TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Ağustos 2015 Pazartesi

Müziğimiz ve Popülarite (I)


KÖPRÜ dergisinin arzusu üzerine kaleme aldığımız bu yazıda, önce başlık yaptığımız iki kelimenin ayrı ayrı incelemesini yapalım, sonra birleştirelim. Bugünün Türkiye'sinde "müziğimiz" denince aklınıza ne gelir? "Halk" müziğimiz mi, "sanat" müziğimiz mi, çoksesli "çağdaş" müziğimiz mi, "opera ve bale" müziğimiz mi, "arabesk" müziğimiz mi, "pop" müziğimiz mi, hafif ve caz müziklerimiz mi, "mehter"imiz mi, yeşil türkü-mavi şarkı-mor gazel gibi hergün bir başkası çıkan yeni "dalga" müziklerimiz mi? Hangisi? Yoksa hepsi mi?..

İngiliz komplosu Tanzîmat depreminden bu yana dilimizin, tarihimizin, ekonomimizin ve sosyal yapımızın içine düştüğü hercümerc içinde, gerçek bir toplum aynası olan müziğin bu kadar "renkli" olmasından daha tabiî ne olabilirdi? Ama ne renklilik, ne renklilik! Müziği sadece eğlence ve rakı mezesi olarak gören (ilgili şubesinin adı da bu yüzden Müzik-Eğlence Şubesi olan) TRT'nin başı çektiği kusturucu sulukule pisliklerinden tutun, radyonun dinlenmeyen şarkı-türkü programlarına.. Konser salonlarında iki-üçyüz kişinin dinlediği "klasik" müziklerden, "ille de şakşaklı" Türk Sanat Müziği konserlerine... TRT'nin -orada da müzik yapmıyorlarmış gibi- başka kanallarda görünmeyi yasakladığı sanatçılarının, "müziksever" bankalarımıza ancak isimsiz olarak yapabildikleri albümlerden, sözümona konservatuarımı-zın mezun ettiği popçuların arabesk kasetlerine kadar öyle bir renklilik ki, içinde her rengin bulunduğu, ama "renk" olmaktan utanan, ressamın fırçasını temizlediği bulanık pis sudan başka birşey değil.

Oysa sadece 80-90 yıl önce, harbin türlü yoksulluklar içindeki bunalımlı yıllarında dahi böyle pis bir su değildi müziğimiz. Tanburî Cemil'lerimiz vardı, Udî Nevres'lerimiz vardı, Kanunî Ferid Alnar'larımız vardı, Hafız Kemal'lerimiz, Sami'lerimiz; Kaynak'larımız vardı. Çağdaşlaşmayı Batı kopyacılığı zanneden devlet, Cumhuriyet gelir gelmez Osmanlı düşmanı oluveren Gökalp'in de körüklemesiyle Türk mûsikîsiyle din eğitimini okullardan kaldırıyor, hiçbir zaman tutmayacak bir ithal kültür olan Batı müziğinin benimsenmesi için var gücüyle (olmayan milyonlarını dökerek) çalışıyor, ama Fersan'ların, Münir'lerin, Safiye'lerin, Yesarî'lerin, Hamiyet'lerin, Perihan'ların, Işılay'ların, Nubar'ların, Yorgo'ların, İzzettin'lerin, Yavaşca'ların, Müren'lerin, Bekir Sıtkı ve Gencebay'ların doğmasına engel olamıyordu. Yaptığımız onca mücadeleye rağmen nereden, hangi kaynaktan doğuyordu bu sanatkârlar... ve onların devamı olan, bugünü yarına aktaracak genç değerler?.. Neden o kaynağı bulup kurutamıyorduk?.. O kaynak Türk insanının, Türk tarihinin, Türk sanat zevkinin kendisiydi de ondan!.. Türk tarihi Ziya Gökalp'le Türk dini Mustafa Necati ile, Türk müzik zevki Adnan Saygun'la doğmamıştı da ondan!..

1925'te tekkeler kapandı. İnönü de bu muhteşem güzel sanatlar akademilerini -tahsis edilebilecekleri başka hiçbir yeni fonksiyon yokmuş gibi- hapishane, karakol, hayvan ahırı ve mühimmat deposu yaptı. Böylece kendilerine mahsus mimarîleriyle dahi bir sanat eseri olan tarîkat yapıları yakılıp yıkılmak veya kaderlerine terkedilmek suretiyle tarihe mal oldu (en son, büyük Dede Efendi'nin yetiştiği Yenikapı Mevlevîhanesinde olduğu gibi). Ah, keşke mûsikî de tekke gibi bir ahşap binadan ibaret olsaydı da kolayca yıkı-yıkıverseydik!.. Temellerini dezenfekte edip yerine, Rus Beşleri'ne özenip kendilerine Türk Beşleri diyen Saygın ve arkadaşlarının ne Türk, ne Batı (altı kaval-üstü şişane) müziğini getirip "İşte bizim müziğimiz" diye konduruverseydik!..

Dil gibi mûsikî de politik kararlarla tabiatı değiştirilemeyecek organik bir varlıktır. İnsandan önce var olmuş, insanla yücelip insanı yüceltmiş, insanın aslına dönmesinden sonra da görevine kesintisiz devam etmiş metafizik bir duygu-düşünce ifadesidir. Ve her kavmin kendi öz kültüründe şekillendiği için YÜZDE YÜZ MİLLÎ'dir. Mevlânâ'yı anlamak için nasıl önce Kur'ânı bilmek şartsa (Yunus için de aynı şeydir), Bach'ı anlamak için hristiyanlığı bilmek şarttır. Biz burada meseleyi "bilmek ve anlamak" fiillerine bağlı olarak vazettik. Peki ya bir de kalbinin tâ içinden hissedip duygulanmak? Vecde gelip gözyaşlarını tutamamak? Heyecandan kalbi duracak gibi olup sonsuza kanat açmak? Bach, Beethoven, Haydn, Brahms dinlerken bu duyguları yaşayacak bir müslüman çocuğu tasavvur edebilir misiniz? Ayrıca, herşeyi dine bağlayarak izaha çalıştığımı düşünmeyiniz. Ben meseleye kültür (millî kültür) açısından bakıyorum (din de millî kültürün bir parçası değil midir?). Bir Ege Zeybeğiyle Erzurum Bar'ında gözleri dolabilmek için ilk şart önce Türk olmak (veya kendini Türk hissetmek) değilse nedir?. Yine lûtfen düşünmeyiniz ki, Türkler veya genel olarak müslümanlar Batının müziğinden hiçbirşey anlamaz, dinleyemez, tahammül edemezler demek istiyorum. Hayır, böyle genelleştirmeci bir düşüncem yok. Ama şöyle bir iddiam var (ve bunu -nâçizane- dünyanın onayladığı yarım yüzyıllık müzisyenliğimle söylüyorum) ki her millet kendi dil, tarih ve sanatını ne kadar iyi öğrenirse, başka kültürlerin dil, tarih ve sanatını o kadar iyi anlar ve değerlendirir. Kendi milletinin bir kültür-sanat eseri karşısında olduğu gibi duygulanamayabilir, ama anlayıp zevk alabilir; kendi sanatıyla kıyaslamalar yapabilir, hattâ istifadeler bile çıkarabilir. Ama kendi dilini iyi bilmeyenin bir yabancı dili çok iyi öğrenmesi hayaldir; kendi müziğinden hiçbirşey anlamayanın yabancı bir müziğe ayılıp bayılması ise sadece gösteriştir.

Yabancı kültürü öğrenmek, anlamak, kıyaslamalar yapıp prensipler açısından faydalanmak, kendi dilini-tarihini-sanatını inkâr edip yabancı kültürün maymunu olmak anlamına gelmez. Cumhuriyetimizin temel yanlışı rejim değişikliği ile kültür sömürgeliğini birbirine karıştırmış olması, devletin yönetim şeklini değiştirirken mazîsini de (maddî-manevî bütün değerleriyle) silip geçmiş olmasıdır. Avusturya'da artık imparatorluk değil, ama Beethoven'ın doğduğu ev her yıl binlerce turistin gezdiği bir müze. Avrupa tarihinde 18. yüzyılın adı TÜRK ASRI'dır. "Turquerie" (dilimizde bozularak "Türkkârî") Türk motifli bakır işlemeciliğine verilen isim olarak bu asır Fransız evlerinin baş köşesine oturmuş, "alla turca" (yani "Türk askeri müziği tarzında") eser bestelemek, koskoca Mozart'la Beethoven'dan Saint-Saens'a (hattâ Leo Fall'a) kadar Batı bestecilerini kasırga gibi önüne takıp sürükleyen bir moda olmuştu. Türk toplumunun yaşayış, örf ve âdetleri sayısız roman, tiyatro ve opera eserine konu olarak alınmış, Fransız İhtilâlinin mimarlarından Montesquieu "Lettres persanes" (İran Mektupları)nda, çağının Fransız toplumunun bütün bozuk taraflarını iki 'şarklı'nın gözünden kıyasıya eleştirmişti. Ama bütün bunlar ne Fransa'nın, ne diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye'nin maymunu haline geldiğini göstermez. III. Selim'e işleyerek (sonradan hayatına mal olacak) "Nizâm-ı Cedîd"i kurdurtan Fransa'nın, aslî (klasik ve folklorik) Türk mûsikîsine en büyük değeri veren Avrupa devleti oluşu tesadüf değildir. Fakîrin solo ve ikili-üçlü resitallerine salonunu her zaman zevkle açmış olan Ankara Fransız Kültür Merkezi olduğu gibi, beni 1983'te Paris'teki bin kişilik salonunda 4 saatlik "Türk Udu Gecesi"ne (Nuit du Oud turc) solist olarak davet eden, konserimin long-playi ile kaset ve CD'lerini yapan da Fransız Radyosu olmuştu (Fransız Dışişleri Bakanlığının yayımlayıp bütün dünyaya dağıttığı "Nouvelles de France" dergisinin kültür faaliyetleri bölümünde bu plâğımızın renkli resimle tanıtımı yapılmıştır.)

Adnan Saygun
Türk mûsikîsinin, yabancıların dinlemeye tahammül edemeyeceği bir ilkel nağmeler yığını olduğuna Tanzîmat uzantısı beyinler öylesine şartlandırılmıştır ki, Fransız Radyosunda Türk Udu Gecesi'nden -meselâ- Adnan Saygun'a şöyle bir bahsetmiş olsaydınız, ya hırsından kalp krizi geçirmesine veya bir kere daha ölmeyi tercih edecek hale gelmesine sebep olurdunuz. Her normal Türk bu ifademize şaşırır, "Aaa, o niye o? İnsan kendi milletinden bir sanatçının yurtdışındaki başarısına sevinmez de kalp krizi mi geçirirmiş? İnanılır şey değil!.." veya buna benzer bir tepki gösterir. Ama bakın kazın ayağı niye öyle değil: Adnan Saygun'un ve diğer sözümona "çağdaş"çıların -aslında çok çağgerisi olan- havsalasında, "teksesli ilkel bir şark çalgısı" olan Udun değil Fransa'da, Türkiye'de bile yeri olamaz, çünkü biz bu ilkel müzikle çağdaş olamayız! İşte birkaç yüz kızartıcı belge: 1) Çağdaşçıların ilâhı Saygun, vefatından kısa süre önce 9 Eylül Üniversitesinin düzenlediği I. Ulusal Müzik Bilimleri Sempozyumunun son gününde yaptığı veda konuşmasında (9 Mayıs 1984), "Okullara Türk müziği derslerinin konma aşamasına gelinmiş olması, irticanın sarıksız olarak geri dönmesi demektir." demişti. Türk mûsikîsini irtica saymak nasıl bir beyin özrünün işaretidir acaba? Görülüyor ki gerçek irtica beyinde; sakalda, cübbede değil. 2) Şimşek gibi bir orkestra şefimiz, yıllar önce İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarında yapılan bir panelde, "Özür dilerim arkadaşlar, yanlışsam lûtfen beni düzeltin; otomobile-uçağa binen bir milletin müziği teksesli olabilir mi?.." hikmetini savurarak salonu dolduran gençleri kahkahalarla güldürmüş, alay konusu olduğunun farkına bile varmamıştı. Uçağa biniyorsanız, müziğiniz mutlaka çoksesli olmalıdır; müziğiniz teksesliyse (Hintliler, Çinliler, Japonlar ve diğer bütün doğulular gibi), Amerika'ya atla veya deveyle gitmek zorundasınız bu hikmete göre!..

Suna Kan
Batıcılarımızın Türk müziğine karşı kinleri bu müziği hiç bilmemelerinden, merak edip hiçbir özelliğini öğrenmemiş olmalarındandır; çünkü bu müziğin öğrenilmeye değil, dinlenmeye dahi değmeyecek kadar ilkel olduğu yönünde şartlandırılarak yetiştirilmişlerdir. İşte örneği: 3) "Devlet Konser Salonunda Itrî konseri verilirse devlet sanatçısı payemi iade ederim" diyen ilk devlet sanatçımız, keman virtüozu Suna Kan hanım AKSİYON dergisi muhabirine "Dede Efendi dediğiniz kim? Ne zaman yaşamış? Babam bize alaturka müzik dinlemeyi yasaklamıştı, onun için bilmiyorum" demişti. Tipik bir şecaat arzı. Şimşek gibi orkestra şeflerimizden yayından kan damlayan kemancılarımıza kadar hangi batıcıya isterseniz, meselâ Dilkeşhâveran, Şevkefzâ, Muhammes nedir diye sorsanız, alacağınız cevap ya bunların ilâç veya bitki ismi olabileceğidir veya yüzünüze tuhaf tuhaf bakılması. Onlar bana Brandenburg Konçertolarının ne zaman bestelendiğini veya İfijeni Toroslarda'nın konusunu sorsalar, bilmeyebilirim. Çünkü ben o kültürün sanatçısı değilim (müzik her kültürün kendi mantık ve semantiğine göre konuştuğu özel bir dildir). Ama benim batıcılarım Türk; Sabâ, Rast, Dügâh ve Hicaz makamlarında okunan ezanlarla Dilkeşhâveran Cuma Salâtını daha annelerinin karnındayken dinlemeye başladılar. Bir müzisyenin kendi müziği konusunda cahil olmaya hakkı olabilir mi? Bizim batıcılarımız Türk müziği konusunda bilmedikleriyle karşılaşınca veya bizim müziğimizi onlardan daha iyi bilen Batılı besteci veya orkestra şeflerini görünce, "Evet ama biz çağdaş.." filan diye kıvrılmaya başlarlar, eziklikten. Batılı da içinden güler bu papyonlu maymunlara..

Tanzîmattan "Türk aydınında beyin travmasına yol açan bir deprem" olarak bahsetmemin sebebi, şu verdiğim örneklerden sonra daha da açık şekilde anlaşılmış olmalıdır. Bizim dâvâmız isimlerle değil, yanlış anlaşılmasın (istismar için alesta bekleyip hücuma yeltenecekler için söylüyorum), bizim dâvâmız müzik sanatına at gözlüğüyle bakan bu tür çağgerisi çağdaşcılık zihniyetiyle. Bu zihniyetin kökü kurutulabilirse -kaç yüzyıl sürer bilmem- Türkiye hiç olmazsa müzik açısından rahat bir nefes alabilir. Çünkü, eğer özenilen Batı kültürü ise, Batının böyle bir kompleksi hiçbir zaman olmamıştır. Yoksa, dünyanın en büyük kemancılarından Yehudi Menuhin Hintli sitarcı Ravi Şankar'ın yanında Hintli kıyafeti içinde yere bağdaş kurup neden konser versin, onunla neden plak doldursun? New York ve Philadelphia Senfoni Orkestraları, Filistinli udî Simon Şahin'le neden sürekli konser versinler? Dünyanın en büyük cazcılarından Dizzy Gillespie İstanbul'a geldiği zaman birlikte konser vermek için neyzen Akagündüz Kutbay'ı niye arasın? Ve nihayet (yüzlerce örnekten belki de en mütevâzıı olarak), ünlü cazcı Jack DeJohnette son albümündeki parçalarından birine neden bizim adımızı versin ve bizimle konser verme arzusunda niye bulunsun?.. Evet müziğimiz, toparlarsak, yakasından bir o yana, bir bu yana itile çekile (çağdaşlık hatırına) şamar oğlanına döndürülmüş bir yedi kocalı hürmüz, Batılı değil çünkü tabiatına aykırı. Acaba milli mi? Devletin terketmesi sonucu o da değil. Bugünkü haliyle arabesk ne kadar millî ise (istisnaî örnekler dışında), o da o kadar millî. "Mavi mavi masmavi" çalan Kültür Bakanlığı "klasik" Türk müziği koroları ne kadar aslî ise, o da o kadar aslî.

Cinuçen Tanrıkorur
(Köprü Dergisi, Yaz 99, 67 Sayı)

Tarihe Düşülen Notlar


Ömrünü tarihe adamış ve tarihçilerin şeyhi olarak bilinen Halil İnalcık’ın; Osmanlı ve Türkiye üzerine yaptığı konuşmalar ve muhtelif mecralara verdiği röportajlar ilk defa yayımlanıyor. Dünyada sosyal bilimler alanında sayılı 2.000 bilim adamı arasında gösterilen Halil İnalcık’la 1947’den 2015’e kadar yapılan röportajlar ve konuşmalar okurları için bir araya getirildi. Bu kitaplar sayesinde, Osmanlı tarihinden günümüz Türkiye’sine, sanattan tarihe, edebiyattan siyasete birçok konuyu bizzat Halil İnalcık’tan dinleme fırsatı yakalayacaksınız…

Halil İnalcık’ın akademik çalışmaları, Osmanlı tarihini fevkalade geniş bir perspektiften incelediği ve bu anlayışı kendi bilimsel yaklaşımıyla zenginleştirdiği için vazgeçilmez kaynakları teşkil eder. Amerikalı sosyal bilimci Immanuel Wallerstein’dan alıntılayarak söylersek, “Onu dar anlamda bir ‘tarihçi’ olarak düşünmek elbette yetersiz kalır. Bizzat tarih disiplinine şekil vermiş, kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış biri olarak İnalcık, bilim çevrelerinin üzerinde uzlaştığı seçkin bir isimdir.

66 kitap ve 500’e yakın makalesiyle tarih yazıcılığında çığır açmış olan İnalcık’ın eserlerinin âdeta hülasası diyebileceğimiz bu prestij eser, 2 cilt halinde ve kutulu olarak yayımlanıyor. Eserin 1. cildinde Halil İnalcık’ın muhtelif yer ve zamanlarda yaptığı konuşmalar yer alırken; 2. cilt, Halil İnalcık’la yapılmış röportajlardan oluşuyor. Halil İnalcık’ın tarihî-güncel birçok konuyu kapsayan ve asırları aşan metodolojik değerlendirmeleri, her biri birer ders niteliği taşıyan konuşmalarıyla birleşiyor ve tarihe düşülen en anlamlı notlardan biri oluyor belki de…

Kutü’l-Amare Kahramanı: Halil Kut Paşa'nın Hatıraları


"Ve geriye baktığım zaman görüyorum ki, yalnız dalgalı, hareketli bir şahsi hayatın değil, dalgalı, hareketli, ihtiraslı ve hayal ufuklarına sınır tanımayan bir değerli ve üstün neslin de son temsilcisi gibiyim. Evet, bir son temsilci. Ve son Osmanlı paşası! İşte bu, ‘Son Osmanlı Paşası’ benim..."
- Halil Kut Paşa

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale Savaşı ile beraber Britanya İmparatorluğu’nun yaşadığı en büyük hezimet olan Kutü’l-Amare Savaşı; Osmanlı-Türk askerî tarihi içinde çok önemli bir yere sahiptir. Keza, bu önemli zaferin kazanılmasında “VI. Ordu Komutanı” sıfatıyla öncelikli pay sahibi olan Halil Paşa da gerek buradaki hizmetlerinden, gerekse de Osmanlıların son döneminde önem atfedilmiş pek çok olayın bizatihi içinde bulunmasından ötürü üzerinde durulması gereken fakat sonraki dönemlerde izleri silinmeye çalışılmış önemli bir şahsiyettir.

1916 yılı Nisan ayında, Kutü’l-Amare’de içlerinde 5 generalin de bulunduğu 13.000 İngiliz askerini esir alan Osmanlı ordusu komutanı Halil Kut Paşa hatıralarında; İttihat ve Terakki’nin kuruluşundan Trablusgarp Savaşı’nda düşmanla göğüs göğüse çarpıştığı Afrika Cephesi’ne; İngiliz tarihinin en önemli yenilgilerinden biri sayılan Kutü’l-Amare’den Kurtuluş Savaşı’nda verilen mücadelelere kadar birçok olayla birlikte Enver Paşa’dan Mustafa Kemal’e; Kâzım Karabekir’den İngiliz casus Lawrence’a kadar birçok kişi hakkındaki bilinmeyenleri de ilk kez anlatmıştır.

Halil Paşa’nın hatıraları Akşam gazetesinde 10 Ekim 1967 tarihinde başlayıp 29 Aralık 1967’ye kadar toplam 81 gün boyunca yayımlanmıştır. Yazı dizisinin ilk beş gününde Halil Paşa ile ilgili bir takdim yazısı yayımlayan Şevket Süreyya Aydemir ise hatırat süresince bazı yerlerde dipnotlar ile bilgilendirmeler yaparak okuyucuyu aydınlatmıştır.

Sürgündeki Hanedan: Osmanlı Ailesinin Çileli Asrı


"Bir gece çamaşırlarımızı dahi alamadan bu memleketten nasıl kovulduğumuzu düşündükçe fena olurum. İnsan hizmetçisini bile kovarken eşyalarını almasına müsaade eder. 600 senelik bir ailenin bu memlekette hiç mi hakkı yoktu? Osmanlı hânedanına mensup kızlar ve kadınlar, atıldıkları Avrupa memleketlerinin kendilerine yabancı olan şehirlerinde açlıktan kıvrandılar, süründüler; fakat namuslarından asla fedakârlık etmediler."

-  Şehzâde Selim Efendi’nin kızı Emine Nemîka Sultan

3 Mart 1924 itibarıyla Türk-İslâm tarihinde yeni bir sayfa açıldı. Müslümanların en eski müessesesi olan halifelik kaldırıldı; ayrıca tarihin en uzun ömürlü hânedanlarından Osmanlı ailesinin takriben 200 ferdi, vatandaşlıktan çıkarılarak vatan toprakları dışına sürüldü. Bu, yaşlısından beşikteki bebeğe kadar hepsi için sıkıntılı bir hayatın başlangıcı oldu.

Hemen hepsi sürgünde vatansız, pasaportsuz olarak yaşadı. Bankalarda paraları, yanlarında nakitleri ve yurt dışında akrabaları olmayan bu insanları çoğu tarifsiz acılar çekti. İlaç parası bulamadığı için dilenenler; konu komşunun getirdiği bir tas çorba ile yaşayanlar; açlıktan ölenler; sefalet sebebiyle intihar edenler; aklını kaçıranlar; kimsesizler mezarlığına gömülenler oldu. Ama her zaman asalet ve şereflerine uygun yaşamaya çalıştılar. Tarihin en eski hânedanlarından Osmanlı ailesi, siyaset sahnesinden böylece çekilmiş oldu. 1952 yılında hânedanın hanımlarına, 1974 yılında da erkeklerine memlekete dönme izni verildi. Ancak iyi-kötü yurt dışında bir hayat kuran insanların, çoğunun geri dönme imkân ve ihtimali kalmadıktan sonra…

Osmanlı Tarihi’ne dair yazdığı yazılar ve yaptığı televizyon programlarıyla tanınan hukuk tarihçisi Ekrem Buğra Ekinci Sürgündeki Hânedan kitabıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun son vârisleri hakkında literatürde benzeri bulunmayan bir monografi hazırladı. Hânedanın tüm üylerinin sürgünde neler yaşadığını kendi anlatımlarıyla dinlemeye hazır mısınız?

Geçmişte azınlıklar etnik değil dini boyutta ele alınıyordu


Azınlık sorunu Türk devleti için yeni bir sorun değildi, ancak geçmişte azınlıklar etnik değil dini boyutta ele alınıyordu ve bunlar için uygun düzenlemeler yapılıyordu. Osmanlı İmparatorluğu'nda, daha önceki Müslüman devletlerde olduğu gibi Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve daha küçük Hristiyan gruplar kendi cemaat örgütlerini kurabiliyor, özel cemaat haklarından ve imtiyazlarından yararlanıyorlardı. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti döneminde gözden geçirildi ve sınırlandı, ancak hiçbir zaman kaldırılmadı ve azınlıklar bu şekilde toplumda kesin yer sahibi olarak görüldüler. Ne imparatorluk ve ne de cumhuriyet döneminde hiç kimsenin aklına gelmeyen, çoğunluktaki Müslüman cemaatin içindeki farklı etnik grupların azınlıkları oluşturduğuydu.

Bernand Lewis
(Demokrasinin Türkiye Serüveni, s.26)

İnsana mukayyet olmak

Henüz insanların "profesyonel" olmadığı, duyguların paketlenmediği,
ekmek kavgasının sanaldan yürümediği 1930'lardan.
Sabrın taşsa bile adil olacaksın! Bıçağın kemiğe dayandığı yerde olsan bile adil olacaksın! Haksızlığa uğradığın zaman bile adil olacaksın! Adalet kimsenin umurunda olmadığında sen yine adil olacaksın! Herkesin ortasında adil olacaksın! Kimsenin görmediği yerde de adil olacaksın! Başkalarına karşı adil olacaksın! Kendine karşı adil olacaksın! Çünkü insansın, insan olduğun için adil olacaksın! Allah'ın kulu olduğun için, dosdoğru olmaya söz verdiğin için adil olacaksın! Bu hassasiyeti yaşadığın sürece beraberinde taşıyacaksın! Başaramadığın zamanlarda bile bunu yeniden samimiyetle deneyeceksin! Adil olmaya çalışmaktan asla vazgeçmeyeceksin! Bunu yapmazsan sen de zalimlerden olursun. Ayağını bastığın yer adalet dairesinin içi değilse; bil ki geriye kalan her yer zulüm dairesine dahildir.

Hayatımız boyunca her hareketimiz, her düşüncemiz, her tavrımız, her yönelişimizle hayırdan ya da şerden yana bir tercihte bulunuruz. Hayrı seçmek adalet, şerri seçmek zulümdür. Zamanın başından bu yana yaşanmış hiçbir şeyin dışında kalamayacağı 'durumlar üstü' bir hakikattir bu. Zihinlerimizde bu hakikat ölçüsü yoksa, geriye kalan istisnasız her şey sadece çöptür.

İnanmak, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek dışındaki her yolun sonu hüsrana çıkar, amennâ!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 31.08.2015)

28 Ağustos 2015 Cuma

Temiz cesed kalmadı

Yılmaz Turan'a ait Celî Sülüs hattıyla
"Güzel akibet takva sahiplerinindir." meâlindeki Tâhâ Sûresi 132. âyet.
Bugün hayâ ve utanma kalmamıştır. “Utanmaz!” diye bir şey yok artık... Hayâ ve utanma insanın haberi olmadan nesilden nesile intikal eden ilâhi bir duygudur, îzah edemeyiz. Bu duygular insanlardan uzaklaştı. Sebep, o ilâhi hasletin bilinmeyen merkezini taşıyacak temiz cesed kalmadı.

Münir Derman [k.s]

Hicâz ilâhi: Ben bu yolu bilmez idim


Türk tasavvuf müziğinin büyük ustalarından Ahmet Hatipoğlu beş gün evvel Hakk'a yürümüştü. Bugün cuma, bir fâtiha. Ahmet Hatipoğlu müziğimize Yunus Emre, Niyâzî-i Mısrî, Nesîmî, Aziz Mahmut Hüdâî ve Ahmet Rifâî gibi birçok velinin güftesini kazandırmıştı. Üstad, Yunus'umuzun "Ben bu yolu bilmez idim" şiirini 1965'te hicâz ilâhi olarak bestelemiştir. Dinleyelim. Hû.



Ben bu yolu bilmez idim,
Aşk gönlüme düştü gider.
Aşk elinden dertli gönül,
Kaynayu ben taştı gider.

Aşk oduna yanmayanlar,
Öleceğin sanmayanlar,
Göz açıp uyanmayanlar,
Şöyle gaflet bastı gider.

Bu aşk bana bir düş idi,
Hak müyesser kılmış idi.
Derviş Yunus bir kuş idi,
Halk içinden uçtu gider.

Makam: Hicâz
Güfte: Yunus Emre [k.s]
Beste: Ahmet Hatipoğlu
İcra: Ahmed Özhan

Ahmet Hatipoğlu son yolculuğuna uğurlandı



Türk Tasavvuf Musikisinin en büyük ustalarından, Ahmet Yesevi Hikmetleri'nin bestecisi Ahmet Hatipoğlu, dün gece (24 Ağustos 2015) vefat etti. Hatipoğlu’nun naaşı, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in kıldırdığı cenaze namazının ardından Ankara’da toprağa verildi.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Prof.Dr. Erol Güngör'den Cemil Meriç'e


Aziz Cemil Meriç! "Bu Ülke"yi ben yazmak isterdim. Yazamayacağımı biliyorum, ama hiç değilse bir ilim mensubu olarak, bir psikolog olarak şu satırları ben yazmış olsam kendimle övünürdüm:

"Hangi ilmi hakikat bir kabile dinin naslarından daha sıcak daha doyurucu? İnanmayanların inanlara sataşmaları kıskançlıklarından. Müminlerin saadetini gölgeleyen tek ıztırap, inanmayanlara karşı duyulan merhamet olmalı."

Prof. Dr. Erol Güngör
(Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Neşriyat, sf. 159)

Kaside: Aşkınla Çâk Olsa Bu Ten



Aşkınla çâk olsa bu ten ben yine "illallah" direm
Yansa kül olsa bu beden ben yine "illallah" direm

İşim gücüm zâr eylesen içim dışım nâr eylesen
Mansûr-veş berdâr eylesen ben yine "ilallah" direm

Âsîlere katsan beni tamulara tıksan beni
Mücrim kulun etsen beni ben yine "illallah" direm

Bin derdini versen bana hâlim gören kalsa tana
Yüzüm tutup senden yana ben yine illallah direm

Eğer beni yandırsalar külüm göğe savursalar
Her a'zâmı ayırsalar ben yine "illallah" direm

Bağrımda bitse başlarım çeşmimde aksa yaşlarım
Ah ü zâr olsa işlerim ben yine "illallah" direm

Bin pâre etdirsen beni odlara atdırsan beni
Terk etmeyip Mevlâm seni ben yine "illallah" direm

Seyyid Nizamoğlu ile ceddiyle haşrola bile
Mü'min muvahhidler ile ben yine "illallah" direm

Nutk-i Şerîf: Seyyid Nizamoğlu Hazretleri [k.s]
Okuyan: Hâfız Kemal Tezergil
Okunuş Tarihi: 16 Ağustos 1984
Okunuş Yeri: Âsitâne-i Hazret-i Nureddin Cerrâhî
*Kelime-i Tevhîd Zikri esnâsında perde kaldırma usûlü ile okunmuşdur...

26 Ağustos 2015 Çarşamba

Tavize terör vermek teslime terör olmak


Her gelir grubunun gözünü biraz daha fazlasına diktiği ortamda sermaye sahipleri (hem de en üst malî tabakadaki sermaye sahipleri) bir takım çulsuzların adam yerine konma heveslerini tatmin ederek terör hareketlerine moda akımların dekor ve kostümlerinden istifade ederek istikamet tayin etmiştir. Terör ve uyuşturucu en üst malî tabakadaki sermaye sahipleri tarafından himaye edilmiyor olsaydı, şimdiye ikisinin de izi kalmazdı.

Dünya sathında sermaye sahipleri tarafından güdülen sürü her türlü aldatmacanın iletken maddesi olmayı kabul ediyor. Çünkü sürünün merak ettiği kimin elinin kimin cebinde olduğudur. Dünyevi kazancı yegâne kazanç bilen herkes hesabını doğru yapabilmek için “enformasyon” peşindedir. Güdülen sürüde yerini bilen herkes partiyi kimin vuracağına kanaat getirip güçlü olana destek olur. Bu desteğin neticesinde tavize terör verilmiş olur. Zira modernlik boyunca sermaye sahipleri her genişleme merhalesinde haklılara bir taviz vermek zorunda kalmışlardır. Bu taviz maddi kazanç silahıyla teröre uğratılır. Yine de Allah korkusu nedir bilenler yılgınlığa uğramaz. Üstüne üstlük onlar maddi kazanç silahını gülünçleştirir. Maddi kazanç yoluyla azdırılamayanların maruz bırakıldıkları bir terör de vardır. Onlar Hakk’a tapar olmanın terörü ilzam ettiği tehdidi altındadır. Meselemiz şirkin müsamaha edilir bir miktarından bahsedilip bahsedilemeyeceğidir. Düğüm noktası semavi dinler hokkabazlığı marifetiyle bize kimlerin Müslümanmış gibi yutturulduğu noktasıdır.

İsmet Özel, 25 Ağustos 2012
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Bir yıkım ve katliam aracı olarak araba (otomobil)

Araba, geçerli tüketim ve yaşam tarzının “vazgeçilmezleri” arasında yer alıyor. Herkes bir araba edinmek için aşırı çaba sarf ediyor. O kadar ki, araba sahibi olmamak bir “eksiklik” olarak görülüyor... Lâkin insanlar yaptıkları işin ‘anlamını’ düşünmeye hiç te niyetli görünmüyor. Bir araba sahibine, “bu arabayı neden aldın?” diye sorduğunuzda, önce soruyu gereksiz, dahası saçma bulduğunu ima ediyor ve ardından gerekçelerini saya, saya bitiremiyor... Elbette özel arabanın sağladığı bir dizi avantaj var: İşte, kapıdan-kapıya ulaşmayı mümkün kılıyor, istediğin zaman istediğin yere gidebiliyor, istediğin yerde durabiliyorsun, seyahat için kolaylık sağlıyor, pazardan-çarşıdan [şimdilerde AVM’lerden] satın aldığını taşıma kolaylığı, vb... Sosyalistler, Marksistler arasında bile arabanın “özgürlük” olduğunu” düşünenler var...

Kapitalistler (otomotiv tekelleri) bu araçları insanlar rahat ulaşım sağlasınlar diye mi, yoksa kâr etmek için mi üretiyor? Eğer öyleyse, kapitalistin kâr amacıyla, bireyin ve toplumun bir “ihtiyacını” karşılama amacı çakışır mı? Toplumsal çıkar, toplu taşımayı, kollektif ulaşımı gerektirir, kapitalistin çıkarı da herkese bir araba satmayı... Oysa, arabanın doğaya, insana ve topluma çıkardığı fatura o kadar ağır ve o kadar büyük riskler içeriyor ki, vakitlice şu özel araba belasından kurtulmak şart. Ortalama büyüklükte bir araba üretmek için ağırlığının 2 katı kadar petrol ve 300.000 litre su harcamak gerekiyor. Aynı şekilde bir araba üretmek için ağırlığının 20 katı hammadde kullanmak gerekiyor. Mesela 1.5 ton ağırlığında bir araba üretmek için 30 ton hammadde kullanmak gerekiyor. Arabalar tarafından atmosfere salınan ve sera etkisi yaratan karbon gazının atmosferin ısınmasındaki payı yaklaşık %25. Araba atmosferi kirletiyor, dolayısıyla doğanın dengesinin bozulmasında önemli bir paya sahip. Başka türlü ifade edersek, araba eko-sistemi bozuyor, ekolojik yıkımı azdırıyor. Görüntü kirliliği yaratıyor, gürültü kirliliği yaratıyor, havayı kirletiyor, sokaklar, yollar, kaldırımlar arabalar tarafından işgal edilmiş durumda ve bu kentin ölümü demek. Artık çocuklar sokağı olmayan kentlerde büyüyor... Sokağa yabancılaşmış bir çocuk ne demektir? Önemli bir yaşam alanı olan sokağın olmadığı bir kent mümkün müdür? Araba sayısı arttıkça daha çok yol, otoyol, köprü, park yeri, benzin istasyonu, yaralılar için daha çok hastane gerekiyor ve bunun sonu yok. İnsanları araba satın almaya “özendiren” reklamlarda milyarlarca dolar heba ediliyor. Otoyollar ekilebilir devasa alanları tarımsal kullanımın dışına atıyor ve canlı türlerinin yok olmasına neden oluyor. Ne demek istediğimi anlamak için İstanbul’da yapımı devam eden üçüncü Boğaz köprüsü inşaatına bakmak yeter... Yenilenemez bir varlık olan petrol tükeniyor. Oysa bir doğal varlık, “ortak mal” olan petrolün sadece arabası olanlar tarafından yok edilmesi hem yanlış ve hem de haksızdır...


Araba sayısı arttıkça kent ulaşımının hızı azalıyor. Belirli saatlerde trafik sıkışıklığı yüzünden arabalı ulaşım tam bir cinnete dönüşüyor. Her halükârda ortalama araba hızı tren ve tramvay hızından daha düşük. Ortalama hız bisiklet hızının altına iniyor. Arabalar kent yüzeyinin yaklaşık %30’unu kapsıyor ve bu oran her geçen gün büyüyor... Araba, insanlar arasındaki ilişkiyi değiştiriyor, yeni bir ilişki ve statü biçimi ortaya çıkarıyor. İnsanı toplumsal sorunlara yabancılaştırıyor, insanları bencil, agresif, kaprisli yapıyor ve obezite riskini büyütüyor...

Ortalama bir insanın (emekçinin) ortalama bir araba alabilmesi için yaklaşık 3 yıl çalışması gerekiyor. Dolasıyla arabayı edinmek için başlangıçta önemli miktarda harcama yapmak gerekiyor. Arabayı edindikten sonra, yakıt [petrol] satın almak, vergi ve sigorta için gerekli harcama da yaklaşık yıllık gelirinin %30’una eşit olduğu hesaplanmış. Bir insanın kazandığı her 100 liranın 30 lirasını arabayı yürütmek için harcamasının bir mantığı var mıdır? Bu her ay 30 günün 9’unu araba için çalışmak demektir... Fakat hepsi bu kadar da değil. Bir araba, üretildiği andan hurdaya çıktığı âna kadar geçen zamandaki ömrünün yaklaşık %95’ini “park yerinde”, durarak geçiriyor... Ömrünün sadece çok küçük bir kısmında hareket ediyor, işe yarıyor... Başlı başına bu bile bir toplumsal israf değil mi? Üstelik arabalar ortalama olarak 5 kişilik dizayn edildiği halde ekseri 1 kişi taşıyor. Bunun ne büyük kaynak israfı, ne büyük saçmalık olduğu açık değil mi? (Tabii 4X4 gibi şımarıklıklar da ayrı bir saçmalık örneği).


2011 yılında dünyada araba sayısı 1 milyar sınırını aşmıştı. Ama hâlâ yaklaşık her 7 kişiden birine bir araba düşüyordu. Bu da özel otomobille ulaşımın genelleştirilemez olduğu anlamına gelir... Ve aynı yıl 80 milyon 100 bin kadar yeni araba üretilmişti. 2010 yılında dünyada trafik kazalarında ölen insan sayısı 1 milyon 240 bindi ve 50-60 milyon kadar da yaralı vardı. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) önümüzdeki 20 yılda bu rakamların %60 oranında artacağı öngörüsünde bulunuyor... Geçen yıl [2013] Türkiye’de trafik kazalarında 3 bin 262 kişi hayatını kaybetti, 237 bin 701 kişi de yaralandı. Maddi hasar da 1 milyar 188 milyon TL tahmin ediliyor... Bu durum, trafik kazalarında ölenlerin savaşlarda ölenlerden daha çok olduğu anlamına geliyor... Zira otomobil sadece doğayı mahveden bir silah değil, aynı zamanda bir katliam silahı... Trafik kazalarında ölenler savaşlarda ölenlerden daha çok olduğu halde, doğaya ve insana verilen zararlar ortada olduğu halde, bu durumun hiç bir zaman sorun edilmemesini, üzerine gidilmemesini nasıl açıklamak gerekiyor? Ya da bunun mantıkî bir açıklaması mümkün müdür?

Fikret Başkaya
(Özgür Üniversite, 03.05.2014)

25 Ağustos 2015 Salı

Lütfi Bergen: "Kapitalizm Müslümanlara, kapitalizme saplanacakları bir “numara çekmiş” oldu."


Kapitalizmi “banka-faiz-sömürü” ilişkileri ile izah eden Müslümanlar zenginlik için gerekli mülkiyeti “temel hak” olarak görmekteydi. Tarım toplumundan kentlere göçen bu kesimler gecekondularda yani kentlerin çeperlerinde hayat tesis ettiler. Merkeze yürümek ve yolsuz, susuz, belediye hizmetlerinden mahrum varoştan kurtulmak istiyorlardı.

Batı’nın “kentsel düzen” uygulamaları Müslümanların “mülkiyet / temel hak” tasavvurlarını kapitalist toplum modeli içinde türetmelerinin yolunu açtı. Bu nasıl gerçekleşmiştir?

Müslümanlar kapitalist birikime yine kapitalistlerin hazırladığı bir ilizyona kapılarak kavuştular.

Mülkiyet haktır” ifadesi mülksüzlerin varlığına rağmen savunulan “helal servet”in meşruiyet zemini sayıldı.

Sermaye, Batı’dan gelmekteydi, kimseye faizsiz verilmemekteydi.

Faizli muamelelerin haramlığı ise Müslümanların sermaye biriktirmesinin önüne geçmekte idi.

Diğer yandan Müslümanların toplumun havas tabakasında yer almak, kadim kentlerin muteber semtlerinde komşuluk ilişkileri tesis etmek gibi dertleri bulunmaktaydı. Bir uzlaşma sağlanabilirdi.

Sermaye sahipleri Müslümanların siyasete çekilerek sermayeye bir şekilde ortak edilebileceği fikrini geliştirdiler. Bunun bir ilizyonla tatbik edilmesi gerekecekti.

Siyaset, imar çalışması yapacaktı. Müslümanların küçük birikimlerle arsa sahibi olmasını ve inşaatların temellerini atmalarını sağlayacaktı. İnşaatlar yükseldikçe dairelerin bir kısmı satılacak ve binaların yapımı için gerekli sermaye de tedarik edilecekti.

Siyaset, 1990’larda ortaya çıkan “Dindar müteşebbis”lerin faaliyetlerini faize bulaşmadan yürütmeleri için “zemini hazırladı.

Müslümanlar kentin yayılmasını, kentsel düzenin tesisini, sahip olmayı umdukları mülkiyet ve kira gelirlerine meşru yollardan ulaşmak için talep ettiler.

Müslümanların dindarlıkları, faizli muameleleri“kendileri için” doğrudan reddetmeye bağlı olarak “rasyonelleşti.

Ancak satılan mülklerin mülk değerleri konut alıcısı kesimin bankalara başvurmaları zaruretini getirmekteydi.

Böylece Batı sermaye-finans gücünün Türkiye’ye girişi, inşaatları yapan Müslüman girişimcilerin müşterileri için talep edildi. Başka türlü maaşlı kesimlere daire satmanın imkânı yoktu.

Dindar mülk sahipleri yüksek değerli konutları “yapıp-sat”arken faize bulaşmamaktaydılar. Sermaye birikirken kendilerini haramdan muhafaza ettiklerini düşündüler. Ancak bu konutları alan kesimlerin bankalara başvurması kaçınılmazdı. Müşterilerinin faizli muamelelerine ihtiyaç duyulmaktaydı.

Böylece dindar müteşebbislerin din-toplum ilişkilerinde şöyle bir açmaza yakalandıkları söylenmelidir: Toplum dindar olsun” diyen arsa malikleri / inşaat sahipleri, mülk fiyatlarının yüksekliği ve satışın nakit para ile gerçekleşme zarureti nedeniyle yoksul kesimleri faiz ödeyecekleri kredilere yönlendirmekteydi. Yani alıcı olsun satıcı olsun bütün kesimler “karz-ı hasen” kavramını kaybetmişlerdi.

Dindar malikler şahsi işlerinde faizli muameleden kaçınmakla sermayeyi dindarlıklarının dünyevî meşgalesi içinde çoğaltmanın bir yolunu bulmak gerekliliğinden hareket etmekteydiler. Görünüşte “ahlâklı bir toplum” istemekteydiler. Çünkü mülkün satış bedelini ya da kirasını problem çıkarmadan ödeyecek “namuslu insan”lara ihtiyaçları vardı.

İsâr ahlâkı”nı kaybetmiş bir mülkiyet fikri toplumu belirledi. Kiracıların on sene kira verdikleri takdirde mülke sahip olabilecekleri bilgisi “mülkiyete hücum!” davranışını kitleselleştirdi. Toplum “mülkiyete hücum” ettiğinde Müslüman müteşebbisleri inşaat işleriyle meşgul buldu.

Müslüman müteşebbisler inşaatları bitirip sıra konutları satmaya gelince müşterilerinin bankalara koşup kredi çekmeleri gerektiğini bilmekteydi. Oysa haram hayır getirmediği gibi; harama sebep olacak, sonucu haram olan şeyler de hayır değildi.

Kapitalizmin Müslümanların sandığı gibi faizli muamelelerden beslenmediği, tam aksine mülkiyet ilişkilerinden doğduğu, dindarlar tarafından tartışılamadı. Kapitalizm, Müslümanlara, “kapitalistiz!” demeden kapitalizme saplanacakları bir “numara çekmiş” oldu.

Lütfi Bergen
(Yeni Söz Gazetesi, 23.08.2015)

Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak



Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.

Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi neftî
acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
acılar bile duymadım kof yürekler önünde
beynim her sabah devrimcinin beyniydi
ayaklarım donukladı gelgelelim
sağlığın yerinde mi?

Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
halkın doğurgan dünyasına dalmakla
onların güneşe çarpan sesini anlamayan
dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
yılgı yanımıza yanaşamazken
bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
petrol borularına kundak
kurşun işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
varsın zindanların uğultusu vursun kulaklarımıza
yaşamak
bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta.

Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz
ölüyoruz, demek ki yaşanılacak.

İsmet Özel, Yıkılma Sakın, 1969

İlber Ortaylı: Türkiye Ermeni Soykırımını tanırsa ne olur?

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Ömer Lütfi Barkan ve Kolonizatör Türk Dervişleri


Lütfi Bergen, Muaz Ergü'nün sorularını cevaplamış. Bilhassa Ömer Lütfi Barkan ve Kolonizatör Türk Dervişleri konusunda oldukça önemli notlar çıkarılabilir.

"Ömer Lütfi Barkan’ın metinlerinin günümüzde bir karşılık bulduğunu düşünmüyorum. Öncelikle Barkan Alevilik-Sünnilik ilişkilerine dair önyargıları bozan bir metni erken zamanlarda yazmış olmak nedeniyle önemsenmesi gerekli düşünce adamıdır. O dönemde Cavlakları, Kalenderileri görerek onlardan Bektaşi-Alevi zümrelerin iktisadî alanı tanzim eden teşkilatçı zihniyetlerini tefrik ediyor. Dolayısıyla Osmanlı tarihini “Türk-İslâm” söylemi içinde okuduğu halde bu okuma “sünnî-heteredoksi” çatışması üretmemektedir. İktisadî-içtimaî bir model ve hukuk düzeni tasavvuru ile ele alınan cemaatçi bir dindarlığı analiz etmekte ve bunun Osmanlı’nın kuruluşunda etkisini araştırmaktadır. Osmanlı’nın kuruluşu hakkında bu yaklaşımın yaptığı etkinin “Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu” kitabının kapitalizmin oluşumu hakkındaki tartışmalardaki etkisinden daha fazlasına sebep vermesi gerekirdi.

Diğer yandan Barkan’ın XI.-XII. yüzyıllar dönemi ulemasının ilmî liyakatine rağmen elit davranışı geliştirmediğine ilişkin verileri ortaya koyması da önemlidir. Molla Mehmet hakkında “ilmi bu dereceyi bulduğu halde gelip bir köyde ziraatle meşgul olan bu Türk alimi” ifadesine yer vererek ulema tavrını göstermekte ve “İçlerinde ehl-i ilim ve müderris olanları da bulunan ve bu suretle bulundukları yerlerde neşir-i maarif eden fakat daima ziraatle meşgul olan dervişlere diğer kayıtlarda da tesadüf edilmektedir” demektedir. Dolayısıyla Barkan, modernleşme sürecinde halktan ve geçim yollarından kopan bir ilim-entelektüellik karşısında Alevi-Bektaşi-Sünni bir içtimaî-hukukî-iktisadî-askerî harmanlanmayı yani “Türkmen Sünniliği”ni ortaya çıkarması bakımından farklı okumalara muhatap kılınması gereken bir ilim adamı sayılmalıdır. Türkiye’de Alevî-Bektaşi geleneği ötekileştirerek nizâm koymaya çalışan kaos dönemi çözüm arayışlarının karşısında Barkan cemaatçi bir teoloji ile köy-şehir kuran zümreler üzerinden iktisadî-tarihî bir model olarak toprak nizâmına dönüşü temellendiriyor."

Tamamını okumak için:
http://lutfibergen.blogspot.com.tr/2015/08/omer-lutfi-barkan-ve-kolonizator-turk.html

21 Ağustos 2015 Cuma

Prof. Dr. Erol Güngör: "Medeniyeti politikacılar yaratmaz."


İslâm, siyasetin arkasında filizlenen bir doktrin değildir. O hedefine tek başına yürür. İslâm davasının asıl yükü fikir adamlarının omuzlarındadır. Müslüman aydınlar, din adamları, âlimler, mütefekkirler, sanatkârlar bu sorumluluğun şuuruna ermelidir. 

Medeniyeti politikacılar yaratmaz. Medeniyet, âlimlerle sanatkârların işidir.

Prof. Dr. Erol Güngör
(İslâmın Bugünkü Meseleleri, Ötüken Neşriyat)

Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var?


Onlar sürü yavrum. Zincirlerinden başka kaybedecek neleri var? Karanlıktan geldiler, karanlığa gidiyorlar. Ummandaki dalgalar gibi sayısız. Tarihi yok bu sürünün. Macerası yok. Yıldızlara tırmanan merdivenden habersiz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği şeyleri tekrarlayan uzviyet. Kafanın vecdinden habersiz. Bu sarhoş karnaval alayını yıldızlar, yüzbinlerce yıldız, kayıtsız bakışlarıyla seyrediyor.

Cemil Meriç, Jurnal

20 Ağustos 2015 Perşembe

Kankıran

Gitgideyiz, yol/yordam çentiğindeyiz, sağımız solumuz
Kan/revan
Şakaklarımızın bir gürz gölgesinde zonklayışı, demek önümüz kan
Yabanıl çiçeklere el değdire değdire, tırnak uçlarımız kan'ca
Buğu susuz bir ırmağın kıyıcığından selam/sabah,
Yine mi kan
Bindiğimiz bir düldül müydü, kantarması kanamış, yelesiz ve dur/duraksız
Kâh adeta kâh dört nala kâh rahvan -at dördüncüde gidemez mi?-
Azıcığı yenmiş bir kara/karpuz çekirdeğinde konaklıyoruz, çıkınımızda kan/somun
Ön öcümüz çağdan çağalık, yol yoktur şu dağlara, tam da
Kanımız fokurdarken
Birimiz gözü böğrü kulakları çınlıyor, damla damla değil, silmece
O kanlı mendilleri uçkurları iç ceplerimize sokuştururaraktan nite/nice
O bulut, hani gölcecağzıyla kasıklarımızı kıpraştıran
Seğirtip apışımıza siniyor, döşü/düşü kan
Vıyıl vıyıl yoncalar haydin kök salıyor kan/köken
Apansız kışkırtıların sırt sıvazlayışıyla uzlaşip gidiyoruz,
Kaytarma/kan bu
Aracıkta kör/kütük hoyratlarımız da var, dermece kan/çanağı
Dolambaçlı bitirimliğin ceremesiyse, biz onu çektim çekeli yıllar oldu
A canım, şu basbayağ kan, öpücüklere de sızıyor mu onca kerpiç beton küspe mayıs ter tortu çapak moloz kül ve misk gübre
Candamarsızlıklarında neyi niye dolansın kan?
Kan illece vardır da, -kabuklaşısı ola ki-
Candamarsızlığımızdan.

Kanda olmazı olur kılan devinim,
Çiğ yazıklığında kupkuruyana değin;
Söyletmeyin, kan tek sorun,
Tek yörünge ya da öğe.

Metin Eloğlu
(Yeni Dergi, Sayı 123, Aralık 1974)

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Bir avuç bozuk para karşılığında çalışıyordu

Carabanchel Hapishanesi, Madrid
Franco, ölüm cezası kararlarını her sabah kahvaltı ederken imzalardı. Kurşuna dizilmeyenler cezaevlerine kapatıldı. Kurşuna dizilenler kendi mezarlarını kazıyor, mahkûmlar ise kendi hapishanesini inşa ediyordu. İşçilik maliyeti hiç olmadı. Madrid’de meşhur Carabanchel Hapishanesi’ni ve tüm İspanya’da daha birçoğunu inşa eden cumhuriyetçi mahkûmlar, on iki saatten az olmamak üzer, neredeyse tamamı görünmez, bir avuç bozuk para karşılığında çalışıyordu. Ayrıca başka şeyler de elde ediyorlardı: Kendi politik yenilenmelerine katkıda bulunmanın zevki ve yaşama cezasında indirim (zira tüberküloz onları erken yaşta götürüyordu). Askeri darbeye direnmekten ötürü ceza almış binlerce suçlu, yıllar boyunca sadece cezaevi inşa etmedi. Ayrıca yerle bir olmuş köyleri yeniden kurmaya ve göletler, sulama kanalları, limanlar, havaalanları, stadyumlar, parklar, köprüler, yollar yapmaya zorlandı; yeni demiryolları döşedi ve ciğerlerini kömür, civa, amyant ve kalay madenlerinde bıraktı. Anıtsal bir yapı olan Şehitler Vadisi’ni cellatlarının anısına süngülerle dütrüle dürtüle inşa ettiler.

Eduardo Galeano, "Dünyanın En Ucuz Hapishaneleri"
(Aynalar, Sel Yayıncılık)

İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar

İnsanlar güçlenin!
Horgörü tarihe ihanet eder ve dünyayı parçalar. Güçlü düşünce imalatçıları bize sanki yokmuşuz gibi davranır ya da sanki aptal gölgelermişiz gibi. Sömürgeci miras, üçüncü sınıf insanlar tarafından mesken tutulan Üçüncü Dünya denileni, galiplerinin belleğini kendi belleğiymiş gibi kabul etmeye ve kendisine uzak bir yalanı kendi gerçeğiymiş gibi kullanmak üzere satın almaya zorlar. İtaatimizi ödüllendirirler, zekâmızı cezalandırırlar ve yaratıcı enerjimizin soluğunu keserler. Biz düşünülenleriz ama düşünenler olamayız. Yankıya hakkımız var ama sese yok, yönetenler bizim papağanlık yeteneğimizi över. Biz hayır diyoruz: Bu pespayeliği kader olarak kabul etmiyoruz.

Eduardo Galeano, 1988, Şili

Biz kaybetmişizdir, başkaları kazanmıştır


Tarihi bir yarışma olarak kabul edenlerin gözünde Latin Amerika’nın gecikmişliği ve yoksulluğu, başarısızlığının sonucudur: Biz kaybetmişizdir, başkaları kazanmıştır. Ne var ki başkaları sırf biz kaybettiğimiz için kazanmış durumdadır: Latin Amerika’nın azgelişmişliğinin tarihi, belirtildiği gibi evrensel kapitalizmin gelişiminin tarihine bağlıdır. Bizim yenilgimiz daima yabancıların zımni koşulu olagelmiştir. Zenginliğimiz de daima yoksulluğumuzu doğuragelmiştir; dış imparatorlukların ve onların içerdeki yerli bekçilerinin refahını arttırmak üzere. Sömürgeciliğin ve yeni sömürgeciliğin simyasında altın tenekeye, besinler zehre dönüşür.

Eduardo Galeano
(Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Sel Yayıncılık)

"Gâvur icadı"


Gâvur icadıdır diye tramvaya binmeyen bir derviş sanmayın ki çok ilkel endişeler taşıyordu. O, bu tavrıyla teknik karşısında geri çekiliyor gibi görünüyorsa da gerekirse çok üstün bir teknolojinin bu milletin beyninden, ellerinden ve yüreğinden fışkırabileceğini, küfre ve küffara egemen olacağını biliyor, hissediyordu. O, gâvur icadına karşı tavır takınırken yalnızca Batı’ya teslimiyeti reddediyor, ona baskın çıkılmasına işaret etmek istiyordu.

İsmet Özel, Demir Gaşuk
(Üç Mesele, Tiyo Kitap)

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Lütfi Bergen: "Osmanlı'nın İstanbul'da ahşap evi uygulaması deprem nedeniyledir."


Depremler canlı varlığına bir nimettir. İlahi bir bağıştır. Deprem geldiğinde su kaynakları ortaya çıkar, deniz ve göller oluşur. Çölleşmeye uğrayan coğrafya yeniden suya ve toprağa kavuşur. Deprem nimettir. Depremin zararı mülk sahiplerinedir. Onlar ki ovalara kaşaneler kurmuşlardır; su yataklarını kurutup binalar dikmişlerdir. Betonarme bina sisteminde ve yoğun kentleşmede ısrar ettikçe depremin faydalarını göremeyiz. Osmanlı'nın İstanbul'da ahşap evi uygulaması deprem nedeniyledir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Burak ofsayttan attı


Güne, Mersin'e beş gol atıp şampiyonluğunu kutlayan Beşiktaş taraftarının coşkulu "Burak ofsayttan attı" ciyaklamalarıyla uyandım. Daha sonra cumhurbaşkanı eski danışmanının "Bahçeli'nin ağzından akan köpükleri itinayla yalayacağı yeni bir süreç başlıyor" sözlerini okudum. Bunu işiten MHP'yi twitter'dan "Ak Saray bütün itlerine kuduz aşısı yaptırsın!" diye kükrerken gördüm. Baya hoşuma gitti, güldüm. Aklıma Ceza'nın İt Dalaşı şarkısı geldi. "Siz eşek arısının da beteri, portakalda bakteri misiniz?" diyordu çılgın rapçi. Bu kadar itin arasında eve bir kedi aldığım için pişman mıydım? Hayır çünkü Ebû Hüreyre çok iyi biriydi. İşe gelirken bir erkek evladı babası olmanın nasıl bir şey olacağı üzerine düşünüp yüzüme belirgin bir tebessüm yüklemişken aklıma ödenmemiş faturalarım ve yaklaşık 10 yıldır her sabah 7.30'da uyandığım geldi. Faturaların son ödeme tarihlerine bakarken bugünün 17 Ağustos olduğunu fark ettim. Avcılar'da yaşıyorduk o zamanlar. Hemen Güngör Tekiner İlköğretim Okulu'ndaki arkadaşlarımdan depremde vefat edenlere fatiha okudum. Buzdolabının altından vücudu parçalar halinde çıkan bir arkadaşımız vardı, evleri deniz kumundan yapılmıştı. Etraf ölü kokuyordu, ölü sayısının iki katı kadar da deniz kabuğu ve taşları yığılmıştı sokaklara. Ne tuhaf dedim, deniz kumunun üzerinden ilerleyen bir marmarayımız var şimdi mesela. Biniyoruz, gidiyoruz, mutlu oluyoruz. Sıkılarak geldiğim iş yerinde "İnanmış adamların övüncüyle / sabırla beklerdik geceleri" dizesi aklıma geldi. İtlerden, faturalardan ve bir iyilik yapmak için bin ayet arayanlardan tiksindiğim günlerde evde beni bekleyen bir yuvam olduğunu düşünerek ikinci defa tebessüm ettim. Üçüncü tebessümümü ise kesinlikle eve bırakmaya karar verdim çünkü Burak ofsayttan atmıştı.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

16 Ağustos 2015 Pazar

"Senelik izindeydiler"


Çünkü ey Türk senden başkası yoktu kalan
Şarapnelle başbaşa
Seni orada gâvurların kasten bıraktığı sırada
Sarıklı hocalar fesi püsküllü
Muallimler kapatmalar ve aksak yamakları
Migrenli kısım şefleri sümen altı saman altı muavinler
Kethüdalar usta başları iş ve işçi bulma kurumu
Kalem efendileri daire âmirleri tabur komutanları
Bütün o cür’etkâr bütün o ödlek tanıdıkların
Senelik izindeydiler
Gün gelip
Musafahayı aşk etmeye
Bulutlara dalmanın zekatını vermeye yeltenen
Bir Âdem evlâdı çıkacak sanma
Başbaşasın
Başbaşasın 1914’ten beri şarapnelle

İsmet Özel

14 Ağustos 2015 Cuma

Küçük Şeylerin Hikayesi: Ud

Güllerin karşımda her an solmadan durmaktadır


Güllerin karşımda her an solmadan durmaktadır
Hem temâşâsıyla gönlüm şâdûman olmaktadır
Eski bağçem hâtıra geldikçe dîdem hûn olur
Şimdi gül tasvirleriyle geçmişi anmaktadır

Beste: Niyazi Sayın
Güfte: Necmeddin Okyay
Makam: Şevkefzâ

Pür ateşim açdırma benim ağzımı zinhar



Pür ateşim açdırma benim ağzımı zinhar
Zâlim beni söyletme derûnumda neler var
Bilmez miyim ettiklerini eyleme inkâr
Zâlim beni söyletme derûnumda neler var.

Aşkınla yürek yaralarım işler, onulmaz,
Meydanı mahabbetde bu hicran unutulmaz
Âşık sana çoksa bana dilber mi bulunmaz
Zâlim söyletme beni derûnumda neler var.

Bedçehre rakîbi aceb âdem mi sanırsın
Bir gün gelir ondan dahi ey şûh, usanırsın,
Ettiklerine nadim olursun, utanırsın,
Zâlim söyletme beni derûnumda neler var.

Her dercine ben sabr edeyim şûhı cihanım
Leylâ'ya cefâ âdetin olsun yine canım
Te'sir eder elbet sana bu âh u figanım
Zâlim söyletme beni derûnumda neler var.

Beste: Hammâmîzâde İsmâil Dede Efendi
Güfte: Leylâ Hanım
İcra: Mustafa Doğan Dikmen

Altı minareli büyük camilere ihtiyacımız yok


İslâm'ı resimle, filmlerle, fotoğrafla, sanatla anlatıyorsunuz. Sanatı kişinin kendini bilmesinin yolu olarak mı görüyorsunuz?
Sanatın evrensel bir dil olduğuna inanıyorum. İnsanlar farklı dilleri konuşsa bile bir sanat eserini aynı şekilde görebiliyor. Bir resme baktıklarında o resimde kendilerinden bir şeyler bulması da mümkün olabiliyor. Bir çerçevenin önünde dururken o donmuş resimden kendince şeyler çıkarır insan ve bu çıkarımlarla yeni bağlar kurabilir. Bence sanatın amacı da bu bağları kurdurabilmektir.

İslâm tarihinde birçok estetik yapısı olan mimarî var. Ancak bu yapıları günümüzde göremiyoruz. Müslüman dünyasının sanat ve estetik anlayışlarını nasıl buluyorsunuz?
Bence şu an yeterince güzel cami var. Altı minareli büyük camilere ihtiyacımız yok. Önemli olan artık insanların güzelliğine çalışmaktır. İbadettir önemli olan, cami değil. Meyvedir önemli olan, ağaç değil. Hiçbir çiftçi meyve vermeyen bir şey yetiştirmez. Camiler insanların ibadet etmesine imkân sağlar ama meyve değildir. Meyve insandır, ibadet de onun ağacıdır.

Yeterince büyük cami var diyorsunuz ama Türkiye'de hâlâ büyük camiler yapılıyor. Mesela Çamlıca Tepesi'ndeki cami gibi. Bu bir ihtiyaç mı?
Bundan 10 yıl önce insanlar özellikle küçük yerlerde beş vakit namazlarını kolayca eda edebiliyordu. Ancak bugün bu biraz zor. Ben cami yapılmamalıdır demiyorum. Bunun bir yarışma haline dönüşmemesi gerektiğini söylüyorum. Biz ayrı zamanlarda yaşıyoruz. Yüzyıl önce kaybedilen güzellik anlayışımız ve mimarlık anlayışımız yok. Bugün bir Sultanahmet inşa edemezsiniz. Öncelikle bunu yapacak bilgi yok. İkinci olarak ise buna yetecek para yok. İslâm dini anlam kaybetmeden gelişmelerin takip edilmesine önem verir. Mesela Peygamberimiz zamanında uçak yoktu ve insanlar çölleri aşarak Hac vazifesini yerine getiriyordu. İnsanlar çölde namaz kılıyor, aylarca yürüyor ve en sonunda Mekke'ye ulaşıyordu. Bu zorlukların sonucunda ulaştıkları güzellik onlara Allah'ın mükemmelliğini anlamasına sebep oluyordu. Şimdi insanlar uçaklar vasıtasıyla birkaç saat içinde Mekke'ye ulaşabiliyor. Müslümanlıkta moderniteye ayak uydurmak vardır. Ancak bu ayak uydurma sırasında önemli olan mânâyı unutmamaktır.

Yani çağa ayak uydurmak İslâm'a karşı gelmek değildir.
Birisi Efendimiz'e gelir ve ‘Bana yardım et, ben dünyaya âşığım.' der. Efendimiz cevap verir: ‘Eğer ölümü düşünürsen dünyanın, hayatın geçici olduğunu anlarsın.' Neden yaşıyorsun? Neden geçici bir şeye âşık oluyorsun. Hayat bir köprüdür. Köprülerin üzerine ev yapılmaz.

Shems Friedlander
(Zaman, 14.08.2015)

11 Ağustos 2015 Salı

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta: "Amerikalıların dediklerini yapmayı bilim sanan tıp dünyamız var."


Başta American Heart Hurt Association olmak üzere dünya bilimine yön veren kurumlar yumurta, tereyağı, yağlı yoğurt, yağlı peynir ve kırmızı et gibi hayvansal yağları kalp damarlarını tıkıyor diye yasakladılar. Amerikalıların dediğini yapmayı bilim zanneden bizim tıp camiası da hepimize senelerce kalp dostu (!) margarin ve bitkisel yağları yedirdiler. Sonuçta memlekette diyabet, kalp hastası ve kanser olmayan kimse kalmadı. Kısa adı FDA olan Tıbbi Fetva Kurumu (Fatal Drug Administration = Ölümcül İlaç Müessesi) tüm dünya hasta olduktan sonra trans yağların “zerresinin” bile zararlı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. FDA, bir zamanlar kalp dostu dediği bu yağların şimdi “sıfırlanmasını” istiyor. Önce yumurtadan özür dilendi, şimdi tereyağına “Biz ettik sen etme, bizi affet” deniyor. “Kırmızı ete, kelle-paçaya, işkembeye” ne diyecekler merak ediyorum.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
http://ahmetrasimkucukusta.com/2015/08/11/yazilar/tip-yazilari/beslenme/kizartmalar-kalp-yetersizligine-de-yol-aciyor/

Nur saçan AVM’ler!

"Yeni" İstanbul
Necip Fazıl’ı cumhuriyet döneminde muhafazakâr sentezciliği güncelleyip yeni kuşağa aktaran bir düşünsel figür olarak düşünebiliriz. İdeolocya Örgüsü’nde “yükselen cami minareleri ve tüten fabrika bacaları”nın birlikteliğini idealize eder. “Gece gündüz nur saçan metropolisler”deki minarelerden yükselecek ezanlar “Batı ruh ve kültürünü yenmek dâvasını güderken”, fabrika bacalarından yükselen “duman kıvrımlarının göklerdeki nakşiyle de maddeye hâkimiyet hünerini Batıdan koparıp almak gayesini temsil eder”. Yani câmiler çoğaltıldığı oranda fabrikalar da arttırılmalıdır: “Öyle ki, her minare bir fabrika bacasiyle nişanlı”.

Şimdi, burada muhafazakâr neslin önüne “nişanlılık” olarak konulan hedefin yeni kuşakta evliliğe dönüştüğünü görüyoruz. Bu batıl evliliğin Ak Parti’nin yeni kuşağında “olabildiğince çok cami/gösterişli yüksek minareler/yükselen ve genişleyen AVM’ler”e tercüme edilmesi pek zor olmasa gerek. Erdoğan da bunu “Batı’nın kültürünü değil tekniğini almak” söylemini birkaç kez gündeme getirerek bir başka şekilde tercüme etmiş oldu.

Spesifik bir bağlamda alırsak, söylenen şu: Batı’nın AVM’lerini (tabiki onun bağlamını oluşturan kapitalizmi) alalım ama onların yanlarında gösterişli camiler yükseltelim ve içlerine bir oda ayırarak mescitler yapalım. Bunu tekno- muhafazakârlığın düalist/ikici metafiziği olarak tanımlıyorum. Bu düşüncede teknik/teknoloji ve tekniği işleten ekonomi/ekonomik sistem nötr/yansız/evrensel bir araç olarak görülüyor; bu bedenin kültür/dinden müteşekkil ruhu etkilemeyeceği düşünülüyor. Hatta beden denetim altına alınacak ve ruhun emrine verilecektir: Nur saçan AVM’ler! Oysa biz bundan çok daha farklı sonuçlarla karşılaşıyoruz: AVM’lerin çarpık uluhiyetinin dini anlayışları da etkisi altına aldığı bir toplum…

Fırat Mollaer
(Söyleşi: İbrahim Halil Karataş, Harman Dergisi, Şubat 2014)

Ayrıca bkz: Muhafazakârlığın İki Yüzü

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Prof. Dr. Atilla Çetin: "Türkiye’de sentez tarihçiliği yapılmıyor."


Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi Ağustos 2015 sayısında hayatını öğrencilere ve Osmanlı Arşivi’ne adayan Prof. Dr. Atilla Çetin’in vefatından önce verdiği son röportajını yayınladı. Osman Doğan ve Soner Demirsoy’a tarihçiliğe dair önemli açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Çetin, doğumundan hayatının son anlarına kadarki hayatının önemli anlarını, eğitim mücadelesini, öğretmenlik yıllarını ve en önemlisi de hayatını adadığı arşivcilik macerasını, yaşadıklarını anlattı.

Batı Dünyası Arşivciliğe Çok Önem Verir
Batıdaki arşivcilikle bizdeki arşivciliği kıyaslayan Prof. Dr. Çetin, “Arşivlere Batı dünyası büyük önem verir. Modern anlamda Osmanlı Devlet Arşivi 1846’da Mustafa Reşid Paşa’nın gayretiyle açıldı. Halbuki ben bir Arapça kitapta gördüm ki, 1826’da, yani bizden 20 sene önce Mehmed Ali Paşa, Kahire Kalesi’nde kocaman bir arşiv binası yapmış; adı da Defterhane. Biliyorsunuz Osmanlılar bazen arşiv anlamında “defterhane” derlerdi.” diye konuştu.

Devletin yaşaması için arşivciliğin önemli olduğunu kaydeden Çetin, “İyi işleyen bir arşiv olmazsa siz ne vergi alabilirsiniz, ne vatandaşı askere gönderebilirsiniz, ne de sosyal ya da siyasî düzeni sağlayabilirsiniz. Dolayısıyla, Halil İnalcık’ın da söylediği gibi, büyük devletlerin arşivi vardır; büyüklük iyi işleyen arşiv sayesinde olur.” şeklinde konuştu.

“Sentez Tarihçiliği Yapmıyoruz”
Türkiye’deki tarihçilerin monografi tarihçileri olduğunu, bir nevi arşivcilik yaptıklarını kaydeden Prof. Dr. Atilla Çetin şunları söyledi: “Biz büyük tarihçi değiliz. Bizler sentez tarihçisi değiliz. Bizler monografi tarihçisiyiz, bir konuyu alırız büyüteç altında onu genişletiriz. Bu sentez tarihçiliği olmaz. Biz Batıdakiler gibi, Bernard Lewis gibi sentez tarihçisi değiliz. Önemli olan sentez tarihçiliğidir. Tarihçiliğin ve arşivciliğin yorumculuğa dönmesi lazım; o da zor iş, zahmetli iş.

Sonra bir de şunu söyleyeyim; arşivcinin rolü başkadır, tarihçinin rolü başka. Şimdi Türkiye’de tarihçi arşivciliğe soyunmuş, arşivci de tarihçiliğe… Hayır. Bunlar birbirini tamamlayan, destekleyen iki meslek. Ama arşivcinin rolü ayrıdır. Arşivci elindeki belgeleri toplar, doğru olarak tasnif eder.

“Tarihi Millete Doğru Anlatmak Lazım”
Televizyonlardaki tarih programlarına da değinen Prof. Dr. Çetin, “Millete doğru yolu göstermek lazım. Görevlerimizden bir tanesi de odur. Biz büyük bir devletin mirasçısıyız. Roma’da Bizans’ta çeşitli dillerin olması, çeşitli kavimlerin olması gayet doğaldır. Roma’da da aynı, Bizans’ta da, Osmanlı’da da.” diyerek bilmeden anlamadan yapılan yorumları eleştirerek şunları söyledi:

TV’de biri çıkmış, kaşıyor yarayı. Osmanlı’da 38 tane dil vardı, diyor. Olacak. 40 da olur. Ama onları birleştiren iki unsur var, bir dil; yani engin bir Türkçe. İkincisi de din. Milliyeti ne olursa olsun, devlet kadrolarında esas, İslam olmak. Valide sultanlara çamur atıyorlar. Türkçesi yamuk olan bir valide olur mu? Saraya girdikleri zaman onlara önce Türk dili öğretiliyor. Bir hanım sultan kalkacak, Kanuni’ye Sülüman diyecek… Böyle bir şey olabilir mi? Bir, dili; iki, dini öğretilir. Leyla Saz’ın kitaplarına bakın, bütün cariyeler genç yaşta namazlarını kılarlar, oruçlarını tutarlar…

“En büyük Hayırları Hanım Sultanlar Yaptı”
En büyük hayırları, vakıfları valide sultanlar yaptı. Kadın ömründe Kahire’yi mi görmüş? Mektep, sıbyan mektebi, cami ve saire yaptırmış. İpşir Mustafa Paşa; eşkıyalıktan kalktı geldi, parası var. Diyorlar ki burada bir hana ihtiyaç var, hemen yapıyor. Pertev Paşa; şurada kıyıya yakın camisi var. Diyorlar ki buraya bir cami yapalım. Adam buralı değil, belki Bosnalı ama yaptırıyor. “İbadullaha hayrım olsun” diye yaptırıyor. Bu fikirler unutulmuş gitmiş. Ondan sonra tarih programı olur mu? Ama bizi birleştiren iki unsur var: Dil ve din. Dolayısıyla tarihî gerçekleri olduğu gibi söylemek ve millete anlatmak lazım.

“Büyük Bir Cihan Devletinin Kültürünü Silemezsiniz”
Osmanlı’nın dil ve dinle kendi kültürünü de her tarafa taşıdığını anlatan Çetin, “Yemen’de bilmem nerede, bürokraside dil aynıdır; yani Türkçe. Hiç değişmez. Kadıların tuttuğu defter bazen Arapça oluyor, şer‘iyye sicilleri. Ama buradaki adap gidiyor, erkân gidiyor, yemek kültürü gidiyor. İskender Zay vardı. Ona sorardım ne yemek yiyorsunuz? “Siz ne yiyorsanız biz de onu yiyoruz”, diyor. Pırasa, kebap, baklava… Git Yunanistan’a, o da aynı. Git Bulgaristan’a. Bulgarların ev levâzımatı yani yatak döşek vesairesi hep Osmanlı’dan geçme. Hatta bir kısmı adlarıyla geçmiş. Büyük bir cihan devletinin kültürünü silemezsin. Öyle tutturdu adamlar, onu atacağız bunu atacağız...

Prof. Dr. Atilla ÇETİN Kimdir?
Kandıralı bir anne ve Adapazarlı bir babanın evladı olarak 1942 yılında İstanbul Beykoz’da dünyaya gelen Atilla Çetin, babasının memuriyeti sebebiyle 20 sene kadar, Doğu Anadolu ağırlıklı olmak üzere Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulundu. Ortaokulu Malatya-Pütürge’de bitirdi. Liseye Adana’da başlamıştı ama babası Bursa’ya tayinini isteyince tahsiline orada devam etti ve 1961’de mezun oldu. Birlikte devam ettiği İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü ve Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan mezun olduğunda tarihler 1966 idi. Kendi ifadeleriyle, “okuldan sonra öğretmenlik, ardından Millî Eğitim’den istifa ve arşivcilik macerası…” başladı hocanın. Arşivde şube müdürlüğü, genel müdür yardımcılığı ve vekilliği yapıp Fransa’da bir yıl ihtisastan sonra 1987’de İstanbul Üniversitesi’nde tarih doktoru ve 1988’de de Yakınçağ tarihi doçenti oldu. 1996’da Sakarya Üniversitesi’ne geçtiğinde profesör idi. Bu son görevinden emekli olan hoca; arşivcilik, Osmanlı tarihi, maarif ve basın tarihi, Osmanlı’nın Arap eyaletleri ve Kocaeli-Sakarya tarihlerine dair 20 kadar kitap ve 300 civarında makale yayınladı.

7 Ağustos 2015 Cuma

Unutma ve afvetme!


Irkına, vatanına, tarihine ihânet etmiş olan efrâd u akvâmın hiçbirini unutma Türk oğlu! Unutma ve afvetme!

Süleyman Nazif, Batarya İle Ateş

Fatih'in torunları İstanbul'un ormanlarını fethediyor


Ağaoğlu Maslak 1453 projesi.

Fotoğraf: Timur Kara / Magma Dergisi

6 Ağustos 2015 Perşembe

İsmet Özel: "Başörtüsünün ne manaya geldiğini bilerek örtünmek lazım."


Başörtüsünün ne manaya geldiğini bilerek örtünmek lazım. Normalde Bahriye Üçok haykırırdı başı örtülü üniversite kızlarına "boşuna gayret boşuna gayret bu sizin örtünmeniz ev içi kıyafeti" yani evin içinde namahrem varsa bu kıyafetle gezebilirsiniz. Evin dışında Müslüman kadının kendi kimliğini belli etmeyecek şekilde örtünmesi lazım. Kim olduğu hiçbir şekilde bilinmemelidir. Bu o kadar yakın bir şey ki... Bu bilgi o kadar net bir bilgi ki, ben şeyi biliyorum Prof. Dr. İsmail Kara'nın babası Kutuz Hoca. Kutuz Hoca, hocalığı dolayısıyla örtünme konusunda neyin neye tekabül ettiğini biliyor. İsmail Kara 5-6 yaşlarındayken annesiyle beraber çarşıdan geçmesi gerektiğinde annesi İsmail'e "sen önden git" dermiş. Çünkü İsmail'i o kadının yanında gördükleri zaman "hoca efendinin karısı geçiyor" diyecek insanlar. Halbuki o kimliği bilinmeyen bir kadın olarak oradan geçmesi lazım. Tesettür bunu gerektiriyor. Yani tesettüre riayet etmiş olsa bile oğlu yüzünden kim olduğu bilinmesi makbul değil. Bunlar diyeceksiniz ki "çok küçük ayrıntılar". Hayır bunlar küçük ayrıntılar değil. Başörtüsü dediğimiz şey Müslüman kadınların küfre rıza göstermediklerini işaret etmek üzere taktıkları şeydir. Yoksa İslami örtünme değildir. Anlatabiliyor muyum? Ben başörtüsü takıyorum, sizin bana dayattığınız düzeni reddediyorum, ben sizin kurallarınızla değil islam kurallarıyla yaşamayı seçtim demek için insanlar başını örter. Yoksa öbürü Yahudi ve Hristiyan örtünmesidir. Hristiyan kadınlar da örtünmekle mükelleftir. Yahudi kadınlar daha çok. Dünyada peruk kullanımını Amerikan Yahudi kadınları icad etmiştir. Onlar saçlarını kocalarından başkasına göstermeyecekleri için Yahudi şeriatına göre peruk takarlar, kendi saçlarını değil sahte saçı gösterirler. Bu yüz yıl önce başlamış bir uygulama Amerika'da. Yahudi kadınları peruk takıyorlar saçlarını kocalarından başkasına göstermiyorlar.

İsmet Özel

Ayrıca bkz"Örtünmek bir demokratik hak değildir, bir İslâmi vecibedir."

İsmail Kara: "Esas büyük hadise, tek partili yılların güvensizliğine dönülmüş olmasıdır."

Şu anda insanlar ‘Ankara’ deyince Erdoğan, hükümet ve AK Parti olarak, ‘cemaat’ deyince de Fethullah Hoca olarak anlıyorlar. Ben hiç bu fikirde olmadım. Türkiye’de devletin, asker-sivil üst bürokrasinin ve iş çevrelerinin bölünmüş tabiatının, bu iki mücadelede de çok etkin rolü var. Yaşananları sadece dış dünyayla ilişkilendirerek anladığınız ve açıkladığınız zaman, Türkiye içindeki unsurların kuvvetli etkisini gözden kaçırmış oluyorsunuz. Mesela, basın... Şu anda basın ikiye bölünmüş ve taraflardan birine tamamen ya da kısmen angaje olmuş durumda. Benim açımdan bu, şu demek: Meselenin anlaşılmasını, Türk basını da örtüyor ve karartıyor. Onun için, ancak Türkiye’ye müdahale düzeyine çıkabilirsek, hadisenin cesametini ve muhtevasını kuşatabiliriz. Hükümet ile Cemaat, bu mücadelenin ve çekişmenin alt, hatta belki pasif unsurları...

Türkiye şu anda hem toplumsal olarak, hem de özellikle din alanında büyük bir yarılma yaşıyor. AK Parti ve Cemaat de, bu yarılmayı akıl almaz bir şekilde derinleştiriyor.

Tartışmanın harareti ve her gün yenilenen seyri, meselenin tehditkâr ve yarayı derinleştirici boyutlarının görülmesini engelliyor. Hayretler içerisindeyim. İnsanlar bu büyük problemi, çok alt düzeyde görüyorlar. Cemaatler ve tarikatlarda daha içerlerde bir tedirginlik olduğu muhakkak, fakat onun da farkındalık derecesi düşük. Cemaat ve tarikatlarda bir tehdit algısı var aslında şu anda. Yakın ve uzak tarihte tecrübe ettikleriyle, şu anda Cemaat’e yapılan şeyin yarın kendilerine de yapılabileceğini hissediyorlar. Böyle bir tedirginliklerinin olmaması imkânsız. Fakat bu hissiyatları, hadisenin derecesiyle yakın veya eşit değil.

Tek partili yıllarda mütedeyyin kesimlerle siyasi merkez arasında oluşan ileri derecedeki gerginlik ve güvensizlik geri geldi. Ve bu, AK Parti- Cemaat aktörleri üzerinden yapılıyor. Şu andaki esas büyük hadise, tek partili yılların güvensizliğine dönülmüş olmasıdır. Taraflar dindar, fakat pragmatist siyasetin ve dar görüşlülüğün mahkûmu durumundalar. Hepimizi aşağıya çekiyorlar.

İsmail Kara
(HT Gazete, 26.12.2014)

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Efendim derdimin dermânı sensin



Resimler: Merab Gagiladze
Beste: Hacı Ârif Bey (1831 - 1885)
Albüm: Tanini Trio- Dokunuşlar

Kanun: Tahir Aydoğdu
Ney: Bilgin Canaz
Piyano, Akordeon: Hakan A. Toker

Ayrıca bkzVücud ikliminin sultânı sensin

Kanunî Hacı Arif Bey - Sultânîyegâh Saz Semâîsi

16. yüzyılda Osmanlı-Fransız Anlaşması: Kâfirle İttifak


Kutsal Roma-Germen İmparatoru V. Karl miras yoluyla Avrupa’da çok geniş topraklar ele geçirince dönemin başta gelen hükümdarı olarak tanınma hırsına kapıldı. Ortaya çıkan yeni iktidar dağılımı Karl’ın başlıca rakipleri olan Fransa kralı François ile Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman, V. Karl’ın iktidarını kısıtlamanın yollarını aradılar ve ona karşı birleşmeye karar verdiler. Bir Hıristiyan kral ile Müslüman sultanın bu askeri ittifakı Haçlı seferlerinin anısının canlılığını koruduğu Avrupa’da kolay kabul edilebilecek bir şey değildi. Oysa 16. yüzyıl Avrupa’sında siyasal rekabet şiddetliydi ve siyasal ittifaklar dinsel ayrımlardan daha önemliydi. Habsburglar açısından ise bu ittifakın ardındaki dinsel ayrım vurgulanmalı, “kâfirle ittifak” lanetlenmeliydi. İttifaka karşı yürütülen yoğun Habsburg propagandası, özellikle batılı tarih yazımı geleneğinde Osmanlı ve Fransız kaynaklarının uzun süre göz ardı edilmesine yol açarak belki de daha kalıcı bir başarıya ulaştı. İstanbul’un fethinden başlayarak Osmanlıların Avrupa siyasetine katılımının, Osmanlı ve Fransız ülkesinde “yabancı devlet görevlilerinin, din/taraf değiştirme uygulamalarının, sadakat ve kimlik anlayışlarının” “kâfirle ilişkiler” bağlamında Cem Sultan olayının ve 1543-44 Osmanlı-Fransız ortak harekâtının incelendiği bu kitap, ittifakın tarafları arasındaki farklılıklar kadar benzerlikleri de öne çıkarması açısından önemlidir. Farklılıklar kapsamında ise Osmanlıların dost topraklara saldırmaması, seferlerini en ince ayrıntısına kadar planlayarak yürütmesi, Toulon’da kışlayan Osmanlı donanmasının her aldığının parasını ödemesi gibi o dönemde Batı’da ender görülen olumlu özelliklere değinilmesi ilginçtir. Christine Isom-Verhaaren Osmanlı tarihi alanındaki doktorasını 1997’de Chicago Üniversitesinde Halil İnalcık’ın öğrencisiyken aldı. Yazar ABD’de, Provo, Utah’taki Brigham Young University’de Ortadoğu ve Osmanlı tarihi öğretim üyesi.

Christine Isom-Verhaaren
Çeviri: Ayla Ortaç
256 sayfa, 29 TL
Nisan 2015
http://kitapyayinevi.com/k%C3%A2firle-ittifak/ProductDetail/355.aspx

Bir Osmanlı Risalesi: Tütün İçmek Haram mıdır?


Osmanlılar Batılıları afyon, kahve ve lalelerin verdiği zevkle tanıştırdılar. Buna karşılık Avrupalılar 17. yüzyıl başında Osmanlılara tütün ihraç etti. Osmanlı İmparatorluğu sakinleri kısa bir süre içinde kelimenin tam anlamıyla “dumanaltı” olunca ulema bu yeni icat nesnenin tehlikelerini fark ederek tütün içmeye karşı çıktıysa da, bir işe yaramadı. Tütün içenlerin sayısı hızla arttı, kahvehaneler açıldı. Tütün içmeye karşı çıkanlardan biri de 1631 ya da 1634’te doğmuş olan Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî’ydi. 19. yüzyılda Hindistan’da bile etkisi hissedilen Anadolulu bu âlim, kendi ülkesinde unutulup gitti. Akhisârî’nin yazdığı risale tütün içme karşıtı Arapça en eski metinlerden biridir. Savları Kuran’a, hadislere ve tıbba dayanır. Yahya Michot, risaleye yazdığı sunuşta bu savları yazarın diğer eserleri ve yaşadığı çağ bağlamında ele alıyor, Akhisârî’nin kişiliğini, Birgivî ve Kadızade’den Kâtip Çelebi ve Nabulusî’ye kadar diğer Osmanlı ulemasının görüşleriyle karşılaştırarak inceliyor. Kitapta er-Risâletü’d-duhâniye’nin Arapça tam metni ve Türkçeye çevirisi de yer alıyor. Yahya Michot 1998-2008’de Oxford Üniversitesi’nde İslam teolojisi dersleri verdi. Şimdi Connecticut Hartford Seminary’de İslam Araştırmaları ve Hıristiyan-Müslüman ilişkileri profesörüdür. Memluklar dönemi Mısırında haşhaş ve sufizm üzerine (2001) ve Osmanlılarda afyon ve kahve üzerine (2008) kitapları vardır.

Ahmed er-Rûmî el-Akhisârî
Giriş ve Notlar: Yahya Michot
Çeviri: Mehmet Yavuz
Ocak 2015
96 sayfa, 15 TL
http://kitapyayinevi.com/tutun-icmek-haram-midir-/ProductDetail/349.aspx

4 Ağustos 2015 Salı

Doğan Hasol: "Kötü mekanda iyi insan yetişmez."


Şehirlerimizin bir planlama zafiyeti var. Kentsel tasarımdan sınıfta kaldık. Günün modası neoliberalleşme kâra dönüktür. Kent toprağını paraya çevirme marifetini keşfettikten sonra arazilerin rant değeri köpürtülmeye başlandı. Yeşil alan statüsünde olan kamu arsaları bile özelleştirildi, kayırmalı imar durumları verildi. Önemli olan şehrin planıdır. Paris’e bir gökdelen yaptılar, bin defa pişman oldular. İstanbul’da her yerden gökdelen fışkırıyor. Amerika’da gökdelenler var ama orada tarih yok. İstanbul binlerce yıllık şehir… Kent, nüfus baskısıyla kimliğini, ölçeğini, dokusunu yitiriyor. İddiam şudur: İstanbul eskiden güzeldi, şimdi gelişigüzel.

Şehirlerimiz kimlik erozyonuna uğruyor... Proje yaptırma sistemimizde bozukluk var. Birçok mega projemiz tepeden inme kararlarla yapılıyor.

İnsanlar mimari çevrelerde yaşadıkları için mimarlıktan anladıklarını varsayıyorlar. Oysa bir heykeli bütün gün seyredince heykeltıraş olmuyor insan. Mimar kadar işveren de görgülü, kültürlü olmalı.

Mekanların insanlar üzerinde ciddi etkisi var. Kötü mekanda iyi insan yetişmez.

Doğan Hasol
(Milliyet, 08.02.2015)

Mahmud Erol Kılıç: "Türkiye'nin ihtiyacı olan şey düzgün bir ahlakın inşa edilmesidir."


Biz İslam’ı çok fazla politik ıstılahlarla anlatır olduk. Şüphesiz İslam dininin siyasi görüşleri vardır ama İslam eşittir siyaset diyemeyiz. İslam’ın felsefesi, İslam’ın sanatı, İslam’ın ruhi yönleri son zamanlarda ikincil plana düştü, boğuldu ve ezildi. Aşırı İslam hukuk terminolojisi, İslam’ın bir yönünü, ikincil ya da üçüncül yönünü öne çıkarırken asli yönlerini setretmiş, perdelemiş oldu. İslam’ın perdelenmiş olan yönlerinden bir tanesi de İslam’ın ahlak yönüdür. Ahlakı düzgün tutmak, ahlakı inşa etmek o kadar ihmal edildi ki adeta ahlaksız bir Müslüman da olunabilir hale geldi. Bu ne demektir? Bir Müslüman belirli ritüellere riayet ediyor; namazını kılıyor, orucunu tutuyor ama bir kul hakkına, komşu hakkına riayete gereken özeni göstermiyor. İnsanlara bir ahlak eğitimi verilmiyor ki, oysa ahlak dinin esasıdır. İslam’ın gayesi ahlak-ı zemime denen kötü ahlakı terbiye ederek, iyi ahlaka döndürmektir.

Ahlak tasavvufta da gereklidir. Bir kişi tasavvufta güzel ahlaktan bahsediyorsa her şeyden evvel kendisinin onu kendinde açığa çıkaran bir ahlak numunesi olması gerekir. Kendisinde olmayan bir şeyi bir insan konuşamaz. Ondan dolayı belki bütün bu branşların içinde ahlak özel alanına en fazla eğilen, yoğunlaşan branşın İslam tasavvufu olduğunu görüyoruz. Tarihimizde de Selçuklu, Osmanlı tarihinde gerek devlette gerekse sosyal hayatta, sivil toplumda kendilerine sufiler, şeyhler denilen o kadar büyük, yüce ahlak örnekleri görmekteyiz ki bunlar toplumumuzu yıkayarak, temizleyerek yüksek ahlaklı, yüksek seciyeli bir toplum inşa edilmesini sağlamıştır. Günümüzde ise maalesef bu yukarıdan aşağı yıkayıcı bilgeler kalmadığı için ticaret, siyaset, din alanı gibi her alan maalesef çok kavgacı, sahtekar, yalancı insanlarla doldu. Bunun önüne nasıl geçeceğiz bilmiyorum. Demek ki dinde de sadece belirli siyasi görüşlere çok ağırlık vermek değildir esas olan. Düzgün insan inşa etmektir. Onun için Türkiye’nin ihtiyacı olan şey düzgün bir ahlakın inşa edilmesidir. Ondan da şuan için çok uzaklaşıyoruz. Bu da beni şahsen ürkütüyor.

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç
Kaynak: Röportaj Gazetesi

Türkiye, "İslami giyim" harcamasında lider


BBC Türkçe’ye göre, Küresel İslam Ekonomisi Zirvesi etkinlikleri kapsamında Torino kentinde yapılan toplantıda, İslami moda sektöründen girişimci ve tasarımcılar, İtalyan meslektaşlarıyla bir araya geldi. Tesettür giyim forumunda, Türkiye'nin yıllık 39,3 milyar dolarla İslami giyim harcamalarında başı çektiği bildirildi.

Torino Belediyesi, Ekonomik Kalkınma Genel Müdürü Gianmarco Montanari'nin verdiği bilgilere göre, 2013 yılı baz alındığında, İslami giyim harcamalarında Türkiye'yi takip eden, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan ülkeler şöyle: Birleşik Arap Emirlikleri (22,5 milyar dolar), Endonezya (18,8 milyar dolar), İran (17,1 milyar dolar), Suudi Arabistan (16 milyar dolar) ve Nijerya (14,4 milyar dolar).

Hazır giyim sektöründe dünya devi olan bazı markaların Ramazan ayı için özel koleksiyonlar ürettiği, bazı lüks moda tasarımcılarının da bu sektöre yönelmeye başladığı belirtildiğine de dikkat çekilen haberde, “Tesettür giyim sektörünün 266 milyar dolarlık bir ciroya sahip olduğu ve 2019 yılına kadar 484 milyar dolara ulaşmayı hedeflediği bilgisi de paylaşıldı” ifadelerine yer veriliyor.

Öte yandan 'İslamî moda çılgınlığı'yla ilgili bir tehlike de İran'ı bekliyor. İtalyan Ulusal Moda Zanaatı Konfederasyonu temsilcisi Silvio Cattaneo, nükleer programı konusunda uluslararası toplulukla anlaşmaya varan İran'ın "gelecekte fethedilmesi gereken pazar" olduğunu söyledi. Cattaneo, "İranlıların modaya olağanüstü ilgisi var ve gayri safi milli hasılaları da yükselmekte" diye konuştu.

Kaynak: BBC Türkçe