29 Temmuz 2016

Türk Musikisi'nin Son Peygamberi: Tanburi Cemil Bey


Bezm-i Cemşid'de devran ki kadehlerle döner
Şevk, şeb-ta-be-seher raks-ı mükerrerle döner

Tutuşur meş'ale-i dille meraya-yı huzuz
Hüsn-ü Aşk ortada bin mah, bin ahterle döner

Cümle ervah-ı makamat açılır Arş'a kadar
Rast Mahur ile, Uşşak Muhayyer'le döner

Kurtulur pay-ı tarab yerden o dem ki melekut
Yere gökten süzülür, halka-i şehperle döner

Her gelen rind kanar zevka bu mecliste Kemal
Canıb-i rahmete son çektiği sagarle döner

Bu şairimiz Yahya Kemal'in bu gazeli, bir dahinin ruhunu ta'ziz için yazılmıştır. Bu dahi ise, eline aldığı bütün sazlarda -taklidi şöyle dursun- tasavvuru bile imkansız seviyelerde mesaj rüchaniyetine sahib olduğu halde, Yenikapı veya Galata Mevlevihanesinde bir kenara ilişip, hudutsuz ye's ve melalinden bir an olsun kurtulabilmek için iltica ettiği Mevlevi mukabelesini gözyaşları içinde dinledikten sonra sessiz sedasız çıkıp giden Tanburi Cemil Bey'dir.

2500 yıllık bir tarihi mesafeden gelen Türk musikisini mızrabında ve yayında, benzersiz bir "İstanbul Musikisi" olarak özetleyen ve son 80 yılın Türk saz musikisine adeta peygamberane bir kudretle (hem perde, hem uslup yönünden) hakim olmuş olan Cemil Bey, bundan 68 yıl önce, 1916 yılının bir 28 Temmuz gecesi sabaha karşı özlediği eleme doğmak üzere son nefesini veriyordu. Dünya misafirliğini bu terk ediş, bir ölümden çok, bir kurtuluştu; duygularındaki engin mana, yaratıcılığındaki yüksek deha, yaşadığı toplumun ölçülerince hiçbir zaman gereği gibi değerlendirilemeyecek olan bir yarı tanrının zayıf, sinirli bir bedene hapsedilmiş ruhunun 45 yıllık boğuşmadan sonra, nihayet, özgürlüğüne kavuşmasıydı. Tanburi Cemil, insanca bir gaflet içinde, ömrü boyunca başka bir devri özledi; toplumunu daha çağdaş bir noktaya götüreceğini düşündüğü yenilik çabalarının günahını kanıyla ödeyen bir mutlakiyet idaresi hükümdarının devrini... Veya "İlhami" mahlaslı divanına:

Bağ-ı alemde içre zahirde safadır saltanat
Dikkat etsen manevi gavgaya cadır saltanat
Bu cihanın devletine etme hırs u tama
Pek sakın İlhami, zira bi-bakadır saltanat

Sözleriyle başlayacak kadar insan kalabilmiş olan bir padişahsanatkarın, II.Selim'in devrini... Ama, insana öyle geliyor ki, eğer o zaman gelmiş olsaydı dünyaya, bu defa herhalde daha eskilerin zamanını arzular ve yine istediğini bulamayıp daha eskileri, hep daha eskileri arardı. Çünkü gerçekte asıl özlediği, ufacık insanların arasına gelmeden önce yaşadığı "elest bezmi"ydi: sınırsız bir ızdırap coşkunluğu içinde yarattığı seslerin yankılanabileceği tek alem!..

Herbiriyle bir ömür boyu uğraşmış olanların tasavvurundan dahi aciz kaldıkları bir kudretle çaldığı sazlar, Tanbur, Kemençe, Lavta, Ud, Yaylı Tanbur, Viyolonsel vdl..,onun içine sığmayan hasretinin dışarı taşabildiği küçük birer menfezdiler sadece. Gerçekte ne bu sazlar, ne de kendisinin mucizevi içgüdüsüyle on-oniki yaşlarından itibaren icad ettiği esrarengiz musiki aletleri -bardaklar,fotin lastikleri, teneke kutulardan sonra alto kemençe ve yaylı tanbur- ona ifade aracı olabilmekten çok uzak kalmışlardır. Merhum Gölpınarlı'nın deyimiyle "musikiyi şiirden daha fazla seven" ve "Konya'yı musikiyle doldurmuş olan" Hz.Mevlana, kamışlıktan koparılan Ney'in feryadını, ruhların elest bezminden ayrılışlarındaki acıya benzeterek, ünlü Mesnevi'sine;

Dinle Ney'den bak, nedendir söylenir...
Ayrılıktır derdi, ondan sızlanır!..

beytiyle başlamıştı. Tanburi Cemil'in bir dostuna söylediği, "Okyanus seferlerine mahsus azim (kocaman) bir vapurun güvertesine, buharla müntez (titreşen) ve sekiz oktav vüs'atinde (genişliğinde) müteaddit düdükler vaz'u ikame etmek (yerleştirme) suretiyle uçsuz bucaksız denizi seslerle doldurmak" arzusu da, herhalde böyle bir özlemin acısıyla söylenmiş olmalıdır. İnsanlara nağmelerle anlatmak istediği duyguları eksiksiz olarak ifade edebilecek bir aletin içini yakan hasreti, bir yandan yukarıda işaret ettiğimiz mana alemi özlemine, öte yandan Tanrı'nın, sinirlerinin dayanıklılığını denemek istermişçesine ardı ardına verdiği ölüm acılarına eklenince, ıstırabın en kalın çizgileri meydana geliyordu. İşte 45 yıllık bir ömrün, çok defa kaderin cilvesi gibi aciz bir izahla geçiştiriverdiğimiz ıstıraplar kronolojisi:

Yaş 3: babasının ölümü...Yaş onüç:himeyesinde bulunduğu amcasının II.Abdülhamid taraftarlarınca zehirlenerek öldürülmesi...

Yaş onsekiz: önce Bakırköy'de, sonra Kartal'da yanında kaldığı amcazadesinin Humus'a tayini ile üçüncü defa hamisiz kalışı...

Yaş otuzbir: hayatının en büyük dostu, gerçek bir Mesen ruhu taşıyan Ferik Mustafa Paşa'nın ölümü...

Yaş otuzaltı: umumi tensikata (mali reform amacıyla devlet tarafından işten çıkarılma) tabi tutulup para için plaklara çalmaya mecbur kalışı...

Yaş otuzdokuz: ağabeyinin ölümü...

Yaş kırkbir: dünya harbinin patlamasıyla orduya çağrılışı, şubedeki muayenesinde verem olduğunun anşılması ve Avrupa'ya tedaviye gönderilmeyi reddedişi...

Ve yaş kırkbeş: dönüşü olmayan yolculuk...


Psikiyatride "obje kaybı" olarak açıklanabilen bu acıların etkisiyle bünyesi iyiden iyiye nevrastenik hale gelen Tanburi Cemil'i, çocukluğunda, bir Tanbur'a kavuşana kadar, kendi yaptığı musiki aletlerini çalan mucid bir harika çocuk olarak tanıyoruz. İlk gençliğinde, henüz 13-14 yaşlarında toy bir delikanlı iken, devrinin usta tanburisi aşık bestekar Ali Efendi'ye yaptığı bir taksimden sonra, "Evladım, bunca yıldır bu sazı çaldım, eh biraz yendiğimi de sanırdım; şimdi seni dinledikten sonra ben artık elime tanbur filan alamam" dedirten acemi, sıkılgan, fakat şimşek gibi göz kamaştırıcı bir kudret olarak tanıyoruz. 27-28 yaşlarında onu, Lavignac, Decoudre, Fetis ve Mamontel'in musiki teorisi kitaplarını tercüme eden ve iki musiki arasında sistem farklarını mukayeseli neticeleriyle anlatan Rehber-i Musiki'nin yazarı bir idealist müzikolog olarak tanıyoruz. Yine onu 30-32 yaşlarında, Tanburu ve Kemençesiyle davet edildiği II.Abdülhamid'in sarayında, yaylı Tanburla yaptığı taksim "teessür-ü şahane"sini mucib olduğu kulağına fısıldandığı padişahla, Kemençesinde ninni çalıp çocuk ağlatarak, mahalle bekçisini "Hatice Hanım, Fatma Hanım, duydunuz mu yangın var" diye bağırtarak, yani huzurdaki konserini, "zıll'ullah-ı fi-i alem"i derhal neşelendiren bir "farce musicale" şekline döndürüp alay edebilecek kadar korkusuz bir sanatkar olarak tanıyoruz. Tanburi Cemil'i nihayet, Türk musikisinin ilk resitalini veren bir konser solisti olarak tanıyoruz.

Ama bütün bunlarda bize kalan ne? Bir din kitabından kopmuş, soluk ve yırtık birkaç yaprak gibi, 15-20 parça eski taş plaktan ibaret terekesiyle, hayatı ve sanatı hakkında birtakım mitolojik hikayeler değil mi? Hayır, hayır biz Tanburi Cemil'i tanımıyoruz! "Musiki Tanrı'nın sesidir" diyen bu adamı çağdaşları arasında dahi, onu bir ibadet vecdi içinde, ayakları dibine diz çöküp dinleyen dostları arasında dahi tam olarak tanımış ve anlamış olan yoktu. Nasıl olabilirdi ki, yaratıcısıyla yüzyüze gelen insanın gözü görmez, kulağı duymaz, şuuru işlemez olur; tek duyduğu şey, sınırsızca şaşkın bir mutluluk içinde kayboluşu, rüzgarda savrulan bir avuç toz gibi dağılışı, yok oluşudur.

Böyle bir dehanın esas kaynağı nasıl izah edilebilir? Aile çevresinde musikişinas olmayan yok: hatta gerçek sanatkar sayılabilecek olanlar dahi var. Fakat karmaşık irsiyet kanunları da çevre etkileri de Tanburi Cemil'in bir kuyruklu yıldız misali, sonsuzluklar içinde ancak yüzyıllarda bir gelip geçen musiki cevherinin ferdi kaynağını izah edemezler. Hatta tam tersine, imparatorluğun merkezdeki dış parlaklığına, o zaman ki İstanbul ailesinde çocukların musikiye, genel kültürlerinin bir şartı sayılarak sevkedildiği görgü geleneğine ve bugün -sanat duygularımızın ebedi hasreti olan o asil nağmelerin sahipleri olarak- adlarını saygıyla andığımız 19. yüzyıl musikicilerinin Tanburi Cemil'in çağdaşı ve arkadaşı olmalarına rağmen, devrin genel sanat durumu onun halis bir musiki kültürü edinebilme şartları bakımından çok aleyhinedir. Çünkü III.Selim'den başlayarak sonraki bütün padişahlar, hem birbirine zıt hem de birbirine tesirli çifte cereyanın bizzat kapıldıkları dalgaları arasında, musiki hayatının amatör koruyucuları olmuşlardı; fakat önce Giuseppe Donizetti ile Angelo Mariani'nin, sonra da sırasıyla Pisani, Guatelli, d'Osep ve d'Arenda'nın ellerine tevdi olan saray içi musikinin, aslında, Batı kültürü adına gerçek sanat anlayışına hiç yaklaşmadığını, ne Bach'ın çoksesli sanatı, ne de Haydn, Mozart ve Beethoven'in senfonik dünyası hakkında en küçük bir fikir dahi uyandırmadığını, böylece musikinin sahte olduğu kadar göz kamaştırıcı bir alafranga dekor içinde, romantik İtalyan modasından ileri gidemediğini fark edememişlerdi.

M.R.Gazimihal'in, Türkiye-Avrupa Musiki Münasebetleri'nde, "Çocukken ihmalcilik edip ne kadar az musiki öğrendi ise, musiki kültürünün hududu da sonradan hep o kadar dar kalmış, ayrıca bütün hükümlerini hep bu kısır bilgiye dayanmak suretiyle başarıyla yürütebileceğine ölünceye kadar inanmıştı." dediği II.Abdülhamid'in sarayı ise, ihtiyar bir çınar gibi hala ayakta duran, fakat klasik bünyesi yavaş yavaş kemirilen esli Türk musikisinin yanında yeni yeşeren Batı musikisi için şan, orkestra ve bale bölümleriyle bir nevi konservatuar niteliğini taşıdığı halde, "Avrupalılaşma" çabaları ancak sarayda ve saray örneklerine bağlı bir elit sınıf arasında revaç bulmuş, bu suretle atılan ilk tohumlar Abdülaziz'le Abdülhamid zamanlarında iyice soysuzlaşarak sanat hayatımızda hala sürüp giden "alaturka-alafranga" tedirginliğini yaratmışlardır.

Bu noktada, sanat açısından bir toplum talihi meselesi herhalde söz konusu edilebilir. Milletleri yöneten liderler, sırf insan olmaları yüzünden, toplum gerçeklerinin bir noktasında eksikli olabilirler. Ya siyasette, ya askerlikte, ya teknikte, ya sanatta. Bu eksiklik o liderlerin, etrafındakilerin tepkisiyle değil, alkışlamasıyla karşılanır, çünkü o etraftakiler de kendi çıkarlarından vazgeçemeyecek kadar insandırlar. Sonuç? Tanzimat çağının Batı medeniyetine yetişme savaşımızda, hızımızı kesen alaturka tümörlerimizin kazınması cümlesinden, diğer geleneklik özelliklerimiz yanında musikimizden de soğutulmamız gaye edinilir. "Şanlı atalarımızın tarihimize altın sayfalar yazdıran kahramanlıkları"na bir moral iksiri gibi sarılınır, fakat ne Farabi'nin ne Meragi'nin, ne Safiyüddin'in üzerinde durulur. Önce Abdülmecid'in, sonra Abdülhamid'in sanat eksiklikleriyle zaten kafi derece zayıflamış, üstün sanat ruhunu ve manasını hemen hemen kaybetmiş olan musikimiz, ciddi bir devlet konservatuarına kavuşturulması halinde, tiyatro sanatımızdaki başarıyı rahatça tekrarlayabilecekken, bilindiği gibi önce konservatuardan (Darülelhan, 1926) sonra okullardan (1927), en sonra da radyodan atılmıştır (1934).


Altmış yıl boyunca Türk çocuklarına çağdaşlık hatırına daha ilkokuldan itibaren Itri'nin, Dede'nin Cemil'in Bey'in biyografisiyle eserleri değil, Schubert, Schumann, ve Chopin'in biyografisiyle eserleri ezberletilmiştir. Okul müzik kitaplarında Türk musikisi "basit", "iniltili", "çağgerisi" bir müzik olarak tanıtılmıştır; önce mandolinlerinde, sonra blok flütlerinde kendi küçücük parmaklarının çıkardığı ilk sesleri duyan körpecik kulakları, mesela "Yine bir gülnihal" in, "Hicaz Ağırlama"nın, "Şederaban Saz Semaisi"nin basit melodileriyle değil, sonatlar, rondlar, kanonlarla doldurulmuştur. Peki hepsi güzel, ama bir nevi "Fransızcayı öğrenebilmek için Türkçeyi unutturma çabası" sonunda ortaya koyduğumuz ne olmuştur? Dünya dinleyicisine "Hah, işte Türk musikisi!" dedirttirecek eserler mi verdik? Yoo... Opera besteledik, bale suiti besteledik, oratoryo besteledik, türkülerimizi çokses(?!)lendirdik. Hiç kimsenin bir defadan fazla dinleyemeyeceği bir yığın uydurma, özenti taklit... Şaşırmamak elde değil: mesela bir Ney ile Flüt arasında, ciddi veya laubali çalışma sonucu iyi veya kötü çalma'dan başka hiçbir fark olmayacağını, "Batıcı" müzisyenlerimiz neden görememiş, hangi baskılar altında düşünememişlerdir?!. Daha 1928'de, New York'ta Town Hall'de ud gibi ilkel görünüşlü bir aletle Türk musikisi dinlettiği ve içlerinde Godowsky, Kreissler ve Heifetz gibi ünlülerle yirmi gazetenin sanat tenkitçisinin de bulunduğu yüzlerce kişilik dinleyici kitlesine kendisini ayakta alkışlattığı, konserinin günlerce dedikodusunu yaptırdığı zaman, Şerif Muhiddin Targan adındaki adam bir sihirbaz mıydı acaba?.. Hayır değildi. Sadece, İstanbul musikisindeki Cemil dinamiğini görmüş, bu dinamiğin melankolik lirizmini tatmış, bunu Batının Kompozisyon anlayışına uygulamıştı, o kadar.

II.Mahmud zamanından başlayarak bata-çıka sürüp giden Batı akımı, Tanburi Cemil'in kuvvetle benimsediği zıt tesirlerden birincisidir ki, eserinde bu akımın üsluplaşmış bir örneği ve meydana getirdiği kompozisyonun ana unsurlarından birisi olarak büyük ölçüde payı vardır. Cemil'in Batı musikisi esprisine karşı açık ilgisinin ilk işaretini, Kemani Rıza Efendi'nin (1780-1852) "Tahir Buselik Peşrevi"üzerinde, bu peşrevin melodik kuruluşundaki virtüözce tasarrufunda görürüz. Cemil bu eseri, doğu ve batı musiki anlayışının yeni bir terkiple birleşmesine doğru giden zahmetli yolu en doğru yönünde yakalayan sezişiyle, Batıya mahsus canlılık ve parlaklıkta, mutlak musikinin profan ve enstrümantal bir örneği haline getirmiş. "Tahir" gibi daha çok doğuya, "Buselik" gibi daha çok batıya özgü iki karaktere aynı zamanda sahip olan peşrevi, çağının ikili akımının bir sembolü gibi ortaya atmıştır.

Tanburi Cemil'in ilk gençlik çevresinin musiki açısından genel görünümünü teşkil eden bütün bu Tanzimata mahsus alafranga akımının yanında, eski köklü ses sanatımız hala uzun nefesleriyle ayakta duruyor, genç sanatkarı kolları arasında tutuyor ve onu, kendisi farkında varmadan, Batı akımı kadar kuvvetli ikinci zıt tesirle, Folklor musikisi ile besliyordu. Gerçi o zamanlar, içindeki musiki de olduğu halde sanatla sonsuz ilişkileri olan geniş bir folklore ufku bütün dünyada henüz açılmış değildi. Taşıdığı dinamik cevherin değerinden bugün dahi gaflet içinde bulunduğumuz bir Halk musikisi temelinden Cemil'in de, çevresinin de haberdar olamasına imkan yoktu. "Payitahtlı"nın kulağına gelen "köylü türküleri" musikiden sayılmaz, küçümsenirdi. Fakat o zamanki İstanbul'da, bugün köylerde-obalarda aranan aşıklar han odalarını, kahveleri hatta sokakları doldururlardı. Tanburi Cemil'in yüksek sınıftan zengin dostları, onu çok kere sohbet meclisinin dağınık bir anında kaybederler, aradıkları zamanda ya mutfakta aşçıbaşının kavalını veya parkın bir köşesinde bahçıvanbaşının bağlamasını dinlerken bulurlardı. O günlerle ilgili bir hatırayı Mes'ud Cemil'den dinleyelim:

"Birgün, Sinekli Bakkal'daki evimizin selamlığında babamın yanındaydım. Bir dilencinin sesine ikimiz de kulak kabarttık. Babamın dikkat ve ilgisinin ses yaklaştıkça arttığını görüyordum. Dilenci, evin önünden ağır ağır geçip Langa'ya inen yokuştan aşağı uzaklaşmaya başlayınca acele ile redingotunu giydi, sokağa fırladı, ben de yanında.. Dilenci uzun sopasıyla taşları yoklayarak yürüyor, kalın berrak ve yumuşak bir sesle hep aynı melodiyi tekrarlıyordu. Şimdi, aradan bunca zaman geçtikten sonra ancak söylemeye cesaret edebilirim ki, bu Harput, Diyarbakır ya da Elazığ dolaylarından yarı mistik bir halk havasıydı. O önde biz arkada, ta Etyemez'e kadar gittik. Yolda babam, gelen geçene göstermeden avucunun içindeki yetmişlik tütün paketinin arkasına melodiyi Hamparsum notası ile yazdı. Merak ve sevinç içindeydi. Benimle pek az konuştuğu, laubaliliği hiç sevmediği halde, o gün sanki beraber bir oyun oynuyormuşuz gibi, "Mesut Efendi" diyordu, "işitiyor musun, ne güzel!"

Tanbur'la "Kürdi Taksim", "Gülizar Taksim", Yaylı Tanbur'la "Hüseyni Taksim", Kemençe ile "Çeçen Kızı", "Çoban Taksimi" ve diğerlerindeki halis halk uslubu, Cemil'in alıcı ve yaratıcı ruhuna bu cins kaynaklardan sinmiş, orada şekillenmiştir.

Denebilir ki, yüzyılımızın tartışmasız en büyük Türk musikisi bestecisi olan Sadettin Kaynak, nasıl 1914'lerde yedek subaylık görevi yaptığı Diyarbakır'da daha yakından dinleme imkanı bulduğu halk musikimizin cazibesinden ömrünce kurtulamayacak ve bu cazibeyi bestekarlık dehasının en büyük kozlarından biri olarak klasik kalıplar içinde (Bir bakıma Bartok gibi) cesaretle değerlendiren çağdaş bir bestekar olmak şerefini nasıl daima taşıyacaksa, Tanburi Cemil de halk zevkindeki büyüyü -elimizdeki ses belgelerine göre- en önce sezmiş olan bir klasik musiki icracısı olmak şerefini daima taşıyacaktır.

Cemil'in icrasındaki sihir, halk musikisindeki dinamik cevherin keşfinden ve klasik formlara tatbikinden ibaret değildir. Esasen o, sadece Tanbur ve Kemençe'yi değil, çaldığı öbür aletleri de, bir tek motifini aynen taklitten bugün dahi aciz bulunduğumuz tasavvurüstü bir seviyeden konuşturmuş olduğu halde, sözlük anlamında ne sadece "virtüoz", ne de sadece bir "besteci"dir. Türk musikisinin geleneklik formaları üzerinde bestecilik -üstün nitelikli bazı saz ve söz eserlerinin sahibi olmasına rağmen- onu hiçbir zaman fazlasıyla çekmemiştir. Belki de nevrastenik bünyesi yüzünden, yerleşmiş her türlü kural ve kalıba karşı gösterdiği insiyaki tepki, onu başka türlü bir besteciliğe, musikimizde daha önce hiç söz konusu olmamış olan "taksim besteciliği"ne itmiştir. İrticali (içten gelme) bir ifade olan "taksim" formu, söz musikisindeki karşılığı olan "gazel" formu gibi, notaya dayalı bir icra tarzı olmadığı için, dar anlamda besteciliği de sözkonusu değildir. Ne var ki, Cemil'in taksim'leri sadece makam seyirlerinin gösterilmesi amaçlayan, klişe cümlelerle dayalı basmakalıp tekerlemeler değil Cemil zevkiyle yetişmiş tanbur virtüözümüz Necdet Yaşar'ın isabetle belirttiği gibi, musikinin felsefesini yapmak mertebesine erişmiş irticali kompozisyonlardır. Yine Yaşar'a göre, "Tanburi Cemil eşsiz bir virtüöz olarak değil, milliyet farkı gözetmeyen bir gerçek sanat anlayışının sembolü olarak öğrenilmelidir."

Mes'ud Cemil bu şöyle diyor:

"Tanburi Cemil'i Rauf Yekta, Ali Rifat ve Musa Süreyya beylerle, ölümünden sonra onu anlatmaya çalışa diğerlerine göre dahi bir virtüöz, bir "Paganini" dir. Türk Musikisinin sazlarının tavırlarını esasından değiştirmiş, enstrüman tekniğine yaratıcı bir yenilik, canlılık, korkutucu bir ritm ve seyrine doyulmaz bir renk anlayışı getirmiştir.Ama onun bu yaratıcılık vasfının asıl temeli, şaşırtıcı icra tekniğinden önce, bestecilik kudretindedir. Tanburi Cemil önce besteliyor, sonra çalıyor ve spotanees (bir anda doğuveren, C.T.) besteler, yalnız kendisi tarafından ilk ve son defa oluyodu. Bestekarın ebedi, virtüözün fani bahtını kendi şahsında birleştiren bu adamın, 15-20 parça eski plaktan ibaret olan terkesi bile, bir hikaye olmaktan çıktığı gün, geleceği arayan Türk Bestekarının geçmişe doğru mecbur olduğu tredünyon'un ta kendisi bulunmuş olacaktır."


Özetle, Cemil icrasının başlıca özellikleri bizce şöyle sıralanabilir:

A) TEKNİK AÇIDAN

1. Müzik diline çarpma, tril, tremolo, senkop, üçleme, beşlemr, glissando, ritardando, accelerando, agitato, appassionato, giocondo, funebre,maestoso, sottovoce, vivace,legato, tenuto ve pizzicato gibi bütün unsur ve nüansları; tesadüfe, tereddüte, hataya yer vermeyen kusursuz bir sağ ve sol el tekniği,

2. Taksimlerinde makamlara her defasında değişik orijinal bir giriş cümlesiyle başlaması ve yine orijinal bir finalle bitirmesi,

3.Bir nev, antiphonarium ve responsorium tarzında soru cevap motifleri kullanması, sorunun da, cevabın da her defasında değişmesi ,

4. Yer-yer belirli bir usulü olan veya kendi kendisine tempo verdiği pasajlara giriş ve çıkışlarındaki orijinal mafsallanmalar,

5. Kendisinin veya başkalarının eserlerinin icrasında, tekrarlanması gereken cümleleri her defasında değişik bir varyasyonla (çeşitleme) çalması, böylece manatonluğu gidermesi,

6. Parçanın ritmik yapısına nefes kesici bir dinamizm ve canlılık getirmesi (Cemil'in aynı zamanda didaktik olan icrası ortada durup durduğu halde, TRT nin 50 yıldan beri "sesi mıymıy, sazı tımtım" icra ile ritm yönünden de milleti afyon yutmuş hale getiren uyuşukluğu hiçbir mazeretle tevil edilemez).

B) MANA AÇISINDAN

1. Taksimlerinde adeta konuşur, sohbet eder, tablolar manzaralar çizer, ders veriri, isyan eder veya şakalaşır gibi doyumsuz bir belagat ve insanı adeta başka zaman ve mekanlara götüren bir heyecan seli; yer yer koyu bir melankoli, yer yer coşkun bir lirizm,

2. Türk musikisi makamlarındaki perdeleri kendi anlayışına göre yeniden değerlendirişi (ki Türk musikisinde son 60 yılın bütün klasik icralarına hakim olan perde sisitemi, Arel'in kısmen ilmi, fakat sun'i sistemi değil, Cemil'in tatbiki sistemidir.)

3. Anlatmak istediği konuya göre, özel bir akort, perde sistemi ve ritm dengesi seçmesi,

4.Zaman zaman birkaç tele birden (açık veya belli akor düzeninde basılı) aynı zamanda vurarak, bağlamadakine benzer özel bir çoksesli derinlik arayışının öncülüğü...

Sonuç:

Yüzyıllarda bir gelip geçen bir kuyruklu yıldız misali, sanat ufkumuzda bir anda belirip kayboluveren Tanburi Cemil Mucizesi, önceleri muhafazakar çevrenin tepkisiyle karşılaşan nefes kesici icrasıyla son 80 yıllık Türk musikisini tamamen tesiri altına almış, bütün tanınmış Türk musikisi icracılarının doğrudan veya dolaylı hocası, ilham kaynağı olmuştur. Ve mutlaka bundan sonra da olmaya devam edecektir; çünkü o, yüzyıllar öncesinden yüzyıllar sonrasına seslenen, çağlar ve uluslarüstü bir sesin sahibidir.

"Çok insan anlayamaz eski musikimizden
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden
"

diyen Yahya Kemal'in, Tanburi Cemil'in Ruhuna Gazel'iyle başlayan bu yazıyı, yine bir büyük şairin, büyük musikiciye ithafen yazdığı bir şiirle bitirmek istiyorum.

CEMİL ÖLÜRKEN

Mesut Cemil'e

Ela gözleri dalgın, geniş alnı sararmış
Bir sanatkar hastadır, Cemil hasta yatıyor
Odayı bir matemin görünmez rengi sarmış
Başında duranların kalbi yorgun atıyor

İnce parmaklarını ıslattı gözyaşları
Odanın sükununda hıçkırıklar inledi
Hastanın yavaş yavaş çatılarak kaşları
Sanki derinden gelen bir sadayı dinledi

Mukaddes elemini andı bir kere daha
Uzak serviliklere çevirerek yüzünü
Ah. Ey gafil faniler iman edin Allah'a
Bir ilahi ruhun da geldi işte son günü

Çok kudretli oluyor bu dehanın gurubu
Ecel, onun yanına sen de el bağlayıp gir
Nefesinle titreyen fanilerden değil bu
Ölmeyen bir sanatkar ölüm döşeğindedir

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular

Nazım Hikmet

Cinuçen Tanrıkorur
(Tarih ve Toplum, Ağustos 1984, S.8, S.20)

26 Temmuz 2016

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç - 15 Temmuz 2016'da Türkiye'de ne oldu?

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç
O gün ne olduğu sorusuna salt güncel politika, istihbaratçılık ve gazetecilik analizleri üzerinden cevap bulmaya çalışmak sebep-sonuç ilişkisinin sadece sonuçlarına bakmak demek olacaktır kanaatindeyim. Oysa her sonucu önceleyen bir sebepler düzeyi vardır ve onlar bilinmeden bütüncül bir analize sahip olunamaz. Zira sebepler düzeyi Prensipler, yani Ana Esaslara müteallik bir düzeydir. Bu konuda ilim adamlarının ve özellikle de ilahiyat bilimi ile meşgul olanların tahlillerine çok ihtiyaç bulunmaktadır. Biz bir yerden başlayalım istedik.

Şöyle ki, sahih bir Geleneğe bağlı olmayan çağdaş mistik kültler daha çok liderlerinin psiko-patalojik fantezileri ve onlara inanan saf kitlelerin iyi niyetleri üzerine inşa edilirler. Dikkat edilmesi gerekir ki mistik kültler dediğimiz zaman sadece din kalkışlı hareketleri anlamamak lazımdır. Tarih bazı ideolojilerin de benzer çehreye bürünebildiğini göstermiştir. Çünkü bu durum bu ideolojilerin son kertede dini/mistik bir hale gelmeden kapsayıcı olamamaları ihtiyacına binaen ortaya çıkarlar. İnsan ve hayat kökenleri itibari ile ilahi olduklarından insan her şeyi dinleştirmeden, ilahileştirmeden içselleştiremez. Yani insan dini bir varlıktır (homo religious). Bu yüzden Komünizm gibi la-dini bir hareket de olsa ateizm gibi Tanrı karşıtı bir düşünce dahi olsa bağlıları katında yüceltilmekten kurtulamazlar. Yüzyılın başından itibaren pek çok yerde gördüğümüz siyasetten kalkarak dinleşen kült hareketlerin son timsali Kuzey Kore siyasal ideolojisi ve devlet yapısıdır. Siyasi ideolojilerin yanı sıra hatta futbol gibi, müzik gibi her alanda buna şahit olunmaktadır. Kutsallık hiyerarşisi doğru ikame edilemediği durumlarda bu gibi yapılar rol çalmaya başlarlar. Fakat bu ilahlaştırmalar ve dinleştirmeler bir tek sahih ilah olduğu ve onun katında bir tek sahih din olduğu gerçeğini değiştiremez. Zira Allah'tan başka ilah yoktur" ve “Allah'ın katında yegane din İslam'dır". Hakikat bu iken doğrunun ikame edilmediği yeri de sahtelerin dolduracağını unutmamak gerekir. Zira alemde boşluk yoktur.

İdeolojilerin yanısıra dinler tarihi de böylesi Gelenek dışı akımlar ve liderler üretmesi açısından münbit bir sahadır. Yukarıda söylediğimiz gibi ideolojik hareketler nihayetinde dinleşirken bazı dini hareketler de siyasallaşır ve ideolojileşir. Bu türden çizgi dışı dini hareketlerin bir sosyal problem haline dönüşmesi o yapıların siyasal alana uzanmalarıyla aşikar hale gelir. Sonuçta ideolojiden kalkarak dinleşenler ile dinden kalkarak ideolojileşenler bir noktada birleşmektedirler. O da dünyayı kurtarma misyonlarını kendilerinde görmeleri.. Theodor Herzl'in mesiyanik siyonizmi ile Adolf Hitler'in mistik Beyaz Kartal hareketini Nazi ideolojisi haline dönüştürmesi karşıt yönlerden hareket etseler de böylesi iki mühim hareket örneğidir. 1978 yılında Guyana'da topluca intihar eden Jim Jones'un Halkın Tapınağı hareketinden Güney Koreli Moon hareketine kadar çağımız pek çok böylesi kült hareketlere şahit olmuştur.

Fakat bu liderlerin fantezileri, hülyaları ve vehimleri sadece kendisine inanan insanlar arasında mütedavil kalmayıp bir devleti ele geçirmek, oradan dünyayı ele geçirmek ve hatta kainatı ele geçirmek gibi bilim-kurgu türünden senaryolara dönüştüğünde tehlike global düzeye çıkmış demektir. Üstelik yönetimini ele geçirmek istedikleri ülkenin üzerinde pek çok mihrakın uzun yıllara dayalı emelleri de varsa ortak çıkarları bu gurupları zamanla paralel hareket etmeye sevk eder. Lakin büyük operasyon için evvela yerli unsurlar bir öncü birlik olarak, bir truva atı olarak kullanılırlar ve bu gurubun açtığı kapıdan operasyonun ikinci ayağı başlar ve o andan itibaren daha büyük oyuncular sahaya girerler ve belki de ilk gurubu da yiyerek olayı tam işgal haline getirirler.

Şimdi bu ülke üzerinde yedi düvelin emellerinin olduğu Türkiye'dir. Bütün dış güçlerin 1071 ve özellikle 1453'ten beri bu ülkenin birliğini, beraberliğini bozmak için çaba sarfettikleri gerçeği gizli bir husus değildir. Ne var ki yeni kurulan Cumhuriyetin o dönemde moda olan iki hatada ısrarlı tutumu bugüne doğru uzanan ve bir türlü önlenemeyen problemlerin esasını teşkil etmektedir. Birincisi etnik nasyonalizmi dinin boşalttığı kutsallık alanına oturtmasıyla ortaya çıkan Türk – Kürt problemi ki hala kanamaya devam ediyor. İkincisi ise dini normal bir hayat felsefesi gibi görüp içselleştirmesi gerekirken kamusal ve sivil alandan dışlanmasının yol açtığı problemler. Siz namaz dahi kılınamaz bir ordu oluşturursanız birileri de o orduya sızma operasyonları yapar ve sonucunu acı bir şekilde görürüz. Bu çok mühim iki husus çağdaş yönetim anlayışlarında olduğu gibi normalleşmediği sürece Türkiye normalleşemeyecektir. Gerçekten de bu iki alan hariç ülkemizin çok büyük problemleri yoktur. Ve bu iki açığımızı iyi bilen yabancı istihbarat kaynakları özellikle bu alanlar üzerine yatırım yapacaklardır. Bir taraftan Doğu Anadolu'yu kaşırlarken diğer taraftan dini alanı kaşımaya çalışmaktadırlar. Son yıllarda doğrudan yapamadıkları işleri bu iş için uygun ve hem de hevesli yukarıda tarifini vermeye çalıştığımız bir cemaatin ütopik ve fantastik emellerini kullanarak yapmaya kalkışmaları çok düşündürücüdür. Daha evvel kısmen denedikleri bir iki operasyonu 15 Temmuz 2016'da kanlı bir darbe teşebbüsü ile sonuçlandırmak istemişlerdir. Fakat Allah'ın inayeti, ruhanilerin himmeti ve halkın yiğitçe mukavemeti ile buna muvaffak olamamışlardır. Bu dalalet ve ihanet içerisindeki gurubun deliliğinin özel yetişmiş polisleri, esnaf, öğrenci, hafız, imam ve derviş insanları katletmek noktasına kadar varacağını kimse tahmin dahi edememiştir. Masum insanları öldürmeleri ve bazı durumlarda kendilerini de öldürmeleri bu gurubun tam bir kült gurubu olduğunu göstermektedir. Kendileri için kullanılan Haşhaşi benzetmesini bizzat kendileri doğrulamışlardır.

Gözden kaçırılmaması gereken bir ayrıntı da şudur. Bu gurubun liderinin komşumuz İran ve onun mezhebi hakkındaki yaklaşımları belliydi ve bu durum onları kullananlar tarafından bir kenara zaten kaydedilmişti. Tam da istenilen bir durum bu sayede yaratılabilirdi. Yani şayet bu piyonlar Türkiye'yi ele geçirselerdi arkalarındaki üst aklın bir sonraki planı (hep söylediğimiz ama bir türlü sesimizi duyuramadığımız gibi) Türkiye – İran savaşı çıkarmak olacaktı. Böylece iki büyük Müslüman ülkeyi birbirlerine kırdırtarak aklımın ucuna dahi getirmek istemediğim hedeflerine ulaşacaklardı. Ben komşumla olan problemlerimi masada halledebileceğimiz kanaatindeyim.

Ne var ki her aklın üstünde bir akıl daha vardır. Ve o en üst akıl bu oyuna karşı bir oyunla cevap vermiş ve teşebbüs akim kalmıştır. Türkiye'deki bütün sahih yapılar ve halklar bu işgale mukavemette yerlerini almışlardır. Yeri geldiğinde tasavvufi temaları da meşruiyet arayışı için kullanan bu omurgasız, kişiliksiz, yanardöner sahte-inisyatik yapının hiç bir dini manevi yönünün kalmadığı ortaya çıkmıştır. Başlangıcında belki öyle saiklerle bazı samimi insanların teveccühlerini kazandılarsa da en sonunda o insanlara da ihanet ederek uluslararası güçlerin oyuncağı haline düştüler. Bu rezil son bütün böylesi yapıların, sahte-cemaat ve sahte-tarikatlerin ibret alması gereken bir sondur. Memleketimizin asil evlatları kökü dışarıda her türlü operasyona karşı milli mukavemetini sürdürmüştür. Sağcı solcu, çok dindar az dindar, Türk Kürt, Sünni Alevi her zıt gurup bu noktada birleşmiştir. Câmiu'l-ezdâd'ı bize öğreten Geleneğin ustalarına selam olsun. Zıtların dahi birleştiği bir metafizik alan demek ki varmış bunu sizden öğrendik. Mevlana'dan Yunus'tan bunu öğrendik. Bu dini ve milli şuurla mücehhez hakiki dervişan, arifan, sufiyan ve mücahidan da şehadetleri pahasına bu vatan müdafaasında yerlerini almışlardır. Artık hepimiz yek vücuduz. Ama bunu sürdürebilmemiz için yüksek irfanla ve vahdet neşvesiyle hareket etmeliyiz. Çapsız, liyakatsiz, mürai tipler bu büyük yükü omuzlayamazlar, bu da biline.

Bu arada bu menfur olayı kendi meşrepleri doğrultusunda yorumlayarak fırsattan istifade ile bu toprakların asli harcı olan muazzez tasavvufa saldıranlar da yavaş yavaş arz-ı endam etmeye başladılar. Bu da sorun içinde ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Anadolu'da hiçbir tarihi olmayan bu nevzuhur hocalar Kur'an'da “Allah ve resulüne ve sizden olan ulul'emre itaat edin" ayetini bilmezcesine “itaat" kavramını sorgulamaya kadar vardılar. “Onların kalpleri vardır aklederler" ayetini hiçe sayarak “aklın yerine kalp malp koyarsanız böyle olur" diyen pek çok geleneksiz ve aklı karışık ulema ahkam kesmeye başladılar. Bazı şeyh bozuntuları da bunların ekmeğine yağ sürdüler. Sahte dinlerin yanında Allah'ın dini, şeytanın yolları yanısıra Rahman'ın yolu (tariki) olduğunu unutan bu yazarlar yine kült ile tarikatı birbirine karıştırmaya başladılar. Hatta Felsefe tarihinin en büyük ustalarından Pisagor'u bile haşhaşi yapan yazılar ortalığı kapladı. Tam bir zihni kaos. Hasılı bu olay ülkemizin sadece siyasi istikrarını değil düşünce dünyasını da alt üst etmişe benziyor. Kim bilir belki bu sayede taşlar yerine daha sağlam oturacaktır. Öyle ümid edelim. Unutulmasın ki mütenebbîler (sahte peygamberler) vardı ve her zaman olacağı gibi sahte dini liderler de (müteşeyyihler) olacaktır. Bizi bunlarla korkutmayınız. Unutmayın ki sahteler bir şeyde hakikat olduğunu gösterir. Sizin sahteniz dahi yoksa kıymet-i harbiyenizi bir kere daha düşününüz. Erenlerin nefesi ile kurulan bu Devlet'in manevi hamileri Allah'ın izniyle son sahteyi de suçüstü yapmışlardır. Saf ve samimi duygularla daha evvel bu yapıya gönül vermişlerin karar anı bu son olaydır. Bir mü'min ancak bir kere kandırılır. İkincisi ise ahmaklıktır.

Bu ülkenin normalleşmesi için yukarıda saydığım iki alandan biri olan din alanında da normalleşme ancak yedi asırdır bu toprakların kurucu babaları olan Erenlerin, Ariflerin İslam'ı ile olacaktır. Yoksa ne Şiraziler'in, ne Lawrence'in kışkırttığı mezhebin ve ne de Pensilvani mezhebinin bu topraklarda tutunma şansı yoktur. Zira hepsi de ehl-i kıbleyi tekfir etmişler ve masum insanların kanlarına girmişlerdir. Erenlerin nefesi üflenmiş kuvvâ-yı milliyye ruhunu meydanlarda gören kimileri “Yahu bunlar deli!" dedi ya biz de yazımızı büyük Halvetî ereni Muhyî'nin şu meşhur deyişlerini kulaklarına fısıldayarak yazımızı kapatalım.

Zahid bizi tan eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazret'e varır yolumuz

Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Taşramızdan sormak ile
Kimse bilmez ahvâlimiz

Erenler yolun güderiz
Çekilip Hakk'a gideriz
Gaza-yı ekber ederiz
İmam Ali'dir ulumuz

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik belî
Gören bizi sanır deli
Usludan yeğdir delimiz…

Size birileri deli demedikçe gerçek imana ermiş sayılmazsınız". Hz. Muhammed (sav). Vesselam…

Mahmud Erol Kılıç
(Yenişafak, 25.07.2016)

Halil İnalcık üzerine talebesi İlber Ortaylı'dan bir yazı


100 yaşına giren büyük tarihçimiz Halil İnalcık’ın kitapları tekrar tekrar basılmalı, okunmalı, basılmamış olan eserleri de ciddi bir komisyon marifetiyle mutlaka yayın hayatına çıkarılmalı.

Yarın Halil İnalcık hocanın doğum günü var. Ankara’da Bilkent Üniversitesi’nde talebeleri ve meslektaşlarıyla toplanacaklar. Hocamızın 100 yaşına adım atışının kutlandığı günün hiç şüphesiz sağlıklı, uzun bir ömrün dostlarla birlikte kutlanmasından öte bir anlamı var. Osmanlı tarihçiliğinin, tarihi gelişimin yarattığı olaylar dolayısıyla iki asrını bir hoca temsil ediyor. Harf Devrimi'nden önce doğdu. Okula gitti. Osmanlı dünyasının kilit olayları onun ömrüne mahsus.

Muallim Mektebi’nde Türk düşün hayatının önemli isimlerinden ders aldı

İmparatorluğun kaybettiği topraklar içinde ilk yeri teşkil eden Kırım, Bahçesaraylı bir babanın oğlu. Annesi Ayşe Bahriye hanım İstanbul’un tarikat şeyhlerinden birinin soyundan geliyor. Direnen başkent İstanbul’da doğdu. Cumhuriyeti yaşadı. Ankara Üniversitesi’nin açılış töreninde o zamanki Halkevi binası şimdiki Üçüncü Tiyatro salonunu düşünürseniz büyük önderimizle çok yakın mesafede açılış törenindeydi. Halil hocanın “Yolum o gün çizildi” dediğini biliyoruz.

Türkiye çok önemli bir devrimler silsilesindeydi, lakin önemli bir özelliği hatırlamamız lazım. Cemiyetin kültürel kalıpları ve dünya görüşü değişiyordu ve bu arada uzun süren bir cihan harbi Türk toplumunu ister istemez yeni bir mecraya sokmuştu. Yaşayışımız ve dünya görüşümüz insanımızı bütün devrim yapan ülkelerdeki gibi zorunlu olarak bir değişime itiyordu. Fakat bu değişim süreci bazılarının günümüzde uydurdukları gibi kanlı değildi.

Halil Hoca ortaokulu İstanbul’da bitirdi. Hatıratından da anlaşılıyor; devlet desteği olmadan tahsilini sürdüremeyecekti. Ortaöğrenimine Balıkesir Muallim Mektebi'nde devam etti. Hocaları Türk düşün hayatının önemli adamlarıydı (Kamil Su ve Abdülbaki Gölpınarlı gibi). 1935’te bütün Türk ve İslam dünyasında bir ilk olan müesseseye, gerçek anlamda bir felsefe veya edebiyat fakültesi karşılığı olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kuruluştaki öğrencisi olarak devam etti.

1935’te fakülte binası Evkaf apartmanlarındaydı. Binanın çevreleme iki katında öğretim üyeleri, memurlar ve kütüphane vardı. Dershaneler de o kattaydı. Avusturya-Macaristan mimarisindeki bu binanın ortasındaki avluda, öğrenciler ders aralığında vakit geçirirdi. Dünyanın tarihi de yardımcı oldu; fakültenin öğretim elemanları arasında sadece Fuat Köprülü, Muzaffer Göker gibi hocalar değil, bir anda Nazi Almanyası’ndan sığınan ünlü bilginler de görüldü. Bu avlu sonradan üstü örtülerek bizim kuşak gençliğin Batı tiyatrosunun çocuk oyunlarından Goldoni’nin komedilerine, Tennessee Williams'lara kadar örnekleriyle tanıştığı Küçük Tiyatro oldu.

Halil Hoca fakülteyi bitirdiği yıl dünyada ismini duyurmaya başlayan bu ilmi kuruluş şanına yaraşır bir binaya taşındı; ünlü mimar, mülteci Bruno Taut’un eseri olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne... İlmi yardımcı seçildi. Hocalarına tesir etmişti. İki yıl içinde hiçbir zaman eskimeyecek ünlü çalışmasını, “Tanzimat ve Bulgar Meselesi”ni doktora tezi olarak tamamladı. Balkan tarihçileri arasında bu eser kuru sıkı milliyetçilik yerine arşiv, çağdaş gözlemler, soğukkanlı sosyal analizle etkisini duyurmuştu.


Adı dünya tarihçileri arasında geçmeye başladı

Fuat Köprülü’nün çok tutkun olduğu Fransız Annales okulu ve Fernand Braudel’i öğrencilerine tanıtmasının etkileri görüldü. 1940’tan sonra Halil hocanın etkisiyle Osmanlı tarihinin 19'uncu asrı yeni bir mecraya girecektir. Ardından büyük tarihçilik olayı, Arnavutluk milli tarihini aydınlatan bir çalışmayla “Arnavid Sancağı Defteri”nin (1432 tarihli) tarafından işlenip yayımlanmasıyla meydana geldi. İnalcık ismi Balkan tarihi çalışmalarında büyük harflerle (bibliyografyada çok kullanılan eserlerin kısaltmayla verilmesi) geçmeye başladı. Türk arşivleri ve etütleri Balkan tarihçiliğinde yer etmeye başlamıştı. Bu hızlı bir girişti.

Halil İnalcık ismi çok kısa zamanda arşivlerin etkin kullanımı ve yorumlarla dünya tarihçileri arasında geçmeye başladı. Ondan evvel de arşiv kullanılıyordu. Halen de kullanılıyor. Fakat o arşivleri kullanmak için bulunduğun dünyaya sevgi, ilgi, soğukkanlılık ve yöntem gerekir. Herhangi bir konuda araştırma yaparken senkronoloji dediğimiz eşzamanlılık yöntemine başvurmak, Roma İmparatorluğu’ndan beri kurumları araştırmak Halil hocanın getirdiği yöntemlerdir. Bu yöntemin halen çok başarılı örneklerle kullanıldığını söyleyemeyiz ama yol açıktır, takip edeceğimiz hoca da bellidir.

Enerjisi ve merakıyla yeni kuşaklara örnek olmalı

Halil İnalcık hocamız Atatürk’ün kurduğu büyük müessese olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin ürünüdür ve o kurum da Halil İnalcık, Sedat Alp ve Ekrem Akurgal gibi hocalarla yerini bulan bir irfan ocağıdır. Amerika, Avrupa’daki üniversiteler ve 20 yılı aşkın süre ordinaryüslük yaptığı Şikago Üniversitesi Halil beyin yetiştirdiği öğrencilerle o dalda ün yapmıştır. Halil hoca Türkiye’de eğitimin yokluklarına aldırmayan, büyük Batı dillerini ve İtalyancayı bile evinde öğrenerek araştırma yapan bir örnek kişiliktir.

O enerji ve merakın halen yeni kuşaklar için bir örnek olmasını dileriz. Zira dünyaya açılmak kolay değil, sadece dışarıdaki üniversitelerden diploma almakla olmuyor.

Bugünlerde Halil hoca 100’üncü yaşına girerken “Tarihe Düşülen Notlar” (Timaş Yayınları) başlığıyla hocamızın tarihi konuşmalarını ve röportajlarını içeren iki ciltlik önemli bir yayın çıktı. Hocanın kitaplarının tekrar tekrar basılmasını, okunmasını, basılmamış olan eserlerinin ciddi bir komisyon marifetiyle mutlaka yayın hayatına çıkarılmasını temenni ediyoruz.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 06.09.2015)

Halil İnalcık'tan hayat dersleri


Çalışma: Manalı bir hayat için kendinize uzak, büyük bir gaye koyun. Sonra da onu gerçekleştirmek için çok çalışın.

Para: Yetecek kadar olsun. Kendinizi servet yığma hırsına kaptırmayın. Ama bir eviniz olmalı.

Aşk: Çalışma uğruna yalnızlığı seçmeyin, hayatınız noksan kalır. Tanrı bizi çift yaratmış. Kadınsız hayat yarım hayattır.

Aile: Ben öyle çok çocuklu bir hayat kuramadım, bir kızım oldu. Ama çocuk sahibi olmak ilim yapmaya engel değildir.

Halil İnalcık

Halil İnalcık: "Osmanlı kendine imparatorluk demedi."


Ben Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu “1302, Bafeus Zaferi’dir” diyorum. Bizans kayıtlarında ilk defa o zaman geçiyor Osmanlı. İlk defa o zaman Bizans ordusu denize dökülüyor. Ama hâlâ bütün tarihçiler 1299’da, Bilecik’in alınmasını kabul ediyor. Çünkü ilkmektepte öyle öğrenmişler! Efendim, ondan önce onun gibi daha kaç kale fethedildi. Defalarca yazdım ama okumuyorlar. Tembellik tembellik...

Kösem Sultan’ın tarihini Topkapı Sarayı vesikalarını kullanarak ben yazdım. Yıllarca bir sultan gibi idare etmiştir devleti. İlimden kopmadan popüler tarih takip edilebilir.

Osmanlı İmparatorluğu’ uydurma bir laftır. Osmanlı kendine imparatorluk demedi, ‘Devlet-i Aliye-yi Osmaniye’ dedi. Yani; Yüce Osmanlı Devleti. Aliye’nin a’sını da uzatmadan söyleyeceksiniz.

Halil İnalcık

Halil İnalcık: "Herkes beni dinliyor."


İlim yapıyorum diye hayatı ihmal etmedim. 15 sene Şikago’daydım, bu süre içinde yedi kere Las Vegas’a gitmişiz. Hanım çok severdi jackpot oynamayı. Ben kumar oynamazdım, dağlara giderdim. Seyahati çok severim. Bütün dünyayı gezdim.

Ben mutlu bir insanım. 15 yaşında kendime bir hedef koydum. Ona eriştim. Dağa çıkmak gibiydi; zirveye ulaştım, şimdi oradan bağırıyorum, herkes beni dinliyor.

Halil İnalcık

Halil İnalcık: "Hammer’i falan çöpe atmaya hakkımız var."


Bütün Osmanlı çalışmalarımı beş cilt halinde neşretmekteyim. Osmanlı tarihinin; yeni tarihçilik görüşüne göre ve arşiv vesikalarına dayanan son terkibini yaptım. Beşinci cildi de bitirdim, dizilmekte. Bu kitaplarla Hammer’i (Avusturyalı tarihçi) falan çöpe atmaya hakkımız var.
72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım. Hâlâ hoca olarak faalim; yedi doktora öğrencim var. Geçen sene bazı yeni makalelerim çıktı. Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte. Uykunuzu, sıhhatinizi... Ama hedefe varmak için ömür, onun için de iyi sıhhat lazım. Doktorlarımıza çok şey borçluyum. 100’e vardımsa modern tababette yapılan keşifler sayesinde vardım.

Halil İnalcık

Halil İnalcık: "Osmanlı’nın kılıçla değil, uzlaşmayla geldiğini gördüler."


Eserlerimi Çinceye, Rusçaya, Lehçeye, Arapçaya, Yunancaya, Bulgarcaya, Romenceye, Sırpçaya, Hırvatçaya, Farsçaya çevirdiler. 1432 tarihli, Arnavutluk nüfusunu anlatan bir defter bulmuştum arşivlerde. 1950’lerde onu neşrettim. Bu Balkanlar’da büyük akis yaptı. Osmanlı’nın kılıçla değil, uzlaşmayla geldiğini orada gördüler. Sırp Akademisi beni üye seçti; akademiye giderseniz görürsünüz, büyük âlimlerin fotoğrafının yanında bir de bir Türk âliminin fotoğrafı vardır. Sonra, UNESCO’nun dünya tarihi kitabında 18’inci asra ayrılan beşinci cildin editörlerinden biri de bendim. Uluslararası tarih ilminde bir otorite olarak tanındığımı bu kitap ispat eder.Klasik Çağ’ kitabım ders kitabım olarak pek çok üniversitede okutulur. Bunlar büyük mutluluklar benim için.

Halil İnalcık

Halil İnalcık: "Bırakıp kaçmak ihanettir."


Karamsarlık korkaklıktır. Türkiye büyüktür. 1500 yıllık bir tarihimiz var. Canımızla, başımızla bu büyüklüğü devam ettirmeliyiz. Bırakıp kaçmak ihanettir bence. Eğer noksanlar varsa gidermeye uğraşmalıyız. Bu devletin tarihine yakışır şekilde yaşamalı ve çok çalışmalıyız.

Halil İnalcık

"Tarihçilerin Kutbu" Halil İnalcık vefat etti


Şeyhû'l-müverrihin Halil İnalcık hocamıza Allah'tan rahmet dileriz. Benzersiz eserleriyle kıyamete dek yaşayacaktır.

25 Temmuz 2016

Ancak kalbi olan bir millet zulme direnebilir


Bastırılmış olan geri döner. 15 Temmuz 2016 gecesini hiçbirimiz unutmayacağız. Bu toprağı vatan kılan şeyin onu imanla sevmek olduğunu, bu toprağın harcında şehit kanı ve anaların gözyaşı kadar, harim-i ismetini cesaretle savunmak da bulunduğunu bize bir kez daha hatırlattı bu gece. İşgal kuvvetlerine karşı ayaklanan o derin bilgeliğin, o vakur asaletin, bin yıldır bu toprağı mayalayan o derviş yiğitliğinin kaybolmadığını, bir ruh ve duygu olarak hep var olageldiğini bize gösterdi. Böylesi bir külli irade ancak buhran zamanlarında tecelli eder ve bir milletin yönünü ışıtır, aydınlatır. Ancak kalbi olan bir millet zulme direnebilir. Kalbi ve tarihi olan bir millet.

Şehitlerimize şükran borçluyuz, yiğit güvenlik güçlerimize, tankların üzerine çıkan, önüne yatan, canı pahasına sokağa akan yiğit insanlarımıza şükran borçluyuz. Türkiye büyük ve derin bir duadır, bunu bir kez daha idrak ettik, vatan da onun o kocaman kalbidir. ‘Memleket ezanı duyduğumuz her yerdir’ demiştim bir söyleşide, Türkiye’nin ruhu ezanda yaşar. Hain şebeke bizi de kendisi gibi vatansızlaştırmak istedi ama ezan direndi, sala direndi, vicdan direndi, insan direndi. Vatanı işaretlerinden tanıdığımız her şey direndi. Bu direnişten hepimizin öğrenecekleri var.

...

Hain hainliğini yaptı, millet de millet olmanın gereğini. Şimdi birbirimizi incitmeden, üzerine birlikte titizleneceğimiz bir vatan var elimizde. Onu bir bebeği büyütür gibi büyütelim, nezaketle, merhamet ve ihtimamla. Birbirimizi daha iyi anlamaya çalışarak. Onun kulağına usul usul türküler söyleyelim, dualar mırıldanalım, güzel ve iyi sözler üfleyelim ruhuna, şifalı sözler. Onu severken aslında birbirimizi sevdiğimizi de fark edeceğiz. Birbirimizi sevdiğimizde onu daha da çok seveceğiz.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 25.07.2016)

Lütfen bu gecenin etkisiyle asker düşmanlığına gidilmesin


Darbeci grubun bir enaniyet içinde olduğu anlaşılıyor; karizmaları ve kerametleri kendilerinden menkul, herkes onlardan aşağı ve herkes onlara tabi olmak zorunda. Kapalı grupların en büyük çelişkisi, kendilerini beğenirken etraftakilerin nefretinin başladığını görememeleridir. Örgütlenmenin getirdiği başarılar kısa zamanda bir iç tıkanmaya dönüştü. Darbe girişimi gecesi Cumhurbaşkanı’nın Hande Fırat aracılığıyla verdiği demeçten sonra köprüye yönelenlerle köprüyü kesenler arasında büyük bir çatışma oldu ve burada halka ateş açıldı, malum. Bu darbe teşebbüsünde en hazin olaylardan biri köprüye yığılan ve sözde tatbikat diye yanıltılan askerler (erat) ve gene sözde tatbikat diye Çengelköy’e yönlendirilen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerdir. Bu kesimden masum olanların derhal tespit edilmesi gerekir.

Darbe girişimi gecesi maalesef ne 27 Mayıs 1960, ne 12 Mart 1971, ne de 12 Eylül 1980 olaylarına benzemeyecek şekilde dehşetengizdi. Lütfen bu gecenin etkisiyle asker düşmanlığına gidilmesin. Bu grup bizim bildiğimiz ordu değildir. Nihayet bir yurdun savunması asayişin de ötesinde bir mekanizma ve birikim ister. Ordunun iç terfi düzeni orduya ait bir olaydı. Saltanat döneminde bile asker ocağına müdahale bir numaralı asker ve orduların başkumandanı olan padişahla ama gene asker ocağının kendi kurallarıyla giderdi. Maalesef 2007-2013 yıllarında dar bir cemaat grubunun askerlik dışı eğitimle biçimlendirdiği kişi ve grupların terfi ve tayin düzenine karıştığı anlaşılıyor. Bu gibi hareketlere müsamaha edilmemesi gerekir. 1826 yılında yeniçeri ocağına karşı Sultan Mahmud yeni orduyla savaş açtığında cihat bayrağı açtı ve minarelerden sala okundu. Bu son derece ciddi bir olay, ciddi bir davettir. Bu sefer de aynı şey tekrarlandı, lakin hafızaları aşındıracak derecede tekrarlanmaması gerekir. Kanlı darbe girişimi bastırıldı.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 24.07.2016)

Pek çok taraf her şeyi yeniden düşünüp değerlendirmek zorunda


Yaşadığımız gece yarısı darbe girişiminden sonra daha doğrusu ayrışmanın darbeyle, kanla noktalanması nedeniyle pek çok taraf her şeyi yeniden düşünüp değerlendirmek zorunda. Her şeyden önce geçmişiyle yüzleşmeden hiçbir şey olmamış gibi pozisyon almanın hiç anlamı yoktur. Öncelikle muhafazakar kesim, kendini İslami hassasiyetlerle tanımlayan cemaat, grup, kişiler darbecilerle ilişki biçimlerinden önce değer hükümlerini gözden geçirmek zorundalar.

Asıl durum değerlendirmesi yapması gereken de bu ülkenin geleceği, içinden geçtiği süreç nedeniyle her kesimden insanımızı ilgilendirdiği için devlet denilen mekanizmadır. Olup bitenlerden devlet aklı dediğimiz müphem varlığın nerede, ne şekilde tezahür ettiğini merak edenler, ister istemez eğer varsa tüm bunlar neden yaşandı sorusunu sormakta haksız değiller.

Akif Emre
(Yenişafak, 23.07.2016)

Örgütün farklı bir taktiği


Lütfen şahsi husumetlerinizi ön plana çıkararak fırsat bu fırsat diyerek FETÖ ile hiç bir ilişkisi olmayan insanların isimlerini gelişigüzel listelemeyin. Meydanlara inip devlete sahip çıkacak insanlar incitilirse işte o gün yanarız... Bunlar da örgütün bir taktiğidir sonuçta.

Mustafa Tatcı
twitter.com/mtatci

Buna da şükür!


Türkiye'nin İslamcıları Türk ve Türkiye ismini sevmeye başladı. Buna da şükür! Allah başka cemaatlerin, başka kliklerin şerrinden korusun milletimizi, devletimizi. Biri biterken öbürü başımıza yeni belalar getirmesin.

Ebubekir Kurban
twitter.com/ebubekirkurban

İçimizde ne oluyorsa, başımıza da o geliyor


Kendini her şeyiyle kamufle eden, bağlılık yemine sadık kalmayan ve durmadan hileli yöntemlere başvurmayı kendilerine tanınmış bir imtiyaz olarak gören paralelcileri hakkıyla ayırt etmek çok zor. Şimdi OHAL ve ihbarlar dönemindeyiz. Gıcık olduğu herkesi paralelci diye gammazlamaya çalışanların da haberi geliyor. 

Bürokrasinin ayıklanmasına hak için hizmet etmekle, hıncını almak için alakasız kişileri ihbar etmek arasında koskoca bir insanlık farkı var.
Unutmayalım ki içimizde ne oluyorsa, başımıza da o geliyor. Dışımızda olanlar bizim nefs-i emaremizin yansıması. Direnişin ruhunu değil nefsini beslemeyelim. Kısacası: Paralel cuntacılara olduğu kadar -hangi kesimden, kurumdan, kişiden gelirse gelsin- egolar cuntasına da karşı duralım.

Leyla İpekçi
(Yenişafak, 23.07.2016)

22 Temmuz 2016

Fatma Barbarosoğlu: "Yol haritası sunacak sosyal bilimcilerimiz yok."


Soru şu: “Temmuz Direnişi”, “mahalle baskısı” ve “melez desenler" üzerinden okunabilir mi/ydi?

Ya da şöyle söyleyeyim, darbe olduğunda milli bir duruş sergileyen muhalefet partileri Türkiye'de muhalefetin varlığını dolu dolu ispat ederken; söz konusu gelişen dünyaya ayak uydurmak olduğunda neden bocalıyorlar?

Neden iktidara karşı analitik, eleştirel bir dil inşa edemiyorlar? Çünkü onlara yol haritası sunacak sosyal bilimcilerimiz yok. Daha sonra CHP milletvekili olan Prof.Dr. Binnaz Toprak neden kimlikçi yaklaşımların tuzağından kendini kurtaramadı ve “endişeli modern” olmanın bir adım ötesine geçemedi?

Velhasıl; daha demokratik, daha şeffaf, bireylerin birbirine saygı mesafesinden baktığı bir ülke olamıyorsak bu konuda sosyal bilimcilerin günahı/vebali çoktur. Onlar toplumun değişen çehresini dert etmedikleri için ekranlar komplo teorilerine, birbiri ile kavga ederek ekran sırasını savuşturmaya kalkan “analist”lere emanet.

İktidar ile muhalefetin birbirine ve topluma karşı konumlanışında var olan dengesizliğin kaynağını Türkiye'de Fen Bilimleri ile Sosyal Bilimler arasındaki dengesizlikte arayalım. 

Bu durumu aşmak için İmam Hatip Liselerinin değil Sosyal Bilim Liselerinin sayısının arttırılması gerekiyor. Bahsettiğim niceliksel değil niteliksel bir artış.

Fatma Barbarosoğlu
(Yenişafak, 22.07.2016)

Türkan Alvan: "Saz ve Söz Meclisi’nde şair ve musıkişinas din adamlarını ve eserlerini tanıttık."


Bakınız, bugün İslam dünyasında düşünce geleneğinin ve estetik algının parçalanması yüzünden bir sürü garabet yaşıyoruz. Vahhabî kafasıyla sevgisiz, Hz. Peygamber’i (s.) -hâşâ- sadece postacı konumuna indirgeyen ama kendi aklını ve nefsini kutsayan meal Müslümanı olmanın propagandasını yapanların sayısı İslam dünyası için ciddi bir tehdittir. Birileri de cehaletten mesela, İslam medeniyetinin mimarlarından Itrî’nin -bırakın diğer eserlerini- Tekbîr’i ile Salât-ı Ümmiyye’sini bile anlamaktan âciz fetvalar verebiliyor. Bunları gördükçe insan dehşete kapılıyor. Çünkü şiir ve musıkî medeniyetini zirvede yaşamış bir ecdâdımız varken ruhu ve gönlü kurutulmuş nesiller yetişiyor. Yani zirveden sonra zırvayı yaşıyoruz. Bugün biz Müslümanlar olarak, ecdâdının ilm-i hâl’ini; kuru ilmihal bilgisinden ayıramayacak derekeye düştük. Hâlâ, sanatın Latîf olan Allah’ın insana verdiği en büyük lütuf olduğunun farkında değiliz.

Evet, şiir ve musıkî, İslam fıkhı nazarında kendini kabul ettirme mücadelesinde asırlardır aynı kaderi paylaşmıştır. Şiire daha hoşgörülü yaklaşılmışsa da İslam fakihleriyle mutasavvıflar arasında mûsikînin haram olup olmadığına dair; günümüze dek uzanan fikir çatışması yaşanmaktadır. Ancak, Kurʿân-ı Kerîm’de şiir ve musıkîyi haram kılan ayet yoktur. Hadîs literatüründe ise musıkîye cevaz vermeyen hadîs-i şerîflerin çoğu, hadîs ilmi kriterleri açısından zayıf ve uydurma iken musıkîye cevaz veren hadîslerin ekserisi sahih ve güvenilir kabul edilir. Bu konuda İbni Hazm’ın ve İbni Kayserânî’nin müstakil eserleri yanında, geniş bilgi edinmek ve tereddütleri gidermek için özellikle Süleyman Uludağ’ın İslam Açısından Musıkî ve Semâ ve Pehlul Düzenli’nin İslam Kültür Tarihinde Musıkî adlı eserlerine müracaat edilebilir.

Osmanlı'da sadece şeyhülislamların değil; kazasker, müderris, vaiz, imam, müezzin, hâcegân vb. dinî ilimlere vâkıf nice zâtın şiir ve musıkîyle niçin meşgul olduğu üzerinde durup düşünmek gerekir. Saz ve Söz Meclisi’nde şair ve musıkişinas din adamlarını ve eserlerini tanıttık. İstanbul Müftüsü (Şeyhülislam) Zenbilli Ali Efendi, Şeyhülislam Mehmed Esad Efendi, Şeyhülislam Bahâyî, Şeyhülislam Dâmadzâde Feyzullah, Şeyhülislam Küçükçelebizâde Âsım, Şeyhülislam Pîrîzâde Mehmed Sâhib Molla, Bursa kadısı ve müderrisiyken Celvetî Pîri olan şair ve bestekâr Aziz Mahmud Hüdâî, müderris ve Halep, Bursa kadısı olan ve Mekke kadısı, İstanbul ve Anadolu ve Rumeli Kazaskeri payesi alan Kethüdazâde Ârif Efendi bunlardan sadece birkaçıdır. Onlara göre şiir ve musıkî, Allah’ın bize verdiği bir nimettir. Bu nimet kişinin niyetine göre hayır veya şer yönünde kullanılabilir. Yani, “Musıkî ve şiir âşığın aşkını artırır, bu yüzden ehline helaldir. Fâsığın ise fıskını artırır, onlara haramdır.” Bu kıymetli din âlimleri, her iki sanata da katkıda bulunurken İslam estetiğini yüceltmişlerdir.

Türkan Alvan
(Dünyabizim.com, 21.07.2016)

21 Temmuz 2016 (Boğaziçi Köprüsü)






Uyuştuğun zaman vatanın elinden kayar gider

Çizgi: Erhan Yalvaç
Unutma Türkiye. Sen unutursan kötülük kazanır. Uyuşma Türkiye. Uyuştuğun zaman vatanın elinden kayar gider. Sen kafanı saçma sapan televizyon programlarından bir kaldır önce ve kimi kaybettiğini hatırla. Kimi, hangi evladını kaybettiğini hatırla Türkiye! Bu vatanı bize köklerini unutmayanlar bıraktı ve onu devam ettirebilecek olanlar da hatırlayanlardır... Bizi ancak bir bellek ahlakı birbirimize kenetleyebilir ve ancak hatırlayarak, örgütlü kötülüğe karşı vatanımızı muhafaza edebiliriz.

Kemal Sayar
(Kalbin Direnişi, sf. 188)

21 Temmuz 2016

Alçakları uğratma sakın!


"Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın; 
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın. 
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, 
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın."

15 Mart 2009'da yayın hayatına başlayan Gizlenen Tarihimiz, vatanımızda gerçekleşen her türlü ihanetin karşısındadır, her türlü hainin de başının belâsıdır.

15-16 Temmuz 2016 tarihleri arasında Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kendilerini Yurtta Sulh Konseyi olarak tanımlayan bir grup asker tarafından gerçekleştirilen askerî darbe teşebbüsü, Türk milletinin sokaklara inmesi ve vatanına sahip çıkması neticesinde son bulmuştur.

Vatanın bölünmez bütünlüğü uğruna yaşamını yitiren tüm şehitlerimize Allah'tan rahmet, geride bıraktıkları ailelerine başsağlığı, milletimize sabır ve kuvvet diliyoruz. Bu zor günlerin neticesinde ülkemizin tam bağımsız, ihanet şebekelerinden temizlenmiş ve daha da güçlenmiş bir şekilde çıkmasını istiyoruz ediyoruz.

Cenab-ı Hakk yardımcımız olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

15 Temmuz 2016 arşivi


Merve Parlak tarafından açılan web sitesi, 15 Temmuz 2016 Türkiye askerî darbe girişimi üzerine fotoğrafları ve videoları arşivliyor:

https://onbestemmuz.wordpress.com

Dinler ve ideolojiler

Darbeci askerlerin tankı karşısına dikilen çelimsiz adam.
5 Haziran 1989, Tiananmen, Çin.
Şu gerçeği gözden ırak tutmamak gerekir: Farklı şekillerde yorumlanıp ideoloji olarak kurgulanan dinler de din gibi kurgulanan ideolojiler de terör ve vahşet üretebilir ve mutlaklaştırılan bu yorumlar son derece kıyıcı olabilir. İnandığı fikrin tek ve değişmez gerçek olduğuna, dolayısıyla bütün insanların bu gerçeği kabul etmesi gerektiğine inanarak kendi içine kapanan adam, hedefe kilitlenmiş bir silah gibidir ve birileri tarafından rahatlıkla kullanılabilir.

...

Büyük ümitler ve idealler, güçlü silahlara sahip olmasa bile, son derece cür’etkâr hareketlere yol açabilir. Hatta ümitle dolu insan basit kelimelerden ve nesnelerden bile kuvvet alabilir; bir slogan, bir kelime, hatta bir rozet onu harekete geçirmek için yeterlidir. Bir milletin ölüm kalım savaşında olumlu değerler yaratabilecek böyle bir inanç, başka şartlarda, insanlık dışı sonuçlar doğurabilir. Zor zamanlarda bu yolla harekete geçirilen kitleler, şartlar değiştikten sonra kontrol edilemezse istenmeyen durumlar yaşanabilir. Afganistan’da işgale karşı bağımsızlık savaşını yönlendiren inancın, işgalden sonra nasıl kıyıcı, vahşi bir iç savaşa yol açtığına hep birlikte şahit olduk.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 21.07.2016)

20 Temmuz 2016

Murat Bardakçı'dan "selâ" üzerine


Bir gazeteci olarak ifade etmem zor ve belki de ayıp olacak ama söylemeden edemeyeceğim: Basınımızın günümüzdeki en önemli özelliklerinin başında, Türkiye’nin Müslüman bir memleket olduğunun bir türlü farkına varamamış olması gelir! 

Camilerin cuma namazı cemaatine dar gelmesi yüzünden namazın asırlardır sokaklara taşması basınımızı sanki yeni bir hadise imişcesine şaşırtır, ezanın hoparlörle okunması bazı hassas kulakları rahatsız eder, hele Kurban Bayramı geldi mi bir “kan” ve “katliam” tartışmasıdır başlar...

...

Bundan 25-30 sene öncesine kadar hayatta bulunan nesil gayet iyi hatırlardı: 1914’te ve 1919’da günlerce aralıksız selâlar verilmişti: Birinci Dünya Savaşı’na girişimizin hemen ardından çıkartılan cihad fetvasının 14 Kasım 1914 günü Fatih Camii’nde okunması sırasında sadece İstanbul’un değil, imparatorluğun haber verilebilen hemen her yerinde minarelerden yirmi dört saat boyunca selâlar yükselmiş, aynı selâlar İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs 1919’da yine gün boyunca işitilmiş ve halk Yunan işgalinden selâlar vasıtasıyla haberdar olmuştu.

1974 Temmuz’undaki Kıbrıs Harekâtı’nın başlamasının ardından minarelerden yine selâların yükseldiğini gayet iyi hatırlarım!

Bağdat’ı da öyle... Amerikan birliklerinin 3 Nisan 2003’te havaalanı üzerinden Bağdat’a girmelerinin hemen ardından, şehirde tank, top ve makineli tüfek tarrakaları ile beraber selâlar da işitilmişti. Ama bu selâların niçin, yani “Saddam’dan çok şükür kurtulduk” mu yoksa “Devlet elden gitti, işgale uğradık” maksadıyla mı verildiğini o zaman da anlayamamıştım, bugün de bilemiyorum.

Bütün bu tatsızlıkların son bulmasının tek bir yolu vardır: Basının ve milletin bir kesiminin uzayda yahut Kafdağı’nın arkasında değil, Türkiye’de yaşadığımızı hatırlaması!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 20.07.2016)

Amerikan maskaralığından "Milli îrade" çıkartmaca ya da yayıkta ayran kabartmaca


İstiklâl Marşı ve derneği Türkiye aleyhine üretilen her tür pislikten berîdir. Türkiye kıstağından Türkeli'ne çıkışa, halk kalmaktan millet olmağa terfie mani hiç bir cürme ortak değildir. Bile-isteye Türk olmayan, Türklüğe can atmayan, Türklüğünü ciddiye almayan herkes bugün –nazikçe söyleyelim- kirlenmiş hâliyle orta malıdır. Türklüğün yalın ve temiz hakikatine sırt çevirmek kirlenmenin ilk ve yeter şartı olmuştur.

Tanzimat’tan bu tarafa içinde kıvrandığımız fakat bugün hayat-memat meselemiz hâline gelen, acilen neticelendirilmesi gereken kimlik meselemize/bunalımımıza küfrün, sahte fakat aslını andıran (paralel?!) bir hâl yolu bulması gerekirdi. O zamandan bu zamana birçok sahte kimlik üretildi. Üretilen her kimlik Türk milleti üzerinde sırıttı, tutmadı. 1980'e kadar kimliksizlik acısı çekmedik. Yerini tutacak askerî, siyâsi, edebî, tarihî dayanaklarımıza yaslanarak bugünlere geldik. Bugün dayanakları elinden alınmış bir millet olarak çırçıplak kimlik krizi ile başbaşayız. Uluorta maskaralığa kurban edilen "millî irade" lafının "evrensel değerler"le harmanlanarak dillerden düşmemesi krizi teskin etmek içindir. "Evrensel değerler"den Amerikan kimliği bile çıkmamıştır. Bugün krize girmemize sebep olan bir buçuk asırlık bunalım aşılmadan hiçbir şeyi yerli yerince kavrayamayacağız.

15 Temmuz akşamı film kuşağı saatlerinde ekranlarda canlı seyrettirilmeğe başlanan, -Mehmetçiğin (eratın) ağzıyla söylersek- "tatbikat" ekseriyet için bir darbe girişimi, kimileri için bir tiyatro, kâfirler için ise vodvil olarak gösterime girdi. Tatbikattan sonra başımıza sarılacak belâlar için gerçekten bir tatbikattı bu. Tatbikata gerçeklik efekti vermek amacıyla kan dökmekten, can yakmaktan çekinmedi Amerikalılar. Çekinecek ne vardı? Kanlı tatbikatı gerçek yerine koyacak, gerçeği tatbikat zannedecek bir yapma ve yapmacık kültür Türkiye’de son on dört yılda aşama aşama icat edilmişti. Arap Baharına alkış tutturulan yığınlarla aşikâr hale gelen bu kültür tek gıda kaynağı olan Amerikan yalanları üzerine bina edilmişti. Modern kaide: Yalanlar ne kadar büyükse inandırıcılığı o nispette kuvvetli. Mavi Marmara dolmuşunu da Gezi Parkını da dolduran aynı yerden beslenen yalan kültürüdür. Şu anda Türkiye sathına yayılmış vaziyette. Ferasetten nasip damlamamış bu sun'i kültüre -yıllar sonra "Nasıl çingene olduk?" sualinin cevabı yerine de geçebilecek- çingene kültürü denebilir.

İlk defa Abdullah Öcalan ve MİT görüşmelerinde telaffuz edilen, önce gazetecilerin, sonra siyasilerin ağızlarına yamadıkları Amerikancadan tercüme "paralel devlet/yapı" safsatası istihbarat devletini gözlerden kaçırmak için uyduruldu. Beş yıl boyunca Türkiye'de cereyan eden halis muhlis Amerikan operasyonlarına ETÖ (Ergenekon, Balyoz, Yakamoz...) diyerek beynini düzdürenler, üç yıldır FETÖ ile düzülüyor. Düzmece zihinle "darbe girişimi"nden medet umanlar da, yürekleri ağza gelenler de hiçbir şey anlama kudreti kalmamış bir yığın olmağa hazırlanmıştı, hemen dönüştü. Ucuz ajanların bön ve berbat dertlerine yayık ağızlı Noam Chomsky ağabeyleri derman olsun.

Anlı şanlı Türk milletine kalbetmesinden ödleri kopanlarca halk, katıklı (ezanlı-salâlı) bir Pentagon operasyonunda muhbir kalabalıklara dönüştürüldü. İstihbarat devleti düzeninde yaşıyoruz. Bu düzen muhbir üreten bir düzen. Düzen, aynı kalibre ve niyette iki cenah arasında cereyan ediyormuş süsü verilen ve bütün ahaliye seyrettirilen askerî tatbikatın neticesini fazlasıyla aldı. İstihbarat devleti "akim kalmış darbe girişimi”yle darbeyi Türk milletine vurmuştur. "Bu millet"e ait olduğu söylenen "millî irade" ile engellenen "darbe girişimi" akim kalması için giriştirilmiş, başarıya ulaşmıştır. Türk halkının “millet” olma potansiyelini dumura uğratmak için başımıza sarılan üç cari belâ (yeni anayasa, başkanlık sistemi, dokunulmazlıkların kaldırılması) hayatımıza artık musallat olmuştur. Cereyan eden kanlı hırgürün zehirli meyvelerinden tadan iflah olmaz. 1960’dan bu yana Türkiye'de devam eden Amerikanlaşma iki ihtilal, bir muhtırayla sürdürdüğü vetireyi bugünlerde yaşadığımız tatbikatla taçlandırmıştır. İnsanları Mısır(lı)laştırılmış, devleti İsrail(li)leştirilmiş, Amerikalıların insafına terkedilmiş bir ülkede yaşıyoruz artık.

Medya aracılığıyla üretilen safsatalarla kurulu mantık düzeni Müslümanlıkla aldatılmaktan çıktı, nifaktan zevk alınan bir aldanma derekesine indi. Türkçeyi hiçe sayarak fukara zihinlerde şekillendirilen "paralel devlet" uydurması, paravan bir millet icat edilmesiyle neticelendi. Paravan: Seyyar, kaldırılabilir, taşınabilir, sütre olarak kullanılabilir... Adı da konuldu: "Bu millet!" "Bu millet"ten kasıtları adını bile telaffuz etmekten kaçındıkları Türk milleti değildir. “Bu millet” Müslümanlık yerine nihai hedef olarak "evrensel değerleri" ikame ettiği ve ciddiye aldığı sürece Türk milleti olmasına set vurulmuş bir millettir. Yine paralelinin(?) ABD sınırları içinde olduğunu söyledikleri istihbarat devleti Türk devleti değildir.

Hayrın ve şerrin Allah'tan geldiğine iman edenler olarak hayra dua ediyormuşçasına şerre dua etmeme azmindeyiz. Endişemiz: İslâm'ın son vatanında hayatımıza tebelleş edilmiş süfehanın ettikleri sebebiyle helak edilmektir. Hakkı Hak bilip hakka ittiba, bâtılı bâtıl bilip bâtıldan içtinap edenlerden olmak için İstiklâl Marşımızda kendimizi buluyor, cümle kimliksiz ve sıfatsızlara sirayet eden dangalaklıktan salim kalıyoruz. Dangalaklıktan salim kalmak helak olmağa mani değil. Tam istiklâl ve felaha ermek tek milletçe mümkün: Türk milleti!

Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

Durmuş Küçükşakalak
İstiklâl Marşı Derneği Genel Başkanı

19 Temmuz 2016

Kirli-karanlık tahayyüller


Bugün hala, ne yazıktır ki, ne tuhaftır ki, yürürlükte olan, yürürlükte kalabilen “uygarlık misyonu” söylemlerinin, masallarının, hurafelerinin himayesi altında sürdürülen, ontolojik ayrımlar, ayrımcılıklar, korkunç eşitsizlikler, korkunç sınıflandırmalar, insanlığın ırkçı mülahazalara dayalı olarak tasnif edilmesi, ideolojik tarih, ideolojik coğrafya, ideolojik siyaset, ideolojik dünya görüşü tartışma-sorgulama konusu yapılamıyor.

İdeolojik ve ırkçı temeller üzerinde inşa edilen ontolojik meşruiyet, her dönemde, günümüzde de yaşandığı üzere, her tür sömürgecilik için, her alandaki sömürgecilik için uygun gerekçeler hazırlayabiliyor. Burada acilen kaydedilmesi gereken, tartışılması gereken hayati nokta konu şudur: Modern tarih boyunca ve bugün, her tür resmi ya da gayrıresmi sömürgeciliğe, tahakküme, dayatmaya, istiskale maruz bırakılan Müslümanlar, İslami düşünce, kültür-siyaset-ilahiyat hayatı, sözünü ettiğimiz ontolojik meşruiyeti, bu meşruiyet biçiminin dokunulmaz kıldığı kavram ve kurumları, ırkçı ve ideolojik anlamda yapılandırıldıkları için, sorgulama ve reddetme ihtiyacı duymamış, varoluşlarını, İslami dünya görüşüne ve hayat tarzına yabancılaşmak pahasına, yabancı varoluş tarzlarının himayesini seçerek sürdürme yolunu tercih etmişlerdir.

İslam dünyası toplumlarında, anlaşılması ve çözümlenmesi mümkün olmayan korkunç basiretsizlikler sebebiyle yaşanmakta olan siyasal-etnik-kültürel-mezhepçi bölünmeler, parçalanmalar, karşıtlıklar ve rekabetler devam ettiği sürece, sözünü ettiğimiz sorgulama ve reddetme, nihai bir hesaplaşma mealesef gerçekleştirilemeyecektir.

Manevi/içsel/bireysel/vicdani/mistik bir tercihe dönüştürülmüş din algısıyla, böyle bir hesaplaşmanın, sorgulmanın ve reddin gerçekleştirilmesi de ne yazık ki mümkün değildir. Toplumlarımız basiretli tercihler, nihai tercihler yapabilmiş olsalardı, toplumlarımız araf'ta yaşamanın tahrip edici pragmatizmini hissederek, bu konumun aşılması gerektiğine inanıyor olsalardı, her gün, bu kadar çok, bu kadar yoğun istiskale maruz kalmayacaktık.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 18.07.2016)

Tedbir ve çare


Kadercilik kisvesi altında boş vermişlikle günlerini geçiren bir toplumun fertleriyiz. Gerçekte kaderci değil, beleşçiyiz. Kendimizi kaderimizde ne olduğunu anlamak için elimizden geleni yapmanın yükü altına girme, bütün tedbirleri alıp başımıza ne geleceğini bekleme şerefiyle bağımlı hissetmiyoruz. Millî varlığımızın terakkisi uğruna bazı tedbirleri almaya ne gerek var? Nasıl olsa alacağımız tedbir taktiri değiştirmeyecek diye düşünüyoruz. Tedbir anlayışımızın hususi bir cezaya sebep olduğunu hiç hesaba katmayıp başımıza gelenlerden dolayı çaresizlik hissine kapılıyoruz. Daha sonra ve bu yüzden işlediğimiz hataların mazeretinin çaresizliğimiz olduğunu ileri sürüyoruz. Oysa Türkiye'nin ve Türklerin bütün çaresizliği tedbirsizlikten kaynaklanıyor.

Resmî anlayışın ve ona bağlı olan resmî tutumun titizlikle, kıskançlıkla üzerinde durduğu konuda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği konusunda şimdiye kadar hiçbir tedbir alınmadığı her vesileyle ortaya çıkıyor. 1925 yılında, yani cumhuriyetin ilânından hemen iki yıl sonra Sovyetler Birliği ile bir saldırmazlık paktı imzalandı. Anlaşma her on yılda bir yenilenecekti. Ruslar antlaşmayı yenilemezse ne yapılacaktı? Türkiye Cumhuriyeti bu hususta hiçbir tedbir almadı. Nitekim Ruslar 1945 yılında mezkur anlaşmayı yenilemedi. Türkler de çaresizlik içinde kendilerini NATO'nun kollarına attılar. NATO'ya girerken Türkiye NATO'suz ne yapar sorusunu sormadılar ve bu konuda hiçbir tedbir almadılar. Söz konusu teşkilâtın (ABD ve Britanya dışında) bütün üyeleri millî çıkarları gereği sürtüşmeleri göze aldıkları halde Türkiye hep çaresizliğin acısını çekti. 1963 yılında Avrupa Ortak Pazarıyla bir anlaşma imzalarken de durum değişmedi. Türkiye gidişatın lehine veya aleyhine cereyan etmesi halinde nerede olabileceğine dair herhangi bir tedbir almadı. Yediği dirsek darbelerinin acısını dindirmekle meşgul oldu. Bu gün Türkiye Avrupa Birliği'nden tamamen dışlansa da ne yapacağını bilmiyor, Avrupa Birliği'ne tam üyelik statüsüyle dahil edilse de ne yapacağını bilmiyor. Her iki halde de tedbirsiz yakalanmış olacak. Her iki halde de başkalarının kendine tahsis ettiği yere rıza gösterecek. Sonra dönüp başka çarem yoktu diyecek.

Resmî anlayış ve tutum böyledir de yukarıda yansıtmaya gayret ettiğimizden daha farklı bir gayri resmî (Hani, sivil girişim diyorlar ya!) anlayış ve tutum mu vardır? Hayır, yoktur. Türkiye'de devletin ve milletin birbirleriyle en iyi uyuştukları konu tedbirsizlik ve onun doğurduğu çaresizliktir. Hepimizin ortaklaşa benimsediği ve terk etmeye hiç niyetlenmediği ilke "yağmur yağdı, böyle oldu" ilkesidir. Kâinat yaratıldığından beri yağmur yağar ve fakat Türkler her seferinde sanki ilk kez yağmur yağıyormuş gibi hareket ederler.

İsmet Özel
(Yenişafak, 30.11.1999)

18 Temmuz 2016

Süleyman Çobanoğlu: "Medeni kalacağız, millî kalacağız."

Okula "ticarethane" olarak bakan kafa yenilmedikçe, Türkiye'nin hiç bir savaşı kazanması mümkün değildir. Ayrıkotunun dalına değil köküne bak: sınav sorusu çalan mehdiyi üreten kafa yapısıyla, akıl dışılıkla, sürü şuursuzluğuyla hesaplaşmak şart. Zaafa düşüp ihanete uğrasa da, TSK dünyadaki tüm mazlumların tek organize kuvvetidir. Gözbebeğimiz yaralı ve önce onu şifaya kavuşturacağız. Pensilvanya'nın "ziyaretçi defteri" açılmadan, el-etek öpme kuyruğuna girenler görülmeden adalet tahakkuk etmiş olmayacak. Medeni kalacağız, millî kalacağız. İrade ve idaremizi hiçbir meczuba, hiçbir ceberruta, hiçbir muhterise emanet etmeyeceğiz. 150 yıllık dava.

Süleyman Çobanoğlu
twitter.com/cobanoglu_sl

Dücane Cündioğlu: "Kendi iradesine sahip çıkan bir halk namluya boyun eğmez."

Türkiye demokrasiyi bir gecede kazanmadı, bir gecede kaybetmemeli. Kendi iradesine sahip çıkan bir halk namluya boyun eğmez. Demokrasi halkın ortak iradesinin ürünüdür; bu iradenin sivil ya da askerî hiçbir parçası o iradenin tümüne boyun eğdiremez. Düşünmenin eşlik etmediği her inanç şiddet yüklüdür. Mazlumu zalim yapmak istiyorsan eline adalet terazisini ver. (Mağduriyet duygusu insanda öncelikle 'muhakeme' yetisini zaafa uğratır.)

Demokrasi halkın bir kısmının değil tamamının "yaşam" hakkı korundukça sıhhat kazanır; çokluk ve farklılık zaaf değil, bizzat güçtür.

Darbe girişiminin amacı, doğrudan devlet yönetimine el koymaktan öte içsavaşa yönelik derin bir yarılmanın hazırlığı olarak görünüyor. Tehlike geçmedi, halkı birbirine düşürmek için her yol denenebilir. Böyle dönemlerde kraldan fazla kralcılık yıkıcıdır. Biraz basiret. Ucuz ayrımcı söylemler namluların yapamadığı bozgunculuğu yapar, âgah olmalı, zira içbarış halkın genel iradesine hürmetle sağlanır. 

TBMM bombalanmakla halkın demokrasi bilincine kastedildi. Hasarlı bölmeler/nesneler titizlikle korunup halkın ziyaretine açık tutulmalı. 

Asıl fesad artçı sarsıntılarda saklanır.

Demokrasinin bozulması daima ya tiranlıkla ya anarşiyle sonuçlanır. Biraz basiret ve firaset. Cahil takımının adalet'ten anladığı en ilkel anlamıyla "intikam", oysa bugün bizim daha çok akla ve daha çok sevgiye ihtiyacımız var. Aydınlıktan yarasalar, kardeşlik çağrısından çakallar rahatsız olur. Sahipleneni az diye hakikate hürmet etmekten vaz mı geçeceğiz? Besmele-i şerifede ilahî kudreti temsilen "Allah" lafzı rahmet'ten türeyen iki sözcükle dengelenir: Rahman ve Rahim. Rahmet rahmet rahmet.

Dücane Cündioğlu
twitter.com/ducane

Tarihin geri döneceği ev; Türkiye

Fotoğraf: Yağız Gönüler
Toprağın da bir hafızası vardır. Toprak da bizim duygularımızın aktığı kanaldan beslenir, düşüncelerimizin ateşiyle ısınır. Bizim hafızamız, toprağın da hafızasıdır. Toprağın “yazılmış hikâyesi” bizim hikâyemizde mündemiçtir, “yazılmamış hikâyesi” ise kaderimizde saklıdır. Tarih toprakta akar, tarih toprağa akar...

Biz Müslümanların “kutsal toprakları” vardır. Ak pak olan “anlamlarıyla” kutsal topraklar. Kutsalda, toprakta tasavvurumuzun kodları saklıdır. Mekke’nin, Medine’nin, Kudüs’ün varlığıyla ontolojik bir râbıtamız vardır. Varlıkları, istikametimizin işaret levhalarıdır. Kutsallar ile seçilir gidilecek istikamet. Kutsallar ile tespit edilir bulunduğumuz zaman ve yer.

Türkiye’dir, toprağının hafızası tıpkı kutsal topraklar gibi ak pak olan. Türkiye’dir, Rum elinin bir vakitler Müslüman kılındığı, vatan kılındığı yer. Türkiye’dir, toprağında damıtılmış bir hayatın inşâ edildiği yer. Türkiye’dir medeniyetleri kuşatan ufuk. Türkiye’dir, tarihin geri döneceği ev.

Evlerine avlulardan geçerek girilir, katmanlıdır bu toprağın anlamı. Edebiyatına dualar okunmuştur, çok derindir suları…

Müziğin sesi toprağın da sesidir. Toprakla doğar, topraktan doğar, topraktan uzanır başkalarının topraklarına. Müzik tarihin bir uğrağında, hayatın akışıyla bulur melodisini. Ama müzik yine de yalnızca bildiği toprağa açar sesini. Bundan dolayıdır ki Balkanlar’ın neşeli sesini Balkanlar’da, Arap’ın hüzünlü sesini Arap topraklarında, Farslının derin reflekslerini Fars topraklarında, Amerika’nın eklektik sesini Amerikan topraklarında, Avrupa’nın klasik sesini orta Avrupa’da, Afrika’nın kadim ritmini Afrika’da ve Türk’ün mütevekkil sesini Türk topraklarında buluruz.

Düşüncenin, sanatın doğduğu yerler de insanın doğduğu yer olan topraktır. Topraktır, düşüncelere kendi rengini veren şey. Topraktır, düşünceyi kendine ait kılan ve aslında bundan dolayı da cihanşümûl kılan şey. Medeniyetlere ışık tutan, uygarlıkları inşâ eden, hayatlara form veren düşünceler “bir yerden”, bir topraktan beslenir. Medeniyetler bir topraktan yükselir ve genişler. Hayatlar bir toprakta bulur son formunu ve orada yaşarlar. Ve şehirlerdir medeniyetlerin merkezinde olan. Şehirlerdir medeniyetlere ses olan ki “bir yere,” bir toprağa raptetmişlerdir kendilerini. Şehirlerdir, asırların davalarının görüldüğü; kaybedilenin ise saklı tutulduğu yer.

Sanattır toprak kadar yerli olan ve yerli olduğu kadar da evrensel olan. Sanattır toprağın verdiğiyle rengini bulan. Sanattır duyguları yaklaştıran, öfkeleri kabartan, anlamı dolduran, günleri aydınlatan, geceleri efsunlayan, yargıları yıkan, tarihi saran... Sanattır toprakla toprağı anlamlı kılan. Ve aslında sanattır toprağa en çok muhtaç olup da, topraktan en uzak sanılan...

Bugün silinmiş görünenin, üzeri küllenmiş gibi görünenin endişesi bir yanıyla dramatik ve ağır gelen bir gerçektir kuşkusuz. Ancak yine de çok acıtmasın kalbinizi. Çünkü birgün insanlar “modern” uykularından uyanmak istediklerinde dönüp bakmak zorunda kalacakları ve yeniden parlatmak isteyecekleri ilk şey, sahip oldukları topraklarının tarihî anlamı olacaktır.

Ebubekir Kurban
(Karar, 18.07.2016)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.