09 Şubat 2016

Prof.Dr. Mahmud Erol Kılıç - Başka Şeyler



4 Şubat 2016 Perşembe akşamı Serdar Tuncer'in konuğuydu Mahmud Erol Kılıç hoca. Konu "Faydalı ilim nedir? Güzel rızık ne demek?" üzerineydi ve bir hadis-i şerife dayalıydı: "Allahümme innî es'elüke ilmen nâfian ve rızkan tayyiben ve amelen mütekabbelen.". Yani: "Allah'ım! senden, faydalı bir ilim, temiz bir rızık ve kabul olunan bir amel isterim.". Naçizane, programdan bazı bölümleri metin olarak paylaşmak istedim. İstifadenizin bol olmasını dileriz.

- Asıl olan manadır. Kelimeler eski tabirle kervanlar olarak görülür. Mana yükünü taşırlar. Bir kervan eğer içi boş gidiyorsa ve nereye gittiğini de bilmiyorsa o kelimeler alt alta dizilir. Bunu anlamsız şiir için söyler Kuddusi Baba, bazı şairlerin şiirlerini tenkit ederken. Bir kervan gidiyor ama nereye gittiği belli değil ve yükü de yok. Taşıdığı bir yük de yok. Ama "ariflerin şiirleri öyle şiirdir ki" diyor; "gittiği yer de belli ve yük de belli.

- "Ben onlara bütün isimlerimi yükledim" diyorsa, sır insandadır. İnsanı tanımak; işte bu marifet ilmi oluyor, buradan Allah biliniyor. Allah adeta bir kopya veriyor, "Beni tanıman kolay" bir bakıma diyor.

- İslam dünyasını gezen birisiyim. Hangi şirketlerde hangi yemeklerde neler konuşulduğuna şahit olduğum şeyler var. "Mısır piramitleri kafirler tarafından yapıldı bunları yıkmamız lâzım" diyen konuşmadan tutunuz da detaylarını vermek istemediğim çok basit, çok ilkel, İslam ümmetinin de bana göre hiç ihtiyacı olmayan konuların ihtiyaçmış gibi konuşulduğu yerler, meclisler biliyorum. Yüksek metafiziğin konuşulduğu yerler kalmadı maalesef.

- Kişi kendini bulduğu nokta, Hakk'ın sıfatlarını bulma hâlidir, o da Hakikat-i Muhammediye'dir. Yani Hakk'ın sıfat makamı Hakikat-i Muhammediye'dir. Dolayısıyla bir kişinin kendisini tanıması demek, Hakikat-i Muhammediye'yi tanıması demektir.

- Özellikle bu işin ilmini yapanların durumu çok vahim, bildiğiniz gibi değil. Başkaları bunu bilmez, bizim hâlimiz çok çok kötü gerçekten. Ancak şöyle bir ümit içindeyiz: yes'e kapılmak da şeytandandır, ümitsizlik şeytandandır. Bir ümidimiz de kişi sevdiğiyle beraberdir. Kapının kıtmiri olmak, o kapının bekçisi, kapıyı bekleyen bir adeta köpeği olmaktan nasiplenip de "Belki bize de bir şeyler lutfederler" diye bekliyoruz. Yoksa bizim kendimizin iktisap ettiği, kesbettiğimiz bir şey yok. Bu yolu hakkıyla, amelini yapamıyor olsak bile, dört dörtlük yerine getiremiyor olsak bile; "Dünya ve dünya içerisindeki her şey alçaltılmıştır, alçaktır". Dolayısıyla, yeryüzü hayatında siz hiçbir zaman mükemmel bir amel yapamayacaksınız. Her zaman noksan kalacak. 

- "Tam olmak" çok büyük bir iddia. "Ben oldum", beraberinde birçok şeyi getiriyor size. Çok büyük bir iddia. Özellikle tasavvuf piyasası dediğimiz piyasada, çok üzülerek bu ifadeyi kullanıyorum, her şey ayağa düşürüldüğü gibi günümüzde bazen tasavvuf da ayağa düşürüldü. Birkaç kitap okuyarak bir ayda iki ayda "Ben oldum" diyenler çıkıyor. Bir şeyhe intisap edip belirli Esma'ları sadece katettikten sonra "Bana niye hilafet vermiyorsun, bir an evvel beni halife yapsana" deyip kapısını çalanlar çıkabiliyor. Bunlar büyük mes'uliyetli şeyler. Kimse bunları talep etmezdi, o kadar ağır şeyler ki. Ama şimdi talep edenler oluyor... En zor şey dervişlik. Şeyhlik, halifelik bir bakıma daha kolay belki ama dervişlik gerçekten çok zor. 

Eskiden bir edeb vardı. Osmanlı'da veya yakın zamana gelinceye kadarki edeb sahibi şeyh efendilerin "Eş Şeyh", "El-İnsân'ül Kâmil", "Falanca efendi" diye imzaları yoktu. Ama şimdilerde böyle imza atanlar var. "Ben şeyhim" diye imza atanlar var. Osmanlı'daki zatın imzası nasıldı? Hadim'ül fukara. Dervişlerin hizmetkârı, fakirlerin hizmetkârı. Kendini hizmetkâr olarak gören kimseydi şeyh efendi. Şimdi her şey tepetaklak oldu. Ardından başka makamlar, iddialar, kutub olmak, zamanın yeganesi olmak gibi çok iddialı sözler... Bunu niçin söylüyorum? Tasavvuf alanı çok kontrolsüz, başıboş bir alan hâline getirildiği için 30 Kasım 1925'ten bu yana; herkesin her şeyi yapabildiği bir alan hâline gelmiştir. Çünkü denetim mekanizması fiziksel anlamda yoktur. Manevi olarak denetimi şüphesiz vardır, kimse ona mani olamaz ama fiziksel olarak olmayınca herkes her şeyi iddia edebiliyor. Kimse de kimseye bir şey diyemiyor, karışamıyor.

- Tasavvufta çok kullanılan bir kavram, deyiş vardır; "Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır" sözü gibi... Burada kastedilen şey; bir öğretmeni, bir muallimi olmadan bir meslek öğrenen kimseye nefsi hitap etmeye başlar. Mürşit, usta demektir. Çırak, kalfa, usta hâlinde çalışma yapıyorsanız bu çalışmada sizin bir ustaya ihtiyacınız var. Çok doğal bir süreçtir, geleneksel zanaat eğitiminde böyleydi. Ama siz buna karşı geldiğiniz zaman, "Ben ustayı kabul etmiyorum" dediğiniz zaman bile bugün bazı anti tasavvufi akımların hocaefendileri veya hocalarının derslerine gidiniz, oradaki hitap şeklinin, karşı olduğu bir tarikat yapısından farklı olmadığını görürsünüz. Bir şeyi öğretenin belirli bir hürmete layık olması doğal bir süreçtir. "Bana bir harf öğretenin kulu kölesi olurum" diyor İmam-ı Ali. "Öğretmen kutsaldır" anlayışı zedenlendiği için liseler düzeyinde dahi öğretmenlere hürmetin, saygının çok azaldığına dair arkadaşlardan çok ciddi şikayetler geliyor. Eskiden öğretmen çok kutsal, farklı bir mertebeydi öğrencilerin gözünde.

- Herkesin yolu kendine mübarek olsun. Mahlukatın nefesleri adedince Allah'a giden yollar var. Bizim gayelilik problemini unutmamamız lazım. Biz insan olarak yeryüzüne gelme sebebimiz, gayemiz veya ilim çalışıyorkenki gayemiz de Allah'ı bulmamız. Diyeceksiniz ki "Niye öyle bir gayemiz var, Allah'ı bulmak zorunda mıyız?". Birilerinin aklına bu gelebilir. Allah'ı bulmamız aslında bizim kendi dışımızda bir olay değil, bizim kendimizi bulmamız demek. "Ben ona kendi ruhumu üfledim" diyor. Demek ki senin altyapın; ruhullah. Sen Allah'ın ruhunu taşıyorsun. Sonra bedenlenmişsin, bohçalanmışsın, o ruh gitmemiş, örtülmüş. Sen o ruhunu ararken aslında kendini arıyorsun ve onu bulmadığın sürece de mutlak huzura eremiyorsun. yeryüzü hayatında hiçbir şekilde bundan başka bir uğraş, çaba, ilim o huzuru mutluluğu vermiyor.

- "Senin medhinde şirket eylesem Mevlâ’ya ma’dûmum / bu babda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallah!" [Şeyh Gâlib]... Bakınız ne güzel bir edebiyat değil mi? Bu edebiyat, İslam dinini estetize eden bir filtrenin ürünü. O filtre tasavvuftur. Bu tasavvuf filtresini iyi muhafaza etmek zorundayız. Bu çıktığı anda İslam bizim elimizde tamamen politik bir jargon, politik bir akım ya da hukukî bir manzume hâline gelir. Oysa ki hayatı estetize eden; şiiriyle, mimarisiyle, sanatıyla, ikili ilişkileriyle, aile ve toplum yapısıyla, barış ortamıyla... Bugün ülkemizde bir grup insan bir diğer grup insana artık "kardeşim" gözüyle bakmıyor. Bunun üzerine ülkemizde her şey tamamen siyasilere ihale edildi. Siyasiler çözsün bu işi... Başarılı oldukları yerler var, başaramadıkları yerler de var. Her şey siyasetin çözebileceği şeyler değil. Kardeşlik ruhunun nasıl tesis edilebildiğine dair örnekler var. Hacı Bektaş dergâhına gelen insanlarda düşmanlık oldu mu? Hazreti Mevlânâ'ya gelen insanlarda geçmişte düşmanlık oldu mu? Falanca dergâha gelene "Sen Kürt müsün, Türk müsün, Laz mısın, Çerkez misin?" diye soruldu mu geçmişte hiç? Ben hiç böyle bir kayıt hatırlamıyorum yani bir ırka mensubiyetiyle bir insana değer verildiğine dair hiçbir şey görmüyorum ama maalesef şu an cahiliye dönemi adetleri bazı Müslümanların önüne geçti. Bunlar her iki tarafın da kardeşlik hukukunu zedeler hâle geldi. İnnemel mû’minûne ihvetun [Hucurat 49/10]. Müslümanlar kardeştir. Kardeş olmak zorundadırlar. Arabın aceme, acemin Araba bir üstünlüğü yok. Sadece içinizdeki takva sahiplerindedir. Hangi milletten olursa takva sahibi, önümüze geçer o. "İsterse kulağı küpeli bir Habeşli olsun" diyor hadis-i şerifte. Dolayısıyla tevhidin, birliğin tesis edilebilmesi için yüksek metafizik görüşe sahip insanlara ihtiyaç var. Siyasilerin kaplama alanı o kadar geniş değil, tek başına bu işi çözemezler. Ben daha ilim erbabının, kanaat önderlerinin, bilgelerin, kaldıysa eğer şeyh efendilerin bu işlerde çok daha önemli roller oynayacağı kanaatindeyim. Geçmişte oynadı. Çok örnek var elimizde. Kan davasından dolayı 60 senedir birbirini öldüren bir aşireti bölgenin valisi, kaymakamına kadar siyasi mekanizma ne kadar çaba sarf ettiyse başaramıyor. Ama yöreye çağrılan bir şeyh efendi, 60 yıllık kan davasına son vermiştir. 1970'li yıllarda olmuştur. Yeri, ili, ilçesi her şeyi tarafımızdan biliniyor. Kaymakamın verdiği raporda "Sakın ha bu işi şeyh efendi çözdü raporu gitmesin Ankara'ya, bizim karizmamızı çizer, bunu yine biz çözdük gibi görülsün" denilmiştir.

- Geçmişte manevi önderlerle devlet birlikte hareket ederlerdi. Çözülme önce içten başlar. Siz safları gevşetmeye başladığınız zaman açılan açığa şeytan girer. O açığa işleri bu olanlar, açık bekleyenler doldurmaya çalışıyorlar.

- Kimin önünde eğiliyor sultan, kılıç kuşanıyor? Nakîbüleşrafın önünde. Kim nakîbüleşraf? Osmanlı seyyidlerinin, evlad-ı Resulün başı olan kimse. Osmanlı sultanı diyor ki "Gerçek sultan sizsiniz.". Ehl-i beytindir hak. Bunu bir seyyidin önünde yapıyor. Osmanlı bu manada vahhabi arkadaşlara göre bir şii imparatorluğudur.

- Tasavvuf erbabının sultanla ilişkisi mesafelidir. Bir şey istedikleri zaman da sultanların onu yerine getirmemesi mümkün değildir. Sultanlar o talimi almışlar. Sultanlığını bırakıp dergâhlara kapanan, İbrahim Edhem örneğinde olduğu gibi Fatih, Akşemseddin olmasaydı... "Sultanlık benim için bir şey değil, müsaade edin ben derviş olmak istiyorum" diyor. Gerçek sultanlığı görüyor çünkü. 

- Bugün bütün iktisat fakültelerinde şu öğretilir: İktisat ilmi, sınırlı doğa imkanları karşısında sınırsız insan ihtiyaçlarının dengelenmesi ilmidir. İlmi böyle koyduğunuz zaman bunun sonucunda aşırı kapitalizm çıkacağını ve insanlığı sömüreceğini düşünebilirsiniz. Doğayı, tabiatı sınırlı olarak koyuyorsunuz ama insan ihtiyaçlarını sınırsız olarak koyuyorsunuz. Bunun bir müddet sonra nasıl bir zulme dönüşeceğini görmemiz mümkündü ve şuanda dünyada olup biten bu zulümdür. Dünyada eşit gelir dağılımının olmaması, dengesizliklerin olması, bir dolar aylıkla çalışan işçilerin olması Afrika'nın bazı maden ocaklarında ve 7-8 saat değil 12 saat çalışıyor aylığı bir dolara... Bu şekilde olan bir ekonomi ilmi acaba faydalı bir ilim dalı mıdır? Reklamcılık diye bir ilim var. Tarifinde şu yazar: Afrika-Ekvator kuşağındaki bir kabileye soba satabilmek, kutuplarda yaşayan Eskimo'ya ise buzdolabı satabilmek reklamcılık başarısıdır. Bana göre bu bir zulümdür. Buna ilim demiyor Hazreti Peygamber.

Mahmud Erol Kılıç

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.