01 Şubat 2016

Biz ve Onlar


Hareketlerini şartlara ve şartlandırmalara uyarak tanzim edenler bizi şu veya bu şekilde şartlandırdı ve giderek şekillendirdi. Hâlâ mel’un şartlandırmalarını götürebildikleri kadar ileri götürme ısrarındadırlar. Biz onlara direniyoruz. Direnişimiz bizi İslâm değirmeninin döndüğü yere götürdü. Bizim biz oluşumuz direnişimiz mikyasındadır. Direnişimize fasıla vermemek, bizi şartlandırmak isteyenleri tesirsiz bırakmak için ne yapacağız? Şunu: Renkleri ve zevkleri münakaşa konusu yapacağız; başka hiçbir şeyi değil. Hem renkler ve hem de zevkler üzerinde hassasiyet ve titizlikle münakaşa edeceğiz. Bunu yapmadığımız için tarihte Türkler Türk’müş gibi yapıp deveyi hamutuyla yutanlar tarafından zillete düşürüldü. Şartlandırmakla vazifeli eşhas İnebahtı’da uğranılan hezimetten sonra bize hep ölümü gösterip bizi her türlü sıtmaya razı etti. Seferberlik akabinde karşımıza çıkarılan Sevr Anlaşması öyle bir belâ idi ki, bizde Lozan Anlaşması’yla vatanın kurtarıldığını mı, yoksa ipotek mi edildiğini soracak hal kalmadı. Bu halsizliğimiz üzerinden daha yarım asır bile geçmeden -henüz 37 sene geçmişti- 27 Mayıs 1960 sabahı Alparslan Türkeş “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız.” hükmünü vurgulu bir sesle haykırdı. Kısa bir süre sonra ihtilâl içinde ihtilâle özenip ondörtler hareketinin başını çekecek olan zat neden yaptı bunu? NATO ve CENTO ihtilâlcilerin kendilerine olan bağlılığından şüphe mi ediyordu? Hiç değil. 27 Mayıs 1960 ihtilâli Türk düşmanlarına Türkleri bocalatma faaliyetinin aksatılmadığını haber veriyordu. Tarih boyunca Türk düşmanlarının kimleri ve neleri teminata kavuşturduğunu fark edemedik. Hâlâ edemiyoruz.

Kimdi Osmanlı Devleti’nin teşkilinden itibaren Türklerin başına ekşiyenler? Bizlerden, Türklerden birileri mi? Onlar için rengi rengimizle, zevki zevkimizle uyum sağlıyor diyebilir miydik? Renk ve zevk meselesi gündeme girince dikkatimizi din birliği ile millî birliğin nerelerde arandığına çevirmemiz lâzım. Tarih boyunca Türklerin başına ekşiyenlerin dinleriyle milliyetleri birbirinden kopuk muydu? Bu yaptıklarını Türk değil de Müslüman oldukları için mi, Müslüman değil de Türk oldukları için mi yapıyorlardı? Milliyetle dini birbirinden ayırınca var mıyız biz Müslümanlar? Varsak gerek dünyanın ve gerekse bu ülkenin neresindeyiz? Bu ülkeyi, bir ülkeyi vatan kabul edişimiz hangi gerekçeye dayanıyor? Bu son sualin cevabını temin edebilmek ancak bir insanın İslâm dairesinde yer alması hassaten neye taalluk ettiğini bildiğimizde mümkündür. Kişiye Müslüman denilmesi onun evleviyetle Budist, Brahman, Hindu, Şaman, Taocu, Konfüçyianist, Pagan, Putperest, Müşrik olmayışı yüzünden midir; yoksa insanları Müslim kılan bilhassa teorik ve pratik yanlarıyla Yahudi ve Hıristiyan olmayışları mıdır? Neler bizi bu güne taşıdı ve yarının dünyası olarak gördüğümüz nedir? Eğer şikâyetçi isek şikâyette bulunduğumuz esaretin doğduğu saha siyasette mi, ekonomide mi, kültürde mi? Zihnimize açtığımız yer Allah’tan gayrısına itaat vakıasına olan isyanı taşıyabilir bir seviyede mi? Modernliğe esoterik hususiyeti haiz meşruiyet kazandırmak isteyenler hepimize bir semavî dinler dolması yutturdu. Giderek fiyakalı bir İbrahimî Gelenek zihinleri meşgul etti. Biz yuttuğu dolmanın lezzetiyle mest olanlardan biri miyiz?

İsmet Özel, 29 Ocak 2016
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.