TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Kasım 2015 Pazartesi

Velîler şehri Bursa katlediliyor


Çok değil yüz sene önce, mimarın teki çıkıp da minarenin yakınlarına ondan daha uzun bir yapı dikse mimarlığı elinden alınır, sürülürdü. 1730'larda III. Ahmed Çeşmesi yapılınca halk sarayı üç gün kuşatıp "bu ne zevksizlik" diye bağırmış, yapıyı aşırı ve rencide edici bulmuş. 1750'lerde biten Nuruosmaniye Camii'ni de halk sevmemiş. Kurşun yerine ilk kez taş alemler kullanılınca gösterişli bulunmuş, israf denmiş.

Hakiki Türk evi arayan -kaldıysa- Bursa'ya bakacak. Avrupa belediyeleri hâlâ adam yollar keşfedip kendi ülkelerinde o evleri uygulamak için. "Hizmet" ve "ihtiyaç" adı altında velîler şehri Bursa katlediliyor. Bunu yapan "mimarlar" da onay verenler de itikatlarını sorgulasınlar.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

29 Kasım 2015 Pazar

Osmanlı mahallelerinde tekkelerin fonksiyonları nasıl idi?

Galata Mevlevihânesi, İstanbul, 1848
(A.H.Payne)
Bir kere şunu söylemek lazım ki bu ihtiyacı yine tekkeler doldurabilir. Osmanlı mahallelerinde tekkeler bir buluşma merkezleri idi. Rahmetli dedem Kasımpaşa civarı Türabi tekkesi şeyhi idi. Babamdan tekkedeki hayatla ilgili hatırladığım şeyler şunlar: Her gün otuz kırk kişi tekkede yemek yiyorlar. Maksat yemek vesilesiyle tekkeye gönül verenlerin bir araya gelmesi. Burada birbirlerini, akıllarına gelen bir düşünceden, bir vakanın değerlendirilmesinden haberdar ediyorlar. Sonra orada tasavvufi eğitim yapılıyor. Yani İslâm'ın emrettiği ruh hallerine davranış biçimlerine insanları eriştirmek için insanlar bilgilendiriliyorlar ve insanların kendi kendilerini terbiye etmelerinin imkanları hazırlanıyor ve buna yardımcı olunuyor. Bu, insanlara son derece yüksek bir disiplin kazandırıyor. Tekkeler düşünce geliştirme, bilgi geliştirme merkezleri olarak yaşıyorlar. Bu merkezin eğitimine tabi olanlar son derece hızlı ve kat kat yüksek düzeyde idrak kabiliyetine sahip insanlar oluyorlar. Her kişi dini ve (böyle bir te'vil düşündürücü ama anlaşılması kolay olsun diye söylüyorum) felsefi varlık haline geliyor. Her biri düşünce melekeleri en üst düzeye çıkmış kişiler oluyorlar. Orada yetişen insanların her biri yeni ufuklar inşa edebilecek bir kıvamda oluyor. Şimdi bu bilinç, yapı kalfasına da intikal ettiriliyor. Yapı kalfası da insan-ı kamil olarak yetiştiriliyor. Tabi bu, neticede onun kurduğu yapıya da yansıyor. Din ve tasavvufun birlikteliği Osmanlı'daki sade, zarif ve mükemmel şehirleşmenin kaynağı olmuştur diyebiliriz. Bunda hiç şüphe yok. Şehirlerdeki bu sadelik nasıl şehir yapısını meydana getirdiyse aynı zamanda mimarinin evrensel yanı İslâmî değerlerini de veriyor. Sade olmak. Mütevazi olmak. Vakur olmak. Tam gerçek olmak hem de o kadar gerçek olmak ki, o gerçeğin karşısında huşu hissini duymamak mümkün olmasın.

Turgut Cansever
(Altınoluk, 1994 Temmuz, Sayı: 101, sf.9)

Turgut Cansever: "İstanbul bu şekilde teşkilatlandırılmazsa Türkiye hakkında kararlar başka yerde alınacaktır."


Bakınız bu sözünü ettiğim şey Türkiye'nin geleceğidir. İstanbul bu şekilde teşkilatlandırılmazsa Türkiye hakkında kararlar başka yerde alınacaktır. Bunu gerçekleştirmek Türkiye'ye ve bütün gelecek nesillere karşı vazifemizdir. İstanbul için eski çabaların içinde biri olarak yapılacak çok farklı bir iş var. Halk bunu destekler. Yalnızca yöneticilerin bunu anlayacak bir açık kalpliliğe sahip olmaları gerekiyor. Çok önemli dediğim şey bugün yada yarın için değil ahiret için düşünmek tavrı içinde olmak gerekir.

Bir başka husus arazi kullanımını iyi düzenlemeniz gerekmektedir. Arazi kullanımını şu demek. İskan alanlarını, ticarethaneleri, sanayi tesislerini ve yeşil alanları belirleyen kararların çok sıhhatli olması demektir. Seçimlerden önce bazı arkadaşlarla bir sohbetimiz oldu. Ben yıldız kümesi şeklindeki şehir ile ihtisas şehrinden bahsettim. Şimdi Pendik'i, Küçükçekmece'yi İstanbul merkezine bağlı hale getirirseniz İstanbul'un yoğunluğunu artırırsınız. Eğer yolları genişletirseniz, metro yaparsanız, iyi çalışan bir otobüs ağı kurarsanız bu merkeze gelen insan sayısını artırmaktan başka birşey yapmış olmazsınız. Halbuki bu şehirleri iktisadi ve sosyal açıdan merkezin bağımlılığından çıkarmak gerekmektedir. Bakınız Paris'in etrafına 9 şehir inşa edildi ve büyük bir hata idi. Londra etrafına bazı şehirler inşa edildi aksine Londra'nın merkezini yoğunlaştırdı. Bunu önlemek için iki tedbir biçimi var. Şehir içinde toplanan yoğunlukları bu bölgeleri bağımsızlığa kavuşturacak şekilde başka merkezler vücuda getirerek o merkezlere dağıtmak, ikinci tedbir nüfusun aykırı yerleşmelerini bertaraf edici tedbir almak. Yani İstinye'de çalışan bir insan Kartal'daki kooperatif evlerinde oturmamalı. İstinye'de gecekondulaşmaya fırsat vermeden bu insanlar için konutlar tesis edilmeli. Tabiî bu ilişkileri düzenlemek oldukça zor, ancak imkansız değil. Şimdi İstanbul'un bu şekilde merkezileşmesi Osmanlı'dan itibaren devam edegelen politik merkezileşmenin tam bir devamı şeklindedir. Cumhuriyet dönemi yöneticilerinin halkı kırbaçla adam etme tasavvurlarının bir nevi sonucudur bugünkü İstanbul... Biz 1954'te bir grup arkadaşla "Türkiye'de şehirleşme yıldız kümesi şeklinde olmalıdır" dedik. Bundan sekiz on sene evvel Türkiye'de incelemede bulunan bir grup araştırmacının önerdiği çözümlerden iki tanesinden biri yine yıldız kümesi biçimindeki şehircilik idi. Yıldız kümesi şehir biçiminin bu gün için gerçekleştirildiği tek yöre Orta Avrupa. Almanya'nın federatif yapıya sahip olması, İngiltere ve Fransa'dan aşağı yukarı 50-60 sene sonra sanayileşmeye başlaması ve oralarda olan felaketin farkında olması ayrıca Almanya'nın Napolyon tarafından çiğnenmiş olması dolayısıyla da merkeziyetçi güçlerin tahripkarlığını görmüş olması muhtemelen Almanya'yı yıldız kümesi biçimi şehirciliğe yöneltti.

Eğer önümüzdeki otuz sene zarfında yeni ilaveler yaparak şehirleri yaygınlaştırmak ve yoğunluğu artırmak suretiyle yoğunluğu artan yörelerin sahiplerine menfaat sağlama şeklinde devam edersek bu ülkede insanca yaşamaya hiç imkan kalmayacaktır. Bu yanlış yol devam ettiği sürece Türk ekonomisi çökecektir. Hiç bir yaklaşım bu israfın önüne geçemez. Frankfurt şehri 20 trilyon Türk lirasıyla 20 milyonluk metropolün ulaşım masrafını çözerken biz 10 milyon İstanbulluyu gerçek maliyeti en az 200 trilyon olan harcamaya mahkum ediyorsak, o insanların kendilerini yetiştirmeleri, hayatlarını daha güzel yapmaları, çocuklarına daha fazla ihtimam etmeleri imkanını ellerinden alıyoruz demektir. Bu israfa son vererek bu israfın gerektirdiği kaynaklardan kat kat az kaynaklarla fakat cennet güzelliğinde geniş yerler inşa ederek yıldız kümesi biçimindeki şehirleri gerçekleştirmek mecburiyetindeyiz. Bunu en kısa zamanda adeta savaş verircesine Türk toplumuna anlatmak mecburiyetindeyiz ki, bu ülke otuz sene sonra içinde yaşanmayacak bir cehennem haline gelmesin.

Turgut Cansever
(Altınoluk, 1994 Temmuz, Sayı: 101, sf.9)

27 Kasım 2015 Cuma

Hakk'a isyân eyleyen tövbeye gel tövbeye



Hakk'a isyân eyleyen
Tövbeye gel tövbeye,
Küfür gıybet söyleyen
Tövbeye gel tövbeye

Ömrün sona ermeden
Kuşça canın vermeden
Kara yere girmeden
Tövbeye gel tövbeye

Ömür kuşu uçmadan
Bu dünyadan göçmeden
Fırsat elden kaçmadan
Tövbeye gel tövbeye

Doldu günah kefesi
Yıprandı can kafesi
Bekleme son nefesi
Tövbeye gel tövbeye

Sana derim ey kişi
Secdeye koyup başı
Akıt gözünden yaşı
Tövbeye gel tövbeye

Yüzün siyah kapkara
Sînende binbir yara
Yalvaragör Gaffâr'a
Tövbeye gel tövbeye

Günahkâr makhûr olur
Tövbekâr mağfûr olur
Herkes ettiğin bulur
Tövbeye gel tövbeye

Ne buldun bu isyânla
Ömrün geçti nisyânla
Artık aczini anla
Tövbeye gel tövbeye

AŞKÎ sen de tövbe et
Sana da gelir nöbet
Mevlâ yarlığar elbet
Tövbeye gel tövbeye

Nutuk: Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Aşkiyyü'l Cerrâhiyyü'l Halvetî
Beste: Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Aşkiyyü'l Cerrâhiyyü'l Halvetî
Makam: Hüzzam
Okuyan: Ahmet Özhan

Ey gönül kendini veznetmeye kantâr ara bul



Ey gönül kendini veznetmeye kantâr ara bul
Yürü kantârına hâlis olan ayâr ara bul
Ne kazandın bu mülk-i fânî-i fenâya geleli
Serserî gezme boşa zikr ile Settâr ara bul

Saltanat mülk ü konak bir gün elinden gidecek
Sana bir ev yapacak bâkîde mimâr ara bul
Bu nefis seni bir gün dosta düşmân edecek
Yürü dil mülküne bir ehlî kumandân ara bul

Aldanma azîzim bu dünyânın nakşına nakkâşına
Hazret-i Âdem gibi girsen hezârân yaşına
Âkıbet bir gün gelirsin şu musallâ taşına
Kapatırlar seni bir hâl-i harâba yalnız
O karanlık gecede kendine bir dost ara bul

Ümmete farz olunan savm u salât hacc u zekât
Ol şefâat şerefi Ahmed-i Muhtâr ara bul
Ey Cevâbî ara gör sen dahî derdine ilaç
Kevserin sâkîsi olan Hayder-i Kerrâr ara bul

29 Temmuz 1982 tarihinde, Âsitâne-i Hazret-i Nureddin Cerrâhî'de, Muzaffer Efendi Hazretleri tarafından Kıyam İsm-i Celal Zikri esnasında okunmuşdur...

26 Kasım 2015 Perşembe

Bilge mimar Turgut Cansever: "Bütün Amerikan, Hıristiyan kilisesi değer sistemlerini Türkiye'ye naklediyoruz."


"Yaşanan sanatla seyredilen sanat iki temel sanat felsefesini oluşturuyor. 20. asır mimarîsinin sefaletine, 20. asır sanatlarına karşı savaşmak üzere mimarların yetişmesine ihtiyaç vardır. Tiyatrocularla, romancılarla, sinemacılarla savaşmak üzere..." diyorsunuz bir konuşmanızda. Bu cümlenin gerçekliği ne kadar?
Mesele şu: 20. asırda aslında 19. asra göre, tiyatro ve öteki seyir sanatlarında adımlar atıldı; cep tiyatroları gibi küçük tiyatrolar oluştu, seyirci oyuncuyla bütünleşsin, oyuna katılsın diye. Klasik tiyatroda zaman birliği, konu birliği prensiplerinin kırılmasına çalışıldı. Sinemada da benzer teknikler bol bol kullanılıyor. Olayın başlangıcından zaman zaman gerilere gidiliyor, geleceğe ait tasavvurlar oluyor ki, insanlar cereyan eden hadisenin içinde yer alma imkânını bulsunlar. TV'deki dizilerde aileler adeta akrabalarımız oluyor, neredeyse konuşuyoruz onlarla. Yani bir yönlendirme var. Amerikan filminin iyi polisi, kötü polisi, cinayet vakası, aile içindeki ihtilaflar vs... Bunlar neden sanat olsun? Sözün güzelliği, anlatımın güzelliği, şiiri bilfiil okumak, hatırlamak ve yaşamak ya da yazmak varken, musikiyi bilfiil yapmak veya yapılırken dinlemek, hayatımızın ayrılmaz parçası hâline getirmek varken... Doğrusu, insanları yüceltecek faaliyetler düzenini düşünmeye ihtiyaç var. Farklı kültür düzeyindeki insanları, tümüne hitap edebilen ve baktıkça görüşleri derinleştiren bir eser, gerçek sanat eseridir bence. Çevreyi böyle bir mimarî ile inşa ettiğimiz, müzik, şiir yahut öteki artizanal ürünler bu derinliğe sahip oldukları zaman -sinema, tiyatro ve roman dahil- ve insanları bilinçsiz yakalayıp onları telkinle bir yerlere yöneltmediğimiz zaman, eserle ilişkisinde insan gittikçe derinleşme imkânı bulur. Fark ediyor musunuz, Amerikan kültürünün bütününde nasıl bir Hıristiyan kilisesi kontrolü bulunduğunu? Bütün o değer sistemlerini Türkiye'ye naklediyoruz.


Sinemada başarılı örnekler var ama.
Evet var. Kurosawa'nın "Ağustos'ta Rapsodi" filminde ihtiyar kadının o korkunç fırtınada Nagazaki'ye doğru yürüyüş sahneleri muhteşem; o hakikaten sinema. Ama orada da bilinçlendirme değil, telkin var. Telkin altında kalmadan bakarsanız sinemaya, o boyutuyla müthiş. Fakat içinde bir gizli eğitim, peşinden sürükleme tavrı olduğu zaman bu insanın en yüce varlık olduğu kabulüne ters düşen bir şey durumuna geliyor.

Turgut Cansever
(Vizyon, Ocak 1993, s.26-32)

* Bu alıntı Yağız Gönüler tarafından "Kubbeyi Yere Koymamak" (Timaş Yayınları, sf.58-59) adlı kitaptan yapılmıştır.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Siyaset, Milliyetçilik ve MHP

Mustafa Çalık'a göre, toplumsal formasyonumuzun en güçlü dip dalgasını oluşturan milliyetçi hissiyât,
siyasî alanda aynı nispette ses getirmiyor. [Fotoğraf: AA-Arşiv]
Toplumsal formasyonumuzun en güçlü “dip dalgası”nı oluşturan “milliyetçi hissiyât”, siyasî alana gelince, meselâ MHP örneğinde olduğu gibi, neden “ışık” vermiyor, niye maşerî “şuur-altı”ndaki yaygınlığı ölçüsünde ses getirmiyor? Bu suâlin doğru cevabı, “milliyetçiliğin bittiği yer” değilse eğer, ancak “başladığı yer” olabilir!
...
Siyasî kadrolardaki ilmî, fikrî, kültürel 'dar kafalılık'la; ruhen ve mizacen 'gözü dar'lık ve 'gönül fukaralığı' birbirlerini beslemeye devam edince, 'hezimet'ten çıkarılan yegâne ders de 'lidere sadakat' sloganıyla ete kemiğe bürünüp parti merkezinde ilân edilmiştir.
...
'Parti'lerini, 'Milletin partisi' edemeyen milliyetçilerin başı 'kendi partileri' ve kendi liderleri ile dertte; fakat, problem partilerinde mi, liderlerinde mi, 'milliyetçilik'lerinde mi, yoksa 'her üçünde de' mi, onu merak edip soran pek kimse yok.”

Mustafa Çalık
(Aljazeera, 24.11.2015)

23 Kasım 2015 Pazartesi

Ben neyin sersemiyim?


Gözlerimizi çeşitli büyüklükteki ekranlara çevirdiğimiz kadar hayata çevirmiyoruz artık. O ekranların görünmeyen yüzünde duruma kimler hakimse, zihinlerimizin dizginleri de az ya da çok onların eline geçiyor tabiatıyla.

Yeni modeli çıkan her şey bize kendimizi otomatikman eskimiş hissettiriyorsa, bilelim ki yuttuğumuz zoka büyük!

Bu asırda sömürü çarkını döndürenlerin kazandığı en büyük zafer herhalde şu: Dünyadaki milyarlarca birbirine benzemeyen insana birbirinin tıpatıp aynısı olan ürünleri kendilerini özel hissettirerek satmayı başarıyorlar.

Yeni oyuncağımı gördün mü?” dedi havalı olan. “Ben oyunu görmekten kendimi alamıyorum!” dedi havasız kalan.

Eli iyi kötü para gören her insan, kendi değerini kullandığı telefonun modeliyle, arabasının motor gücüyle, giydiği pantolonun markasıyla, internetinin bağlantı hızıyla, şuradaki buradaki takipçi sayısıyla ve sair beş para etmez ıvır zıvırla ölçer hale geldi. Ne kadar çok şeye başkalarından daha fazla 'sahip'sen o kadar değerlisin! Bu herhalde insanın tarih boyunca kendine yaşattığı en ağır yenilgi!

Filanca markanın geleneksel büyük indiriminde birbirini ezen ünlüleri o kadar da yadırgamayın. Bu vahametin karikatürü sadece! Aslını, ağır gösterim kıvamında hemen her gün arı kovanı gibi doldurduğumuz her AVM'de hep birlikte yaşıyoruz.

Her gün, aslında ne olduğunu gayet iyi bilerek bindiğimiz bir gaflet dolambacında uyuşarak geçiyor hayatlarımız; doğru için çabalayan söz, sesini duyurabilir bir şey olmaktan hızla çıkıyor.

Sesimi duyan var mı?” diye bağırıyordu enkazın altından bir ses, hatırladınız mı? Bu çağın sesi olarak sıkça yankılansın bu ses içimizde!

Kulaktan kulağa oynar gibiyiz, herkes bir yanındakinden duyduğu sözü diğer yanındakinin kulağına fısıldıyor sanki. İlk birkaç kişinin ardından anlam bir yerlerde düşüp kalıyor, muhteva kayboluyor, kelimeler güzel tınısı olan seslere dönüşerek dolaşımını ruhsuzca sürdürüyor. Ufuk açıcı bir şey okuduğunuzda onun üstünde düşünmeye sevkederdi eskiden içimizden bir ses. Şimdi aynen şu şekilde bağırıyor: “Bekleme yapma! Sıradaki!

Sosyal medya her isteyen 'kullanıcı'sına, her şeyin aynı torbanın içine doldurulduğu, sonra her gün tombala çeker gibi birkaçının çıkarılıp insanların ilgisine sunulduğu bir 'hikmet lotaryası' düzenleme imkanı veriyor.

Aynı mahfillerde “Paylaşımlarınız ne kadar etkileyici!” şeklinde yarı otomatik karşılıklarla büyüyen zahmetsiz bir itibarlanma biçimi de var. Bu paylaşımları alt alta yazıp topladığınızda ortaya çoğu zaman ne zihnî, ne kalbî bir bütünlük çıkıyor. Çıkan büyük ölçüde beğenilme arzusu ya da doğrudan şizofreni!

Dibi delik kaba Hakk'ın suyunu/ Taşıyıp yorulma dolduramazsın” diyor Aşık Derviş Ali.

Sorgusuz sualsiz buyur ettiğimiz her beyhude sözün de, kapımızdan geri çevirdiğimiz her hakiki sözün de elbet vebali vardır.

Gafil o ki” dedi meczup, “koskoca bir ömrü boş söz ile doldurur!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 23.11.2015)

20 Kasım 2015 Cuma

Kara Toprak

Âşık Veysel, Sivrialan köyündeki elma bahçesinde kız kardeşi ve torunuyla.
"Sâdık yâri" olan toprağın üstünde.
Dost dost diye nicesine sarıldım
Benim sâdık yârim kara topraktır
Beyhude dolandım boşa yoruldum
Benim sâdık yârim kara topraktır

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne fayda buldum
Her türlü isteğim topraktan aldım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Koyun verdi kuzu verdi süt verdi
Yemek verdi ekmek verdi et verdi
Kazma ile döğmeyince kıt verdi
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âdem'den bu deme neslim getirdi
Bana türlü türlü meyva yedirdi
Her gün beni tepesinde götürdü
Benim sâdık yârim kara topraktır

Karnın yardım kazmayınan belinen
Yüzün yırttım tırnağınan elinen
Yine beni karşıladı gülünen
Benim sâdık yârim kara topraktır

İşkence yaptıkça bana gülerdi
Bunda yalan yoktur herkes de gördü
Bir çekirdek verdim dört bostan verdi
Benim sadık yârim kara topraktır

Havaya bakarsam hava alırım
Toprağa bakarsam dua alırım
Topraktan ayrılsam nerde kalırım
Benim sâdık yârim kara topraktır

Dileğin varsa iste Allah'tan
Almak için uzak gitme topraktan
Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan
Benim sâdık yârim kara topraktır

Hakikat ararsan açık bir nokta
Allah kula yakın kul da Allah'a
Hakkın gizli hazinesi toprakta
Benim sâdık yârim kara topraktır

Bütün kusurumuzu toprak gizliyor
Merhem çalıp yaralarımı düzlüyor
Kolun açmış yollarımı gözlüyor
Benim sâdık yârim kara topraktır

Her kim ki olursa bu sırra mazhar
Dünyaya bırakır ölmez bir eser
Gün gelir Veysel'i bağrına basar
Benim sâdık yârim kara topraktır

Âşık Veysel

Emin Işık: "Mûsikî sadece ruhun gıdası değil, milletin ruhunun dile gelmiş halidir."


Nakşibendiyye müntesibi Şeyh Osman Bedreddin Efendi hazretleri, zikir meclisinde, dervişleri cûş u hurûşa getirmek için kaside okutur, def vurdurur, bir rivayete göre ney de üfletirmiş. Bunu öğrenen bir hocaefendi, Şeyh Osman Bedreddin Efendi’ye hitaben “Zikir bir ibadettir; sen bu kadar irfanınla, ilminle, bu ibadetin arasına ne diye fısk u fücur koyarsın?” diye şikayetlerini dile getirdiği bir mektup kaleme almış. Şeyh Efendi cevaben; “Vallahi, buradaki dervişlerin daha büyük bir aşkla ve şevkle Allah diyeceklerini bilsem değil def çaldırmak, davul bile vurdururum” demiş.

Emin Işık, bu rivayeti aktardıktan sonra mûsikî hakkında şunları söyledir: "Mûsikî sadece ruhun gıdası değil, milletin ruhunun dile gelmiş halidir. Mûsikî sanatların ilkidir. Medeniyet, yerleşik düzene geçmekle başlar, mûsikîyle biter; bir medeniyet mûsikî ile kemâle erer. Ve mûsikî ile yıpranmaya başlar. Eğer bir medeniyetin mûsikîsi bozuluyorsa her şeyi bozuluyor demektir...
Sonra da Mûsikî ile ilgilenenler için harikulade dualar etti Emin Işık hoca: "Mûsikî ile iştigal edenlere Allah en büyük ibadet hizmeti versin. Gece gündüz alnı secdeden kaldırmayan o velilere ne sevap ihsan edecekse, o saz çalanlara da Allah’tan aynı sevabı diliyorum."

Şah-ı merdânın âvazı


Şah-ı merdânın âvazı
Turna derler bir kuşdadır
Nil deryâsında asâsı
Hırkası bir dervişdedir

Nil denizi umman oldu
Sarardı gül benzi soldu
Bakışı aslanda kaldı
Alimin darbı kaşdadır

Ali'm etmezdi benliği
Kalbinde yoktu kinliği
Zülfikārın keskinliği
Zerrecesi kılıçdadır

Nerde pir sultânım nerde
Canım fedâ olsun merde
Yemenden öte bir yerde
Hâlâ düldül savaşdadır

Güfte: Pir Sultan Abdal
Makam: Acemkürdî

19 Kasım 2015 Perşembe

Bütün dostluklar söylenmelidir


"Ben şimdiye kadar herkese evliyâ imiş gibi muamele etmekten hiçbir zarar görmedim.” diyen Fethi Gemuhluoğlu ve dostluk.

20-21 Kasım 2015
TYB İstanbul Şubesi

18 Kasım 2015 Çarşamba

Türk Milleti


- Türk milleti Hz. Hasan Efendimizin özel olarak duasını almış bir millettir. İster kabul etsinler, ister etmesinler... "Allah size ve kavminize, İslâm'a hizmet etmeyi nasip etsin.". Hz. Hasan Efendimizin bu duası müstecap olmuştur.

- Münasebetsiz bir kitap var, fevkalade yalan dolu, "Türkler Nasıl Müslüman Oldu?" diye. Yalandır o kitap, öyle bir şey yok. Satuk Buğra Han'ı bilmeyen, Türklerin nasıl Müslüman olduğunu bilmez.

- Fütuhat-ı İslamiye'ye baktığın zaman, Resul-i Kibriyâ ve Hulefa-i Raşidin'den -Emevilerin ilk zamanındaki bir parça küçüklerin haricinde- Fütühat-ı İslamiye tamamen Türkler tarafından yapılmıştır.

- Bugün bütün uzak doğuda yani Endonezya, Tayland, Malezya, Türkistan tarafında ve Hindistan Müslümansa, Türklerin sayesindedir. Bütün Hazar Denizinin batısı ta Tuna'nın ilerisine kadar Türklerin eliyle Müslüman olmuştur.

- İslam medeniyetinin en yüksek ilim ve sanat eserlerini yaratanlar, Müslümanlar içerisinde Türklerdir.

- Türk kavramı bir ırka mensubiyeti ifade etmemelidir. Bir düşünceye, bir hayat görüşüne, bir yaşam tarzına sahip olmayı ifade eder.

- Adam korkak. Korkak Türk olmaz kardeşim. Senin ırkın Türk de olsa sen korkaksan Türk değilsin.

- Türk'ün ikram etmeyeni de olmaz. Anadolu'ya gidiver bir köye, en fukara köye, bir dilim ekmeği olsa yarısını sana verir. Hatta hepsini veren de var.

- Misafir hakkında türküsünü olan tek toplum dünyada Türk. "Aziz misafir gelmiş, şeker şerbeti ezelim" diyor, türkü yapmış. Ne balkanlarda, ne uzak doğuda, bu nevi sözlere sahip bir türkü görmedim, rastlamadım, belki vardır ben rastlamadım. "Aziz misafir gelmiş" diye türkü yakıyor Türk.

- Türk düşüncesine, Türk yaşam tarzına, Türk gibi olmaya gayret eden herkes Türktür; ırkı ne olursa olsun.

- Yalnız biz Türkler, Resul-i Kibriyâ Efendimizi o kadar çok severiz ki, belki Efendimizle bir akrabalığı vardır diye bütün Arap milletini "kavm-i necib-i Arab" diye ululamışızdır. Bu, Rasulullah Efendimize olan saygımızdan ve sevgimizden dolayıdır.

17 Kasım 2015 Salı

Vatan nedir?



Agâh olmak bizim kendi varlığımızın sebebi ve temeli hakkında bir fikir sahibi olmak manasına gelir. Kendi varlığımız, İstiklâl Marşı’ndan bunu öğreniyoruz, vatanımızdır. İstiklâl Marşı diyor ki, “Canı, cananı, bütün varımı alsın da Huda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”. Buna defalarca dikkat çektim, yani öleceksin, sevgilin de ölecek, bütün varlığın da elinden gidecek… Demek ki, insanın bir vatanı olması insanın bir manası olması demektir. Vatanı olmayan insanın canı da yoktur, cananı da yoktur, hiçbir varlığı da yoktur. Bizim vatanımız şudur: Hakk’ın huzurunda divana durmak için ayaklarımızı bastığımız yer. Ve bu sadece bize ait bir şeydir, başkasıyla paylaşamayacağımız bir şeydir. Onun için biz bir namaz içinde kıblemizi Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdik. Aynı namaz içinde oldu bu. Yani Kudüs’e dönmüş olarak tekbir aldık ve namaz bittiğinde, selâm verildiğinde artık kıblemiz Kâbe idi. Bu demektir ki vatanımız yoksa dinimiz de yoktur. Anlatabiliyor muyum? Biz Yahudiler ve Hıristiyanlarla yaklaşım farkımızı kıblemizi Kâbe’ye çevirerek netleştirdik. Nasıl cahiliyeyle İslâm arasında bir çizgi çektiysek kıblemizi de sarahate kavuşturarak bu işi tamamlamış olduk.

Şimdi, vatan dediğimiz şey bizim Türkler olarak ikinci hicretimizin cereyan ettiği, ikinci hicretimizin mekân tuttuğu yerdir. Bunu da tekraren söylüyorum; birinci hicretimizde biz Mekke’den Medine’ye gittik, ikinci hicretimizde elimizden Medine de alındı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcudiyeti Mekke’nin ve Medine’nin yeniden Müslüman hükümranlığına kavuşması hedefine matuftur. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığı buna ithaf edilmiştir. Ama “yeni kan” bundan habersiz. Şimdi “yeni kana yasa” çıkarmaya çalışıyorlar.

İsmet Özel
*İstiklâl Marşı Derneği’nin 10 Ekim 2015'te Ankara'da tertip ettiği “Yeni Kana Yasa / Yenik Anayasa” adlı panelindeki konuşmasından. Konuşmanın tamamını izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=kxGThLTjcKo

"Ya alkol ikram edilecek, ya sergi iptal edilecek."


Ressam ve şair Bünyamin Ka’nın Galataeaart’ta 8 Aralık’ta başlaması gereken ‘Dün Biriktiricisi’ adlı suluboya sergisi; sanatçının sosyal medya hesabından duyurduğu üzere ‘açılış kokteyli alkolsüz olamayacağı için’ iptal oldu. Sanatçı ile sürecin nasıl geliştiğini, yetkililer ile arasında geçen diyaloğu, galerinin gösterdiği bu katı tutumun olası nedenlerini ve bundan sonra ne yapacağını M. Hakan Kekeç konuşmuş.

Galataeaart’ta 8 Aralık’ta başlaması gereken ‘Dün Biriktiricisi’ adlı suluboya serginiz, açılış kokteyli alkolsüz olamayacağı için iptal edilmiş. Nasıl oldu, nasıl bir diyalog geçti yetkililerle aranızda?
Olayın serencamı kısaca şöyle: sergi için geçtiğimiz aylarda Galatea art sanat galerisiden bir yetkili beni aradı ve güz dönemi için resimlerimden oluşan bir sergi düzenlemek istediklerini söyledi. Bu davetleri üzerine görüştük ve serginin genel hatları, tarihi, duyurusu vs. meseleler hakkında konuştuk ve anlaştık. O görüşmede de açılış kokteyli mevzu bahis olmuştu ve ben ikramların alkolsüz olmasını istediğimi belirttiğimde yetkili hanımefendi bunun sorun olmayacağını ifade etti, hatta üzerinde pek durmadı bile. Ben hazırlıklara başladım ve tamamladım. Birkaç gün önce son detayları konuşmak ve sözleşmeyi imzalamak için galeriye gittiğimde bu defa galeri sahibi Ali Bey ile görüştük. Onların genel uygulamaları, bütün ikramların ve diğer masrafların ressam tarafından bir miktar para ile karşılanması şeklinde. Ödenecek miktarı konuşurken mevzu kokteylde sunulacak kaliteli şaraplara geldi. Bunu istemediğimi daha evvel söylediğimi belirttim. Fakat Ali Bey, böyle bir şeyin asla olamayacağını ve bu talebimin çok yersiz olduğunu söyledi. Şimdiye kadar alkol ikramı olmayan hiç bir sergi düzenlemediğini ve düzenlemeyeceğini de ekledi. Kendisinin CHP milletvekili adayı olduğunu, düzenlediği sergiye davet ettiği insanların da hep bu çevreden “çağdaş” insanlar olduğunu ifade ederek üstüne bir de “yoksa siz akepeli misiniz” diye sordu. Bu, tuhaflığından cevap vermediğim sorudan sonra da “buraya akepelileri mi dolduracağız” diye daha da acıklı bir söz daha sarf etti. Şimdi, bu soruya nasıl cevap vermek gerek bilemiyorum çünkü önce şu bilgiye sahip olması gerekiyor; alkol, Ak Parti tüzüğünde değil, kutsal kitabımızda yasaklanmıştır. Benim bu ikramı istemeyiş sebebim ilahi bir emre dayanıyor ve “din ve vicdan hürriyeti” diye adlandırılan başlık altında bu tercihime saygı duyulması icab eder. Eğer onlar “alkolsüz olmaz” diye emreden bir dine mensup iseler yani gerekçelerinin yaslandığı şey benimki gibi bir şeyse biz de buna hürmet edelim. Nihayetinde konuşma şöyle sonlandı, bu uygulamalarından, çağdaşlıklarından asla ödün veremeyecekleri, eğer hâlâ sergiyi açmak istiyorsam, yüksek bir miktar kira bedeli ile galeriyi bana kiralayabileceklerini ama o süre zarfında bürolarını kapalı tutacaklarını, hiçbir biçimde serginin ev sahibi olarak adlarını geçirmeyeceklerini ifade ettiler. Yani serginin tek iptal sebebi, alkol ikramı şartı.

Kaynak: Star Kültür Sanat

Annesi Çalışan Çocuğun Ağıdı


Attım. Boyalar ne işe yarayabilir
Yalnızlık için karadan başka
Hangi rengi kullanabilirim
Kuru masa, donuk tavan, somurtuk halı
Solgun durmalı resimlerim

Pencerem kuşları çekmiyor
Soluğu azaldı nergislerin
Üç tarak olsa taranmaz Yuku-Lilinin saçları
Ben annesi çalışan bir çocuğum

Yollarda damlarda eski yazdan kalma
Mavi çizgileri kar gelir kapatır
Sustum. Sevincin sesleri de
Bir iki deneyip susacak
Duvar diplerinde kedisel çığlıklar
Bahçelerde çirkin kasımpatları açmalıdır

Gülten Akın

Tanburi Cemil Bey, kediler, şahsiyeti ve Sultanîyegâh Taksimi



Tanburi Cemil Bey'in hayvan sevgisi kedilerde tecelli etmiş. Kedileri çok sever, uzun süre oynar, her birine muhakkak güzel bir ad takarmış. Soylu ve cins kedileri pek sevmezmiş. Ekmeğini kendi gücüyle elde eden sokak kedilerine müptela imiş. Hüznü ve neşeyi onlarda bulurmuş. Esasen Cemil Bey'in şahsiyeti de böyleymiş, kendi işini kendi görmeyi sever, mecbur kalsa bile kimseden bir şey istemezmiş. Berbere gitmekten dahi nefret eder, saçını kendi eli ile düzeltir, yetişemediği yerleri hanımının düzeltmesini istermiş. Zamanın hem müzikteki hem de eğitimdeki batıcı kafasından hiç hazzetmediği için oğlu Mes'ud Cemil'in okula gitmesine bile karşı çıkmış. Oğlunun okula gitmek yerine bir dergâha girerek Mevlevî olmasını ya da bir sanat öğrenerek hayatını onunla idame ettirmesini istermiş. Cemil Bey'e göre insanın olgunluk yolu ancak dervişlikle bir yere, hakikate varabilirmiş. Dinleyip yâd edelim.

Hâfız Kâni Karaca - Ben Bende Buldum Çün Hakk'ı



Ben bende buldum çün Hakk’ı şekk ü gümân nemdir benim
Ben dost yüzün görmez isem bu gözlerim nemdir benim

Gelsün münâcât eyleyen bin bir kelâmı söyleyen
Taşra ibâdât eyleyen görsün o dost nemdir benim

Mûsâ olup Tûr'a çıkam nûr oluban gözden bakam
Söz oluban dilden çıkam sûr u negam nemdir benim

Mûsâ varır Tûr'a çıkar anda varır nûra bakar
Dosttan gayrı zerre kadar bu gözlerim görmez benim

Uş ben beni cem' eyledim o dosta imâm eyledim
Birliğine kıldım kâmet riyâ tâ'at nemdir benim

Ol dost bana ümmî demiş hem adımı ümmî komuş
Dilim şeker gövdem kamış bu söyleyen nemdir benim

Yûnus benem ümmî benem dokuz atam dörtdür anam
Aşk oduna düşüp yanam sûk u bazâr nemdir benim

Nutuk: Yûnus Emre [k.s]
Beste: Şeyh Mehmed Tulûî Efendi
Makam: Segâh
Okuyan: Kâni Karaca

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Kasım'da Tasavvuf



Bir saatlik ama oldukça faydalı, temiz bir konuşma olmuş. Sevgili Mahmud Erol Kılıç hocanın çalışmalarını, konferanslarını ve kitaplarını dikkatlice takip etmenizi öneririz.

"Bugünün insanı tarikata daha çok muhtaç."


Tasavvufun temel meselesi nedir?
Tasavvufun temel meselesi ruhun beden üzerine hakimiyetini sağlamaktır. Başka bir meselesi yoktur. Beden bizim dünya işlerimiz, dünya lezzetlerimizdir. Ruh da Cenab-ı Hakk'ın bu beden içindeki, bize gönderdiği kendi iradesidir. Ruh ilahi bir nefestir. İnsan ruhsal yönüyle ilahi bir varlıktır. Sen ruhsalı ve kutsalı bir tarafa bıraktığın zaman hayvan durumuna düşersin. İnsan ruhsal ve kutsal olana saygısı olan ya da o tarafa meyli olan kişidir. Beden bizi dünya lezzetlerine çeker. Şurada bir horoz dövüştürsek bin kişi toplanır ama namazdan oruçtan bahsedecek olsak üç kişi gelir. İnsanlar çocuklar, gelişmemiş insanlar bedensel zevklerle tatmin olmaya çalışırlar.

Tasavvufu nasıl tanımlıyorsunuz?
Kendi içimizde Allah'ı bulmaya giden yoldur tasavvuf yolu. Tasavvuf otoban ya da trenle, uçakla değil tünel kazarak gitmektir. Tarikat tek kişilik yoldur. Patika demektir zaten. Şeriat ise cadde demektir. Herkesle birlikte gidilecek yol demektir.

Tasavvuf illa gerekli mi?
Gerekir. Çünkü insan iki taraflıdır. Bir sosyal yönümüz, bir de psikolojik yönümüz vardır. Psikolojik tarafımız öz malımızdır. Kendini ihmal edip topluma verdiğin zaman sıradan biri olursun. Ama ben olacağım dediğin zaman, kendi varlığının farkında olmak lazım. Varlığının kime ait olduğunu bilmek lazım. Biz toplumun malı gibi görünüyoruz ama Allah'ın malıyız, kuluyuz. Tasavvuf Allah'a kul olma sanatıdır. Tasavvuf bir sanattır. Meslek gibi çabayla öğrenilir. Çok tarifinin olma sebebi de herkesin kendi kendinin farkında olma metodunun farklı olmasındandır.

Tasavvuf modern hayatta yaşanabilir bir şey mi?
Daha çok yaşanması lazım. Modern hayat bizi kendi dışımıza çekiyor. O kadar cazip ki, tabiatı unutturacak kadar. Bugünün insanı tarikata daha çok muhtaç. Çünkü bu hayat insanı kendinden alıp götürüyor. Sanal, yapmacık bir dünyada yaşıyoruz. Hepsi insan eliyle yapılmış. Doktor bile hastaya dokunmuyor. Yazıyor tahlili, makinaya veriyor. Çıkan sonuçtan teşhis koyuyor. Eski doktorlar boğazına bakar nabzını sayar, ateşi var mı eliyle bakardı. Tamamen teknolojiye teslim olmuşuz.

Böyle bir ortamda tasavvufu nasıl yaşayabiliriz?
Bunların hepsi bizi bizden çalıyor. Cep telefonunu veriyor ama seni senden çalıyor. 'Ben kimim, neyim, niçin yaratıldım' diyecek vakti bırakmıyor sana. Bu teknoloji zalimine teslim olmak istemeyenler ona kul olmak istemeyenler bir yerde duruyor. 'Ne yapıyoruz biz. Ne zamana kadar sürecek böyle' deyip arayışa giriyor. Şimdi bütün gençler maneviyat arıyorlar. Bunları bu arayışa sevk eden teknolojinin, sanal yaşamın acımasızlığıdır.

Gençlerde maneviyata mı yönelim var?
Çok. İlgi çok, bilgi yok. Gençler ilk buldukları 'mürşidim' diyene gidiyorlar. Hz. Mevlana mürşidin kim olduğunu tarif ediyor. Mürşidin vazifesi arayış içindeki o çocuğu kendine bağlamak değil, Allah'a bağlamak. Hz. Mevlana 'Bir mürşid eğer bir talibi kendine bağlamaya çalışıyorsa şeytanın ortağı olan bir haindir. Eğer Allah'a bağlamaya çalışıyorsa hakiki mürşiddir' diyor. Hangisi daha çok?

Elbette sahtesi hakikisinden çok. Her yerde her zaman öyle. 100 mürşit varsa 5 tanesi hakiki, Allah için çalışıyor. Bir kısmı şöhret için, bir kısmı menfaat için, bir kısmı saltanat kurmak için çalışıyor.

Tasavvuf dünyadan elini eteğini çekmeden yaşanabilir mi?
Dünyadan elini eteğini değil gönlünü çekeceksin. Tasavvuf bizi meşgul eden ne kadar güzellik, harika icatlar varsa onlara gönül bağlamamaktır. Bunlar eşyadır, alettir. Tabii kullanacaksın, içinde yaşıyorsun. Ama bunlara gönlünü vermeyeceksin. Bunları yaratanı yaratana vereceksin. Servet sahipleri de öyle. Paraya tapanlar da vardır, kullananlar da. Tasarruf edenler de vardır, paranın esiri olanlar da. Muhabbetini nimete değil, nimeti verene vereceksin. Bazı çok yılmış insanlar tamamen modernizmi reddediyor. Her şeyi bir tarafa bırakıp kendini kurtarmaya çalışıyor. Onlar yaralı kaplanlardır, özeldir, istisnadır.

Prof. Emin Işık
(Yenişafak, 08.07.2012)

Lütfi Bergen'den yeni bir kitap: Kalın Anadoluculuk


İsmet Özel’in arayışları eleştirilmelidir. Bu kitap bir eleştiri metnidir. İsmet Özel’in “Türklük” kavramını “Müslümanım!” diyenlere karşı Kâfirûn Sûresi okur gibi diline dolamasına dair bir eleştiridir bu. İsmet Özel’in “güçlü toplum olarak Müslümanlaşmak” fikrini reddetmesi, önceliği “Müslüman bir toplum olma”ya çeviriyor. Ona göre Müslümanların birbirlerinin Müslümanlığına iltica etmesi gerekir. Biz İsmet Özel’in Anadolucu söylemleri kullandığını düşünmekteyiz. Anadoluculuk Türklüğü tıpkı İsmet Özel gibi Müslümanlığı Anadolu’da başlayan bir karakter olarak anlamıştır. Yine Anadoluculuk, “vatan”ı, “Anadolu toprağı-Misâk-ı Millî” olarak kabul etmiştir. Anadoluculuk “Milletçilik” fikridir. Lozan, “Türk” meselesini etnik değil dinî olarak tanımlamıştır. O halde Türkiye’ye vatandaşlık bağıyla bağlanan Müslümanlar için “Türk milliyetçiliği” üzerinden değil “Türk milletçiliği” içinden söylem üretilebilir. İsmet Özel’e yolumu aydınlatan fikirler verdiği için borçlandığımı biliyorum. Yine de elinizdeki bu kitap bir borç ödeme değildir. İsmet Özel, “İsmet Özel de eleştirilmelidir” dediğinde bir “eleştiriyi göze almıştı.Bu kitaptaki yazılar, Hz. Ömer’e yanlış içtihadı nedeniyle karşı çıkan kocakarının tashih talebi gibi kabul edilmelidir. Hz. Ömer (ra) mehir konusundaki içtihadını tashihe yönelik itiraz karşısında “Kocakarı haklı!” demiş ve halkın gözünde büyümüştü.

Lütfi Bergen
Kalın Anadoluculuk: İsmet Özel'e Bir Cuma Mektubu
123 Sayfa, 7 TL
http://www.akcag.com.tr/kitap/kalin-anadoluculuk.html

16 Kasım 2015 Pazartesi

Murat Bardakçı'dan beklenen kitap çıktı: Enver


İstanbul’da mütevazi bir ahşap evde başlayıp Hürriyet Kahramanlığı’na ve imparatorluğun en güçlü adamlığına uzanan ama ardından idam mahkûmluğuna ve sürgünlere kadar giden, 1922’de uzak diyarların haritalarda bile yeralmayan ücra bir tepesinde Rus süvarisinin namlusundan çıkan domdom kurşunu ile noktalanan 41 senelik macera dolu bir hayat…

Enver Paşa Türkçü-Turancı mı, yoksa İslâmcı mı idi? İstiklâl Harbi yıllarında neler yapmıştı? Mustafa Kemal ile mektuplaşmaları… Sıkıntılar ve hayallerle dolu sürgün seneleri… Orta Asya’daki esareti ve uğradığı mağlûbiyet… Hanımı, büyük aşkı Naciye Sultan’a hasret satırları…

Murat Bardakçı’nın, Paşa’nın ailesi tarafından doksan küsur sene boyunca muhafaza edilen ve şimdiye kadar yayınlanmamış özel evrakı ile sivil ve askerî arşiv belgelerine dayanarak kaleme aldığı Enver, tarihimizin bu çok önemli ismini her yönü ile ortaya koyarken, onun hakkında yanlış bilinen birçok konunun gerçeğini de gözler önüne seriyor.

Murat Bardakçı
Enver
İş Bankası Kültür Yayınları
50 TL, 784 Sayfa
http://alisveris.iskulturyayinlari.com.tr/tanim.asp?sid=BKYGM9ZI91RFOBJ63K4A

Ve kim ondan daha şehiddir...


…Onun için mi, Enver bu kadar yakışıklıdır? Onun için mi, bu kadar güzel yaratılmıştır bu delikanlı, fotoğrafçılar vitrinlerinin baş köşesine gururla yerleştirsinler diye mi resmini? Kim ondan daha çalımlıdır, 31 Mart’ta en önde girerken İstanbul’a? Kim onun kadar inanmıştır Trablusgarp’taki o kutsal ve ümitsiz direnişe? Kim ondan daha baş döndürücüdür, Bab-ı Ali’yi bir manga komitacı ile basıp “taklib-i hükumet” ettiği gün? Kim ondan daha kararlıdır, herkesin “bu da gitti öbür yurtlar gibi, gelmez bir daha” dediği Edirne üstüne yürürken doludizgin? Kim ondan daha gözü dumanlıdır, Allahuekber’de, o zifiri karanlıkta tek başına Bardız geçidine saldırırken? Kim ondan daha müslümandır, Medine istasyonunda huşu ve heyecan içinde gözyaşlarına boğularak Ravza-i Matahhara’ya koşarken? Kim ondan daha romantiktir, uzak diyarlarda geceleri altında uyuduğu o karaağaca çakısıyla Naciye’sinin adını kazırken? Kim ondan daha fazla Enver’dir, Pamir Dağları’nda mitralyözlerin üzerine kılıçla atılırken?

Ve kim ondan daha şehiddir, Çegan Tepesi’nde yatarken kanlar içinde, boynunda dürbünü, koynunda Mushaf’ıyla…

Mustafa Çalık

Asıl hikâye


Sen, kendi güneşini gölgeleyen bulutsun!” buyurmuş ariflerden bir arif. Bu dünyadan giderken bütün bu etkileyici, çarpıcı, sarsıcı, müthiş hikâyelerle değil, eni boyu belli kendi hikâyemizle gideceğiz. Kendi icadımız bile olmayan artistik gösterilere değil, canımızı acıtacak kadar yalın gerçeklere ihtiyacımız var. Bir pratiğin içinden bakarak söylüyorum ki işin özü aslında şu: İnsanlara hayat hakkında nutuk çekerken, namazın vaktini geçiren bir ayarsızlığı yaşıyoruz biz.

Gökhan Özcan, Asıl hikâye
(Yenişafak, 16.11.2015)

"Türklerin alameti farikası "verici" olmalarıdır. Fedâkarlıklarıdır, müsamahakârlıklarıdır."


Efendim kendiniz bir Arap olmanıza rağmen Osmanlı Araştırmaları Merkezini kurmanıza sebep nedir. Türkleri neden seviyorsunuz?


Türklerin alameti farikası "verici" olmalarıdır. Fedâkarlıklarıdır, müsamahakârlıklarıdır.

Sonra Osmanlı devleti sadece bir Türk devleti değildi. Bosna Hersek'in birçok yerine gidin sanki kendinizi Anadolu köylerinde kasabalarında geziyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Osmanlı kültürü İslâm dünyasının topyekün kültürel değeridir. O varlığın mirascıları da Türklerdir. Bizim Türkleri sevmemiz için çok sebep vardır. Gelecek açısından da Türklerden çok ümitler besliyoruz.

Bir hadise anlatayım; Hasan el Benna'nın oğlu Seyfülislam ile Riyad'da bulunduğum zamanlarda karşılaştık. Bir müddet sohbetten sonra beni evine davet etti. Akşam evine girdiğimizde kendisine "Bir Türk hanımla evlisiniz muhakkak" dedim. Hayretle "Evet ama nereden bildiniz?" dedi. Birkaç sebepten dedim. "Birincisi; biz evin kapısına geldiğimizde kapı otomatikle açıldı. Ancak bir Türk hanım kocasının eve geliş saatinde kapının önünde bekler. İkincisi; bizi çocuklar karşıladı, gelen misafirin elini öpüp, hoşgeldiniz dediler. Üçüncüsü; evin düzeni, temizliği eşyaların intizamıydı. Sonuncusu ise; içeriden Türk yemeklerinin kokuları geliyordu" dedim. Hakikaten Türk mutfağı da oldukça zengin ve lezzetlidir. Seyfülislâm "Hakikatten doğru" dedi. Emin Saraç hocanın evlenmesine vesile olduğunu anlattı.

Prof. Dr. Muhammed Harb
Mısır Osmanlı Araştırmaları Merkezi'ni Kurucusu
(Altınoluk, 1998 - Ekim, Sayı: 152, Sayfa: 048)

İsmet Özel: "Kâfirler Müslümanlardan korkacaktır."


İkinci Dünya Savaşı ne yaptı? Dünyanın imparatorluklardan beklediğini, ara rejimlerin verme ihtimalini yok etti. Şiddetle faşizm ve nasyonal sosyalizm ezildi. Arkasından Sovyetler Birliği hemencecik değil, bir süre sonra yok edildi ve bu iki harp arasında doğan rejimlerden sadece Türkiye Cumhuriyeti kaldı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ayakta durmasının tek sebebi hâlâ bizim Mekke ve Medine’yi Müslüman hâkimiyetine kavuşmasını sağlama ümidimizdir. Bu ümit bizim ümidimiz değilse biz Müslüman değiliz. Yani ne sanıyorsunuz siz? Başında başlayan bir şey; önce biz İran’ı, Kisra’nın ülkesini darü’l-İslâm haline getirdik. Sonra bu toprakları vatanımız kılarak Kayser’in ülkesini yok ettik. Böylece İslâm’ın varoluş formülünün realize olmasını sağladık. Yani İslâm böyle namaz kılmak, oruç tutmak değil. Namaz kılmak, oruç tutmak dünyada Müslümanların hiç kimsenin boyunduruğu altında yaşamayacak insanlar olduğunu, sadece Allah’a kulluk etmekle vazifeli olduklarını gösteren işaretlerdir. Bunu göstermediğin zaman kılınan namaz namaz değildir, tutulan oruç oruç değildir. Biz Hakk’ın divanına dururuz. İki ayağımız arasında bir ayaklık mesafe vardır. Bunu dinî terbiye almış olan herkes öğrenir. Yani kıyamda hazırolda durulmaz. Kıyamda kâfirin karşısında sağlam durmak üzere durulur. Yani Hakk’ın divanına durursun, ama küfrün karşısında durursun. Tafsilatını benim “Namaz İnsanı Kılar” isimli yazımda bulursunuz. Abdestten başlayan bir şeydir o. Yani namaz kılmak demek, küfre meydan okumak demektir. Küfre meydan okumadan kılınan namaz, namaz değildir. Tutulan oruç, Yahudilerin, Hıristiyanların tuttuğu oruç değildir. Böyle nefsimizi terbiye etmek için falan filan oruç tutmuyoruz. Biz bizi yaşatanın sadece Allah olduğunu bütün küfür âleminin kafasına çakmak üzere oruç tutuyoruz. Bir ümmet bir ay boyunca oruç tutuyor. Yani biz içtiklerimiz, yediklerimiz sebebiyle canlı olmadığımızı, cinsî münasebet yoluyla üremediğimizi, sadece bizi Allah’ın yarattığını ve Allah’ın bize can verdiğini ve Allah’ın verdiği canı Allah’ın alabileceğini kâfirlerin kafalarına çakmak için bir ümmet olarak oruç tutuyoruz. Dediğim gibi öyle bir dinî fantezi değil bu. Bir savaş; bütün insanlar, Müslüman olmayan herkes bu insanlardan korksun diye. Yani Müslüman teröristtir. Müslüman’ın ilk vazifesi terörist olmaktır. Kâfirler Müslümanlardan korkacaktır. Korkmadığı zaman, Müslüman Müslüman değildir. 

İsmet Özel, 10 Ekim 2015, Ankara
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

14 Kasım 2015 Cumartesi

He lan teröristiz


Afganistan'da, Bosna'da, Filistin'de, Suriye'de otuz yıldır çocukların beyninde patlayan bombalar hiç ilgilendirmedi seni. "Ne halleri varsa görsün" dedin. Teknoloji, moda ve diğer seni çağıran, seni delirten, o taptığın sistem oyunları gözünü hep Avrupa'ya çevirdi. Avrupa diye diye uyudun. Hayalin Avrupa'ydı. Aman oraya bir şey olmasındı. Onun dışında dünya yansa ne olurdu. Zaten onlar gericiydi, dinciydi, yobazdı... Gün geldi Paris'in orta yerinde bir yıl içinde ikinci oyun düzenlendi. Sen yine ağzına "dinci" sakızı attın. Korktun teneke bir kulenin, o filmlerin bezediği şahane Parisciğin kana bulandı diye, hem de dincilerin eliyle. Öyle değil mi? Senin derdin dine sövmekti. Bu fırsatı kaçıramazdın. Sabahtan akşama kadar Facebook ve Twitter üzerinden Paris'e bir şiir yazmadığın kaldı. Bitmedin lan. Sen de bitmedin senin gibiler de bitmedi. Okumadığın kitaplar, görmediğin dolaplar, çözemediğin numaralar seni bir dinci söylemine tıkadı kaldı. Maldın, mallığınla kaldın. Paris'in de patladı. Müslümanlar teröristti, dinciydi, gericiydi, yobazdı. Aması yoktu. Öyleydi. He lan. Biz de ailecek ne zaman Paris'i patlatırız diye düşünen dincileriz. Hanım da ben de hatta bebek de dinci. He lan teröristiz. He lan Allah'ın köpekleriyiz. Senin gibi din düşmanlarına havlıyoruz. Müslümanız, teröristiz. Tamam mı lan?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

13 Kasım 2015 Cuma

Tarih dergilerinde Kasım 2015





Uluslararası Prof. Dr. Alâaddin Yavaşca Sempozyumu


Açılış: 09.00-10.15
Protokol ve Açılış Konuşmaları

Birinci Oturum
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniveristesi Merkezefendi Kampüsü Yeni Kapı Mevlihanesi Konferarans Salonu
10.30-12.30
Otutum Başkanı : Prof .Dr. Mustafa TARHANLI
Konuşmacılar:
1-Beşir Ayvazoğlu
2-Dr. Metin ERİŞ
3-Prof.Dr. Ruhi Ayangil
4-Prof.Dr. Şevar Beşiroğlu
Soru -cevap ve plaket takdimi

İkinci Oturum
Küçükçekmece Belediyesi Cennet kültür ve sanat merkezi
Oturum Başkanı : Yard.Doç.Dr.Çetin Körükçü
Konuşmacılar:
1-Prof.Dr. Gülçin Yahya Kaçar
2-Gönül Paçacı
3-Fikret Karakaya
4-Doç.Dr Yalçın Çetinkaya
Soru -cevap ve plaket takdimi

Üçüncü Oturum
Küçükçekmece Belediyesi Cennet kültür ve sanat merkezi
16.45-18.45
Konuşmacılar:
1-Doç.Dr Gözde Çolakoğlu Sarı
2-Doç.Dr Nesrin Fevzioğlu
3-Dr. Miltiadis Papas
4- Hasan Oral Şen
Soru -cevap ve plaket takdimi

KONSER:
Küçükçekmece Belediyesi Cennet kültür ve sanat merkezi
20.00-22.00
Prof.Dr Alaaddin Yavaşça Eserlerinden oluşan Mustafa Doğan Dikmen Konseri
Etkinlik Tarihi: 14 Kasım Cumartesi Saat:20.00

Detaylı bilgi için:
http://www.cennetkultursanat.com/Etkinlik/1089-uluslararasi-prof--dr--alaaddin-yavasca-sempozyumu.aspx

"Dilini kaybeden düşüncesini kaybeder."


Sanat insan için uğraşılmaya değmez bir meşguliyet haline gelmişse, o insan yaşama düzenini mekanik kılmış demektir. (...) Muhayyilenin inkâr edilmesi insanın umutlarını yıkması ve böylece hırçın ve yıkıcı olması demektir. (...) Modern savaşlar soyut yönetim mekanizmalarının, sun'î iktisat mekanizmasının insanı özünden yani varoluşundan kopartarak onu eşkiyalaştırmak ve birer nesne mesabesine indirgemek suretiyle çıkardıkları vur-kır'dan ibarettir. (Bu sözler, başta belirtilen William Blake'in şu sözünün açıklanması sadedinde dile getirilmiştir: "Sanat alçaltıldı, muhayyile inkâr edildi /Savaş yönetti milletleri.) (s.134)

Bir milleti köleleştirmenin en etkili yolu, benim bildiğim kadarıyla o millette yaşayan ahengi bayağılaştırmaktır. Dilini kaybeden düşüncesini kaybeder. Ama eğer ahengini muhafaza ediyorsa dilini yeniden ele geçirebilecek gücü toparlayabilir. Ahengi bayağılaşmış olan millet düşüncesinin yeniden ele geçirilmesi gerektiği düşüncesine ulaşmakta bile güçlük çekecektir. Türkiye'de arabeskin zaferi ile bankerlerin zaferi birbirine paraleldir. Müslümanca tavır benimsemeyi kendine birinci mesele edinmiş insanların sahip oldukları ahenge önem vermeleri, bu ahengin seviyesini yükselltmek için sürekli çaba harcamalar zaruretine inanıyorum. (s.138-139)

...Verdiğimiz bütün bu örneklerden anlaşılıyor ki resmî ve otoriter kafa yapısı musikinin kalitesinden, inceliğinden, seviyesinden çok onun uyandırdığı etki ile alâka kuruyor. (s.141)

İsmet Özel, Üç Zor Mesele

"Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu."

Harf inkılabıyla birlikte Türk'ün bin yıllık dili elinden alınmış,
düşünce dünyasından musikisine kadar her kıymeti katledilmiştir.
Kıyasıya bir savaştı bu, Haç'la Hilâl'in, Batı'yla Doğu'nun, iman'la inkâr'ın savaşı.. Hisarlar düşüyordu birer birer. Dost düşmana karıştı. Müstağripler bir ağızdan haykırıyordu: Teceddüt, teceddüt..

Nihayet İstiklâl Savaşı... Yangın alevleri içinde doğan genç bir devlet. Evet, çetin bir imtihandan yüz akıyla çıkmıştık. [...] Batı'nın silâhlı saldırısını püskürtmüş, Batılılaşma sevdasından kurtulamamıştık. Avrupa vazgeçmemişti avından. Aydınlar, devrilen hisarlar karşısında sevinç çığlıkları atıyordu. Düşmanın teslim alamadığı tek kale kalmıştı: hafıza, yani dil. Bugünü düne bağlayan köprü uçurulmadıkça tarihten koparılamazdık.

[Dilde] yapılması gereken: Lafızları sağlam mefhumlara bağlamak, dilin mazbut bir kâmusunu vücûda getirmektir. Başka bir deyişle, olanı korumak, yeni ihtiyaçları karşılamak için yeni ıstılahlar yapmaktır. Dilde ırkçılık yapmağa kalkışmak çılgınlık. Harf devrimi, kütüphaneleri tuğla yığınına çevirir, irfanımızı düne bağlayan köprüler uçurulmuştur. Ummanı ırmağa bağlamak isteyen bu allâmeler, bin yıllık tarihimizden habersizdirler. Bir medeniyet emr-i yevmîlerle değiştirilemezdi.

Dil'de inkılâp olmaz. İhtiyar tarih, dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir çılgınlığa şâhit olmamıştır. Toplum geliştikçe dil de gelişir. Osmanlıca diye bir dil yoktur. Osmanlıca, Anadolu'ya yerleşen ve İslâmiyeti benimseyen Türkler'in dilidir. Yani, hâlis Türkçe'dir, Batı Türkçesi.

Elbette ki her dil, yeni bir mefhuma, yeni bir karşılık bulmağa çalışacaktır. Çılgınlık, dilin öz malı olmuş lafızları, kökleri Arapça veya Farsça'dır diye kovmağa kalkışmak. Birincisi inşâ, ikincisi tahrip. Cedlerimiz, buldukları yeni kelimeleri devlet zoruyla kabul ettirmediler. Her buluş bir teklifti sadece. Osmanlı'nın "tilcik" üretmeğe memur ulema-yı rüsûmu yoktu.

Osmanlıca sözler niçin kovulmalıymış, biliyor musunuz? Yeni harflerle yazılamıyormuş da... Ne dâhiyâne gerekçe! Dil alfabeye uymuyor diye bin yıllık dile kıyacağız.. Buna alfabe değil Proküst yatağı derler. Dünyanın iki büyük inkılâbı, yani 1789 ve 1917, [...] bütün müesseseleri yerle bir etmiş ama dile dokunmamış ikisi de.

Genç hâfızalara yerleştirilen "tilcik"ler üredikçe üremiş, nesillerin zevk selâmetini bozmuş, onları tarihlerinden ve mukaddeslerinden koparmıştır.

Bu ülkenin aydınları yıllarca tek hürriyet tanımışlar: Dillerini tahrip hürriyeti. Tefekkür yasaklanmış, irfana sadâkat, vatan ihâneti sayılmıştır. Zekâları felce uğratan bir devrimdir bu...

Cemil Meriç, Mağaradakiler
(İletişim Yayınları, İstanbul, 2003, 10. Baskı, s. 263-270.)

12 Kasım 2015 Perşembe

II. Meşrutiyet Basınında: Halkçılık Köycülük Sosyalizm


“Fikir hareketlerine eğilen bilim insanımız bir ölçüde arkeolog gibi çalışmak zorunda. Eski Türkçe gibi, kimi kez enigmatik nitelikleri olan bir dile hakim olmanın yanı sıra iz sürmeyi bilmeniz gerekiyor... İşte bu alanda özgün çalışmalar ortaya koyan arkeologlardan biri Arda Odabaşı. Her bir makalesi literatüre yeni bir boyut kazandırıyor...

Arda Odabaşı'nın kitabı özgün makaleleriyle tüm bu düşünce süreçlerinin boşluklarını dolduruyor. Birçok göz ardı edilen, ya da ulaşılamayan dergi Odabaşı'nın çabasıyla gün yüzene çıkıyor. II. Meşrutiyet Basınında Halkçılık Köycülük Sosyalizm daha önce değişik yayın organlarına dağılmış makalelerin yanı sıra ilk defa kitapta yer alan çalışmalardan oluşuyor.

II. Meşrutiyet fikir hareketlerinin en derin ayrıntılarına kadar inen Arda Odabaşı'nın kitabı birçok bilinmezi gün ışığına çıkarıyor. Daha önce yayınladığı Rasim Haşmet Bey monografisinde olduğu gibi bu konularda birikimli birçok araştırmacıya yepyeni kapılar açan Odabaşı, halkçılık, köycülük ve sosyalizm gibi genellikle ayrıştırılan fikir hareketleri arasında ne denli yakın bağ olduğunu bir kez daha kanıtlamış oluyor...

Zafer Toprak

İ. Arda Odabaşı
II. Meşrutiyet Basınında: Halkçılık Köycülük Sosyalizm
440 Sayfa, 27 TL

İlber Ortaylı: "Yaşadığımız dönem Arogans (kibir) dönemi."


İktidara yakın bazı çevreler 200 yıllık, 250 yıllık bir davadan söz etmeye başladı. Hesaplaşma Cumhuriyet ile sınırlı kalmayacak, sanki Tanzimat’a kadar uzanacak.
Bunların böyle bir söylemi vardır. Kitap okumazlar. İmam hatiplerde Osmanlıca öğretilmez. İmlası doğru Arapça da öğretilmez. En zeki, en çalışkan çocuk bile yanlışsız yazamaz. Onların kabahati değil bu. Yeterince Arapça hocası yok. Osmanlıca dediğin, bu harflerle Türkçeyi okumaktır. Bunu çok az adam yapar. Dolayısıyla tarihle ilgileri yoktur. Tanzimat’la ilgili basılı, basılmamış malzemeyi okumazlar. Var olduğu halde gazete de taramazlar. Ecnebilerin yaptığı tetkikat vardır, onları da okumazlar. Kulaktan dolma, abuk sabuk sloganları, kahve köşelerinde, kasabalardaki kitapçı köşelerinde tekrarlar dururlar. Televizyonda görüyorsun, kitap okumamış, düşünmemiş insanlar oldukları belli. Kelimeleri yanlış telaffuz ediyor. Yüzünde kitap okumuş insanların düşünme ve ıstırabının verdiği çizgiler yok. Yemek, içmek için yaşıyor. E, bu adamların size ta 200 yılın yorumunu yapacak hali yok. Bu zor bir şeydir, Avrupa bile kendini yorumlayamıyor.

Bazı laiklere, Kemalistlere de şaşıyorum. Dünyayı gezen, iyi okullarda okumuş insanlar ama bağnazlar...
Kusura bakma, laiklerin hiç dünyayı gezdiklerini ve iyi okuduklarını zannetmiyorum. Türkiye’de eğitim herkese verilir ama kalitesiz olarak verilir. Bir toplumu dejenere etmek istiyorsan yarım eğitim vereceksin. Maalesef biz öyleyiz. İmtiyazlı olduğunu zanneden hariciyeciler bile... Rusya’da Rusça bilen yoktur, öğrenmez. Arap ülkesinde Arapça öğrenmez. Bizim millet öyle dünyayı görmüş, iyi eğitim almış filan değil. Dünyayı görse de bavul gibi görür, eğitimi yarım ve çeyrek çepelek alır. Coğrafya bilmez bizim çocuklar. Hiçbir şeyiyle ilgilenmez o ülkelerin. Ucuz gemiyi bulmuş, biner.

Yaşadığımız döneme tarihçiler bir ad verse ilerde, ne olur?
Aman ‘restorasyon’ filan deme, neyin restore edildiğini kendi de bilmiyor.

Siz ne ad verirdiniz?
Belki popülizm dönemi derim. Arogans* dönemi de olabilir. *(kibir)


Cemaat’in durumunu nasıl görüyorsunuz? Osmanlı’da da var mıydı bu tür oluşumlar? İyi bir şey midir, yok etmek mi gerekir?
17. asırda Kadızadeliler vardı. Bunlara Asrızade de denir, bir nevi Vahhabi gibiler. Baktılar Fatih Camii’nde makamla ezan okunuyor, müezzin dövdüler. Hemen üstlerine yeniçerileri yolladı Köprülü Mehmet Paşa Efendimiz. Dayağı yediler, başlarındaki Mehmet Efendi de Kıbrıs’a sürüldü. Çünkü Kıbrıs’ta böyle adamların hikmetini kimse dinlemez. Şaman gibiydi onlar, Toroslar’dan... Buna Osmanlı’da da tahammül edilmez. Siyasete daldığın an iş biter.

İslam dünyasının durumu ne olacak? İnsanoğlu Mars’a ayak bastı, basacak...
O hiçbir şeyi değiştirmez. Mars’a adam koyar, insanları daha iyi kontrol etmek için istasyon da kurar. O işleri bırak. Biz insanlar daima birileriyle var olmaya mahkûmuz.

Gençlere ne öneriyorsunuz? Bazılarının aklında tası tarağı toplayıp gitmek var.
Milyonlarca Türk’ü kim ne yapsın? Oturup buranın keyfini çıkarıp, buradaki rezaleti önlesinler. Buranın şartlarına uymayan gitsin buradan. Yani burayı soymak, kirletmek isteyen, burada insanların hayatına karışmak, bir şeyler empoze etmek isteyen gitsin. Ama diğerleri burada kalsın. Türkiye önemli ve güzel bir memleket.

Umutlu musunuz geleceğimizden?
Çoluk çocuğumuzu nasıl bir yere bırakıyoruz, onu bilemem. Umut nedir? Kim Almanya’nın o hale geleceğini düşünebilirdi 1933’te. 1938’de Avusturya’nın o hale dönüşebileceğini... Bu kadar sahtekâr, ikiyüzlü bir ülke olabileceğini... 

Röportaj: Çınar Oskay
Fotoğraflar: Sebati Karakurt
(Hürriyet, 07.11.2015)

Mimari ve mahremiyet


Ev mimârisinde mutlaka mahremiyet tesis edilmelidir, huzur ve sükûn ancak buna bağlıdır. Geleneksel Türk-İslâm evi harem (ev halkı) ve selâmlık (misafir) şeklinde iki bölümde organize edilerek bu şartı sağlamıştır. Yaşadığımız apartmanların ise bu şartı sağladığını söylemek mümkün değildir. Apartmanlarda komşular arasında gerekli mesafe olmadığı gibi olmaması gereken bir yakınlık ve rahatsızlık verecek derecede bir iç içelik vardır. Bu yakınlık da mahremiyete zarar vermektedir. Meselâ günlük ev haliyle/kıyafetiyle sabah eşini, çocuğunu kapıda uğurlayan bir hanım karşı dairenin kapıyı aynı anda açmasıyla çok rahatsız olur. Yine dairelerin bitişikliği ve ses geçirmesi sebebiyle ev içerisinde yaşanan olumlu/olumsuz aile ilişkilerinin ertesi gün komşuların ağzına düşebilmektedir, bunlar da hiç arzu edilen şeyler değildir.

Apartmanlarda bunca fizikî yakınlığa rağmen aileler arasında iyi komşuluklar tesis edilememesinin bir sebebi budur. Daire sahipleri komşuları ile temas dahi kurmak istememektedir. Daire sahipleri bir yanılsamayla kendi bireysel alanı olarak gördüğü yerleri diğer maliklerin de kullanmasına tepki duymaktadır. Çoğu insan içinde anlam veremediği bu rahatsızlığın aslında mahremiyet ihlâli ile ilgili olduğunu anlayamamaktadır.

İnsanların sosyal varlıklar olmalarına ve birlikte yaşamak arzularına rağmen hemen herkesin rahat ve serbest hareket edebileceği müstâkil mekânlara ihtiyacı vardır. İnsanlar ancak müstâkil mekânlarda/vatanlarda hürriyetlerine kavuşurlar ve böyle ortamlarda kendilerini geliştirebilirler. Müstâkil bahçeli evler hem avlu/bahçe gibi açık alanları ve hem kapalı alanları ile fizik mahremiyeti sağlamada ideal çözüm sunarlar.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 12.11.2015)

10 Kasım 2015 Salı

Kentsel dönüşüm kimin işi

Anadolu Ajansı
Kent ve kentleşme ile ilgili kararlar tarih boyunca egemenler (devlet/sermaye) tarafından alınmıştır. Bugün dahi bu böyledir, sadece isim ve ünvanlar değişmiştir. Roma’da Krallar, Grekler’de Senato, Mısır’da Firavunlar… Geçmişte kentleri kuran ve kentler hakkında karar veren egemenler iken bugün onların yerini “sermaye/kapitalist” ve sermaye ile ortak hareket eden “siyasal iktidarlar” almıştır.

Modern kentler ise Max Weber’e göre kent çeperlerinde ya da bourglarda yaşayan burjuvazi/sermaye tarafından kurulmuştur. Ortaçağ sonrası Batı kentleri burjuva teşebbüsleri ile şekillenirken, kentin müdahaleye elverişli yapısı sonraki yıllarda da burjuva tarafından değerlendirilmiştir. Bugüne gelindiğinde kentler hakkında karar verici en etkili aktörün burjuva karakterin çağdaş temsilcisi sermaye sınıfı olduğu görülmektedir. Kentlerin büyümesine, kırların boşalmasına, göçlere, kentin yeni cazibe merkezlerine, kentsel yenilemelere, dönüşümlere… dolaylı ya da dolaysız hep sermaye ve sermaye ile birlikte hareket eden siyasi iktidarlar karar vermektedir.

Sözgelimi sanayi ve fabrikalar yaparak kente göçü teşvik edersiniz, köprü/metro/otoban ağı ile donatırsanız yine kente göçü davet edersiniz. Bunlar göçe dolaylı davetlerdir elbette, yoksa kimsenin tehdit ile kırları boşalttığı yok, kırlar kentlere yapılan büyük yatırımlarla boşalmaktadır.

Bugün kentlere müdahalenin adı “Kentsel Dönüşüm” lerdir. Dikkat edilirse kentsel dönüşümden en çok söz edenlerin, kentsel dönüşümü en çok isteyenlerin sermaye sahipleri ve siyasal iktidarlar olduğu görülecektir. Halkın kentsel dönüşüm talebi yoktur. Halkın sermaye ve iktidarın aldığı karar ve zorbalıklara uymaktan başka elinden bir şey gelmemektedir. Zorbalığa itaat etmeyenler aşağıdaki resimde görüldüğü üzere sap gibi ortada bırakılmaktadır.


Siyasal iktidarlar kent konusunda sermaye ağzıyla konuşmak ve sermaye lehinde çözümler üretmekten başka bir şey yap/a/mıyorlar ne yazık ki. Yerel idareler/belediyeler de kentsel dönüşüm ilan edilen bölgelerde imar emsallerinde artış yaparak sermaye tarafında yer aldıklarını iyice belli ediyorlar. Açıkça söylemek gerekirse ne Batı’da ne ülkemizde siyasal iktidarların kent ve başka bir konuda sermaye/kapitalizm aleyhinde karar alma cesareti gösterememektedir. Siyaset kurumu (görece) iktidarının elinden gitmesinden çekinmektedir.

Pekâlâ sebep olduğu bunca haksızlık ve hukuksuzluğa rağmen nasıl oluyor da kentsel dönüşümler hız kesmeden devam edebiliyor? Kent ve kenti ilgilendiren konularda “gerçek sorun dilsel ve siyasaldır” (1) der Turner, engin tecrübelerine dayanarak. Turner’e göre bir mesele sorun olarak adlandırıldığında bu onun gerçekten “sorun” olduğu anlamına gelmez, meseleyi sorun olarak adlandıranların bir “hesab”ı olduğu anlamına gelir. Meselenin adını “sorun” koyarak başlatmak tesadüf değil elbette, siyasetin bilinçli bir tercihidir. Mesele “sorun” bağlamında ele alınınca “sorun”un çözümü de haliyle siyasetçilere kalmaktadır, çözüm mercii biziz denmektedir.

Türkiye’de kentsel dönüşüm Van Depremi sonrasında siyasiler tarafından ilk defa büyük bir sorun olarak telâffuz edilmiş, bizler de evvelce duymadığımız bu sorunla ilk defa böylece tanışmış olduk. Oysa deprem Türkiye’nin her zaman gerçeği idi ve kentsel dönüşüm hiçbir zaman söz konusu değildi. Bugün kentsel dönüşüm konuşuluyorsa eğer bu elbette depremlerden değil kentsel dönüşüm konusu edilen gecekondu/varoş bölgelerin şehir içinde kalarak çok değer kazanmış olmasındandır. Zîra göç ve nüfus artışı kent içinde boş arazi bırakmamıştır. Yeni arsa/arazi bulunamadığına göre geriye tek bir seçenek kalıyordu, o da deprem bahanesi ile gecekondu bölgelerini kentsel dönüşüm bölgeleri ilan etmek.

Kentsel dönüşümler gerçekte durgunlaşan ekonomilere can vermek, iş/istihdam ve sermaye için yeni iş imkânları için yaratmak için ortaya atılmışlardır. Halk deprem ile korkutularak, binalar güvenli ve çürük şeklinde damgalanarak, yasalar çıkartılarak kentsel dönüşümler halka dayatılmaktadır, mesele kısaca bundan ibarettir.

Anadolu Ajansı
Kent ve kent ile ilgili meseleler sermaye ve siyasal iktidarlar için nihayetinde bir ihale konusu olmaktan öte değildirler, iş ihale edilirse eğer ortada bir sorun da kalmayacaktır, iş bu kadar basit. Siyasal iktidarların ev/şehir meselelerini ontolojik-epistemolojik boyutlarıyla bir bütün halinde kavramalarını elbette beklemiyoruz. Ancak Gezi Parkı’nın AVM’ye dönüştürülmesi tarzında kente zorbaca müdahale etmemelerini ve kent ile ilgili kararları bölge halkına bırakmalarını arzu ediyoruz.

Çok şey mi istiyoruz?

Siyasal iktidarların bütün desteklerine rağmen kentsel dönüşümlerin herhangi bir tepki ile karşılaşmadan gerçekleştirilmesi sermaye için önem arz etmektedir. Zîra para emniyet ve istikrar arar. Önce kamuoyunun hazırlanması ve siyasal iktidarların şüphelerinin giderilmesi ve ikna edilmesi önemlidir.

Depremler kentsel dönüşümlerde hızlandırıcı ve ikna edici çok elverişli bir malzeme olarak yıllarca iş görmüş ve görmeye de devam etmektedir. Diğer yandan “Kent Sosyolojisi” kentsel dönüşümleri meşrulaştırmak için gayet elverişli argümanlar/kavramlar/söylemler üretmektedir. “Kentin bazı bölümlerine olumsuz nitelikler yüklemek... bir o kadar da kimin kim için karar vermesi gerektiği yolundaki önyargıları ifşa eder.” (2)

Meselâ “gecekondu” böyle ajite edici aşağılayıcı bir kavram olarak gayet iyi iş görmektedir.

Anadolu Ajansı
Bir yaşam alanı hüküm veren(egemen)lerin gözünde görünümü kendi koyduğu normlar ile çelişiyorsa orası varoş olarak adlandırılır.” (3) Bir yere gecekondu/varoş denilmeye başlandığı zaman bu söylenti ile gecekondu arazilerine birilerinin göz koyduğu anlaşılmalıdır. Büyük şehirlerde merkeze yakın bütün gecekondu bölgeleri böyle sosyolojik yaftalamalarla kentsel dönüşüm bölgeleri ilan edilmiştir.

Kentsel dönüşüm için göz koyulan bölgeler önce sermaye yayın organları tarafından “gecekondu” ilan edilir, sonra siyasal iktidarlar gecekonduları “kaçak” ilan ederler, nihayet yargı kaçak gecekondular için “yıkım” kararı alır ve böylece işlem tamam olur.

Son yıllarda “çöküntü alanları” söylemi (aslında iftirası demeliyim) de çok iş görmektedir. Meselâ Fatih İlçesinde Sulukule Mahallesi bu şekilde damgalanarak ev sahipleri yerlerinden edilmiş, bölge komple bir semaye grubuna ihale edilmiştir. Oysa sermaye bir zamanlar işçi ihtiyacını çöküntü alanları dedikleri bu bölgelerde ikâmet edenlerden sağlıyor, siyasal iktidarlar da yine oylarını bu bölgelerden topluyorlardı. Ama çıkarlar değişti, artık oradaki oylara ihtiyaç kalmadı ve satış başladı.

Charles Abrahams kendi ülkesi Amerika’daki kentsel yenileme projelerini “zenginler için toplumsalizm” olarak tanımlıyordu. “Devlet yoksulların parasını yetirebildiği evleri bertaraf ettiğinde bir pogrom (*) suçlusu kadar suçlu duruma düşürür kendini. Hemen hemen bütün varoş temizlikleri ya da kent yenileme programları “zenginler için toplumsalizm” ve “yoksullar için pogrom”un bir karışımıdır.” (4)

(1)Robert Jean, Kent ve Halk, Ütopya Yayınları, Çev: Özgür Orhangazi, 1999
(2)a.g.e. s.41 (Turner, 1969, s.5)
(3)a.g.e. s.38 (Marris, 1977, s.2)
(4)a.g.e. s.32 (Turner, 1969, s.3)
(*)Pogrom; Çarlık Rusyası’nda Yahudiler’e karşı düzenlenen soykırım.

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker

Fıtrata uygun şehirler inşa edebilecek miyiz?


İlmi Etüdler Derneği'nin 2015-16 eğitim döneminin açılış konferansını ve dönemin ilk dersini “Ev, Bahçe ve Bahçeli Eve Dair Mülahazalar” başlığı ile Halil İbrahim Düzenli gerçekleştirdi. Konferansta günümüz şehirlerinde planlama hatalarını ve insan fıtratına en uygun yaşama alanı olarak bahçe ve ev ilişkilerini değerlendiren Düzenli, İstanbul ve dünyadaki diğer büyük şehirlerden örnekler getirerek mukayeselerde bulundu. Merhum mimar Turgut Cansever’in İstanbul’u ve İslam şehrini ele alış biçimi, bu konudaki yaklaşımları ve projeleri diğer dünya şehirlerindeki mimari yapının karşısında konumlandırılarak sunumun temel ögesi olarak benimsendi.

Konuşmanın başlangıcında sorularla şehir planlama ve yapılaşma sorunlarına değinen Düzenli, bir yandan da güncel ve iç içe olduğumuz örneklerle modern dünyanın, insanın kendi fıtratına uygun olana yönelik arayışını bile unutmasına sebep olacak derecede hayatını işgali ve bu işgalin yapılaşma hatalarına aksedişini mercek altına aldı. Devamında Osmanlıdan ve hatta Cumhuriyetin ilk çeyreğinden sonra bir yaşam alanı olarak ev ve bahçenin birbirinden ayrılışına ve bu dönüşüm sürecine değindi. Bu dönüşümün ve ayrışmanın sonucu olarak; ev ve bahçenin birarada olduğu bir yaşam alanının şimdinin çocuklarının bir özlemi hatta izlemekten zevk aldıkları bir ütopya haline gelişi ve bu münasebetle yapılan animasyon ve çizgi filmlerde çocuklara en cazip gelen çevrelerin bir-iki katlı (çok yüksek olmayan) ve bahçeli evlerden oluşan kompozisyonlar olduğu anlatılırken, böyle bir yapılaşmanın neden uygulanabilir olmadığı veya neden uygulanmadığı sorusunu sordu.

Konferansın bir diğer başlığı ise batıda ve doğuda şehir anlayışı, Osmanlı şehirleri ve Garden City (bahçe şehir) arasındaki benzerlikler ve farklar, bir sonraki başlık merhum mimar Turgut Cansever’in yeşil ve bahçe ile iç içe yaşam alanları öngören projelerine, fiziki dünyayı algılayışına ve fikri temellendirmelerine atıfta bulunularak değerlendirdi.


Yarının bahçe şehirleri
19. yüzyılda şehirlerin kalabalıklaşması ve endüstriyel gelişim ile batının bir şehir arayışına girişini değerlendiren Düzenli, farklı bakış açılarıyla batının ulaştığı farklı sonuçlara örnekler verdi. Bir yandan Robert Owen’in endüstri şehirlerinde insanların en verimli şekilde çalışabilecekleri komünal, işçi ve fabrika merkezli, tüm genel ihtiyaçların ortak giderildiği, çocukların ortak bakıldığı ve bütün bunların işçi verimini artıracak kapitalist düzenin birer unsuru olarak belirdiğini söyledi. İşçilerin rahat çalışabilmesi adına düşünülmüş bu yapılaşmada, halen devam ettirilen kreş fikrinin doğuşu olduğuna; o dönemdeki tasarım fikirlerinin şuanki hayatımızda halen kullanılıyor olması bakımından dikkat çekti. Bu yapılaşmada insanların çalışmalarına ara vererek dinlendikleri bölümlerin üstü kapalı birer hapishane bahçesine benzediği söyledi.

Diğer yandan Ebenezer Howard’ın, tabiri caizse cetvelle çizilmiş organik olmayan ancak bahçeli evler öngören Garden City yaklaşımının yakın zamanlarda ortaya çıkmış olmasına rağmen bu denli farklı olmalarını vurguladı. Ancak bu dönemi anlamamıza yardımcı olacak Ebenezer Howard‘ın "Garden Cities of the World" (yarının bahçe şehirleri) yaklaşımında, yatırımcıları bahçe şehirler kurduklarında çalışanların verimlerinin artacağına, insanca yaşam alanlarında yaşayan insanların işlerini daha iyi yapacaklarına da değinen bir kitap yayınladığının altı çizdi.

Bütün Batılı şehir tasarılarının karşısına Turgut Cansever’in gücünü ontoloji anlayışından alan ve insana bu anlayışa uygun yaşantılar sunan Osmanlı şehri projesi konuldu. Konferansın son ve en önemli kısmını oluşturan bu bölümde Cansever’in çizimleri üzerinden Osmanlı şehri ele alındı. Bu projede insanın araçlara bağlı kalmadan yürüyerek ihtiyacı olan mesafeleri kat edebileceği mahalleler halinde düşünülmüş bir yapılaşma olduğu görsellerle anlatıldı. Her mahalle içinde bulunan dar ve çıkmaz sokakların varlığı mahallenin şehir hayatının dayattığı teşvişten kendini dinleyeni sakinliğini koruyacak bir mekân sunması Batılı şehir tasavvurları karşısında nasıl bir dinginliğe davet ettiği dikkatlere sunuldu. Buna karşın bu yapılaşmada evlerin birbirlerine olan yakınlığına ve her evin kendine özel bahçe alanlarının bulunmasına, bu evlerin konumlarının birbirlerine çapraz olmasına ve evlerin karşısında ağaçların kalmasına buna bağlı olarak da fıtrata uygunluğuna dikkat çekti. Bu yapılaşma önerisi ile mukayese edildiğinde Batı’daki şehir yapılarının tektipliği ve birbirine olan ayırt edilemez benzerliği eleştiri konusu oldu. Bu bağlamda insanın yaşadığı çevre ile varlığı ilişkilendirmesinde kendini tekrar eden yapılar dizisinden daha çok şehirde caddelerde insanın her adımda gördüğü akış, yenileşme ve değişimlerin varlığı idrak noktasında ufuk açan bir yapılaşma ve düzenin öneminden söz etti. Bugünkü yapılaşmaya bakıldığında Osmanlı şehir yapısından çok uzaklaştığımız üzerinde değerlendirmede bulundu.

Fikri temellerinin Batıda atıldığı ancak 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden sonra en çok ülkemizde devam ettirilen yüksek katlı bahçesiz binaların varlığına rağmen ümit var konuşan Düzenli; yakın geçmişimizdeki bahçeli ev yapılarından ve Turgut Cansever’in uygulamaya çok yakın planlarından söz etti. Böylece yeni dönemin açılışında siyasi olarak uygun bir ortamda, nitelikli insanlarla; bahçeler ve evlerin bir arada olduğu fıtrata uygun şehirler inşa edebileceğimize inancımızı arttıran bir konferans gerçekleştirildi.

Sevde Esra Yıldız haber verdi
(Dunyabizim.com, 03.11.2015)

Bir Müslüman evi nasıl olmalı?


Evlerimiz, en çok zamanımızın geçtiği mekanlardır. En yakınlarımızla, en hayâti meselelerimizi konuştuğumuz, hayatımıza ait kararlar aldığımız özel yerlerdir. Evlerimiz, yaşantımıza göre şekillenir ve bizim ona yüklediğimiz muhtevaya göre anlam kazanır.

Evlerimize hangi manayı yüklüyoruz? Evlerimizi hangi amaçlar doğrultusunda kullanıyoruz? Evlerimiz bizim için bir huzur mekanları mı? Yoksa insani ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz sıradan yerler mi? Modern kültürün asrımız insanına sunduğu ev anlayışı ile İslam’ın istediği bir ev anlayışı ne kadar örtüşüyor? Evlerin bir pansiyon, mutfakların birer lokanta olarak kullanıldığı, çocukların kreşlerde ve yuvalarda büyütüldüğü, aile bireylerinin akşamları ve tatil günlerinde bir araya geldiği sentetik kurumlar ne kadar islami bir ev anlayışına uygundur? Nasıl olmalı müslümanın evi? Müslüman evini ne ile doldurmalı ve nasıl bir şekil vermeli?

Kur’an-ı Kerim; İmran ailesi, İbrahim ailesi ve İsmail ailesinden bahsederken, aile mefhumuna ve evlerin fonksiyonuna dikkatimizi çekiyor; Allah Teâlâ, Mısır’da, tevhit mücadelesini yürüten ve işe nereden başlayacağını bilemeyen Hz. Musa ve kardeşine, evden başlamalarını emrediyor. "Musa’ya ve kardeşine şöyle vahyettik; şehirde kendi insanlarınız için bazı evleri karargâh edinin, kendi evlerinizi ise bir mabede dönüştürerek ibadetlerinizi eda edin. İşte bu takdirde müminleri müjdele!" (Yunus Suresi, 87)

Ahzap Suresi 34. ayet-i kerimede ise Yüce Rabbimiz, "Evlerinizde okunan Allahın ayetleri ve hikmeti üzerine kafa yorun: şüphesiz Allah sonsuz lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır." buyurarak evlerin farklı fonksiyonuna dikkat çekmektedir.

Bu yönüyle evlerimiz bizim için bir sığınak değil, çocuklarımızın hayatı öğrendiği bir mekteptir. Elbette ki, böyle bir evin ders yapılan ve sohbet edilen bir odasının olması gerekir. Bu odanın en müstesna yerini ise hakkı ve hakikati öğreten kitaplar oluşturmalıdır.

Her şeyde olduğu gibi bu konuda da Efendimizin hayatındaki nümunelere bakmamız ve bize düşen hisseyi almamız gerekiyor;

O nasıl bir hayat sürdürürdü evinde?

Eşlerine, çocuklarına, nasıl zaman ayırırdı ve ne yapardı?

Geceden yarına nasıl bir hazırlık içinde olurdu?

Ne zaman yatar ne zaman kalkardı?

Efendimizin diğer sosyal hayatı kadar ev hayatı da bir müslüman tarafından ayrıntıları ile bilinmesi gereken bir durumdur.

Efendimiz sabah namazını kıldıktan sonra seccadenin üstüne uzanır, güneş doğuncaya kadar istirahat eder, sonra uzaktan yakından kendisini görmeye gelenleri kabul etmeye başlardı. O, çevresindekilere vaaz eder, öğütler verir, sorularını cevaplandırır, hattâ gördükleri rüyâları tabir ederdi. Bazen arkadaşlarına kendi rüyâlarını anlatırdı. Hem okul, hem meclis, hem de sohbet yeri olan mescitteki bu oturumlarda herşey konuşulurdu.

Rasûlullah (sav) Efendimiz, yatsı namazından sonra oturup konuşmayı, vakit geçirmeyi sevmezdi. Yatmadan önce “İsrâ, Zümer, Hadîd, Haşr, Teğâbun, Cum’a” sûrelerinden birini okur, sonra dûasını yapar ve sağ tarafı üzerine yatar, sağ elini, sağ yanağının altına koyardı.

Sevgili Peygamberimiz Efendimiz (sav) gecenin yarısı, yahut üçte ikisi geçince uyanır, yastığına yakın bir yerde bulundurduğu misvakı ile dişlerini ovar, sonra kalkar, abdest alarak -bütün ömrünce devam ettiği- gece namazını kılardı. Gece ibâdetini edâ edince bir süre daha yatağında uyur, sonra Bilâl sabah ezanını okurken uyanır, abdest alır, sabah namazının sünnetini odasında kılar ve cemâatle farzı edâ etmek üzere mescide giderdi. (Peygamberimizin Aile Hayatı, Hayrettin Karaman)

Peygamberimizin evdeki eğitim faaliyetini Hz. Aişe şöyle anlatır; Hanım talebelerinden Amre, bir gün kendisine “Allah Rasulu evde bulunduğu zaman nasıldı?” diye sorar. Hz. Aişe şöyle cevap verir: “O da sizin erkeklerinizden biri gibiydi, lâkin insanların en yumuşağı ve en iyisi, çok gülümseyen ve tebessüm eden birisiydi."

Efendimizin günlük hayatından evlerde Kuran okumanın ne denli önemli olduğunu da görüyoruz. Bir Hadis-i Şeriflerinde; "Bir cemaat Allahın evlerinden bir evde toplanır, Allahın kitabını okur ve aralarında müzakere ederlerse, üzerlerine sekinet iner, onları rahmet kaplar ve melekler etraflarını kuşatır." (Müslim, Zikr 38)

Kur’an tilavet olunan evde her bir harf bir hava zerreciğinin içini doldurup atmosferin uhrevîleşmesine vesile olur. Kur’an, okunduğu yere huzur, mutluluk ve bereket getirir. Okuyana da, dinleyene de sevinç ve tarifsiz bir huzur verir. Kur’an’ın bu yönünü Efendimiz (s.a.v.)’den, on sene O’na sadakatle hizmet eden, Hz. Enes naklediyor: "Kur’an okunan evin hayrı artar. Böyle evlere melekler toplanır.

Ebu Hureyre Hazretleri de nakledilen bu hadisi biraz daha açıklayan bir başka rivayette bulunuyor: "Kur’an okunan evin hayrı artar; böyle bir ev, içinde oturanları sıkmaz. Bu evlere melekler toplanır; şeytanlar uzaklaşır. İçinde Kur’an okunan, anlam ve yorumuyla meşgul olunan ev, yıldızların yeryüzünü aydınlattığı gibi sema ehli için aydınlatılır."

Peygamberimizin ev içerisindeki ibadet hayatının önemi olduğu kadar, Hane-i Saadetleri’nin fiziki görünümü, iç dizaynı ve evinde bulundurduğu eşya da bizim için bir ölçü olmalıdır. Müslümanın evi gösterişten uzak, sâde ve içinde yaşayanların kalbini dünyevi zevklere meylettirecek unsurlardan uzak olmalı. Abartılı aksesuarlar, hiç kullanılmayan eşyalar, sadece marka olduğu için alınan her şey bir manada olması gereken manevi havayı zayıflatıcı unsurlardır.

Allahın verdiği maddi ve manevi imkanları O’nun rızası dışında kullanmaya bir müminin hakkı yoktur. Dolayısı ile eşyanın hakkını vermek onu dünyevi heveslerimiz için hoyratça kullanmak değil onu rıza-i ilahi için kulların istifadesine sunmakla olur. İşte evlerimize aldığımız her eşyayı da bu zeminde düşünmemiz gerekiyor. Ve Efendimiz (s.a.v.)’in hayatı boyunca ortaya koyduğu aile hayatı bizim için en ideal bir model olamalıdır.

Salih Zeki Meriç
(Altınoluk Dergisi, Mart 2011, Sayı 301, sf. 46)