TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

29 Mayıs 2015 Cuma

Başını örten kızlar felsefe bilmelidir


Hükümranlığı altında bulunduğumuz medeniyet çerçevesinde erkekler günlük hayatlarını sürdürmekte iken Müslüman kimliklerini dışa vurmak mecburiyeti altında kalmıyorlar. Buna mukabil muasır medeniyet yapısına kadınları ve kızları ancak Müslüman kimliklerini dışa vurmadıkları taktirde dahil edebileceği şartını koşuyor. Demek ki medeniyetin hayat sahasında cereyan eden faaliyetlere intibak edip etmemek ilk ve görünür planda erkeklere değil, kadınlara mahsus bir meseledir. Müslüman kimliğin dışa vurulmasıyla medenî hayatın hakkıyla yaşanması arasında nizâ var. Nizâcılık edenleri teşhis etme durumunda kaldığımız zaman karşımızda önce bütün kurumlarıyla tam kadro çalışan "medeniyet"i ve sonra medeniyetin bünyesinde yer almak isteyip de başını örtmekten vazgeçmeye yanaşmayan kadın ve kızları buluyoruz.

Başörtüsü Müslüman kimliği dışa vurmanın yegâne belirtisi olarak kaldığı sürece tesettüre riayet eden kız ve kadınların hikmet sevgisine ihtiyaçları vardır. Açıkçası, başını örten kızlar felsefe bilmelidir. Aksi taktirde iç huzuru nedir hiç bilmeyeceklerdir. Felsefe bilmedikleri sürece kendileri huzursuz oldukları gibi, temas kurdukları ortamlarda da huzursuzluk çıkaracaklardır. Felsefe bildikleri taktirde başını örten kadın ve kızların bildikleri felsefenin ne olduğu bir ilgi odağı haline gelecektir. Onların bildiği felsefe yüzünden medeniyetin akış istikameti yeniden bir değerlendirmeye tâbi tutulacak ve başörtüsünün kendine biçtiği yeri hak edip etmediği tartışılacaktır. Bu münasebetle şimdiye kadar erkeklerin Müslüman kimliklerini dışa vurmaksızın muasır medeniyete dahil edilmelerinin hikmeti de anlaşılacak.

Başını örten kızlar ve kadınlar gönüllerinde hikmet sevgisine yer vermeden, zihinlerini felsefeyle meşgul etmeden yaşasalar daha iyi olmaz mı? Bu soruya cevap verebilmemiz "iyi"den ne anladığımız açıklandığı zaman mümkün olabilir. Yine de felsefe bilmeden başını örtmeye müsait toplum alanları bulunduğunu biliyoruz. Eğer bazı kızların ve kadınların başlarını örtüyor olmalarının sebebi babalarından, ağabeylerinden, nişanlılarından, kocalarından aferin almaktan ibaretse veya tam tersine kızlar ve kadınlar babalarının, ağabeylerinin, nişanlılarının, kocalarının gözünü boyamak için başlarını örtüyorlarsa bunların hiçbirinin felsefeye bulaşmasına gerek yoktur. Bu durumda diyeceğiz ki muasır medeniyet kıskaca aldığı erkeklerin sevk ve idaresinde başını örten kızlardan ve kadınlardan destek görmektedir.

Eğer başını örten kadın ve kızlara toplum içindeki işlevlerini başörtüsü takmaksızın yerine getiren kadınların davranış kalıpları örneklik ediyorsa felsefeyi yine araya sokmanın bir âlemi yok. Çünkü bu durumda başörtüsü ile Müslüman kimliğin dışa vurulması arasındaki irtibat kaybolmuştur. Zihni başını örtmenin hikmetiyle meşgul olmayan bir kadının veya bir kızın gönlünde hikmet sevgisinin yeşermesine de ihtiyaç kalmamıştır.

İsmet Özel
(Yenişafak, 5 Ocak 2001)

Kani Karaca: Mâide 90-94



90. Yâ eyyuhâllezîne âmenû innemâl hamru vel meysiru vel ensâbu vel ezlâmu ricsun min ameliş şeytâni fectenibûhu leallekum tuflihûn(tuflihûne). [Ey âmenû olanlar! Ancak şarap, kumar, (tapınmak için konulan) dikili taşlar (putlar) ve fal okları, şeytanın işlerinden pis şeylerdir. Artık bunlardan kaçının. Umulur ki böylece siz felâha erersiniz.]

91. İnnemâ yurîduş şeytânu en yûkia beynekumul adâvete vel bagdâe fîl hamri vel meysiri ve yasuddekum an zikrillâhi ve anis salâti, fe hel entum muntehûn(muntehûne). [Oysa ki şeytan, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah'ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Siz artık (bunlara) son verdiniz mi?]

92. Ve atîûlllâhe ve atîûr resûle vahzerû, fe in tevelleytum fa’lemû ennemâ alâ resûlinâl belâgul mubîn(mubînu). [Ve Allah'a itaat edin ve Resûl'e itaat edin ve (onlara karşı gelmekten) sakının. Eğer bundan sonra yüz çevirirseniz bilin ki Resûl'ümüze düşen, sadece açık bir tebliğdir (duyurmadır).]

93. Leyse alâllezîne âmenû ve amilûs sâlihâti cunâhun fîmâ taimû izâ mâttekav ve âmenû ve amilûs sâlihâti summettekav ve âmenû summettekav ve ahsenû vallâhu yuhibbul muhsinîn(muhsinîne). [Âmenû olanlar ve salih amel yapanlar (ıslâh edici amel, nefs tezkiyesi yapanlar) üzerine, takva (1. takva) sahibi olmadıkları zaman yediklerinden dolayı bir günah yoktur. Âmenû olun ve amilûssâlihat yapın! Sonra da takva sahibi olun (3. takvaya ulaşın)! Âmenû olun sonra da takva sahibi olun (4. takvaya ulaşın) ve ahsen olun! Allah muhsinleri (ahsen olanları, 4. takvaya ulaşanları) sever.]

94. Yâ eyyuhâllezîne âmenû le yebluvennekumullâhu bi şey’in mines saydı tenâluhu eydîkum ve rimâhukum li ya’lemallâhu men yahâfuhu bil gayb(gaybi), fe meni’tedâ ba’de zâlike fe lehu azâbun elîm(elîmun). [Ey âmenû olanlar! Allah sizi, gıyabında Kendisinden kimin korktuğunu bilmesi (bilinip belli olması için) için ellerinizin ve mızraklarınızın erişeceği av türünden bir şeyle sizi mutlaka imtihan eder. Artık, kim bundan sonra yasak sınırını aşarsa, o taktirde onun için “elîm azap” vardır.]

Okuyan: Kâni Karaca
Meâl: İmam İskender Ali Mihr

Belgesel: Muhteşem Süleymaniye



"Allah Mimar Sinan babamızdan râzı olsun ama ondan sonra gelenleri bir sorgu sual etsin."

28 Mayıs 2015 Perşembe

Metro iyi bir şey mi?


İçinden otoban, yeni kent, köprü, baraj, HES geçen hiç bir proje halkın yararına değildir. Doğanın talanı doğrudan özgürlük karşıtıdır.

Metro, ulaşım aracı değil, neoliberal kente entegrasyon aracıdır. "Kent reformu ve yeni gecekondu hareketi" kitabında bunu açıklamıştık. Hayatınızın yüzde 20'sini yola harcayıp buna ulaşım mı diyorsunuz? Modernist hegemonyadan kurtulamayanlara; geçen yüzyılda at arabalarıyla ulaşım yapılan Londra'da hız saatte 19 km iken bugün 12 km'dir. Ne garip! Eğer 80 yaşına kadar yaşayacaksınız bunun 16 yılını yolda geçirmenize karşı çıkıyorum diye küfür etmeye çalışanlar var. Metro ya da otomobil, kentin yani temerküz merkezinin kurucu unsurlarıdır. Biz kentsizleşme ihtiyacı ile birlikte bunu ileri sürüyoruz.

Marx'ın sosyalizmi, fabrika ve kent cehennemine işçi yükleyen metrosuyla değil, günde 2 saat çalışmayı öneren tembellik hakkıyla önemlidir. Metro da trafik paradoksalının içindedir. Ne kadar yol yaparsanız o kadar trafik sıkışacağı gibi, her metro kenti daha büyütür, yolunuz uzar. 'Kent'i, temerküz merkezini yıkmadan özgür bir toplum olabilir mi? Kent kapitalizmin kendisine dönüştü. Her 'büyük' yabancılaşmayı karnında taşır. Büyük olanda eşitlik ve özgürlük olamaz.

Her şey bir yana, bütün dünyada neoliberal iktidarlar, neden hızlı tren, metro inşaatı yapıyor? Bu bile sizi kuşkulandırmadı mı? Ya da bugün bindiğimiz dünyanın en pahalı metrolarından birinin borcunu torunlarınızın bile ödeyecek olması sizi kuşkulandırmıyor mu?

Metin Yeğin
twitter.com/metinyegin

Ayrıca: Özgür Gündem

Sığırını kaybetmiş bir kültürün tohum ve gıdayı da kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır


Endüstri bir “tecavüz et kaç” uygulamasıdır. Tarımda ihracat mantığının ağırlık kazanmasıyla birlikte yüzyıllardır koruduğumuz ekolojik sermayemiz ihraç ediliyor. Dev mezbahalar ve hayvan fabrikaları geleneksel hayvancılık ekonomisinin yerini alıyor. Sığırlar kesilip etleri ihraç edilirken, küçük çiftçi ve küçük çiftliklere sağladığı yenilenebilir enerji ve gübre de bununla birlikte ihraç edilmektedir. Gördüğümüz şey, bir avuç büyük şirketin tüm gıda zincirini kontrol altına alarak diğer alternatifleri yok ettiği bir gıda totalitarizminin doğuşudur. Böylece insanların ekolojik olarak üretilmiş çeşitli ve güvenli gıdaya erişimi engellenmektedir. Bu gıda totalitarizmi ancak gıda sisteminin demokratikleştirilmesini hedefleyen büyük yurttaş hareketleriyle durdurulabilir.

Endüstrinin büyümesinden en çok ve özellikle kadınlar etkilenmektedir. Kadınların ezilmesi ve doğanın sömürülmesi arasında önemli bağlantılar vardır. Kadınların ve doğanın sömürülmesi birlikte gerçekleşir. Kadın, toprağın ve hayvanların endüstri karşısında silikleşmesi ile kendi varlığını inşa edecek ekonomik-kültürel zeminini kaybetmiştir. Kültür’ün “ekin” ile ilintisi nedeniyle kadın “toprak-sığır”dan bağımsızlaşamaz. Sığırını kaybetmiş bir kültürün tohum ve gıdayı da kaybetmesi kaçınılmaz olacaktır. Tarım dünyası hem maddi hem kavramsal olarak sürdürülebilirliğini sığırın bütünlüğü üzerine kurmuş ve onu dokunulmaz kabul etmiştir. Sığır, zengin gıda sistemlerinin anasıdır. Müslümanlar yılın hemen bütün aylarında et yemeden yaşayabilecekleri bir hayat kurmuşlardır. Ancak Allah insanların ineği “put” sayıp tapınmamaları için kurbanı farz kılmıştır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Tamamı için: Ruhuna Kitap

Aman Canım Sen De!


Hâlâ belirli aralıklarla “Darıldın mı gülüm bana, hiç bakmıyorsun bu yana", "Yalı kenarında zülfüm tararım", “Bir dalda iki kiraz” gibi şarkıların Yunanlılardan müziğimize geçtiği konuşulup duruyor. Makamıyla, usulüyle ve güftesiyle tamamen bize ait olan bu türküler, batı müziğini millete dayatanlar yani müziğimizi katledenler tarafından Rembetiko veya Kanto gibi adlarla millete yutturulmuştur. Çünkü Rembetiko veya Kanto denince bizimle bir alakası yokmuş gibi görünüp, esasen türkü olan bu şarkıların Yunanlılardan müziğimize geçtiğinin ispatı kolaylaşıyor onlar için. Bu türküleri eğer Rumların plaklarından dinlerseniz, bilhassa meyan bölümünde “Aman, of, nur ol, ah” gibi nidaları hemen işitirsiniz. Ne hikmetse Yunanlılar “Aman!” kelimesini telaffuz etmek zorunda hissetmişler. Roza Eskenazi bile Rumca gazellerde(?) Türk üslubundan kaçamamış araya da mutlaka bir iki “Aman” yahut “Ah” nidası serpiştirivermiştir.

Bir şey güzelse, o hemen fark edilir. Biz Türkler güzel olan her şeyi Allah’tan biliriz. Ezan veya gazel okurken elimizi kulağımıza götürürüz. Âlemlere rahmet olmak ve güzellikleri tamamlamak için gönderilmiş Rasullulah’ın adı zikredilince elimizi kalbimize koyarız. Sanatın hangi alanında olursa olsun, bu tahayyül göğsümüzü doldurduğunda da “Aman!” ya da “Ah” deriz. Bunlar birer reverans değildir, güzel olanın güzelliğinden geldiğini bildiğimizden göstermiş olduğumuz bir hassasiyettir. Yemen'e giden Mehmetçiklerimiz için yazılan ve Yemen Türküsü olarak bilinen “Havada Bulut Yok” adlı eserde “Bir çift kundurayla bir de fesi var” sözü geçer. Çünkü Thomas Edward Lawrence, hem öldürdükleri her Türk askeri için hem de şehitlerin memleketlerine hiçbir şartta gönderilmemesi için Araplara bir kırmızı İngiliz altını vermeyi vaat etmiştir. Allah’ın vaadinden dönmeyen Mehmetçiklerin sadece kunduralarıyla, içinde künyeleri yazılı olan feslerini birer poşetin içinde evlerine yollamıştır. Bu yüzden türkümüzün nakaratı “Anom yemendir gülü çemendir” diye yazılmıştır. Anom, “Güzelim, sevgilim” manasındadır ve çoğu zaman bu bölüm “Ah o yemendir” diye söylenir.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Tamamını okumak için: İzdiham

27 Mayıs 2015 Çarşamba

İsmet Özel: "Allah'a kaçın; İstiklâl Marşı ezberini bozmayın."



Konuşmamızın başlığı Kurânî bir ifade. Bu bir ayet-i kerimenin mealidir: Allah'a kaçın! Şimdi bunu benden işiten insanlar "Ya, öyle mi?" diye hayret ediyorlar çünkü bizi bu bilgiler karşısında hayrete düşürecek bir değersizliğe mahkum ettiler. İngiliz başvekili Gladstone açıkça beyan etti. "Bunların elinden Kur'an'ı almadıkça, bunları mağlup edemeyiz" dedi ve dediklerini yaptılar. Yani siz "Allah'a kaçın" sözünü duyduğunuz zaman bir ayet mealiyle karşı karşıya olduğunuzu bilmiyorsunuz. Defalarca Kur'an meali okumuş olsanız bile.

"İstiklâl Marşı Ezberini Bozmayın" ifadesi de uğradığımız değersizleştirmenin öbür yüzü. Şimdi öyle bir değersizleştirmeye uğradık ki iyiler kötü, kötüler iyi olarak biliniyor Türkiye'de. Yani bugün Türkiye'de güya böyle aklı bir şeye eriyormuş gibi konuşan insanların çok çok kullandıkları tabirlerden birisi ezber bozmak. Ve bu ezber bozma lafını çok böyle makbul bir şey "Ben senin ezberini bozdum" ya da "Senin ezberin bozuldu değil mi?" diye alay etmek falan gibi... Bu, dediğim gibi bizi millet olarak değersizleştirmenin bir tezahürü. Ezber bozmak, iyi bir şey değildir. Ezberin bozulması, kötü bir şeydir. Çünkü biz Kur'an'ı ezberlemiş bir milletiz ve ezberimizin bozulması demek değersiz hâle gelmemiz demektir.

Aynı şekilde gene güya akıllıca laflar ediyormuş gibi ortalıkta hava atan insanlar "sıra dışı" diye bir şey, böyle çok iyiymiş bu sıra dışı... Sıra dışı, yani safları terk etmiş olan, alçakça, namussuzca bir şeydir sıradışılık. Sıra içinde olmakla övünürüz. Biz, saf tutmuş olmakla kendimizi iyi bir yerde, yerimizde hissederiz. Sıra içindeyiz, sıra içinde olmak zorundayız.

İsmet Özel
İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı

1980, 1995, 2006 İstanbul nazım planları:
Yemyeşil İstanbul'dan simsiyah İstanbul'a



1982'de İstanbul tabelası Üsküdar'daydı


Her şeyin sade, temiz ve güzel olduğu belki de son İstanbul günlerinden.

Toki ve Tehlike


Deprem oldu, gel TOKİ
Evler yıkıldı, git TOKİ
Okul hasarlı, güçlendir TOKİ
Karakol eskidi, yenile TOKİ
Stat lâzım, yap TOKİ

TOKİ sihirli değnek, dokunduğu yeri ihyâ ediyor!
TOKİ kandil, her yeri ışıl ışıl aydınlatıyor!
TOKİ şifacı, her derde çare oluyor!

Yukarıdaki satırlar bir şiir ve fantezya değil. İskân politikalarının bizde yürütülme şekli. Dünyada böyle bir şehircilik pratiği gören, işiten var mı ben bilmiyorum. Bu buyurgan tarz HALK İRADESİNİ HİÇE SAYAN ve “Bu ülkeye ne lazımsa biz yaparız, size de ne oluyor ey halk?” diyen Ankara eski valisi Nevzat Tandoğan’ın tavrıyla ne kadar benzeşiyor. Bahane de var nasıl olsa. Bakın yaptığınız evler, binalar nasıl çöküyor? Kurduğunuz şehirler nasıl bir bir dökülüyor? Ya bir de benim/TOKİ’min yaptıklarına bakın. Hepsi dimdik ayakta, çünkü ben iyi yaparım. Siz ey halkım! Benim becerim sizde yok. Ne zaman benim seviyeme gelirseniz. İşte o zaman bu sahaları size bırakırım. Ama henüz değil. İşte size deprem kadar bir dizi tehlikeli fikir:

“Geçmişte herşey yanlış yapılmış”…
“Bu işleri benden başka kimse çözemez”…
“Size ne lazımsa onu ben yaparım”…
“Herşey benim bir talimatıma bakar”…

Benim TOKİ okumam kısaca budur değerli okur. Ancak bu işin ilânihâye böyle gideceğini sanmam, zîra “bir şey haddini aşınca zıddına inkîlab eder” darb-ı mesel olmuştur. Siz bir küçük anketle de olsa halka nasıl bir evde oturmak istersiniz diye sormazsanız, bilgine nasıl bir şehir kurmalıyız diye sormazsanız, bilgeye (daha aslî sorular) ev nedir, şehir nedir diye sormazsanız; haberiniz olsun, bir gün tek başına ortada kalırsınız. Zîra her suç misliyle mukabele bulur.

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker

Bir şehri sevmek


Bir şehri sevmek için illa orada doğmuş, büyümüş olmak gerekmez. Sonradan gelip yerleşmiş olanlar da o şehri sevebilir. Şehri sevmek onu güzelleştirmek demektir. Rant uğruna her şeyi satan, her evraka imza atanları adam hizasına koymamak lazımdır. Çünkü şehir alelâde değildir.

Yani bir takım bulvarlar, cadde kenarında apartmanlar, apartman altlarında dükkanlar, alış veriş merkezleri, arabalarla tıkış tıkış olmuş sokaklar, gazdan zehirlenip felç olmuş ağaçlar, bir takım uyduruk parklar, sun'i çağlayanlar yamık yumuk çay bahçeleri, masalarda plastik şekerlikler, oturulacak sandalyeler plastik, çay tabakları plastik, her yan naylon kokuyor, her yan sonradan olma, görgüsüzlük kokuyor, vesaire vesaire. Şehir bu değildir. Mesela ahşapla kaplanmış bir eski pastaneye giriyorsunuz ve tarçın kokuları arasında su muhallebisi yiyorsunuz. Budur.

İnsan bir şehri niçin sever? Çünkü şehrin sokağı, camii, dükkanı, caddesi, pazarı, hastanesi, pastanesi bir yana onun insanlarındaki mutmain bakış, tebessüm ve terbiye bizi etkiler. Yaklaştıkça bir selamın taşıdığı sevgi boyutunu yakalarız. Gel geç bir ilişki değildir size gösterilen. Menfaat uğruna yedirilen bir yemek, ısmarlanan kahve değildir. Bir bakarsınız adam elini cebine atar oturduğumuz masaya iki elma bırakır.

Diyelim bütün bunların hiçbiri yok. Her sabah gelip pencereye konan. Kesik kesik öten bir garip kuş da mı yok? Yok! Öyleyse siz bir an once o şehri terkedin.

Mustafa Kutlu
(Yenişafak, 27.05.2015)

Jose Mujica: "Asıl fakirler sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır."

Jose Alberto Mujica Cordano (d. 20 Mayıs 1935, Montevideo, Uruguay)
2010-2015 Uruguay Devlet Başkanı.
Ben insanların geceleri yatacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, başkalarının 500 metrekarelik malikanelerde yaşamasını anlamıyorum. Evsizler için ev, suyu olmayanlar için su lazım, ekmek lazım. Sen böyle bir dünyada özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Eğer herkes daha fazlasını isterse, bir gün kimseye bir şey kalmayacak. Küresel ısınmadan bahsediyoruz ama doğaya saldırmaya ve çöp üretmeye devam ediyoruz.

Eski ruhani tanrımızı kendi ellerimizle kurban ettik ve artık piyasa tanrısının tapınağındayız. Bu yeni tanrı; ekonomimizi, politikamızı, alışkanlıklarımızı, yaşamlarımızı düzenliyor ve bizlere faiz oranları ve kredi kartları ile mutluluğun yeni adresini veriyor. Öyle anlaşılıyor ki bizler, yalnız tüketme için yaratılıyoruz ve artık tüketemediğimiz zaman derin hayal kırıklığına uğrayarak kendimizi yok ediyoruz.

Bana fakir denmesi yanlış, ben tutumlu bir insanım. Asıl fakirler sürekli yaşamdan talepleri olan ve elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır. Ben elimde hafif bir bavulla dolaşıyorum. Bu bana istediğim yaşamı sürdürmek için yeterli zamanı veriyor. Asıl özgürlük yaşamak için kazandığın zamandır.

Jose Alberto "Pepe" Mujica Cordano

Yumuşak kaslar yumuşak ve sulu biftekler demektir


Hayvanlara istediğini yaptırmak için süt endüstrisinin kendi yöntemleri var. İnekler, keçiler ve koyunlar ancak yavruladıktan sonra ve ancak bu yavrular emdiği sürece süt üretirler. Hayvanın süt üretimini devam ettirmesi için çiftçinin elinde bu yavrulardan bulunması fakat yavrular tüm sütü tüketmeden çiftçinin bunu engellemesi gerekmektedir. Tarih boyunca yaygın olarak kullanılan yöntemlerden biri, yavruları doğumdan kısa süre sonra kesmek, annenin tüm sütünü sağmak ve sonra tekrar hamile bırakmaktır. Bu hâlâ çok kullanılan bir yöntemdir. Diğer yöntem de yavruları annenin yakınında tutmak ama fazla süt emmelerini engellemektir. Bunun en basit yolu da yavrunun süt emmeye başlamasına izin verip süt gelir gelmez yavruyu çekmektir. Bu hem anneden hem de yavrudan oldukça tepki görülmesine neden olur… Pek çok modern süt çiftliğinde, süt inekleri kesilmeden önce yaklaşık beş yıl yaşar. Bu beş yıl boyunca inek neredeyse hep hamiledir ve doğum yaptıktan sonraki 60 ila 120 gün boyunca azami süt üretimini sağlamak için özel olarak beslenir. Doğumdan kısa süre sonra buzağılar anneden ayrılır. Dişiler bir sonraki süt ineği nesli olmak üzere yetiştirilir, erkeklerse et endüstrisine verilir.
...
Bir buzağı, doğumdan hemen sonra annesinden ayrılarak vücudundan çok da büyük olmayan bir kafese koyulur ve bütün hayatını burada geçirir. Kafesten asla çıkmaz, kaslarının gelişmemesi için diğer buzağılarla oynamasına asla izin verilmez, çünkü yumuşak kaslar yumuşak ve sulu biftekler demektir. Buzağının ilk defa yürüme, kaslarını esnetme ve diğer buzağılarla temas kurma fırsatı kesimhaneye giderken olur.

Yuval Noah Harari
(Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi)

Eski Galatasaray Spor Kulübü Arması

26 Mayıs 2015 Salı

Özüyle Sözüyle Kisvesi ve Karakteriyle Şiir:
Dikkat Patlayabilir! (patlamayabilir de)


Aklı başa getirme işlemine girişmenin ilk adımı “Şiir dedikleri şeyin aslı var mı?” suali olsa gerek. Birçokları şiiri edebiyatın bir şubesi, bir dalı olarak görür. Nazmın şiirden, şiirin nazımdan farkının (meselenin şiir zaviyesinden bakınca bir türlü, nazım zaviyesinden bakınca ise bir başka türlü görüldüğü hassasiyetini edinmek lâzım) ihmal edilebileceği düşüncesi tahsil hayatının içimize yerleştirdiği bir şeydir. Bazıları şiirin yerinin bilgi ve dilin tekâmül çizgisinde bulunabileceğini kabul eder. Çeşitli tasniflerden kimisinde şiirin kendine mahsus bir saha işgal ettiği kabul edilir. Oysa şiir ne tasniflerin içine sığdırılabilir, ne de şiir hadisesi tasnifler yardımıyla kavranabilir. Bize “Eşref-i Mahlûkat” olmanın şuurunu sağlama gücüne sahip olan ve sahip çıkan sadece şiir. Bilim, felsefe, şiir dışındaki sanat dallarının hepsi, şiirlik katına yükselememiş edebiyat dallarının hepsi birer istiğna yoludur. Sadece şiir insana mahsus aslî sestir. Şiirle bize verilen şuur bizi imana açılan yolların karanlık, dar, sarp ve dikenli olmadığına ikna eder. Bu şuur insanı karakter zaafına uğrayanlardan ikrah ettirir. Bu şuur herkim başkaldırdıysa ona mühimmat sağlar.

İsmet Özel, 26 Mayıs 2015
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

"Para biter ama ahlak gider. Çok fazla para insanı bozar."

Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca (d. 1 Mart 1926; Kilis)
Tıp doktoru ve Klasik Türk Müziği sanatçısı.
Size gazinoda çalışmanız için çok yüksek miktarlar teklif edilmesine rağmen bunu kabul etmemenizin sebebi neydi?

Hepsi benim peşime düştü, korkunç paralar teklif ettiler. "Hayır, benim yaratılışım buna müsait değildir," dedim. Para biter ama ahlak gider. Çok fazla para insanı bozar. Onun için bizim tabiatımız buna müsait değil, yetiştiğim aile olarak da böyledir. İki mesleği bir arada götürdüm. Sanatla tıbbı beraber götürdüm, çok şükür tıpta da yüzüm aktır. Bütün hizmetlerimi yaptım. Çeşitli hastanelerde hocalık yaptım. Mûsikîde de öyle... Mesela Klasik Türk Mûsikîsi Konservatuvarı'nın kurucularındanım.

Bizim milletimizde kolaydan şöhret olma hastalığı var. Bu iş böyle değildir. Adap, erkân aynen devam edecek, bundan ödün verilmeyecek, seviye düşürülmeyecek ve kişi kendini kabul ettirecek. Ben hem doktorluğumu hem mûsikîdeki yerimi kabul ettirdim. Bunların ikisinde de yapıcı oldum. Birçok kuruluşun içinde yer aldım. Elhamdülillah kimseye muhtaç olmadan, iyi kötü bu noktaya geldik, yaşıyoruz. Tavsiyem şudur ki, daima belirli karakterin sağlamlığını devam ettirmeye çalışın.

Alâeddin Yavaşca
(Müzik Söyleşileri, Kapı Yayınları, sf. 39-40)

Aga bu kaç para?


“Ne zaman bisiklet üzerinde bir yetişkin görsem, insanlığa dair umutlarım artar.”
- H. G. Wells

Mola vermiş, ağacın altında soluklanıyordu. Bisikletiyle Türkiye turundaydı. Kendisine çay ikram eden yol üstü lokantasının sahibi, kısa bir geyik muhabbetinin ardından konuya girdi:

"Küçükken benimde vardı. Dayım getirmişti Almanya'dan. Mavi. Markası Dino'ydu. Mahallenin en afili bisikletiydi. Büyüdükçe binmez oldum. Apartmanın bodrumunda çürüdü gitti."

33 yaşındaydı. Küçük esnaftı. Kısa zamanda köşeyi dönme arzusuyla lokantacılığın yanında sayısal loto uzmanlığı, milli piyango eksperliği, beygir mühendisliği gibi hobiler edinmişti kendine. O buna hobi diyordu. Çünkü hırsla bezenip ihtirasla süslenen planları kamufle etmenin en iyi yolu, bunu karşındakine zevk için yaptığın izlenimini vermekti. En azından o böyle düşünüyordu.

Karşısındaki tayt giymiş genci kırmak niyetinde olmamasına rağmen harareti konuştukça yükseliyordu. Yol hakkının her koşulda kendisinin olduğunu varsayan, tipik Türk şoförü muzdaripliği… Devam etti:

"Yanlış anlama, belli bir yaşa gelince binmeyeceksin aga. En nihayetinde tehlikeli. Madem iki tekercisin, al bir akülü, bak keyfine! Tayta da gerek yok!" [Tam da bunu söylerken, yüzünü tiksinç bir ifade kaplıyor, farkında olmadan gencin üzerindeki taytı gösteriyordu.]

Koluna taktığı serçe parmağı kalınlığındaki altın bilekliğini sallayarak devam etti konuşmasına:

"Sağ şerit işgalinden başka bir şey değil şu bisiklet. Beni kesseler binmem… Binemem aga! Konu komşuya madara olamam bu yaştan sonra! Pehlivan Osman’ın torunu bisiklete binmiş, kendini yelliyor dedirtmem! Hele birde kazara tayt giydiğimi duysalar, alimallah aforoz ederler beni! Senin anlayacağın, ben bu şeytan icadına para vermem! Hem… Kaç para ki şimdi bu?"

Zaman; finiş çizgisi ölüm olan bir yarışta hız kesmeden yol alan insana, ‘sahip olmak’ ile ‘onlarsız yapamamak’ arasındaki nüansı fark ettiremeyebilir. Bu hızla, hayatın mayhoş tadını almak imkansızlaşır. Bir zaman sonra arabasına, evine, bilgisayarına, ayakkabılarına, gözlüğüne tapmaya başlar. Her birinin bir üst modelinden birer tane daha isterken, eşyaya aşık bir tek hücreliye dönüşüverir. Sonu yoktur. Çıkmaz sokaktır. Halk arasında bu sokağa "Allah Gözünü Doyursun Çıkmazı" denir…

Nüfusu hayli kalabalık olan bu çıkmazın sakinleri, yalnızca ve yalnızca zengin olmak için yaşar. Mülayim biri gibi görünme çabaları, çoğu zaman gözlerindeki dolar işaretlerinin altında ezilir, kaybolur. Kendilerini beğenir, egolarını okşarlar. Çocuklarını kolejde okutma hayalleri kurar, aynı çocukları beş yıldızlı otelde evlendirme hayaliyle de doyuma ulaşırlar. Oysa henüz çocukları bile yoktur. Çocukken leğende yıkanmış bu insanlar, havuzlu evde oturmak isterler. Onlar için dört dörtlük yaşam, dört çarpı dört jipten ibarettir.

Kimilerinin gözü toktur. Gönlü de. A noktasından B noktasına giden en kısa yol önemli değildir onlar için. Kiminle gittiğinin de önemi yoktur, giderken ne giydiğinin de. Gidebiliyor olmaktır önemli olan. Yolda olmaktır. Sadece severler. Kendilerini severler. İnsanları severler. Doğayı severler. Yaşamı severler. Manevi değerleri yüksektir. Manevi değerler, taşınabilir bağımlılıklardır. Her yere kolaylıkla götürülebilir. Kamyona gerek yoktur, bisikletle taşınabilir. Allah Gözünü Doyursun Çıkmazı, bisiklete binenler için, fotoğraflanıp yola devam edilen puslu bir manzaradan ibarettir.

Bir yaşam biçimidir bisiklet. Spordur. Özgürlüktür. Ruhtur. Temizdir. Dünyanın en çevreci ulaşım aracıdır. En etkili protesto, en uygar karşı duruştur. Dengedir. İçe dönüş, kendini sorgulayıştır. Düşünmektir. Barıştır. Aşktır. Otomobil bedeni, bisiklet ruhu taşır. Unutulmayan tek fotoğraf, çocukken bisikletle çekilmiş olandır.

Çıkmaz sokak sakinleri için bisiklete binmek zordur. Çünkü insanı, diğer tüm canlılardan ayıran naif değer yargılarına, asil ahlak kurallarına sahip değildirler.

Bisikletiyle Türkiye Turu yapan ya da işine bisikletle giden birine sorulması muhtemel yüzlerce soru varken, ilk sordukları soru; bisikletin fiyatıdır. Oysa sağlık ve yakıt masraflarını düşünce, bisiklet bedavaya gelir!

"Sahiden aga bu kaç para?"

Ufuk Sarmehmetoğlu
twitter.com/usarimehmetoglu

Herkes sana gönlüm gibi bir bende midir?



Görüntünün başında Cinuçen Tanrıkorur ile Bekir Sıdkı Sezgin meşk ediyorlar. Konu da müziğimizdeki meşk. Akabinde merhum Tanrıkorur udunu eline alıyor ve merhum üstad Bekir Sıdkı Sezgin'in kendi hüzzam bestesi yorumlanıyor.

Herkes sana gönlüm gibi bir bende midir?
Sen yoksan eğer söyle bu cân tende midir?
Hasret yaşadım sevgiye yıllar yılı ben
Ömrün yaşatan sırrı aceb sende midir?

Güfte: Neyzen Ümit Gürelman
Beste: Bekir Sıdkı Sezgin
Makam: Hüzzâm

O güzel başını göğsüme koysan



O güzel başını göğsüme koysan
Dinlesen kalbimin şarkılarını
Sen bana doysan, ah ben sana doysam
Beklemezsek böyle her gün yarını

Beste: Osman Nihat Akın
Makam: Kürdilihicazkâr
Solist: Özer Özel
Kemençe: Aslıhan Eruzun Özel
Ud: Bekir Şahin Baloğlu
Tanbur: Korkutalp Bilgin
Bendir: Serdar Bişiren
Ney: Orçun Güneşer
Kanun: Serkan Halili

100. Yılında Çanakkale Zaferi/Edebiyatı

Türkiye Yazarlar Birliği’nin dergisi TYB AKADEMİ 14. sayısı çıktı. 2015 Mayıs sayısı “100. Yılında Çanakkale Zaferi/Edebiyatı” özel sayısı olarak yayımlandı.

Yüz yıl sonra büyük bir zaferin hatırlanması; bu zaferin edebiyatımıza yansımaları dergide yer alan yazıların esas konusu.

D. Mehmet Doğan, "Çanakkale Edebiyatı ve Mehmed Âkif" ve "Çanakkale Şehidlerine Şiirinin Yazılışı" adlı yazılarında Çanakkale deyince akla gelen ilk isim olan Mehmed Âkif ve onun muazzam eseri Çanakkale Şehidlerine şiirinin edebiyatımızdaki müstesna yerine dikkat çekiyor ve yazılış sürecini irdeliyor.

Yrd. Doç. Dr. Veysel Ergin, "Donanma Mecmuası'nda Çanakkale Savaşları" adlı makalesiyle 1911-1919 yılları arasında yayımlanan Donanma Mecmuası dergisinde Çanakkale Savaşları'nın nasıl ele alındığını resimleriyle birlikte gözler önüne seriyor.

Doç. Dr. Ömer Çakır, "Çanakkale Muharebeleri ile İlgili Eski Harfli Tek Sayfalık Destanlar" başlıklı makalesiyle Savaş döneminde yazılmış, savaşın cephe önü ve arkasının duygusal durumunu ele alan şiirleri inceliyor.

Yrd. Doç. Dr. Lokman Erdemir, "Suriye İlmî (Edebî) Heyeti'nin İstanbul ve Çanakkale Seyahati" makalesinde cephede askerin ve cephenin gerisinde halkın moralini yüksek tutmak amacıyla Suriye'de oluşturulan ve Çanakkale'ye gönderilen "İlmî Heyet" ve çalışmalarını ele alıyor.

Konu dışı makale olarak Çanakkale Özel sayısında yer alan Dr. Kemal Kahraman'a ait "Kırım Göçlerinin Sonuçları: Mecidiye Kasabası Örneği" makalesi Kırım'dan Osmanlı topraklarına doğru yaşanan göçler ve sonuçları hakkında bilgi veriliyor.

Yrd. Doç. Dr. M. Kayahan Özgül, "Edebiyat Tarihine Manifestik Bir Bakış" makalesinde "Edebiyat tarihi nedir ve nasıl olmalıdır?" sorularına cevap buluyor.

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Müjdeci, "Karagöz Gazetesi ve Punch Dergisindeki Karikatürlerde Çanakkale Muharebeleri" isimli çalışmasında İngiltere'de çıkan Punch ve İstanbul'da yayınlanan Karagöz mizah dergilerinde Çanakkale Savaşları'nın ele alıp çizginin dili ve karikatürdeki mesajı dikkate alarak söylem analizi yapıyor.

Tartışma bölümünde Bir Belge ile Celil Güngör, "Cumhuriyetimizin Onuncu Yılında Bir Organize İş" başlıklı yazısıyla yer alıyor.

Kitabiyat bölümünde "Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Seferberliği" isimli kitabı A. Osman Eğilmez, "Çanakkale Mahşeri" isimli kitabı Merve Özşahin, "Türk Harp Edebiyatı Konulu I. Uluslararası Türkiyat Sempozyumu Bildiriler" isimli kitabı Ömer Yumuşak, kitapseverler için değerlendiriyor.

TYB AKADEMİ’nin 100. Yılında Çanakkale Zaferi/Edebiyatı özel sayısının editörü: Doç. Dr. Ömer Çakır.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Türkiye'de milyonlarca Türkiye düşmanı var


Türkiye'de gökdelenlerle alışveriş merkezlerinin birer ihtiyaç ve hatta mecburiyet olduğunu düşünen milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de ev-otomobil almak için ne kadar kaldığını bilmediği hayatını düşük(!) faizle taksitlere bölen milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de margarinler, uzun ömürlü sütler, dondurulmuş besinler, tohumu meçhul sebzeler tüketmekten mutlu milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de metrobüslerde patates çuvalı gibi, metrolarda lağım faresi gibi taşınmaktan gayet memnun olan milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de bol bol orman görmek yerine sekiz şeritli otobanlar ve dağları delen tüneller görmek isteyen milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de yüzlerce anayı evlatsız, evladı da babasız bırakan maden facialarını iş kazası olarak gören milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de hastayı tahlillere boğan, radyasyona maruz bırakan, sadece ilaç yazan tıptan rahatsız olmayan milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de talebeyi öğrenci hocayı da öğretmen yapıp, mektepleri ticarethaneye çeviren eğitimle gururlanan milyonlarca Türkiye düşmanı var. Türkiye'de her yeniyi ihtiyaç gibi sunan ve çocukları soytarı yapan ahlaksız reklamcılığın keyiflendirdiği milyonlarca Türkiye düşmanı var.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Türk Müziği Konserleri: "Fehmi Tokay"

Pera Müzesi, “Türk Müziği Konserleri”ne 31 Mayıs Pazar günü, saat 15:30’da “Fehmi Tokay” konseriyle devam ediyor. Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca danışmanlığında ve Sinan Sipahi koordinatörlüğünde düzenlenen konserler, Türk müziğinin tarihsel, kültürel, geleneksel, sosyolojik, antropolojik, felsefî, edebî yönlerini sunuş ve sohbetlerle sunuyor.

Sunuculuğunu Osman Nuri Özpekel’in yaptığı günümüzün usta yorumcuları ve sâzendelerinin, büyük bestekârların seçme eserlerini seslendirecekleri programların bu ayki misafir solisti Adnan Mungan.

31 Mayıs 2015 / 15:30
Meşrutiyet Caddesi No.65 34443 Tepebaşı - Beyoğlu - İstanbul
Tel. + 90 212 334 99 00
www.peramuzesi.org.tr




Misafir Solist

Adnan Mungan

Saz Sanatçıları
Osman Nuri Özpekel - Ud
Taner Sayacıoğlu - Kanun
Lütfiye Özer – Kemençe
Volkan Yılmaz - Ney
Volkan Ertem - Viyolonsel

20 TL olan biletler konser günü satışa sunulacak. Pera Müzesi Dostları'na % 50 indirimli. Yerler sınırlıdır ve numaralı değildir.

Musiki İnkılabının Sosyolojisi:
Klasik Türk Müziği Geleneğinde Süreklilik ve Değişim


Medeniyet Araştırmaları Merkezi ve Sanat Araştırmaları Merkezi'nin ortaklaşa düzenlediği Türk Müziği Konuşmaları üst başlıklı yeni toplantı dizisinin ikinci programında Onur Güneş Ayas'ı misafir ediyoruz. Toplantıda Ayas, Osmanlı'dan Cumhuriyete Klasik Türk Musikisinin serüvenini, cumhuriyet döneminde karşılaştığı siyasi baskılara rağmen nasıl hayatta kaldığını, hangi sosyolojik direnç ve uyum mekanizmaları ile devam edip, nasıl dönüştüğünü konu edinecek.

Bilim ve Sanat Vakfı
Yer: Şakir Kocabaş / MAM

24 Mayıs 2015 Pazar

Mühendislik ideolojisi bir soygun biçimidir


Hem tanrıyı hem parayı sevemezsiniz. Hem vicdan deyip hem sömürgeciliğe rıza gösteremezsiniz. İslam ile apartmanı hatta gökdeleni buluşturan bir İslamcılık var. Gökdelen bir iktidar biçimlenmesidir. Bir yönetim şeklidir. Mühendis ideolojisinin Allahsız sanayileşme kapitalistleşme zihnini kabul etmekle aldatıldık. İnsanların 400 bin TL 900 bin TL eden konutlara girmek için borçlanması akıl dışıdır. Mühendislik ideolojisi bir soygun biçimidir. Yağmacılıktır. Hep fakir kalacaksak niçin Batı gibi yaşamak zorunda olacakmışız? Kent borçlusu ırgat olmaktansa ağzımda yonca çiğner fakir olurum.

Türkiye'de mimari halkın yoksullaştırılması için görev almış bir batı ajanıdır. Halkın bu konutların sahibi olması mümkün değildir. Türk mimarları halka yabancıdır. Halkın köleleştirilmesi için bilgilerini satan büyücülerdir. Bizi on yıllarca borçlandıracak bir bilgi disiplinine masumiyet karinesi uygulayamayız. Batı ajanı olan komprador mimari sömürgecidir. Allahsız ve ahlaksız mimarinin sizi borçlandırmasına neden rıza gösteriyorsunuz? 

Garibin Allah'ı var, zenginler kendilerini tanrı sanmaktadır. Batı'nın kentlerini öküzlerimizin ayakları altında ezme zamanı geliyor. Allah gariplerle beraberdir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

İstanbul'un şerefi kaldı mı?


Mimarlar İçin Heidegger adlı kitabında Adam Sharr; "Heidegger için bina soyut nesnelerden çok, onun içinde oturan insanlarla ilgilidir. Bir binanın biçimi o insanların değer ve inanç sistemini yansıtır." der. Eskiler de "Şerefü’l-mekân bi’l-mekîn" derdi. Yani bir makamın şerefi, o makamda oturan kişiden gelir. İstanbul'un şerefi kaldı mı?

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

22 Mayıs 2015 Cuma

Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini



Tutarak kalbimin üstünde cefakâr elini
Yüzünün nûrunu eflâke, semâya sererim
Yeryüzünde nereye bassan ayak sultânım
O mübarek yere ben gizlice göz sürerim

Beste: Cinuçen Tanrıkorur
Güfte: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Makâm: Ferahfezâ

Dîl harâb-ı aşkınım sensin sebep berbâdıma



Dîl harâb-ı aşkınım sensin sebep berbâdıma
Bir teselli ver gelip bâri dîl-i naşâdıma
Taş mıdır bağrın ki gelmezsin benim imdâdıma
Dîni ayrı kâfir olsa rahmeder feryâdıma

Beste: Tanburî Ali Efendi
Güfte: Enderunî Vâsıf Bey
Makâm: Segâh

21 Mayıs 2015 Perşembe

Yalnızlık hastalığı

Çizim: Pawel Kuczynski
Medyada sık görünmek ontolojik bir kaygıya dönüştü. Artık hepimiz her yerde ve hiçbir yerdeyiz. Herkes biraz kendisi ama çokça başkası. Sürekli görünme/görülme arzusu insana mola imkânı tanımıyor, köşemize çekilemiyoruz. Çünkü varolmak demek sosyal medyada sürekli paylaşımda bulunmak demek. İnziva artık ütopyaya dönüştü. Dennis Vase inzivayı arınma/ iyileşme olarak görülen yalnızlıktan ayırır. Ona göre modern insanın 'yalnızlık hastalığı' vardır. "Paradoksal biçimde en yakındakilerle ilişkiye girmek yalnızlığa katlanmaktan daha fazla acı verir insana" der. Yalnızlık bir özgürlük vaadidir ancak kişiyi bencilliğe götürür ona göre. Göründükçe ve görüldükçe yalnızlaşıyoruz aslında. Bir terapi merkezine, hak arama alanına dönüştü sosyal medya. Ne kadar işe yarıyor? Yoksa kendimizi mi kandırıyoruz?

Cep telefonu ve internet yeni yalnızlık oyuncakları. Sanal bir inziva mekânı sunan, hakikatle bağımızı kopartan, algımızın mülkiyetini elimizden alan ve bize geçici, günlük bilgiler sunan birer 'vakit öldürme' makinası. J. Attali "Her iki araç da dünyada ilk kez insanlara toprağa bağlı olmayan bir adrese sahip olma imkânı verir." diyor. İnsan nereye giderse gitsin gösterisini de beraberinde götürüyor cep telefonu ve internet aracılığıyla. Guy Debord "Gösteri sadece sahte-kullanımın hizmetkârı değildir, bizzat kendisi yaşamın sahte-kullanımıdır" der. Gerçeği hapsetmekle kalmayıp sahte'yi gerçeklik olarak yürürlüğe sokmanın peşindedir. Sosyal medya özgürleştiğimiz, bağımsızlaştığımız yanılgısına düşürüyor bizi. Oysa bize tanınan tek bir hak var: Bir söylemin ya muhalifi olacağız ya yandaşı. Söz söyleme hakkına sahibiz ama kendi sözümüzü değil, muktedirin ya da muhalefetin tasdiklediği sözü.

Siyasi gündeme dair doğru ya da yanlış olduğunu sorgulamaksızın sürekli bilgi edinme bir tutkuya dönüştü. Enformasyon fazlalığı insanı daha iyi, daha çabuk, daha derin anlamaya yöneltmiyor maalesef. Aksine bilgiyi, haberi ya da uyaranı daha hızlı içselleştirmemiz gerekiyor. Bu ise anlamın iğdiş edilmesine yol açıyor. Algıya hizmet eder gibi görünen medya ve iletişim araçları körlüğe ve akıl tutulmasına yol açıyor. Ânı kaçırmamak için çırpınan insanoğlu bol uyaran karşısında zihin karmaşası yaşıyor. Sosyal medya anksiyeteyi körüklüyor, insanlar fikir üretmekle niyet okumayı birbirine karıştırıyor. Sandığımızdan daha fazla zincirle bağlıyız gösteri dünyasına. Herkesin birbirini gözetlediği ama aslında hiç kimsenin birbirini görmediği bir kısır döngüye hapsolduk. Dikizcilikten farklı olarak kullanılan bir kavram var: Skopofili. Bakmaktan alınan haz anlamına geliyor. Bizler sadece seyirciyiz, bakıyoruz o kadar. Düşüncelerimizin kaçta kaçı kendimize ait, ne kadarı sosyal medyadaki bilgi yığınından ve körü körüne bağlandığımız ideolojilerden devşirme?

Pınar Doğu
twitter.com/pinardogu

Tamamı için: T24

Tımarhane, akıl ve insan


İnsanlar kapalı ortamlara tıkılır, o ortamlarda kendi aralarında bir uyum içinde mekanın düzenine uygun, belirli zaman dilimlerinde çalışırlar, çalışırlar, çalışırlar. Amaç mı? Daha üretken, daha yapıcı bir toplum elbette. Mesela bir devlet memuru -genelde- sabah erkenden uyanır, işe doğru yola çıkar. Ofisine geçer ve koltuğuna oturur. Saat saat yapacakları planlanmıştır. Yemek yemesi gereken saat bellidir, ve hatta tuvalete gidebileceği saatler de kimi zaman. Böylece otorite bizim yerimize bizi düşünerek insani ihtiyaçlarımız için boşuna zaman ve enerji harcamamızı hedeflemiştir. Artan enerji toplumun egemenliğine aktarılır. Kaynağı güçlü tutmak için de bu rol model toplumda her yaştan insana uygulanır. Doğduğumuzdan itibaren aile içinde, okul çağına geldikten sonra okulda, askerlik çağına gelince kışlada, sonra insanın çalıştığı yere göre fabrikada, ofiste, şirkette, hastanede ve hapishanede disiplin altında olur toplumlar. Kişi kendi enerjisini kaynak olarak kullanamayacak duruma gelmişse adres tımarhanelerdir. Fakat üzülmesin tımarhanedekiler, dışarıda akıllı avı vardır hapishanelere sokulmaları için.

Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu

Köle ve efendi


Bir gün köle: "Hayır ayakkabılarını boyamıyorum!" dediği anda, fırça kullanmasını beceremeyen efendi çaresiz kalacaktır.

İsmet Özel

Bozdoğan Kemeri'ne çivilenen pankart


AKP, 1647 yıllık tarihi Bozdoğan Kemeri'ne (Valens Su Kemeri) onlarca çivi ile tutturulmuş seçim pankartı astı. DİHA'da yer alan habere göre, kemerin Unkapanı'na bakan tarafında da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Mısır'da darbeyle görevinden düşürülen ve hakkında idam kararı verilen Muhammed Mursi'nin resimlerinin yer aldığı "Yedirmeyiz" yazılı bir pankart yer alıyor.

Kaynak: T24

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Allah "Koş" değil "Yürü Ya Kulum" diyor


Yeni bir araştırmada hafif tempoda, haftada 3 günden daha az koşanların ölüm risklerinin hareketsiz olanlara göre yüzde 70’e varan oranda daha az olduğu ortaya çıktı.

Kopenhag Şehri Kalp Çalışması’ na (Copenhagen City Heart Study) katılan 1098 sağlıklı koşucu ile koşucu olmayan sağlıklı 3950 kişi 2001’ den itibaren takip edildi.

12 senede koşan gruptan 28 hareketsiz gruptan ise 128 kişinin öldükleri belirlendi.

Journal of the American College of Cardiology isimli tıp dergisinde yayınlanan araştırma, “yavaş tempoda” koşanların ölüm riskinin hareketsiz bir hayatı olanlara göre yüzde 49, “orta tempoda” koşanların ise yüzde 62 daha az olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık “hızlı tempoda” koşanların ölüm riski koşmayan gruptakilere nazaran sadece yüzde 6 daha az.

Saatte 5 mil koşulması yavaş ve orta tempo, 7 milden fazla koşulması ise hızlı tempo olarak adlandırılıyor.

Haftada 3 gün 1-2.4 saat koşanların ölüm riski ise hiç koşmayanlara göre yüzde 71 daha az.

Bu sonuçlar koşma ile ölüm riski arasında U-şeklinde bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor, yani egzersiz uzun yaşamak için gerekli ama bunun bir sınırı var.

Bu araştırma “egzersizin uzun ve sağlıklı yaşamak için mutlaka gerekli olduğunu ama aşırı eforun tam aksine zararlı olabileceğini” gösteriyor.

Bu araştırmaya göre, saatte 7 mil, haftada 2.5 saat ve haftada 3 gün sınır değerler, bunun üzerinde efor faydalı olmaktan çıkıp zararlı olmaya başlıyor.

Daha önce de “orta dereceli eforların” sağlıklı olmak için daha uygun olduğu tespit edilmişti.

Hareketsiz hayat hastalıklara davetiye çıkarıyor

Başta kalp krizi, felç, obezite, diyabet ve kanser olmak üzere birçok hastalığın altında yatan temel etkenlerden biri de modern insanın hareketsiz olmasıdır.

Fiziki olarak aktif olan insanların ölüm risklerinin hareketsiz insanlara göre daha az olduğu bilinir ama “egzersizin ideal dozu” konunda görüşler farklıdır.

Uzun süreli ağır eforların kalp ve büyük damarlarda patolojik yapısal değişikliklere yol açabileceği düşünülüyor.

Gelelim neticeye

Hafif ve orta tempoda koşanların daha uzun yaşamaları beni hiç şaşırtmadı.

Ağır eforların sağlık için bırakın faydasını aksine çok zararlı olduğuna inanırım.

Ben insanların “spor salonlarına gitmelerini” veya kendilerine “şu kadar sürede şu kadar koşacağım veya kalori yakacağım” diye hedef koymalarını da yanlış bulurum.

Hastalarıma ve okurlarıma koşmayı değil “tempolu yürümeyi” tavsiye ederim ve bunun da günlük aktivitelerin içinde olmasını yani “farkına varılmadan” yapılmasını uygun bulurum.

Atalarımız boşuna “Çok koşan çabuk yorulur” dememişler.

Allah da “Yürü ya kulum” dediğine göre, fazla söze gerek yok.

Yürüyelim arkadaşlar!

Ahmet Rasim Küçükusta
twitter.com/drahmetrasim

Kaynak:
http://content.onlinejacc.org/article.aspx?articleID=2108914

"Buna da şükür!"


Tahtakale'de tütün satan Oktay Dede, Eminönü’nde hamallık yapan Mahmut amca, Mısır Çarşısı’nın önünde bayrak satan Bahri abi... Yeni Cami’nin önünde kuş yemi satan Halise Hanım, Fındıkzade’de örgü kazak satan Seli teyze, Kadıköy Meydanı’nda çaycılık yapan Hüseyin... Hepsi "Buna da şükür!" diyerek kimsenin koltuğundan faydalanmadan, muhtaç olmadan geçinmenin derdindeler...

Nurcan T. / Kadıköy’de yabani çilek satıyor
Sokakta meyve satmak geldi aklıma, o gün bugündür de bu işi yapıyorum. Aç kalmıyoruz, buna da şükür!

Oktay Sunar / Tahtakale’de tütün satıyor
Hayattan alınacak ders bitmez ama insanın mücadelesi de bütün dertlerin çözümü.

Emrah Çelikçioğlu / Üsküdar İskelesi’nde oyuncak fare satıyor
Günlük çalışıyoruz, günlük geçiniyoruz. En çok kazandığım 20-30 lira, o da her gün olmuyor.

Mahmut Karşıyaka / Eminönü’nde hamallık yapıyor
Günde 80-90 kilo yük taşırım. Anlayacağın dünyanın yükünü taşıdım sırtımda.

Yüksel Özkan / İstanbul’un farklı semtlerinde masaj aleti satıyor
Hırsızlık yapmıyorum, insanları kandırmıyorum. Bunu satıp hayatımı kazanmaya çalışıyorum.

Bahri T. / Mısır Çarşısı’nın önünde bayrak satıyor
Ne diyeyim, yine de şükür; kimseye muhtaç olmamak en önemlisi.

Halise Karaman / Yeni Cami’nin önünde kuş yemi satıyor
Tabağını bir liraya satıyorum, çok değil belki ama yine de karnımız doyuyor.

Hasan Koç / Tahtakale’de simit satıyor
İstanbul’da her şey beton, insanlar beton üzerinde dura dura beyinleri betonlaşıyor, sağlıkları bozuluyor.

Seli Koçak / Fındıkzade’de örgü kazak satıyor
Eve gidince o kadar yorgun oluyorum ki bazen elimde kaşık, yemek yerken uyuyakalıyorum.

Mustafa Sevinç / Görme engelli, Eminönü Alt Geçidi’nde yara bandı, pil, yapıştırıcı vs. satıyor
Sokakta çalışmak çok zor ama dünyaya gelmişsen çalışacaksın. Devlet bana sosyal yardımdan para al, evinde otur diyor.

Kasım Şahin / Sirkeci’de piyango bileti satıyor
Yağmurda, çamurda, sıcakta, rüzgârda hep gelip çalışmam lazım.

Hüseyin Özkan / Beyoğlu’nda taze badem satıyor
Her gece eve gidince eşim karşılar kapıda. Uyuyorsa da kalkar. Allaha şükrediyorum.

Ali / Kadıköy’de balık ekmek satıyor
Yaptığım işi seviyorum; açık havada olmak güzel, gelen gidenle muhabbet keyifli.

Kate Gültekin / Müzisyen, İstiklâl Caddesi’nde keman çalıyor
Ukraynalıyım. Altı yaşımdan beri keman çalıyorum.

Süleyman / İstiklâl Caddesi’nde tartıcılık yapıyor
Herkesin dünyası ayrı. Hayatta en ağır yük insan yüküdür, gitsem beni taşıyamazlar.

Ferhat Altun / Karaköy Bankalar Caddesi’nde nar suyu satıyor
Hiç hayalim yok; derdim bugünü kurtarmak, aileme gönderecek kadar para kazanmak.

Kazım Ersoy / Karaköy’de kestane satıyor
Çok şükür bu iş sayesinde dört çocuk büyüttüm. Arada emekli de oldum.

Temel İlnam / Karaköy Köprüsü’nde balık ve balıkçılık malzemesi satıyor
Büyük bir kısmını vatandaşa satarız, kendimize de sofra kuracak kadar bir miktar ayırırız.

Eyüp Abik / Kadıköy’de midye satıyor
Amcaoğlum bu işi yapıyordu, ben de onun yanında başladım, şimdi kendi tezgâhım var.

Hüseyin Kuşçu / Kadıköy Meydanı’nda çaycılık yapıyor
İstanbul’u seviyorum ama burada şunu gördüm; düşen insana kimse yardım etmiyor.

Şahin Rezmani / İran Azerisi-Aksaray’da oyuncak satıyor
Beni en çok üzen, beş yaşındaki kızımdan ayrı düşmek.

Domsek / Suriyeli Müzik Grubu-Taksim’de müzik yapıyorlar
Bildiğimiz tek şey müzik. Mecbur kalınca sokakta çalışmaya başladık.

Kaynak:
http://dergi.aljazeera.com.tr/2015/01/01/buna-da-sukur/

Hüseyin Akın: "Asgari ücretle beş nüfusa bakan bir babanın çaresizliği, muhafazakâr kapitalistlerin keyfini kaçırmıyor."


Huzur İslam’da” sloganı çok değil on yıl evveline kadar çok tutulan bir slogandı. Şimdilerde bu slogana öyle pek rastlayamıyoruz. Bu slogan genelde lüks arabaların arka camlarında, iyi tefriş edilmiş evlerde, halinden memnun ticarethanelerde daha çok arzı endam ediyordu. Herkesi huzursuz etmiş olmalı ki bu kör göze parmak cinsinden slogan bıçakla kesilir gibi kesiliverdi. Muhafazakâr varsıl kitleler acaba bu sloganın sesini neden kıstılar? Muhtemel esbabı sırasıyla gözden geçirelim.

Bir; Varsıl muhafazakâr kesim adreslerinin bu sloganla aşikâr edildiğini fark ederek izini belli etmek istemediğinden bu sloganı susturmuş ya da sesini kısmıştır.

İki; Zulümler, haksızlılar, katliamlar ve sefaletler bütün dünyada kol gezerken, bu kan ve gözyaşı deryasında hangi huzurdan bahsedebiliriz sorusu etrafında beliren yaman çelişki.

Üç; “Huzur İslam’da” sloganını evinin, işyerinin ya da takım elbisesinin yakasına asan kişi, ardından gelecek şu sorudan ürkmektedir: Peki İslam nerede ve sen neredesin?

Dört; Lafta huzurun İslam’da olduğunu söylediği halde icraatta onu büyük masraflar ve yüklü paralarla gidip başka yerlerden satın almaya kalkan kişilerin hızla artışı.

Beş; “Huzur İslam’da” sloganının aslında bir parola olduğu, bundan maksadın din sayesinde menfaat ve rant elde etmek olduğunun anlaşılması ve bundan hasıl olacak paya başkalarının da dahil olma endişesi.

İslam yumuşak yastıkların, geniş yatakların, sıcak yorganların dini midir ki huzur ile İslam’ı uyumsuz bir kolajla kafa konforunuza monte edebiliyorsunuz? Muhafazakâr dindar kimlikli insanlar konjonktürün getirdiği imkânlarla sağlanan görece rahatlık ve şatafatı İslam’ın bahşettiği huzur sanarak fena halde yanılıyorlar. Huzuru hiç tatmamış talihsiz bir kuşağın savurganlık ve konforu Allah’ın lütfundan bir ikram saymasına sefahatin sefaleti denilebilir ancak. Komşusunun açlığını onun kişisel sorunu, özel meselesi olarak görüp tok olarak sabahladığı gecenin sonunda Allah’a verdiği nimetlerden dolayı hamd eden alışıldık dindar tavrıdır. O ki huzursuzluğu ancak kendi açlığında, huzuru ise yine kendi karın tokluğunda görür.

Asgari ücretle beş nüfusa bakan bir babanın çaresizliği onun ne huzurunu bozar ne de keyfini kaçırır. İnsana karşı sorumluluğun da tıpkı namaz, oruç gibi Allah’a karşı sorumluluklar hanesine dâhil olduğunu düşünmez. Evet, düşünmez; çünkü düşünmek insana ev ödevi verip mesuliyetlerini hatırlattığı için nefse zor gelir. İnsan düşünmediği zaman, hele bir de düşünmemeyi “düşüncesizlik” raddesinde yaşam tarzına dönüştürdüğü zaman kendini mutlu ve huzurlu olduğu konusunda inandırır.

Kapitalizm kılıktan kılığa giren bir sistemdir. Şeytan tüyünden yapılmış muhtelif libaslara büründüğünden insanlar onun kendisinden ne alıp ne verdiğini pek anlayamazlar. Her zihniyete, herkese ve her keseye uygun kapitalizm formları vardır. Muhafazakâr ve dini bütün kesime de onları ürkütmeyecek bir dille konuşur. Kendini kabul ettirmesi için yeşil renge bürünmesi, mutluluk kelimesi yerine “huzur”u tercih etmesi gerekir. Hem bu bir tür pazarlama ve ambalajlama tekniğidir aynı zamanda. Nasları bile kendi pazarlama tekniklerine uygun bir mantıkla yorumlatır. “Allah nimetini kulunun üzerinde görmeyi sever” hadisinden yola çıkarak bütün güzellikler ve zenginleri kendi tekeline almayı onaylanmış hakkı sayar. Bunu yaparken de yanında yöresinde giyecek ayakkabısı, yatacak sıcak bir yeri olmayan insanları görecek gözlerini tatile göndermiştir. Allah nimetini kulunun üzerinde görmeyi sever; ama herkesin hayatı kendinedir bir yandan. Bilmez ki Allah bu nimeti sana, aynı zamanda sen de onu bir başkasına ver diye vermiştir. Sen sana bahş olunmuş nimet ve rızkı ihtiyaç sahiplerine ver ki Allah onların üzerinde de bu nimeti görüp razı olsun. Belki de en güzel nimet ihtiyaç sahiplerine sendekinden verip ihtiyacını gidermendir.

Bunu başardığın an İslam sana gelmiş demektir hem de yanına huzuru alarak.

Hüseyin Akın
twitter.com/huseyinakin_
(Milli Gazete, 05.05.2015)

19 Mayıs 2015 Salı

Lütfi Bergen: "Müslüman sakallı kapitalistlerin çöpten geçinen yoksul kardaşları var."


Müslüman sakallı kapitalistlerin çöpten geçinen yoksul kardaşları var.

Türkiye evsizlik meselesine yakalanmıştır. Yoksulluk hiçbir dönemde bu derece aşikar ve utanılmadan yaşatılan bir şey olmamıştı.

Türkiye'de emek mücadelesi gerçek bir mücadele değil. Muhalif söylemler sefillik, evsizlik, kent madunluğu hakkında çözümsüzlük ile başını belaya sokmuş durumda.

İnsanların ekmeklerini güvercinlere atması, sütçülerin hayvanları için ekmek toplaması nispeten makul tavırdı. Bu ekmeğin çöpe atılmadığı bir dönemi ifade ediyor. Artık yiyeceğin çöpe atıldığı bir içtimailiğe geldik. Zira köy kalmayınca sütçü de kalmadı. Yoksulluğun çöpe atılan ekmeğe aç insanlara kadar inmesi ahlâkın kaybedilmesinden başka anlam ifade etmemektedir.

Lütfi Bergen
twitter.com/Lutfibergen1

Kim geldi penceresi


Eski Türk evleri genellikle iki katlıdır. Üst katta "Kim geldi penceresi" vardır. Kimin geldiğine buradan bakılır, kapı ona göre açılır. Kim geldi pencereleri sık kafesli bir üslupla genellikle ahşaptan yapılır. Böylece içeriden bakan görülmeden, eve kimin geldiği görülebilir. Kim geldi pencerelerindeki incelik: Şimdiki gibi "kim o" diye sorulup mecburi bir gülümsemeyle misafir karşılanmıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/YagizGonuler

Çelimli Çalım'ın 11. sayısı çıkıyor


"Gayet Hıristiyanî bir isimlendirmeyle adına “Kutlu Doğum” denen gösterinin oyuncusu da müşterisi de her geçen yıl artarak devam ediyor. Yeni bir şey değil fakat müşteri çeşitliliği arttı; tavandan tabana indi. Yaklaşık bir asır önce Süleyman Nazif, Halide Edip’in Tevrat’tan mülhem yazdığı Kenan Çobanları adlı operasını seyrettikten sonra “Rum patriği teravih namazı kıldırıyor sandım!” demiş. Yahya Kemal ise 1946’da sahnelenen Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’ndan çıkarken eser hakkında ne düşündüğü sorulduğunda “Katedralde mevlid dinlemiş gibi oldum!” cevabını vermiş. Şairlerin o sanmaları, gibi olmaları bugün artık gerçek. Oruçlu oruçlu Vatikan’da Kur’an dinleyebilir, Hilye-i Şerif sergisi gezebilir, Kutlu Doğum kutlayabilir, Cuma namazını Beyaz Saray’da kılıp, iftarı da diğer dinlerin din adamlarıyla İstanbul’da açabilirsiniz."

On birinci sayının yazı başlıkları şöyle:

İsmet Özel, "ALLAH’A KAÇIN; İSTİKLÂL MARŞI EZBERİNİ BOZMAYIN"
Durmuş Küçükşakalak, "İSTİKLÂL MARŞI VESİLETÜ’N-NECAT GİBİDİR"
Gökhan Göbel, "MEVLİDİN MİLADI YOK"
Lütfi Özaydın, "TÜRKİYE VE İSTİKLÂL MARŞI VESİLETÜ’N-NECAT’TAN HÂSIL VE KAMUSU ÜÇ İHLAS BİR FATİHA’DAN"
Mustafa Tosun, "At kadehi elinden, bin parçaya bölünsün" Wer wenn nicht wir? (Biz Değilsek, Kim?)"
Fikret Demir, "HER KİM ÂNIN MÜREBBİİ DİN-İ DEVLET OLA / ÂHİR TARÎKI CEHENNEM ÂNA ÂSÂN OLA"
Abdülhamit Sağır, "İYİLERLE AYNI SAFTA MIYIZ? TÜRK: MÜMİNLERLE AYNI SAFTAYIZ"
Özcan Çam, "TARİHİN SONU / ŞİİRİN SONU"
Ayhan Gömürlü, "BALFOUR DEKLARASYONU"
Gökhan Göbel, Faysal Toprak, "NATO DAMIYIZ"
Mustafa Deveci, "BİRLİKTE YAŞAM BİRLİKTE COŞAM VEYA İSVEÇ’TE MİNARENİN, TÜRKIYE’DE ÇAN KULESİNİN İŞİ YOK"
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye -11", Hazırlayan: Gökhan Göbel,
Mehmet Ali Yeşil, "AT ÜSTÜNDE NASIL NAMAZ KILINIR?"
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz
Oruç Özel, "Fatih Camii: Millet Hayatının Sıhhat Bulma İmkânı"
Mehmet Keloğlu, "SAHİH İMAN VE SALİH AMEL BÜTÜNLÜĞÜ"

Dergiye nasıl abone olurum?
http://celimlicalim.com/Abonelik
Dergiye nasıl ulaşırım?
http://www.celimlicalim.com/SatisNoktalari

Ayrıca:
www.facebook.com/celimlicalimdergisi
twitter.com/celimlicalim

Tanburî Cemil Bey - Bayâtî Peşrev



Tanburu eline alınca, kâinatı sindiren o kudretli insan ne kadar da sıkılgandı. Yarabbim. Nihayet tanburunu aldı. Kalp vuruşlarımızın duyulacağı derecede ve sükûta gömülmüş, avizelerin ışığı altında titrek ve hülyâlı bir hâl almış salonun havasında ilk mızrap vurulduğu zaman hepimiz silinip başka bir âleme gitmiştik. İşitilmemiş, hayâle bile gelmemiş, aşk ve hararet dolu, nasıl başlayıp nasıl bittiğini kimsenin bilmediği bir tahirbuselik taksiminden sonra, bir fatih gibi peşreve girdi. Hele dördüncü hane ile son teslimi, cennette nur yağmuru billûr merdivenlerde çağlayan suları gibi ihtişam ve parıltılar içinde bitirdiği zaman madamın birdenbire şiddetle yerinden kalktığını ve heyecanla kocasına giderek: "Mais, c'est un grand artiste" dediğini ve kocasının düğün hediyesi olduğunu sonradan öğrendiğim pek kıymetli bir yakut yüzüğü parmağından çıkarıp: "Mösyö, bu ancak size layık küçük bir hediyemdir. Lütfen kabul ediniz. Yadigârım olsun" dediğini işittik. Neredeyse madam da biz de hep birden koşup Cemil Bey'in boynuna sarılacaktık. O ise kıpkırmızı kesilmişti. Nefesinin sıklaştığı uzaktan hissediliyordu. Hep önüne bakarak, gayet ciddi, hatta üzgün bir tavırla mırıltı halinde, kısaca teşekkür etti ve yerine oturdu.

Mesud Cemil, Tanburi Cemil'in Hayatı
(Kubbealtı Yayınları)

Muhayyerkürdî Saz Semaisi


Ney: Aka Gündüz Kutbay
Ud: Cinuçen Tanrıkorur

Anadolu tekkeleri ve sosyalist düşünce


İslamcıların sol kompleksi İslam-sol ilişkisini kurmaya muktedir değil. Ancak İslam'ın tasavvuf ekolleri ile sol arasında ilişki tarihsel olarak kurulabilir. Bu ilişkinin solun endüstriyel yorumu olmaması gereklidir. Marksist olmayan bir sol damar hep vardı. Anadolu Tekkelerinin sosyalist düşünceyi Anadolu'ya has olarak üretebilecek bir geleneksel metin-anlam dünyası bulunmaktadır. Sosyalizm, "mülkiyet kimindir ve nasıl üreteceğiz?" sorusundan hareket ederek Anadolu'daki din-iktisat ilişkilerini yorumladığında tekkeler sosyalist cenahta kalacaktır. Tekkeye girmek için malın Aras Denizi'ne atılması gerekir. Bu nedenle Hacı Bayram'ın da Aziz Mahmut Hüdai'nin de makam-zenginliklerini terk ederek tekkeye gelmesi tesadüf değildir. Tekke dervişleri aynı kazandan yemeye, küçücük hücreleri paylaşmaya ve halkın kerih gördüğü işler/mesleklerle iştigal edip kazancı müridlerin ortaklaşa hayatına getirmeyi bir terbiye yolu: sülûk eylemişti. Yunus Emre'nin dağdan 40 yıl odun toplayıp diğer müridlerle birlikte aynı kazandan aş yemesi Anadolu'ya has bir iktisadi biçimlenmedir. Yunus topladığı odunu da kendi namına değil kollektife getirdiğine göre bu bir sosyalizmdir. İslamcılar Yunus'un iktisadi çabası ile kendilerinin bireyci-mülkiyetçi-statükocu biriktirmeci çabalarını kıyaslayan bir çalışma koyamamıştır. İslamcıların Yunus gibi tekke sosyalizmi içinden okunabilecek ozanları sünni kılmak dışında bir yaklaşımları ortaya çıkmadı. Antikapitalist yaklaşımlar tekkelerin içinden çıktığı üretim biçimine uzak duruşları nedeniyle Türkiye'de İslam-sosyalizm yakınlaşmaları sağlanamıyor. Bizim tekke-sosyalizm ilintisine dair yazdıklarımız ise ya marksist sayılıyor veya ütopist olarak değerlendiriliyor.

Lütfi Bergen

Türk evi ve ustanın hassasiyeti


Eskiden kendine ev yaptırmak isteyen kişi, ustanın evine bir çuval buğday yollarmış. Usta o kişinin ev yaptırmak istediğini böyle anlarmış. Usta kapısına bırakılan buğday çuvalını evine alması, o kişiye evi yapmaya gönlünün olduğu anlamına gelirmiş. Ondan sonra tanışırlarmış. Evi yapacak olan usta işe koyulmadan evvel evini yapacağı kişinin helal para kazanıp kazanmadığını, evli olup olmadığını iyice araştırırmış. Antalyalı Mustafa Dizdar ustaya "Yaptırmak için kötü bir ev örneği gösterilirse?" diye sormuşlar. Cevabı: "Göstereceği kötü ev yoktu ki." Birbirinin havasında, suyunda ve mahreminde gözü olmayan; güzel evlerimiz vardı. Dışındaki güzellik, içinden gelirdi.

Yağız Gönüler

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Türk Evi ve kapı tokmakları


Cengiz Bektaş'ın "Türk Evi" kitabı, tarihten bugüne evlerimizde vazgeçmediğimiz hassasiyetleri fotoğraflarla sunuyor... Eskiden ev sahibi denmez ev sakini denirmiş. Mülkün yalnız Allah'a ait olması sebebiyle evler kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde yapılırmış. Evlerin kapıları ne kadar büyük olursa o evde yaşayan için de o kadar "gönlü büyük" denirmiş. Hayvanlar için de küçük bir kapı yapılırmış. Kapılarda çift tokmak bulunur, iki tokmak birbirine kurdele ile bağlıysa "evde yokuz" anlamına gelirmiş. Kilit kullanmak komşuyu incitirmiş. Kapı tokmaklarının biri büyük biri küçük olurmuş. Misafirlerden kadın küçüğü (ince), erkek büyüğü (kalın) vururmuş, ona göre karşılanırmış. Asırlar boyunca evin sakininin de misafirinin de gönlünü gönül eyleyen, hassasiyetle işlenmiş kapı tokmakları.

Yağız Gönüler

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Cinuçen Tanrıkorur: Türk musikisinin adı, helalarımızda kullandığımız alaturka'ya verilmiştir

Soldan sağa: Cinuçen Tanrıkorur, Necati Çelik, Kani Karaca
Tanzimat depremi Türk aydının şuurunu kapatmıştır. Onun için artık batıdan gelen her ne varsa güzel, çağdaş, ileri, faydalı. Kendisine ait olan her ne varsa çağ gerisi, ilkel, çirkin, faydasız, mutlaka terk edilmesi gereken ve terk edilebildiği ölçüde çağdaşlaşılması mümkün olan şeylerdir. Nitekim Türk musikisinin adı, helalarımızda kullandığımız alaturka'ya verilmiştir. Batının musikisine de yeni tarz helamız olan alafranga adı verilmiştir. Alafranga tuvalet, alaturka hela. Yani insanlar alafranga tuvalete oturunca kendilerini çağdaşlaşmış hissettiler. Boyunlarına kravatı takınca çağdaş olduklarını zannettiler.

Cinuçen Tanrıkorur, 1998
(Türk Müzik Kimliği kitabının mülâkatından)

Sessiz Olmaz: Selim Sesler (Belgesel)



Memleketimizin yetiştirdiği dünyaca ünlü nadir klarnetçilerden Selim Sesler, 12 Mayıs 2014'te bir hastane köşesinde kalp yetmezliğinden vefat etmişti. Kofti magazin gazetecileri adını anmadı bile... Merhum, klarnete başlamamda ilk pay sahibidir. Televizyon televizyon gezmediği, şov yapmadığı, sanatını kendine özgü biçimde icra ettiği için sadece "bilenlerin bileceği" bir sanatçıydı. Klarnet için "Erkek gibi çalınacak bir sazdır, falso kabul etmez" sözünü kitabımın 2. baskısına epigraf yapmış ve bu baskıyı kendisine ithaf etmiştim. Yukarıda "Sessiz Olmaz" adıyla TRT Türk'te yayımlanan belgesel serisinin 6. bölümünde kendisine yer ayrılmıştır, pek güzeldir. Bu kısa ama güzel yazıya da geçenlerde rastladım. Fakire tez zamanda bir Selim Sesler yazısı görev olsun. Nur ol Selim baba!

15 Mayıs 2015 Cuma

Osmanlı’da mektep bakkallarında ne satılırdı?


Osmanlı mektep bakkallarını sıkı denetlemiş
Osmanlı Arşivleri’nde ortaya çıkan bir belge, bugünün okul kantinlerinin karşılığı olan mektep bakkallarının işleyişi, denetlenmesi ve satılan ürün çeşitleri hakkında önemli bilgiler veriyor.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi mayıs sayısında Osmanlı devrinde mektep ve medreselere hizmet veren mektep bakkallarının denetlenmesi konusuna yönelik önemli bir arşiv belgesine yer verdi. Tarihçi Yazar Yasin Özkan’ın bulup günümüz Türkçesine çevirisini yaparak yayınladığı belgeye göre Osmanlı devrinde mektep bakkallarında sağlıklı gıda maddesi satılmasına ayrı bir özen gösterilmiş. Denetimler ise Maârif-i Umûmiye Nezâreti Hıfzu’s-sıhha-i Mekâtib Dâiresi’nce yapılmış Yani bugünkü karşılığı Milli Eğitim Bakanlığı Okullar Koruyucu Hekimler Dairesi. Osmanlı Arşivleri’nden çıkan belge mektep bakkallarında neler satıldığını da ortaya koyması açısından oldukça dikkat çekici bulunuyor.

Kurallara Uymayana Anında Ceza
Osmanlı Devleti’nde bakkallar, sadece çarşılarda ve mahalle aralarında bulunmazdı. Şehrin en ücra köşelerinden tutun da daha uzaktaki hapishane ve yatılı okullara, işletme yerlerinden, en uzak köylere kadar yayılırdı.

Devletin dört bir yanına dağılmış olan bu esnaf grubu, birtakım denetlemelere tabi tutuluyordu. Özellikle, gıda maddelerinde teftiş daha sıkı olup devlet tarafından belirlenen bazı kurallar uygulanırdı. Denetleme sırasında kanuna uymayan bir durumla karşılaşılırsa, cezası o anda verilirdi. Hele günümüz kantinleri niteliğinde olan mektep bakkalları için durum biraz daha farklıydı. Hangi malların satılıp hangilerinin satılmayacağından, ürünlerin ne şekilde muhafaza edilmesine kadar hepsi birtakım şartlara bağlıydı. Sultan Mehmed Reşad devrine ait vesika, mektep bakkallarının uyması gereken kurallar bakımından dikkat çekicidir.

İşte Mektep Bakkallarında Satılanlar
Milli Eğitim Bakanlığı Okullar Koruyucu Hekimlik Dairesi mektep bakkallarında tarafından satılacak yiyecek ve içecek listesi:

“İyi nitelikli undan yapılmış ince uzun ekmek, yumurta, gevrek, bisküvi, soğuk koyun ve kuzu eti, tavuk söğüşü, sade tereyağı, çeşitli peynirler, zeytin, sadeyağda pişirilmiş etli yeşil ve kuru fasulye, sakız kabağı, bamya, patates, bezelye, mercimek çorbası. Sütlaç, sütlü ve pekmezli muhallebi, tavukgöğsü, aşure, yoğurt sütlü salep, çay, halis süt, tahin helvası, taze yemişler, kurabiye, çikolata, akide ve bergamotlu ve naneli peynir şekerleri, halis limon ve portakal, mandalina, vişne, frenk üzümü ve çilek şerbetleri, kuru üzüm, kayısı hoşafı, komposto.”

Ürünlerde Katkı Olmayacak Saf ve Temiz Olacak

Yayınlanan genelgede katı kurallar hatırlatılıyor, uymayanlara cezanın anında verileceği de belirtiliyor. Belgenin devamında şu ifadelere yer verilmiş:

“Yukarıda yazılan sıcak yemeklerden hiç olmazsa bir çeşidi, her gün mutlaka pişirilecektir. Bakkallar satacakları yiyecekleri, kapalı cam kaplarda muhafaza etmeye mecburdur. Mekteplerdeki bakkallar, yukarıda belirlenen ürünlerin dışında hiçbir bahane ile başka bir şey satmayacakları gibi sattıkları ürünlerin bayat olmamasına ve içerisinde herhangi bir katkı maddesi bulundurmayıp saf ve temiz olmasına dikkat etmek zorundadır. Eğer bu karara uymayıp listenin dışında ve bayat ürün satanlar teftiş esnasında belirlenirse bu ürünler attırılacaktır.

Bununla beraber mekteplerdeki kirli kâse ve tabaklar, büyük bir leğen içinde hepsi bir arada yıkanmayıp, hepsi ayrı ayrı kaplarda ve kaynatılmış su ile yıkanmalıdır. Yemek pişirilecek tencerelerin her daim kalaylı bulunması lazımdır."

Yedikıta
(Mayıs 2015, Sayı 81)

Cinuçen Tanrıkorur mülâkatı: Türk Müzik Kimliği






Merhum ud sanatçımız, bestekârımız olan Cinuçen Tanrıkorur; Türk müziği üzerine son derece kıymetli çalışmalara, araştırmalara ve yazılara imza atmıştır. Müziğimiz üzerine düşüncelerinin hala kıymetini koruması bunun örneğidir. Bilhassa yeme-içme, tıp, yaşantımız, hassasiyetlerimiz gibi bir çok hususta da hem kitapları hem de yukarıdaki gibi mülakatlarından eşsiz notlar çıkarmak mümkündür. Blogumuzun takipçilerinin istifade etmesi için hem 1998 yılındaki mülakatının tamamını buraya eklemeyi uygun görüyoruz, hem de kendisinin Dergâh Yayınları'ndan çıkmış olan kitaplarını okumalarını öneriyoruz. Cinuçen Tanrıkorur üstada da Allah'tan rahmet diliyoruz.

Kitapları:
http://dergahpublishing.com/?q=node/285

Ayrıca:
Hakiki bir mûsikişinasın düşünceleri

13 Mayıs 2015 Çarşamba

İsmet Özel: "Bizi tarihten silmek isteyen insanlar kuyruklarını kıstırıp defolup gidecekler."


Anlatmak istediğim şeylerin aslına temas edemedim. Ama kestirmeden bir şeyler anlatmaya çalıştım. Çünkü bir şeyi anlatabilmek eğer anlayan yoksa mümkün değil. Yani bir kabın içine bir şeyi koyabilmek için o kabı içine bir şey girecek şekilde tutmak lâzım. Ama siz beni dinlerken kabınızı böyle tutuyorsunuz. Girmiyor içine, böyle tutsanız düşecek, fakat siz böyle tutuyorsunuz. İşe yaramıyor. Neden yaramıyor? Çünkü başka hesaplarınız var, başka idealleriniz var.

Yani şimdi biz İstiklâl Marşı Derneği olarak diyoruz ki, İstiklâl Marşı TBMM tarafından milli marş olarak kabul edildikten kısa bir süre sonra Sakarya Meydan Muharebesi kazanıldıktan sonra rafa kaldırıldı. Türkiye'nin o zamandan sonra hiçbir milli hedefi olmadı. Türkiye Cumhuriyeti bir şey yapmak isteyip de başarısız olmadı. Neden böyle oldu? Çünkü bu yeni organizasyonun ömrünün uzun olacağını düşünmüyorlardı. Yani saltanatın TBMM'ne yetkilerini devretmesinden sonra bir takım karışıklıklar olacağını düşünüyorlardı. İlan edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti altı aydan fazla yaşamazdı onlara göre fakat öyle olmadı. Yaşadı, üstelik halifeliğin de yetkilerinin de TBMM'ne devredilmesi, olayı feci boyutlara ulaştırmadı. İnkılaplar oldu. Yazı değişti. Bütün bunlara rağmen Türkiye'de siyasi bir çalkalanma, bir şey olmadı. 1933'te Türkiye Cumhuriyeti 10. yılını kutladı. Bu Türkiye'yi o zaman idare eden insanları sevindirik hâle soktu ve 1934'te artık bu ülkede Müslümanların yaşamadığı kabul edilerek soyadı kanunu çıkardılar. Soyadı kanunu bu ülkede Müslümanların yaşamadığının ispatıdır. Çünkü Müslümanların soyadı olmaz hatta Yahudilerin bile soyadı olmaz. Soyadı Hristiyanlara mahsustur, kilise kayıtları için lâzım olan bir şeydir. Müslümanların künyesi olur.

Başka hesaplar yürüdü. 19. yüzyılda siyonistler İsrail'in kurulması hâlinde ona şemsiye olacak bir devletin zaruri olduğunu karara bağlamışlardı. Şimdi İsrail'in kurulup kurulmayacağı Yahudiler arasında bir mesele. İsrail'in kurulmasına 1930'larda siyonistler mutaassıp Yahudileri ikna ederek karar verdiler. Siyonistler mutaassıp Yahudiler değiller, onların birçoğu Müslüman isimler taşıyan Sabetayistlerdir, çoğunluğu siyonistlerin. Ama mutaassıp Yahudiler, Mesih çıkmadıkça vaad edilmiş topraklara dönülemez diyen Yahudilerdi. Onlar Mesih bekliyorlardı. Vaad edilmiş topraklara dönmek Mesih'in çıkması şartına bağlıydı. Bazı Yahudiler, Amerika kıtasının artık yeni vaad edilmiş topraklar olduğunu savunuyorlardı. Yani "Eski Nil'den Fırat'a, o geçti artık, Yahova bize bu kıtayı verdi" diyorlardı. Onun için halen Şükran Günü kutluyorlar. Türkiye Cumhuriyeti, daha kurulmayan, henüz onun kurulma savaşının verildiği İsrail'e şemsiye olmak üzere kuruldu. Biliyorsunuz hepiniz duydunuz onu, Ilgaz Zorlu "Yahudiler 20. yüzyılda iki devlet kurdular, birincisi Türkiye Cumhuriyeti'dir diğeri İsrail'dir" diye beyan etti. Dolayısıyla İsrail'e şemsiye olacak olan devletin hangi şartlarda yaşatılması birilerinin derdiydi ve onlar işlerini gayet güzel yaptılar, servet sahibi oldular, iktidar sahibi oldular. Hep onların sözü geçti bu topraklarda. İsmet Paşa, Lozan'dan çıkarken "Bir 100 sene kazandık" dedi. Kimin kazandığı bir zamandı bu? Bugün görüyoruz. Ermenilerin kazandığı 100 seneydi o. Dolayısıyla bugün Türkiye'de yaşayan insanların çok önemli bir kısmı, sayıca çok fazla olan kısmı kripto Ermenilerdir. Bunlar 1915'te öldürüldü sanılan Ermeniler ve bunlar bugüne kadar Türkiye'de yaşadılar. Günün gelmesini beklediler ve şu sıralarda da o gün geldi. Rumlar yüzyıllardan beri zaten belli bir şekilde bir politika güdüyorlar. Bizim Müslüman bildiğimiz çok ciddi bir Rum nüfus var Türkiye'de. Onlar da büyük Yunanistan hayalinin realize edilmesi için bekliyorlar. Yani mesela bu sadece hani kayıtlara düşmüş olan bir şey: Bochum'da Fikret Adanır 27 Mayıs 1960'tan sonra Ege bölgesinde devlete dilekçe vererek dinlerine dönmek isteyen Rumları tetkik ediyordu. Mübadele olurken ciddi sayıda Rum, "Biz Rum değiliz Müslümanız" diyerek yerlerinde kaldılar. Ama 27 Mayıs'ta devlet lağvedildiği zaman bunlar devlete dilekçe verip "Dinimizi geri almak istiyoruz" dediler. Bir kısmı, ne kadar kısmı?

Şu anda Türkiye'de insanlar Yahudi, Ermeni ve Rum olarak ideallerinin peşindeler ve bize Müslüman gibi görünüyorlar. Süleyman Ateş'in Yahudi ve Hristiyanları cennete sokmak telaşı neden dolayı? Kendini korumaya çalışıyor adam ve diyanet kadrolarının ne kadarı gayrimüslimdir bunu kimse bilmiyor. Şu anda başında olan herifin suratını bile görmek istemiyorum ben. Suratından belli oluyor.

Ben boşuna konuştuğumu biliyorum. Pilav pişti. Birileri kaşıklarını sıkıca tutuyor ve birbirlerine diyorlar ki pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Onun için size boşuna hitap ettiğimi de biliyorum ama annemin duası sebebiyle aranızda benim gibi olanlar varsa, onlarla olan gönül bağına talibim. 

İstiklâl Marşı Derneği sekiz sene oldu kurulalı ve hiçbir işe yaramadı. İstiklâl Marşı Derneği kurulduğu günden itibaren son derece fonksiyonel, son derece teşhis edici ve çare üretici toplantılar yaptı. Hiçbir alanda küçücük bir boşluk, savsaklama göstermedi ama İstiklâl Marşı Derneği kurulur kurulmaz hemen asıl işini yerine getirmesin diye bir takım insanlar harekete geçtiler ve bugüne geldik. Nereye geldik? Hiçbir yere geldiğimiz yok. İstiklâl Marşı Derneği bir fiyasko değil fakat olması gereken şey asla değil. Bundan sonra da ortaya "vatan kurtaran aslan" şeklinde çıkma fikrinde değilim. Biz İstiklâl Marşı Derneği olarak en lüzumlu şeyi başından beri yaptığımıza inanıyoruz, yaptık, hiç savsaklamadık onu ama yıllar içinde mesela şube sayımız artacağına azaldı. Bundan hiç gocunmuyorum. Bana gâvur lâzım değil. İstiklâl Marşı Derneği'ne hücum etmiş dünya kadar kâfir benim işime yaramaz. 

Biz, dinimiz, dilimiz, milliyetimiz, sevgimiz ve nefretimiz, yazımızda tecessüm etmiştir diyoruz. İstiklâl Marşı, Latin hurufatıyla kaleme alınmadı. Biz İstiklâl Marşı Derneği'yiz. Nasıl yazıldıysa, öyle. Bundan sonra yapacağımız şey, bundan önce yapacağımız şeylerin devamı olacak. Yazımızı geri alacağız ve bu konuda hiçbir tereddüt göstermeyeceğimiz için yazımızı geri aldığımız gün her şeyimizi geri almış olacağız. Bizi tarihten silmek isteyen insanlar kuyruklarını kıstırıp defolup gidecekler. Burası Türklerin yurdu. "Ben Türk değilim ama bu topraklarda benim de hakkım var" diyen insanların hepsi Allah'ın izniyle bir gün anasından doğduğuna pişman olacak.

İsmet Özel
İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı
(ALLAH'A KAÇIN; İSTİKLÂL MARŞI EZBERİNİ BOZMAYIN!
8 Nisan 2015, Ankara)

Gömme işini “kaza” kıvamına getirme kurnazlığı


Bugün AKP iktidarının insanlara, deprem dolayısıyla yaşayacakları “zorunlu misafirlik”ten kurtulmaları için teklif ettiği şey, acaba depremde daha az hasar görecek evler inşa edilmesi, müteahhitlerin namuslu iş yapması mıymış? Yoksa depremler dolayısıyla evi barkı yıkılan insanların başka insanlara “yük” olmaması için devlet hazinesinden yardım etmek miymiş? Bunlar olsa öpüp başa koyulur. AKP iktidarı, müteahhitlerin üçkâğıdı beşe, ona katladığı; evi barkı yıkılan insanların bir daha borçlandırılarak eskisinden daha kalitesiz ve berbat evlere sokuşturulduğu bir devri bu ülkeye yaşattığına göre ortada ne öpecek, ne de başa konulacak bir şey var. Müslümanlık havalarıyla balonunu şişiren AKP iktidarının teklifi Zorunlu Deprem Sigortası. Sigorta yaptırın. Allah’ın size kazık atmasına karşı siz de dünyaya bir kazık çakın. Bu Müslümanlığa sığar mı? Size “İslami sigorta” sunacak bir dünya “alim”i her yerde, google’da bile bulursunuz! Bir dünya mı? O kadar var mı? Kimmiş onlar?

Bunların Müslümanlığının Cemaziyülevvel’ine bakarsanız Milli Selamet Partisi’nin Ecevit Kabinesi'ndeki bakanlarından Korkut Özal’ın, “Deprem kader değildir” propagandasının bir parçası olmaya rıza gösterişinden bu yana kırk senenin geçtiğini görürsünüz. Depremin “kader” olmadığını söyleyip de Soma’da yüzlerce insanı kömür madeninin derinliklerinde gömme işini “kaza” kıvamına getirme kurnazlığını gösteren bu güruhun “kader”e de, “kaza”ya da iman etmediklerini Siyasal İslam’ın kırk senelik tarihinden sonra da kimse anlamayacak mı? Bu memlekette kırk senedir bu yem yendi. Hayvan terlemedi mi? Terlemesine terledi ama işimiz hayvanlarla değil ki! İnsanlarla. İnsanların yediğine "yem" denmiyor Türkçede. İnsanlar mı? Kimmiş onlar?

D. Celaleddin Kavas
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği