29 Şubat 2016

Dîvân-ı Hikmet Sohbetleri: Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç



Modern insanlar da evlerinde, Hoca Ahmed Yesevî gibi hâlvet köşesi yapmalı, kendine zaman ayırmalıdır.

Mahmud Erol Kılıç

Tarikat turşu değildir, kurulmaz


Dinsiz kültür, kültürsüz din olmaz. Evvela bunu bilmemiz lazım. Bu bir gerçek olduğuna göre kılık kıyafet de kültüre dahildir. Ancak tasavvuf ekollerinin kıyafetleri bazılarının zannettiği gibi la-alettayin bir ayırım değildir. Hepsinin manevi bir sebebi vardır. Bunların da açıklanması umuma olmaz. Ancak ehil olanlara açıklanır. Bütün tarikat başlıkları 4 terklidir. Her şeyden önce başlıklar çok önemlidir tarikat kıyafetlerinde. Bütün tasavvuf ekollerinin yani tarikatlerin başlarına giydikleri bir genel kıyafet vardır; buna arakiyye veya takke denir. Bir de özel olarak o ekolün başlığı vardır. Ama bütün bu başlıkların hepsinin kaynağı Veysel Karani Hazretleri’ne Aleyhisselatu Vesselam Efendimizin, Hz. Ali vasıtasıyla bıraktığı emanetlerden biri olan kalçın-ı şerif yani bugünkü manada ayakkabı. Hazreti Veysel, Rasulullah Efendimiz Hazretleri’nin ayakkabısının sağ tekini alıp dörde ayırmış. Birbirinden kopararak değil, yine aralarında rabıta olarak. O dördü dört parçadan artık ayak girecek gibi değil de başa geçecek şekilde başına giymiş. Yani 4 parçadan ibaret Efendimiz Hazretleri’nin ayakkabısını başına giymiş. İşte bu hatıradan hareket ederek bütün tarikat başlıkları 4 terklidir yani 4 parçadır. O parçaların herbirine terk adı verilir. Parça manasında. Zaman içinde bu 4 terke birtakım süsler, birtakım özellikler gelmiş. Ama bu 4 esas hep devam etmiş. Şimdi bazıları diyecekler ki pek çok tarikat başlığı 12 dilimlidir, bu ne demek. Her şeyden önce hiçbir tarikat başlığı -tac-ı şerif ve takke- 12 imamla alakalı değildir. Çünki bütün turuk-ı aliyye ehli sünnet vel cemaat akidesine bağlıdır. Gerek itikadda gerek amelde ehli sünnet vel cemaattendir. Dolayısıyla 12 imam temsil edilmez.

Bir yuvarlağı dörde böldükten sonra o dördün üzerine birer tane selvi işareti yapsak ki ilk yapanlar Kâdirî ve Nakşîlerdir. Daha doğrusu Yesevîlerde başlamıştır 4 terkede süs yapmak. O selvilerin de iki ucunu merkeze bir çizgiyle birleştirdiğiniz zaman zaten 12 dilim olur. 13 rakamının uğursuzluğu Hristiyan itikadı olmasına rağmen ne yazık ki Müslümanların arasına da girmiştir. 13’ün veya herhangi bir rakamın uğurla, uğursuzlukla, hayırla, şerle alakasının olmadığının, 'hayrihi ve şerrihi minallahi teala' kaidesine muhalif olduğunun vurgulanması için Aziz Mahmud Hüdai Efendimiz tac-ı şerifini 13 dilimli yaptırmıştır.

Fakat kufi yazıyla 'lailahe illallah' yazısının eliflerini bir merkezde toplayacak şekilde uzatırsak ve yazılar girmeksizin o uzantıların etrafını bir daire ile çevirirsek, her bir terkte beş tane dilim gibi olur. Bu genellikle Halvetî taclarıdır. Bazıları 'lailahe illallah ya Allah' gibi olursa o zaman 8 oluklu olur. Bazıları, mesela Uşşakîler, o tac-ı şerifin üzerine bir düğme koyarlar. Uşşakî olduğunu belirtir. Onların tabi sebepleri var. Abdülbakî Gölpınarlı’nın kitabında yazdığı gibi bir düğme ilavesiyle tarikat kurulmaz. Zaten tarikat turşu değildir, kurulmaz.

Hasılı şimdiki gibi bir üniforma giyimi eskiden yoktur. İnsanlar müntesib oldukları meslek ve maneviyyatı belli ederler. En azından o mesleğin gereğine ve o manevi yolun gereğine uygun hareket etme terbiyesi alırlar.

Ö. Tuğrul İnançer
(Dunyabizim.com, 20.02.2016)

Hikmet: İnsandaki İlâhî Sır



Sende büyük bir hazine-i ilâhî var, bunun farkına var. Senin özünden içeri bir öz vardır ki sen o öze bağlısın. Yani Allah'a bağlısın. Hakk seninle beraber, sen kiminlesin?

Muzaffer Ozak [k.s]

25 Şubat 2016

Müstakil ev için arazi yetmez mi?


Aile Araştırma Kurumu'nun 1992 senesinde 60 bin kişi ile yaptığı bir ankete göre halkımızın % 93'ü, Antalya'da bir inşaat şirketinin 2011'de 4500 kişi ile yaptığı ankete göre ise % 73'ü bahçeli müstâkil evde oturmak istemektedir.

Yirmi sene arayla yapılan bu iki anketin ikincisinde oran düşmüş de olsa halkımızın hâlâ müstâkil ev konusunda ısrarcı olduğu görülmektedir.

Anket sonuçları iskân politikamızın değişmesini icbar etmektedir…

Ancak apartman yapımı bugün süratle devam ettiği düşünüldüğünde acaba bu anketler sonuçların tersini yapmak üzere mi ısmarlanmaktadır diye insan düşünmeden edemiyor!

Gerçek şu ki; halkın kendi evini kendi yapma imkânı yokedilmiştir. Ya yasal kısıtlarla ya yetkisiz kılınarak ya yıldırma taktiğiyle ev yapım işi halkın elinden alınmış şirketlere teslim edilmiştir.

Kamu / özel inşaat şirketleri ise anketleri dikkate almamakta, apartman yapımını haklı göstermek üzere bilindik nakaratı tekrar etmektedir:

“Apartman yapmaya mecburuz, zîra müstâkil ev yapmaya arazimiz yetmez”.

Ortada bir aldatma / aldanma olduğu muhakkak.

...

Türkiye'de ortalama nüfus yoğunluğu 101 kişi iken İstanbul bu ortalamanın 28 katıdır.

2800/101 = 28

Bu yoğunluk köprü, otoban, kanal, havaalanı, finans merkezi gibi yatırımlarla daha da artacaktır. Şimdi bütün projeler tamamlandığında nüfus 23-28 milyona, araç sayısı 6-7 milyona çıkacaktır.

İstanbul'u bir de şöyle tahayyül edelim:

Suları yetmediği için önce Trakya'dan sonra Sakarya'dan su getirilen, yakında o da yetmeyeceği için deniz suyunun arıtılacağı kurak bir İstanbul.

Suyu denizden, elektriği içeriden, gazı dışadan, enerji fakiri bir İstanbul.

Çevresinde ekilebilir ziraî arazi kalmadığı için meyvesi Ege'den, buğdayı Erzurum'dan, eti Ağrı'dan, tavuğu Bolu'dan gelen muhtaç bir İstanbul.

Kimilerine göre dünya başkenti, kültür başkenti, finans başkenti bir İstanbul.

Benim gözümde herşeye muhtaç herkese avuç açan zavallı bir İstanbul.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 25.02.2016)

Yüksek yüksek sitelere kız vermesinler


Kentsel dönüşümün ne menem bir şey olduğunu hep beraber gördük ve görmeye devam ediyoruz.

20-30 katlı binalar mahallelerimizi işgal etti.

Daha önce birbirimizden yatay olarak uzaklaşıyorduk, şimdi dikey uzaklaşıyoruz.

Çok katlı binalar, site yaşantısı ve gökdelenler mimari anlamda şehrin dokusunu bozmak bir tarafa her şeyden önce komşuluk ilişkilerine ve sıla-i rahime darbe vurup engel olmuşlardır. Mahalleler kentsel dönüşüme tabi tutulurken mahalle hayatı dediğimiz geleneksel değer yargılarının karşılık bulduğu ortamlar da uygun fiyata ve kârlı fırsatlara yeni zihin inşa etme müttehitlerinin insafına terk edilmiştir.

Çok katlı yaşam alanları evlerimizi, zihnimizdeki “ev” imgesini yerle bir etti.

Durup dinlenerek, selam verip hal hatır soracak mekânlarımız kalmadı.

Karşılaşma imkânları ellerinden alınmış insanlar selamı aralarında nasıl yayacaklardır?

Durumun vahametine dair küçük bir örnek:

Kâğıthane’de 70’li yıllarda kurulan, büyük çoğunluğu Anadolu’dan göçle gelen muhafazakâr nüfusu barındıran bir mahalle Sanayi Mahallesi.

Yarım asırdır komşuluk ilişkilerinin kesintisiz yaşandığı, sokakların, alanların ve meydanların çocuk sesleriyle şenlendiği bu mahalle şimdilerde yeni bir çarpık yapılaşmaya maruz kalmış durumda.

Sokaklar birer birer boşalıp toplama kampı gibi çok katlı binalara istifleniyor.

Ortada bir dönüşüm var, ama bu kentsel falan değil, düpedüz sosyal ve kültürel bir dönüşüm.

İnsanlar sanki bir gece vakti kendi muhitlerinden koparılarak bilmedikleri bir yere mecburi ikamete tabi tutulmuş gibi.

Bu dönüşümün daha insani ve daha insaflı bir şekli yok mudur?

İnsanları komşularından, sokaklarından, hatıralarından, çocukluk birikiminden ayırmak da bir tür sürgün değil midir? Yeni bir yaşam alanı kurulacaksa şayet bu müteahhitlerin daha fazla kazanmalarını temin edecek rantsal dönüşümle değil, kalabalıklara daha insani nitelikli yaşamsal imkânlar ve soluk alma fırsatları tanıyarak olmalıdır.

İhtiyaçlar estetik düşünmeyi erteleyebilir. Buna diyeceğimiz fazla bir şey yok.

Fakat çocukların oyun oynayacak bir alana sahip olmaları, otomobillerin park alanları kadar insanların da toplanma yerlerinin olması bir ihtiyaç değil midir?

Rahmetli Turgut Cansever 1996’da “Şehir ve Konut Üzerine Düşünceler” isimli kılavuz kitapta ifade ettiği gibi, “Türk halkının %92 kadarı bahçesi olan bir evde yaşamak istiyor."

ABD’de, Japonya’da, Almanya’da, İngiltere’de olduğu gibi. Yine eski geleneksel Türk evleri gibi.

Galiba biz insan merkezli düşünmeyi her alanda olduğu gibi mimari alanında da unuttuk.

İnsan ev için değil, ev insan içindir’ hakikati kim bilir hangi müteahhide verildi ki yerine şimdilerde ayakları yere basmayan göğü delmeye kastetmiş bir fasit düşünsel tasarım inşa ediliyor.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 25.02.2016)

Türk toprağına haç dikmek, ne cür'et?


Selçuk Belediye Başkanı Zeynel Bakıcı, Efes'in UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi'ne alınmasından sonra bu kez 2017 yılında 150 ülkenin katılımıyla düzenlenecek Uluslararası İnanç Turizmi'nin Selçuk'ta yapılması için aday olduklarını açıkladı. Ayrıca Bülbül Dağı eteklerine görkemli bir Meryem Ana Heykeli dikilmesi için de çalışmaların başladığını söyleyen Bakıcı, Türk turizmi için tüm sektörün el ele tutuşup lobi oluşturması gerektiğini dile getirdi. [Hürriyet, 21.02.2016]

Türk topraklarında bu ne cür'et? Denize dökülen Yunanın mezarında göbek atması mı isteniyor yoksa bin yıllık İslâm toprağına bu haçı dikmek isteyenlerin maksadı daha mı büyük? Dünyanın birçok yerinde camiler yok edilirken Türkiye'ye haç dikme operasyonunu başlatanlar kimler? Türkiye'yi, Türkleri haçlıya dekor yapmak isteyen, Türkiye'yi bir kültür mozaiği zanneden herkes vatan hainidir. Derhâl bu projenin ortadan kaldırılmasını istiyoruz. Rica etmiyoruz, istiyoruz, biz istiyorsak öyle olacak!

#SelçukHaçlıOlmasın

19 Şubat 2016

Ev'den Apartman'a: Geriye gidiş

Londra evleri
Avrupa'da halkın % 80'i, A.B.D.'de % 85'inin müstâkil evlerde oturduğu gerçeği gün gibi ortada iken Türkiye'nin her sene 100 binlerce beton apartman (mezarlık) yapması nasıl izah edilmelidir?

Açıkça söylemek gerekirse bu mimâri dayatma Türkiye'ye hiç yakışmıyor. Türkiye, Batı'nın terkettiği apartman ve toplu-konut modeli ile âdeta gerilere gitmektedir.

Şu 2 soru ile halkın tercihi öğrenilmelidir.

Apartmanda mı yoksa bahçeli müstâkil evlerde mi oturmak istersiniz?
Evinizi TOKİ ve Müteahhitler mi yapsın, siz kendiniz mi yapmak istersiniz?

Kendisini demokratik/halkçı/sosyal/hukuk devleti olarak tanımlayan bir yönetim/iktidar bu çok önemli karar için halkına danışmalı değil mi?

Semih Akşeker
(Yenisöz, 19.02.2016)

Türk tarihini tırnak içine alanları Türk olarak görmüyoruz


Türk tarihini tırnak içine alanları Türk olarak görmüyoruz. Gâvur diyebiliriz. Bugün Batılılar, bizim için, "az gelişmiş, üçüncü dünya ülkesi" gibi kavramlar kullanmıyor mu? Üstelik Batılıların bu tasnifi iktisadî bir tasniftir. Londra-Washington hattının dünya görüşünün temelindeki kavram pragma olduğu için, tasniflerini iktisadî olarak yapıyorlar. Biz de, varlığa dinî bir değer çerçevesinden baktığımızdan, tasnifimizi dinî olarak yapıyoruz. Onun için "gâvur" demişiz onlara. Onların "az gelişmiş" demeleriyle bizim "gâvur" dememiz arasında bu bakımdan bir fark yok. Gâvur aynı zamanda "zalim" demektir. Yani her şeyi yerinden eden, nizâm-ı âlemi bozan... Türkler ise nizâm-ı âlem için vardır. O açıdan Türk olmayan gâvurdur. Etnik olarak Türk olabilir, bu çok önemli değil; önemli olan mensubiyeti...

İhsan Fazlıoğlu, Soruların Peşinde, sf. 108

Kosova Meydanı'nda 200 bin Arnavut Müslüman


Kosova Meydanı'nda Sultan V. Mehmed Reşad'la birlikte cuma namazı kılan 200 bin Arnavut Müslüman, 1911.

18 Şubat 2016

Derviş Çeyizi


Manevi hayat üzerinde etkili olmuş olan tasavvuf düşüncesi, asırlar boyu birlik ve beraberlik duygusunun oluşmasına ve gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Tasavvuf düşüncesiyle birlikte, gittikleri topraklarda manevi fetihleri gerçekleştirmiş olan dervişler, kurulmuş olan Müslüman-Türk devletlerinin öncü kuvvetleri olmuş, temel insani duygularımızın ve değerlerimizin korunmasını ve yayılmasını sağlamışlardır. Bu amaç doğrultusunda dervişler, kurdukları tekke ve zaviyeler vasıtasıyla tasavvuf kültürünü sınırların ötesine taşımışlardır. Türk-İslam sanatlarına da büyük katkılarda bulunan tasavvuf kültürü, giyim kuşam ve kullanılan eşyalarla da medeniyetimize damga vurmuştur.
Aziz Mahmud Hüdâi Türbesi'nde saklanan çeyizlerden yazılı gömleği,
çile kolanları ve asası, Üsküdar.
Türkiye’deki tarikatlar tarihini genel olarak ele alan bu eserde, Beyazid-i Bistami, Hacı Bayram Veli, Bayramiyye, Celvetiyye, Bedeviyye, Bektaşiyye, Halvetiyye, Cerrahi, Nasuhi, Sünbüli, Şabani, Kadiriyye, Mevleviyye, Nakşibendiyye, Rufaiyye, Sadiyye, Şazeli tarikatları hakkında kısa açıklamaların yanında, bu tarikatların giyim ve kuşamı hakkında bilgiler yer almaktadır. Ayrıca tarikatların kullandıkları taç, gül, hırka, haydari, destegül, tennure, kemer, rida, mengüş, tığ bend, nefir, keşkül, cilbend, sofra, teslim taşı, habbe, taşlı toka, palheng, kanberiye, asa, seccade ve post gibi aletler hakkında çok sayıda görsel malzeme kullanılarak yapılan açıklamalar bulunmaktadır.
Dervişler zümresi ve Kalenderiler fırkasının huzura gelip zikre başlayarak hayır duada bulunmaları, Şehinşehname,1001/1592, Topkapı Sarayı Müzesi,B200,78b-79a.
Osmanlı ve İslami sanat tarihinde uzman olan Türk sanat tarihçisi Prof. Dr. Nurhan Atasoy tarafından hazırlanmış “Derviş Çeyizi, Türkiye’de Tarikat Giyim-Kuşam Tarihi” adlı eser, Kültür A.Ş. tarafından baskıların tükenmiş olması ve yoğun ilgi sebebiyle kültür hayatımıza yeniden kazandırılmıştır.

17 Şubat 2016

Şiir yazmayı sürdüren bir zihni, bir kültürü yenemezsiniz


Kişisel kanaatim, şiirin müzikle birlikte insan olma bilincinin en üst seviyesi olduğudur. Başka bir deyişle, insanî ayıklığın zirvesi... Şiir yazmayı sürdüren bir zihni, bir kültürü yenemezsiniz. Tefekkür açısından bazı ciddi zaafları taşısa da, son bir yüzyıldır, Türk direnişinin şairler eliyle yürüdüğünü görürsünüz. Bu, Türkiye'deki tüm çevreler için geçerlidir. Bir fikrî hareket şiir yazma seviyesine eriştiğinde, kalıcılığı artar. Anadolu'yu yurt tutan Türkler'in başarısı da bunda gizlidir. Toprağa, emeğe anlam katan Yunus Emre, Âşık Paşa gibi adlar olmasaydı hâlimiz niceydi? Daha da ilginci, Osmanlı Devleti'ni yeniden örgütlerken Fatih Sultan Mehmed'in yaptığı en önemli işlerden biri, kendi, vezirleri ve oğullarıyla birlikte Türkçenin şiir üzerinden kuruluşunu gerçekleştirmekti. Şiir, bir kültürün taşınabilir manevî vatanıdır. Şair de, idareye gelemeyen, idare edilemeyen bir adamdır. Günümüzde de, bu durumun, idrak seviyesi zayıf da olsa devam ettiğini düşünüyorum. Şairlerimiz hâlâ direniyor çünkü. Ümitvar olmak için bu yeterli bir nedendir.

İhsan Fazlıoğlu, Soruların Peşinde, sf. 68-69

Ey kardeş yolcuyuz hazırlansana



Ey kardeş yolcuyuz hazırlansana
Bu fânî dünyâdan göçeriz bir gün
Ölümden kurtuluş yokdur insâna
Omuzlar üstünde geçeriz bir gün

Duydun mu ecele çâre bulanı
Bu dünyâ üstünde bâkî kalanı
Hazırla kendine lâzım olanı
Elvedâ bayrağı açarız bir gün

Azrâîl va'desi dolanı bilir
Davetsiz konukdur her eve gelir
Dostların ağlarlar düşmân sevinir
İyiyi kötüyü seçeriz bir gün

Kazanla teneşir haberci olur
Ölümün etrafda çabuk duyulur
İpekler sırmalar hepsi soyulur
Beş arşın kefeni biçeriz bir gün

Musallâ dediğin bir mehenk taşı
Şâhiddir insâna eşi yoldaşı
Âkılsen kefeni başında taşı
Evlâd ü ıyâlden kaçarız bir gün

Bineğin tabutdur unutma sakın
Kapının önüne gelmesi yakın
Rızâsı olmazsa Cenâb-ı Hakk'ın
Âleme dehşetler saçarız bir gün

Mezârdır fânînin en son durağı
Îmânın nûrudur onun çerâğı
Melekler getirir bize burağı
Cennet-i a'lâya uçarız bir gün

Mü'minin makâmı cennet-ün-na'îm
Münkirin makarrı berzah-ül-cahîm
Son nefes bizlere lutfeder Rahîm
Eceli bal gibi içeriz bir gün

Bu kara toprağa insândır mâye
Amel-i sâlihdir kabre sermâye
Varınca huzûr-ı fermân fermâye
Hayırla şerleri ölçeriz bir gün

Ey Aşkî ölüme hazır ol her ân
Rehberin Hakk olsun düstûrun Kur'ân
Nasılsa senin de gelecek sıran
Aklından çıkarma nâçârız bir gün

Nutuk: Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Aşkiyyül Cerrahiyyül Halveti
Beste: Es-Seyyid Eş-Şeyh Muzaffer Aşkiyyül Cerrahiyyül Halveti
Makam: Nikriz
Okuyan : Ahmet Özhan

Vakt-i seherde açıla perde



Vakt-i seherde
Açıla perde
Düştüğüm yerde
Dermân sendendir
İhsân sendendir

Düşmüşem kaldır
Minnetim oldur
Ağladım güldür
Dermân sendendir
İhsân sendendir

Benem bî-çâre
Kaldım âvâre
Yürek pür-yâre
Dermân sendendir
İhsân sendendir

Nefs-i zâlimi
Gözle hâlimi
Sundum elimi
Dermân sendendir
İhsân sendendir

Dervîş Himmet'e
Çâre vuslata
Derd-i firkate
Dermân sendendir
İhsân sendendir

Nutuk: Himmet Efendi Hazretleri
Beste: Hâfız Post
Makam: Nevâ

Hâfız Aziz Bahriyeli - Her kaçan anarsam seni (Kaside)



Her kaçan anarsam seni
Kararım kalmaz Allah'ım
Sendem gayrı gözüm yaşın
Kimseler silmez Allah'ım

Sensin ismi Bâkî olan
Sensin dillerde okunan
Senin aşkına dokunan
Kendini bilmez Allah'ım

Sen yaratdın cism ü cânı
Sen yaratdın bu cihânı
Mülk senindir kerem kânı
Kimsenin olmaz Allah'ım

Okunur dilde destânın
Açılır bağ u bostânın
Sen bakdığın gülistânın
Gülleri solmaz Allah'ım

Aşkın bahrına dalmayan
Cânını fedâ kılmayan
Senin cemâlin görmeyen
Meydâna gelmez Allah'ım

Zâr olur âşıkın işi
Durmaz akar gözü yaşı
Senden ayrı düşen kişi
Dîdârın görmez Allah'ım

Âşık Yûnus seni ister
Lutf eyle cemâlin göster
Cemâlin gören âşıklar
Ebedî ölmez Allah'ım

16 Şubat 2016

Hakkarili şehidimizin hikâyesi

İstanbul Amerikan şehirlerine benzeyecek

Kaynak: Dunyabizim.com
Halifenin şehri dış kabuğunu tamamen değiştirmeye başladı ve eğer Osmanlılar, kendilerini ilgilendirmeyen binaları korumanın, kendi binalarını yapmak kadar önemli olduğunu, anın gereklerine göre bir inşaat yapmaktansa, uzun süren binalar yapmanın çok daha anlamlı ve kullanışlı olduğunu idrak edecek kadar değişirlerse, İstanbul, modern bakış açısının gerçekçi yaklaşımıyla, sadece güzel bir yere kurulmuş değil, güzel kurulmuş bir metropol olacaktır. Hiç şüphesiz modern tesisler ve yeni binalar geçmişin bazı çok saygın anıtlarına, tarihi önemi olan bazı yerlerine çoğunlukla gereksiz şekilde zarar veriyorlar. Avrupa’nın bazı kültür şehirlerinde olduğu gibi estetik zevkinden yoksunluk ve cetvel burada da felaketin habercisi. Bizans’ın hipodromu, kötü şöhretli Atmeydanı ve yeniçerilerin mons aventinus’u (Aventino, Roma’nın üzerine kurulduğu yedi tepeden biri) üzerine zevksiz bahçelerle çevrili kişiliksiz kahveler kurulmuş ve Edirne demiryolunun rayları Sarayburnu’nun asırlık ağaçlarının gölgesinden, eski sultan sarayının tarihi zeminini yararak geçiyor. Atalarının yapmak için çok özen gösterdikleri ve biraz bakımla şehrin en değerli süsleri olabilecek bazı muhteşem çeşmeler, tamamen bakımsızlığın eline düşmeseler de, yükselen yeni ve acımasız kütleler altında kayboluyorlar.

Korkarım geleceğin İstanbul görüntüsü de, geçmişin hiçbir hatırasını taşımayan, hayal dünyasına romantik ışıltılardan bir iz bırakmayan Amerikan şehirlerine benzeyecek.

Murad Efendi, Türkiye Manzaraları

"O çocuk için gelmem ben"

Anadolu'dan bir köşe değil, Berlin'in tam ortası;
göçmen mahallesi Kreuzberg... (1974)
Almanya'dayken işitmiştim, beni çok etkilemiş bir hadisedir. İhtiyar bir adam yalnız yaşıyor, karısı ölmüş, çocukları var ama herkesin işi gücü var. "Baba diyorlar seni bir huzurevine yatıralım." İhtiyar diyor ki "Ben gitmem." "Yahu niye gitmezsin?" diyorlar. Diyor ki "Üst katta bir Türk çocuk var, işçi. Almanca bilmiyor ama her sabah işe giderken kapımı çalıyor, omzuma bir şaplak vuruyor, bir de ‘Nasılsın baba?’ diyor. Akşam onun gelişini bekliyorum ben. O çocuk için gelmem ben" diyor. Bakın yalnız bir yaşlı adamın hayata tutunduğu nokta.

Sadettin Ökten
(Karabatak, 10.12.2014)

15 Şubat 2016

Türk İslam Kafkas Ordusu ve Ermeniler -1918-


Bu kitapta; 1918 yılında yaklaşık dört buçuk ay süren Kafkas harekâtının ayrıntılarını bulacaksınız. Ermeni Taşnak ve Rus Bolşevik ordularının Kafkaslarda Türklere yönelik başlattıkları katliamların önünün alınması ve ardından Bakü’yü işgal eden İngilizlerin acı bir mağlubiyete uğratılmasının ayrıntıları okuyucuya, Rus ve Ermeni arşivlerinden de faydalanılarak belgeler ışığında sunulmaktadır.

Dr. Mustafa Görüryılmaz
Türk İslam Kafkas Ordusu ve Ermeniler -1918-

616 Sayfa, 29 TL
http://www.bkymarket.com/Turk-Islam-Kafkas-Ordusu-Ve-Ermeniler-1918,PR-262.html

İşgal: Kemiğe Dayanan Bıçak


Birinci Dünya Savaşı’ndan önce yapılan gizli antlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşan İtilaf Devletleri, savaş sonrasında Mondros Antlaşması’nı kendi menfaatlerine göre hazırlamış ve yorumlayarak uygulamışlardır. Bu sözde ateşkes antlaşması ile Osmanlı Devleti’nin nasıl parçalanacağını ortaya koyan sömürgeci devletler, Anadolu’nun her yanına kendileri ve uşakları ile hayâsızca saldırmışlardır.

Kitapta Milli Mücadele’de güney cephesini oluşturan Adana, Antep, Hatay, Maraş ve Urfa illerinde İngilizler, Fransızlar ve onların şımarttığı Ermenilerin gerçekleştirdiği işgal ve bu işgale karşı verilen mücadele bir arada ele alınmıştır.

Yıllardır süren savaşlardan dolayı yorgun olan ve derme çatma silahlarla teçhiz edilmiş bölge halkının Fransız ve Ermeni birliklerine karşı iman gücü ile verdiği mücadele sonucu kazandığı zaferler tüm övgüleri hak etmektedir. Bu zaferler, Milli Mücadele’nin bütününe de büyük bir moral ve katkı sağlamıştır. Bölgenin kahraman evlatlarının yazdıkları kahramanlık destanlarına yer verilen kitabı okudukça milletimizin zor şartlarda neler yapabileceğine şahit olacak, yaşananlardan ibret alacak ve atalarınızla gurur duyacaksınız.

Hasan İzzet Altınanıt
İşgal: Kemiğe Dayanan Bıçak

270 sayfa, 20 TL
http://www.bkymarket.com/ISGAL-Kemige-Dayanan-Bicak,PR-275.html

Hakkari’de 4 bin yıllık Türk mezarı bulundu


Hakkari bölgesinde milattan önce 2 binli yıllara ait Türk mezar taşları bulduk. Bu da Türklerin Anadolu’ya Malazgirt’le girdiği tezini çürütüyor. Hatta ben Orta Asya’dan geldiğimize de inanmıyorum. Olsa olsa Anadolu’dan oralara bir gidiş olabilir. Çok uzaklardan gelmedik. Zaten buradaydık.
- Prof. Dr. Veli Sevin

Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş, biz burada yoğ iken?
- Karacaoğlan

Kaynak: 
İmge Yücetürk / Bugün Gazetesi

14 Şubat 2016

Prof. Dr. Sadettin Ökten - Başka Şeyler



- Ben büyüklerimden duyduklarımı, kullandığım lisanla ifade etmeye çalışıyorum. Yapabildiğim budur. Hayatın aslına, özüne, değerine, ciddiyetine, güzelliğine, tecelliyatına dair yapabildiğim şeyler: Büyüklerimden duyduğum, onların yaşadıkları ve bana da "bak oğlum yaşa, bu böyledir" dedikleri, benim de zaman zaman lütf-u ilâhîyle yaşamaya çalıştığım, zaman zaman ayağımın sürçtüğü şeyler. Bu yaşında ne diyorsun? Allah diyorum. Başka bir şey demiyorum. Ne diyeyim? İnsan gençken "şöyle olacak, böyle yapacağım" derdi. 20, 30, 40, 50, 60, 70. Allah. Başka bir şey diyemiyorum. İnsan her zaman her şeyi duymaz, bazen müşahede eder. Bazen bakar da görmez. Bazen de baktırırlar ve gösterirler. İşitir de duymaz; bazen işittirirler ve duyururlar. Onları bu çağda söylemeye çalışıyorum. Çünkü onların her söylediklerinde faydalı, değişmez hakikatler var.

- Allah'tan başka her şey ağırlıktır. "Niye o oldu da ben olmadım?". Seçmedi seni. Nasip varsa, o yükü alır gider üzerinden. Tattırır ve alır. Nasip yoksa da "eyvallah" deyip oturacaksın kapısında, bekleyeceksin.

- Bizim efendi vardı, merhum Safer Efendi. Bir aziz. En çok sevdiği şarkı "Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına"ydı.

- Akılla hayatı açıklayamazsınız.

- Ne eksik? Muhabbet eksik. Sevgi, muhabbet değildir. Sevgi başka bir şeydir. Muhabbet eksik.

- Kalbimizle yaşıyoruz. Kalpsiz adam dediğiniz zaman eûzü billâh, Allah'a sığınırız. Muhabbet kalpte.

- "Amân lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir / Onunçün âşıkın zikri amândır yâ Resûlallâh.". Rahmetli pederim derdi ki "Oğlum, elin kârda gönlün yârda olacak". Niye verdi niye vermedi o hesapta olmayacak. "Aman yarabbi" diyeceksin.

- Burada yalancı bir haz dünyası var. Ona bir defa girmişsiniz, Allah muhafaza buyursun sizi. Neler oluyor gazetelerde görüyoruz, okuyoruz. Eskiler derdi ki "Oğlum bir şeyin şuyuu, vukuundan beter" Oldu oldu, üstünü örteceksin: Ya Settar. Şimdi olmayan şey köpürtülüyor, olan şey daha da köpürtülüyor. Bir günah denizi.

- Çok para kazanırsın bereketi olmaz, az para kazanırsın bereketi olur. Nedir o bereket? O da bir nasip. Muhabbet gibi bir şey.

- İnsan farkları fark eder. İslâm medeniyetini anlamak için Frenk medeniyetini bilmemiz lâzım. Oradaki rasyonaliteyi, oradaki düz mantıkla hayata bakışı, muhabbeti o mantığa monte etmeye çalışmanızı... Bizden farklı. Bizde muhabbet dominanttır. Hayatın realitesi, o muhabbete tabi olmak icab eder. Orada esas hayatın realitesi hâkimdir, muhabbetsiz kalp olamayacağı için bunlar o realiteyi muhabbete monte etmiştir. Kalp burada.

- İnsanın anlaması için maziyle mukayese etmesi lâzım.

- Biz kendimizi eğer muhabbete hazırlarsak, ona talip olursak, Allah bizi korur. Bu koruma düşman okuna karşı falan değil. Nefsimize karşı. Haris olmayız.

- Cenab-ı Allah'a sığınıyoruz. Memleketimize hayırlar diliyoruz. Dua edelim birbirimize. Büyükleri de kalplerimizden çıkarmayalım, onları analım.

Sadettin Ökten

11 Şubat 2016

"Bizler Hz.Ali cenklerini okuyan neslin Mortal Kombat'la büyüyen çocuklarıyız."



Şair ve yazar Yağız Gönüler, On4 TV'de Kaan Murat Yanık'ın konuğu oldu. İnsanın anlam arayışı, hafıza, soru sormak, aile, mahalle ve biz kavramları üzerine yapılan söyleşide Emile Michel Cioran ile son kitabı "Gözyaşları ve Azizler" hakkında da konuşuldu.

Çok katlı evlerde oturmamız helâl değildir


Bizim çok katlı evlerde oturmamız helâl değildir. “Yahu ne yapılabilir!” … helâl değildir. Çünkü Resulullah evinin üstüne oda yapan adama selam vermemiş. Adam sebebini sordurtmuş, ‘Evinin üstüne ev yapıyor’ demiş. Ondan sonra adam ‘Müslümanlar gelin yardım edin de şurayı yıkalım!’ demiş. Ondan sonra selamı alınmış. Ebu Zer’e de Resulullah demiş ki: ‘Bu şehirde evler iki katlı olduğu zaman sen bu şehirde durma.Yani şimdi ne yapacağız? Yakacak mıyız evleri? Bundan bahsetmiyorum ben. Hak-bâtıl, bunu anlıyor musun? Hakkın yerine bâtılı, bâtılın yerine hakkı koyuyor musun, koymuyor musun? Mesele budur. Bizim çok katlı evlerde yaşamamız hak içinde olduğumuzu değil, bâtıl içinde olduğumuzu gösterir. 

İsmet Özel, Bir Akşam Gezintisi Değil Bir İstiklâl Yürüyüşü
(Cilt 2, TİYO, 2013, sf. 230)

Müstâkil evi kim engelliyor?

Pokut Yaylası, Rize
Bugün dar/orta gelirli halkımızın elinde pahalı bir apartman dairesi satın almaktan başka tercih imkânı bırakılmamıştır. Kendi yaparsa 25-30 bin liraya mâl olabilecek evler kapitalizm eliyle bilmem kaç 100 binlerce liraya satılmaktadır. Evini yapamayan ve günah korkusuyla kredi de çekmek istemeyen halk ise çaresiz, kiralarda sürünmeye devam etmektedir.

Bir ülkede kiracılık meşru karşılanmaya başlamış ise ve hele hele kiracı oranı %40'lara ulaşmış ise o ülkede ne SOSYAL ADALET'ten ne MERHAMET'ten söz etmek mümkün değildir.

Türkiye'de zenginler sıralamasında müteahhitlerin en ön sıralarda yer aldığı, kulüp başkanlarının bile müteahhitler arasından seçildiği dolayısıyla KAPİTALİZM'in İNŞAAT sayesinde nasıl büyük bir güç ve iktidar devşirdiği ortada iken; bu işin halka bırakılmayacağı daha doğrusu bırakılmak istenmediği açıktır.

Halkın kendi evini kendi yapabilme imkânı verilmeyen bir ülkede İKTİDAR'ın ne işe yaradığı sorusu cevap beklemektedir.

Oysa kamu/devlet tek bir hamleyle yuva kuran her aileye, mülkiyeti kamu'da kalmak üzere bedava (150-250 m2 arası) bir arsa verse ve ev yapım işini halka bıraksa bu iş kökten çözülecektir.

Kapitalizme bir tekme/tokat an meselesidir…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 11.02.2016)

10 Şubat 2016

Mahalleyi niye kuramıyoruz?


Bugün “mahalle sistemi”ni ve elbette mahallelerden oluşan “İslâm şehri”ni inşa etmeye muktedir değiliz. Türkiye hızla kent yapmaktadır. Şehri “inşa etmek” ve kenti ise “yapmak” kavramı ile vasıflamam söz gelişi değil, bilinçli bir kelime seçimini ifade etmektedir. Mahalle hakkında medyada popülerlik kazanmış söylemler, bu “yapı”nın “yönetim birimi” ve “kamusal kurum” niteliğini görmezden gelmektedir. Mahallenin iktisadî hayattan kopuk bir yerleşim alanı gibi değerlendirilmesi, bütüncül bir zihniyetle ele alınmaması, onu “beşeri ilişkilerin üst seviyede gerçekleştiği bir kurbiyet mekansallığı” şeklinde değerlendirilmesine yol açmaktadır.Birbirine selam veren komşulukların mekanı mahalle” tasavvuru “mahalle sistemi”ni anlatmaya kâfi değildir. İkinci bir ilişkisellik de mahalle esnafı üzerinden tanımlanmaktadır. Esnaf-mahalle ilişkisi kurularak oluşturulan “mahalle bakkalı, kasabı manavı” algısının Osmanlı mahalle sistemi ya da İslâm şehir sisteminde karşılığı olduğu fikri yanlıştır. Öncelikle Osmanlı ailesinin yaşadığı “ev”, kendi ihtiyaçlarını “ev içi üretim”le karşılayan bir iktisadî birim olarak düşünülmelidir. Buna göre Osmanlı mahallesinde “ev sistemi” mahalle bakkalı-manavı-kasabı gibi işletmelere açık değildir. İhtiyaçlar “çarşı-bedesten”de ham halde tedarik edilen ürünlerin “evde yeniden üretilmesi” ile karşılanır. Tusî-İbn Sina-Kınalızâde gibi müelliflerin “ev” tanımları beş bileşenlidir. Bu müelliflerin “ev”in bileşenleri hakkında 1) Karı-koca, 2) Anne-baba, 3) Çocuklar, 4) Hizmetçi-kalfa, 5) Üretim aletleri” şeklindeki tanımları da “çarşıdan ham olarak alınan ürünlerin evde yeniden üretime tabi tutulması” yorumumuzla mutabıktır. Osmanlı'da bazar (bedesten), modern kapitalizmin AVM-zincir marketi değildir.

Mahalleyi niçin kuramıyoruz? Çünkü muhafazakârlığın bunu kurabilecek zihinsel algısı yıkılmış, kavramlarının içi boşalmıştır. Muhafazakâr dindarlığın “aile” ve “ev-hane” tanımı dahi bulunmamaktadır. Farabi, ideal toplumunu, hanelerden başlatıp mahalleye ve şehre doğru yürütmüştü. Muhafazakârlık ise, küresel finans/ulaşım/istihdam/mal arzı ile işbirliğine girecek kentlerin peşinde.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 10.02.2016)

9 Şubat 2016

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Başka Şeyler



4 Şubat 2016 Perşembe akşamı Serdar Tuncer'in konuğuydu Mahmud Erol Kılıç hoca. Konu "Faydalı ilim nedir? Güzel rızık ne demek?" üzerineydi ve bir hadis-i şerife dayalıydı: "Allahümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan tayyiben ve amelen mütekabbelen.". Yani: "Allah'ım! senden, faydalı bir ilim, temiz bir rızık ve kabul olunan bir amel isterim.". Naçizane, programdan bazı bölümleri metin olarak paylaşmak istedim. İstifadenizin bol olmasını dileriz.

- Asıl olan manadır. Kelimeler eski tabirle kervanlar olarak görülür. Mana yükünü taşırlar. Bir kervan eğer içi boş gidiyorsa ve nereye gittiğini de bilmiyorsa o kelimeler alt alta dizilir. Bunu anlamsız şiir için söyler Kuddusi Baba, bazı şairlerin şiirlerini tenkit ederken. Bir kervan gidiyor ama nereye gittiği belli değil ve yükü de yok. Taşıdığı bir yük de yok. Ama "ariflerin şiirleri öyle şiirdir ki" diyor; "gittiği yer de belli ve yük de belli.

- "Ben onlara bütün isimlerimi yükledim" diyorsa, sır insandadır. İnsanı tanımak; işte bu marifet ilmi oluyor, buradan Allah biliniyor. Allah adeta bir kopya veriyor, "Beni tanıman kolay" bir bakıma diyor.

- İslam dünyasını gezen birisiyim. Hangi şirketlerde hangi yemeklerde neler konuşulduğuna şahit olduğum şeyler var. "Mısır piramitleri kafirler tarafından yapıldı bunları yıkmamız lâzım" diyen konuşmadan tutunuz da detaylarını vermek istemediğim çok basit, çok ilkel, İslam ümmetinin de bana göre hiç ihtiyacı olmayan konuların ihtiyaçmış gibi konuşulduğu yerler, meclisler biliyorum. Yüksek metafiziğin konuşulduğu yerler kalmadı maalesef.

- Kişi kendini bulduğu nokta, Hakk'ın sıfatlarını bulma hâlidir, o da Hakikat-i Muhammediye'dir. Yani Hakk'ın sıfat makamı Hakikat-i Muhammediye'dir. Dolayısıyla bir kişinin kendisini tanıması demek, Hakikat-i Muhammediye'yi tanıması demektir.

- Özellikle bu işin ilmini yapanların durumu çok vahim, bildiğiniz gibi değil. Başkaları bunu bilmez, bizim hâlimiz çok çok kötü gerçekten. Ancak şöyle bir ümit içindeyiz: yes'e kapılmak da şeytandandır, ümitsizlik şeytandandır. Bir ümidimiz de kişi sevdiğiyle beraberdir. Kapının kıtmiri olmak, o kapının bekçisi, kapıyı bekleyen bir adeta köpeği olmaktan nasiplenip de "Belki bize de bir şeyler lutfederler" diye bekliyoruz. Yoksa bizim kendimizin iktisap ettiği, kesbettiğimiz bir şey yok. Bu yolu hakkıyla, amelini yapamıyor olsak bile, dört dörtlük yerine getiremiyor olsak bile; "Dünya ve dünya içerisindeki her şey alçaltılmıştır, alçaktır". Dolayısıyla, yeryüzü hayatında siz hiçbir zaman mükemmel bir amel yapamayacaksınız. Her zaman noksan kalacak. 

- "Tam olmak" çok büyük bir iddia. "Ben oldum", beraberinde birçok şeyi getiriyor size. Çok büyük bir iddia. Özellikle tasavvuf piyasası dediğimiz piyasada, çok üzülerek bu ifadeyi kullanıyorum, her şey ayağa düşürüldüğü gibi günümüzde bazen tasavvuf da ayağa düşürüldü. Birkaç kitap okuyarak bir ayda iki ayda "Ben oldum" diyenler çıkıyor. Bir şeyhe intisap edip belirli Esma'ları sadece katettikten sonra "Bana niye hilafet vermiyorsun, bir an evvel beni halife yapsana" deyip kapısını çalanlar çıkabiliyor. Bunlar büyük mes'uliyetli şeyler. Kimse bunları talep etmezdi, o kadar ağır şeyler ki. Ama şimdi talep edenler oluyor... En zor şey dervişlik. Şeyhlik, halifelik bir bakıma daha kolay belki ama dervişlik gerçekten çok zor. 

Eskiden bir edeb vardı. Osmanlı'da veya yakın zamana gelinceye kadarki edeb sahibi şeyh efendilerin "Eş Şeyh", "El-İnsân'ül Kâmil", "Falanca efendi" diye imzaları yoktu. Ama şimdilerde böyle imza atanlar var. "Ben şeyhim" diye imza atanlar var. Osmanlı'daki zatın imzası nasıldı? Hadim'ül fukara. Dervişlerin hizmetkârı, fakirlerin hizmetkârı. Kendini hizmetkâr olarak gören kimseydi şeyh efendi. Şimdi her şey tepetaklak oldu. Ardından başka makamlar, iddialar, kutub olmak, zamanın yeganesi olmak gibi çok iddialı sözler... Bunu niçin söylüyorum? Tasavvuf alanı çok kontrolsüz, başıboş bir alan hâline getirildiği için 30 Kasım 1925'ten bu yana; herkesin her şeyi yapabildiği bir alan hâline gelmiştir. Çünkü denetim mekanizması fiziksel anlamda yoktur. Manevi olarak denetimi şüphesiz vardır, kimse ona mani olamaz ama fiziksel olarak olmayınca herkes her şeyi iddia edebiliyor. Kimse de kimseye bir şey diyemiyor, karışamıyor.

- Tasavvufta çok kullanılan bir kavram, deyiş vardır; "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözü gibi... Burada kastedilen şey; bir öğretmeni, bir muallimi olmadan bir meslek öğrenen kimseye nefsi hitap etmeye başlar. Mürşit, usta demektir. Çırak, kalfa, usta hâlinde çalışma yapıyorsanız bu çalışmada sizin bir ustaya ihtiyacınız var. Çok doğal bir süreçtir, geleneksel zanaat eğitiminde böyleydi. Ama siz buna karşı geldiğiniz zaman, "Ben ustayı kabul etmiyorum" dediğiniz zaman bile bugün bazı anti tasavvufi akımların hocaefendileri veya hocalarının derslerine gidiniz, oradaki hitap şeklinin, karşı olduğu bir tarikat yapısından farklı olmadığını görürsünüz. Bir şeyi öğretenin belirli bir hürmete layık olması doğal bir süreçtir. "Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum" diyor İmam-ı Ali. "Öğretmen kutsaldır" anlayışı zedenlendiği için liseler düzeyinde dahi öğretmenlere hürmetin, saygının çok azaldığına dair arkadaşlardan çok ciddi şikayetler geliyor. Eskiden öğretmen çok kutsal, farklı bir mertebeydi öğrencilerin gözünde.

- Herkesin yolu kendine mübarek olsun. Mahlukatın nefesleri adedince Allah'a giden yollar var. Bizim gayelilik problemini unutmamamız lazım. Biz insan olarak yeryüzüne gelme sebebimiz, gayemiz veya ilim çalışıyorkenki gayemiz de Allah'ı bulmamız. Diyeceksiniz ki "Niye öyle bir gayemiz var, Allah'ı bulmak zorunda mıyız?". Birilerinin aklına bu gelebilir. Allah'ı bulmamız aslında bizim kendi dışımızda bir olay değil, bizim kendimizi bulmamız demek. "Ben ona kendi ruhumu üfledim" diyor. Demek ki senin altyapın; ruhullah. Sen Allah'ın ruhunu taşıyorsun. Sonra bedenlenmişsin, bohçalanmışsın, o ruh gitmemiş, örtülmüş. Sen o ruhunu ararken aslında kendini arıyorsun ve onu bulmadığın sürece de mutlak huzura eremiyorsun. yeryüzü hayatında hiçbir şekilde bundan başka bir uğraş, çaba, ilim o huzuru mutluluğu vermiyor.

- "Senin medhinde şirket eylesem Mevlâ’ya ma’dûmum / bu babda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallah!" [Şeyh Gâlib]... Bakınız ne güzel bir edebiyat değil mi? Bu edebiyat, İslam dinini estetize eden bir filtrenin ürünü. O filtre tasavvuftur. Bu tasavvuf filtresini iyi muhafaza etmek zorundayız. Bu çıktığı anda İslam bizim elimizde tamamen politik bir jargon, politik bir akım ya da hukukî bir manzume hâline gelir. Oysa ki hayatı estetize eden; şiiriyle, mimarisiyle, sanatıyla, ikili ilişkileriyle, aile ve toplum yapısıyla, barış ortamıyla... Bugün ülkemizde bir grup insan bir diğer grup insana artık "kardeşim" gözüyle bakmıyor. Bunun üzerine ülkemizde her şey tamamen siyasilere ihale edildi. Siyasiler çözsün bu işi... Başarılı oldukları yerler var, başaramadıkları yerler de var. Her şey siyasetin çözebileceği şeyler değil. Kardeşlik ruhunun nasıl tesis edilebildiğine dair örnekler var. Hacı Bektaş dergâhına gelen insanlarda düşmanlık oldu mu? Hazreti Mevlânâ'ya gelen insanlarda geçmişte düşmanlık oldu mu? Falanca dergâha gelene "Sen Kürt müsün, Türk müsün, Laz mısın, Çerkez misin?" diye soruldu mu geçmişte hiç? Ben hiç böyle bir kayıt hatırlamıyorum yani bir ırka mensubiyetiyle bir insana değer verildiğine dair hiçbir şey görmüyorum ama maalesef şu an cahiliye dönemi adetleri bazı Müslümanların önüne geçti. Bunlar her iki tarafın da kardeşlik hukukunu zedeler hâle geldi. İnnemel mû’minûne ihvetun [Hucurat 49/10]. Müslümanlar kardeştir. Kardeş olmak zorundadırlar. Arabın aceme, acemin Araba bir üstünlüğü yok. Sadece içinizdeki takva sahiplerindedir. Hangi milletten olursa takva sahibi, önümüze geçer o. "İsterse kulağı küpeli bir Habeşli olsun" diyor hadis-i şerifte. Dolayısıyla tevhidin, birliğin tesis edilebilmesi için yüksek metafizik görüşe sahip insanlara ihtiyaç var. Siyasilerin kaplama alanı o kadar geniş değil, tek başına bu işi çözemezler. Ben daha ilim erbabının, kanaat önderlerinin, bilgelerin, kaldıysa eğer şeyh efendilerin bu işlerde çok daha önemli roller oynayacağı kanaatindeyim. Geçmişte oynadı. Çok örnek var elimizde. Kan davasından dolayı 60 senedir birbirini öldüren bir aşireti bölgenin valisi, kaymakamına kadar siyasi mekanizma ne kadar çaba sarf ettiyse başaramıyor. Ama yöreye çağrılan bir şeyh efendi, 60 yıllık kan davasına son vermiştir. 1970'li yıllarda olmuştur. Yeri, ili, ilçesi her şeyi tarafımızdan biliniyor. Kaymakamın verdiği raporda "Sakın ha bu işi şeyh efendi çözdü raporu gitmesin Ankara'ya, bizim karizmamızı çizer, bunu yine biz çözdük gibi görülsün" denilmiştir.

- Geçmişte manevi önderlerle devlet birlikte hareket ederlerdi. Çözülme önce içten başlar. Siz safları gevşetmeye başladığınız zaman açılan açığa şeytan girer. O açığa işleri bu olanlar, açık bekleyenler doldurmaya çalışıyorlar.

- Kimin önünde eğiliyor sultan, kılıç kuşanıyor? Nakîbüleşrafın önünde. Kim nakîbüleşraf? Osmanlı seyyidlerinin, evlad-ı Resulün başı olan kimse. Osmanlı sultanı diyor ki "Gerçek sultan sizsiniz.". Ehl-i beytindir hak. Bunu bir seyyidin önünde yapıyor. Osmanlı bu manada vahhabi arkadaşlara göre bir şii imparatorluğudur.

- Tasavvuf erbabının sultanla ilişkisi mesafelidir. Bir şey istedikleri zaman da sultanların onu yerine getirmemesi mümkün değildir. Sultanlar o talimi almışlar. Sultanlığını bırakıp dergâhlara kapanan, İbrahim Edhem örneğinde olduğu gibi Fatih, Akşemseddin olmasaydı... "Sultanlık benim için bir şey değil, müsaade edin ben derviş olmak istiyorum" diyor. Gerçek sultanlığı görüyor çünkü. 

- Bugün bütün iktisat fakültelerinde şu öğretilir: İktisat ilmi, sınırlı doğa imkanları karşısında sınırsız insan ihtiyaçlarının dengelenmesi ilmidir. İlmi böyle koyduğunuz zaman bunun sonucunda aşırı kapitalizm çıkacağını ve insanlığı sömüreceğini düşünebilirsiniz. Doğayı, tabiatı sınırlı olarak koyuyorsunuz ama insan ihtiyaçlarını sınırsız olarak koyuyorsunuz. Bunun bir müddet sonra nasıl bir zulme dönüşeceğini görmemiz mümkündü ve şuanda dünyada olup biten bu zulümdür. Dünyada eşit gelir dağılımının olmaması, dengesizliklerin olması, bir dolar aylıkla çalışan işçilerin olması Afrika'nın bazı maden ocaklarında ve 7-8 saat değil 12 saat çalışıyor aylığı bir dolara... Bu şekilde olan bir ekonomi ilmi acaba faydalı bir ilim dalı mıdır? Reklamcılık diye bir ilim var. Tarifinde şu yazar: Afrika-Ekvator kuşağındaki bir kabileye soba satabilmek, kutuplarda yaşayan Eskimo'ya ise buzdolabı satabilmek reklamcılık başarısıdır. Bana göre bu bir zulümdür. Buna ilim demiyor Hazreti Peygamber.

Mahmud Erol Kılıç

Tecelli şevk-î dîdârın, beni mest eyledi hayrân



Tecelli şevk-î dîdârın, beni mest eyledi hayrân
"Ene-l hâk" sırrını ânınçün kılmazam pinhân

Acep hayrân u mestem kim, bilişten bilmezem yari
Gözüm her kanda kim baksa, görünen suret- î Rahmân

Benim her dertlü dermanı, benim her ma'denin kanı
Benim ol durr-i bi hemtâ, benim ol bahr-i bî pâyân

Semada sırr eder sırrım, cihânı tuttu envârım
Mukaddesler cemisi, benim sırrımda sergerdân

Bu ay-u gün bu yıldızlar, bu giceler bu gündüzler
Bu yazlar kışlar-u güzler, benim emrimdedir yeksân

Çürümüş tenlere bir kez, eğer dirsem "bi izni kum"
Yalın ayak u baş açık, duralar kamusu uryân

Benim ilm-i ledünnümde, hezarân hızr olur âciz
Benim her bir tecellimde, nice bin Musa'lar hayrân

Cihân tılsımının bendi, benim elimdedir şimdi
Benim bugün bu meydanda, benimdir top ile çevgân

Benim şâhı bu meydanım, benim devri bu devrânın
Benim canı bu canların, benimle diridir her cân

Benim Mansur'u dâr iden, benim ağyarı yâr iden
Benim her varı var iden, benim hem giden hem duran

Değilim oddan-u sudan, veya toprak veya yilden
Ben irden var idüm irden, henüz yoğidi bu ezmân

Zamansız bizamanım ben, nişansız binişanım ben
Dü alemde hemânım ben, benim görünen hem gören

Görürsün suretâ adem, benim emrimdedir alem
Feleklerle melekler hep, bana mahkumdur ins ü cân

Sanırsın Eşrefoğlu'yam, ne Rumî 'yem ne İznikî
Benem ol daim ü bâkî, göründüm sureta insan

Nutk-i Şerîf: Eşrefoğlu Rûmî Hazretleri

Bahçem yine sâyende serâb olmuş efendim



Bahçem yine sâyende serâb olmuş efendim
Çokdan gönül aşkınla harâb olmuş efendim
Cevrin sitemin gayrı kitâb olmuş efendim
Çokdan gönül aşkın harâb olmuş efendim

Beste: Râkım Elkutlu
Makam: Uşşâk

Meğer çok sevilenler bir gün unutulurmuş



Meğer çok sevilenler bir gün unutulurmuş
Gözden ırak olanlar gönülden de olurmuş
Vefâsızlık edenler vefâsızlık bulurmuş
Gözden ırak olanlar gönülden de olurmuş

Güfte: Sadettin Kaynak
Beste: Saadettin Kaynak
Makam: Hüzzam

19.yüzyıl: Ayasofya Camii

1912: Mostar, Bosna

1890'lar: Tophane, İstanbul

Roket bir Osmanlı icadı mı?


Yedikıta Dergisi, günümüzde kullanılan roketlerin Osmanlı devrinde icat edildiğini kaydederek Humbaracı Ocağı’ndan Bayramoğlu Ali Ağa ve icatları hakkında geniş bir bilgi yayımladı.

Yedikıta Tarih ve Kültür Dergisi şubat sayısında Osmanlı devrinde ateşli silahlar ve roketler ile ilgili geniş bir dosya yayınladı. Prof. Dr. Salim Aydüz tarafından hazırlanan ve “Roket Bir Osmanlı İcadı mı?” başlığı ile verilen makalede dikkat çekici bilgiler yer alıyor.

Lale Devri’nde sanatta, edebiyatta, ilim ve bilim alanında önemli gelişmeler olduğunu, devrin padişahı Sultan III. Ahmed ve sadrazamı Nevşehirli Damad İbrahim Paşa’nın buna imkân tanıdığını kaydeden Prof. Dr. Aydüz, “Lale Devri’nde çok mühim ilmî faaliyetler ve icatlar olmuştur. Bunlardan birincisi Tersane Mimarı İbrahim Efendi’nin ‘Tahtelbahir’ ismini verdiği ilk denizaltıyı icat etmesi, diğeri de Humbaracılar sınıfı İkinci Halifesi Bayramoğlu Ali Ağa’nın icat ettiği ateşli silahlar ve roketlerdir.” diyerek roketin icadı ile ilgili şu önemli bilgilere yer verdi:

Ali Ağa’nın Ümmü’l-Gaza fî Tedbîri’l-Harb ve Levazimihâ isimli eserinde havan toplarının tasviri
Yeni Bir Roket İcat Etti, Buluşunun Kitabını Yazdı
Günümüzdeki roketlerin atalarından sayılacak yeni bir ateşli silah icad eden Bayramoğlu Ali Ağa hem harp sanatını hem de icatlarını anlattığı bir kitap yazmış, hatta bu yeni silahları ve kullanım şekillerini resimlerle göstermişti.

Osmanlı ordugahını ve topların yerleştirilme düzenini tasvir eden çizim.
Bayramoğlu Ali Ağa, kaleme aldığı Ümmü’l-Gaza fî Tedbîri’l-Harb ve Levazimihâ isimli eserde harp sanatı ve levazımatından, kendi icadı olan silahlardan ve aletlerden bahseder. Top çeşitlerini, havanları tanıtır ve harpte alınması gereken tedbirleri anlatır. Temeşvar Kalesi gibi bazı kalelerin fethedilmesi esnasında yapılan istihkâmları anlatır. Ali Ağa bu eserinde, savaşlardaki başarısızlıkları silah icadında ve geliştirilmesindeki duraklamaya atfederek padişaha yeni silahlar geliştirilmesini tavsiye etmektedir.

Ali Ağa’nın kitabında bahsettiği silahlardan
kale kuşatmalarında kullanılan
tamamen kendi icadı olan
tulumba isimli roket.
Silahlar konusunda pek az eserin yazıldığı Osmanlı dünyasında böyle bir eserin yazılmış olması ve yeni icat edilen silahların resimleriyle birlikte sunulması son derece şaşırtıcıdır. Eserde savaş sahneleri ve silahlar son derece canlı ve güzel bir şekilde tasvir edilmiştir.

İcat Ettiği Rokete “Tulumba” Adını Vermiş
Bayramoğlu Ali Ağa’nın bahsettiği silahlardan birincisi, kale kuşatmalarında kullanılan ve tamamen kendi icadı olan tulumba isimli roketlerdir. Eserinde resimlerini de verdiği bu roketlerin tariflerini detaylı bir şekilde yapmaktadır. Bunların 11-12 arşın yani 7-8 metre boyunda olduğunu ve bir insanın güçlükle kucaklayabileceğini belirtir. Bu yeni silahın resimlerini çizerek etkisinin ne kadar büyük olduğunu da ifade eder. Ayrıca eskiden kullanılan tulumbaların az bir ateş saçtığını ve kurşun atmadığını belirtir.

Balistik Ölçümü Yapan Terazi de İcat Etmiş
Bayramoğlu Ali Ağa’nın icad ettiği bir diğer alet de “…doksan hesabından olmak üzere meydanlı bir terazidir…” diye tarif ettiği balistik bir terazidir.

Balistik terazi.
Bu terazi muhtemelen
havan toplarının atışında
isabet ettirmek için
balistik ayarında kullanılıyordu
Yine onun ifadelerine göre bu terazi asla hata yapmaz ve hesabı çok net olarak ifade eder. “…Asla tehallüf eylemez ve aldatmaz ve kaçıncı hesabdan ise bildirir. Kullanacak şeydir. Amma şimdiki üstadlar cebinden bir terazi çıkarır bakar güya ki gizli bakar asla kendi dahi bilmez ne meziyetdedir. Mademki terazide meydan yokdur anlamaz ve hem kırk beş hesabındandır zira doksan hesabından terazi kimsede yokdur bu hakir icad eyledim ve kimse de bu sanatı bilmezler bu dahi birer kârdır havanın içinin doğruluğun bildirir humbaracılara lâzımdır…

Rüyasında Görüp Yapmış
Bayramoğlu Ali Ağa’nın bu ifadelerine göre bu terazi humbaraların yani havan toplarının atışında isabet ettirmek için balistik ayarında kullanılırdı. Doksan derecelik bir teraziyi ilk defa kendisi icat etmiştir. Diğer humbaracılar ancak kırk beş derecelik bir terazi kullanmaktadırlar. Ali Ağa burada da kendi icat ettiği terazi ile diğer humbaracıların kullandığı eski terazinin resmini kıyas olarak vermektedir.

Bayramoğlu Ali Ağa’nın icat ettiği bir diğer araç ise son derece dikkat çekicidir. “Vehb-i İlâhî” olduğunu belirttiği âleti rüyasında görmüş ve uygulamıştır. Bu âlet, havan topunun üzerine konulup havan topunun kundağı üzerinde doğru olup olmadığını ölçmeye yaramaktadır. İfadesi şu şekildedir: “…bu dahi havan üzerinde olan ağaç varacak menzilin doğru gösterir, vehb-i ilahîdir, vâkı‘ada gördüm…”.

Müstâkil ev ve mülkiyet


En başta söylemek gerekirse apartmanlar birer toplu konuttur. Müşterektir, müstâkil değildir. Daireler sahiplerine ait olsa bile arsa, merdiven, asansör, bodrum ve çatılar ortak mülkiyettir. Müstâkil evler toprak/yer, apartman daireleri ise hava/kat mülkiyetidir. Kat mülkiyeti ile mâlikler toprağın değil ancak havada bir hücrenin/mekânın sahibidirler. Bu sahiplik sanaldır aslında, apartman yıkıldığında gerçek o zaman anlaşılacaktır. Şimdi 15 katlı 60 daireli bir apartmanın depremde yıkıldığını veya servis ömrü dolduğunda bizzat yıktırıldığını düşünelim, muhtemelen şu problemler ile karşılaşılacaktır. (Betonarme apartmanların ömrü sonsuz değil, ortalama 75 senedir)

1) 60 daire aralarında para toplayıp kendilerine yeni bir inşaat yapamaz, zîra apartmanda zaten orta ve düşük gelir grupları oturur. 2) İkinci olarak herkese arsa payları dağıtılsa bir aileye 5-10 m2 düşeceğinden bu da bir işe yaramaz. 3) Yapım işi bir müteahhite verilse mevcudun 2 katı imar izni almaksızın işe başlamaz, çünkü diğer yarısını satarak inşaata başlayacaktır. 4) Kredi çekilerek inşaata başlansa bu da ortagelir grupları için en az 15-20 sene, ayda 1-2 bin lira maaş alan dargelirliler için ise 35-40 senelik borçlanma demektir, bu şıkkı da geçiniz…

Hâsılı apartmanların üç nesil sonra evsizlik üreteceği kesindir. Türkiye'de 75 ve üzeri yaşlarda apartman sayısı az olduğu için mülkiyet problemi şimdilik ötelenmiş görülmektedir, ama eninde sonunda Türkiye bu sorun ile mutlaka yüzleşmek zorunda kalacaktır.

Kat mülkiyet sistemi ile üç nesil sonra daire(ev) sahibi kimse kalmayacaktır. Arsalar bir şekilde ya devletin ya bankaların eline geçecektir. Açıkçası zaman daire sahipleri aleyhine işlemektedir…

Kentleşme, apartman (kat mülkiyeti) bir mülksüzleştirme siyaseti ve projesidir.

Oysa müstâkil evler için sayılan bu olumsuzlukların hiçbiri geçerli değildir. Ev yıkılsa bile arsanıza 25-30 bin liraya tekrar yeni bir ahşap/prefabrik ev yaptırabilirsiniz. Bu miktarda bir para kredi çekmeksizin dostlardan bile temin edilebilir.

Müstâkil evler kapitalizme karşı bir direnç unsurudur. 5-10 senede bir müzminleşen ekonomik krizlere karşı bir dalgakıran vazifesi görür. Aidat yok, kira yok, borç yok… Böyle bir bahçeli müstâkil evde daha neler yapılabilir neler? 1'er adet erik, dut, kiraz ağacı dikilebileceği gibi ayrıca domates, biber, maydanoz, marul bir ailenin yıllık ihtiyacını karşılayabilecek birçok ürün yetiştirilebilir. Küçük bir kümeste 3-5 tavuk bakılabilir, günde 3-4 litre süt veren bir keçi bile beslenebilir. Bahçede su kuyusu açılabilir. Böyle bir bahçeli ev modeli bir ailenin hafta sonu kır gezisi için 70-80 km araba ile uzaklara gitme saçmalığından, masrafından kurtulma imkânı da sağlayacaktır.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 04.02.2016)

5 Şubat 2016

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Esma-ül Hüsna



Umum dindarların, umum Müslümanların; kendilerine bildirilen, Peygamber Efendimiz'in hadislerinde bildirilen adetlere devamında bir mahsur yoktur. Onlar hafifletilmiş, herkesin günlük yapabileceği zikirlerdir. Ne gibi? Namazdan sonraki tesbihat gibi. 33, 33, 33; 99 eder. Ama bunların üzerindeki özel sayılar, özel rakamlar, işte 5000 kelime-i tevhid'le başlamak, 70.000 kelime-i tevhid gibi bunların hiçbirine hiçbir dindarın kendi başına karar verip bir yere oturup bunlarla meşgul olmaması gerekir. Çünkü bu bir özel ilimdir. Özel ilme ancak bir rehber, ancak bir bilen eşliğinde gidilebilir. Esmanın ve sayının doğru tespit edilememesi çok yüksek rakamlarda o kişinin kaldıramayacağı enerjiyi çekmesi... Çünkü o kişinin gücünü tespit etmek gerekir. O kişinin pazuları, ayak kasları o kadar sikleti kaldıramayacak bir güçte ise o ağırlığın altına o kişiyi sokmak bir antrenör problemidir, bir bilimsel hatadır. Dolayısıyla herkes kaldırabileceği yükün altına girmelidir. Ama her zaman halter sporunda yüz kilo üstü kaldıran insanlar da bulunmaktadır. Bunlara da dünya şampiyonları denilmektedir. Her ilim de şampiyonlar olabilir ama herkes şampiyon olacak diye bir şart yoktur. Biz pazar torbasını kaldırabilirsek diyelim ki beş kiloyu, on kiloyu, günlük hayatımızı sürdürmüş oluruz.

Mahmud Erol Kılıç

İsmet Özel: "Türk milleti aleyhine her şey İslâm aleyhinedir."


Yalan dünya tabiri Türk lisanında niçin yer alıyor? Yalan dünya tabiri Türk lisanında hangi yeri alıyor? Öncelikle anlayalım ki, tarih boyunca Allah’ın askeri olmaktan başa hiçbir rütbeye talip olmamış Türkler dünyaya onu karalamak, onu takbih etmek niyetiyle yalan demezler. Kâfirlerin varlığını şüphe ile karşıladıkları öte dünyanın yalan olmadığını tasrih kastıyla, müşahede edilen dünyanın aslı olmadığını dilleriyle ile ikrar eden Türklerdir. Faniliğin rağbete değmediğini tasrih kastı güderek de; benimsemediğimiz, yaklaşmaktan imtina ettiğimiz her şeye fena diyoruz biz Türkler. 

Dünyada vecibeleri ve mükellefiyetleri sebebiyle bulundukları şuurunu kuvveden fiile dilleriyle, edebiyatlarıyla, şiirleriyle geçirmiş millet Türk milletidir. Türk milleti aleyhine her şey İslâm aleyhinedir.


İsmet Özel, 5 Şubat 2016
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Semiz Ali Paşa'nın ileri görüşlülüğü


Son derece ileri görüşlü olan Semiz Ali Paşa sanki bu günleri görmüşcesine bir konuda Kanunî ile ters düşmüştür. Sultan Süleyman İstanbul'un su sorununun ıslahı için Kâğıthane sularının da getirilmesini, gerekirse her mahalleye çeşme yapılmasını emrettiğinde Semiz Ali Paşa bu icraatın İstanbul'a göçü teşvik edeceğini, taşradan hatta uzak memleketlerden bile insanların yerleşmek için payitahta geleceklerini söylemiştir. Böyle bir durumda insanları geçindirme problemi yaşayacaklarını bildirerek ikâzda bulunmuştur.

Talha Uğurluel
(Osmanlı'nın Kalbini Bekleyenler, Timaş Yayınları)

İstanbul yeniden Cuma Salâ'sına kavuştu



Dün akşam İstanbul'daki tüm selatin ve merkez camilerde Salâ verildi. Anadolu'da fasılasız süren bu kadim geleneğe İstanbul'da yeniden kavuştuk çok şükür. Birkaç kıymetli zat dışında kimsenin dert edinmediği, ciddi bir meseleydi. Dolayısıyla başta bu kıymetli zatlar, sonra da Türk milletinden Allah râzı olsun. Zira bu geleneğe bir takım makamlar bizi "lütfen" kavuşturmuş gibi bir algı var, öyle değil o canım benim. Biz istedik, onlar da mecbur kaldılar. Çok isteselerdi daha evvel yaparlardı. Kimse kimseyi yemesin yani... Şimdi geriye kalan şey ezanın daha güzel okunması, megafon kirliliğine son verilmesi. Yazıyoruz çiziyoruz inşallah bu konuda da bir şeyler yapılır. Cumalar mübarek.

4 Şubat 2016

Faydalı ilim nedir? Güzel rızık ne demek?


Faydalı ilim nedir? Güzel rızık ne demek? Serdar Tuncer soruyor, Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç cevaplıyor. Başka Şeyler bu akşam 22:30'da TVNET'te.

Ö.Tuğrul İnançer - Buluşma Noktası [2. Kısım]



- Makamı mekandan ayırmak lâzımdır. İnsanın bedeni, insanın hem mekanı hem makamıdır. Her şey bu bedenle yapılır. Bu beden zaman içinde eskir, dünyadaki işi bitince aslına döner. Yani yaratılma maddesine.

- Kainattaki ilk materyalist, en kıdemli materyalist şeytandır.

- Osmanlı Devleti, bir Avrupa devletidir. İlber hocaya sorabilirler. Dolayısıyla Rumeli kazaskeri, Anadolu kazaskerinden üstündür. İşte rumeli kazaskerliğini fiilen de yapmış olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin hat olarak büyük levhalar halinde, hilye-i saadetleri var. O hilye-i saadetlerin göbek altında genellikle "Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil âlemîn" (Seni Biz âlemlere rahmet olarak gönderdik) ayet-i şerifi yazar. Ama bazen de "Levlake levlake lemâ halaktü'l-eflâk" (Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım) yazar. Kazaskerin üç tane hilye-i şerifi var ben gördüm, "Levlake levlake lemâ halaktü'l-eflâk" yazıyor. Öyle bir âlim adam, onun kazaskerliği zamanında devletin sınırı Bosna'dan Basra'ya... Bunların içinde bir sürü âlim var. Medine, Mekke, Kahire bizim hep onlar. Topa koyarlar. Şimdi bir takım insanlar çıkıyor bu hadis vardı da yoktu da diye münakaşa ediyor. Ben zamanımızın nevzuhurlarına bakmam, tarihe ismini yazdırmış âlimlere bakarım. Onun için "Levlake levlake lemâ halaktü'l-eflâk" hadis-i kudsisi vardır.

- Yunus aleyhisselâmın balıktan kurtulması, İbrahim aleyhisselâmın ateşten kurtulması, Nuh aleyhisselâmın sudan kurtulması... Daha sayayım mı? Bunların hepsi nur-u muhammediyye'ye yaptıkları dua iledir. "Vesile yoktur" diye Muhammed bin Abdülvahhab kitabına yazmış. Şunu bilmiyorlar; bizzat kendi kardeşi Süleyman bin Abdülvahhab bu kalınlıkta bir kitap yazmıştır, bu vehhabilerin reisi olan kardeşinin fikirlerinin fikir olmayıp saçmalık olduğuna dair. Selefilik vesaire diyorlar, biz Selef-i salihinin ne olduğunu biliriz. Hepsinin ayağının tozunun yoluyuz. Selef-i salihin olmak başka şeydir, bir bedevi baldırıçıplak arap kabilesinin adetlerini din diye ortaya koymak başka şeydir.

- Hadisleri inkar etmek modaymış. Modaya bakarsan bu toplum "Sarığı çıkarıp fes giymeyiz" diye Sultan Mahmud'a isyan etmiştir, çok kafa kesilmiştir. Yüz sene sonra şapka inkılabında da kafa kesilmiştir, "Fesi çıkarmayız, şapka giymeyiz" diyenlere. Moda böyle bir şeydir. Hiç itibar edilecek bir şey değildir. Fransız lügatında karşılığı, geçici âdettir. Latince bir kelimedir, Fransızlar kullanırlar, bize de onlardan geçmiştir.

- Hadis-i Nebeviyye'de ne buyruluyor? "Dualar semâda asılı kalır. Ne zaman ki duada benim ismim, vasfım, sıfatım zikredilir, o zaman Allah katına ulaşır.". Cep telefonunda yazdın yazıyı, mail adresini de yazdın, düğmeye basmadın. O düğme Muhammed Mustafa'nın ismi, resmi, vasfıdır. Kendi söylüyor, "Semâda asılı kalır" diyor. Allah katına ulaşması için mutlaka Risalet-Penahın zikredilmesi lâzım. Kabul edip edilmemek? Onun için ayrıca yalvarılır. Ayrıca Hz. Ömer mi çok bilir, şimdiki zevat mı çok bilir? Bir kere Ashab. "Peygamberlik benimle bitmeseydi Ömer peygamber olurdu" iltifatına mazhar olmuş bir zat. Tarifi lisana sığmaz. Kendi zamanında kuraklık olduğunda yağmur duasına çıkıyor. Hz. Abbas, Efendimizin amcasını yağmur duasında mutlaka yanına alıyor. Hz. Ömer (r.a) Efendimiz, Hz. Abbas (r.a) Efendimizi sağına alıyor, elini tutuyor onun. "Yarabbi! Bu Resulullah'ın amcasıdır, bunun hatırı için bize yağmur ver!" diyor. "Vesile yok" diyorlar. Allah Allah. Hz. Ömer mi biliyor, bunlar mı biliyor? Nasıl yokmuş? "Ama türbeden olmaz.". Sen türbedekini ölü zannediyorsan, sen evvela kendi beynini dirilt. "Allah yolunda ölenlere, ölü demeyiniz" ayetinin nail olduğu zat, Aleyhissalatu vesselâm başta olmak üzere, Allah yolunda ölenler, ölü müdür? Ama burada cenab-ı hakkın bize çok güzel bir nimeti, lütfu var. "Onlar benim indimde rızıklandırılırlar (Ve lâkin lâ teş’urûn), sizin buna şuurunuz yetmez" diyor. Daha açık söyleyeyim: Allah-ı zülcelâl külhanbeyi ağzıyla "Sizin aklınız basmaz arkadaş" diyor, biz hâlâ "basar" diyoruz. Ya Allah'ın dediği mi olacak bizim dediğimiz mi olacak? "Ve lâkin lâ teş’urûn" demek, "Sizin aklınız yetmez" demek. "Benim indimde rızıklandırılarlar", ölenlerden bahsediyor. Rızk ne? Bu rızkın içine tahsili sırasında, tahsili yarım kalıp ölenler de dahildir, onların tahsilleri tamamlandırılır. Seyr-i süluku yarım kalanlar da tamamlandırılır. Bana inanmayan İbn-i Arabi Hazretlerine baksın. İbn-i Arabi'yi de anlamazlarmış. E canım İbn-i Arabi de o kadar ucuz mu? Herkes mi anlasın kardeşim? Herkes mi anlasın?

- Biz bütün bu sıkıntılardan kurtulmanın yegane yolunun Efendimize yaklaşmak olduğunu bir kere daha tekrarlayalım ve şunu bilelim ki biz ona bir adım atarsak, o bize en az on adım atar.

Ö. Tuğrul İnançer

Ayrıca bkz[1. Kısım]

Şiir, ufuk açar

Bursa, 1887
Dergâh/tekke irfanı, sanatı beslerken, şiir, özellikle Osmanlı bilgininin tahayyül ve tevehhümünü serbestçe koşturacağı muazzam bir ufuk açar. Bu nedenle, İslâm-Türk felsefe-bilim zihniyetinin muhtevası şiir dışarıda bırakılarak kuşatılamaz.

İhsan Fazlıoğlu, Kayıp Halka
İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Anlam Küresi, sf, 105

Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası


Osmanlı ilim ve fikir dünyası, kendisinden önceki İslâm ilim ve fikir geleneğinin temsilcisi olarak neşv ü nemâ bulmuş, VIII/XIV. yüzyıldaki ilk kurumsallaşma adımlarından sonra bilhassa İstanbul’un fethiyle etkileri yüzyılları aşan bir gelenek olarak tezahür etmiş ve bu geleneğe ilim ve düşüncenin her alanında köklü katkılar sağlamıştır. Bununla birlikte Osmanlı ilim ve fikir mirasının, fetih öncesi bağlantılarını da dikkate alarak çok yönlü olarak incelenmeye muhtaç olduğunu söylemek mümkündür. Böyle bir ihtiyaca binaen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 2013 yılında, “Sahn-ı Semân’dan Dârülfünûn’a Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası: Âlimler, Müesseseler ve Fikrî Eserler” üst başlığı ile uluslararası bir dizi sempozyum düzenleme kararı almış ve elinizdeki eser, bu sempozyumun birincisine iştirak eden araştırmacılar tarafından sunulan ve her biri alanına önemli katkılar sağlayan tebliğlerin yeniden gözden geçirilmiş metinlerinden hazırlanmıştır.


Osmanlı’da İlim ve Fikir Dünyası
Ömer Mahir Alper, Mustakim Arıcı
344 Sayfa, 28 TL
www.klasikyayinlari.com

Türk düşüncesinin tarihî seyrine nüfuz

Surname-i Hümayun'da Süleymaniye, 1582- 88
Türk düşüncesinin tarihî seyrine nüfuz ancak ve ancak Türk toplumunun hayat ilişkilerinin örgütlenmesini anlamak; bu örgütlenmenin amaçlarını belirlemek, özellikle hayatın, en geniş anlamıyla eşyayla temas tarzlarını yakalamakla mümkündür. Bu çerçevede, asıl'dan unsur'a tüm bir Tanrı, kozmos, gökyüzü, dünya, insan, toplum ve devlete ilişkin hem dünya görüşünü [anlam-değer dünyasını] hem de dünya tasavvurunu [resim dünyasını] kurmak elzemdir. Düşünceyi üreten, âlim, ârif, şair, tabip, zanaat ve meslek sahipleri, mimar vb. tüm düşünen sınıfları dikkate almak, hem yazılı anlamda metinleri hem de "fikrin eylemde tecessüm etmesi" demek olan siyasî bir tavrı, bir meydan savaşını, bir antlaşmayı, görsel sanat ve "fikrin maddede tecessüm etmesi" demek olan yapıt anlamındaki mimarî eserleri;* hatta sözlü kültürün taşıdığı unsurları göz önünde bulundurmak, düşüncenin tecelli ettiği bütünü/küreyi görmek için zorunludur. Çünkü düşünce, hayat içerisinde yayılmış ve dağılmış olarak mevcuttur; bizatihi hayatın o şekilde olmasını mümkün kılan hayatın kılcal damarlarına kadar yayılmış düşüncedir/anlamdır; hayat en geniş anlamıyla söz konusu anlamın, ilişkiler ağı içerisinde tecessüm etmesidir.

* Örnek olarak, Süleymaniye bir fikrin/mananın cisimleşmiş hâlidir. Doğal olarak, Süleymaniye'yi anlamak demek, bu fikri/manayı, hatta bu fikri/manayı mümkün kılan topyekün o tarihî bağlamdaki hayatı, hayat küresini anlamak demektir.

İhsan Fazlıoğlu, Kayıp Halka
İslam-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Anlam Küresi, sf, 73

3 Şubat 2016

Ö.Tuğrul İnançer - Buluşma Noktası [1. Kısım]


 
- Bendenizin şahit olduğu Konya, Adana, Antep, Tokat, Ankara, Bursa, Kütahya, Afyon gibi şehirlerde perşembe günü akşamı cuma gecesini ilan eden yatsı namazından önce sala okunuyor. İstanbul'da okunmuyor. Nedenini bilmiyorum. Çok da şaşmıyorum. Çünkü bu millet dinine sahip çıkmakta noksan davranıyor. Çünkü din, bir yaşam kurumu olmaktan çıkarılmış, ibadet ritüellerini yerine getirilmesiyle yetinilen, tapınma dini hâline indirgenmiş. Dolayısıyla din-i mübin-i İslâm; evde seccadenin üstüne, ev dışında cami duvarları arasına ve vakit itibariyle de Ramazan ayı ve bazı mübarek gecelere sıkıştırılmış. Hayatında içinde din, yeterince yok. Ferdî olarak var olması yetmez.

- 1932'den 1950'ye kadar Türkiye'nin tamamında ezan okutulmadı. Buna da bir tepki vermedi bu topluluk. Millet diyemeyeceğim, kusura bakmayın. Böyle bir eksikliğe tepki vermeyen insan toplumunun adı millet değildir. Ağır oldu? Ağır oldu mu hafif oldu mu ona bakma! Doğru mu yanlış mı ona bak!

- Bakma sen her şeye rağmen tenkit ederiz falan ama başkasına da laf söyletmeyiz. Millet-i azîmedir Türk Milleti ve Efendimiz Hazretlerine en büyük tazimkâr Müslüman topluluğu Türklerdir. Efendimize yazılan kasaidin ve naatların %65'i Türkçedir veya Türkler tarafından yazılmıştır.

- Hz. Mevlânâ Türktür. Özbeöz Türk'tür. Maveraünnehr Farsçası, Horasan Farçasıyla yazmıştır, yabancı dille yazmamıştır, bunu da bilmiyorlar. Türkler Farsça konuşurlardı. Hâlâ Merv'de, Herat'ta...

- Fütuhat-ı İslamiyye bayraktarlığı Emeviler'in biraz Kuzey Afrika'daki fetihlerinden sonra asırlardır Türklerin elindedir. Bütün Hindistan, Gazneli Mahmud Hazretleri ve Babür Şah'la Müslüman olmuştur. Bütün Rumeli Türklerle... Babür, çok önemli bir Türk şahıdır. Onun Babürnâmesi bir Türkçe şaheseridir. Toplumumuz bu değerlerinden haberdar olmadığı için bunları mutlaka her fırsatta ortaya koymak lâzım. Bu toplum, tercümeler üzerine hüküm bina ediyor.

- Dükkanlarda yazar: Er-rızku al'allah. Altında yazar: Rızk Allah'tandır. Yanlış. Biraz Arapça bilseler; al'allah, Allah'tadır. Rızk Allah'tadır ile Rızk Allah'tandır arasında çok ciddi fark var. Rızk Allah'tan değildir, Rızk Allah'tadır. İstediğine verir. Çalışmakla rızk elde edilseydi... Rızkı yalnız para kazanmak ve bedeni beslemek zannediyoruz. İyi bir eş, zevce; en hayırlı rızktır. Hayırlı ve meşrebi uygun evlat; en büyük rızktır. Salih arkadaş, iyi öğretmen, bunların hepsi rızktır. Biz hep yemek içmek, aklımız fikrimiz orada. Mideden bağlılık, bütün mahlukatta vardır. İnsanı sair mahlukattan üstün kılan şeyler, talepleridir.

- Paşa elbisesi giymekle paşa olunmaz.

- İnnallâhe ve melâiketehu yusallûne alân nebiyyi, yâ eyyuhâllezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ(teslîmen). Allah ve meleklerinin salat etmekte oldukları, övmekte oldukları Hz.Peygamber'e kulların bu işi yapması, halifettullah olan insanların, Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanması demektir. Çünkü her insan Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanmalıdır.

- Her konuştuğumuz şeye, Kur'an'dan delil, hadisten delil arayanlar delidir. Sabah namazını kaç rekat kılıyorsun? Öğleni? Akşamı? Niye? Kur'an'da göster. Niçin evvela secdeye gidip sonra rükû etmiyorsun? Secdeye başını bir defa koymuyorsun, iki defa koyuyorsun. Nerede yazıyor? Sen, dinin direği olan, Kur'an-ı Kerim'de pek çok yerde geçen namazın kılınmasını bile Kur'an-ı Kerim'den öğrenemezsin. Ayrıca kimin haddine ki Kur'an-ı azimuşşanı namaz hocası seviyesine indirgemek? Her şey Kur'an-ı Kerim'den öğrenilmez. Çünkü Allah insana, insandan tecelli eder. Kitaptan değil, ateşten değil. Biz musevî değiliz, isevî değiliz, Muhammedîyiz.

- "Size bakıp, hareketlerinize bakıp Müslümanlığa özenenler yoksa, imanınızı gözden geçirin" buyuruyor efendimiz. Ben elhamdülillah Müslümanım. "La ilahe İllallah Muhammedun Resulüllah" diyenlerdenim. Yapabildiği kadarıyla yapmaya gayret edenlerdenim. Ama, bir Müslüman dünyasına bakıp da Müslüman olmaya özenmiyorum. Dolayısıyla "Müslümanlar niye böyle?" diye bazen suale maruz kalıyoruz, benim cevabım hep tek: Müslüman oldukları zaman düzelirler.

- Misafire kahve içer misin diye sorulmaz? Orta bir terbiye, "Nasıl içersiniz?" diye sorar. İnce terbiye, dört tane kahve getirir. "Efendim bu sade, bu az şekerli, bu orta, bu çok şekerli. Hangisini tercih buyurursunuz?" diye ikram eder. Bu derviş terbiyesidir. Dergâhlara ilk misafir gelen şeyh efendi ya da bir devlet adamına daima dört kahve çıkarılır. Müslümanlık zaten ince insanlıktır. Biz insanlığımızı kaybettik. Müslümanlığa daha sıra gelmedi. Allahu ekber diyor el bombası atıyor. Kime? "La ilahe İllallah Muhammedun Resulüllah" diyene.

- Bugün Avrupa medeniyeti diye hayran olunan zenginlik medeniyet değildir. O zenginliğin kaynağı hırsızlıktır. Dünyanın en büyük elması, Kuh-i-Nur elmasıdır. Ondan sonra da Bahr-i Nur elması gelir. Elmastan anlayanlar bilir. O Hz. Google'a soruyorlar ya her şeyi, Kuh-i-Nur elmasına baksın aziz izleyicilerimiz. Hâlen İngiltere mali hazinesindedir, İngiltere kraliyet hazinesindedir, İngiliz kraliçesinin tacındadır diye muhtelif yanlış bilgiler var. Doğrusu, kraliçesinin tacındadır ve kaynağı Hindistan'dır der. Hindistan'ın neresi, yazmaz. Ben söyleyeyim. Delhi'de en az Agra'daki Tac Mahal kadar yüksek bir sanat eseri olan Hümâyun Şah'ın kabri vardır. Kabri ve türbesi. Malum bu avizelerde taşların veya yüzüklerin takılı olduğu şeye tırnak denir. Büyük bir avize vardır ve o avizenin en alt tırnağı boştur. Çünkü Kuh-i-Nur elması oradaydı, oradan İngilizler çaldı. Utanmadan da kraliçelerinin, krallarının tacına koydular... Belçika kralı I. Leopold, otomotiv sanayi başlayınca... Kongo, Belçika'nın 18 misli büyüklükte bir yerdir. Kongo, Belçika'nın müstemlekesidir. Belçika kralı I. Leopold'un genelgesi vardır: Her köy nüfus başına, günde 3 kilo 5 kilo o hatırımda değil, kauçuk ham maddesi getirmezse o köyün ahalisinin burunları ve kulakları kesilecektir diye. Burnu ve kulağı kesik birçok adam vardır. 1954'e gel: Cezayir'de Fransız işgaline direnen Müslümanların yakalananlarından bazılarının burun ve kulakları kesilmiştir. Fotoğrafı var. Benim arşivimde var. Bir Fransız gazetesinde de var. Hırsızdır bunlar, hırsız. Ufacık Hollanda'nın Endonezya'da ne işi var? Medeniyet götürüyorlar. Irak'a da götüreceklerdi. En evvel yaptıkları iş Bağdat müzesini talan ettiler. Hırsızlıkla elde edilen maddi varlığın adı medeniyet değildir.

- "Efendim Kur'an-ı Mübin açıktır.".  Doğru, açıktır. Senin gönlün ne kadar açıksa o kadar açıktır. Senin kalbin, gönlün, ufkun, beynin, aklın, idrakin, irfanın, ilmin ne kadar açıksa; Kur'an-ı Kerim sana o kadar açıktır.

- Rahmet-i ilâhiden insanı, daha doğrusu mahluku kovduran şey günah değildir; edepsizliktir.

- Nefse en büyük zulüm, Allah'ın emirlerini dinlememektir.

- Yavrusuna hizmet etmek, yardım etmek değil de idare etmek, tiranlık taslamak isteyen her ana; deniz anasıdır. Analar babalar yavrularının sahibi değildirler. Yavrular, analarının babalarının kölesi değildirler. İki de bir "Hakkımı helal etmem" tehdidi savuranlar, analık yapıyor zannetmesinler kendilerini.

- İslâm'da edeb, amelden üstündür.

- Efendimizi üzen, Allah'ı üzer. Men yutiır resûle fe kad atâallâhKim Resûl'e itaat ederse, Allah'a itaat etmiş olur. Buradaki itaat kelimesini kaldır, istediğin kelimeyi kavramı koy, formül değişmez. Zaten bu formülü bünyeleştiren kişiler de şaşılıktan kurtulur.

Ö. Tuğrul İnançer

Yedi dal


Ahmed Şemseddîn Marmaravî hazretleri bir sohbetlerinde talebelerine; "İyi dinleyiniz!" dedikten sonra şu nasihatte bulundu.

"İnsanın kalbinde bir hevâ ağacı bitmiştir ki yedi dalı vardır. Her dal bir tarafa yönelir. Birincisi göze, ikincisi dile, üçüncüsü kalbe, dördüncüsü nefse, beşincisi ebnâ-i cinse (diğer insanlara), altıncısı dünyâya, yedincisi âhiretedir. Her dalın bir çeşit meyvesi vardır. Göze yönelen dalın meyvesi harama bakmaktır. Dile yöneleninki, başkasının ayıp ve kötülüklerini söylemek, gıybet etmektir. Kalbe yöneleninki, başkalarına kin ve düşmanlık etmektir. Nefse yöneleninki, şüpheli şeyler ile, haram ve mekruhları işlemektir. İnsanlara yöneleninki, onlardan üstün olmak, onları hor ve hakîr tutmak, aşağı görmektir. Dünyâya yöneleninki, uzun emel sâhibi olmak, aş, iş, mal ve makam hırsı ile dolu olmaktır. Âhirete yönelen dal ise, üzüntü ve pişmanlıktır. İnsanda hevânın, arzu ve isteklerin kökü bâkidir, kalıcıdır. Elbette devamlı tâze dallar verir. Ancak Allahü teâlânın emirleri yerine getirilir, yasaklarından sakınılırsa hevâ ağacı kalpten sökülüp atılır. Kötü huyları, ahlâkları gidip, güzel huylar ile süslenir. Bu ise bir rehberin yol göstermesi ile mümkün olur."

Nazar kıldıkça insâna gönül hayrâna dolanur


Nazar kıldıkça insâna gönül hayrâna dolanur,
Acebdir kimi Hakk ister, kimi butlana dolanur.
Gel ey dertsiz kişi dervişliğe duruş sâ’y eyle gel bunda
Bu hâl ile olursan bil işin hüsrâna dolanur.
Nedendir kani olmuşsan murad‐ı nefse dalmışsın,
İçine hırsı almışsan işin şeytâna dolanur.

Yeter çalındın ey hâce fenâ mülkün metâına,
Çok uzatma ki Azrâil gelür bu cânâ dolanur.
Gönül verme bu dünyâya başını verme kavgâya,
Kazandığın amel bir gün gelür mîzâna dolanur.
Başı devletlû kul oldur Hakk’ı bulmuş ola seri,
Gözü gönlü dil u cânı kamu Subhâna dolanur.
Niyâzî kulunun yâ Râb vücûdu zenbini mahv et,
Mülâzimdır kapunda ol heman ihsâna dolanur.

Niyâzî-i Mısrî [k.s]

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.