17 Mayıs 2016

İstanbul'a gökdelen saldırısı

Woolworth Building
Gökdelen kelimesi İngilizce skyscraper kelimesine karşılık olsun diye üretilmiş bir kelime. Her ne kadar Chicago’da 1884-1885’te inşa edilen on katlı “Home Insurance” binası ilk gökdelen kabul edilse de günümüz koşullarıyla ilk gökdelen New York’taki “Woolworth Building” dir.

Gökdelenler, 19. yüzyılın sonlarında New York, Chicago ve Londrada, 1930’ların başından itibaren Güney Amerika’da Sao Paulo, Buenos Aires’e ve Asya’da Şanghay, Hong Kong ve Singapur’a inşa edilmeye başlandı. Bir süredir İstanbul da gökdelen hevesinin palazlandığı bir yere dönüştü. İstanbul’un sembolünde yer alan o tarihi silüeti tarih oldu bile. Artık şehre bakınca minarelerden çok yüksek binalar dikkat çekiyor. Böylece İstanbul gün geçtikçe bambaşka, yabancı bir şehre dönüşüyor. Towerslar, cityler, townlar işgal ediyor şehri. İki imparatorluğa başkentlik yapmış kentin tarihi siliniyor ve tarihsiz ülkelerin talihsiz mimarisi yükseliyor. Bu evler İstanbul’dan tam anlamıyla soyut yapılar. 24 saat kapalı devre kamera izleme sistemi, uzaktan kumandalı, kartlı giriş var bu sitelerde. Dünyaya aldırmadan her şeyi almak mümkün bu sitelerde. Burada bahsedilen her şeyin sadece paranın satın aldığı her şeyden ibaret olduğunu söylemeye ise gerek yok.


ŞEHİRSİZLEŞMİŞ BİNALAR

Yüksek binaların çoğalması en bilinen kıyamet alametleri arasında gelir. Zira binaların yükselmesine paralel olarak insan da insanilik vasfını yitirmeye başlar. Bütün bu towerslar, centerlar, cityler, townlar inşa edildiğinde yoksulun daha yoksul, zenginin daha zengin olduğu bir kentte yaşamaya başlayacağız. Evsizlerin, sokakta yaşayanların, dışlanmışların, çaresizlerin sayısı artacak ve o korunaklı sitelere hiçbir çaresizin çığlığı ulaşmayacak. Bu anlattıklarım bir kıyamet senaryosu değil. Dünyanın en hoşgörüsüz, gelir dağılımı bozuk, ırk ayrımı yüksek, farklı olanı terörist belleyen ülkesini örnek almanın bedelinden bahsetmeye çalışıyorum.

Yaşanan globalleşmeyi kimlikten, tarihten ve ahlaktan arınma süreci olarak görmek mümkün. “Katı Olan Her Şeyi Buharlaştıran” globalleşmenin çarkları, kimliğinden, tarihinden ve ahlakından arınmış insanları Ayşe Şasa’nın Şebek Romanı’nda anlattığı karanlık bir geleceğe doğru sürüklüyor. Gün geçmiyor ki tarihteki Moğol istilasını mumla aratan bu hızlı değişimin vahim neticelerinden biri daha vuku bulmasın. İstanbul’u görünmez kılacak olan projeleri ortaya atan “global akıl” ile Bağdat’ı bombardıman eden “global akıl” arasında bir fark görmeme hakkım olduğunu düşünüyorum kendi adıma...

Turgut Cansever ise bu şehirleşme anlayışını şu sözlerle mahkûm ederken İstanbul’da yaşanan yeni istilanın da neticelerinin sadece şehir hayatıyla ilgili olmyacağını, çok daha köklü zararlar verebileceğini veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Şahsi ve sathi gösterişçiliğin hakim olduğu XX. asırda ülkemizde ve dünyada mimariyi vücuda getirmek, insanlara gülünç olaylar seyrettirerek eğlendirmek, saşırtmak vs. ile bir tutulmaktan bile gerilere itilmiş ve dünya böylece insanlık tarihinde daha önce benzeri olmayan bir kültürel kirlenmeye uğratılmış bulunmaktadır. Bu kirlenme kendi inanç temellerinden kopartılan, inançlarının özüyle bağları kesilerek yabancılaştırılan ve İslam'ın affedilmez günah saydığı şirkin açık ve gizli şekillerine kendisini kaptırmış, açık ve gizli sömürge durumuna düşmüş olan İslam ülkelerinde en vahim ve tahripkar boyutlara ulaşmıştır. Kültürel kirlenme, özünde, teknolojiyi kendi başına yaratıcı güç addetmek gibi temel bir yanılgıyı taşımaktadır. Şehire, toprağa, dünyaya Allah'ın azametinin ve Cemal sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak yerine bugün, bu alanlara ait meselelere bürokrat ve teknokratların gözlükleriyle bakılmakta ve bürokrasinin işleyiş ve kurallarına asli güçler payesi verilmektedir. Toprağı, dünyayı ve şehri gayri meşru bir şekilde kazanç kapısı olarak görmek, bu temel yanılgıları sürdüren müesseseler vasıtasıyla halka zorla kabul ettirilip yaygınlaştırılmakta; yayın ve telkin araçlarıyla çok boyutlu bir kirlilik-yanılgılar-hastalıklar zinciri herkese zorla benimsetilmektedir."
Şangay
ŞANGAY BATIYOR

İstanbul’u hedef alan gökdelen saldırısı şüphesiz sadece “silüeti” tahrip etmekle yetinmiyor. Zaten yoğun olan trafik daha da içinde çıkılmaz bir hâl alacak. Bütün alt yapının güçlendirilmesi gerekecek. İlk gökdeleniyle 1930 yılında tanışan, 90'lı yıllarda gerçek gökdelen patlaması yaşayan Çin’in Şangay kentinde 100 metrenin üzerinde 100'den fazla gökdelen var. Ancak yönetim, Şangay'ın her yıl 1.5 santimetre batmasına neden olan gökdelenlere kısıtlama getirmek üzere. Biz ise henüz gökdelenlerimizle gurur duyma safhasındayız.

Yıllar önce güneyde muhafazakar kesime hitap eden ilk beş yıldızlı otel açıldığında Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazısında şu soruyu yöneltmişti okurlarına: “Oradan Çeçenistan görünüyor mu?”. Sahi bu projeler realize edildikten sonra site sakinleri İstanbul’u görebilecekler mi? İçi bu sitelerin işgaline uğradıktan sonra bizim görebileceğimiz bir İstanbul kalacak mı? Bu gidişle Manhattanlaşan İstanbul silüetine bakarak “İstanbul, İstanbul olalı böyle zülum görmedi” demek zorunda kalacağız.

Uzun lafın özü şu: İstanbul’u İstanbul’dan arındırma projesiyle karşı karşıyayız. Peki İstanbul’suz bir Türkiye, ne kadar Türkiye kalabilir ki?

Suavi Kemal Yazgıç
twitter.com/suavikemal

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.