TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Temmuz 2015 Cuma

"En büyük sanat budur."

Celî Ta'lîk: Fuat Başar
"Öyleyse insan neden yaratıldığına bir baksın." [Târık/5]
Bütün sanatçıların derdi, o mutlak cemal sahibi olanı tasvir etmek, onu kopyalayabilmektir. Eğer sanatçı o ilâhî sanatı biliyorsa, o yaptığı sanat, kişinin kendini tanıyıp oradan Rabbini tanıma sanatı olur. En büyük sanat budur. Bu büyük sanata hizmet ettiği sürece, bütün sanatlar bir perde olmaktan ziyade bir vesile olur, bir araç olur. Bizi o mutlak güzele, mutlak cemale doğru götürür.

Mahmud Erol Kılıç, Sufi ve Sanat, sf.33
(Sufi Kitap, Mart 2015)

30 Temmuz 2015 Perşembe

Lütfi Bergen: "Bir otomobilin bir karıncayı ezmesi "haksız yere cana kast etmeyeceksin" emrine ihanet içindedir."


Düşünmek zaten bir iddiadır. "Teslimiyet ahlaktan daha önemlidir" diyenler ahlakın kötülüğü emreden nefse bir isyan olduğunu anlamamıştır. Ahlak bir isyandır. "Yalan söylemeyeceksin", "emanete hıyanet etmeyeceksin" emirleri seni topluma, benliğe karşı yalnız koyar. Ahlak, fakirliği seçmektir. Çünkü yalan söylememek seni toplumdan koparır. Bir otomobilin bir karıncayı ezmesi "haksız yere cana kast etmeyeceksin" emrine ihanet içindedir. Asfaltın karınca ümmetlerini yok etmesi insanın bozgunculuğunu kanıtlayan bir imar-dünyalık hareketidir. Eğer siz teslim olduk diyorsanız, Süleyman (as) orduları karınca ümmetini ezmemek için gayrete gelmişken niçin tabiatı yok eden bozguncusunuz. İnşa ettiğiniz "müslüman toplum" Süleyman'ın tabiata hürmetinden mahrumdur. Haksız yere bir cana kast eden bir toplumdan ahlak bekleyemeyiz. Vahiy indiğinde sahabe karıncaları ezmemek için seke seke yürümeye başlamıştı. Siz vahye muhatap olarak karıncaları öldüren bir teknoloji ile gökdelenler inşa etmekte ve yeryüzünü ziftlemektesiniz. Eski zamanlarda Zift-katran ahlaksızlara çalınan bir damga idi. Fahişelere ve kumarbazlara. Siz bunu toprağa (yeryüzü mesciddir) çaldınız. Toprak bir fahişe değildir, ahlaksız hiç değildir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

28 Temmuz 2015 Salı

İsmail Kara: "Öğretmenlik bir sanattır."


Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'ni çıkarmaya başladığımız zaman, Milli Eğitim Bakanlığı'ndan Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerinin listesini aldık. Şöyle düşünüyorduk, şu sayıdaki Edebiyat ve Türkçe öğretmenleri bu ansiklopedi ile şu düzeyde ilgilenirse biz şu ölçüde karşılık göreceğiz. Çok şaşırtıcı bir şey oldu. Bunu hâlâ anlatıyorum, kimse de inanmıyor: Edebiyat ve Türkçe öğretmenleri, bu ansiklopedi ile en az ilgilenen gurup olmuştu. En çok ilgilenenlerse subaylardı.

İsmail Kara
(İstanbul Eğitim ve Kültür Dergisi, Sayı 11, Haziran 2015)

Hüseyin Akın: "Bugünün Türkiye’sini okumak için İsmet Özel’i baştan başlayarak yeniden okumak gerekir."


Genç kuşakları Mehmet Akif’le, Ömer Seyfettin’le, Yahya Kemal’le, Ahmet Hamdi Tanpınar’la, Ahmet Haşim’le… tanıştıralım.

Oğuz Atay okusunlar, Rıfat Ilgaz’ın yazdıklarını es geçmesinler, Sabahattin Ali de bu toprakların insanıdır, bilsinler. Hele Kemal Tahir, İdris Küçükömer’i hiç ertelemesinler.

Nazım Hikmet’i eleştirsinler, ama korkmasınlar. Kürt-Türk, Alevi-Sünni, Solcu-Sağcı… bu toprakların muhtelif renkleri ve realitesiyiz.

Ait olduğumuz müşterek değerler gölgemizin gövdemizi izlediği gibi bizi takip eder. Yunus da bizim sesimiz, Karacaoğlan da Pir Sultan Abdal da. Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a bizi ulaştıracak yol bu gelenekten geçer.

Bugünün Türkiye’sini okumak için İsmet Özel’i baştan başlayarak yeniden okumak gerekir. Mustafa Kutlu okunmadan kaybettiğiniz renk, eda ve iklimi bulamazsınız.

Birbirine diş bileyip kin fırtınası estiren gençlere değil, birbirinin yaşam tarzına, düşünce yapısına saygı gösterip beyin fırtınaları estiren gençlere ihtiyacımız var.

Ölümler ölümlere ulanmakta ustadır’ der İsmet Özel. Gerilimler, kin ve nefretler de öyledir bir bakıma.

Bir soğuk hava dalgası bir bulaşıcı hastalık gibi memleketi kasıp kavurur.

Herkes kendinden olmayana karşı savaş düzeni almaya çalışır, yığınaklar yapar.

Hiç kimse kendi ölüsünden başkasına ağlamaz. Ölümler, ölüler ve mezarlıklar bile ayrışmıştır.

İçimizde kendini taşlara vuran bir soru öfke patlamasıyla fırlar yerinden ve ters dönerek haykırır: Sebep ey?!

Hüseyin Akın - @huseyinakin_
(Milli Gazete, 28.07.2015)

Şehit eşi: "Milleti oyalıyorsunuz çözüm süreci diye."



İçişleri Bakanı Sebahattin Öztürk, Diyarbakır-Bingöl karayolunda askeri aracın geçişi sırasında PKK'lı teröristlerce döşediği mayını uzaktan kumanda ile patlatması sonucu şehit olan Yozgatlı Jandarma Uzman Çavuş Mehmet Koçak'ın ailesine taziye ziyaretine gitti, şehit eşinden haklı bir azar işitti.
"Nasıl bir çözüm süreci, nasıl nasıl nasıl? Milleti oyalıyorsunuz çözüm süreci diye! Burada millet yeyip içip keyfine bakıyor doğuda siz biliyor musunuz neler oluyor? Benim kocam beş gündür eve gelmiyor, çocuklarının yüzünü görmüyor. Çözüm süreci çözüm süreci diye oyaladınız, oyaladınız. Milletin canını yaktınız. Olan oldu ondan sonra milletin canı ciğeri yanıyor, herkes iki gün sonra keyfine bakıyor, herkes istediğini yapıyor. Kanı yerde kalmasın benim kocamın."

Levent Gültekin: "Ülkemizi mahvettiniz!"


Ne yaparsanız yapın. Ne söylerseniz söyleyin. Her şey hepimizin gözü önünde oldu, oluyor. Bülent Arınç daha birkaç gün önce ne demişti: “Biz iktidara mecburuz.

Çatışmayı, savaşı yaygınlaştırarak belki iktidarınızı bir süre daha koruyabilirsiniz. Fakat, bu ülkenin İslamcılarının iktidarda kalmak için Türkiye’yi bile gözden çıkardıklarını tarih elbette yazacak. Dünyada, iktidarda kalmak için savaşı, çatışmayı, düşman yaratarak var olmayı seçen hiçbir siyasetçi o çatışmadan kendini kurtaramadı. Bunun tek bir örneği yok.

Ülkemiz büyük bir yangın yerine dönmek üzere. Bu saatten sonra kimin haklı olduğunun bir kıymeti yok.

Hepimiz acı çekeceğiz. Hep birlikte batıyoruz ve bu millete büyük bir bedel ödetiyorsunuz. Bunu siz yapıyorsunuz.

Sorumlu sizsiniz. Bu suç sizin. Hâlâ yalan söylüyor ve evlatlarımızı ateşe atıyorsunuz.

Levent Gültekin
(Diken, 26.07.2015)

27 Temmuz 2015 Pazartesi

O güzel gözlerle bakmasını bil



Fakîrin nazarında musikî bütün güzel sanatların en komprime halidir. Şiir de, özellikle sembolik şiir ama Fransız parnasyenlerinin sembolizmasından bahsetmiyorum, bu nevi sembolik şiirde ciltlerle kitap yazacağına böyle bir şiir yaz yeter. Kapları kırdığın zaman su birdir diyor Hz. Pîr, sen öyle bir sevgi pınarından gelen sevgi seli ol ki her gönüle hitap edebil, orayı doldur. Ama onun şeklinde sabit kalma. Sevginin aslı suyun aslı gibi "bir"dir. Sevmek mi güzel yoksa sevilmek mi? Bunu ayıranlar yanlıştadır. Sevmek ve sevilmek ayrı değildir. Eğer ben seni seviyorsam, sen beni hiç sevmiyorsan, ben seni sevmiyorum demektir; istifade etmek istiyorum, arzu ediyorum demektir. Sevmek mi güzel, sevilmek mi güzel suali, hakiki sevgide yoktur. Çünkü seven, sevilen ve sevgi üçgeni "yok" olur.
- Ömer Tuğrul İnançer
(Şarkılar Seni Söyler, 1. Bölüm, 11 Nisan 2015, TRT Müzik)

O güzel gözlerle bakmasını bil
Sade kendin yanma, yakmasını bil
Sevda pınarından gelen bir su ol
Gönülden gönüle akmasını bil
- Beste: Lem'î Atlı
- Güfte: Emîr
- Makam: Hüseynî

Gönül nedir bilene gönül veresim gelir



İnsanı diğer mahlukattan ayıran husus bazılarının zanettiği gibi akıl değildir, gönüldür. Bazı hassas hayvanlarda bile gönlün devreye girmesi vardır, özellikle at gibi, köpek gibi insana yakın hayvanlarda… Ama insanı insan yapan akıl değildir, akıl sadece kişinin menfaatini gösterir. Odun yanarsa kül olur, adam yanarsa kul olur. Akılla kul olunmaz. Gönülle kul olunur. Kul olunacak olan gerçek sahip bulunduğunda hakiki hürriyete kavuşulur. Yoksa nefis esareti altında mahkum kalırız.
- Ömer Tuğrul İnançer
(Şarkılar Seni Söyler, 1. Bölüm, 11 Nisan 2015, TRT Müzik)

Gönül nedir bilene gönül veresim gelir
Gönülden bilmeyene hissiz diyesim gelir
Aşk nedir, sevda nedir bunu bilmek gerektir
Bunu bilen âşığı her gün göresim gelir
Beste-Güfte: Sadettin Kaynak
- Makam: Nihavend

24 Temmuz 2015 Cuma

Gösterinin hâkim olduğu her yerde, örgütlü olan tek güç gösteriyi isteyen güçlerdir


Gösteri kendini, hem bizzat toplum olarak, hem toplumun bir parçası olarak ve hem de bir birleştirme aracı olarak sunar. Gösterinin hâkim olduğu her yerde, örgütlü olan tek güç gösteriyi isteyen güçlerdir. Bu durumda hiç kimse ne var olanın düşmanı olabilir ne de her şeyi kapsayan suç ortaklığı dayanışmasını çiğneyebilir.


İzleyici ne kadar çok seyrederse o kadar az yaşar; kendisini egemen ihtiyaç imajlarında bulmayı ne kadar kabul ederse kendi varoluşunu ve kendi arzularını o kadar az anlar. Gösteriye dair görevlerin bölünmesi, mevcut düzenin büyük bölümünü ve özellikle de bu düzenin gelişmesindeki hâkim kutbu korur. Gösterinin karşıtlıkları arkasında gizlenen şey, ‘sefaletin birliği’dir. Gösteri, mutsuzluğun dingin merkezindeki yıkım ve korkuyla çevrili mutlu bir birleşme imajından başka bir şey değildir. İnsanların kendilerini ilgilendiren gerçekleri tartışabilecekleri hiçbir yer yoktur.

Guy Debord, Gösteri Toplumu

Liliyar


Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli
Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli
Altın saçlarını yana atışı yok mu Lilinin
Lilinin yağdan kıl çekercesine inanışı
Lilinin yağdan kıl çekercesine yaşayışı yok mu
Kuklalar titremesin ne yapsın
Kuklaların kukla olmadığı besbelli
Lilinin çekip gideceği besbelli
Lilinin dönüp geleceği besbelli

Ekmek ha bakkalın olmuş ha Cabaret de Paris'nin
Sen herhangi bir ekmek yiyeceksin işte Lili
Ekmek ne kadar Allahınsa Lili de o kadar Allahın Lili
Yüzün ruhun kadar aydınlık ya Lili
Gönlün soğuk sular güzel aynalar gibi ya Lili
Anladın ya kutunun içinden çıkan mendil
Olamaz Üsküdardan geçeriken bulduğun mendil

Bizi bırakıp nereye gidiyorsun Lili
Demek bizi bırakıp gidiyorsun Lili
Sen daima güzeller güzelini bulursun Lili
Sen istesen de taş yürekli olamazsın
Sen daima güzeller güzeli olursun Lili
Demek gideceksin arkana dönüp bakmayacaksın
Hangi kuş hangi şafakta ölecek görmeyeceksin
Öyleyse al bu kürkü bu veda kürkünü Lili
Tüyleri şiirler olan bu mahcup kürkü
Sen daima Sultanlar Sultanı olursun Lili
Demek sen gidiyorsun Lili
Bizi öpmeden mi gideceksin Lili

Lilinin güneşin altında duruşu yok mu
Perdeleri sıyırıp çirkin adamı burnundan yakalayışı yok mu
Eline bavulunu alışı yollara koyuluşu yok mu
Çirkin adamın güzel adam oluşu yok mu
Yaklaşıp onu saçlarından yakalayışı
Uzaklaşıp yollarda yol oluşu yok mu
Lilinin bir tavşan gibi koşuşu
Keklik gibi dönüp bakışı ve yıldırım gibi koşuşu yok mu
Adam da tam o zaman kapıdan çıkmaz mı dışarı
Lilinin adamın boynuna çocukça ve çılgınca atılışı yok mu

Ben konuşmasını bilmem Lili

Sezai Karakoç

O, rızık verenlerin en hayırlısıdır


"O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." meâlindeki Sebe' Sûresi 39. âyet.

Celî Sülüs hat: Yılmaz Turan,

Çiğneyen haklı çiğnenen ma'yûb


Tevfik Fikret'in "Çiğneyen haklı çiğnenen ma'yûb" sözü.

Celî Ta'lîk hat: Necmeddin Okyay.

23 Temmuz 2015 Perşembe

İsmet Özel: "Türkiye'nin başına gelecek şey Türkiye Cumhuriyeti'nin haritadan silinmesi tehlikesidir."



İsmet Özel 24 Kasım 2012'de söyledi bunları. Elbette mainstream media'da değil Erzurum Kardelen TV'de. Bu kadar gerçeğin dile getirilmesine izin vermezler çünkü.

"Sık sık şu lafı ediyorlar: Şehitler ölmez, vatan bölünmez. Türkiye'nin başındaki bela vatanın bölünmesi belası değildir. Türkiye'nin başına gelecek şey Türkiye Cumhuriyeti'nin haritadan silinmesi tehlikesidir. "Vatan bölünmez!" meselesini söylerken insanlar Kürtlerin Türkiye'den toprak koparacakları gibi bir fanteziye prim veriyorlar. Hâlbuki insanlar nasıl bir dünyada yaşadıklarını hiçbir zaman fark etmeksizin bu laflara meylediyorlar. Eğer Türkiye bir şekilde siyasi birliğini kaybedecekse Türkiye'den kopacak parça doğudan değil batıdan olacaktır. İlk planda Türk-Yunan Konfederasyonu şeklinde bir numara sergileyecekler. İnşallah böyle olmaz ama planlar bu istikamettedir."

Programın tamamını izlemek için:
www.istiklalmarsidernegi.org.tr/Video.aspx?VID=57

Hem ahlâk çağrısı hem de isyan!
Nurettin Topçu’yu vefatından 40 yıl sonra anarken


"Hiçbir şey bilmediğimizi bilecek kadar çok bilgi, derin bilgi, ilâhî bilgi mi elde etmek istiyorsunuz? Her şeyi ve bütün varlığı sevmeyi öğreniniz. Bu ulvi sevginin şartı her an bir vazifenin emri altında bulunduğunu bilmek, her an kendinden bir fedakârlık beklendiğini göze almak, her gün yeni bir hizmete hazır olmaktır. Hiçbir hizmete söz vermeden serâzat, kendi zannınca hür yaşadığını söyleyen insan, hakikatte bir esirdir; içgüdülerinin ve her günkü hasis menfaatleriyle alışkanlıklarını kımıldatan kuvvetlerin esiridir. Vazifesiz, itaatsiz insan vazifeyi ve itaat iradesini ta içinden teperek kendinden uzaklaştıran içimizdeki hayvanın esiridir. Hür adam hürriyete sahip olduğu içsel kuvvetlerin varlığı sayesinde üzerine bir takım vazifeler yüklenmiştir.”
- Nurettin Topçu, 1960-1961 İstanbul Erkek Lisesi Yıllığı yazısı, Türkiye’nin Maarif Davası

Modern dünya hem düşünce atmosferi hem de pratikleri, dayatmaları, yaşama tercihleri ve gelecek kurguları itibariyle insanı, insanlık ailesini, insanlığımızı iki uç noktaya doğru sürdü, sürükledi dense yeridir: Biri bireycilik ve bunun beslediği anarşizm, insanın tek başına kendine yeterliliği, maddi ve manevi mânada “üst” tanımamak ve başına buyrukluk. Bir başka deyişle kendine aşıkolmak hastalığı, kendi sınırlarına esir olmak darlığı. Diğeri cemiyetçilik / cemaatçılık / partizanlık ve bunun telkin ettiği sorgusuz sualsiz itaat, uysallık, vurdumduymazlık, konformizm, uyaroğlu olmak. Bu da başkasına, dışınızdaki tercihlere esir olmak manasına geliyor.

Bunların, sarkıtıldığımız bu insanlık uçurumlarının arasında aslında bir başka uç nokta daha var; pesimizm, karamsarlık ve ümitsizlik, nihilizm, hiçlik, kendinde bir varlık emaresi bulamamak, pasif ve olumsuz mânada kadercilik, vurdumduymazlık.

İsyan ahlâkının peşinde

Hiç şüpheniz olmasın bunların her biri aynı zamanda ahlâk anlayışlarıdır. Hatta din... Hemen hepsinin dini bir şekilde reddetmesi veya kendi dar dünyasını din haline getirmesi, kendi “ahlâki” tercihlerini dinin yerine koyması tesadüfî veya anlaşılmayacak cinsten değil. Zaten bir bilme-anlama ve yapıp eyleme-tavır alma demek olan ahlâk kendinizi nerede gördüğünüzle, nasıl konumlandırdığınızla, sonra sizin üstünüzdekilere, dışınızdakilere (insanlara, diğer varlıklara, tabiata) hangi gözle baktığınızla, onlara nasıl davrandığınızla doğrudan alakalı. Yani ahlâk bir anlama ve kavrayış biçimi olduğu kadar buna bağlı olarak bir davranış tarzı ve yaşama üslubu, bir tercih yapma edimi ve bir tavır takınma eylemidir.

“Türlü sefaletlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir vücudu andıran İslâm dünyası, en bedbaht devirlerinden birini yaşıyor ve her İslâm memleketinde ruhlar birbirinden ayrılmış, birbirlerine saldırıyorlar. Her sene yüzbinlerle ziyaretçi ile dolan Kâbe’nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelmiyor. Bunun sebebi ne siyasî, ne iktisadî, ne de esasında ilmî ve fikrîdir. Bu halin sebebi İslâmın temeli ve Kur’an’ın özü olan ahlâkın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü Müslümanlar birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur’an hârikası olan ilâhî ahlâk İslâm diyarında çoktan gömülmüştür”.

Rahmetli NurettinTopçu’nun (İstanbul 7 Kasım 1909 - 10 Temmuz 1975) vefatının kırkıncı sene-i devriyesinde, İslâm ve İnsan kitabında yer alan, 1969 tarihli bu cümlelerini günümüz için sözbaşı yahut rehber edinebiliriz. Hakikaten dava her mânasıyla ahlâk davasıdır. Ve biz, insanlar, inananlar bu davadan ne kadar uzağız! Topçu bir ömür boyu takip ettiği ve geliştirip derinleştirdiği “İsyan Ahlâkı” fikrini ilk defa Sorbon’da, 1934 tarihinde tamamladığı doktora tezinde savundu. Davasızlık sebebiyle takipçisi pek olmadı ama orijinal ve iddialı bir tezdi. Ayrıca M. Blondel’in hareket felsefesi ile irtibatlı olmakla beraber isyan fikri beklenmedik bir şekilde Hallac-ı Mansur, Yunus Emre ve Mevlâna üzerinden temellendirilmişti.

Bu tez aynı zamanda Stirner, Rousseau ve Scopenhauer merkezli olarak anarşist, nihilist ve tabiatçı isyan fikirlerini tenkit ediyor, daha doğrusu yetersizliklerini ortaya koyuyordu. Çünkü Topçu’ya göre bir isyan hareketi sadece bir fikre, bir nizama baş kaldırdığı veya şahsi ihtiraslara dayalı bir karşı duruşu öne çıkardığı için büyük bir irade ortaya koymuş olamaz, daha üstün bir fikre ve nizama da atıfta bulunmak, onu aramak zorundadır. İsyan anlamlıdır fakat daha üst bir çerçevesi olmadığı, insanı yüceltmediği zaman yetersizdir.

İsyan Ahlâkı fikri ve kavramı aslında insanın beşer olmaktan çıkarak ferdiyet ve şahsiyet (ben) olma yolundaki mücadelesinin ekzersizi, bir başka ifade ile insanın Hallac-ı Mansur gibi “Ene’l-Hak” (Ben hakikatim) diyebilecek kadar yücelmesinin ve sonlu dünyada yaşayan bir varlık olarak sonsuz dünyaya uzanmasının bir yoludur. Elbette ahlâklı olmanın, üst bir ahlâk anlayışını benimsemenin... Hedefi mutlak itaate ulaşmaktır fakat bunun için kendi düzeylerinde tek tek anlamlı olabilecek ara/altitaat duraklarının bağlayıcılığından, tahakkümünden, sınırlayıcılığından kurtulmak zorundadır. İsyan edilmesi ve aşılması gereken ara itaat durakları kişinin kendi arzu ve ihtiraslarıdır, aile, cemaat veya milletinin örfleri-alışkanlıklarıdır, insanlık töreleridir, devlet kurucusunun veya devletin kurallarıdır Hepsi ferdiyeti sınırlayıcı, hürriyeti daraltıcı, esareti kuvvetlendirici, insanı çürütücü, hasılı Ene’l-Hak demeyi engelleyici unsurlardır. Hâlbuki aslolan daha üstün bir nizama göz dikmek, tabiatüstü âleme ve birliğe atılmak, Allah’a doğru yükselmektir. Ancak bunun yapılması halinde ara duraklar gerçek yerini ve değerini bulacak, kazanacaktır.

İsyan ahlâkını anarşizmden ayıran şey “ebedi ve âlemşumül merhamet nizamı”na bağlı olması, sürecin “namütenahi kuvvete itaat ve teslimiyet”le neticelenmesidir. İçe ve dışa doğru mücahede ve mücadelelerle gelişen ve mutlak itaate doğru seyreden isyan aynı zamanda özgürleştirici, şahsiyet kazandırıcı, mesuliyeti davet edici bir hareket, yani ahlâkî bir eylemdir.

Topçu’nun kavram dağarcığında bazan isyan ve irade ile aynı veya yakın mânada geçen hareket de ferdin kendi kendisini ve başka varlıkları bir üst mertebeye ve sonsuzluğa doğru değiştirmesidir. Böyle bir hareket aynı zamanda kendini ve eşyayı tanımanın en emin yolu olarak ahlâkî bilginin kaynağı ve tecrübe edilerek ulaşılan iyilik fikrinin nüvesidir.

Onun ifadeleriyle söylersek; “Bizim isyanımız anarşi değildir; ebedî ve âlemşumül merhamet nizamına bağlılıktır. Onda, gayesi olan ve kendisine ihtirasla çevrilmiş bulunduğu namütenahi kuvvete itaat vardır. Bu itaat, en mükemmel teslimiyettir. Her isyanda bu mânada hem de bir itaat vardır denebilir. Başka terimlerle her isyan hareketinde sanki bir anarşist ve bir uysal bulunmaktadır. İsyandaki anarşist, insanda âlemşumül mesuliyet haline gelen merhametin hareketinde barınıyor. İsyandaki uysal ise bizdeki bin türlü esaretten sıyrılarak mesuliyet şeklinde gözüken ilâhî iradeye sükûn ile teslim olan benliğin sevimli simasında barınıyor. Allah’a iştirakimiz, bizdeki bu anarşistle bu uysalın birleşmesiyle hakikat olmaktadır. Ahlâkî vasfını taşıyan her hareket, bizim tarafımızdan bir anarşizm hareketidir, ilâhî irade karşısında ise bir itaattir” (İradenin Davası).

Zor, imkânsız değil

Topçu’nun döneminin milliyetçi-muhafazakâr-mütedeyyin düşünce adamlarından ve çevrelerinden ayrılan tarafları ahlâk merkezli bu üst kavramlarda ve bunların tariflerinde başlamaktadır. Çünkü 1960’lı yılların sonlarına kadar nerede ise bütün muhafazakâr fikir adamları ve dinî gruplar toplumun yerleşik değerlerini, örf ve adetleri, cemaatin kurallarını, devlete itaati bir şahsiyet olarak insandan ve hürriyet fikrinden daha üstün bir yerde görmekte ve öyle konumlandırmaktaydılar. Bunun bilgi ve anlayış yetersizliğinden kaynaklan sebepleri elbette vardır fakat belki mazur görülebilecek önemli sebeplerinden biri milletin ve cemaatın değerlerini korumakla dinin değerlerini korumak arasında kurulan anlamlı fakat katı bağ olmalıdır. Sebepler her ne olursa olsun bu ana temayül ve dayanıklı kanaat isyan fikrinden hatta isyan kelimesinden insiyaki olarak veya kısmen bilinçli bir şekilde uzak duracaktır. (Aktivist sol hareketler ve Türkiye’yi uzun bir dönem esir alan anarşist faaliyetler sağcılıkla, sağcı tahayyülle birleşince bu yanlış veya eksik kanaati kuvvetlendirecek ve meşrulaştıracaktır).

Milliyetçi-muhafazakâr-mütedeyyin çevrelerde Durkheim-Gökalp çizgisini takiben “vazife”yi öne çıkaran ve ictimai determinizme bağlı “cemiyet adamı” yahut “iyi vatandaş” arayan, cemiyeti insanın üstüne çıkaran sosyolojist temayül de baskındır. Topçu şahsiyeti geri plana iten bu yaklaşımın da gayrı ahlâkiliği revaçta tutacağını, kişi ve toplumları “sürü” haline getireceğini, “hareket” ve “irade”yi zayıflatacağını düşünmektedir. Ayrıca bu yaklaşımlar neticede hem tarihi hem de bugünü tenkit süzgecinden geçirme teşebbüslerini de engelleyecek, taklidi artıracaktır. Ve taklit kendi olmaktan kaçmak, kendi tecrübesini yaşamaktan uzaklaşmaktır.

Ahlâki şahsiyetin yahut ahlâk mücadelesinin dışa, başkalarına, tabiata dönük yüzünde hürmet, merhamet, hizmet, fedakârlık kelimeleri yazılıdır. İçe, kendine dönük yüzünde ise ızdırap ve aşk vardır. Hem ızdırap hem de aşk bir tarafıyla bilginin kademelerine ve yoluna işaret eder, diğer tarafıyla içsel tecrübelerin bereketli meyvelerini gösterir. Duyulardan başlayarak Allah’a kadar yükselen merhalelerin her birinde insandaki rahata, hayatla barışık olmaya, uyuma meyilli güçler devreye girer ve irade ile çatışır. Izdırap bu çarpışmalar sırasında meraklar, sıkıntılar, vehimler, meyiller arasından doğar. O. Wilde’ın “güzel bedenler için zevk, güzel ruhlar için ise ızdırap gerekir” sözünü birçok yerde vurgulayarak ve severek aktaran Topçu’nun cümleleri arasında “büyük hareketler büyük ızdırapların eseridir”, “ızdırap bizde hayat enerjisinin artması, yığılması ve bollukla kullanılmasıdır”,”Allah’a götüren yol, ıztırabın yoludur” gibi iyi kurulmuş çokça güzel cümle vardır.

Ahlâka çağrı

Son olarak birkaç neslin kulaklarına ulaşan, daha azının vicdanlarında da yer bulan o âhlâki daveti hatırlatarak ve elbette rahmet niyazıyla bitirelim:

Yarınki Türkiye’nin kurucuları yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemeyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir.

Yarınki Türkiye’nin kurucuları millet ve cemaat uğrunda fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simada insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuz’la birleşecek, Sinan Akif’e uzanacak, Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir.

Ve onların eseri olan yarınki Türkiye şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh (Yarınki Türkiye).

İsmail Kara
(Star, 11.07.2015)

İslam Medeniyetinde Kent ve Şehir Algısı



Biz niye reklam yapıyoruz kapitalist mantıkta? Müşterim daha çok gelsin, yanımdaki komşum kazanmasın ama ben kazanayım. Bizde İttihat ve Terakki'den beri -Demokrat Parti zamanında da geçerliydi, ANAP zamanında da geçerliydi, belki bugünkü cari siyasette de geçerli- her mahallede bir zengin olsun anlayışı var. Şimdi bu mahalle dediğimiz şey eğer İslam şehri mahallesiyse Osmanlı'nın ve Selçuklu'nun uygulamış olduğu bin yıllık toplumsal düzende böyle bir burjuva ya da kapitalist görmüyoruz.

Lütfi Bergen

İhsan Fazlıoğlu: "Aydın BİZ'den değildir."


Aydınlar tek bir millettir. Dediğim gibi nerede oldukları ve hangi ünvanları taşıdıkları mahiyeti değil dereceyi değiştirir... Sorun bir kendilik bilinci sorunudur; siz kimliğinizi, kişiliğinizi hangi bağlamda kazandıysanız o bağlamı tezahür ettirirsiniz. Bir örnek verelim: Kendilik bilincini siyasî bir hareketin içinde elde eden, onu aşan bir tutum ve davranışı çok zor takınabilir. Dışında elde edip daha sonra dahil olan bir kişi ise çok daha farklı bir tavrın ve tarzın sahibi olabilir. Bilgin olma ile aydın olma da buna benzer; ister akademide ister siyasette aydın kimliğine sahip kişi aydındır; akademide diye farklı davranabileceği beklenmemelidir... Nice akademisyenler aydın duruşu göstermişlerdir; nice akademi dışı insanlar ise bilgin duruşu...

Aslında ilginç bir biçimde aydın derken okuyup-yazabilen, âmiyane bir tabirle mürekkep yalamış kişiyi anlıyor insanlar; tahsilli kişi yani... Çok ilginçtir sanayi devrimi etkilerini gösterinceye değin İngilizler herkesin okumasının gerekli olup olmadığını; kadınların öğretim görüp görmesinin toplum için bir anlam ifade etmeyeceğini tartışıyorlardı. Sorun, sanayî âletlerinin kullanımının öğretilmesi ve üretim mekanizmalarının dönmesi için ürünlerin etiketlerinin okunması ihtiyacına dayanınca kendiliğinden çözüldü. Bu örneği şunu vurgulamak için verdim: Akademi’deki aydınlar emin olun çoğun tahsilli insan seviyesinde; varlıklarını bilgilerinden değil ünvanlarından devşiriyorlar. Zekîler ama akıllı değiller; çünkü insan için akıl ile ahlâk arasında lâzım-melzûm ilişkisi vardır... Bilgisi ile eylemini hakikat, adalet ve muhabbet için değil de güç için, iktidar için, tahakküm için, hatta çıkarı için istihdam eden bir kişiye academicus sıfatı verilebilir ama homo sıfatı konusunda o kadar emin değilim...

Bu milletin tarihî tecrübesine ilişkin mensubiyeti ve aidiyeti olmayan bir kişiyle bu milletin geleceği üzerine konuşmam; benim için onun bir Çinli ya da bir İngiliz’den farkı yoktur. İbn Haldun’un dediği gibi, kalplerimiz müteferrik ise akıllarımızı kimse birleştiremez; kalbimiz yani vicdanımız yani anlam-değer dünyamız, yani tarihî tecrübemiz yani BİZ BİZ’den olmayan ile Biz üzerine konuşulmaz zâten... Aydın BİZden değildir...

İhsan Fazlıoğlu
(Düşünce Dergisi, 06.04.2015)

Hâkimler, Hakemler, Oyuncular, Aktörler


Ey rakkaslar, ey rakkaseler! Bıraktığınız yerden başlayın! Şahsiyet sahibi olmaya müteveccih cehd-ü gayreti ne zaman, nerede bıraktıysanız oradan. Öncelikle inhiraf ettiğiniz, gâvurun itimadını kazandığınız mahalli hatırlayın. Hatırla, senin sırtını ne zaman, nerede sıvazladılar? İşte orasıdır nirengi noktası. İsmet Özel okumaya oradan başlayabilirsin. Duruyor önümüzde düşündürücü katakulli. Neydiniz, ne oldunuz? Küfrün adına Arap Baharı dediği katakulli Suriye’de niçin (henüz?) sonuç vermedi? Türk toprağındaki mayınları aylar önce temizlediğiniz halde, Pentagon’un istediği sonuca varmak niye bu kadar uzun sürdü? Sonuçtan başlayın.

Şunu kafanıza iyiden iyiye sokun ki, ferdi şahsiyet, millî şahsiyetten başka bir şey değildir ve başka bir şey olması imkân ve ihtimal dahilinde değildir. Ömr-ü hayatınızın hangi şartlarında şahsiyet sahibi olduğunuza dikkat kesilin. Şahsiyet derdini ciddiye alan herkes için Suriye düğümündeki niçinin izahı da basit: Çünkü mezkur saha dünya sistemi lortları tarafından zamanında tespit edilmiş ve/veya muhkem kılınmış statülerden birine sahip değildir. Suriye hususunda kendi aralarında anlaşmazlığa düşen bizatihi kalburüstü kâfirlerdir. Bu bariz uzlaşmazlık yüzünden Suriye’de aktüel iktidarın devrilerek veya kendinin çekilmesi suretiyle değişmesi halinde hangi sahanın hangi sermaye grubunun kontrolü altında kalacağı sarahatle ifade edilemiyor. Pazarlık bitmedi. Ölüm hak, miras helâl. Bu yazıyı okuyan bir kimse durumu tam tamına anlayamıyorsa, kabahati zinhar kendinde aramasın. Kabahat küfrün anlatım kifayetsizliğinde, meramını ifade bakımından çektiği sıkıntıdadır.

İsmet Özel, 4 Mart 2012
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Geyikli Gece


Halbuki korkulacak hiç bir şey yoktu ortalıkta
Her şey naylondandı o kadar
Ve ölünce beş on bin birden ölüyorduk güneşe karşı.
Ama geyikli geceyi bulmadan önce
Hepimiz çocuklar gibi korkuyorduk

Geyikli geceyi hep bilmelisiniz
Yeşil ve yabani uzak ormanlarda
Güneşin asfalt sonlarında batmasıyla ağırdan
Hepimizi vakitten kurtaracak

Bir yandan toprağı sürdük
Bir yandan kaybolduk
Gladyatörlerden ve dişlilerden
Ve büyük şehirlerden
Gizleyerek yahut döğüşerek
Geyikli geceyi kurtardık

Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Caddelerde gezmekten hoşlanıyorduk akşamları
Kadınların kocalarını aramasını seviyorduk
Sonra şarap içiyorduk kırmızı yahut beyaz
Bilir bilmez geyikli gece yüzünden

"Geyikli gecenin arkası ağaç
Ayağının suya değdiği yerde bir gökyüzü
Çatal boynuzlarında soğuk ayışığı"
İster istemez aşkları hatırlatır
Eskiden güzel kadınlar ve aşklar olmuş
Şimdi de var biliyorum
Bir seviniyorum düşündükçe bilseniz
Dağlarda geyikli gecelerin en güzeli

Hiçbir şey umurumda değil diyorum
Aşktan ve umuttan başka
Bir anda üç kadeh ve üç yeni şarkı
Belleğimde tüylü tüylü geyikli gece duruyor

Biliyorum gemiler götüremez
Neonlar ve teoriler ısıtamaz yanını yöresini
Örneğin Manastır'da oturur içerdik iki kişi
Ya da yatakta sevişirdik bir kadın bir erkek
Öpüşlerimiz gitgide ısınırdı
Koltukaltlarımız gitgide tatlı gelirdi
Geyikli gecenin karanlığında

Aldatıldığımız önemli değildi yoksa
Herkesin unuttuğunu biz hatırlamasak
Gümüş semaverleri ve eski şeyleri
Salt yadsımak için sevmiyorduk
Kötüydük de ondan mi diyeceksiniz
Ne iyiydik ne kötüydük
Durumumuz başta ve sonda ayrı ayrıysa
Başta ve sonda ayrı ayrı olduğumuzdandı

Ama ne varsa geyikli gecede idi
Bir bilseniz avuçlarınız terlerdi heyecandan
Bir bakıyorduk akşam oluyordu kaldırımlarda
Kesme avizelerde ve çıplak kadın omuzlarında
Büyük otellerin önünde garipsiyorduk
Çaresizliğimiz böylesine kolaydı işte
Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız
Örneğin üç bardak şarap içsek kurtulurduk
Yahut bir adam bıçaklasak
Yahut sokaklara tükürsek
Ama en iyisi çeker giderdik
Gider geyikli gecede uyurduk

"Geyiğin gözleri pırıl pırıl gecede
İmdat ateşleri gibi ürkek telaşlı
Sultan hançerleri gibi ayışığında
Bir yanında üstüste üstüste kayalar
Öbür yanında ben"
Ama siz zavallısınız ben de zavallıyım
Eskimiş şeylerle avunamıyoruz
Domino taşları ve soğuk ikindiler
Çiçekli elbiseleriyle yabancı kalabalık
Gölgemiz tortop ayakucumuzda
Sevinsek de sonunu biliyoruz
Borçları kefilleri ve bonoları unutuyorum
İkramiyeler bensiz çekiliyor dünyada
Daha ilk oturumda suçsuz çıkıyorum
Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum
İyice kurulamıyorum saçlarını
Bir bardak şarabı kendim için içiyorum
"Halbuki geyikli gece ormanda
Keskin mavi ve hışırtılı
Geyikli geceye geçiyorum"

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.

Turgut Uyar

Hızırla Kırk Saat'ten


2.
Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini nasıl sileceğimi öğretmediniz

Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini

Sezai Karakoç

Türk Tarih Düşüncesinin Modernleşmesi


Tarih düşüncesinin değişmesini izlemek, bir bakıma toplumsal değişimi izlemekle aynı anlama geliyor. Tarih karşısında takındığımız nihaî tavır, gerçekte hakikat duygusu karşısında almış olduğumuz tutumdan farklı olmadığı için felsefî bir boyut da taşımaktadır. Türklerin tarihî zaman içinde yapıp ettiklerinin hikâyesi ile bu tahkiyenin kâğıda aksetmiş hali arasındaki muhtemel benzerlik veya farklılıkların doğurduğu problemleri anlamaya ve tashih etmeye çalışmak, ancak mümkün olduğunca bütüncü bir yaklaşımla mümkün. Türk tarih düşüncesinin gelişme safhalarını bir bütün halinde görme isteği bu çalışmaya hayat veren neden olmuştur. Fatih M. Dervişoğlu, Türk tarih düşüncesinin gelişme ve kırılma noktalarını tespit etmeye çalışarak, Türk tarih düşüncesinin İslâm ve Batı tarih yazıcılığıyla kesişen noktalarını ve devamlılığını göz önüne koymuştur. Türk tarih düşüncesinin geniş mânâda dünya tarihi içerisinde nasıl bir seyr ü seferde olduğunu takip edebildiğimiz çalışma, Türklerin İslâmiyet’i kabulünden Cumhuriyet döneminde akademik tarihçilik geleneğinin oluşması safhasına kadar geçen dönemdeki tarih anlayışının teşekkülünü ve tekâmülünü ele alıyor.

www.otuken.com.tr/KitapDetay/turk-tarih-dusuncesinin-modernlesmesi

20 Temmuz 2015 Pazartesi

İsmet Özel: "Suriye meselesi tamamen Amerikan hegemonyasının bir planıdır."


Yani koskocaman bir ülke! Daha dün olan bir şey... Hâlâ olan bir şey... Kilometre bakımından en uzun sınırımız üzerinden mayınlar temizleniyor. O zaman insanlar haldır huldur, dangalakça şeyler söylediler. Bu mayınların niye döşendiği hiç kimseyi ilgilendirmedi. Ama ondan sonra da bir Suriye meselesi çıktı. İnsanlar "Beşar Esad, halkını öldürüyormuş da..." falan filan gibi manyakça ifadeleri ciddi ifadeler kabul ettiler. Hiç kimse Türkiye'de Suriye meselesi doğmadan önce Türkiye sınırından mayınların neden temizlendiğini sormadı! Bunun Ankara'yı, Şam'ı hiç ilgilendirmeyen; tamamen Amerikan hegemonyasının bir planı olduğunu hiç kimse düşünmeden böyle yaşıyor insanlar.

İsmet Özel
(28 Eylül 2013, Ankara)

Konuşmanın tamamı içinİstiklâl Marşı Derneği

Hakk'a itâat ruhun işidir


Nutfe, alaka, et, kemik, kıl ve deri gibi tüm varlıklar ruh olmayınca cansız, donuk ve ölüdürler. Helak olur, kötü kokar ve bozulurlar. Ama ruh ile canlı, hareketli ve taze olurlar, bozulma, kokma ve yok olmaktan korunurlar. Hakk'a itâat ruhun işidir. Uzuv onunla hareket eder. Gezip dolaşmaya yardım eden uzuvlar aslında onun eylemi ile hareket ederler. İrâdeyi ve tercih hakkını kullanan da odur. İtâat ettiren, itâat eden gibi değildir. Uzuv, onu kullanan gibi değildir. Hizmet eden, hizmet edilen gibi, binen de binek gibi değildir. Ruh, gözde, göz ile gözsüz görendir. O, görmeyi de görmektir. İşitme, işitilenin, konuşma ve konuşulanın, koklama ve koklananın, tatma ve tadılanın, anlama ve anlananın kapısı hep odur.

Hâce Yûsuf-i Hemedânî
(Hayat Nedir? / İnsan Yayınları)

19 Temmuz 2015 Pazar

"Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar."

Modern Köle
Düşündüklerimizi, algıladıklarımızı, nereden geldiğimizi ve bundan sonra ne yapacağımızı daha derin araştırdıkça, bize ne kadar çok yalan söylendiğini göreceksiniz.

Uyanmanız ve anlamanız gerek ki, hayatınızı yönlendiren insanlar var ve siz bunun farkında değilsiniz... Perde arkasındaki adamların istediği en son şey, bilinçlenmiş ve düşünme yetisine sahip bir toplum. Bu yüzden ki sürekli olarak düzmece bir yaşam, medya yoluyla bizlere sunuluyor. İlginizi dağıtmak ve sizi her şeyden habersiz bırakmak istiyorlar. Ve gerçekten de bu işi iyi yapıyorlar.


Çocuklarınızın eğitilmesini istemiyorlar. Çok fazla düşünmenizi istemiyorlar. Bu yüzden tüm dünya gün geçtikçe eğlenceyle, medyayla, tv programlarıyla, uyuşturucuyla, alkolle ve aktivitelerin her çeşidiyle dolu hale geldi. Bunların tümü insanların zihnini meşgul tutmak için. Çok az insan gazete ve kitap okuyor; tek gerçeğiniz ekranda gördükleriniz... Sizler sabahtan akşama kadar her yaştan, her renkten, her dinden insan, başına oturuyorsunuz. Burada dönen illüzyonlara inanmaya başladınız. Ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise hayalî olduğuna inanmaya başladınız. Televizyon ne derse onu yapmaya başladınız. Onun gösterdiği gibi giyiniyor, onun gösterdiklerini yiyorsunuz. Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz; hatta onun istediği gibi düşünüyorsunuz. Allah aşkına, sizler gerçeksiniz! Hayalî olan ekrandakiler...

Jordan Maxwell
(Zeitgeist, 2007)

18 Temmuz 2015 Cumartesi

"Bütün insanlar şehre giderse..."



"İstanbul Atatürk Havaalanı 11 bin dönüm, yeni havaalanı projesi 73 bin dönüm. Bugün İstanbul Havaalanı'nın 3 misli büyüğünü yapsalar 30 bin dönüm. Geriye kalıyor 43 bin dönüm yer. Buraya maksat havaalanı değil, buraya havaalanı şehri kurulacak... İnsanların nefesi alıp verdiği oksijeni sağlayan en az 40 bin dönüm meşelik ormanı bozarsan, siz İstanbul'da yaşayanlar nefes alamayacak duruma geleceksiniz. Çiftçilik bitiyor, hayvancılık bitiyor, ben gidip İstanbul'da yaşayamam. Ne iş yapabilirim ben köylüyüm kardeşim. Ben hayvan bakacağım, fasulye, bezelye, ekin, buğday ekeceğim, ben geçimimi böyle sağlayacağım. Bütün insanlar şehre giderse çok özür dilerim ne bok yiyeceğim ben şehirde ya? Ben köylüyüm kardeşim."

16 Temmuz 2015 Perşembe

Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah



Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerede ki, cennette mi sandın?

Her yer ne güzel menba-i hüsn insan güzeli;
Sen de bu cemâli, hûri gilmanda mı sandın?

Her yerde fakat ârifin kalbindedir Allah
Yoksa sen onu arz-u semavatta mı sandın?

Dünya diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mizan-u siratı, mutlaka orda mı sandın?

Cenne-tü düzah, gamm-u sürür, zulmet ile nur
Yaptıklarının gölgesi, hariçte mi sandın?

Bilgin sana kıymet, talebin neyse o'sun sen
İnsanlığı sade yeyip içmekte mi sandın?

Halin neyse, müşteri sen oldun o hâle
Noksanı meğer Adl-i İlahi'de mi sandın?

Fikrim bu benim, virdim ise her lahzâda "âh!"
Sen âh-ı ateş sûzumu beyhûde mi sandın?

Yeniler her âh ile Kenân, Ahd-i Elest'i
Âhım acaba nefha-i habide mi sandın?

Nutk-u Şerif: Kenan Rıfâi [k.s]
Okuyan: Ömer Tuğrul İnançer

15 Temmuz 2015 Çarşamba

"Bunlar Türk milleti"


Turistler gelmişler Hazret-i Halid Câmii'ni ziyaret ediyorlar, yani turistik yerleri geziyorlar. Birkaç tane ihtiyar -câminin içine de girmişler- öğlenden sonra ikindi namazını bekliyorlar. Tesbih çekiyorlar, derviş galibâ. Şimdi sormuş öteki; "Ne yapıyor bunlar tık tık?". "Bunlar Türk milleti, ihtiyar olduğuna bakma, yarın bir muhârebe olursa [diye] egzersiz yapıyor" diyormuş, silah çekmek için. Egzersiz yapıyorlar parmağınla!

Muhibbî Safer Dal [k.s]
(Geydim Hırkayı, sf.165-166)

Ömer Tuğrul İnançer: "Cenneti mesire yeri gibi, kebapçı dükkanı gibi görmek kimsenin hakkı değildir."

Mü’min, korku ve ümit arasındadır” sözü tasavvufî bir söz değildir, daha ziyade dinin mükellefiyetler, yükümlülükler tarafı ile ilgili bir bahistir. Ulemâ efendilerimiz, izah babında bir sınıflandırma yapmak için büyük günahları saymışlardır. Hakikatte hiçbirşey sınıflandırılmaz, bu sınıflandırmalar öğretici olmak için yapılmıştır. Ulemânın büyük günah olarak tesbit ettiği 19 tane günah vardır; bunlardan iki tanesi şudur, birisi; ben o kadar büyük günahkârım ki, ne yaparsam yapayım cehenneme kütüğüm; bu “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz” ayetine muhalif olduğu için büyük günahtır. Diğeri; “ben öyle hayırlı ameller işledim ki, öyle hayırlı bir adamım ki, cennette köşkler garanti” demektir. Bu da günah-ı kebâirdendir. Bu durum “ben nefsimi aklamam” ayetine muhaliftir.

Kur’an-ı Kerim’de birçok yerde “Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır” mealinde ayetler vardır. Bu ayetlerinin birinin başında “Bilmiş ol ki, onlar Allah’ın dostlarıdır” cümlesi vardır. Allah’ın dostluğunu kazanmış bir zât-ı şerif hala “Beyne’l-Havf Ve’r-Recâ’da” mıdır? Ancak mahşer hali öyle bir haldir ki, pişman olmayacak hiç kimse yoktur. Mesela Allah’ın ikramına mazhar olmuş bir zat, keşke daha çok yapaydım da daha çok ikram alaydım diyecektir.

Cenneti mesire yeri gibi, kebapçı dükkanı gibi görmek kimsenin hakkı değildir. Hatta bir takım insanlar hurînin ne olduğunu bilmiyorlar, dişi melek zannediyorlar. Hûr’da cinsiyet yoktur çünkü ahirette cinsiyet yoktur. Cinsiyet ve milliyet dünyevî bir haldir, üremeye ve birbirimizi iyi tanımaya ve bu şekilde Yaratıcımızı iyi tanımaya yarar. Kabir suallerinde cinsiyet suali yoktur, milliyet suali de yoktur. Cenneti bir mekan olarak ve dünyevî yasakların kalktığı bir yer olarak görmek, engizisyon papazlarının yaptığı işkenceleri de cehennem azabı zannetmek Cenab-ı Hakk’ın cezasını ve mükafaatını anlamamak demektir.

Her insan ayrı bir kapasiteye sahiptir, her insan bu kapasitesini doldurmakla yükümlü olarak buraya gönderilmiştir. Bu kapasitesini dolduranlar kâmillerdir, dolduramayanlar nâkıslardır. Kapasite çok nadir olarak artırılır, ama çok nadir olarak… 50 kiloluk kapasitesi olan adamın 49 kilosu varsa onun kâmilliğine çok az kalmıştır, benim 500 kilo kapasitem var ve 250 kilo taşıyorsam yarım adamımdır. Tasavvuf ekolleri asla bir cemiyyet ve cemaat değildirler. Tasavvuf ekolleri ferdî tekâmül peşindedir. Bu ferdî tekâmül kapasiteyi doldurduktan sonra taşmakla ortaya çıkar. Taşanlar, etrafını faydalandıranlardır.

Allah korkunç değildir. Allah güzeldir, güzeli sever. O güzelin rızasını kaybetme, hatırını rencide etme korkusu başka birşeydir. Mükellefiyet borcu ödemek güzeldir ama kamil birşey değildir.

Takva, Allah’ın rızasını kaybetme korkusudur. Bu, Allah’ın ceza vermesi korkusu değildir. Allah’ın verdiği ceza bizim menfaatimizedir. Elbette Rabbül Alemin’in bir haşyeti vardır ve o haşyetten korkulur ama hep Allah ile beraber olanlar o haşyetten korkmazlar. Şeyh Şamil hazretlerinin Çar karşısında “Lev enzelna…” ayetlerini okuması ve haşyet kelimesinde tavanın sıvasının dökülmesi…

Efendimiz, münafıkların kimler olduğunu bilirdi ancak ifşa buyurmazdı. Kimler olduğunu sadece bir kişiye söyledi. Hz. Ömer efendimiz, kendisinin cennetle müjdelendiğini bilmesine rağmen, Efendimiz’in sırdaşına sorardı, beni de münafıklar arasında saydı mı diye… Bu incelik korku ve reca arasında olmak değildir, başka birşeydir. Hz. Ebubekir, cennetle müjdelenmiş olmasına rağmen “Ya Rabbi, bedenimi öyle büyüt ki, cehenneme başka mü’min sığmasın” buyurmuştur.

Hz. Peygamber’in kâline şeriat, haline tarikat denir. Biz tarikat derken filancacı, falancacıları kastetmiyoruz, tarikat bu değildir. Kelimelerin hangi kavramı ifade ettiğinde mutabık olmamız gerekir. Bir kişiyi gördüğün zaman, hatırladığın zaman Allah aklına geliyorsa o Allah velisidir.

Ömer Tuğrul İnançer
(Seyir Defteri, Bölüm 4, 31 Ocak 2008)

14 Temmuz 2015 Salı

İstiklâl Marşı'nı kim yazdı?



Neden, "İstiklâl Marşı'nı Kim Yazdı?" sorusuna cevap vermek üzere bir basın toplantısı yapma ihtiyacını duyduk? Şundan: Türkiye'nin mevcudiyetine hizmet eden her şey zaman içinde varlığını kaybetti. Bugün, artık İstiklâl Marşı dışında Türkiye'nin varlığını teminat altına alabilecek hiçbir şey kalmadı. Dolayısıyla İstiklâl Marşı aleyhine, İstiklâl Marşı'nı zaafa düşürecek bir şeyler, Türkiye'nin idamesi aleyhine şeyler haline geldi. Basın toplantımızın kısa cevabı bizzat İstiklâl Marşı'nın şairi, yani İstiklâl Marşı'nın altında imzası bulunan zat tarafından verilmiştir. Hepinizin bildiği gibi, Mehmet Akif Ersoy bütün şiirlerinin yer aldığı Safahat'a İstiklâl Marşı'nı dâhil etmemiştir. Bunun sebebini sorduklarında "O benim eserim değildir, milletimin eseridir." demiştir. Dolayısıyla 'Safahat'ta onun yeri yoktu' diyen bizzat Mehmet Akif'tir. Bu soru çok bariz bir şey. İstiklâl Marşı'nın gerçekten Mehmet Akif tarafından yazılmadığı, Türk Milleti tarafından yazıldığı fantastik bir şey olarak görülüyor. Millet nasıl bir araya gelmiş ve bunu yazmış? Ama bu anlaşılmayacak bir şey değil. Bir kere bu metnin adının İstiklâl Marşı olduğuna dikkat etmek lazım. Yani milli marş değil bunun adı. İstiklâl Marşı'ndan başka bir adı yok. Söz konusu olan şey nedir? Söz konusu olan şey Türk İstiklâli'dir.

İsmet Özel
11 Temmuz 2015, İstanbul
Kaynak: İstiklâl Marşı Derneği

Bu şehir Türk’tür


Bir halkın içinden dışına kadar tamamiyle çürüyüp, cife (kokmuş et, leş) olması için her türlü zehirleri olan bir devrede, hayretle gördük, İstanbul çürümedi. Fetih’ten beri toprağına sinmiş olan padişah, gazi, evliya ruhları İstanbul’u, feleğin her türlü germ ü serdine (sıcağına soğuğuna, acılığına, tatlılığına, sıkıntısına) karşı, Müslüman ve Türk olarak yaşatıyor.

Bu şehir Türk’tür ve Türk olmasa, insaniyet (insanlık), güzelliğinden bir âlem (dünya) kaybeder!

Yahya Kemal, Aziz İstanbul

İnsan hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir


Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün tersine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, ilaç ampullerini, soluk durumunu hiç aklından çıkarmamak zorundadır; gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken, kendi kendinin ve yaşamının zamanının her zamankinden daha fazla bilincindedir. İnsan hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir: Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, hızın hızlılığına, esrime hıza.
- Milan Kundera, Yavaşlık

İnsanın gökyüzüne bakacak vakti olmalı, yapamadım, yetiştiremedim, edemedim, hiç bir zaman bitmez, hiç bir devirde de bitmemiştir. Hilkate bakmalı insan, kendisiyle yalnız kalmalı, işte yokluk öyle başlıyor... Varlık zor, varlık çok ağır, varlıkla meşgul olmak... O siklet kalbi çok yoruyor azizim.
- Sadettin Ökten

Medeniyet Tasavvuru: Sadettin Ökten



Zamanın ruhu bize neyi söylüyor?
Osmanlı'dan yeni bir medeniyet tasavvuru doğar mı?
Din medeniyeti nasıl etkiliyor?


Serdar Tuncer'in 19 Ocak 2014 tarihinde Başka Şeyler'de konuğu Prof. Dr. Sadettin Ökten'di.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Kani Karaca'dan Kadir Suresi



97 - Kadir
Bismillahirrahmânirrahîm

1. İnnâ enzelnâhu fî leyletil kadr (kadri).
2. Ve mâ edrâke mâ leyletul kadr (kadri).
3. Leyletul kadri hayrun min elfi şehr (şehrin).
4. Tenezzelul melâiketu ver rûhu fîhâ bi izni rabbihim min kulli emrin.
5. Selâmun, hiye hattâ matlaıl fecr (fecri).

1. Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
2. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin!
3. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4. Melekler ve ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de iner.
5. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.

12 Temmuz 2015 Pazar

Mahalle Mektebi’nin 24. sayısında dosya konusu: Ezan

Hayatı ve edebiyatı titizlikle bünyesinde toplayan Konya merkezli Mahalle Mektebi dergisinin 24. sayısı okuyucuyla buluştu. Derginin bu sayısı tıpkı öncekiler gibi öyküleriyle, söyleşileriyle, çizgileriyle, şiirleriyle, denemeleriyle ve özellikle de dosya konusuyla dopdolu. İki ayda bir yayımlanan Mahalle Mektebi, sadece edebî çalışmalarıyla değil, ilmi ve irfanı yüksek metinleriyle de okuyucusunun göğsünü genişletmeye devam ediyor. Dergi, Fatih Özkafa’nın “La Mevcude İlla Hu” hattıyla açılıyor.

Genel Yayın Yönetmenliğini Ulvi Kubilay Dündar’ın üstlendiği Mahalle Mektebi’nin öykü bölümü Köksal Alver’in “Ah Öyle Bir Susamışlığı” başlıklı çalışması ile açılıyor. Derginin hemen her sayısında ismini görmeye alıştığımız Alver o bildik samimi üsluba sahip bir hikâyesiyle daha Mahalle Mektebi’nin yeni sayısında. Dergide dikkat çeken öykülerden bir diğeri Emine Acar’ın “Hangi Pencere” adlı eseri. Yeni anlatım teknikleriyle kurulmuş olan “Hangi Pencere”, yazarının da metne dâhil olması ve ele aldığı derinlikli konu ile beraber çarpıcı bir öykü olarak karşımıza çıkıyor. Dergide öyküleriyle yer alan diğer isimler şöyle: Ahmet Melih Karauğuz, Betül Ok, Numan Altuğ Öksüz, Senem Gezeroğlu, Meral Afacan Bayrak, Berra Orhan, Soner Oğuz, Fahri Ayhan, M. Fatih Yıldız, Özlem Göktaş, Ömer Çelik ve İsmail Özen. Derginin öykülerinde okuyucuyu yaz mevsiminin buhranından kurtaracak ve Ramazan-ı Şerif’in tefekkürünü yakalamaya götürecek bir hava hâkim.

Bu sayıda Fatma Çağdaş Börekçi’nin ülkemizde gittikçe önem kazanan çocuk edebiyatı üzerine Fatih Turanalp ile bir söyleşisi bulunuyor. Fatih Turanalp şöyle diyor: “Müslüman çocuk edebiyatçıları olarak bizlerin, didaktikliğe bulaşma kaygısıyla steril çocuk edebiyatı ürünleri ortaya koymamamızın, didaktik olmaktan çok daha büyük bir vebali olduğunu düşünüyorum. Söz söylemenin kendi hesabı bir yana, yazı düzleminde söylenen ve insanlar arasında yayılan sözün Allah katında ayrı bir hesabı olduğunu hatırımızdan çıkarmamamız gerek. Söylenen sözün “sadra şifa” olmasının söz söylemenin bir gereği olduğunu da…

Mahalle Mektebi’nde 24. sayının şairleri Hicabi Kırlangıç, Süleyman Unutmaz, Ahmet Sarı, Yağız Gönüler, Adem Yazıcı, Ahmet Sami Yalçınkaya, Hamza Günerigök, Ömer Karpuzoğlu, Zeki Altın ve Anıl İbrahim Bakırcı. Ayrıca İbrahim Demirci’nin çevirdiği Seyyid Kutub ve İbrahim Kunt’un çevirdiği Sohrab Sepehri şiirleri de okuyucuyu şiire doyuruyor, şiire teşvik ediyor.

Derginin dosya konusundan evvel alıntı sayfasında Sezai Karakoç’un “Şehrin En Yüce Yerinde” başlıklı yazısı yer alıyor. Bu alıntı okuyucuyu adeta dosyaya hazırlıyor. Büyük şairimiz şöyle sesleniyor: “İslâm, ne kadar sade ve insanîdir! Hangi dinin mü’mini, şehrin en yüce noktasına çıkar, hiçbir sanatın anlatamayacağı bir jestle, insanı Allah yoluna çağırır…

Alıntıdan da anlaşılacağı gibi Mahalle Mektebi’nin bu sayısında dosya konusu ezan. 40 sayfaya yakın bir hacmi bulan dosyada Köksal Alver (Ezan), Muhammed Faruk Özcan (Üç Rüya), Muhammed Mücahid Dündar (İki Ezân, Bir Saltanat), Ali Bektaş (Bilal-i Mustafa), Necdet Subaşı (Müezzin), Yağız Gönüler (Mûsikîmizin ve Ezanımızın Hâl-i Pürmelâli), İbrahim Demirci (Ezanlar), Abdullah Harmancı (Ses Bayrağımız: “Lisan-ı Muhammedi”), Erdal Zeki Tomar (Anadolu Muvakkithaneleri), M. Feyza Yarar (Bülbülün Gül ile Har Davası Var), Betül Ok (Türkçe Ezan Meselesi) ve Serdar Ceylan (Yıkılıyorum) emek verenler arasında. Ayrıca İbrahim Kunt’un hazırladığı Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî’nin anlattığı Bet Sesli Müezzin hikâyesi de yine dosyayı şereflendiriyor.

Mahalle Mektebi dergisi denemeleriyle de oldukça dikkat çeken konulara temas ediyor. Bu sayıda deneme bölümünün ilk ismi Mahmut Atay. Atay “Türkiye’de İslamcılık ve Siyaset” İslamcılık düşüncesinin dünden bugüne ortaya çıkışı ve izlediği seyri yakın dönemlere kadar gelerek anlatıyor. Bu sayıdaki dikkat çekici bir diğer deneme Ahmet Sarı’nın “Şiir, Sis ve Sınır: Theo Angelopoulos Sinemasına Dair” başlıklı yazısında Kıta Avrupa'sı sinemasının önde gelen birkaç isminden biri olan Theo Angelopoulos’u filmlerinde dikkat çekici izleklerden olan sınır teması ve şiirsel gerçeklik üzerinden anlatıyor. Dergide bu sayıda deneme yazıları ile bu bölümü sırtlayan diğer isimler şu şekilde: Abdullah Kasay, Hasan Arslan, Ebuzer Şamil, Esra Kodal, İmdat Akkoyun, Handegül T. Kabakçıoğlu, Muammer Ulutürk, İsmail Özen, Mehmet Kahraman, Mustafa Dağ, Hasan Karataş, Zeynep Tenekeci ve Serap Albayrak.

Mahalle Mektebi’nin 24. sayısı, Türk edebiyat ortamının bir piyasaya dönüşmemesi için “Hayya alel-felah” diyor, okuyucuyu şifaya ve kurtuluşa çağırıyor. Ramazan-ı Şerif’i hüzünle uğurlayanlardan oluyor.

10 Temmuz 2015 Cuma

Müezzinin sesi


Allâhü Teâlâ müezzini sesinin yetiştiği yer nisbetinde mağfiret eder. Sesini işiten yaş kuru ne varsa hepsi ona (kıyâmet gününde) şahitlik ederler.

[Hadîs-i Şerîf, Müsned-i Ahmed]

9 Temmuz 2015 Perşembe

İsmail Kara: "Yaptıklarımız ya taklit, ya şekilsiz."


Güzel ve kültürümüzle irtibatlı cami, ev, sokak, bahçe, okul yapamıyoruz. Yaptıklarımız ya taklit, ya şekilsiz. Bu kadar özel okul yapıldı büyük bütçelerle, ben bir tane zevkli, güzel ve modern binaya tesadüf etmedim. Büyüklük ve israf dışında göze çarpan bir şey yok. Kamu binaları, üniversiteler de öyle. Zor olanla başa çıkmak kafa, vakit, emek ve ter ister, halbuki kolayı tercih ediyoruz yani terk ediyoruz. Bu da kendimizi, memleketimizi terke doğru gidiyor. Veya çok kaba bir şekilde uyarlıyor, tanımsız hale getiriyoruz, bu da aslında terk etmenin bir türü.
...
Dünü ve dünde yaşayamayız, bu hastalık işareti; fakat nereye doğru gidiyoruz, neye katılıyoruz, neyi elimize alıyor ve kullanıyoruz konusunda bir donanıma sahip olma alışkanlığımız ve endişemiz yok. Veya yeteri kadar yok. El ile gelen düğün bayram, uydum kalabalığa… Bu gayri ahlâki ve gayri insani bir şey aslında. Buna bilgi ve fikir kalemindeki zaaflar, yetersizlikler diyelim isterseniz. Elbette biraz derin bilgi, farkındalık… Buna pek de talip olmadık dersek haksızlık etmiş olmayız sanırım. İkincisi, perhizkâr tarafımız çok zayıf. Halbuki modern dünyanın kuşatmalarından ve sapkınlıklarından bir miktar da olsa kurtulmak, belki hangilerine katılabileceğimizi tesbit edebilmek için biraz mesafeli ve perhizkâr durmak çok önemli. Bu da ahlâkî bir şey. Beşerlikten insanlık ve Müslümanlık seviyesine yükselmek demek, aynı zamanda seçme kapasitesini yükseltmek, seçkinleşmek, seçilir olmak demek.
...
Mustafa Kutlu ağabeyle yayın işlerinde yorulduğumuz zamanlar birbirimize söylediğimiz bir söz var: Çok çalışıp çok yoruluyoruz ama Yüce Allah bizi iyi işlere sevk etti, kötü işlerde yorulmadık. Nurettin Topçu mektebine mensup biri olarak iradeci kadercilerden sayıyorum kendimi. “İradeci kaderci” tabirini de ben mi buldum acaba? Uçsuz bucaksız kader deryasının ortasında, onun hareketlerine bütünüyle teslim olmak birinci madde olsa da insanın iradesiyle kaderi içinde, kaderinin tayininde aktif bir rol sahibi olduğuna inananlardanım. Kelamcılar duymasın, belki sûfimeşrepler de! Yaptığım işlerin önemli bir kısmını birinden öğrenmedim desem yanlış olmaz herhalde. Veya dolaylı yollarla fark ettim, bazı işaretlerden çıkarımlarda bulundum diyeyim. Çalışmak ve daha çok da ısrar, rehavete düşmeden takip bana birçok şeyi öğretti, önüme getirdi. Bir atasözü kurdum kendime: İmkânsıza yönelmedikçe mümkün olan ele geçmez. Mümkün olana göz diken sınırlı, ahlâkî olarak sıradan ve vasıfsız kalmaya mahkûmdur gibi geliyor bana.

İsmail Kara
(Nihayet, 01.07.2015)

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Anladın mı?


Hicran destanını kendinden oku
Mecnun’dan duyup da rivayet etme.
Aşkın Leylâ’sını gördünse söyle
Söz temsili bulup hikayet etme.

Yüz bin Leylâ doğar alemde her gün
Senin aradığın zevk, sefa, düğün
Tutacağın işi önceden düşün
Daha ilk adımda nedamet etme.

Sevdanın odunaateşine pek güvenilmez
Tutuşurşan eğer kolay sönülmez
Bu yolun hükmüdür geri dönülmez
Canına kıymazsan seyahat etme.

İyi bak kabına, olmasın delik
Boşuna taşırsın, gider gündelik
Anında olmalı ettiğin iyilik
Alem duysun diye inayet etme.

Kâbe’den maksadın varmaktır yâra
Kör gibi tapınma kara duvara
Hızır’ı ararsan kendinde ara
Bulamadım gibi rezalet etme.

Muhabbet herkesin aklını çelmez
Gönül viranesi kolay düzelmez
Alemden çekinme bir zarar gelmez
Sen kendi kendine hıyanet etme.

Şen-şatırneşeli gönlüne hicran dolmasın
Gençliğin gülşenigül bahçesi gamla solmasın
Neyzen gibi aklın yârda olmasın
Özründen çok büyük kabahat etme.

Neyzen Tevfik

Destan


Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,
Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!
Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!
Bir şey koptu benden, şey, her şeyi tutan bir şey;
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!
Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!
Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!
Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!
Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!
Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!
Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.
Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.
Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!
Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!
Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?
Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap!

Necip Fazıl Kısakürek, 1947

Prof. Dr. Ziya Kazıcı, Doç.Dr. Caner Arabacı ve Lütfi Bergen



Serdar Tuncer’in sunduğu, Ahmet Şahin ve ekibinin eserlerle icra ettiği, TRT Diyanet’te yayınlanan "Bereket Vakti"ne Prof. Dr. Ziya Kazıcı, Doç.Dr. Caner Arabacı ve Lütfi Bergen konuk olmuş. Özellikle iyilik, medeniyet, adalet konularında önemli görüşlerini belirtmişler.

7 Temmuz 2015 Salı

Çalışma hayatı yaralıyor, öldürüyor ve hasta ediyor



Dünyanın her yerinde, rekabet gücü adına, çalışma hayatı öldürüyor, yaralıyor, binlerce kadını ve erkeği hasta ediyor. Sağlıklarına ciddi biçimde zarar verdiğini bilseler de, bu insanların, geçimlerini sağlayabilmek için bu tür işlerde çalışmaktan başka çaresi yok... Sağlık Sigortası Fonu'nun ve Çalışma Bakanlığı'nın verilerine göre bugün Fransa'da, iş kazalarından günde iki, amyanttan (asbest) sekiz kişi ölüyor ve iki buçuk milyon çalışan her gün işyerlerinde kanserojen kokteyllerine maruz kalıyor, milyonlarca kadın ve erkek bir insanın fiziksel ve ruhsal olarak dayanabileceği sınırların ucuna itiliyor; kısacası, çalışma hayatı yaralıyor, öldürüyor ve hasta ediyor. Öldüren gerçekten çalışma hayatı mı yoksa yönetim kurullarının oval masalarında çalışma organizasyonunun nasıl olacağına karar verenler mi? Sahte bayraklı armatörlerin ve dünya çelik tüccarlarının yüksek çıkarları için bugün, Hindistan'da Alang sahiline çekilmiş gemileri sökerken, belki iki, belki on, belki altmış işçi ölecek. Burada bahsi geçen, iş ölümleridir, bu ölümlere neden olan riskler gibi 'kabul edilebilir' görülürler; sorumluları için ise, hiçbir mahkumiyet söz konusu değildir.

Annie Thebaud-Mony, Çalışmak Sağlığa Zararlıdır
(Ayrıntı Yayınları, 2012)

Bilimsel tıp, modern tıp değildir


Doğal sütün endüstriyel bir sürü işlemden geçip paket halinde tüketiciye sunulması gibi bilimsel tıpta, bir çok işlemden geçtikten sonra modern tıbba dönüşüyor. Paket süt ne kadar sütse, modern tıpta o kadar bilimsel tıp.
...
Modern tıp yüzünden soğuk makinaların içinde, bilgisayarların teşhis ve tedavisine sunulan, ölçülüp biçilen, borsada işlem gören ve menkul değerlere çevrilebilen hastalık dünyasında yaşıyoruz. Sağlık ise paranın gücüne göre alınıp satılan tüketim malzemesi oldu.
...
Hastaların kanı, canı ve gözyaşını paraya çeviren bu anlayışın gayesi sağlık değil, bitmek bilmeyen kazanma hırsı. Sağlık ve hastayı metalaştıran bu sistem, pazarlama görevi verdiği hekimi komisyoncu duruma düşürüyor. Kutsal vakıf şifahanelerinin yerini, kar etmezse kapatılmakla tehdit edilen hastaneler alıyor.
...
Modern tıbba yön veren sektörler, para getiren hastalık ve risklere dayandığı için, hastalık madenlerinin keşfi sektörün yaşam kaynağı. Sektörün kucağındaki yapıların görevi ise, erken teşhis numarasıyla yeni rezervler ve satılık hastalıklar. Bilim ve sağlık maskeli bu organizasyon yüzünden hastalık rezervleri sürekli artıyor.

Binlerce sanal hastalık bu nedenle uydurulup keşfedildi. Sektör destekli erken teşhis hayat kurtarır kampanyaları bu amaçla yapıldı. Ama iş, kanser ve hastalıkların önlenmesine gelince, göstermelik eylemler hariç ne kaynak ayrılıyor ne de kampanya yapılıyor. Sebep basit: hastalıkları önlerseniz ilaç ve teknolojiyi kime satacaksınız. Zincir hastanelerin çalışması, sizlerin hasta olmasına bağlı.

Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen
Kaynakhttp://ahmetrasimkucukusta.com

"Ayasofya" ile ne anlatmaya çalışıyorsun?


1331'de İznik ele geçirilince Âşıkpaşa, Orhan Gazi'nin "bir ulu kiliseyi cami" yaptığını yazacaktı: Orhan Gazi Camii. Bu camii daha sonra yanınca Mimar Sinan tarafından tamir edilmiş. Bir diğer adıyla Küçük Ayasofya Camii olan Orhan Camii, AKP hükümetinin Kültür Bakanlığı tarafından Hıristiyanlarca kutsal sayılan yerler listesine alınmış ve 2010 yılında bir yazı ile resmen kilise olarak tanınmıştı. 2011'de ise kilisenin içine mescid kondu. Hem ziyaret, hem ibadet, hem turizm. Neskayfe sponsor olacak sanmıştım ben, olmadı. Bu konuda Çelimli Çalım'ın 4. sayısındaki Oruç Özel yazısına bakılabilir... 2015'te de kilise mi camii mi olduğuna kültür bakanlığının bir türlü karar veremediği 1700 yıllık bu tarihi esere buzlu camdan kapı takıldı. Öykü gibi bir yazı. Yalnız bunları saklamak lâzım. İyi mimar yetiştirmek için önce kötü nasıl olur göstermek gerekir. Kötü bu, kötü bunlar.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Alaplı'da "İsrail sazanı" paniği


1990'larda Eğridir Gölü'nde de aynısı yapılmıştı. Sözde levrekleri beslediği için göle bırakılan genetiği bozuk ve tamamen zararlı İsrail sazanları, göldeki tüm balıkları ve hatta otları bile kurutmuştu. Eğridir Gölü artık etkisiz, süs gölü. Oysa 1960'larda çeşit çeşit balık varmış Eğridir'de... Şimdi Zonguldak'ta Alaplı Çayı'nda aynı numaralar çeviriliyor. Böyle ne kadar kıymetli, topraklarımız için yaşam kaynağı olabilecek gölümüz, çayımız, denizimiz varsa yok ediliyor. Dikkat etmek lâzım yok oluyor değil, yok ediliyor. Birileri yok ediyor, ötekileri "valla biz bilmiyoruz kimin yaptığını, biz levrekler besleniyor sandıydık" falan diyor. Türkiye'de "olan balıklara olsun be canımızdan kıymetli mi" diye düşünen milyonlarca vatan haini var.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

"Türkçe, Kur’ân ve Hadîs menşeli itikadî bir dildir."


Öncelikle kitabın dikkat çeken ismi üzerine konuşacak olursak neler söylemek istersiniz?
Rasulü Ekrem’in söylediklerine “işittik ve itaat ettik” diyenlerin işittiklerini konuşmaya ve işittikleri ile amel etmeye başlamalarıyla Türk olduklarını söylüyoruz. Rasulü Ekrem’in söylediklerine kulak tıkayanlar; İslam vasfı kazanamadıkları gibi, söylenene kulak asmayanlar ve kulak ardı edenler de ihmalleri ölçüsünde İslam vasıflarını zedelediler. Buna karşılık söze kulak veren ve dikkat kesilen Türk oldu ve İslam’ın kılıcı olarak küfrü geriletti. Biz Türk tabirini ırka, etnisiteye, kültüre, harsa dayandırmıyoruz. Biliyorsunuz İsmet Özel’den öğrendiğimiz bir Türk tarifi var. Kâfirle çatışmayı göze alan Müslüman’a Türk diyoruz. Biz Rasulü Ekrem’i kabul işitmesiyle işiten ve işittiğinin gereğini yerine getirmek üzere cehd edenlerin Türk olduğunu bu kitabın adında belirmeye çalıştık.

Sizi bu incelemeye sevk eden nedenler nelerdir acaba? Ve bu inceleme ile nasıl bir sonuca ulaşmayı hedefliyorsunuz?
Biliyorsunuz Avrupa menşeli bir yığın dil teorileri ve dil ailesi ve grupları tasnifleri bulunmaktadır. Bunlar uzun uzadıya dillerin Allah tarafından yaratılmamış olduğunu ispat etmeye çalışır. Yani Allahü Teâla’nın bütün mahlûkatı ve amellerimizi yarattığı gibi lisanlarımızı da yarattığı gerçeğini örtmek isterler. Bu tezler Türkçenin Kur’ân ve Hadîs menşei dışında başka ilgileri bize dayatır. Oysa bize bilgilerimiz ve incelemelerimiz göstermektedir ki Türkçe Kur’ân ve Hadîs menşeli itikadî bir dildir. Yunus Emre’den önce tekkeler, zâviyeler ve medreselerde, Yunus Emre’den sonra Kur’ân ve Hadis bilgisi ışığı altında doğmuş olan Türkçe, Arap sarf ve nahvini bilen âlimlerin neye inandıkları ve niçin amel ettiklerinin tayin ediciliğinde günlük hayatlarını idâme ettirmek için ortaya çıkardıkları Arabî bir dildir. Türkler, yüksek kültürlerine mütenasip bir dil içinde yoğrulmuş ve o yüksek kültürlerini telaffuz ve aksanıyla birlikte hem anlatan, hem ifade eden bir dil kurmuşlardır. Biz Türkçenin bir ırkın, bir kavmin, bir kültürel topluluğun dili olmadığını Kur’ân ve Hadis kaynaklı itikadî bir dil olduğunu, bunun delillerinden olarak ta Kur’ân-ı Kerim’deki ve Hadis-i Şeriflerdeki binlerce kelimenin Türkçe’de yer aldığını göstermeye çalışıyoruz. Türkçenin Kur’ân ve hadis ile kurulmuş sıkı bağı, yakın zamana kadar -belki de harflerimizin elimizden alınmasına kadar- insiyakî olarak biliniyordu. 1928’e kadar başımıza gelen bütün oldu bittiye rağmen bugünkü konuştuğumuz dille kıyas kabul etmeyecek kadar bir başka dilin içinde yaşıyorduk. Ancak kademe kademe uzaklaştırıldığımız bu Türkçe aslında Kur’ân’dan uzaklaşma manasına geliyordu. Bugün, neyin dile getirildiğinin farkında olunmadığı bir çağda “İşte konuştuğumuz lisânın aslı budur.” diyerek asla rücû fikrine, Türk dilinin aslına dikkat çekiyoruz.

Muammer Parlar
(Konya Yenigün, 26.06.2016)

Dergâh Yayınları'ndan yeni kitaplar


"80’lere daha varmamıştık. Henüz yeni yetme bir üniversiteliydim ve iftarı o zamanlara has bir şekilde herkes gibi ben de kendi evimde, ailemle birlikte yapardım. Aile içi yakınlıklar haricinde dikkat çekici davetler olmazdı. İftarlar evde yapılırdı, iftara gitmekten çok iftara çağırmak akılda kalırdı. Aileler arasında protokol yoktu, sadece özel misafirlere açılan göstermelik havalı yemek masalarının, porselen takımlarının evlerde bir yerlere tıkılması için epeyce bir zamanın geçmesi gerekecekti. Yer sofrasında olurduk, kapıyı çalan lafı uzatmazdı, gelir sofraya otururdu. Yemekte herkese bir kaşık bulunurdu. ‘Tanrı misafiri’ diye bir şey vardı ve iftar yemeğinin varsa bir lezzeti, biraz da o, gelenin dualarıyla teşrif ederdi."

Necdet Subaşı, Türkiye’nin yakın dönem Ramazanlarına kişisel penceresinden bir bakış atıyor. Pek çok kişiye tanıdık gelecektir...

www.dergahyayinlari.com/?q=node/929


Zâhirle bâtın; bedenle ruh, şekille içerik gibidir, bir paranın iki yüzü gibi birbirine bağlıdır. Biri olmadan diğeri olmaz. Bir hükmü doğru olarak anlayabilmek için onun her iki yönüne, dış ve iç yüzüne aynı derecede önemle bakmak gerekir.

Dini hükümlerde, muamele ve ibadetlerde esas amaç bu hükümlerin bâtıni ve manevi yönü ol-makla beraber zahir ve şekil tarafı da bu hedefe ulaşmanın vazgeçilmez aracıdır. Bu eserde de abdest, namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadet konuları; tevbe, takva, zühd, şükür, sabır, rıza ve tevekkül gibi ahlâki ve tasavvufi meseleler, daha çok tasavvufi ve hikemi yönden ele alınmıştır. Eserdeki bilgiler, önce Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere, sonra en sağlam ahlâk ve tasavvuf kitaplarına istinaden verilmiştir. Böylece bir Müslümanın günlük hayatındaki pek çok mesele hakkında büyük sûfîlerin görüş ve yaşayışları okuyucunun istifadesine sunulmuştur.

www.dergahyayinlari.com/?q=node/927


Türk entelektüel tarihinin teşekkül devri, zihniyet dünyamızla hayat felsefemizin yörüngesini belirleyen zaman dilimidir. İslâm tasavvurumuzun oluştuğu bu dönem, Horasan-Türkistan havzasının Müslümanlaşmasına paralel olarak derinleşir ve sonraki zamanların mayası olur. Düşünce, ne derecede kemâli yoklarsa yoklasın, ehemmiyetli bir cephesiyle kuruluş döneminin ürünü olduğuna göre devamlı olarak ilhâm alınan kaynak burasıdır. Bir fikir hangi aşamaları kat ederse etsin esas itibariyle geriye doğru bakarak ileriye doğru akar. Tefekkür hayatımızın sicil kayıtlarını toplayan Fârâbî’yle Mâtürîdî’nin diktiği, İbn Sînâ, Yûsuf Has Hâcib ve Gazzâlî’nin suladığı ağacın meyveleri Osmanlılar tarafından devşirilir. Diğer bir ifadeyle fikrî ve siyasî geleneğimiz Horasan-Türkistan havzasında filizlenerek meyveye durur. Osmanlı coğrafyasında da kemâle erer. Düşünce âlemimiz bu şekilde eskinin tazyiki altında şekillenerek kendisini bulur.

Türk tarihi aksiyon hâline gelmiş düşünce, amel hâline gelmiş fikirdir. Fikir yürütmenin yanında nazar etmeye de ehemmiyet veren entelektüel geleneğimiz, ne felsefenin içinde yitip gider, ne de hayatın içinde eriyip biter. Spekülasyona da tedebbüre de hak ettiği yeri verir. Sosyo-kültürel unsurlara hem dinî hem de felsefî mânâlar yükler. Hayat felsefesini idrâk edilen tarih ve coğrafyayla irtibatlı kılar. Fikri hisse, hissi fikre dönüştürür. Zihniyet dünyasıyla tecrübe edilen âlem arasındaki uçurumu ortadan kaldırır. Hayata mâl edilmeyen bir düşüncenin karşılığı olamayacağını tesciller. Düşünce bu şekilde hayatın bir aynası olur, yaşanılan zamanın nabzını tutar, cevabını almak üzere soru sorar. Tefekkürün kendisi kadar neticesine de ehemmiyet veren Türk filozofu, yalnızca aramanın hazzıyla yetinmez. Menzile ve maksada da erişmeye çalışır.

www.dergahyayinlari.com/?q=node/926


Bir nutkunda; Aç gözünü Hak ile bak / Oku Hüdâyî’den sebak buyuran Hz. Hüdâyî, bu çağrısına gönül verecek tâliplere yirmi beşe yakın eser bırakmıştır. Eserlerinden dört tanesi, terceme-i hâli, vefâtına düşürülmüş târihler, şiirlerine yapılmış tahmîsler ve tarîkat silsilesi de ilâve edilerek Külliyât-ı Hazret-i Hüdâyî adı altında bir araya getirilmiştir.

Hüdâyî Âsitânesi şeyhi Mehmed Gülşen Efendi’nin gayretleriyle hazırlanan ve Hz. Hüdâyî’nin Tarîkatü’l-Muhammediyye, Tarîkatnâme, Necâtü’l-garîk isimli risâleleri ile Dîvân’ından müteşekkil olan Külliyât, bu yayının esasını teşkil etmektedir. Eser yayına hazırlanırken her üç risâle, kütüphanelerdeki bazı yazma nüshalarla mukayese edilerek farklar gösterilmiştir.

Külliyât içinde yer almasına rağmen Hz. Hüdâyî’nin Divân’ı, günümüz harfleriyle müstakil olarak iki kez basılmış olduğu için bu yayına dâhil edilmemiştir. Bunun yerine, bir tek yazma nüshası olan Mevlûd-i şerîf ve Mi‘râciyye adlı Türkçe risâle, Külliyât içine alınmıştır.

www.dergahyayinlari.com/?q=node/925

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Yahya Kemal Beyatlı: Ezansız Semtler


Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan büyüyen oynayan Türk çocukları, milliyetlerinden tam bir derecede nasib alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, ramazan ve kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?

İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu müslüman rüyasıdır ki, bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler. Mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler. Bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yaşında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler.

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar. Eskisi kadar derin bir tahassüs (duygulanma) ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara türklüğü hissettirmez.

Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk (Avrupalılar’ın) semtlerinde yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru, belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hasılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir-ikisi kaldı da gördük ki, cedlerimiz o kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ârî (sıyrılmış), çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız, bir de Kadıköyü’ne. Üsküdar’ın yanında Kadıköy Tatavla’yı andırır. Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz, bu son asırda peyda olan semtlerle İstanbul içlerini mukayese ediniz.

Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabii ve hoş gören eblehler, uzağa değil, Balkan Devletleri’nin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki, baştan başa yenileşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir, pazar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara, halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ârî değildirler.

Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha (koku) gibi uçtu mu? Hayır, büyük kütlede yine o ruh var. Fakat biz son nesil, bir sürü gibi büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk. Fakat daha uzağa gitmiyeceğiz, döneceğiz, tekrar büyük kafileye iltihak edeceğiz (katılacağız). Yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini mezcedip (birleştirip), bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufûnetten (çürümeden) kurtaracak mürşidler, şairler, edibler, hatipler yetişmedi. Fakat gayet tabii bir revişle (yönelişle) büyük kafileye kendi kendimize döneceğiz.

Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülâmeli (reaksiyonu, tepkisi) başladı bile. Çocukluktan beri diyanet yolundan ayrılmamış olan kardeşlerimiz bizim gibi rücû (dönüş) hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamıyla iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanıyamayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı çok uzak düştük.

Dört sene evvel Büyükada’da oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim. Fakat frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erken uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım. Büyükada’nın mahalle içindeki sâkit (sessiz) yollarından kendi başıma camiye doğru gittim. Vaiz kürsüde vaaz ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatin gözleri bana çevrildi. Beni, daha doğrusu bizim nesilden benim gibi birini camide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Vaazı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar, bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu (varlığımı) hissediyorlardı. Ben de onların bu nazarlarını (bakışlarını) hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp, Muhammed sesi kulağıma geldiği zaman gözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil (tek yürek), yek-vücud olarak gördüm. O sabah o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemaati idik. Namazdan çıkarken, kapıda âyândan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mesudum, hamdolsun; sizlerden birini kendi başına camiye gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum. Gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi. Hem geldiğimi hem de bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik ettiler. Bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular hoşnut olmuşlardı. O sabah gönlüm her zamandan fazla açıktı.

Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!

Yahya Kemal Beyatlı, Aziz İstanbul