30 Ekim 2015

Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden: Cinuçen Tanrıkorur


Doğrusu kendimi titiz ve mükemmeliyetçi sanırdım. Aslında ne kadar dağınık, ne kadar dikkatsiz, itinasız, yaptığı işleri ne kadar baştan savma yapan bir adam olduğumu Cinuçen Tanrıkorur'u tanıyınca anladım. Bana hep Yahya Kemal'in "Çini bir kâsede bir çin çayı içmekteydi" mısraını hatırlatan Cinuçen adını, 1970'lerin başından beri biliyorum, ama onu yakından ilk defa on yıl kadar önce, Bursa'da, Devlet Güzel Sanatlar Galerisi'nde verdiği resital sırasında görmüştüm; yürüyüşünden dinleyicilerini selamlayışına, pantalonunun ütüsünden saçlarını tarama biçimine, kelimeleri telaffuzundan kurduğu cümlelere kadar, her şeyi, her jesti, hatta her mimiği, milimetrik olarak hesaplanmış gibi ölçülü biçiliydi. Ve usta parmakları zarif hareketlerle ud'un tellerinde gezinmeye başlayınca, salon çok farklı bir mızrabın etkileyici titreşimleriyle doldu. Yeni ve çok farklı bir icra idi, ama dikkatle kulak verirseniz, kadim bir geleneği, tarihin derinliklerinden gelip sizi kalbinizden yakalayan esrarengiz bir tını olarak duyabiliyordunuz.

Istanbul'a geldikten sonra yakından tanıdığım ve dostluğunu kazandığım Cinuçen Bey'i en kestirme yoldan nasıl tarif edebilirim, bilmiyorum: Ilginç diyeceğim ama, ne kadar dar bir kelime! Eskilerin nev'i şahsına münhasır, frenklerin sui generis dedikleri cinsten bir adam. Aslında farklılık, onun genlerinde vardır. Tepedelenli Ali Paşa'dan inme bir aileye mensup olan ve bir ara Halep Jandarma Kumandanlığı yapan dede Hacı Tâhir Cidâlî Bey, Sultan II. Abdülhamid'e suikast hazırlığı içindeyken elbombasıyla yakalanıp Fizan'a sürülmüş ve İstanbul'a ancak Meşrutiyet'in ilanından sonra dönebilmiş yaman bir Ittihatçı ve heccav bir şairdir. Ve en büyük merakı, çocuklarına Lütf—ı Hak, Savn—ı Hüdâ, Şân—ı Zafer, Dürr—i Semîn, Mecd—i Nevîn gibi, ebced hesabıyla doğum tarihlerini veren isimler koymaktır.

Yakınlarının kısaca Zaferşan dedikleri Şan—ı Zafer Bey'in ilginçlikte babasından aşağı kalmadığı anlaşılıyor. Fransızca'dan geçemediği için lise son sınıftan ayrılan Zaferşan Bey, terzilikten kunduracılığa, mobilyacılıktan ciltçiliğe kadar, kırka yakın meslekte birinci sınıf sanatkâr ve geç kalmış bir entelektüeldir. Babasından devraldığı orijinal isim merakını, 2 Şubat 1938'de dünyaya gelen oğluna, dil devriminin de etkisiyle, kimsenin bilmediği öztürkçe bir isim vererek devam ettirir: Cinuçen, galip ve muzaffer anlamına gelen yenuçen/yenici kelimesinin şark Türkçesinde aldığı biçimdir.
Cinuçen Tanrıkorur, Dr.Alaeddin Yavaşça ile beraber.
Zaferşan Bey, edebiyat merakını da oğluna uzun uzun şiirler ezberleterek tatmin etmiş ve Cinuçen, altı yaşındayken Paşabahçe Ilkokulu müdiresine Mehmed Âkif'in Çanakkale Şehitlerine şiirini başından sonuna kadar hatasız okuyunca, ikinci sınıfa başlatılmıştır. Şiirle beraber musiki de Cinuçen'in kişiliğini şekillendiren sanatlardan biridir; kulaklarını, onu doğurduğu günden başlayarak güzel sesi ve farklı okuyuş üslubuyla besleyen Adalet Hanım, daha sonra bestekâr Mustafa Sunar'dan ud dersleri almaya başlayacak ve böylece Cinuçen, ud'la tanışacaktır.

Annesi sayesinde küçük yaşta zengin bir repertuvar edinen Cinuçen, bir ara Fatih'te oturan Yesari Âsım Arsoy'a götürülmüş, ancak maddî sebeplerle ders alması sağlanamamıştır. Bununla beraber, 1948 yılında ilkokulu bitirince babası tarafından Çarşıkapı'daki Güleryüz Radyo Mağazası'nda yetmiş sekiz devirli bir hatıra plağı ile ödüllendirilir. Henüz on yaşındadır ve ikinci şarkının meyânında Hicazkâr'dan okuduğu gazel, şaşırtıcı bir kulak, ses ve irtical kabiliyetini müjdelemektedir.

Zaferşan Bey, Cinuçen'i, en iyi şekilde yetişmesi ve yabancı dil öğrenmede kendisi gibi sıkıntı çekmemesi için ilkokuldan sonra İtalyan Lisesi'ne gönderir. Hayatının önemli bir dönüm noktası saydığı bu lisede, İtalyanca, Latince ve Fransızca öğrenen Cinuçen'in hocaları arasında çok etkilendiği biri vardır ki, yıllar sonra İtalya'da ziyaretine de gitmiştir: İtalyanca ve Latince hocası Dr. Giuseppe Garino. Arapça, Farsça ve Türkçe dahil olmak üzere yedi dil bilen Garino, Kur'an—-ı Kerim'i dört defa baştan sona okumuş ve sınıfta bazı âyetleri öğrencilerine de okuyup açıklamıştır. Cinuçen, onun özellikle bir cümlesini hiç unutmayacaktır: "Sizin bütün kültürünüz eski harflerinizle yazılmıştır. Eğer bu harfleri öğrenmeden ölecek olursan, öbür tarafta karşılaştığımızda seni tanımam, başımı çeviririm!"

İşte Cinuçen'i, yabancı bir okulda okuduğu halde, devletin okullarında yerli öğretmenlerin horlayıp unutturmaya çalıştığı değerlere sımsıkı bağlayan, hafızasına bir kitabe gibi kazıdığı bu cümledir.

Cinuçen Bey, İtalyan Lisesi'ne başladığı yıl (1956), kistli böbrek hastalığı çeken annesi Adalet Hanım'ı kaybeder. Bu hastalık ailede irsîdir ve kendisi de ileride aynı hastalığa yakalanarak Amerika'da böbrek nakli ameliyatı geçirecektir. Ud'u ilk defa annesinin ölümünden sonra eline alır ve alış o alış! Artık bu perdesiz, gövdesi âdeta geçmiş zamanların derûnî âhengiyle memlû sazın ses coğrafyasında uzun ve rehbersiz bir keşif yolculuğu başlamıştır. Aynı yolculuğa konservatuvarda devam etmek isteyince, Zaferşan Bey'in şiddetli muhalefetiyle karşılaşan Cinuçen'in tercih şansı yoktur; ya mimari tahsili, ya güle güle! Çarnaçar boyun eğer. Yine de Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü'ndeki öğrencilik yılları, babasının yaptığı iki başarısız evlilik yüzünden çok sıkıntılı geçecektir. Üvey annelerle yaşanan huzursuzluk, onu evden uzaklaştırır. "Öyle ki" diyor Cinuçen Bey, "Akademi'nin tahta sıralarında uyuyarak sabahladığım günler oldu. Beni, o dönemde iltica ettiğim musiki kurtarmıştır!"

Maddî ve manevî sıkıntılar ve hastalıklar yüzünden dört yıllık Akademi'yi, son üç yılda çocuklarına Italyanca dersi verdiği bir ailenin yanında kalarak ancak yedi yılda bitirebilen kahramanımız, başlangıçtaki isteksizliğine rağmen, mimari tahsili yapmış olmayı en büyük şanslarından biri olarak kabul ediyor. Zira bestelerindeki yapı sağlamlığını büyük ölçüde bu formasyonuna borçludur.

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ni bitirdikten sonra İmar ve İskan Bakanlığı Marmara Bölge Planlama Dairesi'nde şehirci mimar olarak devlet hizmetine giren ve Ankara'ya yerleşen Cinuçen Bey, 1973'te TRT'ye geçer, 1982'deki istifasına kadar programcılıktan daire başkanlığına kadar çok çeşitli görevlerde bulunur. Bu arada başarısız bir evlilik de yaşamıştır. İkinci evliliğini TRT'den ayrıldığı yıl yapan Cinuçen Bey, Bârihüdâ Hanım'ı hayatı boyunca çektiği sıkıntıların mükafatı olarak gönderilmiş ilâhî bir lütuf olarak görüyor.

Cinuçen Tanrıkorur, öğrencisi Murat Salim Tokaç'la beraber eser icra ederken.
1946 yılında Çinli bir babanın kızı olarak Jamaika'da doğan ve Boston Wellesley College'da sanat tarihi eğitimi gören Bârihüdâ Hanım'ın asıl adı Charmaine Angela Moo'dur; California Üniversitesi'ndeki resim ve heykel hocalığı sırasında, havaalanında tesadüfen karşılaştığı Konyalı Mevlevî şeyhi Süleyman Hayati Dede eliyle Müslüman olur ve 1976 yılında Konya'ya gelerek Hacı Fettah Mahallesi'nde, mezarlık duvarına bitişik ahşap bir evin kızı olarak Mevlevi çilesine soyunur. Cinuçen Bey, Bârihüdâ diyor, "Sanki çilesi bitmemiş gibi benimle evlenerek ikinci bir çileye başladı." Ancak Jamaikalı hanımefendi, eşinin titizliğinden, müşkülpesentliğinden, hatta pantolon ve gömleklerini kendisine ütületmemesinden hiç şikayetçi değil. Biliyor ki, "Hiç kimse Cinuçen Bey'den daha iyi pantolon ve gömlek ütüleyemez."

Bârihüdâ Hanım, Cinuçen Bey'in biri bitmeden diğeri başlayan hastalıklarında da hep bir melek sabrı ve şefkatiyle başucundadır. Henüz mimarlık öğrencisiyken kanserle tanışan ve cenin kanseri teşhisiyle orşiektomi ameliyatı geçirerek otuz bir seanslık kobalt şua tedavisi gören Cinuçen Bey, sonuncusu 1995 yılı başlarında olmak üzere, bugüne kadar sekiz ameliyat geçirmiştir ve bundan üçü kanser yüzündendir. Düşünüyorum da, bu hastalıklardan sadece biri bile, herhangi bir insanı çökertmeye yeterdi. Ama Cinuçen Bey, hepsini bir "imtihan" olarak görüp inanılmaz bir metanet ve mümince teslimiyetle karşılamış, hatta ABD'de dializ tedavisi gördüğü iki yıl içinde 117 beste yapmış, Maryland ve Princeton üniversitelerinde örnekli iki konferans vermiş, iki büyük makale yazarak Turkish Music Quarterly dergisinde yayımlamış, hocası Garino'nun tavsiyesine uyarak öğrendiği eski yazıyı geliştirmek için dostlarına eski harflerle sürekli mektup yazmış, dahası, ABD'li hattat Muhammed Zekeriya'dan hat dersi almıştır.

Cinuçen Bey, müzikte kelimenin tam mânâsıyla bir otodidakt olmasına rağmen, bestecilik dehâsı, ud icrasında eriştiği virtüozite, Türk ve Batı müziği alanlarındaki derin bilgisi, orijinal görüşleri ve üslup sahibi bir müzik yazarı olarak, dost kazandığı kadar, mebzul miktarda muhalif edinmeyi de başarmıştır. Çünkü düşündüklerini hatır gönül dinlemeden söyleyiverir ve oklarının ucu genellikle zehirlidir.

Aslına bakılırsa, seslerini hiç çıkarmasalar bile, pestenkerâni ve alelâdenin baş tacı edildiği, adam sendeciliğin, baştan savmacılığın kol gezdiği Türkiye'de, Cinuçen Bey gibi yaptığı işi en iyi şekilde yapmaya çalışan, dolayısıyla titizliği, mükemmeliyetçiliği, müşkülpesentliği hayat tarzı haline getirmiş adamların yığın yığın düşman kazanmaları mukadderdir.

Beşir Ayvazoğlu
(Aksiyon, 15 Temmuz 1995)

Ehl-i zikrin zikrine burhân olur vakt-i seher


Ehl-i zikrin zikrine burhân olur vakt-i seher
Sâhib-i derde dahî dermân olur vakt-i seher
Halka-i tevhîdde bulun nâim olma FAHRİYÂ
Ehl-i nâim Hakk'a tâ zindân olur vakt-i seher

İbrâhim Fahreddin Efendi [k.s]

* Bu nutk-i şerîfi üzerine Salahaddin Demirtaş tarafından bestelenen Bayati makâmındaki ilâhîyi buradan dinleyebilirsiniz...

29 Ekim 2015

Kulun tedbiri, Allah'ın takdiri


Akıl ve baş. Sıhhatimizi kaybetmek istemiyorsak bu ikisi arasındaki münasebetle alâkadar oluruz. Herkes kendine göre akıllıdır. Ben de kendimce akıllıyım. Akıl bahsinde bana bir şey soracak olursanız size akıllı olanların sadece akıllarını hep olması gereken yerde, yani başlarında tutanlar olduğunu söylerim. Aklını vücudunun bir başka yerine, midesine veya apış arasına kıstırma tercihinde bulunanlara akıl sahibi denmesini ben doğru bulmam. Bu kabil insanların hepsi aklı başından alınmışlar güruhunu meydana çıkarır. Benim gözümde bu taife sahte tarafı, fer'i tarafı, öbür, sair ve dolayısıyla zıt ve menfi karşı tarafı temsil eder. Aklı başında olanlar ümitlerini helâli ve haramı, imanı ve küfrü, siyahı ve beyazı ayırt etmeğe bağlayanlardır. (sf. 20)
...
İnsan olmak hem duacı, hem dualı olmak anlamına gelir. Yaratılmışlar arasında Allah'tan isteme kabiliyetine sahip olanlar yalnızca beşer kıyafetinde olanlardır ve giderek ne isteyeceklerse sadece Allah'tan istemesi beklenenler yine onlardır... İnsanı bütün diğer yaratıklardan farklı kılan sanmayın ki o pek güvendiği aklıdır veya gururuna vesile olan iz'anıdır veya o pek övündüğü lisanıdır veya hep sığındığı emeğidir. İnsanı her şeyden, cümle mahlûkattan ayıran çizgi duasıdır. Hem hayra ve hem şerre dua edebilişinden dolayı insan sair bütün yaratılmışlardan ayrılıyor. Kulun tedbirinin Allah'ın takdiri yanında hiçbir hükmü yok. (sf. 21)

İsmet Özel, Çelimli Çalım, Sayı 15

Irkına çek

Lafı bol, karnı geniş soyları taklid etme;
Sözü sağlam, özü sağlam, adam ol, ırkına çek.
- Mehmet Âkif 

Türk topraklarını gâvurdan temizlemiş ve yeniden vatan kılmış isimsiz milyonlarca kahramanın ruhları şâd, makamları âlî, mekanları cennet bahçelerinden bir bahçe olsun.

28 Ekim 2015

Kurnaz ne bilir neyi kaybettiğini?


Kalp, dostluğun tükenmek bilmez kaynağıdır. Verdikçe verme ihtirasını artırır. Sevdikçe sevme iştiyakını taşırır. Kalp sonu olmayan gençliktir. Korku bilmeyen ölümsüzlüktür... Kalbin keşifleri aklın keşifleri gibi dört basamaklı ve sınırlı değildir, onun nâmütenahi dereceleri vardır... Dünya kalbin emirlerine âsi şeytanlarla doludur. Bu şeytanların işareti sana akıllılık gibi geliyor. Bu ise senin zayıf oluşundandır. Siyaset denilen dostluğa karşı kullanılan zeka, kalplerin katledilmesinden başka bir şey midir? Kurnaz ne bilir neyi kaybettiğini? 

Nurettin Topçu, Var Olmak

27 Ekim 2015

Sünbül Sinan Efendi


İstanbul’un büyük velîlerinden. İsmi Yûsuf bin Ali’dir. Dedesine Kaya Bey derlerdi. Lakabı Sinânüddîn ve Zeynüddîn’dir. Sünbül Sinân diye şöhret buldu. Zamânının büyüklerinden oldu.

Merzifon’da 1452 (H.856) yılında doğan Sünbül Sinân, bülûğ çağına kadar Isparta’nın Borlu kasabasında ilim tahsîl etti. Oradan İstanbul’a geldi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ve Sultan İkinci Bâyezîd Hân devrinin meşhûr âlim ve velîlerinden olan Efdalzâde Hamîdüddîn Efendiden ders aldı. Ayrıca Çelebi Halîfe ismi ile şöhret bulan Muhammed Cemâleddîn Efendinin de derslerine katılmak istedi. Sultan İkinci Bâyezîd Hânın da hocası olan Çelebi Halîfe, o sırada Vezîr-i âzam Koca Mustafa Paşa’nın Yedikule’de yaptırdığı dergâhın hocalığını yapıyordu. Sünbül Sinân, Çelebi Halîfe’nin huzûruna gelip talebesi olmak istediğini bildirdi. Çelebi Halîfe kabûl buyurunca, ondan ilim öğrenmeye feyz ve teveccühlerine kavuşarak kemâle gelip olgunlaşmaya başladı.


Sünbül Sinân bir gece rüyâsında, bir kuyu gördü. Kuyunun başı çok kalabalıktı. Herkes su almak için uğraşıyordu. Kuyunun suyu çok derindeydi ve azdı. Bu sebeple suyu çıkarmak zor oluyordu. İnsanlar böyle su almak için uğraşıp dururken, Sünbül Sinân kalabalığın arasına karışarak, kuyunun yanına geldi. Gelir gelmez, kuyunun suları ağzına kadar yükselip çoğaldı. Hem kendisi, hem de etrâfındakiler kolayca sularını doldurdular ve bol suya kavuştular. Sabahleyin rüyâsını, hocası Çelebi Halîfe’ye anlattı. O da; “Ey Sünbül Sinân! Senin gönlünün, ilâhî feyzlerle dolu olduğu görülüyor. Böyle bir kalbe sâhib olduğun hâlde, kendindeki bu feyzleri neden etrâfa saçmıyorsun?” diyerek, Sünbül Sinân’ı kucaklayıp alnından öptü. Sonra da; “Ey Sinân! Senin kalbin, Allahü teâlânın muhabbetiyle doludur.” buyurdu. Bu hâdiseden sonra, Sünbül Sinân vazifesine daha çok ve sıkı sarıldı. Nefsini terbiye etmek için riyâzet ve mücâhedeye girişti. Nefsinin istediklerini yapmayıp, istemediklerini yapmaya başladı. Çelebi Halîfe onu sık sık odasına çağırır, başbaşa sohbetlerde bulunurdu. Sünbül Sinân’a bol bol teveccüh eder, kalbinde bulunan feyzleri, onun kalbine akıtırdı. Zâhirî ilimlerde de bildiği ne varsa, hepsini Sünbül Sinân’a öğreterek, halîfesi olacak şekilde yetiştirdi. Bu bilgileri pekiştirmesi için Sünbül Sinân’ı Mısır’a gönderdi. Sünbül Sinân, Mısır halkına Ehl-i Sünnet îtikâdını bildirmek, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını öğretmek üzere emredilen yere gitti.

Mısır hükümdârı Kaçmaz Sultan, Sünbül Sinân hazretlerine büyük hürmet gösterdi. Kendi yaptırdığı câmide, halkı irşâd etme, hak ve hakikati anlatma vazifesi verdi. Mısır ulemâsı ve evliyâsı, Sünbül Sinân’ın yaptığı sohbetlerden, onun büyük bir âlim ve velî olduğunu anladılar. İlmine hayran kaldılar. Kur’ân-ı kerîme, sünnet-i seniyyeye olan bağlılığını, âlimlerin ictihâdlarına uymaktaki gayretini pek beğendiler. Bu sebeple ona saygı ve hürmette kusûr etmemeye âzamî gayret gösterdiler.

Sünbül Sinân, Mısır’da insanlara üç yıl kadar dînin emir ve yasaklarını öğretti. Hasta kalblere, irfân pınarlarından şifâlar sundu. Allahü teâlânın kendisine ihsân ettiği feyz ve bereketlerden, onları da hissedâr etti. Başta hükümdâr olmak üzere, bütün Mısırlılar onu çok sevdiler. Bu sırada İstanbul'da bulunan hocası Çelebi Halîfe’den bir mektub aldı. Mektubunda, bu sene hacca gitmek üzere yola çıktığını, Şam’dan Mekke-i mükerremeye giden yol güzergâhını tâkib edeceğini yazıyordu. Bu hac yolculuğuna, Sünbül Sinân’ın da iştirâk etmesini arzu ediyordu. O sene İstanbul'da büyük bir zelzele olmuştu. Zelzeleyi tâkiben de tâûn, vebâ hastalığı baş göstermişti. Bu hastalıktan yüzlerce İstanbullu ölmüştü. Bu derdin bir çâresi olarak, Pâdişâh İkinci Bâyezîd Hân, Çelebi Halîfe’nin Mekke-i mükerremeye gidip, bu derdin üzerlerinden kaldırılması için duâ etmesini ricâ etti. Çelebi Halîfe de hazırlıklarını yapıp, hacca gitmek üzere yola çıktı. Üsküdâr’ı geçtiğinde, Allahü teâlânın izniyle vebâ salgını âniden durdu, eseri bile kalmadı. Buna Pâdişâh çok memnûn oldu ve Çelebi Halîfe’ye; “Gitmenize lüzûm kalmamıştır. İsterseniz geri dönebilirsiniz.” buyurdu. Çelebi Halîfe de; “Sultânım! Mâdem ki, bu hayırlı yolculuğa niyet ettik, bu hac vazifemizi yapıp, Devlet-i Âliyye-i Osmâniye’nin selâmeti için duâ ve niyazda bulunalım. Allahü teâlânın, siz sultânımıza hayırlı uzun ömürler ihsân etmesi için yalvaralım.” dedi. Sultânın müsâadesiyle yola çıktı.

Sünbül Sinân, mektubu alır almaz; “Allahü teâlânın bütün işleri hikmetlidir. Kimbilir bu yolculukta ne hikmetler gizlidir.” diyerek, hazırlıklarını yapıp Mısırlılarla helâllaştı. O sene hacca gideceklerle yola çıktı. Uzun bir yolculuktan sonra Mekke-i mükerremeye vardılar. Sünbül Sinân hac vazifesini yaparken, İstanbul’dan gelen hacılarla görüştü. Onlar, Şam’dan dokuz konak mesâfede Tebük veya Hasâ korusunun olduğu yere geldiklerinde, Çelebi Halîfe’nin vefât ettiğini söylediler. Bir de vasiyeti olduğunu ve; “Bu vasiyeti Sünbül Sinân’a veriniz” diye emrettiğini bildirdiler. Sünbül Sinân hazretleri, hocası Çelebi Halîfe Muhammed Cemâleddîn Efendinin vefâtına çok üzüldü. Kur’ân-ı kerîm hatmi ve Hatm-i tehlîl (yetmiş bin defâ Kelime-i tevhîd) okuyarak hocasının rûh-i şerîflerine gönderdi.

Sünbül Sinân, hocasının vasiyetinde şöyle buyurduğunu gördü:

1- Kendisinin Kâbe-i muazzamaya gidecek hacıların yolu üzerine defnedilmesini,

2- Sünbül Sinân’ın İstanbul’a gidip, Kocamustafapaşa’daki dergâhında talebelere ders vermeye başlamasını,

3- Sünbül Sinân’ın, kızı Safiye Hâtun ile evlenmesini istiyordu. Sünbül Sinân Hac vazifesini tamamladıktan sonra, bu vasiyeti yerine getirmek üzere İstanbul’a hareket etti.

Kaynak: Biriz.biz

Sümbül Efendi Camiinde Muharrem ayı mevlidi


Muharrem ayının 10. günü dolayısıyla, Sümbül Efendi Camiinde mevlit okutuldu.

Hazreti Hüseyin ve 72 arkadaşının Kerbela'da katledilmelerinin 1376. yıl dönümü nedeniyle hafızların Kuran-ı Kerim tilaveti eşliğinde mevlit okutulan camide, Muharremiyeler ve ilahiler seslendirildi.

Cemaate daha sonra lokma dağıtıldı. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç, yaptığı açıklamada, Osmanlı döneminde, Hz. Hüseyin'in başına gelenlerin Muharrem'in dokuzunda ve onunda, belirli merasimlerle, geniş bir yelpaze içinde anıldığını belirtti.

Osmanlı Caferilerinin kendi merasimleri hakkında çok fazla bir bilgiye sahip olunmadığını ifade eden Kılıç, "Baskın İslam formatı olan dergahlarda, Bektaşi, Rifai, Nakşi ve Halveti dergahlarında o akşama mahsus belirli merasimler, belirli ritüeller uygulanırdı. Fakat günümüze gelince sanki Hz. Hüseyin’in yasını tutmak, onun için bir Fatiha, bir Yasin okumak veya mersiyeler okumak sadece Caferi kardeşlerimizin bir ritüeliymiş gibi addedildi. Oysa bu yeni bir zihniyet kırılmasıdır. Türkiye Müslümanlarının köklerinden koptuğunu gösteriyor" dedi.

Muharrem'in 10'unda , Sümbül Efendi Dergahı'nda Halveti Cerrahi tekkesinin uzun senelerdir anma programları sürdürdüğünü belirten Kılıç, bununla birlikte Urfa'daki Rifai kökenlilerin dergahta gerçekleştirdikleri merasimlerin, taziye toplantılarının, Kasımpaşalı Celal Hoca'nın muhtelif meclislerde okuduğu mersiyelerin de kamuoyunda görünmediğini anlattı.

Kılıç, bunun sahadan, tarihten ne kadar uzaklaşıldığını, kopulduğunu gösterdiğini belirterek, şöyle devam etti:

"Hz. Hüseyin ve Kerbela deyince aklımıza sadece Caferiler ve İran geliyor. Onu sanki oraya atmışız, bizim değilmiş gibi bir yaklaşım var. Bunu son zamanlardaki Arap Selefiliğinin ülkemizdeki İslamcılık üzerindeki etkisi olarak görüyorum. Hz. Hüseyin'in başına gelenler neticede gavurlar, kafirler dediğimiz gruplar tarafından yapılmadı. Makam, mevki, aşiret, kabile, takım tutmak, mezhep tutmak gibi tamamen gelişmemiş yapıya sahip insanların, bir dine hakim olmak için içten içe savaş verdiklerini ve gözlerini kırpmadan bazı kamil insanların makamlarını fizik gücüyle ele geçirmeye çalıştıklarının bir dersidir. Hüseyin'in yanında bir çizgide yürümek ve Yezid’ten uzak durmak bizim tevella-teberra felsefemizde çok önemlidir. Tevella Hz. Hüseyin'in yanında olmak, teberra ona bu zulmü yapanlardan beri olmaktır. Müslümanlar böyle bir çizgi tutturursa, daha asil ve izzetli bir yaşam sergilerler."

Muharrem ayının önemi

Akademisyen Şair Ahmet Murat Özel ise Muharrem ayının birinci hususiyetinin, hadisi şeriflerde anlatılan, Peygamberler tarihindeki bazı önemli hadiselerin gerçekleştirdiği bir ay olduğunu belirterek, rivayetlerde Hz. Adem'den, Hz. İbrahim'den, Hz. Musa'dan, Hz. Nuh'tan bahsedildiğini, bazı kırılma noktalarının, bazı önemli nebevi olayların 10 Muharrem'de gerçekleştiğine dair rivayetler olduğunu söyledi.

İkinci önemli olayın ise 10 Muharrem'de Hz. Hüseyin ve yaranının Kerbela'da şehit edilmesi olduğunu vurgulayan Özel, "Özellikle İstanbul'daki ve Balkanlar'daki tekkelerde, Arap tekkelerinden farklı olarak, Kerbela'da Ehli Beytin yaşadığı faciaya, şahadete özel bir vurgu vardır. Bugüne özel uygulamalar, tekke adetleri vardır. Nitekim bizim geleneğimizde, bu merasimlerde okunmak üzere düzenlenmiş muharremiyeler, mersiyeler, makteller vardır. Bunların özel bir edebiyatı vardır" dedi.

Muhabir: İhsan Gürsoy
Kaynak: AA

23 Ekim 2015

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Fotoğraf Kaynağı: @spiritofrachel1
Yaşayan efsane Emin Işık hocanın öyle güzel bir duasına şahitlik ettim ki dinlerken dersimi de almış oldum. Gönlüme yerleştirdiğim şu oldu: Sen bir kulu ister sev, ister sevme. Sabaha kadar hor gör, küfür et istersen ama şunu iyi düşün, o kulu Allah'ın sevip sevmediğini biliyor musun? Allah'ın sevdiği bir kula senin ne hükmün geçer? Yani düşün ki Allah'ın sevdiği bir kulu sen düşük görüyorsun, sen kimsin?.. Bugün ise şu fotoğrafın paylaşıldığını görünce "yok" dedim, bizim milletin ne umudu biter ne ümidi biter ne merhameti biter... Hayırlı cumalar, Allah gönlünüzü görsün. Bugün Âşûrâ günü, birbirimize her zamankinden daha fazla selâm vermemiz gerekiyor. Selâmun aleyküm.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

* Yazının başlığı şair Sezai Karakoç'un "Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine" adlı şiirinde geçen bir dizedir. Beyzade Erden'in gayet güzel okuduğu şiiri şuradan okuyup dinleyebilirsiniz.

Uşşak Kerbelâ Mersiyesi



Teşne lebler bu gece kan il galtân oldu,
Bu gece arsa geh-i Kerb-ü belâ kan oldu,
Bu gece ruh-ı Nebi hâzin-ü giryân oldu,
Ki, Hüseyn İbn-i Ali bu gece kurban oldu.

Çâk-i çâk eyledi fürkan-ı gürûh-u â'da,
Pây-ı pür kin-i hakaretle ezildi Tâ - hâ,
Bağrına taş tutarak ağladı ruh-ı Zehra,
Ki, ciğerpâresi makhur-u perişan oldu.

Bir zaman dûş-ü Muhammed'de gezerdi o vücut,
Rûy-i gül-bûyini koklardı Cenabı-Mahmud,
Şân-ı âlisini tebcil ederdi mâ'bud,
Öyle bir beyt-i Hûda, zulmile viran oldu.

Yüz tutup leşker-i â'daya o Şâh-ı mazlûm,
Dedi: (Ey, dinini dünyaya veren kavm-i zalûm,
Daha dün terk-i cihan etti o sultan-ı ulûm,
Ne çabuk sizde iğrâz nümâyân oldu

Ceddimin dişlerini kırdınız ey kavm-i Yezid,
Mâder-i muhtereme eylediniz zulm-ü şedid,
Ettiniz vâlid-i zişânımı evvelce şehit,
Bana mı şimdi aceb, növbet-i isyan oldu

Gerçi bir nefsim için arz-ı tehâyâ etmem,
Ölürüm, mürtekib-i küfre müdarâ etmem,
Ah kim, teşne ciğer yavrularımdan geçmem,
Bakınız, güllerimin lebleri atşân oldu.

Hâşimi zadelerin ekber-i âlişiyemi,
Can verip, ravza-i rıdvana basınca kademi,
Dest-i â'dada neler çekti enis-i haremi,
Darb-ı zencir ile gülşenleri al kan oldu..

Kumlu çöllerde benim ailemi yakmayınız,
Kesiniz bari beni, anları ağlatmayınız,
Bu yanık sinelere tir-i cefa atmayınız,
Çünkü, bu nazlı melekler size mihman oldu..

Böyle söyler iken ol gonce-i Mahbub-u Hûdâ,
Remh-i şimşir ile hücum etti güruh-u â'da,
Aldılar orta yere şâh-ı şehidi hayfâ,
Ol zaman Kerb-ü-belâ, saha-i tuğyan oldu..

Yetmiş üç nize server-i dinin tenine,
Kan içirtti o deni, Âl-i Nebi serverine,
Lûtf-ü ümmet bu mudur, zâde-i peygamberine,
Hangi bir ümmet vurur zâde-i peygamberini,

Şimr-i mel'un, dayayıp gerdenine hançerini,
Kıymadan kesti o ferzend-i Resul'ün serini,
Deşt-i gurbette kefensiz bırakıp peykerini,
Ehl-i - beytin başına âteş-i hicran oldu..

Busegâh-ı leb-i Zehra idi ruhsâr-ı Hüseyn,
Lem'a-i nûr-u hüveyda idi didâr-ı Hüseyn,
Nerdesin, nerde eyâ vâlid-i Kerrâr-ı Hüseyn,
Bak senin nazlı Hüseyn'in nice kurban oldu..

Baş açık, yalın ayak, teşne dil nâle feza;
Kaldı piş-i esarette yetiman-ı vega,
Bir içim su diye feryad ediyorken zu'afa,
Şimdi de âteş-i hicran ile suzân oldu..

Nâle-i vâ ebetâ, vâ emetâ, vâ ecedâ;
Her taraftan mün'akis oluyor arş-ı Hûda,
Akrebu hablî Verid'i yakıyorken bu sada,
Yine ol kavm-i deni zulmile pûyan oldu..

Kimini nâkeler üstünde ururdu â'dâ,
Kimini hâk-i mezellette ederlerdi ezâ,
Kimisi hayme-i ismette edildi imhâ,
Cümle evlâd-ı Nebi, Hâk ile yeksân oldu..

Emr-i takdir diye bu mel'anete bazı avam,
Atf-ı zulmetmekte Allah'a ederler ibrâm,
Cây-ı inkâr mı bu ey kavm-i cehûl-ü zallâm,
Idelü âyeti her mü'mine seyyân oldu..

Hâlık-ı hayr-ü şer Allah ise, kul kâsiptir;
İhtiyar ile kişi, hayr-ü şerre taliptir,
Şerri tercih edene Zât-ı Hûda galiptir,
Din-i İslâm bu esas üstüne bünyân oldu..

Yıktılar kıble-i islâmı güruh-u ekfer,
Ruh-u peygamberi nalân-ü hâzin eylediler,
Mâ-hasal, taze civanân-ı Muhammed yekser,
Hedef-i neşter-i zâde-i Süfyan oldu..

Hubbi Rahman gibidir, Âl-i Muhammed hevesi;
Sabit ol, emr-i muhabbette bırak piş-ü pesi,
Hânedan-ı Nebevi uğruna can ver Şemsi,
Ki, bize irs-i Nebi gayret-i Kur'an oldu

Güfte: Şemsî Hazretleri

Şehîdlerin serçeşmesi



Şehîdlerin serçeşmesi
Enbiyânın bağrı başı
Eyliyânın gözü yaşı
Hasan ile Hüseyin’dir

İmâm Ali babaları
Muhammed’dir dedeleri
Arşın çifte küpeleri
Hasan ile Hüseyin’dir

Kerbelâ’nın yazıları
Şehîd olmuş gâzîleri
Fatma ana kuzuları
Hasan ile Hüseyin’dir

Kerbelâ'nın tâ içinde
Nûr balkır siyah saçında
Yatar al kanlar içinde
Hasan ile Hüseyin'dir

Dedesi ile bile varan
Kevser ırmağında duran
Susuz ümmete su veren
Hasan ile Hüseyin'dir

Yûnus der ki dünyâ fânî
Bizden evvel gelen kani
Sekiz cennetin sultânı
Hasan ile Hüseyin’dir

27 Eylül 1984 tarihinde, Âsitâne-i Hazret-i Nureddin Cerrâhî'de, zikrullah esnasında cumhur ilâhi olarak okunmuşdur...

Nutuk: Âşık Yûnus
Makam: Hüseynî

Kurretü'l ayn-i Habîb-i Kibriyâ'sın yâ Huseyn



Kurretü'l ayn-i Habîb-i Kibriyâ'sın yâ Huseyn
Nûr-i çeşŸm-i ŞŸâh-ı Merdân Murtezâ'sın yâ Huseyn

Hem ciğerpâre-yi Zehrâ Fâtıma Hayrü'nnisa
Ehl-i Beyt-i müctebâ âl-i abâsın yâ Huseyn

Vâlidin şânında dendi ''lâ fetâ illâ Alî''
Mazhar-ı sırr-ı etemm-i ''lâ fetâ''sın yâ Huseyn

Halkan ve hulkan müşâbihsin Resûlullâh'a sen
Nâzenîn-i enbiyâ vü evliyâsın yâ Huseyn

Seyyid-i şübbân-ı cennet dendi şânında senin
Pîşüvâ-yı etkıyâ vü asfiyâsın yâ Huseyn

Sana gülle dokunan ümmîd eder mi mağfiret
Gonca-i gülşenserây-ı Mustafâ'sın yâ Huseyn

Sad hezâran la'net olsun ol Yezîd'in cânına
Nice kasd etti sana nûr-i Hudâ'sın yâ Huseyn

Ehl-i mahşer dest-i Hayder'den içerken Kevser'i
Sen susuzlukla Şehîd-i Kerbelâ'sın yâ Huseyn

Kıl şŸefâ'at Ârif'e ceddin Muhammed aşŸkına
Arsa-i mahşŸerde makbûle'r recâsın yâ Huseyn

Nutuk: Kethüdâzâde Ârif Efendi
Beste: Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Aşkiyyü'l Cerrâhiyyü'l Halvetî
Makam: Hicaz
İcra: Ahmet Özhan

22 Ekim 2015

Ârifler irfan sahipleridir


“Gel, gel ne olursan ol, yine gel. İster kâfir, ister Mecusî, ister puta tapan ol, yine gel. Bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir.” Bu sözden bahsedelim biraz.

Bu söz Mevlânâ’ya ait bir söz değildir. Kazvinî isimli bir şaire aittir. Ancak çok güzel sözlerdir, Hz. Mevlânâ’nın fikirlerine uygundur. Hiçbir eski eserinde yoktur. Sadece 1925’ten sonra Mevlânâ Kütüphanesi elden geçerken kendisine ait bir kitabın, yani kendisinin yazdığı değil, bir Divan-ı Kebir nüshasının kabında, bir başka yazıyla yazılmış çok güzel bir rubaidir. En son icazetli mesnevîhanı Şefik Can, Mevlânâ’ya ait olmadığını ispat etti. Ayrıca ‘baza’ kelimesiyle başlıyor bu rubai, yani Farsça “Dön!” demek. Sen aslına dön, diyor. Çünkü insanlar sıfat-ı İslâmiye ile yaratılırlar. Sonra nefislerinin tesiriyle yanlış yola giderler. “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” âyetinin bizim anlayacağımız şekilde bir açıklamasıdır. “Benim dergâhım ümitsizlik dergâhı değil” diyor. Burada kastedilen, “Gel, sen aslına dön. Ben seni küfre düşürmem” diyor. Yoksa şimdiki bazı insanların anlamak istediği gibi, “Pisliğinle gel, bizi de pislet!” demiyor.

Mevlânâ Hazretleri, “Biz ölünce bizim kabrimizi toprakta aramayınız. Zira biz âriflerin gönüllerindeyiz” derken hangi âlimleri kastediyor?

Niyazî-i Mısrî Efendimiz diyor ki;

Savm-ı salât-ı hacc ile sanma zahid biter işin
İnsan-ı kâmil olmaya lâzım olan irfan imiş.

İşte o irfan sahiplerinin gönlündeyim, diyor. Onun ne olduğunu da bu mısradan anlayabiliriz. Ârifler irfan sahipleridir. İlim, irfanı geliştirmeye yardımcı olan yollardan biridir. Ama her âlim, ârif değildir. Elinden tutan ve yol gösteren olmazsa, ilmine mağrur olur. O ilim, onu tepe takla düşürür.

Ömer Tuğrul İnançer, Bizim Aile, Aralık 2007

Kimin mürşidi yoksa, o vazifeyi şeytan üstlenir

Mevlevi sikkesi formunda "
Ya Hz. Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi Kuddise Sırruhu"
Mehmed Nuri Sivasi, Hicri 1349

Şimdi önüne gelen "Mürşid de neymiş", "Rabıta Kur’an’da var diyenin canı çıksın" deyip ortalıkta âlim diye dolaşıyor. Bilhassa Vehabiliği yol edinen kardeşlerime söylüyorum; “rabıta”sız bilgisayar bile açılmaz. Bir dosyayı açmadan diğer dosyayı açamıyorsun, dosyanın içinden geçiliyor diğer dosyalara, ben ne yapayım, beni ta’n etme, ben de Hakk’a gitmek istiyorum sen de Hakk’a gitmek istiyorsun ama ben diyorum ki "insan-ı kâmilden gidelim" sen de diyorsun ki "hayır, şirktir, direkt gidelim"… Buyur git gidebiliyorsan; yok… O kendisi gönderdi nebileri, insan-ı kâmili, öyle olsa göndermezdi, nebilik diye bir müessese olmazdı, Allah "Ben hepinizin rabbiyim, hepinizin hard diski benim" derdi ve oradan her şeyi download ederek gönderirdi bize. Hayır, öyle yapmıyor. Önce talim süreciyle bizi birine gönderiyor. O yüzden dosyaları iyi tanımak lazım, virüslü dosyaları açmamak lazım. Öyle dosyalar var ki açtığınız anda sizi yanlış sitelere yönlendiriyor; tam bir modern hayat… Onun için sağlam dosyaları açmak, sağlam yoldan gitmek gerekiyor.

Onun için kimin mürşidi yoksa, o vazifeyi şeytan üstlenir. Çünkü insan ne kadar inkar etse de; amma hakiki amma sahte ‘şeyh’siz ve ‘şeyha’sız olamaz! İnsan taşa, tahtaya tutunsa faydasını görür de, kâmil bir insana dayanıp yolunu nasıl bulamaz. Mürşid-i kâmilleri inkar eden aslında kendi özündeki yüceliğin reddindedir; acil bir virüs programına ihtiyacı var demektir.

Mahmud Erol Kılıç, Yeni Dünya Dergisi, Mayıs 2011

Rûhun gıdası nedir?


Yabancı kimdir? Topraktan olan bedenindir, nefis de bedenin istekleridir. Senin gam ve elem çekmen nefis yüzündendir. Bedene yağlı-ballı şeyler vermekle öz cevherin olan rûhunu semirtemezsin. Bedeni misk kokulara yatırsan da ölüm gününde pis kokusu meydana çıkar. Rûhun gıdası; et ve ekmek, yağ ve bal değildir. İlim, hikmet, hidâyet ve ibadettir. Tek kelimeyle ilâhî aşktır. 

Emin Işık

21 Ekim 2015

Tevhid Bahri: Mustafa Başkan



Mefhar-i mevcudât
Hazret-i Fahr-i Âlem Muhammed Mustafâ râ Salevât.

Allah âdın zikridelim evvelâ,
Vâcib oldur cümle işde her kulâ.

Allah âdın her kim ol evvel anâ,
Her işi âsân ider Allah anâ.

Allah âdı olsa her işin önü,
Hergiz ebter olmaya ânın sonu.

Her nefesde Allah âdın di müdâm,
Allah âdıyle olur her iş tamâm.

Bir kez Allah dise aşk ile lisân,
Dökülür cümle günah misl-i hazân.

İsm-i pâkin pâk olur zikr eyleyen,
Her murâda erişür Allah diyen.

Aşk ile gel imdi Allah diyelim,
Derd ile göz yaş ile âh îdelim.

Ola kim rahmet kıla ol pâdişah,
Ol kerîm-ü ol rahîm-ü ol ilâh.

Birdir ol, birliğine şek yok dürür,
Gerçi yanlış söyleyenler çok dürür.

Cümle-âlem yoğ iken ol var idi,
Yaradılmışdan ganî cebbâr idi.

Vâr iken ol, yok idi ins-ü melek,
Arş-ü ferş-ü ay-ü gün hem nüh felek.

Sun' ile bunlârı ol, vâr eyledi,
Birliğine cümle ikrar eyledi.

Kudretin izhâr edüp hem ol celîl,
Birliğine bunları kıldı delîl.

"Ol !" dedi bir kerre vâr oldu cihân,
"Olma !" derse, mahv olur ol dem hemân.

Pes Muhammeddir bur varlığa sebeb,
Sıdk ile ânın rızasın kıl taleb.

Ey azizler, işte başlarız söze,
Bir vasıyyet kılarız illâ size.

Ol vasıyyet idirem her kim tuta,
Misk gibi kokûsu canlardâ tüte.

Hak-Teâlâ rahmet eyleye anâ,
Kim beni ol bir dua ile anâ.

Her kim ki diler bu duada buluna,
Fâtiha ihsân ede ben kûluna.

(Mevlid-i Şerif-in müellifi Süleyman Çelebi Hazretleri'nin ruhu için, sevgili peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (sav) Efendimizin aziz ve temiz ruhu için, ümmet-i Muhammed'in sıhhat ve selameti için, Allah rızası için el-Fatiha.)

19 Ekim 2015

Söyleşi: Timsal Karabekir


Timsal Karabekir

Kazım Karabekir’in üçüncü kızıdır. 1941’de Ankara’da doğdu. 26 Ocak 1948’de, 7 yaşını bitirdiği gün babasını kaybetti. Babasının vefatından sonra aile İstanbul Erenköy’deki köşke yerleşti. İngiliz High School Lisesi’ni bitirdi. 1960 yılında Bir Ayesbeyoğlu ile evlendi. Bu evliliğinden 3 çocuğu oldu. Eşinin yedek subaylık yaptığı Sivas Şimkürek köyünde öğretmenlik yaptı. Daha sonra Aydın’da bir süre ziraat ile ilgilendiler. 1978 yılında “Uğur Tenis Tesisleri”ni kurdu ve 1996 yılına kadar tenis ve spor faaliyetlerinde bulundu.

İkinci evliliğini Atilla Köymen Yıldıran ile yaptı. Eşi ile birlikte Doğu ve Güneydoğu’da seri konferanslar verdiler. Konferans konuları, “Silah Değil Kalemle Savaşmalıyız” oldu. 1999 yılında Atilla Köymen Yıldıran’ın öncülüğü ile Kazım Karabekir Kültür Merkezi’ni kurdular. 2003 yılında buna katılan Kazım Karabekir Vakfı’nın ve Müzesi’nin kurucusu oldu. Bu vakıf ile Türkiye Cumhuriyeti’ne hizmet etmek, yakın tarihimize ışık tutmak, ulaşabildiği her yere yardım edebilmek ve genç nesile tarihimizi öğretmek için çalışmaktadır.

Son yıllarda kapsamlı bir konferans serisini gençlerle buluşturmaktadır. Bu konferanslarının konusu, Kazım Karabekir Arşivi’nden yararlanılarak oluşturulmuş fotoğraflar ile “Çanakkale’den Cumhuriyet’e”, “Dünü Unutma ki Yarına Hakkın Olsun” başlıkları altında toplanmıştır.

Aliya İzzetbegoviç: "Allah'a yemin ederim ki köle olmayacağız."


Okullardan felsefe derslerini kaldıranlar, Aliya İzzetbegoviç'in "Müslüman mekteplerine eleştirel düşünme dersi koyardım" sözünü bilmezler. Mezar taşında "Allah'a yemin ederim ki köle olmayacağız" yazan adama, ajanların gölgesinde en fazla fatiha gönderebiliriz biz modern köleler.

İsmet Özel Dergiciliği


İbrahim Tüzerhttps://twitter.com/ibrahimtuzer
Yağız Gönülerhttps://twitter.com/ekmekvemushaf
TYB İstanbulhttps://twitter.com/tybistanbul

16 Ekim 2015

Bekir Sıdkı Sezgin - Anılarda Kalanlar (TRT4)



I. Eser:

Beni ey gonca-fem bülbül sıfat nâlân eden sensin
Hemîşe hem-dem-i sad nâle vü efgān eden sensin
N'ola senden edersem hûn-i nâ-hak-geştemi dâ'vâ
Dem-â-dem bağrımı hasretle zîrâ kān eden sensin

Beste: Hacı Sâdullah Ağa
Makam: Sûzidil

II.Eser:

Ceyhun arayan dide-i giryanımı görsün
Seylâb arayan hüzn’ile tufânımı görsün
Sevdazedelik bilmeğe meyyal ise her kim
Ya zülfünü, ya hâl-i perişanımı görsün

Beste: Tanbûri Ali Efendi
Güfte: Nevres Bey
Makam: Suzidil

III. Eser

Udla Giriş Taksimi: Cinuçen Tanrıkorur

Seni arzû eder bu dîdelerim
Görebilmek dem-â-dem işve-gerim
Yok tahammül devâm-ı firkatine
Gece gündüz gamınla âh ederim

Beste: Lemî Atlı
Güfte: Hüseyin Avni Bey (Yenişehirli)
Makam: Uşşak

IV. Eser:

Esir-i zülfünüm ey yüzü mahım
Gece doğmuş benim baht-ı siyahım
Güzel gün görmeye var iştibahım
Gece doğmuş benim baht-ı siyahım

Beste: Şevkî Bey
Güfte: Bahriyeli Vâsıf
Makam: Uşşak

Akşamın Olduğu Yerde


Akşamın olduğu yerde bekle diyorsun gelmiyorsun
Çünki seni çok sevdiğimi biliyorsun gelmiyorsun
Mevsimler gelip geçiyor sen gülüyorsun gelmiyorsun
Çünki seni çok sevdiğimi biliyorsun gelmiyorsun

Beste: Avni Anıl
Güfte: İlham Behlül Pektaş
Makam: Hüzzâm
İcra: Bekir Sıdkı Sezgin

20. Yüzyıl Türk Şiirinden Seçmeler


Yirminci Yüzyıl Türk Şiiri, Ahmet Ha­şim’le başlayan yenilikler ve yenilik çabaları içinde günümüze kadar devam eder. Ama yenilik, tek başına ne ifade eder? Yenilik, güzellikle tamamlanmışsa çok şey ifade eder. Bu bakımdan N. Ziya Bakırcıoğlu, Yeni Türk şiirinin gü­zellik bakımından da “Mükemmel”e ulaştığı kanaatindedir. İşte, elinizdeki Yirminci Yüzyıl Türk Şiirinden Seçmeler başlıklı derlemenin gayesi budur: Hangi akıma, top­luluğa, anlayışa dâhil olursa olsun, son yüzyılın büyük şairlerinin güzel şiirlerini bir araya getirmek. Derlediği ve telif ettiği eserleriyle edebiyatımız ve edebî türlerimiz üzerindeki alakayı canlı tutup şekillendirmiş, okuyucuya dil zevki kazandırmış N. Ziya Bakırcıoğlu, okuyucuların Yirminci Yüzyıl Türk Şiirinden zevk alması ve sevebileceği bir kaç şiirle karşılaşması için kapsamlı bir derleme, şiirimize çok yakışan bir kelimeyle ifade edecek olursak bir Güldeste hazırlama ihtiyacı hissetmiştir.

20. Yüzyıl Türk Şiirinden Seçmeler / Güldeste
N. Ziya Bakırcıoğlu
621 Sayfa
http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/20-yuzyil-turk-siirinden-secmeler

"Bu yolda sana kim kılavuzluk etti?"


Kitap: Sufi Psikolojisi (Hazırlayan: Kemal Sayar)

İlber Ortaylı: Suriye denen coğrafya bin yıldır böyle bir şiddet yaşamadı!


Tarih konuşacaksak, tarih vererek konuşmalıyız. Buyurun size tarih: Suriye denen coğrafya bin yıldır böyle bir şiddet yaşamadı! Abartılı bir rakam değildir bu. Birinci Dünya Savaşı'nda bir savaş oldu. Kıtlık oldu. Beyrut'ya açlıktan ölenler bile oldu. Ama Suriye'de bu kadar büyük bir katliam, bu kadar büyük bir tahribat tarihin hiçbir döneminde yok. Osmanlı döneminde yok, Memlük dönemine bakıyorsunuz orada da yok. (...) "Çatışma bunların kaderidir... İç özelliğidir... Tarihi profilidir" demek ahlaksızlıktır. (...) 1100'lerde yaşanan Saint Louis Olayı Hafız Esad'ı aratmayacak bir katliamdır. Burada muhalifleri canlı canlı yakan Ortadoğulular değil, bizzat Batılılardır. (...) Ortadoğu'da bugün gördüğümüz çatışmanın potansiyeli ve gaddar metotlar maalesef Batı'dan gelmektedir. Ortadoğu'ya ithal edilmiştir. İnsanlığın başına bela olan IŞİD tamamıyla Batılı lumpen proletaryanın çatışma teknikleridir.

İlber Ortaylı, Savaş Bu Coğrafyanın Kaderi mi?
(Kafa, sayı 8)

15 Ekim 2015

Kurşulanmış Osmanlı Bankası levhası, bir yıl boyunca
SALT Galata’da sergilenecek


Osmanlı Bankası Lefkoşa Şubesi’nin 1974’te çöpten kurtarılan ve 40 yıl sonra bir fotoğraf turu sırasında bulunan levhası SALT Galata’da sergileniyor.

Lefkoşa’da, Şubat 2014’te bir fotoğraf turu sırasında bulunan Osmanlı Bankası Lefkoşa Şubesi levhası, tahminen 1940’ların sonunda yerel bir sanatçı tarafından yapıldı. Kıbrıs’ta şube kapılarına asılan çift taraflı levhalar, bankanın Türkler ve Rumlar arasındaki ihtilaflardan etkilenmeye başladığı 1963’e kadar kullanıldı. O yıl banka, Lefkoşa şubesini kapatıp şehrin güneyine taşındı. Geride kalan levha, 1974’te Türkiye’den göç etmiş olan ve eski şubenin karşısındaki dükkânı Evkaf Müdürlüğü’nden kiralayan bir esnaf tarafından çöpten kurtarıldı; 2014’e dek Arabahmet Mahallesi’nde, askerî bölgenin sınırında bulunan bu dükkânda saklandı. Garanti Bankası KKTC Ülke Müdürlüğü tarafından satın alınan levha, Ekim 2015’ten itibaren bir yıl boyunca SALT Galata’da sergilenecek.


Zeytin ağacı logosunun tarihi 
Osmanlı Bankası 1947’de, yeni bir kurum logosu için Şarkiyatçı banknot ve pul tasarımcısı Edmund Dulac ile çalışmaya başladı. Uzun tartışmaların ardından zeytin ağacı tasarımında karar kılındı. 1958 tarihli bir nota göre, bu seçimin nedenleri şunlardır: Zeytin ağacı üretkenlik, koruma, barış, dayanıklılık ve uyumun sembolüdür; üstelik, bankanın faaliyetlerinin odaklandığı Doğu Akdeniz ülkelerinde yaygındır. Tasarımdaki üç kök bankanın üçlü yönetimini, yani Paris ve Londra komiteleriyle İstanbul idaresini; ağacın dalları bankanın yurt dışına uzanan şubelerini simgelemektedir. Eşkenar dörtgen “çerçeve” ise, İslam sanatında halı, minyatür, iç ve dış mimari ile dantel detaylarında çeşitlemeleri görülen bir motif olarak Orta Doğu coğrafyasına işaret etmektedir. 

Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT Galata, Ekim 2015
Basın İletişim: Zeynep Akan - zeynep.akan@saltonline.org - +90 212 334 2245

Pan Yayıncılık'tan çocuklar için biyografik öyküler

Cemil odada tanburla baş başa kalınca çok heyecanlandı. Duvarda asılı, bakımsızlıktan kararmış, sapı öne doğru eğrilmiş tanburdan gözlerini alamıyor, içinde kabaran tanbur çalma isteğini kontrol edemiyordu. Artık kendi icat ettiği çalgıları değil, duvarda asılı olan gibi, muhteşem bir sese sahip, gerçek bir çalgı çalmak istiyordu. Bunu bütün kalbiyle istiyordu. Daha fazla bekleyemeyeceğini hissetti. Evet, artık zamanı gelmişti. Uzandı ve dikkatle tanburu yerinden aldı.

Sanki yıllardır tanbur çalıyormuş duygusu vardı içinde. İnce uzun parmakları tanburu, tanbur da parmaklarını tanıyor gibiydi. Çıkan sesler ve ezgiler büyük bir uyum içinde akıp gidiyordu. Cemil başka dünyaların kapısını aralamış gibiydi sanki, tellerden yepyeni ezgiler dökülüyordu. Cemil tanburla olan sohbetine öyle bir dalmıştı ki, Lenber Ağa’nın yaklaşan ayak seslerini hiç duymadı.

Cemil’in Gizli Konserleri / Tanburi Cemil Bey
Yazan: Serhan Aytan
Resimleyen: Saadet Ceylan
40 Sayfa
http://pankitap.com/urun/cemilin-gizli-konserleri-tanburi-cemil-bey


“Baba! Bana bir şey getirdin mi?”
“Getirdim oğlum getirdim. Bundan sonra canın hiç sıkılmayacak.” Veysel sevinçten havaya uçabilirdi. Kollarını uzatıp babasına doğru yürümeye çalıştı.

Babası Veysel’i oturttuktan sonra getirdiği bağlamayı kucağına verdi.
Veysel şöyle bir dokundu ve ne olduğunu hemen anladı. Babasına sarıldı, öptü, kokladı. O günden sonra Veysel bağlamasını çalmaya çabaladı. Nereye giderse onu da götürdü. Ali Ağabeyi tarlada çalışırken o da bir kenarda oturur, sazıyla oyalanırdı.

Uzun İnce Bir Yol / Âşık Veysel
Yazar: Aysel Gürmen
Resimleyen: Saadet Ceylan
32 Sayfa
http://pankitap.com/urun/uzun-ince-bir-yol-asik-veysel/

Dört yıl boyunca Paris’te müzikle ilgili her şeyi öğrenmek için elinden geleni yaptı. Dünyaca ünlü müzisyenlerin öğrencisi oldu. Parmakları uyuşuncaya kadar piyanoda alıştırmalar yaptı. Konserler verdi ve büyük bestecilerin, çalması en zor eserlerini çaldı. Beste yapmanın matematiğini ve orkestra yönetmeyi öğrendi.

Cumhuriyet kurulduğunda Cemal Reşit on dokuz yaşında genç bir virtüoz ve usta bir besteciydi. Ülkesine gelip müzikle ilgili çalışmalar yapması ve öğrenciler yetiştirmesi isteniyordu. Paris’teki öğretmenleri bunu duyunca, Batı müziğini çok iyi öğrenmiş olan bu yetenekli gencin Türkiye’ye dönmesini istemediler. Babası Ahmet Reşit’e bir mektup yazıp Cemal Reşit’i İstanbul’a dönme fikrinden vazgeçirmesini istediler. Oysa Cemal Reşit kararını çoktan vermişti. İçinden yükselen heyecanlı sese kulak verdi ve Paris’e hoşça kal diyerek yüzünü ailesine ve ülkesine çevirdi.

Kuğu Kuşunun Şarkısı / Cemal Reşit Rey
Yazar: Aysel Gürmen
Resimleyen: Saadet Ceylan
40 Sayfa
http://pankitap.com/urun/kugu-kusunun-sarkisi-cemal-resit-rey/

14 Ekim 2015

Söyleşi: Hüseyin Akın - Şiir Ne İşe Yarar


Kan dökmemeye, vandal olmamaya, barbarlığa karşı çıkmaya yarar elbette.
Bütün bunları konuşmak için...

Ortadoğu'yu anlatan 40 harita


İslamî Analiz ekibi, "Ortadoğu’nun daha iyi anlaşılması ve güncel meselelerin daha takip edilebilir hale gelmesi için bölgeye dair sınırlı kaynaklarımıza bir katkı" amacıyla 40 harita hazırlamış.

Şuradan incelenebilir:
http://www.islamianaliz.com/ortadogu/

13 Ekim 2015

Kemal Sayar: "Terör mağduru insanlarımız kanlı canlı birer insandır bir istatistik sayı değildirler."

Prof. Dr. Kemal Sayar
[Fotoğraf: Al Jazeera Türk]
Terör konusunda çalışan uzmanlar, yeni bir terör dalgası tanımı yapıyor, mümkün olduğu kadar çok insan öldürmeye dayalı bir tür bu. Buna ruhsal olarak nasıl direneceğiz?
Terör artık mümkün olduğunca çok insanda ruhsal hasar bırakmak istiyor. Böylece toplumu esir edebileceğini ve istediği istikamette yönlendirebileceğini düşünüyor. Bir umutsuzluk dalgası yaymak istiyor. Terör eylemini tamamlayan unsurun bizim tepkilerimiz olduğunu unutmayalım. Bizden saymadıklarımız öldüğünde ‘oh olsun!’ diyecek bir vicdansızlığın esiri olmamakla işe başlayabiliriz. İnsan hayatına kasteden her türlü şiddete karşı ahlâklı ve adaletli bir duruş geliştirerek devam ederiz. Neyi kaybettiğimizi hatırladığımız kadar, hâlâ neyi elimizde tuttuğumuzu da bilirsek elimizde kalanlar üzerine yeni bir dünya inşa edebiliriz. Terörün geleceğimizi, ümitlerimizi ve rüyalarımızı çalmasına izin vermemeliyiz. İşimize gücümüze, sosyal hayatımıza aşkla ve duyarlılıkla devam edebilmeliyiz.

Siyasetçilere düşen sorumluluk nedir?
Türkiye siyasetine nüfuz etmiş bu aşırı çatışmacı ve tahkir edici dilden artık kurtulalım. Türkiye insanı siyasette çocuksu küslükleri, acıdan nemalanmaya çalışan hinlikleri sevmiyor, acılar üzerinden kimin nasıl politik hesaplar güttüğünü iyi okuyor. Siyasetçiler bu kadar acı bir olaydan sonra toplum önünde bir araya gelemeyeceklerse ne zaman gelecekler? İnsanlara bu umut ve ferahlığı verebilmenin başka bir zamanı yok. Siyaset agonistik bir siyasete dönüşmeli artık, tarafların birbirini bir düşman olarak değil sadece rakip olarak gördüğü ve birbirlerinin farklılıklarından ürkmedikleri bir siyasete. Terör mağduru insanlarımız Ankara’da veya Güneydoğu’da, hikayeleri olan, kanlı canlı birer insandır ve bir istatistik sayı değildirler. Tıpkı vahşi PKK teröründe toprağa verdiğimiz insanlarımız gibi, Ankara ve Suruç’ta kaybettiklerimiz de bu ülkenin bir parçasıdır. Ne o ne de diğeri, sadece bir istatistik sayıdan ibarettir. Siyaset acı içindeki insanımızın o biricik acısına ve onun müstesna haysiyetine kıymet verdiğini hissettirebilmeli.

Al Jazeera için kaleme aldığınız bir yazıdaTürkiye toplumunun acılara bakma ve onları kendi içinde hazmetme konusunda acemiliği var” demiştiniz. Bu acemiliğimiz neden hiç geçmiyor?
Unutmayı seçiyoruz. O kadar acılı bir coğrafya ki burası, herkesin bireysel veya aile öyküsünde o kadar örselenmeler var ki ancak unutarak var olabileceğimizi sanıyoruz. Bu bir ölçüde doğru zira unutmak da hatırlamak kadar etkin bir süreçtir. Geçmiş katlanılamaz yaşantımızın yoğunluğunu söndürerek veya silerek kişisel hikayemizi yeniden yazar. Bizi geçmişin edilgen kurbanları kılan bir hafızadan kurtulmak isteyebiliriz. Ancak geçmişi tümden silmek kimliğimizi de silmek anlamına gelebilir. Acıya yeterince bakmayı ve ondan bir şey öğrenmeyi başarabilirsek geleceği de daha güzel kurabiliriz. Başkasının nerede incindiğini bilirsek onu bir daha incitmemeyi şiar edinebiliriz. İşte tanıklık etmek bu anlamda önemli, başkasının acısına duygudaş ve tanık olmak ,’bir daha olmasına izin vermeyeceğim’ demektir bir bakıma.

Kemal Sayar
(Al Jazeera, 12.10.2015)

Amasyalı Uzman Çavuşun Semiz Eşkıyaya Şöyle Bir Baktığıdır


Doğrudur felek bu gün bizi rüsvay eyledi
Amma hey! Sen sen ol tenhada elime geçme
Anam Daniela ismiyle müsemma değil
Yan der bana, yan ama besmelesiz su içme

Bilmem Şili’de devrim - - generaller gecesi
Uğul uğul konuşan yavşaklardan haz etmem
Sigortalı bir iştir başladım hem vatandır
Zurnanın son deliği varsın olsun ar etmem

Otuz yıl kurşun aktı tek şair ses etmedi
Müstesna götlerinde alelusul rahatlık
Baktım tarih herkesi haklamış bana gelmiş
Bendim ve arkadaşlar - - yıllar boyu kan aktık

Bendim ve arkadaşlar. Varsıl değil, bey değil
Bık bık etti Ankara - - generaller gecesi
Baktık ki omzumuzda kıldan keskin bir urgan
Türkiye ağır yüktür bilmeyen ne bilesi

Balkona bayrak astım sonra öptüm ve sustum
Benim balkon Tuna’ydı, Bağdat’tı hem Mohaç’tı.
Amasyalı hey dedim sana kaldı fütühat
Hoşgeldine geldiler çoğunun karnı açtı

Türkiye ağır yüktür kemiği çatırdatır
Kırılan kirişleri Dağlıca’da biz tuttuk
Aktütün’de, Eruh’ta, varsıl değil bey değil
İnledik derin derin İstanbul’u uyuttuk

Ahdettik de bir zaman geldikti, Kara Oğuz
Bin yıl oldu muttasıl toprak doydu kan ve ter
Bir yerden başlamaksa, bakışın Amasyalı
Ve bayrağı astığın o küçük balkon yeter!

Doğrudur felek bugün bizi rüsvay eyledi
Varsıl değil, bey değil; çavuş, sadece çavuş
Bir baktı, yalnız bir an - - kemiği çatırdatır
Kartalların ürküttüğü o mübarek küçük kuş!

Süleyman Çobanoğlu

Cumhuriyet Devrinde Bir Köy Hocası: Kutuz Hoca'nın Hatıraları


Cumhuriyet devrinde yaşamış, medrese eğitimi almış, dini hizmetlerde bulunmuş hocaların ve şeyhlerin kalemlerinden çıkma hatırat ve hal tercümesi kitapları yok denecek kadar az. Bu nedret, laiklik anlayışı ve uygulamaları başta olmak üzere Cumhuriyet inkılaplarının ve ideolojisinin hocalar, şeyhler ve onların etrafında kümelenen insanlar tarafından nasıl anlaşıldığı, hangi argümanlarla meşrulaştırıldığı, ne tür karşı veya paralel tepkiler gösterildiği, din eğitimi kademelerinin kimler vasıtasıyla ve hangi şartlarda verildiği meselelerini anlamamızı güçleştiriyor. Kutuz Hoca 1918 doğumlu bir köy hocası. Tahsili ve hizmetleri tamamiyle Cumhuriyet devrinin zor ve sıkıntılı ama aynı zamanda zevkli ve bereketli şartlarında gerçekleşmiş ve şekillenmiş. Ailesi, bütün yönleriyle tahsili, hocaları, memuriyeti, hocalığı, talebeleri, fahri hizmetleri, köyde yaşayan bir insan olarak hayatının renkli vecheleri bu hatıratta yer alıyor. Satır aralarında kendisinin, hocalarının, meslektaşlarının dinle, dini hayatla alakalı meseleler başta olmak üzere, dünyaya, Türkiye’ye, Cumhuriyet ideolojisine, Diyanet İşleri Başkanlığı’na nasıl baktıkları konularında önemli ipuçları da bulunuyor. Dergah Yayınları Anadolu’nun maddi ve manevi zenginliklerini, kültürel ve felsefi derinliklerini, kuvvet ve zaaflarını değişik açılardan aktarmayı ve yorumlamayı düşündüğü Anadolu Kitaplığı dizisine bir köy hocasının hatıraları ile başlıyor.

Hazırlayan: İsmail Kara
İlaveli 4. Baskı, 190 Sayfa
http://dergahpublishing.com/?q=node/198

Şiir mi? Bir Ömre Bedel: İsmet Özel


Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nün organize ettiği konferansa İbrahim Tüzer konuk oluyor. Konferans bilgileri afişteki gibidir.

Ayrıca bkzhttps://www.ogu.edu.tr/Web/EtkinlikDetay/941

12 Ekim 2015

Çamlıca Yayınları'ndan yeni kitaplar

Kırım, stratejik ve jeopolitik ehemmiyeti yüksek olduğundan her zaman büyük mücadelelere sahne olmuştur. Altın Orda Hanlığı (1242-1502) gücünü kaybedince Kırım Hanlığı (1441-1783) yükselmiştir. XV. asırda Osmanlı hakimiyetine girdikten sonra (1475) siyasi bakımdan iki bölgeye ayrılan Kırım’ın Ceneviz hâkimiyetindeki sahilleri merkeze bağlanırken, Yayla Dağlarının kuzeyindeki bozkırları Kırım Hanlığı’na bırakılmıştır.

Yaklaşık 300 yıl boyunca Osmanlıların iktisadî düsturlarını tatbik ederek halkın huzur ve adalet içinde yaşamasını sağlayan hanlık, Moskova’nın Karadeniz’e inmesine set çekmiştir. Ancak son Kırım hanı Şahin Giray’ın ihanetiyle müstakilliyet adı altında Rusya’ya bağlanmış (1774 Küçük Kaynarca Antlaşması), Osmanlı dünyasından koptuktan sonra, önce ekonomik, sonra da siyasî manada çöküşe geçen hanlığın istiklali Rus Çarlığı’nın 1783’te Kırım’ı cebren işgaliyle sona ermiştir. Rus işgali, Kırım’daki Türk-İslam Medeniyeti açısından büyük yıkımların başlangıcı olmuş; saray, cami, medrese, kütüphane, han, hamam gibi maddi kültür mirası yok edilmiş; sosyal ve kültürel hayat tahribata uğramış ve daha da vahimi bölge insanı öz vatanlarından koparılarak bilmedikleri coğrafyalara sürgün edilmiştir.

Doğu Avrupa Türk Mirasının Son Kalesi: Kırım
Prof. Dr. Yücel Öztürk
432 Sayfa
camlicabasim.com/kitap/dogu-avrupa-turk-mirasinin-son-kalesi-kirim-1851

Türkiye Selçukluları adına 17 Eylül 1176 yılında zaferle sonuçlanan Myriokephalon Savaşı’nın Türk tarihinde büyük bir yeri ve önemi vardır. Zira Bizans İmparatorluğu’nun Anadolu’ya yeniden hâkim olma arzusu bu zaferle son bulmuş, yarımadanın artık bir Türk yurdu haline geldiği kati bir hakikat haline gelmiştir. Nitekim aynı asrın son çeyreğinde Anadolu’nun büyük kısmı Türkiye Selçukluları idaresinde birleşmiştir.

Böylesine önemli bir hadisenin cereyan ettiği mevkinin tespiti ise yüzyıllardır çözüme kavuşmamış bir meseledir. Muhtelif yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından farklı mevkiler üzerinde durulmuşsa da savaşın kesin mevkisi üzerinde görüş birliğine varılamamıştır. Bu hususla alâkalı olarak 1998’de Denizli’den Eğirdir’in doğusuna kadar olan sahada çalışmalar yapılmış, ancak Bizanslı Kinnamos ve Süryanî Mihael’in eserleri ile Haçlı seferlerini anlatan bir kısım kroniklere ulaşılamadığından bazı önemli verilerden mahrum kalınmıştı. Dolayısıyla eldeki imkânlar nispetinde bir değerlendirmede bulunulmuştu. Son yıllarda anılan kroniklere ulaşılması ve bunların rehberliği sayesinde Beyşehir-Konya arasında uzanan sahada yeni arazi çalışmaları yapmak suretiyle meselenin aydınlatılması ve aynı zamanda savaş yerinin farklı bir yörede aranması söz konusu oldu. Bu hususlardaki tespitler elinizdeki bu çalışmada detaylı bir biçimde müzakere edilmiştir.

Miryokefelon Zaferi (17 Eylül 1176)
Adnan Eskikurt , Mehmet Akif Ceylan
112 Sayfa

camlicabasim.com/kitap/miryokefelon-zaferi-17-eylul-1176-1899

Osmanlı tarihi haritaları ve tarihi coğrafya eserleri, hazırlanan çeviri yazılar, tıpkı basımlar ve incelemelerle birlikte giderek artan bir ilgiye kavuşmuş durumdadır. Osmanlı tarihi haritacılığına ve tarihi coğrafya eserlerine ait sağlıklı bir envanter çalışmasının mevcut olmaması, süregelen en önemli noksanlıktır.

Harita tarihçisinin henüz bulunmadığı ülkemizde, çoğrafya tarihçilerinin çeşitli sebeplerle Osmanlı müktesebatına uzak kalmaları, başta Osmanlı tarihçileri olmak üzere farklı sahalardaki Osmanlı araştırmacılarına yeni bir vazife yüklemiş durumdadır. Osmanlı tarihi haritacılığı ve tarihi coğrafya eserleri üzerine 1990'lı yılların başlarından itibaren hazırlanan çalışmaların biraraya getirildiği elinizdeki kitapta 12 makale ve bildiri metni bulunmaktadır. Yazıların önemli bölümü, ele alınan konu itibarıyla sahasındaki ilk denemelerdir.

Osmanlı Tarihi Haritaları ve Tarihi Coğrafya Eserleri
Fikret Sarıcaoğlu
256 Sayfa
camlicabasim.com/kitap/osmanli-tarihi-haritalari-ve-tarihi-cografya-eserleri-1994

9 Ekim 2015

Ol gülün gülzâr-ı hüsnü bâd-ı mihnet bulmasın


Ol gülün gülzâr-ı hüsnü bâd-ı mihnet bulmasın
Gonca-i rûhsâr-ı zîbâsı elemle solmasın
Zülf-i şeb-bûy-i Hüseyn'i ey sabâ incitme kim
Nergis-i şehlâ-yı çeşmi şebnem-âlûd olmasın

Beste: Zekâi Dede
İcrâ: Bekir Sıdkı Sezgin
Vezni: Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilâtün Fâ'ilün

Gülzâr-ı hüsn: Gül bahçesini andıran güzellik
Bâd-ı mihnet: Eziyet veren rüzgâr (mec. Eziyet, sıkıntı)
Gonca-i ruhsar-ı zîbâ: Rengi ve kokusu yönünden şebboya benzeyen zülf
Sabâ: Gün doğusundan esen hoş ve latif rüzgâr
Nergis-i şehlâ-yı çeşm: Nergise benzeyen baygın bakışlı göz
Şebnem-âlûd: Çiğ tanelerine bulanmış (mec. Gözyaşı ile dolmuş)

Söyletme beni cânım efendim kederim var



Söyletme beni cânım efendim kederim var
Bir gûne değil dildeki efgâr nelerim var
Bir bûseye can vermek ile müşteri oldum
Güldü leb-i gül-fem dedi yok yok değerim var

Güfte: Büyük Leylâ Hanım
Beste: Zekâi Dede Efendi
İcrâ: Bekir Sıdkı Sezgin

Gûne: Tarz, biçim, türlü
Efgâr: Gönül yarası
Bûse: Öpüş, Öpücük
Leb-i Gül-Fem: Gül renkli dudak, gül dudaklı

Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni



Fâriğ olmam eylesen yüz bin cefâ sevdim seni
Böyle yazmış alnıma kilk-i kazâ sevdim seni
Ben bu sözden dönmezem devr eyledikçe nüh felek
Şâhid olsun aşkıma arz ü semâ sevdim seni

Gâlib-i dîvâneyim Ferhâd ü Mecnûn'a salâ
Yüz çevirmem olsa dünya bir yana, ben bir yana
Şem'ine pervâneyim, pervâ ne lâzımdır sana
Anlasın bîgâne, bilsin âşinâ sevdim seni

Beste: Sadettin Kaynak
Güfte: Şeyh Gâlip Dede
Makam: İsfahân

Hac Yolunda Bir Karınca: Mehmet Genç



05.10.2015 tarihinde İstanbul Medeniyet Üniversitesi tarafından Mehmet Genç'e fahri doktora unvanı verildi. Bu film bu tören sırasında gösterilmek üzere hazırlanmıştır.

Metin: Erol Özvar
Sanat Yönetmeni: Murathan Küçükali
Grafik Tasarım: Selman Ecirli
Ses: Mustafa Aycan
Müzik: Wagner'den seçmeler

Çelimli Çalım'ın 15. sayısı çıktı

Çelimli Çalım'ın on beşinci sayısı "ŞİRKİN ORTALIĞI, ORTAK VATAN ŞİRKETİ” manşeti ile çıkıyor.

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel’in bu sayıdaki yazı başlığı «KULUN TEDBİRİ, ALLAH’IN TAKDİRİ (2)» şekilde.

"Baksanız a: Sultaları altında tuttukları zavallıları yarım asır öncesinde “Ya Taksim, Ya Ölüm!” diye haykırtanlar bugün aynı zavallıları “Teröre Hayır, Kardeşliğe Evet!” diye haykırtmağa uğraşıyor. Ekmeğini biz Türk milletini felâkete sürüklemekten çıkarmış olan ve bunu iftihar vesilesi kabul eden bu zevat yaptığını hem kendisi, hem de bizim için eğlenceli hale getirme uğraşı gereğince “Kardeşliğe Evet, Teröre Hayır!” diyor ve dedirtiyor. Bunu niçin yapıyor? İşimiz ve etrafımız arasındaki münasebetin son 400 yıl içinde “Teröre Evet, Kardeşliğe Hayır!” siyasetiyle yapılandırıldığını gözlerden saklamak için yapıyor. Fransızca bir kelime olan “Terreur” korku ve korkutma anlamına geliyorsa bilinmeli ki, insanların ihdas ettiği her türden düzen “Terreur” mahsulü olagelmiştir. Türkler Sakarya Meydan Muharebesi vesilesiyle yedi düvelin kalbine korku salmamış olsalardı ve hepsinin gözüne korkulacak bir millet olarak görünmemiş olsalardı Cumhuriyet’i ilân edecek ortam doğmazdı."

On beşinci sayının diğer yazı başlıkları ise şöyledir:

Durmuş Küçükşakalak, “ VATAN MÜFRETTİR”
Gökhan Göbel, “HÜVİYETİNİ İSPAT ET!”
Lütfi Özaydın, “ZİYAN ZİYNETTEDİR, FENALIK DA FANİDE”
Mustafa Tosun, “AÇMA ZÜLÜFLERİN TÜRKİYE”
Salih Gezgiç, “SÜNNETE UYGUN MU BİLMEM, GÜRCÜLER’DE BÖYLE!”
"YORGUN’dan SESLİ GEMİ’ye -15", Hazırlayan: Gökhan Göbel
Ayhan Gömürlü, “ORTAK VATAN = YALAN, TÜRK VATANI = TÜRKİYE, TÜRKİYE = TÜRK VATANI”
Bünyamin Özdemir, “VATAN, ORTAK VATAN, KOYUNLAR VE DOMUZLARA DAİR”
Yahya Çiftçi, “KÜRTLERİN ÖZERKİ, KÜRTÇÜLERİN GÂVURLUĞU”
Mustafa Deveci, “KÜFR OLUR BAŞKA DEĞİL KAVMİNİ SÜRMEK İLERİ”
Muammer Parlar, “GÖÇMENİN KAÇTIĞI KAÇIRDIĞI”
Abdulhamid Sağır, “SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ’NİN PROVASI: MARAŞ ÇETE HARBİ - 1”
Hacı Şahin, “OKKA ALTINA GİTTİ OKKA”
"Tarihi ve Sebebleriyle Yahudi Aleyhtarlığı" Bernard Lazare, Tercüme: Serhat Toksöz

İsmet Özel: "Boğaz köprüleri küfür düzenini azgınlaştırdı."



İstanbul Boğazı üzerine yapılan köprüler, yok efendim Marmaray, şimdi Boğaz’da yapılan alt geçit… Üç katlı alt geçit yapacaklarım ve üç imparatorluğu işaret ediyormuş… Gâvurluklarını hiç saklamıyorlar. Bu üç imparatorluk, İslam imparatorluğu değil! Bu nedir? Bunu anlamamız lazım. Bu Türkiye’nin haritadan silinmesi için bünyevî müdâhaledir. Şu anda İstanbul Boğazı üzerinde iki köprü var. Bu iki köprü Türkiye'ye fayda mı sağladı, zarar mı sağladı? Aklını bu konuda yoran var mı? Yok. Bu iki köprü dolayısıyla tamamen küfür düzeni azgınlığa uğradı. Yerleşim, İstanbul'a göç, dünya kadar... Müslüman olmayan bir mantığın sıralayacağı dünya kadar mazarrat söyleyebilirim. Fakat asıl önemlisi bu köprülerin kontrolü üzerinden Türkiye'nin kontrolüdür. Yani sen Boğaz köprüsü üzerinden geçen tırların ne taşıdığını biliyor musun? Hangi irtibatlara meydan verdiğini biliyor musun? Bilmiyorsun. Bilmediğin için senin nerelerden sıkıştırılacağın, hangi tehditlere maruz kalacağından haberin yok. O tehditlerle yüz yüze kaldığın zaman boyun eğmekle uğraşabilirsin ancak.

İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı Şair İsmet Özel "Bir Türk Dünyaya Bedeldir" adı altında, 4 Temmuz 2015 Cumartesi günü Konya’da bir konuşma yaptı. Dinlediğiniz video o konuşmadan alınmıştır.

Konuşmanın tamamını izlemek için:
https://www.youtube.com/watch?v=WF1JyNa--tk

8 Ekim 2015

"ABD’ye bağımlı olmayan bir hava gücüne ihtiyacımız var."


İran ve Rusya’nın Türkiye’nin tamamını ateş altına alabilecek füze sistemleri var. Suriye’nin SCUD füzeleri İstanbul’u vurabilir. Türkiye ise en az 15 yıldır füze savunma sistemi almaya çalışıyor.

Kara ve deniz kuvvetleri ile müşterek/tek başına harekât icra edebilecek, gece gündüz, her türlü hava şartında harekât yapabilecek ve ABD’ye bağımlı olmayan bir hava gücüne ihtiyacımız var.

Deniz Kuvvetleri, su üstü gemilerinin harekât icra ettiği bölgede, yüksek ve orta irtifa hava savunmasını ve füze savunmasını sağlayacak imkân ve kabiliyete sahip olmalıdır.

İsmail Hakkı Pekin
(Aljazeera, 07.10.2015)

7 Ekim 2015

Türkiye'de 2015 yılında gerçekleşen restorasyon faciaları

Görsele tıklayıp büyük hâlini görebilirsiniz.
Türkiye’de 2015 yılı, restorasyon faciaları açısından aynı daha önceki yıllarda olduğu gibi dopdolu bir yıl oldu. Birçok Antik Yunan, Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemi yapısı veya eseri, restorasyon adı altında modern eserlere dönüştürüldü. Öyle ki, Aspendos Antik Tiyatrosu restorasyonu gibi hata olmayan çalışmalarda bile insanlar ortaya çıkan görüntüyü “rezalet” olarak yorumlamaya başladılar. Oysa ki Mayıs 1964’te kabul edilen bir anlaşma olan Venedik Tüzüğü, tarihi yapıların korunması ve restorasyonu hakkında uluslararası bir çerçeve belirliyordu. İnfografikte, 2015 yılı içerisinde Türkiye’de gerçekleşmiş olan restorasyon facialarını var.

Kaynak: Arkeofili.com

Turgut Cansever: "Gökdelenlerin inşasını hiç kimsenin engelleyemeyeceği aşikardır."



Tarihi yarımadayı asli yapısına kavuşturmak, yüksek manevi ve kültürel düzeye sahip bir alan olarak muhafaza etmek istiyorsak, kalabalık bir iş ve alışveriş alanına dönüştürecek tramvay ve metro gibi sistemleri yarımadanın içine ulaştırmaktan vazgeçmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız. Bugün batıdan taşınanlara ilaveten, Üsküdar-Yenikapı arasına yapılacak bir tüp tünel ile şehrin doğu yakasından gelecek nüfusun, Taksim-Yenikapı metrosu ile de kuzey ve doğu nüfusunun İstanbul yarımadasına taşınması halinde Süleymaniye, Ayasofya ve Fatih camilerinin yanında gökdelenlerin inşasını hiç kimsenin engelleyemeyeceği aşikardır.

Turgut Cansever, 1997

Sadettin Ökten: "Allah’ın koyduğu bir nispet var."



İnsanoğlu Allah’ın çizdiği sınırlara riayet edecek. Gökdelen yaparak fıtratı tağyir etmeyecek. Neden gökdelen yapmayacak? Zira nispet (dolayısıyla varlıklar arasında uyum ve ahenk) bozuluyor. Allah’ın koyduğu bir nispet var. İnsanın ortalama bir boyu var. Nispeti belli. Yine hayvanların, ağaçların bir nispeti var. İşte bu nispeti insandan başka hiçbir canlı bozma kabiliyetine sahip değildir. İşte o, gökdelen yapıp nispeti bozduğu için Kur’an ifadesiyle zalim ve cahil oluyor. Şehri ve ortamı yaşanmaz hale getiriyor. Her insanın semaya bakma, göğsünü rüzgara açma ihtiyacı var.

Sadettin Ökten

6 Ekim 2015

Talha Uğurluel'den: Tarih Tıbbı Konuşturdu


Talha Uğurluel’in sunacağı “Tarih Tıbbı Konuşturdu” programı yarın başlıyor...

Bizans ve İslam Şehri


Süheyl Ünver'in yazılarından birinde şu satırlara rast geldim:

Osmanlı tarihinde tam yedi İstanbul muhasarası vardır. Bunlar, Yıldırım Bâyezid devrinden Fatih devrine kadar kısa fasılalarla sıralanır. Yıldırım'ın ilk muhasarası milâdın 1391 tarihindedir. Yedi ay süren bu muhasara Macarların taarruz hazırlıkları üzerine kaldırılmıştır, fakat Bizans İmparatorluğu'nun bu münasebetle kabul ettiği şartlar çok ağırdır. Bunların en mühimleri şöyle sıralanabilir:

1. İstanbul'da bir Türk mahallesi tesis edilmek üzere Bizans hükumeti tarafından 700 ev verilecektir;
2. Sirkeci'de bir Türk mahkemesi kurulacaktır;
3. Bu mahkemeye Osmanlı Devleti tarafından bir kadı tayin edilecektir;
4. İstanbul'da bir câmi yapılacaktır;
5. Şehrin dışında Galata'dan Kağıthane'ye kadar olan arazi Türklere terkedilecek ve buraya bir Türk garnizonu konulacaktır;
6. Osmanlı hazinesine her sene on bin altın haraç verilecektir.

İşte bunun üzerine muhasara hâli hafif bir ablukaya çevrilmiştir.
(Süheyl Ünver, İstanbul Risaleleri, c: 3, s: 228).

Süheyl Ünver'in kitabından aktardığım bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere Osmanlı'nın Batı'ya doğru yürürken tesis ettiği “İslâm şehri” bugün hayata geçirdiğimiz “konut tarlaları” şeklinde düşünülmemiştir.

İslâm şehri” kavramını kullanırken bu beldenin varoluş ölçülerini hatırdan çıkarmamak gerekmektedir.

Eğer bir ölçüden bahsedilecekse şu hususlara işaret edebiliriz:

Birincisi: Müslümanlar Bizans tekfuruna karşı şehirlerini yaklaşık 4.000 kişilik mahviyetkâr, serdengeçti, gözünü budaktan sakınmaz bir nüfusu barındıran 700 hane ile kuruyor (her hanede yaklaşık 6 kişi kabul ediyoruz). Bu şu demektir: Şehir kurmak, fedakâr bir topluluğun işidir. Osmanlı yöneticileri Bizans karşısına çıkarken bu nüfusa dayanmaktaydı. Bir iskân politikaları vardı.

İkincisi: Osmanlı, bu nüfusun muhafazası için bir garnizon tesis etmek konusunu Bizans'a kabul ettiriyor. Bilindiği gibi Medine'nin etrafında bizzat Hz. Peygamber (asv)'in kazılmasına iştirak ettiği “hendek” de bir nev'i “kale” ya da muhafazadır. Demek ki şehir sadece halk ile kurulmaz. Ahlâkî topluluk askerî bir güç arar. Çünkü ahlâk; zorbalık, eşkiyalık çıktığında namuslu kişileri koruyan bir inzibata ihtiyaç duyar.

Üçüncüsü: Osmanlılar Hz. Peygamber (asv)'in Medine'ye hicreti ile inşa ettiği mescidi hatırlatır şekilde İstanbul'a câmi yapılmasını da muhasaranın kaldırılması için şart koşmuştur. Müslümanları vakit namazlarında buluşturan, bazı ortak toplantılar yapmalarına vesile olan mekân câmi-mescittir. Büyük ihtimal Yıldırım'ın Bizans'tan istediği câmi, Cum'a namazı kılmayı mümkün kılacak bir Selâtin Câmii idi. Bir beldede Cum'a Câmii bulunmaktaysa o havalede mutlaka bazar-pazar da kurulmaktadır demektir. Cum'a namazı ile pazar-bedesten ilişkisi kaçınılmazdır.

Dördüncüsü: “Sirkeci'de bir Türk mahkemesi kurulacaktır” ifadesinin açtığı büyük tasavvurdur. Müslümanlar bu mahkeme vesilesiyle gayr-müslimlerle yaptıkları muamelelerde çıkan ihtilaflar için Bizans tekfurunu Türk kadı karşısında muhakeme edilmeye razı etmiş oldular. Bu madde de Hz. Peygamber (asv)'in Medine Vesikası dolayısıyla Yesrib'teki müşriklere ve Yahudilere ileri sürdüğü ve kabul ettirdiği şartın aynısıdır. “4000 kişilik bir nüfusa bir kadı tayini”nin ölçü kabul edildiği ortaya çıkıyor. Bu uygulama, “yargıda gecikmiş adaletin adalet olmadığı” ilkesi gereği adaletin hızla yerine getirildiğini gösterir. Aynı zamanda yetişmiş hukukçu kadrosunun büyüklüğüne işarettir.

Anadolu'da “İslâm şehri”, “Adalet Dairesi” denilen çemberi çevirerek toplumsal vicdanda bir nizâm tesis etti.

Bugün Anadolu'da yukarıda ölçülerini verdiğimiz esaslarla 15 şehir kursak, ülkede dalga dalga büyüyecek bir değişimi göreceğiz.

Bizans, şehir inşa eden toplumla başedemeyen bir sömürgeci kolonizasyon idi.

Şehir inşa eden toplumla dünyayı kolonileştiren devlet sistemleri arasında bir bağ yoktur.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 05.10.2015)

Panel: Yeni Kana Yasa, Yenik Anayasa


İstiklâl Marşı Derneği 10 Ekim Cumartesi günü Ankara'da "YENİ KANA YASA, YENİK ANAYASA" serlehvalı bir panel tertip etmiştir.

Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in himayesinde yapılacak panelde derneğimizin İkinci Başkanı Durmuş Küçükşakalak ve Genel Sekreteri Mustafa Tosun da diğer panelistlerdir.

Panel 14:30'da başlayacaktır ve arzu eden herkesin iştirakine açıktır.

YENİ KANA YASA
YENİK ANAYASA
Pınar Okulları Yunus Emre Kültür Salonu
Mehmet Akif Ersoy Mah.
Yeşilay Cad. No:36
Yenimahalle / ANKARA
10 Ekim 2015 Cumartesi -14:30

1 Ekim 2015

Serâser Kâinâtın Cânı Sensin Yâ Resûlallah



Serâser kâinâtın cânı sensin Yâ Resûlallah
Yine bu cânların cânânı sensin Yâ Resûlallah

Nigâh-ı iltifâtından olur dil-mürdeler zinde
Bu haste-dillerin lokmânı sensin Yâ Resûlallah

Güzellikte nazîrin yok kamu âlem sana âşık
Melâhat mülkünün sultânı sensin Yâ Resûlallah

Mürüvvet kıl kerem kânı beni şâyân-ı ihsân et
Dü âlemde mürevvet kânı sensin Yâ Resûlallah

Kulun Hazmî bulur senden onulmaz derdine çâre
Ki derdli gönlümün dermânı sensin Yâ Resûlallah

Nutuk: Uşşakî Muhammed Hazmî Tura Efendi
İcra: Kani Karaca
Zikrullah: Âsitâne-i Hazret-i Nureddin Cerrâhî

Münâdîler nidâ eyler



Münâdîler nidâ eyler
Gel Allah'a gel Allah'a
İşiden cân fedâ eyler
Gel Allah'a gel Allah'a

Yeter dünyâya rağbet
Yeter câha muhabbet
Hakk'ı bulmağa himmet et
Gel Allah'a gel Allah'a

Derûnundan edüb âhı
Koma gâfil sehergâhı
İşit "firrû ilallah"ı
Gel Allah'a gel Allah'a

İçüb vahdet şerâbından
Ko gitsin aradan sen ben
Sakınma dostdan düşmenden
Gel Allah'a gel Allah'a

Beğim ölmezden evvel öl
Hayât-ı câvidânı bul
Ola gör bir kapıya kul
Gel Allah'a gel Allah'a

Bülend et himmeti âşık
Ko isneyniyyeti âşık
Bulagör vahdeti âşık
Gel Allah'a gel Allah'a

Muhabbet sâgarın nûş et
Beğim deryâ gibi cûş et
Hüdâî'nin sözün gûş et
Gel Allah'a gel Allah'a

Nutuk: Azîz Mahmûd Hüdâyî [k.s]
Beste: Zekâîzâde Hâfız Ahmed Irsoy
Makam: Bayâtî

N’oturursun taş kapıda?


N’oturursun taş kapıda?
Gör içeri neler gezer?
Tamah artırır daima,
Saf bağlamış fitne gezer.

Gel şimdi gel kanâata,
Usan tutmaz tez bin ata.
Olmaya ki ecel yete,
Fâsid ola satı pazar.

Sen kanda isen teslim ol,
Kamulardan aşağa dur.
Edeb tâcın başına ur,
Gör müfsid nicesi kızar.

Yaramazdır buhl ü haset,
Kibir mübârizdir gayet.
Kökünü kaz yabana at,
Fârığ otur ey gam-güzâr.

Kogıl bu dünyâ bâbını,
Öğret dostluk edebini.
Bulursan usta bânını,
Ne varan kaldan zarar.

Kibr ü menîdir subaşı,
Delim kişidir yoldaşı.
Sen olmagıl onun eşi,
Ona uyan yoldan azar.

Var dediğim yerlerde dur,
Hıkd u hasedi oda ur.
İhlâs gelir cümleyi yur,
Yunus yolu yavlak durur.

Yunus Emre

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.