30 Mayıs 2016

Kırkambar özel etkinlik: Saz ve Söz Meclisi


Türkan Alvan - Hakan Alvan
Tarih: 04 Haziran 2016
Saat: 17:00

Yer: Zeyrek Salonu / SAM

Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi Kırkambar-Özel Etkinlik programında Saz ve Söz Meclisi* kitabının yazarları Türkân Alvan ve M. Hakan Alvan'ı konuk ediyor.

Şiiri “rakseden bir dil, kelimelerle yapılan musıkî”, müziği ise “lisân-ı aşk” kabul eden bir bakışın ürünü olarak klasik edebiyat ve müzik tarihimizde şiirin müziği, müziğin ise şiiri beslediği anlayışı hakimdir. Bilhassa 15. yy. sonrasında saraydan himaye gören âlim ve sanatkârların katkısıyla İstanbul, Edirne, Bursa gibi kültürün şekillendiği başkentler; şairlerin ve müzisyenlerin toplandığı, verimli edebiyat ve müzik merkezleri hâline gelmişlerdir. Osmanlı’da şiir ve musıkî, hikmete dair aynı kökten beslendiği su götürmeyen ilim dallarıdır.

Kitabın içeriğiyle bağlantılı olarak şiir ve musiki ilişkisinin tekkelerde, padişah meclislerinde ve edebiyat mahfillerinde nasıl kurulduğuna daha yakından bakılacak programda, sanatın bu iki etkili dilinin bir araya geldiği örnekler aktarılacak.

Sözün kemâliyle ve âhengin bestesinin konu edileceği ortamda, ney icrası eşliğinde, elbette şiirden ve musikiden tadımlık lezzetlerle çeşnilendirilmiş bir sohbet, meraklılarını bekliyor.

Zira “Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.”

*Türkân Alvan, M. Hakan Alvan. Saz ve Söz Meclisi: Şiir ve Musıkî Medeniyetimiz. İstanbul: Şule Yayınları, 2016.

Dr. Türkân Alvan: 1973'te Afyonkarahisar'da doğdu. 1996'da Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu. Özel öğretim kurumlarında on yılı aşkın Türkçe ve Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Emrî Dîvanı üzerine teziyle doktorasını tamamlamıştır. Hâlen Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır.

Hakan Alvan: 1970 Sakarya doğumlu sanatçı, konservatuar eğitimini aynı şehirde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Konservatuarı'nda, TRT İstanbul Radyo'sunda neyzen olarak görev yaptı. Tasavvuf müziği sahasında çok sayıda eserin bestekârıdır. Sanatçı, İstanbul Tarihî Türk Müziği Topluluğu bünyesinde Ahmet Özhan'la birlikte dünyanın birçok ülkesinde konserler vermiştir.

İmza Günü: Mahmud Erol Kılıç


"Tasavvuf, bir bilgi değil bir düşünce tarzıdır, bir metottur. O yolu, o usûlü takip ederek başka hiçbir yoldan elde edemeyeceğiniz bilgilere ulaşırsınız. Nasıl bir yoldur bu yol? Geçici, değişken olandan ziyade, özde yatan kalıcı esasların araştırılmasına yönelik bir yaklaşımdır. Bu düşünce tarzı, tarihî süreç içerisinde kendisine bağlı bir kültür, sanat, bilim ve medeniyet tarzı doğurmuştur ve bu konudaki besleyiciliği son asırda olduğu gibi salt teorik bir spekülasyon alanı oluşturmamıştır. Hemen hemen bütün hakiki tarihçiler, Selçuklu, Osmanlı gibi birçok geleneksel toplum insanının ilmî, dinî, ekonomik, etik, estetik ve bürokratik yaklaşımlarının arka-planında tasavvuf denilen bu dünya görüşünün yatmakta olduğuna dikkat çekmişlerdir. Eskiden herkes birbirine, “İntisabınız nereye?” diye sorarken bugün bir tarikata intisap etmiş olmanız neredeyse toplumsal bir ayıp derekesine inmiş bulunmaktadır."

Kitap hakkında: 
http://gizlenentarihimiz.blogspot.com.tr/2016/03/anadolu-tasavvuf-tarihine-notlar-i.html

Beşir Ayvazoğlu: "Fatih, İstanbul'u İslâm dünyasının estetik başkenti haline getirmişti."

Fâtih’in Constanzo da Ferrera tarafından hazırlanan
bronz madalyonu.
Şehzade Mehmed’i çeşitli sanat dallarında eğitenlerin kimler olduğunu maalesef bilmiyoruz. Bilinen şu ki, o, II. Mahmud’a kadar portresinin yapılması için yabancı ressama poz veren tek padişahtı.

Şiire ve başta resim olmak üzere plastik sanatlara çok özel bir ilgi duyan Fâtih’in musiki ile ilişkisi hakkında fazla bilgimiz yok. Fakat bu, onun sarayında musikinin olmadığı anlamına gelmez. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, bir makalesinde Fâtih döneminde sarayda görev yapan musikişinaslardan söz etmiş, ayrıca bazı musikişinasların musikiye dair nazariyat kitaplarını Fâtih adına yazdıklarını tespit etmişti.

Fâtih’in plastik sanatlara duyduğu ilginin büyüklüğü ise, fetihten hemen sonra Anadolu ve Rumeli taraflarından sanatkârların payitahta gönderilmesini emretmesinden anlaşılıyor. Onun döneminde kurulan önemli müesseselerden biri de Nakışhane’ydi. Baba Nakkaş’ın yönettiği, çalışmalarına Eski Saray’da başlayıp Topkapı Sarayı’nda devam eden ve Ehl-i Hıref teşkilâtının temelini teşkil eden bu Nakışhane hakkında fazla bir şey bilinmiyorsa da, burada üretilen çok sayıda eser günümüze ulaşmıştır. Müzehhibinden mücellidine, hattatından nakkaşına kadar yüz civarında sanatkârı çekip çeviren ve bir bakıma Fâtih’in estetik müşavirliğini yapan Baba Nakkaş, onun seçkin ilim ve sanat adamlarının katıldığı özel meclislerine de kabul ediliyordu.

Fâtih’in meclislerinde dinî ve ilmî konuların yanı sıra, önemli felsefe, sanat ve edebiyat meseleleri de tartışılmış olmalıdır. Kim bilir, Fâtih belki de iki farklı dünyayı birleştirmenin yollarını bu meclislerde devrin aydınlarını tartıştırarak anlamaya çalışıyordu. Fethettiği İstanbul’da karşısına çıkan Bizans mirasına çevresindekilerden çok farklı bir gözle baktığından da şüphe edilemez.

Dukas’a inanmak gerekirse, fethin dördüncü günü muazzam bir zafer alayı ile Ayasofya’ya geldiğinde mozaikleri ganimet malıdır diye sökmekle meşgul bir yeniçeriye asâsıyla vurarak “Binalar benim malımdır, ne hakla onu bozuyorsun?” diye öfkeyle bağırmıştı. Ayasofya’da mozaikler Fâtih’in hassasiyeti sayesinde tahrip edilmekten kurtulmuş ve üzerleri özenle kapatılmıştı.

Fâtih’in bu davranışı sadece farklı inançlara değil, sanat eserlerine duyduğu saygının bir ifadesi olarak da yorumlanabilir.

Constanzo da Ferrera tarafından yapıldığı
tahmin edilen Fâtih portresi.
Venedik’le de yakından ilgilenen Fâtih, çeşitli sebeplerle İtalya’da neşv ü nema bulan resim sanatına özel bir merakı vardı. 1461 yılında Rimini valisine İstanbul’dan yazılan bir mektupta, Fâtih’in Pisanello’nun öğrencisi Matteo de Pasti’den resim ve heykel konusunda yararlanmak istediği belirtilir. Matteo yola çıkmış, ancak casus olduğu gerekçesiyle Venedikliler tarafından tutuklandığı için İstanbul’a ulaşamamıştır.

Fâtih eğer iddia edildiği gibi bir hümanist olsaydı, bu konudaki görüşleri kırıntı kabilinden bile olsa şiirlerine aksederdi. Hâlbuki Fâtih, bir şair olarak devrinin estetik sınırları içindedir ve felsefî görüşleri de İslâmî esaslara dayanır.

Yeri gelmişken şunu da belirtmekte fayda görüyorum. Fâtih’in şair olarak çağdaşlarından herhangi bir üstünlüğü yoktur; eğer Fâtih değil de sadece şair Avnî olarak yaşasaydı, unutulmuş sıradan şairler arasında yerini almış olacaktı.

Fâtih, hiç şüphesiz sanatkâr padişahlar silsilesindeki çok önemli bir yere sahipti; çünkü Kostantiniyye’yi açıp “gülzar” yapmakla kalmamış, bu şehri aynı zamanda İslâm dünyasının estetik başkenti haline getirmişti.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 29.05.2016)

İlber Ortaylı: "Fatih tüm zamanların en entelektüel mareşaliydi."


İstanbul'un fethine dair anlatılan çok şey var; biraz da bilgi kirliliği mevcut...
- Gerçeği kendine göre yazan çok. İtibar edilmesi gereken kaynaklar ortada.

Örneğin şehri kuşatan ordu hakkında bir ittifak yok gibi. 200-300 bin diyen de var, 30 bin diyen de. Kaç kişiyle fethedildi İstanbul?
- 300 bin asker mümkün değil. Bu kadar askeri ne beslemek mümkün ne de barındırmak... Hastalık yayılırdı; orduda önemli olan hijyen kuralları tatbik edilemezdi... Öyle 20-30 binle de İstanbul alınmaz. Biraz daha fazla olması lazım askerlerin. 50 bini geçmez. Fatih’in merkez kapıkulu askeri devrinde 12 bin civarıdır ama çok düzenlilerdir. Burada esas önemli olan bu düzen ve stratejidir. Fatih tüm zamanların en entelektüel mareşali ve döneminin de en bilgin hükümdarıdır çünkü.

Nasıl bir düzenden bahsediyorsunuz?
- Asya tipi süvarilerin dayanıklılığı var ama önce II. Murat sonra da Fatih gerçek anlamda düzen getirdi. Fatih ayrıca ateşli silahları kullanmayı biliyordu ve iyi bir stratejistti. Boğazlar kesilince düştü İstanbul. Karadeniz’deki Ceneviz kolonilerinden yardım, tahıl, bal gelmesi önlendi.

Çok anlatılır, gemileri karadan yürüterek mi alındı İstanbul?
- Hayır, İstanbul esasen kara savaşıyla alındı. Gemi manevrası daha çok bir şaşırtmacadır, şok etkisidir. Hafif gemiler Haliç surlarına pek bir şey yapamaz. 6 Nisan’da kuşatma başladı; 53 gün boyunca bu gördüğünüz surlar top ateşiyle dövüldükten sonra açılan gediklerden içeri 29 Mayıs’ta girildi. Üstelik öyle kötü bir savunma da yoktu Bizans tarafında. Şehri 13’üncü yüzyılda (1261) Haçlı istilasından kurtaran Paleolog soyunun son hükümdarı olan XI. Konstantin Paleologos fedakârca savaşmıştır. Biraz önce söylediğim gibi esas savunma karadaydı; Osmanlı ordusu yine de Haliç’e gerilen zinciri de aşmıştır. Bunu görmek isteyen, Askeri Müze’ye gitsin. Zincirin bir parçası halen orada.

“Bu gemiler hiç karadan yürümedi” diyen de var. Nasıl değerlendirirsiniz?
- Gemilerin yürütülmediği iddiaları boş. Tüm tanıklıklar, Bizans, Latin kaynakları gemilerinin yürütüldüğünü anlatıyor.

Ayasofya’nın Atatürk’ün emriyle müze yapılması için ne diyorsunuz? Camiye çevrilmesi için yıllardır bir tartışma var.
- Şimdi kıyamet kopuyor; Türklerin Ayasofya ile ilgili utanacak hiçbir şeyleri olduğunu düşünmüyorum. Ama Kurtuba’daki mescit yüzünden İspanyolların biraz utanması gerekir çünkü İspanya Kralı V. Karlos’un içeriye inşa ettirdiği katedral çirkindir, o sütun ormanını, o Bizans tipi mozaikleri mahvetmiştir. Ayasofya’nın 1934’te müze olması müthiş bir fikirdir. Medeniyete bir hediyemizdir. Böyle bir bina bir daha yapılamadı çünkü.

Fatih’e Fetih’ten sonra Hıristiyanlığı kabul etmesinin önerildiği doğru mu?
- II. Pius’un Fatih’e bir mektup yazdığı ve bunu ulaştırdığı iddia edildi. Bu tarihçi Babinger’in bir spekülasyonudur. Böyle bir mektup gerçekten var ama Fatih’e gönderilmiş değil.

Nerede peki?
- Vatikan arşivlerinde. Yazılmış evet ama ulaştırılmamış. Vatikan’da oryantalist Peder Vincenzo Poggi bunu tespit etti. II. Pius önce böylesinin kendileri açısından hayırlı olacağını düşünmüş belki ama sonra bu taktiğin işe yaramayacağını, Fatih’e kabul ettiremeyeceğini de anlamış. Azıcık suya ihtiyacın var” demiş orada, yani vaftiz edilmeye. “Dünyaya hâkim olursun böylece” demiş. Öyle şey olur mu? Alacaktı Fatih Batı’yı ama ayrı bir şekilde teşkilatlandıracaktı. Eh öyle de oldu zaten. Otranto Seferi’ni biliyorsun Gedik Ahmet Paşa’nın... İyonya Adası’nı alarak yola çıktı; İtalya’da Otranto’yu kuşattı ve aldı. Fatih de bir sene sonra karadan geliyordu. Gebze’deydi. Bu ordunun İtalya’ya açılacağı belliydi. Maalesef zehirlendi ve öldü.

Kim zehirledi?
- Rivayet çok. Ağır gut hastalığı vardı Fatih’in. ‘Nekris’ de denir. Tedavisi yoktu; ‘kocakarı tıbbı’ ile palyatif ilaçlarla tedavi olmaya çalışıyordu. Mareşal hastalığıdır zaten bu.

Ne demek mareşal hastalığı?
- Eti yersin, attan inmezsin, çizme çıkmaz ayağından, şişer bacaklar... Fatih’in ilacı hazırlanıyor ve bu şekilde de “Zehirlendi” deniyor Venedikli bir doktor tarafından... Fatih ölünce bu Batı seferi de akîm kaldı.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 29.05.2016)

Cepleri kıyak nesil


"Biz gece gündüz kafa kıyak dolaşan bir nesil istemiyoruz" demişler; biz de gökyüzünü delen binalarla cepleri kıyak bir nesil istemeyiz.

Lütfi Bergen

Fethin 563. yılında İstanbul'un işgali

Mülksüzleştirilen, ev değil borç üreten konutlarda yaşamaya mahkum insanlar.

26 Mayıs 2016

Kim ki bu sırra olursa âşinâ Hakkı bilür


Meşayih-i Kadiriyye'den Bor'lu Ahmed Kuddusi (1769-1849)  Efendimizin [k.s] Mürşid-i Kamil bulamayan kişilerin (mürşidini bulana kadar); Allah'ın zikrinden uzak kalmamaları için divanında cümle kişilere verdiği zikir icazetnamesidir. İlgili arkadaşların bilgisine ve istifadesine arz olunur.

Sâlikâ dinle beni diyem sana bir hoşça râz
Çün gereklidir be-gâyet eyle gönülden rikâz

Hak Te'âlâ Hazreti buyurdı gizlü kenz idim
Halkı yaratdım ki bilsünler beni bî-inhicâz

Bildiler anı bilenler oldılar üç tâ'ife
Birisinin bildiği çok biri evsat biri az

Biri taklîd ile bildi biri istidlal ile
Biri tahkik ile bilüb itdi Hakka inhiyâz

Şol mukalliddir ki ilden işidüb bildi anı
Müstedil naklen ü 'aklen bilüben oldı türâz

Bildi Allahı muhakkak bî-gümân 'ayne'l-yakîn
Cümlesinden anı a'lâ eyledi ol bî-niyâz

Kim ki bu sırra olursa âşinâ Hakkı bilür
Hakkı bilmek diler isen bum levh-i dilde yaz

Ma'rifet virildi inşâna hemîn gayride yok
Anın içün oldı inşân cümle mahlûkdan firâz

Ma'rifet didikleri bir feyz-i Rabbânî-durur
'İlm-i zahir ile ancak kişi anı bulamaz

'İlm-i bâtın zâkirin kalbinde tîz hâsıl olur
Zühd ü takva itmek ile kimse 'arif olamaz

Okusan bin cild kitabı eylesen bin yıl 'amel
Ma'rifetden zerre tammaz kalbine gel itme nâz

Hem bu denlü olsa 'ömrin eylesen hac her sene
Her gice kılsan kamu şart-ıla bin rek'at namaz

Sâ'im olsan her gün asla yimesen hem içmesen
Cân kulağı ders-i 'irfan noktasını tuyamaz

Cümle halk olsa muhibbin itseler i'zâz seni
Anı 'izzet sanma çün Hakk ile olur i'tizâz

Dir isen kim nice tahsîl olunur bu ma'rifet
Cân u dilden dinle diyem sana eyle iktiyâz

Ma'rifet gönülde toğar cezbe ile gün gibi
Cezbe de zikr-ile tolub kalbe ider ihtiraz

Zikrin envâ'ı dahi çokdur kamunın efdali
Nefy-ile isbât buyurdı sâkin-i arz-ı Hicaz

Bu yola şeyhsiz sülük itmekde var havf u hatar
Bir icazet sahibi şeyhden izin al kıl cihaz

Bulamazsafi şeyhi sana benden olsun izn-i tâm
Eyle imdi zikr-i Hudâ itme asla ihtiraz

Bu icazet 'âmmedir virdim izin isteyene
Tâ kıyamet günine dek zâkirine var cevaz

Yazana okuyana dinleyene virdim izin
Bu hakîkat emridir zann itmeniz emr-i mecaz

Didi Peygamber ki taşa hüsn-i zann iden dahi
Nef'ini bulur o taşın menzili olur nişâz

Her kim eyler bu icâzet-nâmeye hoş hüsn-i zann
Anı Allah ehl-i 'irfandan ider mahrum komaz

Girmek istersen erenler zümresine ey 'azîz
Turma dâ'im eyle tevhîd gice gündüz kış u yaz

Dört neferden 'uzlet eylersen bulursın tîz murâd
Ehl-i dünyâ ehl-i gaflet ehl-i bid'at hîle-bâz

Kesme dilden her nefes her dem beher hâl zikri sen
Zâkirin kalbine şeytân mâsivâyı koyamaz

Bulmadım bir şeyh deyüb terk itme zikrullahı çün
Sana Kuddûsî icazet virdi oldun sen mücâz

"Türkiye'nin vadesinin dolduğunu düşünenler var."


Bugün Türkiye'nin Türkiye olarak ömrünün tükendiğini düşünen insanlar var. Aktüel olarak mesela bir "TC" tartışması var biliyorsunuz. Bu fantezi bir şey değil; doğrudan doğruya Türkiye'nin Dâr-ül İslam olarak vadesinin dolduğunu düşünen insanlar var. Bu hesapları yapan insanlar var. O hesaplar ne yapacağını bilmeyen insanlar tarafından kolaylaştırılıyor. 

Her fırsatta anlatmaya çalıştığım şey şu: Araplar Endülüs'te 800 sene kaldılar. Türklerin de bu topraklarda kalma süresi bu günlerde bu zamana denk geliyor. Bugün Endülüs topraklarında Müslümanlardan bahsetmek ilginç olmak demek. Reconquista dediğimiz hareketle beraber İberik yarımadası Müslümanlardan ve Yahudilerden temizlendi. Türkiye topraklarının da böyle bir akıbete uğraması çok zor değil. Bugünkü siyasi gelişmeler bunu gerçekleştirecek şekilde yürüyor. 

Türkiye'den bir daha Dâr-ül İslâm olarak bahsetmeme, bugün Türkiye'de resmi politikadır.

İsmet Özel
(10 Mayıs 2013, Samsun-Çarşamba)

Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Her medeniyetin bir niyeti vardır


Sultan III. Murad döneminde bir Osmanlı bürokratı, Batı Avrupa’nın yeni coğrafi keşiflerini Osmanlının arkadan kuşatılması olarak yorumlar. Lale devrinde Sultan’a sunulan diyalog tarzındaki bir lahikada geçen Osmanlı subayı ile Avrupalı subayın konuşmaları ve diğer başka örnekler, esas itibariyle Osmanlıların yükselen sömürgeci kapitalizmin muhtevasını iyi bildiklerini, anladıklarını gösteriyor. Buna rağmen Osmanlılar kendi ilkelerinden yani misyonlarından vazgeçmiyorlar; yaygın tabirle vuruşa vuruşa geri çekiliyorlar. Çünkü her medeniyetin bir niyeti vardır ve medeniyetler bu niyetlerini gerçekleştirmek için vardırlar. Kanımca biz Türkler, bizi biz kılan bu niyetten vazgeçmiş değiliz; yalnızca geri çekildik. Bu geri çekilmenin gereğini yapıyor muyuz? Zannımca seviye çok düşük; ama yine de ümitvârım.

İhsan Fazlıoğlu

Türk-İslâm ruhunu tutup da kaldıracak olan irade


Anadolu’nun kurtuluş savaşı ruh cephesinde henüz yapılmadı. Asya’nın ilk çağından artakalan sefaletine vâris çocukları, bu topraklarda kurdukları devletin ruhuna sahip olamadılar. Henüz yerlerde sürünen Türk-İslâm ruhunu tutup da kaldıracak olan irade hayatımızdan dâvâcı oluncaya kadar bu toprağın insanı eşyadan farksız bir varlıktır; değersizdir, itibarsızdır, hörmet görmez, onun Allah’tan bir emanet olduğu bilinmez.

Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye

25 Mayıs 2016

Elimde sükutun nabzını dinle



Elimde, sükutun nabzını dinle,
Dinle de gölümü alıver gitsin!
Saçlarımdan tutup, kor gözlerinle,
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin!

Yürü, gölgen seni uğurlamakta,
Küçülüp küçülüp kaybol ırakta
Yolu tam döerken arkana bak da,
Köşede bir lahza kalıver gitsin!

Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin!

Güfte: Necip Fazıl Kısakürek
Beste: Alâeddin Yavaşça
Makam: Hicâz

Ahmed Avni Konuk'un idâreye dâir görüşleri

20. asrın en büyük Fusûsu'l-Hikem şerhi ve Mesnevî-i Şerif şerhi müellifi,
tasavvuf ve mûsikî üstadlarından merhum Ahmed Avni Konuk (1868 - 1938)
1. Eğer bir hükümet idârede doğru ve dürüst olursa bu halkının kâbiliyet ve temâyülünden ileri gelir.

2. Halk doğruluğa ve dürüstlüğe meyl eder iken hükümet idârede ahlaksızlığa meyl etse halkın bu idâreye tahammülü kalmaz; onu tahttan indirirler.

3. Ve eğer hükümet idârede bozukluk ve ahlaksızlık gösterir ise, yine halkının kâbiliyet ve temâyülünden ileri gelir.

4.Halk fenâlığa ve ahlaksızlığa meyl eder iken hükümet idârede doğru ve dürüst olmaya meyl etse, halkın bu idâreye de tahammülü kalmaz.

5. Yine onu tahttan indirip kendilerine müfsit ve ahlaksız bir hükümet reisi bulurlar.

Kirli Yüzlü Melekler



sayende sayebân olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sâd-pâremizi
saplanıp hançer misâli bir hilâl
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plâklar
cadde-i kebir: bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denlü kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çâredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri

Attilâ İlhan

24 Mayıs 2016

Mavi gözlü kumrular




75 yıl önce insanın doğayı katletme girişiminden nasibini alan kuş türlerinden biri de mavi gözlü kumrulardı. Geçtiğimiz günlerde Brezilya'da bir tane görülmüş ve kuş bilimciler nerede olduğunu sır gibi saklamışlar. Doğa taze kalmak için direniyor ama ziyanda olan insan "kuş romantizmiyle" katletmeye devam edecek. Şu güzelliklerin yanında makineleriniz, yollarınız, konutlarınız batsın.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Lütfi Bergen: "Biz mahalleden şehre çıkan 'fazıl toplum'un peşindeyiz."


“Kim bir mü'minin bir karış toprağını haksız yere alırsa (Kıyamet Günü'nde) yedi kat yerden o toprak bir boyunduruk gibi geçirilir."

"956 yılında, el-Karaviyyîn camisinin minaresi çok yüksek olduğu ve evlerin içini gördüğü için yıkılıp tekrar inşa edilmek zorunda kaldı."

"Komşunun üzerinizdeki hakkını biliyor musunuz? Onun iznini almadan onun rüzgârını kesecek bir şey inşa edemezsiniz."

Mimarlık “kitle toplumu”nun imal edicisi olarak işlev görüyor. Bu zihniyetle Mimar Sinan da olsanız ancak “eser temelli” bir topluma varırsınız. Umrancı olursunuz.

Oysa biz mahalleden şehre çıkan “fazıl toplum”un peşindeyiz.

40 hane bir cemaattir, bunlar mahalle kurarlar. Mahalleye sermaye ile girilmez, erdem / sıdk / namus üzere yaşayan, helâl kazanç ehli olmaya ahdetmiş şahsiyetle girilir. Mahalleye girmek için mahallede sözüne itibar edilir iki kefil de gerekir. 40 hane tasada, kederde, sevinçte, neşede ve hayırda tevhid olurlar.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 23.05.2016)

18 Mayıs 2016

Osmanlı'da düşük profilli sadrazam yoktu

Sadrazam, Jean-Baptiste Vanmour, 1671-1737
Bütün Osmanlı tarihi boyunca sadrazamı arzu ettiği çalışma arkadaşlarından ısrarla mahrum bırakan veya arzu etmediklerini onun yanı başına koyan bir hükümdara pek rastlanmaz. 'Vekil-i Mutlak'ın bir tür özerkliği vardır ve ona saygı göstermek padişahın da kendi devlet anlayışına uygun bir hareket ve ananeye sadakat demektir.

Osmanlı başvezirleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin başvekilleri hiç şüphesiz ki kurum olarak birbirinin devamıdır. Hatta bilindiği gibi, Ahmet Vefik Paşa’nın unvanı ‘Sadrazam’ veya ‘Başvezir’ değil, ‘Başvekil’ idi. Bu kısa uygulamadan sonra tekrar ‘Sadrazam’ ismine dönüldü. Osmanlı sadrazamlarını, biz kolaylıkla kellesini kaybeden adamlar olarak hatırlarız ama Padişah’ın mührünün bir eşini (tatbik mührünü) taşıyan bu üst görevlinin, Padişah’ın ‘Vekil-i Mutlak’ı olduğunu da hemen akla getirmeliyiz. Osmanlı sadrazamı, padişah mührünü alınca, koynundan pek çıkarmazdı. İsteği hilafına bir tek Zenta Bozgunu’nda suda boğularak şehit düşen Elmas Mehmet Paşa’nın koynundaki mühür düşmanın eline geçmiştir. Sadrazama bağlı ‘nişancı’ dahi padişah adına nişan ve tuğra çektiği halde görevini padişaha bağlı olarak yapmaktan çok sadrazamın emrindeydi. Sadrazamlar kaleler fetheder, padişaha fethi haber verirdi. Hele sefere çıktığı zaman ‘Serdar-ı Ekrem’ olarak resmen bir ‘Roma Diktatör Konsülü’ gibiydi.

PADİŞAH EMRİYLE ÖLÜM

Bir sadrazam elbette ki padişahın emriyle tayin ve azil edilirdi; birtakım işlemleri tabii ki onunla görüşerek yerine getirirdi. Hiç de az olmayan sayıda sadrazam, ilki Çandarlı Halil Paşa olmak üzere, padişahın emriyle katledilmiştir. Çandarlı’nın katline kadar Osmanlı vezirleri adeta bir aile hâkimiyeti halinde padişahın mutlak vekilliğini yerine getirdiler. Fatih Sultan Mehmet’ten beri bu eğilim şiddetle ve kanla sonlandırıldı. Tek istisna, çocuk padişah IV. Mehmet devrinde ‘saltanat naibesi’ olan Valide Terhan Sultan tarafından bu mevkie tayin edilen Köprülü Mehmet Paşa’nın bundan sonra çocukları Fazıl Ahmet Paşa ve Fazıl Mustafa Paşa, damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın ve kuzenleri Amcazade Hüseyin Paşa’nın bu görevi yürütmesidir. II. Mustafa Devri’nde bu gibi bir sadaret hanedanı kurma projesi, Edirne vakasıyla kanlı bir şekilde sona erdi; Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın böyle bir uygulamaya geçmesi de Patrona Halil İsyanı ile bitti.

YALAN BAŞLICA NEDEN

Bu kadar güçlü bir devlet görevlisinin padişah emriyle, hatta fetva bile alınmadan siyaseten katlinin sebebi nedir? Fatih, emirlerine karşı geleni değil, sormadan iş yapanları katlettirdi. Çandarlı Halil’in, Mahmut Paşa’nın (Veli) ve Rum Mehmet Paşa’nın akıbeti budur. Yalan, bir başvezirin katli için başlıca nedendir. Padişahtan sorunları gizleyen, çözüm üretemeyişini saklayan veya tayinlerinde rüşvetten çok bir hâkimiyet merkezi yaratmaya çalışanın işi bitirilir. Eğer padişah, IV. Murat’ın çocukluk dönemindeki gibi iktidara sahip değilse, bu gibi vezir zorbalıkları ayyuka çıkar. Ama aynı padişahın, rüştüne erdikten sonra nasıl kudret sahibi bir ejderha olduğunu da unutmayalım. Bu kudretli genç hükümdarın ilk kurbanı Topal Recep Paşa oldu. Sultan İbrahim, yalancılık töhmetiyle Yusuf Paşa’yı katlettirdi.

GİZLEMESİ ÜRKÜTÜRDÜ

Yalan, bir kapris değildir; ürkütücü bir olay ve gelişmedir. Hiçbir suç, ne liyakatsizlik, ne de rüşvet, tahtın sahibini, olayları gizleyen, işlemlerini kendi başına yapan vezir-i azam kadar ürkütür. Öte yandan ne 18’inci yüzyıl sonuna kadar ne de Tanzimat Dönemi’nde sadrazamlar, padişah karşısında işlemleri devamlı denetlenen ve de kararları tasdik edilmeyen yüksek görevliler olarak muamele gördüler. Tanzimat’ın başvezirleri, Bâb-ı Âli diktatörleriydiler. Genç Abdülmecid Han -bu sistemi Kraliçe Victoria kadar gönülden kabul etmiş görünüyor- zeki bir hükümdardı. Sultan Abdülaziz, diktatör eğilimlerine rağmen Mehmet Emin Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa’nın kararlarına temelden müdahale etmemiştir. Hatta ‘müstebit’ dediğimiz II. Abdülhamid Han, Said Paşa ve Kamil Paşa ile devamlı çekişmesine rağmen, sadaret makamına karşı bir yerde ölçülü hareket etmiştir. Tunuslu Hayreddin Paşa Bâb-ı Âli’nin hâkimiyetine karşı Yıldız Sarayı’nı güçlendirmeye çalışan II. Abdülhamid’i alenen tenkit ederek istifa etti. Bu dönemin ünlü bilgin ve münevveri Müşir Ahmet Cevat Paşa’nın sadareti de benzer neden ve tavırla sona erdi.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 15.05.2016)

Yaşamı sanatla farkettim, felsefeyle kavradım


İlk dönem yazılarınız ile son dönemkiler arasında farklar var sanki. Sekülerleştiniz desem kızar mısınız?
Ayaklarımın artık daha yere basar göründüğünü söylemek istiyorsanız, haklısınız, yeryüzüne çok geç indim. Kendimi bazen dünyaya düşen adam gibi hissediyorum. Çoğunlukla yabancı ve garip bir adam... Platon Biz göğün bitkisiyiz” der. Tanrısal ışığın yayıldığı zeytin ağacının kökleri de yerde değil, göktedir, dalları aşağıya sarkar. Ne doğuya ne batıya aittir. Eric Hoffer’ın deyişiyle “kesin inançlı” bir adamdım, köklerimi yere değil, göğe salmıştım. O kadar haklıydım ki nerede olduğumu, kim olduğumu hiç sorgulamadım. Fizik’le değil, metafizik’le yola düştüm, içini doldurmak için 40 yılımı harcadığım bir metafizikle... İdeolojik haklılık insanı aptallaştırır. Aptallık ise insana duygusal açıdan kendini güçlü hissettirir. Geriye dönüp baktığımda, benim de her genç gibi bilmekten çok güçlü olmaya, yani inanmaya ihtiyacım varmış diye düşünüyorum. Yetişkinlik düşünmekle olanaklı, düşünmek ise parçalanmakla.

Sizin dünyevileşmenizle Türkiye’deki İslamcıların dünyevileşmesi aynı döneme denk geliyor. Sonuçta farklı yerlere vardınız ama yine de dönemsel olarak paralellik kurmak mümkün mü?
Dünyevileşme sözcüğü olup biteni açıklamaktan çok saklıyor gibi görünüyor. Bu sözcük belki yapısal ve kurumsal süreçler için açıklayıcı olabilir ama birey için kullanıldığında trajik dönüşümleri yüzeye çekip sığlaştırıyor. Başlangıçta düşünmemin konusu sözcüklerdi, bu yüzden yıllarca dilbilim çalıştım, sonra kavramlara geçtim ve uzun süre mantık dersleri verdim, daha sonra tarih, yine geçmişin bilgisi. Düşünce yaşamımda olgular neredeyse hiç yer almadı. Örneğin zulüm sözcüğünü veya zulüm kavramını saatlerce çözümleyebiliyordum ama zulüm olgusuna gözlerimi kapamaktan hiç kaçınmıyordum. Bu süre zarfında topluma, doğaya, insana hep isteksizce yaklaştım. Yaşama, doğaya, insana yıllar sonra değebildim. Bu perdeyi kaldırabilme becerisini sanata borçluyum, çünkü Brecht’in dediği gibi, “tüm sanatlar yaşama sanatına hizmet eder.Malum, düşünceler yaşama değmedikçe ne ölçülebilir, ne de sınanabilir. Bu durumda kendinizi haklı hissetme ihtiyacı sürekli doyum bulur ama bakış açınız da biteviye yoksullaşır. Hakikat arayıcıları, arayışlarını sürdürdükleri takdirde, asla bu yoksulluğa tahammül edemezler. Doğayı, toplumu, bilimi merkeze almamın temel nedeni sanattı. Yaşamı belki sanatla farkettim, ama felsefeyle kavradım. Paris’te kaldığım dönemde sürekli Psikiyatri ve Psikoloji üzerine okuyordum, doğal olarak bir yandan da gözlem yapmaya gereksinim duyuyordum. Ne var ki pek sosyal biri değildim, dolayısıyla bu gereksinimi en iyi romanlar aracılığıyla karşılayabileceğimi düşündüm ve edebiyat dünyasına daldım. Balzac’ın romanları benim için laboratuar gibiydi, ve yanısıra bir de sinema dünyası.

İnsanları romanlardan ve filmlerden mi öğrendiniz yani?
Biraz öyle oldu! (Gülüyor) Evhadüddin Kirmani bir gün tekkenin önünde oturmuş, gelip geçenlere bakıyormuş. Şems-i Tebrizi ona ne yaptığını sorunca “Leğende mehtabı seyrediyorum” demiş, yani halkta Hakk’ı seyrettiğini söylemiş. Şems de “Ensende çıban mı var, başını kaldırıp niçin mehtaba bakmıyorsun?” demiş. Benim de hakikatin izlerini takip ettiğim ilk “leğenler” romanlar ve filmler oldu diyebilirim.

2005’te Paris’te psukhe-pneuma (nefs-ruh), sevgi-nefret, kibir-tevazu gibi kavramlar üzerine çalışırken bağırsakların nasıl çalıştığını hiç bilmediğimi fark ettim ve bu eksikliği gidermek için 3-4 sene boyunca Anatomi ve Tıp çalıştım. O dönemlerde birkaç yazı da kaleme aldım. Oysa daha önce bedeni değil ruhu, yürümeyi değil uçmayı önemsiyordum. Çaresiz düşe kalka yürüdüm. İnatla siyaset ve ticaretten uzak durdum. Elbette bunun da ağır bir bedeli oldu, yaşamdan payımı eksilttim ve toplumdan, insandan, yaşam sevincinden uzakta, hakikati kendi mağaramda aradım. Önemli olanın değil, değerli olanın peşine düştüm. Tek sermayem hüzündü. Ne var ki hüzün insana derinlik verir ama yaşamsallığını azaltır. TarkovskiKütükler kalın, sert ve yıkılmaz görünürler ama cansızdırlar, fideler ise ne denli kırılgan görünseler de taze ve canlıdırlar” der. Okul metafiziğinin gücü de sert, yıkılmaz ve güçlüdür ama ölü bir güçtür bu. Canlılık için dış dünyaya, yaşama adım atmak gerekir. Yıllarca haklılık duygumu kaybetmemek için sokağa çıkmadım. Pencereden dışarı bakmayı ancak 40 yaşlarından sonra becerebildim. Dünyayla irtibat bir bilgi sorunu değil görgü sorunudur. Berlin’de ve Paris’te bulunduğum yıllar, yaşam kültürüne dair bilgi eksikliğimi değil, deneyim eksikliğimi tamamladı.

Eski çalışmalarınızda teoloji merkezdeyken şimdi sadece bir bölümü diyebilir miyiz?
Yıllarca Tanrı’yı sözcüklerde ve kavramlarda aradım, şimdiyse doğada ve yaşamda arıyorum. Şehirde. Felsefe yapmak metafizik yapmaktır. Düşünmeye başladığınızda yaşamdan ayrılma isteği duyarsınız ve yaşamdaki payınızı eksilterek, tıpkı Hintliler gibi, saf bilinçte kalmaya çalışırsınız. Bu ilk bakışta verimli bir yol gibi görünür ama sonunda kişiyi boşlukta ve hiçlikte tüketir. Derinleştiğinizi düşünürsünüz ama yaşamsallıktan uzak bu derinlik, yaşamda karşılığı olmayan sanrılarla yüklüdür. Hakikati arayan her düşünce adamı doğa ve toplumla sınanma yürekliliğini göstermek zorundadır. Felsefe yapmak orada ve geçmişte değil, burada ve şimdi yaşamaktır.

Dücane Cündioğlu
(Habertürk, 09.05.2016)

Tamamı şurada yayımlandı:
http://dcsgsoylesiler.blogspot.com.tr/2016/05/yasami-sanatla-farkettim-felsefeyle.html

Türkiye'de orta sınıf kendine yeni bir hareket arıyor


2010 sonrasına çok vurgu yapıyorsunuz, neden?
- Durum karıştı ondan sonra. Bir sürü şey çıktı ortaya. Referandum, Gezi olayı, 17-25 Aralık, herkesi şu veya bu şekilde etkiledi; birbirinden ayırdı. İktidar AK Parti’ye ait olmakla beraber o tarihe kadar bir birlik vardı. Yollar da ayrılmaya başladı... Bir de muhalefetin değişmemesi o tarihten sonra çok etkiledi.

“Muhalefetin de kusuru var” diyorsunuz...
- Türkiye’nin gerçeklerine göre değişen, konuşan bir muhalefet oluşamadı; sadece tenkit ettiler, yeni bir şey ileri sürmediler. Bir ara MHP’den ümitliydim, değişim geçiriyordu fakat tıkandı kaldı. HDP de Türkiye genel siyasetinin parçası olması gerekirken bunu başaramadı.

Şu an hâkim olan orta sınıfın 250 yıldır geliştiğini, bireyselleşmeyi öğrendiğini söylediniz. Peki neden değişmiyorlar; neden hâlâ ‘tek adam kültürüne’ teveccüh var?
- Çünkü korkuyorlar. Karşılarındaki muhalefetin değişmediğini düşünüyorlar. Bu muhalefet değişmeden iktidara gelirse, tek partideki bürokratik hâkimiyet sisteminin onları malından mülkünden edeceğini düşünüyorlar. Onun için de iktidara sarılıyorlar.

Peki korktukları şeye dönüşmüş olmuyorlar mı bu şekilde?
Olabilir ama burada muhalefetin tavrı önemli. Yeni bir görüşle ortaya çıkarsa muhalefet; hâkim olan orta sınıfın düşüncelerini anlarsa, ona güven verici ekonomik sosyal program geliştirir, bunu da cumhuriyetin ana temelleriyle bağdaştırabilirse bu orta sınıf onu da destekleyebilir. Çünkü bu orta sınıfın menfaati birliktir. Bir olmaktır. Halk hep bunu ister ama eski elitler eski alışkanlıklarından kurtulamıyor.

Bugün bu orta sınıf nasıl hareket ediyor?
Bundan üç-dört gün evvel, AK Parti’de çok önemli bir mevkide olan bir zatla konuştum, aynı minvalde düşündüğümüz ortaya çıktı. Büyük bir kitle böyle düşünüyor ama hareket imkânı yok. Teşkilatlanamıyor, bir lider çıkaramıyor, bir yere kadar giderse önüne yargı çıkıyor ya tutuklanıyor ya kapatılıyor. Ama bu gibi insanlar çok daha güçlü olarak meydana çıkar ve ona göre konuşursa kimse onları durduramaz.

Nasıl bir kitleden bahsediyoruz?
Az değil, bu büyük bir kitle. Yüzde 50’den fazla diyebilirim. Hem AK Parti’nin içinde hem de dışında. Aralarında çok okumuş, az okumuş var. Ama sesleri çıkmıyor, liderleri yok. Bugün muhalefet partilerinin başında bulunan liderler halk tarafından lider olarak kabul görmüyor, çünkü hakikaten yeni bir şey üretmiyorlar.

Kemal Karpat
(Hürriyet, 14.05.2016)

17 Mayıs 2016

"Herkes en az evi kadar şehri ile de ilgilenmelidir"


İhtimal Dergisi'nin 3. sayısında, mimar Semih Akşeker ile gerçekleştirdiğim söyleşi yayımlandı. Şehrine sahip çıkmak isteyen herkesin tekrar tekrar okumasını öneririm. Şöyle diyor Semih hoca:

"Mimâri ve şehircilik mimarlara bırakılamayacak derecede önemlidir. Herkes en az evi kadar şehri ile de ilgilenmelidir. İlgilenmezse zaten elinden kayıp gidiyor… Bu ülkede mimarlık kapitalizmin emrindedir. Mimarlık koca bir tüketim ortamı ve ekonomisidir. En meşhur mimarlar kapitalizme hizmet eden birer memurlar. Hatta öyle mimarlar var ki belli ürünlerin piyasaya sürülmesinde rol alıyor ve buna karşılık komisyon alıyorlar."

Yağız Gönüler - twitter.com/ekmekvemushaf
Semih Akşeker - twitter.com/semihakseker

İstanbul'a gökdelen saldırısı

Woolworth Building
Gökdelen kelimesi İngilizce skyscraper kelimesine karşılık olsun diye üretilmiş bir kelime. Her ne kadar Chicago’da 1884-1885’te inşa edilen on katlı “Home Insurance” binası ilk gökdelen kabul edilse de günümüz koşullarıyla ilk gökdelen New York’taki “Woolworth Building” dir.

Gökdelenler, 19. yüzyılın sonlarında New York, Chicago ve Londrada, 1930’ların başından itibaren Güney Amerika’da Sao Paulo, Buenos Aires’e ve Asya’da Şanghay, Hong Kong ve Singapur’a inşa edilmeye başlandı. Bir süredir İstanbul da gökdelen hevesinin palazlandığı bir yere dönüştü. İstanbul’un sembolünde yer alan o tarihi silüeti tarih oldu bile. Artık şehre bakınca minarelerden çok yüksek binalar dikkat çekiyor. Böylece İstanbul gün geçtikçe bambaşka, yabancı bir şehre dönüşüyor. Towerslar, cityler, townlar işgal ediyor şehri. İki imparatorluğa başkentlik yapmış kentin tarihi siliniyor ve tarihsiz ülkelerin talihsiz mimarisi yükseliyor. Bu evler İstanbul’dan tam anlamıyla soyut yapılar. 24 saat kapalı devre kamera izleme sistemi, uzaktan kumandalı, kartlı giriş var bu sitelerde. Dünyaya aldırmadan her şeyi almak mümkün bu sitelerde. Burada bahsedilen her şeyin sadece paranın satın aldığı her şeyden ibaret olduğunu söylemeye ise gerek yok.


ŞEHİRSİZLEŞMİŞ BİNALAR

Yüksek binaların çoğalması en bilinen kıyamet alametleri arasında gelir. Zira binaların yükselmesine paralel olarak insan da insanilik vasfını yitirmeye başlar. Bütün bu towerslar, centerlar, cityler, townlar inşa edildiğinde yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olduğu bir kentte yaşamaya başlayacağız. Evsizlerin, sokakta yaşayanların, dışlanmışların, çaresizlerin sayısı artacak ve o korunaklı sitelere hiçbir çaresizin çığlığı ulaşmayacak. Bu anlattıklarım bir kıyamet senaryosu değil. Dünyanın en hoşgörüsüz, gelir dağılımı bozuk, ırk ayrımı yüksek, farklı olanı terörist belleyen ülkesini örnek almanın bedelinden bahsetmeye çalışıyorum.

Yaşanan globalleşmeyi kimlikten, tarihten ve ahlaktan arınma süreci olarak görmek mümkün. “Katı Olan Her Şeyi Buharlaştıran” globalleşmenin çarkları, kimliğinden, tarihinden ve ahlakından arınmış insanları Ayşe Şasa’nın Şebek Romanı’nda anlattığı karanlık bir geleceğe doğru sürüklüyor. Gün geçmiyor ki tarihteki Moğol istilasını mumla aratan bu hızlı değişimin vahim neticelerinden biri daha vuku bulmasın. İstanbul’u görünmez kılacak olan projeleri ortaya atan “global akıl” ile Bağdat’ı bombardıman eden “global akıl” arasında bir fark görmeme hakkım olduğunu düşünüyorum kendi adıma...

Turgut Cansever ise bu şehirleşme anlayışını şu sözlerle mahkûm ederken İstanbul’da yaşanan yeni istilanın da neticelerinin sadece şehir hayatıyla ilgili olmyacağını, çok daha köklü zararlar verebileceğini veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Şahsi ve sathi gösterişçiliğin hakim olduğu XX. asırda ülkemizde ve dünyada mimariyi vücuda getirmek, insanlara gülünç olaylar seyrettirerek eğlendirmek, saşırtmak vs. ile bir tutulmaktan bile gerilere itilmiş ve dünya böylece insanlık tarihinde daha önce benzeri olmayan bir kültürel kirlenmeye uğratılmış bulunmaktadır. Bu kirlenme kendi inanç temellerinden kopartılan, inançlarının özüyle bağları kesilerek yabancılaştırılan ve İslam'ın affedilmez günah saydığı şirkin açık ve gizli şekillerine kendisini kaptırmış, açık ve gizli sömürge durumuna düşmüş olan İslam ülkelerinde en vahim ve tahripkar boyutlara ulaşmıştır. Kültürel kirlenme, özünde, teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehire, toprağa, dünyaya Allah'ın azametinin ve Cemal sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine bugün, bu alanlara ait meselelere bürokrat ve teknokratların gözlükleriyle bakılmakta ve bürokrasinin işleyiş ve kurallarına asli güçler payesi verilmektedir. Toprağı, dünyayı ve şehri gayri meşru bir şekilde kazanç kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir."
Şangay
ŞANGAY BATIYOR

İstanbul’u hedef alan gökdelen saldırısı şüphesiz sadece “silüeti” tahrip etmekle yetinmiyor. Zaten yoğun olan trafik daha da içinde çıkılmaz bir hâl alacak. Bütün alt yapının güçlendirilmesi gerekecek. İlk gökdeleniyle 1930 yılında tanışan, 90'lı yıllarda gerçek gökdelen patlaması yaşayan Çin’in Şangay kentinde 100 metrenin üzerinde 100'den fazla gökdelen var. Ancak yönetim, Şangay'ın her yıl 1.5 santimetre batmasına neden olan gökdelenlere kısıtlama getirmek üzere. Biz ise henüz gökdelenlerimizle gurur duyma safhasındayız.

Yıllar önce güneyde muhafazakar kesime hitap eden ilk beş yıldızlı otel açıldığında Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazısında şu soruyu yöneltmişti okurlarına: “Oradan Çeçenistan görünüyor mu?”. Sahi bu projeler realize edildikten sonra site sakinleri İstanbul’u görebilecekler mi? İçi bu sitelerin işgaline uğradıktan sonra bizim görebileceğimiz bir İstanbul kalacak mı? Bu gidişle Manhattanlaşan İstanbul silüetine bakarak “İstanbul, İstanbul olalı böyle zülum görmedi” demek zorunda kalacağız.

Uzun lafın özü şu: İstanbul’u İstanbul’dan arındırma projesiyle karşı karşıyayız. Peki İstanbul’suz bir Türkiye, ne kadar Türkiye kalabilir ki?

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Yüksek yapılarda psikolojik-sosyal problemler


Yüksek yapılaşma, onyıllar boyunca dünyanın hemen her yerinde yüksek nüfus artışı ve hızlı şehirleşmenin gereklerine “yapılmış çevre” bazında uygun cevabı verebilmenin tek çaresi olarak görülmüştü. Ancak, yine onyıllardır ve özellikle Pruitt Igoe trajedisinden bu yana birçok ülkede birbirinden bağımsız ve çeşitli alanlarda yapılan araştırmalar, yüksek yapılaşmanın çok ciddi psikolojik ve sosyal tahribat doğurduğunu ve toplumsal dejenerasyona yol açtığını ortaya çıkartmaktadır. Bizim ülkemizde hala büyük ümitler bağlanan yüksek yapılaşma batı dünyasında çoktan gözden düşmüştür. Bugün geçmişin hataları olarak kabul edilen yüksek apartman blokları pek çok Batı ülkesinde onyıllar önce onları iftiharla inşa edenler tarafından birer birer yıkılmakta, yerlerine daha düşük yoğunluklu alçak binalardan oluşan toplu konut siteleri yapılmaktadır.

Aristo'nun ‘Siyaset’inden bu yana kabul edilmektedir ki bir yerleşmedeki nüfusun belli bir ölçüyü aşması insanlar arasındaki münasebetler kadar yerleşmenin karakterini de etkileyecektir. Bu durumun sosyal önemini kavrayan Weber kalabalık nüfus ve yüksek yoğunluğun yerleşme sakinleri arasındaki ahbaplığı zayıflatacağına işaret etmiştir. Yüksek yoğunluklarda kişiler arasında ismen tanışma ve sosyal etkileşim azalmakta, çok yüksek yoğunluklar “tecrit”e sebep olmaktadır. Tecrit, yüksek katlarda yaşamanın ve yüksek fiziki yoğunluğun bir neticesi olarak kabul edilmektedir.

Bütün bunlar sağlıklı bir fert ve toplum hayatı sürdürebilmemiz için yapılmış çevremizin bizi tecritten, çok fazla uyarı, seçenek ve kesintisiz bilgi akışından koruyacak tarzda şekillendirilmesi ve yoğunluğunun buna göre ayarlanması gerektiğini göstermektedir. Burada akla gelebilecek haklı bir soru, doğru olan yoğunluk nedir sorusudur. Kültürlere, toplumlara, topluluklara, mahalli şartlara ve bütün bunlar içinde zamana göre değişiklikler göstermekle birlikte bu sorunun cevabını Blumenfeld hektar başına 100 ila 500 kişi olarak vermekte ve bunun üstünde olduğu kadar altında da ciddi mahzurlar doğacağını belirtmektedir.

Yüksek katlı olduğundan çok sayıda aileyi bir arada barındıran binalarda yaşayanların çevrelerine karşı memnuniyetinin yoğunlukla ters orantılı olduğu tesbit edilmiştir. Çok katlı binalar ile ilgili Batı ülkelerinde yapılan araştırmalarda bu tür binaların komşuluk münasebetleri ve sosyal hayat açısından olumsuz bir bina türü olduğu belirtilmektedir. Ataköy'de yapılan bir ankette semt sakinleri "insanlar arasında şahsi olmayan komşuluk münasebetlerinin seviyesi" sorusuna büyük ekseriyetle (%70) “çok az” cevabını vermişlerdir.

Alexander'a göre yüksek binaların bankalara ve arsa sahiplerine spekülatif kazançlar sağlamak dışında hiçbir gerçek faydaları yoktur; daha ekonomik değildirler, daha fazla açık mekan sağlamazlar, görüntüyü bozarlar, sosyal hayatı tahrip ederler, suçu artırırlar, çocukların hayatını zorlaştırırlar, bakımları masraflıdır, etraflarındaki açık alanları tahrip ederler, ışık hava ve manzarayı menfi yönde etkilerler.

Yöneticilerin ve müteşebbislerin sürekli yüksek yapıları önlerine sürmelerine rağmen dünyanın dört bir tarafında halkın büyük çoğunluklarla müstakil evleri tercih ettiklerine dair sayısız araştırma sonucu vardır. Yüksek yapılaşmanın ve apartmanlaşmanın öncüsü olan Amerika'da bile halkın tercihleri müstakil evlerden yanadır. Bu ülkede 1965 yılında 32 metropoliten alanda yapılan bir anket katılanların %85'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya koymuştur. Deneklerin %70'inin zaten müstakil evlerde yaşıyor olmalarına mukabil apartmanlarda yaşayanların da üçte ikisi müstakil evi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aralarında İngiltere ve Avusturalya'nın da bulunduğu pek çok gelişmiş ülkede yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı gerçekte aynı doğrultudadır.

Apartman hayatının artık iyi kötü benimsendiği zannedilen ülkemizde de durum bundan pek farklı değildir. Türkiye'nin en bilinen, en gelişmiş ve hatta gıpta edilen yüksek yapılı konut alanı olan Ataköy'de yapılan bir araştırmada sakinlerin %70'i içinde yaşadıkları mesken tipinin (yüksek apartman dairesi) kendilerine bir ev (yuva) imajı verdiğini söylemelerine rağmen %75'i - bağımsız olabilmek, çevreye daha iyi hakim olabilmek, ferdi hareket edebilmek için - sadece kendilerine ait, bağımsız, tek evlerden oluşan bir çevrede yaşamak istediklerini belirtmişlerdir.

Aile Araştırmaları Kurumu'nun 1992 yılında 43 ilde yaptırmış olduğu çok geniş kapsamlı bir araştırma ise Türk halkının %92.8'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya çıkartmıştır. Bütün bunlara rağmen, "Halkı konut sahibi yapıyoruz!" diyerek dağı bayırı gururla yüksek apartman bloklarına bulayan idrak ve kabiliyet fukarası otoritelere ağır laflar etmemek için insan kendisini zor tutuyor.

*Bu bildiri 1997 yılında İstanbul’da yapılan Kent Zirvesi’nde Mimar Numan Cebeci tarafından sunulmuştur.
Kaynak: http://semihakseker.blogspot.com.tr/2011/12/yuksek-yapilarda-psikolojik-ve-sosyal.html

13 Mayıs 2016

Kibirli evler


Nasıl da kibirli, mütehâkkim, saygısız, edepsiz...

Semih Akşeker

Yurt ve yer



Bir ülkenin yurttaşlarına sunduğu yaşam kalitesi sürdürülebilir olmadığında orası 'yurt' olmaktan çıkar, 'yer' olur.

Dücane Cündioğlu

Soma'dan sonra değişen bir şey var mı?


"Ben gaz maskesinin üst kapağını çıkardığımda her iki kapak arasında çok yoğun miktarda toz birikmiş olduğunu ve çok pis olduğunu ve kullanıma elverişsiz olduğunu gördüm. Bunun için gaz maskesini kullanamadım. Yanımda bulunan toz maskelerini kullanmaya başladım. Bu da yeterli olmayınca olukların içine uzanarak tabanda bulunan demiri ağzıma alarak ve burnumu tıkayarak bu şekilde oksijen almaya çalıştım."

13 Mayıs 2014’te Türkiye’nin en büyük maden faciasından kurtulan işçilerden biri savcılıkta verdiği ifadede böyle anlatıyordu yaşadıklarını.

Pek çok işçi madenin içindeki makinalara hava veren istim borularını delerek hayatta kaldı, bir kısmı da "demirin içindeki oksijeni" emerek.

Soma’da, 301 madencinin öldüğü o gün, küflü maskesinin çalışmadığını söyleyen sadece o değildi üstelik.

Sağ kurtarılamayan 301 madencinin kaçının gaz maskesi çalışmadığı, kaçının yerde öylece bırakılmış bir demire takılarak düştüğü ve kalkamadığı, kaçının madenin içindeki dar yollardan birinden geçecek mecali kalmadığı için öldüğünü bilmiyoruz.

Ancak sağ kalan işçilerin söyledikleri, bilirkişilerin yaptıkları keşiflerde çekilen fotoğraflar bize madenin içinde böyle büyük bir facia yaşandığında sağ kalmanın hiç de kolay olmadığını gösteriyor.

Kaynak: BBC Türkçe

Soma'yı hatırlatan Ömer Asaf


Babama Galatasaray'ın maçı var dersek madenden çıkar...

Ömer Asaf, 13 Mayıs 2014

12 Mayıs 2016

Bursa'da bahar

Bursa, 1900'ler
Ben her bahar deli olurum, kendimden geçerim. Bu mevsimde evlerde duramam, duvarlar sıkar beni. Çıkarım yazılara, yazılı kitaplardan geçerim, yazılan kainatı seyre dalmaya, onunla birleşmeye çalışırım…

Fakat bu yıl bambaşka bir aleme daldım; yirmi günümü Bursa’da geçirdim, baharı orada kutladım. Bundan önce de görmüştüm Bursa’yı. Fakat kütüphaneler tozlu sayfalarla bürümüştü beni, Bursa’yı göstermemişti bana… Bilirdim, duyardım; Yeşil Bursa derlerdi. Okumuştum, Ahmet Hamdi Tanpınar bir kitabında o yeşilliği bir kanaviçe gibi işlemişti. Fakat kafadan okuyuş, gözle görüşe, özle duyuşa benzemiyor ki.

Bursa’da bahar bambaşka. Mavi, koyu mavi, mor, tirşe, yeşil, koyu yeşil ve filizi. Bazı kere bu renkler kesin bir ayrılış çizgisiyle ayrılmış gibi görünür. Bazı kere birisi öbürünü tamamlar gibidir, eşinin içine girer, onunla kaynaşır. Bütün bunların üstünde daimi bir hareket, daimi bir köpürüş, bir oluş. O köpürüşün, o hayatiyetin ifadesi, bir an içinde beliren, bir an içinde kaybolan coşkunluk, köpükler. Bu yaşayışın sahnesi ancak sevgili denizde görülebilirdi; halbuki ne garip; Bursa Ovası’nda bütün bunları gördüm ben.

Uludağ’ın eteğinde, Bursa Ovası’na hakim en güzel yerde, manzaraya karşı yayılan Gönlüferah otelinden seyrettim Bursa’yı. Bütün renkler orada. Yeşilin çeşitlisi oradan görünmede; tabiatın yaratıcılığı, yaratılışı, yaratılış kudreti ve yaşayış cehdi oradan seyredilmede. Şu koyu yeşil selviler, dikine çıkmakla beraber orada ufku aşmıyor, sanki arkadaki fonun üstüne fırça darbeleriyle kondurulmuş, biraz kabarık görünmede. Arkadaki hafif sissi açık yeşil fon bunları belirtmek için hazırlanmış. Şu boz yollar, dostu dosttan ayıran demiyeyim, dostu dosta, sevgiliyi sevgiliye kavuşturan yollar, iki rengi birbirinden ayıramıyor. Tarihi dile getiren şu güzelim anıtlar manzarayı bozmuyor, görüşe düşünceyi katarak dekoru tamamlıyor. Bursa tümüyle, tabiatı kudretle, tarihi yaşayışla, rengi insan enerjisiyle, göz nuriyle, görüşü duyuşla kaynaştıran bir şehir. Havada uçuşan, gözle görülen, özle duyulan baharlar, sanki bu, modern bir ressamın elinden çıkmış tabloda, denizin köpüklerini temsil etmede. Bursa fotoğraf değil; her rengi, renginin her nüansı, üstüne vurulan her fırça, içten gelen, görüşten doğan, cana canlar katan, yaşayışa kudretler veren bir tablo. Bu tablonun çerçevesi, o güzelim ovayı çepeçevre kuşatan gök kubbe; fakat o çerçeve de bu denizi tamamlayan, bu tabloya renk veren ve bu resimden renk alan çeşitli renklerle süslü; öylesine ki insan, bu görünüşten öte bir alem bulamıyor, dünya sanki Bursa ve Bursa, alemin ta kendisi.

Bursa tarihi dile getiren, bir devleti kuran, işlenen çiniye, yüzyıllar boyu emeğin göz nuriyle rengini katan, yeşilin çeşitli görünüşlerini belirten, baharın türlü neşelerini işleyen, asırları canlandıran, modern resmi fotoğraftan ayıran şehir. Toprağından sular kaynayan, rutubetiyle verdiği sızıyı şifalı sularıyla iyileştiren, derdini dermanıyla beraber bağışlayan, temizleyen, varlığı yıkayan, arıtan şehir. Konuşacağım Bursa, konuşacağım seninle ve senin için.

Abdülbaki Gölpınarlı
(22 Nisan 1955, Vatan gazetesinden)

Bursa Bir "Dış" Değil "İç"tir

Bursa, 1900'lerin başı
İçim türlü sebeplerle üzgün ve yorgun olduğu zaman, hayalimin en aydınlık yerlerinden birinde, hilkâtin ve ataların yadigârı olan bu güzel ve mübarek beldeyi bulur; ona sığınırım. Bursa benim için bir melce; cennetinin yeşilinde huzura, sükuna ve emniyete kavuştuğum bir mutluluk bucağıdır.

Yaradan ve insan, birbirine, Bursa’da olduğu kadar hiçbir yerde bu denli derin karışmamıştır. Göklere başı değen serviler mi Yaradanın, ilahi secdelerinde kubbeleri kendi haline bırakıp yücelikleri aramak için uzanan minareler mi insanın? Bursa’nın manzarasında bunu hangi fani doğru dürüst ayırt edebildi?

Yeşil’i ne zaman ziyaret etsem, dışında bir tepe, içinde bir bahar bulurum. Tabiatın görünümü yanında bu maneviyat beni tabiattan çok daha ötelere götürür. Gönül gözümün vardığı yer, sonsuzluğun hudut başıdır. Oradan sonra, artık Allah başlar. Allah, ki her şey O'nadır ve O'ndadır. Yeşil’in kapısından bu hisle girenler gerçek imana varırlar. Onlar, erenlerdir ve artık Yeşil, camiliğinden ileri geçer. Kabeleşir.

Bursa, Yeşil Camii ve çevresi
Bursa hayat pınarını göğsünde taşıyan bir diyar… Su, nerede ondaki kadar varlığının her zerresinden fışkırır? Bursa’nın bütün yeşilleri onunla yaşar ve onunla yeşerir. Bağrında ne varsa hepsini onunla yaşatır ve onunla yeşertir. Belki de bunun için Bursa’nın ölüleri insana diri gelir.

Bize koskoca bir devlet veren Osman Bey ve oğulları türbelerinde değil, evlerinde yatarlar. Emir Sultan, bu maneviyat hükümranı; Süleyman Çelebi, bu Türkçeyi Allah evine sokan insan; ne kadar aramızda, ne kadar bizimle beraberdirler? Ebedi istirahatgâhında yanında kimseyi istemeyen II. Murad’ı ziyaret ettiğim zaman bir türlü oradan ayrılamamıştım. Huzurunda kalıp, uzun uzun onun iç menkıbelerini ve gönül cenklerini kendinden dinlemeyi arzulamıştım.

Bursa bir tarih sergisidir. Hiçbir kitap onun kadar 1299'la 1923 arasındaki olayları bize doğru haber veremez. Osmanlı şahini, Uludağ’a kurduğu yuvadan havalandı. Kanadının tüyleri, hala Hint hudutlarından Hicaz ülkesine, Marmara kıyılarından İskenderiye koylarına, Volga boylarından Tuna membalarına kadar uçmaktadır. Hâdiselerin rüzgârları, hatta fırtınaları onu yere düşüremedi.

Bursa benim için bir “dış” değil, bir “” tir. Zevksiz eller ona kıyabildiği kadar kıysın, gözümde ve gönlümde hiçbir şeyini değiştiremez. Bu yurt bucağı, bu vatan köşesi, seyahati zaruri kılmayan bir çekicilikle her vakit yüreğimdedir. Bursa, hakikati hayal yapan bir kutsal bir diyardır. Bursa, bir coğrafya gerçeği olmaktan çok bir tarih, hatta tarih olmaktan da ileri bir şeydir. Bursa, Türklüğün, Konya gibi, beşiklerinden biridir. Her Türk, biraz da Bursa’da doğar. Onun için Bursa’lı olmayan Türk yoktur diyebiliriz.

Hasan Ali Yücel
(20. Asır’dan)

11 Mayıs 2016

Kemal Sayar'dan: "Yaşayanlar mezarlığı"

Çizim: Tetsuya Ishida
Daha fazla, daha hızlı, daha büyük. Daha verimli. Yükselen orta sınıf statü haritalarını çıkarırken birbirine şöyle soruyor : ‘Altında kaç kişi çalışıyor?Mide bulandırıcı bir soru değil mi? İnsanları da nesneleştiren, her şeyin ‘daha..’ olması için istismar edilebildiği karanlık bir dünyanın habercisi bu soru. Durdurulmayan büyüme iştahı, gezegenimizin sonunu hazırlıyor. Büyüme ekonomisine ayarlanmış zihinler de bu yozlaşma ve bozulmadan nasibini alıyor. Değerleri olmayan bir dünya, bedenen yaşayan ama ruhen ölü bir ‘yaşayanlar mezarlığı’ haline geliyor.

Gürültü ve hız dünyasında, umutsuz bir miyopluk içinde, bize hoş görünen şeyleri seçiyoruz. İnsanlara, kurumlara ve en çok da eşyaya bir sadakat hissetmiyoruz. Zenginlik ve yenilik tutkusu, ana babalarımızın sadakat ve adanmışlıkla koruduğu şeyleri, bizim için kolay harcanabilir kılıyor. Sadakat olmadığında ne insan, ne de nesneyle kurulan ilişki bir nitelik, bir derinlik kazanıyor. Büyük babalarımızın saatini taşıyor olmak artık pek azımıza heyecan veriyor. Yama yapmayı çoktandır unuttuk, annelerimizin yemek israf etmeyen tutumu ise şu an pek çoğumuza arkaik görünüyor.

Yoğun trafikte geçirilen uzun saatler, yüksek stres düzeyleri, akıl uyuşturan bilgisayar işleri, zaman darlığı, hazır gıdalar, bozulan sağlık derken ev işlerine, çocuk bakımına, ev yemeklerine para ödemeye başlayalım. Harcamak için kazan! Eh bu ekonominin büyümesi için iyi de, bireyin ruhu nasıl büyüyecek? Ruhlarımız ancak ele geçirme yarışına karşı durabilmekle, ‘ruhun ihtiyaçları’nı fark edebilmekle büyüyor. İnsanlar eğer tüketmek yönünde bir içsel güdüye sahip olsaydılar reklamlara trilyonlar harcamaya hiç gerek olmazdı. İçsel güdülerimiz var elbette ama birbirimizle bağ kurmak, birbirimizle ilişkilenmek şeklinde var. Arada aylak kalabilmek, işten uzun molalar almak şeklinde içsel güdülerimiz var. Ancak bu zevklerin pek çoğunu sözüm ona ‘iyi hayat’ın peşi sıra giderken kaybediyoruz.

Her insan kendi macerasını içinde taşır. Cesaret gösterebilenler kendi içlerine kök salarak, hayat ve ışığa uzanır.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 11.05.2016)

Sadettin Ökten hocadan yeni kitap: Hayatımdan Portreler


Şehirli olmak, o şehri inşa eden toplumların medeniyet tasavvurlarını anlamaktan ve bu medeniyetlerin izlerini takip etmekten geçer. Bu izleri görünür kılma çabasıyla ortaya koyduğumuz, ilk sayısında Bizans tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’yi misafir ettiğimiz İstanbul’a Dair serisinin bu ikinci kitabında, günümüzün önemli fikir adamlarından Prof. Dr. Sadettin Ökten’le gerçekleştirdiğimiz söyleşiler yer alıyor.

Hayatımdan Portreler alt başlıklı kitapta, Sadettin Ökten’in kendi şahsiyetini inşa eden aile büyüklerinden ve hayatını şekillendiren hadiselerden bahsediliyor. İstanbullu bir ailenin ev hayatına, fertlerin birbirleriyle münasebetlerine, özel günlere has âdetlere, toplumun kültürel kodlarının yeni nesillere aktarılış biçimine şahitlik ettiğimiz hatıraların fonunu ise İstanbul oluşturuyor.

Altmış yıl öncesinin Karagümrük, Beyazıt, Kanlıca, Heybeliada, Büyükdere gibi kadim İstanbul semtlerinde dolaştırarak dönemin şartlarını ve insanlarını idrak etme fırsatı veren bu eseri istifadenize sunarken, teklifimizi geri çevirmeyerek projemize dâhil olan Sadettin Ökten’e teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler
163 Sayfa, 20 TL
http://www.istanbulkitapcisi.com/magaza/sadettin-okten-hayatimdan-portreler--p699.html

Sadettin Ökten hocadan eserler


Sadettin Ökten hocanın Balaban Tekkesi'ndeki derslerinde kullandığı müziklerin tamamı şuradan indirilebilir:

https://www.wetransfer.com/downloads/4485cd27bc0cc19c0e20459f31aca38120160508112144/bc2c34

10 Mayıs 2016

Tarihin kara yazısı: Moğollar


13. yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan Cengiz Han önderliğindeki Moğollar, yarım asır içerisinde dünyanın neredeyse yarıya yakınını işgal ettiler. Horasan, Mâverâünnehir, İran, Irak, Azerbaycan, Kafkasya, Deşt-i Kıpçak, Doğu Avrupa ve Anadolu’nun tamamını istila etmiş, yaşadıkları yüzyılı tarihin gördüğü en kanlı ve acı dolu kâbus dönemlerinden birine dönüştürmüşlerdi. Önlerine çıkan bütün orduları ezip geçerken kimse karşılarında duramıyordu. Haklarındaki efsaneler her tarafa yayılmış, kendileriyle ilgili söylentiler onları efsane haline getirmişti. Çağdaş müellif İbnü’l-Esîr gibi birçok kimse, onların yaptıklarına şahit olmaktansa doğmamış olmayı diliyordu.

Moğol istilası, çağdaş kaynakların tanıklığına bakılırsa, yüzlerce yıl devam edecek derin bir tarihî kırılmaya neden olmuştu. Onlardan sonra dünya bir daha eskisi gibi olmamış, ne medeniyet ne de tarih alışageldiği şekilde akmaya devam etmişti.

* Peki kimdi bu Moğollar?
* Nasıl ortaya çıkmışlardı?
* Cengiz Han iddia edildiği gibi Türk müydü?
* Moğollar ile Türkler arasında nasıl bir ilişki vardı?
* Beş asırlık bir mazisi olan Abbâsî Halifeliği bir çırpıda nasıl yıkılmıştı?
* Ya Selçuklular, onlar Moğollara karşı tedbir almamışlar mıydı?
* Mevlânâ ve Şems-i Tebrizî gerçekten de Moğol işgaline destek mi vermişlerdi?

Tüm bu soruların cevapları ve daha fazlası Selçuklu Tarihi alanında yaptığı çalışmalarla bilinen Mustafa Alican’ın Tarihin Kara Yazısı Moğollar kitabında…

Mustafa Alican
Moğollar: Tarihin Kara Yazısı 

256 Sayfa, 18,5 TL
http://www.timas.com.tr/kitaplar/tarih/selcuklular-tarihi/mogollar---tarihin-kara-yaz%C4%B1s%C4%B1.aspx

Kitap hakkında bir yazı:
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2016/05/kan-ve-talan-mogollar.html

Tıp hataları kalp krizi ve kanserlerden sonra en çok ölüme yol açan üçüncü sebep


USA’ da yapılan ve BMJ’ de yayınlanan yeni bir araştırmada tıbbi hataların kalp krizi ve kanserlerden sonra en çok ölüme yol açan üçüncü sebep olduğu ortaya çıktı.

Makary ve Daniel’ in makalesi, 2013’ de 35 milyon insanın hastane yatırıldığı bu ülkede, 611 bin kişinin kalp hastalığından, 584 bin kişinin kanserden, 251 bin kişinin ise tıp hataları yüzünden hayatını kaybettiklerini gösteriyor.

Evet, yanlış okumadınız o imrendiğiniz modern tıp (Amerikan tıbbı) artık ölüm saçan bir makineye dönüşmüş durumda ve biz de ülke olarak “bilim adamı profesörlerimiz” (!) önderliğinde bu tıbbın peşinden gidiyoruz.

Tıp sayesinde her gün ölür olduk

Her geçen gün daha da “ticarileşen” modern tıp tedavi etmekten çok hasta etmeye ve hatta öldürmeye başladı.

Modern tıp için artık insanları bilinçli korkutma ve bilinçli olarak hasta olduklarına inandırma bilimi dense yeri vardır.

Bir kere ölme hakkı olan insanlar modern tıp sayesinde “her gün ölen” insanlar hâline dönüştü.

İnsanlar sağlıklarına şükredeceklerine, acaba neremde ne hastalık var, kaç ayda bir doktora gitmeliyim kaç ayda bir hangi tahlili yaptırmalıyım hangi filimi çektirmeliyim akciğerimde nodül mü var kolesterolüm kaça çıktı derdine düşürüldü.

Tıptan uzak sağlıklı hayat!

Ben de senelerdir uzun ve sağlıklı yaşamak için tıbba gerek olmadığını, tıptan olabildiği kadar uzak durulması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.

Sloganımı biliyorsunuz: Tıptan uzak sağlıklı hayat!

Şunlar da kitaplarımdan bazılarının adları:

Biri Bizi Hasta Ediyor

Kalbime Koy Başını Doktor (Tomografiyi, Anjiyoyu, Endoskopiyi Bırak)

Adamın Biri Doktora Gitmiş… Gidiş O Gidiş!

Hasta Etmeyin Adamı!

Gelelim neticeye

BİR: Uzun ve sağlıklı yaşamak için tıbba ihtiyacınız olmadığını unutmayın.

İKİ: Tarama, çekap gibi tuzaklara düşmeyin, hastanelerin kampanyalarına kanmayın.

ÜÇ: Ufak tefek şikâyetler için zırt pırt doktora, hastaneye gitmeyin.

Prof. Dr. Ahmet Rasim Küçükusta
http://ahmetrasimkucukusta.com

Lütfi Bergen: "Müslümanlar evlerini kaybettiği gibi komşularını da kaybetti."

Bursa'da Osmanlı Annesi ve Çocukları, 19. yüzyıl
Geleneksel ev inşası sırasında evin temelleri kazıldığında temele un, yağ, tuz atarlar ve ev bittiğinde eşiğinde koyun kurban ederler.

Evi adeta kutsayan bu ritüel onu harem/mahrem kılar ve "kutsallaştırır."

Eve dair harem olma durumu o kadar üst seviyededir ki haram bakışa müsaade edilmez. Ev, İslam toplumunun kuruluşunun ideolojisidir.

Müslüman evi kutsal kapalı mekanlardan olan camiden hiç de daha az olmayan şekilde dokunulmazlığa sahiptir. Kutsal kapalı mekan=haremdir.

İslam içtimai-siyasi düzeni kale ya da iktidar üzerinde değil ev üzerinde kurulmuş yapı arzeder. İslam toplumu ev'in inşasıyla kurulur.

Hz. Peygamber (asv)'in Medine'de ahkamla muhataplığı (hatta tesettür ayeti dahi) Müslümanların evlerinin tesisi sonrasında ortaya çıkar.

Musa (as)'nın da İsrailoğullarını önce evler edinme emrini gerçekleştirerek Mısır'dan çıkarmayı başardığı hatırlanmalıdır.

Vahyin evler üzerindeki bu vurgusu, bugün küresel kapitalizmin evleri yıkarak konut inşa etmeyi dayatmasıyla birlikte anlamlanmaktadır.

Müslümanlar yüzlerce yıl evlerinin temellerini helal yiyecekleri (tuz-un-yağ) ile bereketlendirirken bugün haram (kredi) ile yapmaktadır.

Müslümanlar arasındaki bu sapma, ev'in harem varlığını yok etmiş ve onu meta-satışa sunulan mal kılmıştır. Oysa ev, aslında kıbledir.

Müslümanlar atalarından kendilerine miras kalan evin "kutsal-mahrem" olduğunu idrak edemeyecek şekilde inançlı bir ateizmi sürdürüyor.

Geçmiş ve geleneksel toplumda ev-harem'in sahibi olan sakin (meskende sukun bulan) ferdler bereket kaçmasın diye kapı eşiğine oturmazdı.

Evin kutsallığı nedeniyle bir eve misafir olmak büyük bir şerefe nail olmak, mahremiyete kabul edilecek kadar kurbiyet tesis etmektir.

İslam evi-hareminin bu fonksiyonu nedeniyle 40 ev'in birleşiminden mahalle oluşur ve 40 evlik mahalle birbirine borçlanır, kefilleşir.

Modern dönem Müslüman entelektüellerin mahalleyi geçmişe ait nostaljik alan saymasının nedeni kutsalı kaybetmektir, inançlı ateizmdir.

Hz. Peygamber (asv) 40 komşu kapının birbirine mirasçı olacak kadar kurbiyet içinde olduğunu beyan etti. Nahl 90, kurb'a yardımı emretti.

Müslümanlar evlerini kaybettiği gibi komşularını da kaybetti. Bu Müslüman topluma dayatılmış mimarinin saldırgan ideolojinden gelmiştir.

Müslümanlar tesettür ayetinin evlerini inşa etmiş bir topluma geldiğini göz ardı etti. Evlerini yıkmak için tesettürü öne çıkardı.

Başörtüsü mücadelesi evsizlik mücadelesi olarak zuhur etti. Müslüman toplumun evsizliği onun mahremiyetini yaralamaktadır.

İslamcılar da muhafazakârlar da evlerini faiz-kredi ile alıyor. Bu onlara musibet olarak yeter.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

9 Mayıs 2016

Kemal Sayar: "Sevmenin çilesine talip değiliz."


İnternet romantizmi, yüz yüze görüşme ile sınanmadığı sürece aşk vasfı kazanmaya layık olamayacaktır. Aşka ilişkin tüm kuramlara rağmen, aşk her defasında yeryüzünde ilk kez tesadüf ediliyormuş gibi zuhur eder, tüm sebep sonuç ilişkilerinden bağımsız olarak insana ait zamanı sarsar. Ölmeyi öğrenemediğimiz gibi sevmeyi de öğrenemeyiz. Elbette başkalarının aşk hikayelerini yoruma ve analize tabi tutabiliriz ama tüm bu laboratuvar bilgileri nihai olarak bize aşkı öğretemez. Erlebnis (yaşantı), insanın kendi yaratıcı güçlerinden bağımsız olamaz; başkasının deneyimleri bizim açımızdan ancak onun hikayesinin bir yorumu, bir tahmindir. En yüksek şeyler öngörülemez, bir başkasını diğer herkesten söküp aldığımızda yapılmış en akıllıca hareket buna hazırlanmış olmaktır, hepsi bu kadar.

İslam literatürü içinde aşka dair yazılan en güzel eserlerden biri İbn-i Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’dır. Güvercin Gerdanlığı, klasik İslam edebiyatında boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan “aşk zinciri” anlamına gelen bir simgedir. İbn-i Hazm “Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinden meydana gelir…” demektedir. Aşkın güzelliğe tutulmasının nedeni İbn-i Hazm’a göre, ruhun zatı itibariyle güzel olmasıdır; “…ruh güzel olan hemen her şeye tutulur; güzel ve hoş motiflere karşı bir eğilim gösterir. Güzel bir şey gördüğünde hemencecik ona bağlanır; biçimin ötesinde, kendisiyle uyuşan bir çizgi ayrımsarsa, işte o zaman birleşme meydana gelir. Gerçek aşk da budur zaten. Şayet görünenin ötesinde kendisiyle uyuşabilen en ufak bir nitelik göremezse, sevgisi bu dış biçimden ileriye geçmez. Sadece bedensel bir arzu olarak kalır.Ne ki artık güzelin peşinde değiliz, sevmenin çilesine talip değiliz, hemen şimdi sevilmenin derdindeyiz. Güzel emek ister. Çabuk, zahmetsiz, bir tıkla sevilmek derdindeyiz şimdi. Sonra bir tıkla ayrılmak. Sevgiyi içimizde dinlendirmeyi beceremiyoruz. Çabuk köfte yiyenler, çabuk aşk istiyor.

Seks ve cinselliğin içi hızla boşaltılıyor. Eski zamanlarda bir yetişkinin tüm hayatı boyunca kurabileceği kadar ilişkiyi birkaç haftada kurmak mümkün oluyor. Kullan at ilişkiler gitgide yaygınlaşıyor. Akışkan modern dünyada her şey büyük bir hızla dönüşüyor. İnsan ilişkilerinde, özellikle ikili ilişkilerde kökten değişimler yaşanıyor. Akışkan modern dünyanın bireylerinin hayallerini süsleyen aşk gitgide ulaşması güç bir ideal haline geliyor. Akışkan aşk çağında aşkı bulmak ve elinde tutmak oldukça zorlaşıyor.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 27.04.2016)

Çocuklarımız düşünmeye başlamalılar


Çocuklarımızı, masa başında oturup klavyenin tuşlarına basan bizlerin tuvaletlerini temizleyerek ellerini kirletenlerden on kat, Üçüncü Dünya ülkelerindeki fabrikalarda klavyelerimizi üretenlerden yüz kat fazla ücrete çalışmamızı içlerine sindiremeyecekleri gibi yetiştirmeliyiz. İlk sanayileşen ülkelerin henüz sanayileşmekte olanlara kıyasla yüz kat refah içinde yaşadığı gerçeğini dert etmelerini sağlamalıyız. Çocuklarımız öncelikle kendi kaderleriyle başka çocukların kaderi arasındaki eşitsizliğin ne Tanrı’nın isteği ne de ekonomik yeterlilik için gerekli bir bedel olduğunu, bunun kaçınabilir bir trajedi olduğunu öğrenmeliler. Birileri gırtlağına kadar doyarken kimsenin açlık çekmemesi için dünyanın nasıl değiştirilebileceğini bir an evvel düşünmeye başlamalılar. 

 Richard Rorty

Eyleyen uşşâkı şeydâ dâimâ



Eyleyen uşşâkı şeydâ dâimâ
Tal'atındır yâ Resûlallah senin
Derd ile âh etdiren subh ü mesâ
Hasretindir yâ Resâlallah senin

Rûz u şeb kârım benim efgân eden
Nâr-ı hasretle dilim sûzân eden
Dembedem bu gözlerim giryân eden
Firkatindir yâ Resûlallah senin

Enbiyânın sürdüğü zevk u safâ
Asfiyânın bulduğu rıf'at sehâ
Evliyânın gördüğü izz ü likâ
Devletindir yâ Resûlallah senin

Merhamet kıl ben garîb âvâreye
Mücrimim rahm eyle yüzü kâreye
Şefkat etmek bîkes ü bîçâreye
Âdetindir yâ Resûlallah senin

Ey şefia'l müznibîn nûr-i Ehad
Bir garîbindir Nasûhî kıl meded
Bâb-ı lutfundan kerem kıl etme red
Ümmetindir yâ Resûlallah senin

Güfte: Muhammed Nasuhi Hz.
Okuyan: Murat Taştekin
Kanun: Turgut Özüfler
Ney: M. Hakan Alvan
Bendir: Salih Sırmaçekiç

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.