmış askerlerin, birbirlerine sokulup yardım ederek halsiz, mecalsiz bir durumda, son defa Haremüşşerif'i ziyaretle Ravza'ya yüzlerini sürerek dualar ede ede yaptıkları veda, görülecek şeydi. İngiliz altınları ile beslenerek Türk'e diş biler hale getirilmiş bazı sözde Araplar bile bu manzara karşısında göz yaşlarını tutamamışlardı. Bizimle beraber Medine'de kalıp aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çekerek açlığına bile katlanan yerli Araplarsa tam bir matem havası içinde hüngür hüngür ağlıyorlardı."

Fahrettin Paşa
(Ömer Fahrettin Türkkan)


Fahrettin Paşa Medine’yi teslim etmek zorunda kalınca oradaki kutsal emanetleri alıp İstanbul’a getirdi. Eğer biz Türkler ve Müslümanlar olarak Mekke ve Medine’yi Araplara bırakmış olsaydık; yani devralan insanlar Müslümanlar olsaydı Fahrettin Paşa’nın kutsal emanetleri oradan alıp İstanbul’a getirmesine lüzum yoktu. Gâvura bırakılmaması gereken şeyler olarak onlar İstanbul’a getirildi. Bugün işte “şıkıdım şıkıdım” meclise başını örtüp gelen hacı hanım efendiler 1916 yılından sonra acaba Hac farizasının fıkhi durumu hakkında bir şey biliyorlar mı? Türkiye’de kaç kişi biliyor? 1916 yılına kadar Mekke Kalesi’nde Türk bayrağı dalgalanıyordu. Hepimiz biliyoruz ki Resül-i Ekrem ömründe bir kere haccetti. Bu ne demek? Bu şu demek, Mekke fethedilmeden yapılan tavafları Hac saymıyoruz. Yani siyasi üstünlük söz konusu olmadığı zaman, orası bir İslam beldesi değilken oranın kutsiyetinden bir şey eksildiği yok. Fakat bizim “hacı” olmamız ancak oranın bizim topraklarımız olması halinde mümkündür. Bunu düşünen tabii ki yok. Herkes gelip “hacı” olup ihale alıyor.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği Başkanı)

16 Mart 2015

Çelimli Çalım'ın 9. sayısı çıktı


"ANAYASAYA YAMALANMAKTAN
ANAYASA YAMALAMAĞA VE/VEYA
YAMALANMANIN ANAYASASINA" manşetini haiz dokuzuncu sayının içindeki yazılar şöyledir:

İsmet Özel, “BİR MİLLETİN ÜMİDİ YOKSA KENDİSİ DE YOKTUR.”- II
Durmuş Küçükşakalak, "YAMAYASA"
Gökhan Göbel, "YAŞAR NE YASAR NE YASAMAZ"
Mustafa Tosun, "VARSAYALIM, YOKUZ"
Halit Çete, "HUKUK VE DİLİN İNKILABI"
Muammer Parlar, "BİZE YASA..."
Halil Özkan, "CÂRÎ BELÂNIN AĞIZ TADI"
Özcan Çam, "DİŞLEK ANAYASA VERSUS TEK DİŞLİ CANAVAR"
Lütfi Özaydın, "KADER KADAR KAZANMANIN İKTİZASI VEYA NASİBİNDE NE VARSA KISMETİN KAZASI"
Dadaşhan Celaleddin Kavas, "ÇAKMAK HATTI KİME KARŞI TESİS EDİLDİ?"
Hakkı Acar, "AK PARTİ, TUZ RUHU VE YENİ ANAYASA"
Mehmet Keloğlu, "YÜZLERİ AĞARANLARDAN OLMAK"
Yağız Gönüler, "DİZ DÖVMEDEN OLMAZ"
YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye - 9, Hazırlayan: Gökhan Göbel
Oruç Özel, "İstanbul'un İkinci Tepesinde Nefes Hangi Camide Alınır?"
Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı, Bernard Lazare - Tercüme: Serhat Toksöz 

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
http://www.celimlicalim.com/SatisNoktalari

Ayrıca:
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim

Gönlümü dûçar eden bu hâle hep



Beste: Şevki Bey
Makam: Hicazkâr
İcra: Yaprak Sayar

Gönlümü dûçar eden bu hâle hep
Kara gözlüm kara bahtımdır sebep
Ettiğim âh-ü figane rûz-ü şeb
Kara gözlüm kara bahtımdır sebep

İstemezsin ben perişân olduğum
Âteş-i aşkınla nâlân olduğum
Sîne çâk-ü dîde giryân olduğum
Kara gözlüm kara bahtımdır sebep

14 Mart 2015

Öyle çektim ki cefa



Beste: Şükrü Tunar
Güfte: Hüseyin Rifat Işıl
Makam: Uşşak

Öyle çektim ki cefa, dilde sefa niyetine
Zehire bade dedim, derde deva niyetine
Bana bir atıfet oldu, feleğin cilveleri
Her vefasızlığı çektim de vefa niyetine

13 Mart 2015

Derinlerden Siperlere: Çanakkale 1915

Türkiye İş Bankası Müzesi, tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları’nın 100’üncü yılı vesilesiyle “Derinlerden Siperlere: Çanakkale 1915” sergisine ev sahipliği yapıyor. Ziyaretçileri Çanakkale Boğazı’nın derinliklerinden Gelibolu’daki siperlere uzanan bir tarih yolculuğuna çıkaran serginin düzenlendiği İş Bankası Müzesi’nde, 9 Mart Pazartesi günü Türkiye İş Bankası Genel Müdür Yardımcısı Senar Akkuş, serginin danışmanı Prof. Dr. Haluk Oral ve serginin küratörü deneyimli belgeselci Savaş Karakaş’ın katılımlarıyla bir basın toplantısı gerçekleştirildi.

Savaşa dair askeri objeler, yerli ve yabancı arşivlerden derlenen fotoğraflar ve belgelerin yer aldığı sergide, deniz ve kara savaşları ayrı bölümlerde anlatılıyor. Deniz tarafında savaşın en şiddetli anlarına tanıklık eden denizaltı ve gemilerin birbirlerine karşı kullandıkları torpidoların, 18 Mart’ta işgalci güçlere karşı kazanılan zafere önemli katkısı olan Nusret gemisinin döşediği mayınların, vatan toprağını savunan topların replikaları izlenime sunuluyor. Kara bölümünde ise savaşta kullanılmış askeri obje ve malzemelerin sergilendiği vitrinler ve bir siper canlandırması yer alıyor. Savaşın taraflarına ait askeri malzeme ve özel eşyalara çarpıcı asker anıları ve mektupları eşlik ediyor.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün el yazısıyla imzaladığı, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış 3 askeri emir de serginin ilgi çeken belgeleri arasında yerini alıyor. 10,11 ve 12 Mayıs 1915 tarihli emirlerde Mustafa Kemal savaşa ilişkin takdir, görüş ve emirlerini diğer kumandanlara iletiyor. Toplamda 6 adet olan fırka emirleri, hem birebir transkripsiyonları hem de sadeleştirilmiş versiyonlarıyla sergileniyor.


Sergideki ekran ve projeksiyonlarda Çanakkale Savaşları üzerine farklı belgesellerin, tarihi görüntülerin de gösterimleri yapılıyor. Kiosklarda ise Avustralya, İngiltere ve Türk arşivlerinden özenle seçilmiş fotoğraflar açıklamalarıyla birlikte sunuluyor.

Çanakkale Savaşları’nın adeta seyrini değiştiren Nusret mayın gemisinin, düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Akyarlar'a mayınlarını bırakmasının yıldönümü olan 7 Mart’ta açılan sergi, 15 Ağustos’a kadar gezilebilecek.

Hafta içi 14:00, 15:00 ve 16:00'da, hafta sonu 11:00, 12:00, 14:00, 15:00, 16:00 ve17:00'de ücretsiz rehberli turlar düzenlenmektedir.

Edebiyatın Çanakkale’yle İmtihanı


Mehmed Emin Yurdakul, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Razi Bel, Nazmi Ziya Güran, Çallı İbrahim, Ömer Seyfeddin, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Yekta Madran, MüfidRâtib, Ali Cânip Yöntem, İbrahim Alâettin Gövsa, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Hıfzı Tevfik Gönensay, Hakkı Süha Gezgin...

1915 Haziranının sonlarına doğru, otuz kadar şair, yazar, ressam ve bestekâr Harbiye Nezareti Karargâh-ı Umumi İstihbarat Şubesi Müdürlüğü’nden birer tezkere aldılar. Yazıda, Çanakkale’de muharebe alanlarını gezerek duygu ve düşüncelerini anlatmaları isteniyordu.

Davete olumlu cevap verenler, 11 Temmuz Pazar sabahı, kollarında beyaz üzerine yeşil defne dalları işlenmiş işaretler bulunan haki keten elbiselerini giymiş, kabalaklarını başlarına geçirmiş olarak Sirkeci Garı’nda buluştular, fakat Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Halit Ziya, Süleyman Nazif gibi ünlü isimleri aralarında göremeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Omuzlardaki yük daha da ağırlaşmıştı. Her birinden Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini gezdikten sonra kendi sanatlarının diliyle kahramanlık ve zafer neşideleri bekleniyordu. Fakat…

Beşir Ayvazoğlu, bu heyecan verici geziyi ve sonuçlarını anlatıyor.

240 Sayfa, 19 TL
kapiyayinlari.com/index.asp?sayfa=katalog11&kid=455

Bir Erdem Anıtı: Mehmet Akif

Hüda ism-i celâliyle çû destur
Diledim bed’ edem tâ ede mensur*

20 Aralık’ıdır 1873 yılının. Kale kapılarını zorlayan bir ordu misali bir hareketlenme ve heyecan vardır beyaz örtünün derinlerinde. Bir ses duyulur, bir çığlık; geçmişten bugüne ve hatta geleceğe doğru bir haykırış. Ve nihayet adına yakışan azmiyle en büyük engelini de aşar artık; delerek “Yedi Tepeli Şehir”in kar tabakasını, gülücükler savurur bulutlar arkasından el sallayan güneşe. Böylece bir çiçek daha hayat bulmuştur bu taşı toprağı altın şehirde. Bembeyaz karları hatta ve hatta gökteki yıldızları kıskandıracak bir güzellikle doğmuştur. Bir kardelen açmıştır bugün Devlet-i Aliye’nin kalbinde.

Yaşamı da doğumundan farklı değildi O’nun. Gönlünü verdiği ülkü denen nazlı geline giden yolda, karşısına sıralanan başı dumanlı dağlara inat onlardan daha yüce; üzerine çullanan beyaz örtüye inat kardelen cesaretinde ve yine bir kardelen azminde geçen, yüzyılların mayaladığı ve dahi kendinden sonraki yüzyıllara maya olacak 63 yıllık bir yaşam.

Mehmet Akif!
63 yıldan asırlara taşan hürriyet pınarının coşkun türküsü: Mehmet Akif. Balıkesir’de, Konya’da, Kastamonu’da çıktığı mihraptan gönüllerde kıvılcım oluşturarak ateşi Anadolu semasını kaplayan hürriyet meşalesidir Mehmet Akif!

Bağrına saplanan hançerin nefes aldırmadığı bir milletin derin, depderin; yerin yedi kat altından, göğün yedi kat üstüne kadar derin nefesidir. Mehmet Akif; ulu kartallara sırdaş, ak güvercinlere yoldaş, al bayrağımın ebedi sedasıdır semada.

Gönlüne damlayan gözyaşını kalemine mürekkep kılarak bu millete en güzel hediyeyi veren büyük şairdir Mehmet Akif.

Hak ile batıl arasındaki büyük savaşta kalemimizi imanımızla bileyip kılıçtan keskin eylemeyi öğrendiğimiz ulu öğretmenimizdir Mehmet Akif! Bölmeden, ayırmadan koskoca bir milleti kucaklayarak; gölgesinde çakalı, kurdu, kuşuyla tıpkı bir bayrak gibi yaşayan hakiki bir münevverdir Mehmet Akif!

Makam, mevki, şan ve şöhreti bir kenara bırakıp Kayışzade Osmanlar’ın Kuran’ı göz nuru ile çoğalttıkları; Galibler’in Naat, Süleyman Çelebiler’in Mevlid yazdıkları; sütunları, kemerleri, kubbeleri ile Sinanlar’ın dönüp geldikleri, kubbelerinden tekbirlerin taştığı ve kubbelerine aminlerin dolduğu, diriliş çağının aşığı ve bu çağın yolcularının at seyisliğine talip olmayı dahi şeref bilmiş mütevazı bir fikir işçisidir Mehmet Akif!

Genç Arkadaş!

Beni, seni, onu -bizi- sevdasında yelken açmaya davet eden sonsuz bir umman; yelkenimizi şişiren, tarihle yaşıt bir bayrağa yeniden can veren, ezelden gelip ebede giden ulu bir rüzgârdır Mehmet Akif!

Şanlı mazinin talihsiz torunları!
Kutlu atinin bozkurt duruşlu ulakları!

Mehmet Akif’in:

“Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar,
Hani Osman gibi, Orhan gibi babalar?
Sıtmadan boynu bükülmüş de o dimdik Türk’ün,
Düşünüp durmada öksüz gibi küskün, küskün…”

dizeleriyle hasret türküleri yaktığı, gölgesinde mazlum milletlerin nefes aldığı, azametiyle korkudan zalimlerin donakaldığı o şanlı sancağı kaldırmanın vakti gelmemiş midir? Bu sıtmayı, bu boynu büküklüğü, bu tarihten derin düşünceleri ve dahi bu kendimize olan küskünlüğü yenmenin vakti gelmemiş midir?

O halde ne durursun?
Miğferini tak ve sancağı kaldır!
Bu senin atiye olan borcun maziden aldığın mirasındır!
Akif’e selam olsun, gazamız mübarek…

*Şeyh Mustafa İsmet Garibullah, Risale-i Kudsiyye

Yavuz Çağlar
twitter.com/kadifesertligi

11 Mart 2015

Efsane Değil, Gerçek: Koca Seyid


Modern dünyada tarihlerini suni kahramanlar üzerine bina etmeye çalışanlara inat, bizim tarihimizin altın sayfalarına yazılmış isimsiz ama hakiki kahramanlarımızı konuşmalıyız. Çanakkale gazisi Koca Seyid, Balıkesir’in Havran İlçesi’nde bir dağ köyünde odunculukla geçinirken, tevazuuyla bir kenarda kalmayı tercih etmişti. Seyit Onbaşı adı, Çanakkale’nin bilinmeyen kahramanlarını temsil ettiği için bu kadar çok yazıldı, konuşuldu. Onun üzerine asıl düşünülmesi gereken, Ocean’ı sularının dibine batıran merminin ağırlığı değil, yüreğindeki vatan sevgisi ve iman gücünün ağırlığı olmalıdır. Zira, tam bir asrı dolduran Çanakkale mücadeleleri, malını mülkünü, sevdiğini değil bizzat canını çeliğin soğuk yüzüne siper etmiş kahramanların destanıdır. Bu ay, Seyit Onbaşı’nın yaşadığı topraklara gidiyor, onun hayatına yakından şahitlik etmiş olanları dinliyoruz.

Bu ay, yine birbirinden orijinal konuları gündeme taşıyoruz. Tarihçi Yazar Doç. Dr. Hamit Pehlivanlı, ülkemizin yapamadığını binlerce kilometre öteden gelerek yapmayı başaran Japon Anadolu Arkeoloji Enstitüsü’nün çalışmalarını; Belgeselci Yazar İsmail Kahraman İran’ın en kadim şehri Tus’u; Prof. Dr. Vahdettin Engin İstanbul’un metro projelerini; Doç. Dr. Osman Özgüdenli İlhanlıların muhteşem vakıf eseri Şenb-i Gâzân Külliyesi’ni; Koleksiyoner Özgür Sanal Osmanlı’dan Cumhuriyet’e paranın macerasını Yedikıta okuyucuları için kaleme aldı.

Bu ay, Tecrübe Konuşuyor bölümünde Süleymaniye Kütüphanesi’nin emektarlarından Dr. Nevzat Kaya’nın kitap ve kültür üzerine önemli fikirlerine sayfalarımızda yer verdik.

Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle.

www.yedikita.com.tr

Savaştan sonra odunculuğa devam eden Seyid Onbaşı

10 Mart 2015

Neden ağlar?



Ne hikmettir şu dünyaya
Gelen ağlar giden ağlar
Soralım yoksula baya
Aslı nedir neden ağlar

Bir deveci yeder deve
Yularından seve seve
Birbirinden eve eve
Deve ağlar yeden ağlar

Seyrânî'ye acep n'olmuş
Yüreği dert ile dolmuş
Kimi yitmiş kimi bulmuş
Bulan ağlar yiten ağlar

Makam: Bûselik
Beste: Cinuçen Tanrıkorur
Güfte: Âşık Seyrânî

* Âşık Seyrâni'ye bir gün hastalıktan gözleri kapanmış yaşlıca dostu, "Bende dünyayı görecek göz mü kaldı?" diye sitem etmiş. Sözü kılıçtan keskin Seyrâni de "Hiç üzülme, zaten dünyada da bakılacak surat kalmadı" demiş. Sonra da dizmiş şiirini.

Cefası âşıka yarin vefa değil de nedir



Türk musikisinin hâlâ yaşadığı günlerde, milâdî XIX. asrın sonlarında Nikoğos Ağa isimli bir Ermeni bestekâr vardı. Meşhur "akşam oldu güneş gider şimdi buradan" şarkısının bestekârı. Nikoğos Ağa bir gün musikiye olan istidadı sebebi ile Hammamizade İsmail Dede Efendi'nin talebesi ve "Etmedin bir lahza ihya hatır-ı viranımı" şarkısının mübdili Dellalzade İsmail Efendi'den meşk etmeğe başlamış. Meşk ettikleri şarkı Dellalzade'nin "Cefası âşıka yarin vefa değil de nedir" şarkısı imiş. Nikoğos Ağa güftenin âşıka kısmına gelince kelimeyi bir elif miktarı uzatmadan "aşıka" diye okuyunca Dellalzade hemen müdahale ederek "aşıka değil âşıka" demiş. Nikoğos Ağa şarkıyı baştan alıyor fakat her defasında gene aynı yanlış devam ediyormuş. Dellalzade ne yapmışsa nafile, Nikoğos Ağa "aşıka" sözünü bir elif miktarı çekerek söyleyememiş. Dellalzade de, sen "aşıka"yı dört elif miktarı çekmedikten sonra sana ders vermem diyerek kovmuş Nikoğos Ağa'yı. Nikoğos Ağa da Ahmet Vefik Paşa'nın yanına gidip ondan üç sene edebiyat okumuş ve dilini düzelttikten sonra Dellalzade'ye gidip ondan tekrardan meşke başlamış.

Gökhan Göbel, Elif Miktarı
(Çelimli Çalım, 8)

06 Mart 2015

Fast Food Müziği


Bu yazın başlığına bakıp, "Allah Allah, demek şu ayaküstü aburcubur dükkanlarının da kendine mahsus müziği varmış" diye düşünmekle haklısınız. Ama bendeniz böbrek nakil ameliyatı olmak üzere ABD ye gitmeden önce -moda denen illetten hayatı boyunca uzak durmaya çalışmış bir insan olarak- ne şu "çabuk yemek" anlamındaki "fast food"u bilirdim, ne de bunun, her Amerikalının ağzındaki karşılığını "Junk food" yani "çöp tenekesi yemeği". Zaman kazandırma gibi makul görünen bir kılıf altında Batının bizim kültürümüze daima çöp tenekeleri soktuğunu, bu örnek en veciz şekilde anlatmıyor mu? Ne dersiniz?... Marshall yardımı adlı adı altında kokmuş peynirlerle bozuk süt tozlarını bizim kültürümüze kim soktu?.. Vücut ısısında erimediği için yüksek kolesterol ve damar sertliğine sebep olan bitkisel yağı "margarin" adı altında kim soktu; mis gibi zeytinyağımızın ve ısıtılıp köpüğü alınınca kolesterolü de kalmayan tereyağımızın yerine?!.. Daha 50 yıl öncesine kadar halkımızın yabancısı olduğu içindeki tein-kafein birleşimi dolayısıyla sindirim bozuklukları, uykusuzluk çarpıntı ve erken kireçlenmeye sebep olan çayı, bizim kültürümüze kim soktu (bin defa sağlıklı adaçayımızın, ıhlamurumuzun, kekiğimizin yerine)? Kumar makinesi benzeri, attığınız para karşılığında dilinizin artık kahve demeye alıştığı (belki yarın daha çağdaş olsun diye blucinli papyonlu entellerimiz 'kofi' demeyi yeğlerler) kahverengi sıcak suyu veren otomat pisliğini kim soktu kültürümüze? Siz "recycle" yolu ile geldiği çöplüğe geri dönecek karton bardaktan içilen bir nanenin "kırk yıl hatırı" olabileceğine inanıyor musunuz? Kör alıcılar olmasa, kör satıcılar da nasıl yaşardı acaba?!


Hele çalışan çalışmayan hemen bütün hanımlarımızın; önce çocuklarının sağlığı için kanser tehdidi taşıyan MSG (mono sodium glutamate) ile hazırlandığına dikkat bile etmeden, paketlenmiş yiyeceklere alışmaları (10 yıl bile dursa bozulmayacak şekilde kimyevi koruyucu ve boyalarla dejenere edilmişi üstelik dondurulmuş yiyecek, gıda değil, posadır), çabuk oluyor mazeretiyle (aslında tembellikten) doğranıp dondurulmuş (yani besin değeri sıfırlanmış) patates, havuç, bezelye ve soğanlarla, kanserojenliği sabit olduğu için Amerikalının dahi terk ettiği "micro wave" fırınlara özenmeleri; içindeki kokain dolayısıyla, sigara gibi bir alışınca bir daha bırakılamayan yüksek kafeinli kola vebasından kendilerini de çocuklarını da koruyamamaları, ne kadar düşündürücü ve üzücüdür. "Ama Sadık'cım şimdi herkes…", "Ama annecim şimdi herkes.."! Hayır Leyla'nım, herkes değil, Hayır Oya'cım herkes değil. Sadece beyinlerini, düşünüp araştırmak ve anlamak yormak istemeyenler! Herkes değil!

Washington'da kaldığım iki yıl içinde, McDonalds, Kentucky Fried Chicken, 7-Eleven türü yerlerde yemek yiyen, aklı başında bir tek Amerikalı görmedim desem inanınız; en azından çevremdeki yüzlerce müzik ve tabiat dostu içinde. Ha onlar ne mi yerler? Amerikalının bilirsiniz, hamburger, hotdog ve popcorn dışında milli yemeği yoktur (dünyaya külahı nasıl ters giydiririz diye düşünmekten mutfak kültürlerini geliştirmeye vakit bulamamış olmalılar!). Bu yüzden en çok düşkün oldukları Çin, Hind, Tayland başta olmak üzere Meksika, İran, ve İtalyan yemekleri. Canları Türk yemeği istediği zaman da köşedeki Rum lokantasına giriverirler. Tabii bilmeden! Dolmakis'in, peynirli borekis'in, muska'nın, "cayro" diye okuduğu "döner"de çevirme "ğyiro"nun aslını ne bilsin Amerikalı? Peki, Türk lokantası vardır da mı gitmezler? Yoo. Biz kendimizden vazgeçmeye karar vereli neredeyse 150 yıl olduğu için, güzelim yemeklerimizin Amerikalıya tanıtılması en varlıklı lokantacılarımızı bile pek ilgilendirmez. Biz dışarıya yemeklerimizi değil, turistik ayin ekiplerimizle müzelerimizi götürürüz! Oysa mesele başkent Washington'da Konyalı bir Hacı Salih, bir İskender niye olmasın? Ama iyi ki, ABD bizden vasıfsız işçi istememiş, yoksa bütün Amerika'yı Almanya gibi lahmacun kokuturduk!

İyi güzel de bütün bunların müzikle ilgisi ne, diye soracaksınız, değil mi? İlgisi şu: Ta, üstün Çin beylerine hoş görünmek için kendi adlarını bırakıp Çin adları alan atalarımız Göktürk'lerden beri, niteliği ne olursa olsun "yeni" ve "yabancı"ya olan zaafımızı dünyaya o kadar güzel anlatmışız ki, müzik de dahil olmak üzere her türlü sanat, kültür, yiyecek, giyecek ve dil atıklarını bize boşaltmaktan büyük keyif alır olmuşlar. Tabii biz de bunları kendimizinkilerin yerine benimsemekten! Her yaştan gençlerimiz çöp tenekesi yemeğini kolalayıp bayılarak mideye indirirken, kulak zarının zorlayan gürültüyü müzik, eşliğindeki yamyam tepinmesini de -ne yazık- dans zannediyorlar. Bırakın gece kulüpleriyle pavyonları, ya ömür boyu sürecek kutsal bir beraberliğin töreni olan düğünlerimizdeki oryantal genç kız ve hanımlarımızın haline ne diyeceğiz?!.. Hadi mide zehirlenmesi tıbbi yoldan tedavi edilir diyelim. Ya kültür zehirlenmesi? Biz; Mehterdeki ihtişamın ürpertisiyle teslim aldığımız düşmanı, müzikle fethediyorduk. Beethoven şahit! Onlar, kültür zehirlenmesiyle sömürgeleştiriyor, maymunlaştırıyorlar. Yaratan şahit!

Cinuçen Tanrıkorur, 11 Mart 1995
(Müzik Kültür Dil, Dergâh Yayınları, sf. 211, 212, 213)

Tel dolap


Çocukluğumun, içinde insanlar oturan, evlatlar, nineler, dedeler ve gelinlerle birlikte aynı eşyalar kullanılan ve aynı kazandan yenen evlerinden bir hatırlatma olsun diye bir tel dolap almak istedim. Bir kaç milyonluk şu koca kentte aradım ve bulamadım. Bana, sanki başka hiç bir belirtisi yokmuş gibi, sırf bu yüzden hapı yutmuşuz gibi geldi. Seri üretimi olmayan bir eşyayı satın almaya kalkmanın hiç bir anlamı yoktu. Yoktu tel dolap.

Cahit Zarifoğlu, Bir Değirmendir Bu Dünya

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.