18 Mayıs 2016

Yaşamı sanatla farkettim, felsefeyle kavradım


İlk dönem yazılarınız ile son dönemkiler arasında farklar var sanki. Sekülerleştiniz desem kızar mısınız?
Ayaklarımın artık daha yere basar göründüğünü söylemek istiyorsanız, haklısınız, yeryüzüne çok geç indim. Kendimi bazen dünyaya düşen adam gibi hissediyorum. Çoğunlukla yabancı ve garip bir adam... Platon Biz göğün bitkisiyiz” der. Tanrısal ışığın yayıldığı zeytin ağacının kökleri de yerde değil, göktedir, dalları aşağıya sarkar. Ne doğuya ne batıya aittir. Eric Hoffer’ın deyişiyle “kesin inançlı” bir adamdım, köklerimi yere değil, göğe salmıştım. O kadar haklıydım ki nerede olduğumu, kim olduğumu hiç sorgulamadım. Fizik’le değil, metafizik’le yola düştüm, içini doldurmak için 40 yılımı harcadığım bir metafizikle... İdeolojik haklılık insanı aptallaştırır. Aptallık ise insana duygusal açıdan kendini güçlü hissettirir. Geriye dönüp baktığımda, benim de her genç gibi bilmekten çok güçlü olmaya, yani inanmaya ihtiyacım varmış diye düşünüyorum. Yetişkinlik düşünmekle olanaklı, düşünmek ise parçalanmakla.

Sizin dünyevileşmenizle Türkiye’deki İslamcıların dünyevileşmesi aynı döneme denk geliyor. Sonuçta farklı yerlere vardınız ama yine de dönemsel olarak paralellik kurmak mümkün mü?
Dünyevileşme sözcüğü olup biteni açıklamaktan çok saklıyor gibi görünüyor. Bu sözcük belki yapısal ve kurumsal süreçler için açıklayıcı olabilir ama birey için kullanıldığında trajik dönüşümleri yüzeye çekip sığlaştırıyor. Başlangıçta düşünmemin konusu sözcüklerdi, bu yüzden yıllarca dilbilim çalıştım, sonra kavramlara geçtim ve uzun süre mantık dersleri verdim, daha sonra tarih, yine geçmişin bilgisi. Düşünce yaşamımda olgular neredeyse hiç yer almadı. Örneğin zulüm sözcüğünü veya zulüm kavramını saatlerce çözümleyebiliyordum ama zulüm olgusuna gözlerimi kapamaktan hiç kaçınmıyordum. Bu süre zarfında topluma, doğaya, insana hep isteksizce yaklaştım. Yaşama, doğaya, insana yıllar sonra değebildim. Bu perdeyi kaldırabilme becerisini sanata borçluyum, çünkü Brecht’in dediği gibi, “tüm sanatlar yaşama sanatına hizmet eder.Malum, düşünceler yaşama değmedikçe ne ölçülebilir, ne de sınanabilir. Bu durumda kendinizi haklı hissetme ihtiyacı sürekli doyum bulur ama bakış açınız da biteviye yoksullaşır. Hakikat arayıcıları, arayışlarını sürdürdükleri takdirde, asla bu yoksulluğa tahammül edemezler. Doğayı, toplumu, bilimi merkeze almamın temel nedeni sanattı. Yaşamı belki sanatla farkettim, ama felsefeyle kavradım. Paris’te kaldığım dönemde sürekli Psikiyatri ve Psikoloji üzerine okuyordum, doğal olarak bir yandan da gözlem yapmaya gereksinim duyuyordum. Ne var ki pek sosyal biri değildim, dolayısıyla bu gereksinimi en iyi romanlar aracılığıyla karşılayabileceğimi düşündüm ve edebiyat dünyasına daldım. Balzac’ın romanları benim için laboratuar gibiydi, ve yanısıra bir de sinema dünyası.

İnsanları romanlardan ve filmlerden mi öğrendiniz yani?
Biraz öyle oldu! (Gülüyor) Evhadüddin Kirmani bir gün tekkenin önünde oturmuş, gelip geçenlere bakıyormuş. Şems-i Tebrizi ona ne yaptığını sorunca “Leğende mehtabı seyrediyorum” demiş, yani halkta Hakk’ı seyrettiğini söylemiş. Şems de “Ensende çıban mı var, başını kaldırıp niçin mehtaba bakmıyorsun?” demiş. Benim de hakikatin izlerini takip ettiğim ilk “leğenler” romanlar ve filmler oldu diyebilirim.

2005’te Paris’te psukhe-pneuma (nefs-ruh), sevgi-nefret, kibir-tevazu gibi kavramlar üzerine çalışırken bağırsakların nasıl çalıştığını hiç bilmediğimi fark ettim ve bu eksikliği gidermek için 3-4 sene boyunca Anatomi ve Tıp çalıştım. O dönemlerde birkaç yazı da kaleme aldım. Oysa daha önce bedeni değil ruhu, yürümeyi değil uçmayı önemsiyordum. Çaresiz düşe kalka yürüdüm. İnatla siyaset ve ticaretten uzak durdum. Elbette bunun da ağır bir bedeli oldu, yaşamdan payımı eksilttim ve toplumdan, insandan, yaşam sevincinden uzakta, hakikati kendi mağaramda aradım. Önemli olanın değil, değerli olanın peşine düştüm. Tek sermayem hüzündü. Ne var ki hüzün insana derinlik verir ama yaşamsallığını azaltır. TarkovskiKütükler kalın, sert ve yıkılmaz görünürler ama cansızdırlar, fideler ise ne denli kırılgan görünseler de taze ve canlıdırlar” der. Okul metafiziğinin gücü de sert, yıkılmaz ve güçlüdür ama ölü bir güçtür bu. Canlılık için dış dünyaya, yaşama adım atmak gerekir. Yıllarca haklılık duygumu kaybetmemek için sokağa çıkmadım. Pencereden dışarı bakmayı ancak 40 yaşlarından sonra becerebildim. Dünyayla irtibat bir bilgi sorunu değil görgü sorunudur. Berlin’de ve Paris’te bulunduğum yıllar, yaşam kültürüne dair bilgi eksikliğimi değil, deneyim eksikliğimi tamamladı.

Eski çalışmalarınızda teoloji merkezdeyken şimdi sadece bir bölümü diyebilir miyiz?
Yıllarca Tanrı’yı sözcüklerde ve kavramlarda aradım, şimdiyse doğada ve yaşamda arıyorum. Şehirde. Felsefe yapmak metafizik yapmaktır. Düşünmeye başladığınızda yaşamdan ayrılma isteği duyarsınız ve yaşamdaki payınızı eksilterek, tıpkı Hintliler gibi, saf bilinçte kalmaya çalışırsınız. Bu ilk bakışta verimli bir yol gibi görünür ama sonunda kişiyi boşlukta ve hiçlikte tüketir. Derinleştiğinizi düşünürsünüz ama yaşamsallıktan uzak bu derinlik, yaşamda karşılığı olmayan sanrılarla yüklüdür. Hakikati arayan her düşünce adamı doğa ve toplumla sınanma yürekliliğini göstermek zorundadır. Felsefe yapmak orada ve geçmişte değil, burada ve şimdi yaşamaktır.

Dücane Cündioğlu
(Habertürk, 09.05.2016)

Tamamı şurada yayımlandı:
http://dcsgsoylesiler.blogspot.com.tr/2016/05/yasami-sanatla-farkettim-felsefeyle.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.