17 Mayıs 2016

Yüksek yapılarda psikolojik-sosyal problemler


Yüksek yapılaşma, onyıllar boyunca dünyanın hemen her yerinde yüksek nüfus artışı ve hızlı şehirleşmenin gereklerine “yapılmış çevre” bazında uygun cevabı verebilmenin tek çaresi olarak görülmüştü. Ancak, yine onyıllardır ve özellikle Pruitt Igoe trajedisinden bu yana birçok ülkede birbirinden bağımsız ve çeşitli alanlarda yapılan araştırmalar, yüksek yapılaşmanın çok ciddi psikolojik ve sosyal tahribat doğurduğunu ve toplumsal dejenerasyona yol açtığını ortaya çıkartmaktadır. Bizim ülkemizde hala büyük ümitler bağlanan yüksek yapılaşma batı dünyasında çoktan gözden düşmüştür. Bugün geçmişin hataları olarak kabul edilen yüksek apartman blokları pek çok Batı ülkesinde onyıllar önce onları iftiharla inşa edenler tarafından birer birer yıkılmakta, yerlerine daha düşük yoğunluklu alçak binalardan oluşan toplu konut siteleri yapılmaktadır.

Aristo'nun ‘Siyaset’inden bu yana kabul edilmektedir ki bir yerleşmedeki nüfusun belli bir ölçüyü aşması insanlar arasındaki münasebetler kadar yerleşmenin karakterini de etkileyecektir. Bu durumun sosyal önemini kavrayan Weber kalabalık nüfus ve yüksek yoğunluğun yerleşme sakinleri arasındaki ahbaplığı zayıflatacağına işaret etmiştir. Yüksek yoğunluklarda kişiler arasında ismen tanışma ve sosyal etkileşim azalmakta, çok yüksek yoğunluklar “tecrit”e sebep olmaktadır. Tecrit, yüksek katlarda yaşamanın ve yüksek fiziki yoğunluğun bir neticesi olarak kabul edilmektedir.

Bütün bunlar sağlıklı bir fert ve toplum hayatı sürdürebilmemiz için yapılmış çevremizin bizi tecritten, çok fazla uyarı, seçenek ve kesintisiz bilgi akışından koruyacak tarzda şekillendirilmesi ve yoğunluğunun buna göre ayarlanması gerektiğini göstermektedir. Burada akla gelebilecek haklı bir soru, doğru olan yoğunluk nedir sorusudur. Kültürlere, toplumlara, topluluklara, mahalli şartlara ve bütün bunlar içinde zamana göre değişiklikler göstermekle birlikte bu sorunun cevabını Blumenfeld hektar başına 100 ila 500 kişi olarak vermekte ve bunun üstünde olduğu kadar altında da ciddi mahzurlar doğacağını belirtmektedir.

Yüksek katlı olduğundan çok sayıda aileyi bir arada barındıran binalarda yaşayanların çevrelerine karşı memnuniyetinin yoğunlukla ters orantılı olduğu tesbit edilmiştir. Çok katlı binalar ile ilgili Batı ülkelerinde yapılan araştırmalarda bu tür binaların komşuluk münasebetleri ve sosyal hayat açısından olumsuz bir bina türü olduğu belirtilmektedir. Ataköy'de yapılan bir ankette semt sakinleri "insanlar arasında şahsi olmayan komşuluk münasebetlerinin seviyesi" sorusuna büyük ekseriyetle (%70) “çok az” cevabını vermişlerdir.

Alexander'a göre yüksek binaların bankalara ve arsa sahiplerine spekülatif kazançlar sağlamak dışında hiçbir gerçek faydaları yoktur; daha ekonomik değildirler, daha fazla açık mekan sağlamazlar, görüntüyü bozarlar, sosyal hayatı tahrip ederler, suçu artırırlar, çocukların hayatını zorlaştırırlar, bakımları masraflıdır, etraflarındaki açık alanları tahrip ederler, ışık hava ve manzarayı menfi yönde etkilerler.

Yöneticilerin ve müteşebbislerin sürekli yüksek yapıları önlerine sürmelerine rağmen dünyanın dört bir tarafında halkın büyük çoğunluklarla müstakil evleri tercih ettiklerine dair sayısız araştırma sonucu vardır. Yüksek yapılaşmanın ve apartmanlaşmanın öncüsü olan Amerika'da bile halkın tercihleri müstakil evlerden yanadır. Bu ülkede 1965 yılında 32 metropoliten alanda yapılan bir anket katılanların %85'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya koymuştur. Deneklerin %70'inin zaten müstakil evlerde yaşıyor olmalarına mukabil apartmanlarda yaşayanların da üçte ikisi müstakil evi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aralarında İngiltere ve Avusturalya'nın da bulunduğu pek çok gelişmiş ülkede yapılan araştırmaların ortaya çıkardığı gerçekte aynı doğrultudadır.

Apartman hayatının artık iyi kötü benimsendiği zannedilen ülkemizde de durum bundan pek farklı değildir. Türkiye'nin en bilinen, en gelişmiş ve hatta gıpta edilen yüksek yapılı konut alanı olan Ataköy'de yapılan bir araştırmada sakinlerin %70'i içinde yaşadıkları mesken tipinin (yüksek apartman dairesi) kendilerine bir ev (yuva) imajı verdiğini söylemelerine rağmen %75'i - bağımsız olabilmek, çevreye daha iyi hakim olabilmek, ferdi hareket edebilmek için - sadece kendilerine ait, bağımsız, tek evlerden oluşan bir çevrede yaşamak istediklerini belirtmişlerdir.

Aile Araştırmaları Kurumu'nun 1992 yılında 43 ilde yaptırmış olduğu çok geniş kapsamlı bir araştırma ise Türk halkının %92.8'inin müstakil evlerde yaşamak istediklerini ortaya çıkartmıştır. Bütün bunlara rağmen, "Halkı konut sahibi yapıyoruz!" diyerek dağı bayırı gururla yüksek apartman bloklarına bulayan idrak ve kabiliyet fukarası otoritelere ağır laflar etmemek için insan kendisini zor tutuyor.

*Bu bildiri 1997 yılında İstanbul’da yapılan Kent Zirvesi’nde Mimar Numan Cebeci tarafından sunulmuştur.
Kaynak: http://semihakseker.blogspot.com.tr/2011/12/yuksek-yapilarda-psikolojik-ve-sosyal.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.