31 Ağustos 2016

Kavramları atınca düşünme kabiliyetimiz kayboldu


Anladım ki, düşünceyi dilden koparmanın imkanı yok... Yani dil ve düşünce birbirine çok bağlıdır. Biz Türkçede çok vahim yanlışlar yapmışız, sonradan farkına varıyoruz. Sadeleştirme olabilir ama tasfiyecilik korkunç bir şey... Osmanlı aydınları Arapçayı kullanıyorlardı. Türkçe bu derin karmaşık şeyleri ifade etmek için yapılmamıştı, devlet idare etmek, savaş düzenlemek içindi daha çok. O işleri çok iyi yapıyordu. Türkçenin de maharetleri, üstünlükleri var ama onun zaaflarını da bilerek hareket etti Osmanlılar ve üç dili birleştirdiler. Farsça, Arapça ve Türkçe ile muhteşem bir dil yarattılar, Osmanlı Türkçesi. Maalesef onu terk ettik, onu terk etmek o kadar önemli değil, kavramları attık. Kavramları atınca da düşünme kabiliyetimiz kayboldu, farkında olmadık.

Mehmet Genç

Devleti adalet kuracak


Evvelen, Türkmenler, Roma hukukunun hâkim olduğu bir toprak düzenine gelmişlerdir. Bu topraklarda varlıklarını koruyabilmek için daha güçlü bir hukuka ihtiyaçları vardı. Türkmenlerin Rum ahaliyle ilişkileri İslâm hukukuna göre sağlanmış olmalıdır. Bu da Anadolu'yu mayalayan zümrenin müftü-kadı sınıfının kontrolünde olduğunu gösterir. Müftü ve kadıların Roma vatandaşını dahi etkileyen bir adalet fıkhı ürettiği tartışmasızdır. Âşıkpaşaoğlu Tarihi'nde Orhan Gazi'nin tekfura iyilik-adaletle davrandığı anlatılır ve şöyle denir: “Onun için ki, yiğitlik gazaların en iyisidir dediler. Hem de bu yiğitliği görünce niceleri Müslüman oldu” (Derviş Ahmed Âşıkî, Âşıkpaşaoğlu Tarihi, Hazırlayan: Nihal Atsız, Ötüken Yayınları, 2011: 50)

Saniyen, Türkmenler Anadolu'ya obalar halinde geldiler. Bu obalarda “dâra durmak” yani mahkemeleşmek hem mutad-periyodik bir pratik ve hem de obanın sürekliliği için dinî bir vecibedir. Oba içinde de hukuka ihtiyaç vardır. Bu nedenle günümüz koşullarında Hanefî-Maturidi-Yesevi ekol, mevcut kent-metropol yapısıyla yeniden hayat bulamaz. Hanefî-Maturidi-Yesevi ekol, bir tımar ve ahilik nizâmı teorisidir. Yani ekonomi altyapıdır (Ekonomi: “hane yönetimi” demektir). Modernite karşısında apartman hücrelerinde yaşayarak hane/mahalle/şehir teolojisini kaybetmiş kitleler ekonomiye yani iktisadî adalet'e yabancılaşmışlardır. Bütün iddialarına rağmen Hanefî-Maturidi-Yesevi ekolden kopmuşlardır.

Salisen, Türkmenler, yanlarında geçimliklerini sağlayan koyun-keçiler, göç kervanını taşıyan develer-katırlar ile Bizans kentleri dışında yerleşmişlerdir. Bu, Roma düzeninin iktisadî yapısına eklemlenmenin reddedilmesi, yeni bir ekonomi sistemi kurulması anlamına gelmektedir. Türkmenlerin kırsal alanda değirmen inşa ettiği, tacir-seyyahlar için konaklama ve güvenlik ağı teşkil ettiği de unutulmamalıdır. Kısaca, Türkmenler Roma hukukunun ve ticaret sisteminin dışında kaldılar ve “Müslüman pazarı” kurdular.

Rabian, Osman Bey'in Karacahisar'ı fethettiğinde “Pazara yük getirip satan herkes iki akça versin. Satamayan bir şey vermesin. Kim bu kanunumu bozarsa Allah onun dinini de, dünyasını da bozsun. Kime bir tımar verirsem elinden sebepsiz yere almasınlar” (Derviş Ahmed Âşıkî, 2011: 31) buyurduğu hatırlanırsa Türkmenlerin Anadolu'daki varlıkları, şehir teolojisiyle hareket eden hukuk-nizâm-adalet hareketi olarak düşünülmelidir.

Devleti adalet kuracak.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 31.08.2016)

28 Ağustos 2016

Türklük timsali Yavuz

Yahya Kemal’in ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asıldığından söz ettiği, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle” Yavuz’un karakterini yansıttığını iddia ettiği portre, bu meşhur portre olsa gerektir. Ancak ne zaman ve kim tarafından yapıldığı bilinmeyen bu portrede Yavuz’un tasvir edilip edilmediği tartışmalıdır. Portrede görülen küpe, Yavuz’un hiçbir minyatüründe yoktur. Kutbeddin Haydar’ın müritleri kulaklarına küpe (mengüş) takarlardı ve Şah İsmail, Kutbeddin Haydar’ın müridiydi. Süsten, gösterişten hoşlanmayan Yavuz’un boynundaki inci gerdanlık ve başındaki taç da şüphe uyandırıyor. Sarık da hiçbir Osmanlı padişahında görmediğimiz türden bir sarıktır. Rahmetli Nezih Uzel, yıllar önce Antika dergisinde bu meseleyi gündeme getirmiş ve söz konusu portrenin Şah İsmail portresi olduğunu iddia etmişti.
Yahya Kemal bir Yavuz hayranıydı. Onun Topkapı Sarayı haremindeki odasını İstanbul’un en ruhlu mekânlarından biri olarak tasvir ve bu sade odadan hareketle “cihan padişahı”nın karakterini tahlil ettiği “İki Fıkra” başlıklı yazısındaki şu cümleleri dikkat çekicidir:

Bu oda bir inziva yeriydi, penceresi küçük bir bahçeye bakıyordu. Bir basamak yüksekliğinde bir sofası vardı. İki küçük kapısı diğer dairelere yol veriyordu. Selim burada oturuyormuş. Evet belliydi, onun odası. Şarkın güneşli ufuklarını her taraftan sarmış olan Selim burada dinleniyordu; bir yastığa biraz dayanır, yorgunluğunu alır, gözlerini kapar, uyuklar gibi, o ruhanî seferber, burada otururmuş. Burada iken zannettim ki Selim’in hayaleti bu sofada yine öyle oturuyor ve dışarıda kapıda zenci bir seyisin yanında beyaz bir at bekliyor!

Yahya Kemal’e göre, Namık Kemal, Evrâk-ı Perîşan’da onun Türklüğü temsil ettiğini bir evliya sezişiyle sezmişti. II. Philippe nasıl İspanyolluğu, I. François nasıl Fransızlığı, Frederick Barberossa nasıl Cermenliği, Korkunç İvan nasıl Rusluğu diğer krallardan daha fazla temsil ediyorlarsa, Selim de Türklüğü öyle temsil ediyordu. Ücra mahallelerin kahvelerinde duvarlara asılan Yavuz Sultan Selim portresi, “destârı, altın küpesi, uzun bıyıkları ve demir çenesiyle bu mânâyı hâizdi.

***

Yahya Kemal, aynı yazıda, bir “millî timsal” olarak gözlerimizi kamaştıran Selim’i Harem’deki günlük yaşayışı içinde sade bir insan olarak da anlamaya çalışmak gerektiğini söyler ve Tacü’t-Tevârih yazarı Hoca Saadeddin Efendi’den onunla ilgili iki anekdot nakleder. Hoca Saadeddin, Selim’in nedimi olan Hasan Can’ın oğludur ve babasından onun hakkında çok şey dinlemiştir. Yahya Kemal şöyle devam ediyor:

Hoca’nın fıkralarından anlaşılıyor ki, Selim bizim bildiğimizden başkadır. Yavuz lâkabına çok aşırı mânâ veren tarih müfessirlerinin çizdikleri cellâdâne tasvire hiç benzemez. Selim hususi hayatında çok iyi, çok halim, çok müsamahakârdır. Doğrudan doğruya devletin bünyesine taallûk etmeyen hatalara kızmaz ve gülümser.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 28.08.2016)

25 Ağustos 2016

Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-

Dinler, dış dünyaya yönelik öğretilerinden belki de çok daha fazlasını insanın iç dünyası için söylerler. İslam dini söz konusu olunca, bu içte yatanı, deruni tarafını anlama üzerinde yoğunlaşan bilim dalına “tasavvuf” adı verilmiş ve bu yönde uzmanlaşanlar da “sûfî”, “mutasavvıf”, “muhakkik” gibi isimler almışlardır. Bu özel ilim dalı, zaman içerisinde kendi müesseselerini kurarak İslam toplumlarını kültür, sanat, edebiyat ve bilim alanında etkileyen en önemli düşünce hareketi haline gelmiştir. Türkler de İslam’a girişlerinden itibaren büyük oranda İslam dininin bu yorumunu benimsemişler ve bu sahada büyük arifler yetiştirmişlerdir. Muhyiddin İbnü’l-Arabi, Mevlana gibi bu yolun büyük ustalarının Selçuklular ve akabinde Osmanlıların dünya görüşünü etkilemede oynadıkları fevkalade rolün yankıları, Anadolu’nun her tarafından irfan meclislerinin yükselmesi şeklinde olmuş ve bunun neticesinde Yunus Emre, Niyazi Mısri, Eşrofoğlu Rûmî, Şeyh Gâlib gibi yüzlerce mütefekkir sûfî yetişmiştir. Osmanlı insanının zihniyet dünyası üzerinde düşünce arkeolojisi yapan bütün araştırmacılar derine indiklerinde hep tasavvuf denen bu din felsefesi ile karşı karşıya kalmışlardır.

Elinizdeki eser, Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç’ın kaleminden Anadolu ve Rumeli irfanını besleyen tasavvuf ocaklarından Halveti-Uşşakîliğin tarihine ışık tutuyor, gönülde aşk derdine talip olanların eserleri ve hayatlarına günümüz insanını aşina kılmaya çalışıyor.

Mahmud Erol Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -II-
Sufi Kitap, 192 Sayfa, 16,50 TL

Ayrıca bkzAnadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -I-

Tarihten Tefekküre: Nurettin Topçu, Erol Güngör, Nevzat Kösoğlu’nda Tarih

Tarihi akademik yönüyle inceleyenlerin yanında bir de mefkûreci münevverlerimizin umûmî tefekkür çerçeveleri içinde tarihi, mevzu bahis edişleri vardır. Bunlar, değişik yönleriyle millet hayatını ele aldıkları çalışmalarında yer alan tefekkür iklimlerinde, tarihi başlıca istinat ve temellendirme kaynaklarından birisi haline getirirler. Bu manada Nurettin Topçu, Erol Güngör ve Nevzat Kösoğlu modern zamanlardaki Türk düşünce hayatının temel rükünlerinden sayılırlar. Onlar muhtelif konulardaki çalışmaları ile millet hayatının aydınlanmasında büyük pay sahibidirler. Üçünün de ortak özellikleri filozof meşrep olmaları, taklidi aşarak tahkik düzeyinde kendi orijinal fikir üretimlerini yapmış olmalarıdır. Diğer bir özellikleri ise, bağlı gösterildikleri düşünce mahallesinin münzevi ve biraz da eleştirilen mensupları olmalarıdır. Onların tarih tefekkürlerinde kronolojik süreç tematik dönemler içinde anlaşılmaya çalışılmış ve “Uzun vadeli sürekliliklerimiz nelerdir?” soruları bu mütefekkirlerimizin satırlarında cevaplar bulmuştur. Bu şahsiyetler, çalışmalarıyla bilgilerimizi düzenleme ve yorumlamanın bazı yollarını göstermiş olmaları hasebiyle incelenmeye değerdirler. Bu mülahazayla, bu üç düşünürün fikir hayatımıza yaptıkları yadsınamayacak katkılar bağlamında, üst bir kavrayışla tarihi anlama ve düşünme pratiğimizi mayalayan yaklaşımları bu çalışmanın teşvik edici esasını oluşturmuştur.

Altan Çetin - Tarihten Tefekküre: Nurettin Topçu, Erol Güngör, Nevzat Kösoğlu’nda Tarih
Ötüken Kitap, 141 Sayfa, 10 TL

Ben, Öteki ve Ötesi: İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş


İslam ve Batı’nın iç içe geçmiş tarihinin ana hatlarını ele alan bu çalışma, siyasî, askerî ve toplumsal ilişkilerin yanı sıra , ‘ben’ tasavvuru, ‘öteki’ algısı, zaman ve mekân tasavvuru, sembolik dil ve imgeler üzerinden inşa edilen anlamlar dünyasına eğilmeyi hedefliyor. Kitap İslâm ve Batı toplumlarının etkileşim içinde olan ve tedâhül eden tarihlerinin dün ve bugün ifade ettiği anlamları ortaya koymak için tarihten felsefeye, teolojiden sanata uzanan disiplinler arası bir yaklaşımı esas alıyor.

Her ‘ben’ iddiası bir ‘öteki’nin varlığını tazammun ederken, her ‘öteki’ vurgusu da bir ‘ben’ tasavvuru inşasını zorunlu kılar. Fakat modern dikotomilerin tersine, bu ayrımı mutlaklaştırarak sonsuz ve sınırsız düşmanlar üretmek gerekmiyor. ‘Öteki’ üzerinden verilen hükümler, aynı zamanda ‘ben’ ile, ‘biz’ ile ilgili tanımlamaların da bir aynasıdır. Bu kitap, İslâm ve Batı ilişkilerini tahlil ederken, arka planda yatan ben-öteki diyalektiğinin izdüşümlerini takip etmeyi amaçlıyor.

Geleneksel diyalektikte, “İsteseydim sizi tek bir millet yapardım…” ilâhî fermanının karşıt anlamını yakalama gereği olarak ‘öteki’ ile beraber var olmanın yolları aranırdı. ‘Öteki’ denilen şey ezilip yok edilecek bir şey değil, ancak kendisi ile yarışılacak bir şeydi. “Âdem’in çocukları birbirinin uzvu gibidir” diyen Sa‘dî ve “Varlığı bilmeden kendini bilemezsin. Ve varlığı bilmek Tanrı’nın kendi eseriyle cilveleşmesinin yollarını bilmekse, o zaman ‘ben’ idrâki bizi varlığa, varlık bizi Tanrı’ya, Tanrı da bizi tekrar ‘ben’e geri getirir. Kendine geri dönen ‘ben’ de artık sıradan bir ben değildir. Zira o, ‘büyük varlık dairesini’ kat ederek kendine geri dönmüş bir öznedir” diyen Molla Sadra gibi bilgelerden aldığı ilhamla Doç. Dr. Kalın, geleneksel ontolojinin karşısında yer alan modern zamanların hakim ötekileştirme eylemini sorgulamaktadır. Değerli kardeşim İbrahim Kalın’ın modern ötekileştirmenin aynı zamanda yok etme haline gelmesi sürecini, özellikle Müslümanın ötekileştirilmesi eylemi üzerinden okuyan bu mühim çalışmasını herkese tavsiye ederim.
- Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç

Ne Doğu, Doğu’dur artık; ne Batı, Batı. Bu ikisi artık birleşebilir! Kipling ve Peyami Safa'nın muhayyilesindeki Doğu-Batı'yı hâlâ merak edenler varsa, İbrahim Kalın’ı okusunlar: akıcı ve düşündürücü bir eser.
- Mustafa Özel, İstanbul Şehir Üniversitesi

İbrahim Kalın - Ben, Öteki ve Ötesi: İslam - Batı İlişkileri Tarihine Giriş
İnsan Yayınları, 673 Sayfa, 35 TL

Nekropol kentler


Uygarlığın en büyük keşfi olan kent başlangıçtan itibaren tükenmez yıkıcılığa ve yok ediciliğe yönelmiş bozguncu iç güçleri içinde barındırıyordu. Bu kökleri derin mirasın sonucu olarak bugün uygarlığın bekâsı şüphelidir, ne kadar geçici uzlaşmalara gidilirse gidilsin.

Her tarihsel uygarlık canlı bir kent çekirdeğiyle hayata başlar ve kül ve kemiklerden oluşan bir toplu mezarda (Nekropol'de) son bulur. Ateşlerin kavurduğu yıkıntıların, çökmüş binaların, boş işliklerin, anlamsız çöp yığınlarının bulunduğu, insanların katledildiği veya köleleştirildiği yerde.

Patrick Geddes

Mehmetçiklerimiz Cerablus'ta


Türk Silahlı Kuvvetleri, IŞİD'den temizlemek amacıyla 24 Ağustos Çarşamba günü saat 04.00 civarında Cerablus / Suriye'de bir harekâta başladı. Allah yardımcımız olsun. Dualarımızla mehmetçiklerimizin yanındayız.

24 Ağustos 2016

İnsanın ifadesi olarak dil


İnsan ile hayvan, nutukla ayrılır; insan, “hayvan-ı nâtık”, hayvan dediğimiz canlı türü ise “hayvan-ı gayr-i nâtık” diye tarif edilir. Fârâbî gibi Müslüman filozoflarda gördüğümüz üzere nutuk, nutk-ı dâhilî/ nutk-ı hâricî olarak ayrılır. Bu ayırıma göre “düşünme” denen şey, aslında nutk-ı dâhilî=içsel konuşma, “konuşma” denen şey ise nutk-ı hâricî=dışsal konuşmadır. Hayvan-ı nâtık olarak insanın tekâmülü, kemiyet ve keyfiyet bakımından dilinin tekâmülü, kelime hazinesinin artmasına bağlı olarak kelimeler ve cümleleri daha iyi kullanabildiği beyân kabiliyetinin gelişmesi demektir.
...
Türkçe ile birlikte Türk milletinin de uçurumun kenarına geldiğini söylemek, kıyamet tellallığı değildir.
...
Cumhuriyet devrinde öztürkçecilik çılgınlığıyla Türk dilinin bütün zenginliği yok edilmiş, “özleştirme” adı altındaki ihanetle dilimiz adeta bir kabile diline indirgenmiştir. Bunun sonucunda dilimizin hem genel, hem özel iletişim kapasitesi iyice daralmış, insanlar tarafından duygu ve düşünceleri ifade kadar sosyal bilimciler tarafından olguları tarif ve ifade, kavramsallaştırma imkânı da azalmıştır. Arapça’da ve önceden Türkçe’de kullanılan “düşünme”nin nüanslarını yansıtan “tefekkür, tasavvur, teemmül, tedebbür, tezekkür, taakkul, tefakkuh, muhâkeme, murakabe, mütalaa, itibar, nazar, istibsar” gibi kelimelerin her birinin İngilizce ve başka Batılı dillerde tam karşılığı vardır. Öztürkçecilik saplantısıyla bunları Türkçe’den attığınızda bu kadar nüansı nasıl karşılayacaksınız? Hepsini “düşünmek” ile karşılamak, insanı sibernetik uyarınca bir makineye indirgemek değil midir?
...
Kâinatta yeşilin tonları gibi insanın duygu ve düşüncelerinin de birçok tonu vardır. Mesela insanın üzüntülü duygu durumları, “hüzün, üzüntü, gam, keder, efkâr, gussa, renc, inkisar, sıkıntı, melâl, hicrân, teessür, mihnet, çile, cefa, ızdırap, elem, dert, gaile, kaygı, endişe, tasa, enduh, kahır, kâbus, hafakan, kasvet, vehim, buhran, yeis” gibi kelimelerle anlatılan, estetikten patolojiğe, yaratıcıdan yıkıcıya uzanan bir tayfa benzer. Bütün bunlara stres veya üzüntü dediğimizde kendimizi tam olarak nasıl anlatacağız? Biz Arapça ve İslâmî tazammunlarından kurtulmak için dilimizin ve düşüncemizin kısırlaşmasına razıyız” diyerek dinle birlikte dili de feda etmek, millete ihanet değil midir?
...
Öztürkçecilik ihanetiyle dilimiz, kelimeler gibi ıstılahlar yönünden de oldukça fakirleşmiştir. Mesela “cemiyet”, İngilizce “society” kelimesinin birbiriyle bağlantılı “dernek ve toplum” şeklindeki çift anlamına tekabül eden bir kelimedir. Hâlbuki bunun yerine “toplum” dendiğinde “society”nin iki anlamından sadece birini ifade eden bir kelime ikame edilmiş, dolayısıyla dilimiz ve Türk sosyal biliminin kavramsallaştırma kapasitesi daraltılmış olmaktadır (Cüceloğlu 1980: 301). Keza öztürkçecilik saplantısıyla “cemaat” yerine “topluluk” dediğinizde de “cemaat”in “câmi” kelimesiyle etimolojik ve semantik bağını koparmış olursunuz. Gerek Batı’da, gerekse Osmanlı’da olduğu gibi cemaatin özü “mahalle halkı”, bu ise “câmi cemaati” demektir. Osmanlı’da mahalle “Aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştiği şehir kısmı” olarak tarif edilmiştir. Öyle ki bir mahallede birden fazla câmi bulunduğu takdirde fazla câmilere “mahallesiz” kaydı düşülürdü
...
İnanç esaslarının temellendirilmesi” diyen bilmez mi ki esas zaten temel anlamına geldiğinden ortaya “İnanç temellerinin temellendirilmesi” gibi garip bir cümle çıkmaktadır. Basından “Âkil insanlar heyeti” ifadesini duydukça güleyim mi, ağlayayım mı diye düşünürüm. Arapça kökenli “âkil” kelimesi “yiyen” demektir; burada kasd edilen, “âkıl=akıllı”dır. Daha kendi sıfatını doğru ifade edemeyen bir heyetten ne beklenir? Son yıllarda bir başka ucube, “bilim, iş… adamı” yerine kullanılan “bilim, iş… insanı, kadını” deyimleridir. Burada “Âdem=adam” kelimesi İngilizce’de “man” ve dünyanın başka dillerindeki emsali gibi, hem insan, hem erkek, mutlak olarak kullanıldığında “insan” demektir. Çünkü “ilk insan” Âdem, ilk kadın (Havva) yaratıldıktan sonra “ilk erkek” oldu. Ancak bu nüanstan gafil dil dâhilerimiz (!), “bilim adamı” yerine “bilim, iş… insanı, kadını” deyimlerini tedavüle sokma gereğini duymuşlardır. Bu mantıkla gidilirse, “babama, oğluma, kızıma namaz hocası (!)” gibi “bilim kadını, erkeği, kızı, çocuğu (!)” da demeye başlarız.
...
Ana dili” deyiminin de belirttiği gibi insan, dili annesinden dinleyerek öğrenir. O yüzden ilmin asıl kaynağı okuma değil, dinlemedir. İnsanın ana karnında kalpten sonra ilk yaratılan duyu organının kulak olması bu yüzdendir.
...
Bir yazar, televizyondaki yarışma programlarına çıkanlardan cehalet örneklerini sayıyor. Coğrafya öğretmeni Beyşehir Gölü’nün yerini bilmiyor. Fizik öğretmeni fen bilimlerini sayamıyor, göz doktoru retinadaki hastalığı bilmiyor. Edebiyat fakültesi öğrencisi Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanları tanımıyor. Uluslararası ilişkiler mezunu NATO’yu hangi ülkelerin kurduğundan habersiz. İvedi” gibi günlük hayatta sık kullanılan kelimeleri bile ilk kez duyuyor. Türkiye’de arabesk müziğin önde gelenlerinden bir şarkıcı, “Mozart dinlemiyorum ama, Türkiye’ye gelince konserine mutlaka giderim” diyor (Doğan 2014). Özel bir üniversitenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencilerinden biri de, katıldığı bir yarışma programında “TBMM başka hangi adla anılır?” sorusuna “Parlamento” şıkkı yerine “Yüce Divan” şıkkıyla cevap vermişti! Bu örneklere göre, Mehmet Âkif Lisesi mezunu bir tıp öğrencisinin Safahât’ın kimin eseri olduğunu, ilahiyat fakültesi mezunu bir öğrencinin İslâm’ın beş şartını bilmemesi, sosyoloji yüksek lisans programı mülakatına giren bir öğrencinin tanınmış Türk sosyoloğu olarak sadece Elif Şafak’ı hatırlaması da doğal.
...
Kadim hikemî anlayışa göre ilmin gayesi, çok bilmek değil, bildiğini iyi bilmektir; ilmin ölçüsü, neyi bilip neyi bilmediğini bilmektir. Bugünse gençler, hatta akademisyenler, hayatî şeyleri, kavramları bilmemek bir tarafa, bildiklerini tam bilmiyorlar. Psikiyatrist arkadaşım Kemal Sayar’ın deyimiyle bu nesle “test ve tosttan” başka bir şey verilmedi. Test, hazm edilmeyen bilginin, tost ise hazm edilmeyen besinin sembolü. Gerçekten liseden yüksek lisans, doktora ve doçentlik jürilerine kadar bütün seviyelerde mülakatlara girdim; özünde hep aynı problem. Adaylara, “Sorulan on sorudan dokuzuna bilmiyorum cevabını verebilirsiniz, ama cevap verdiğiniz bir soruyu bari tam bilerek cevaplandırın” diyorum; maalesef, o beklenen tam doyurucu tek cevap bir türlü gelmiyor. İnsanın gayesi, çok bilmek değil, iyi bilmek ve güzel anlatmaktır demiştik. İyi bilme olmayınca güzel anlatma da olmuyor. Hep yarım yamalak, bölük pörçük, kopuk kopuk cümlelerle verilen cevaplar.
...
Üniversitede meslekî öğretimin altyapısını oluşturan genel kültür, ortaöğrenim tarafından sağlanır. Ortaöğrenimde kazanması gereken genel kültürün bir parçası olarak epistemoloji ve ontoloji kavramlarını öğreneceği bir felsefe kültürü kazanamayan bir öğrencinin üniversitede verimli bir meslekî formasyon kazanması da imkansızdır. Normalde epistemoloji ve ontoloji kavramlarını bilmeyen biri, değil bir uluslararası ilişkiler doçenti, mühendis bile olamaz. Bugünse öğrenciler, lise mezunu değil, dershane mezunu, dolayısıyla asgarî bir genel kültürden mahrum olarak üniversiteye geldikleri için verimli bir meslekî formasyon da kazanamıyorlar. Günümüzde üniversitelerimiz, sadece gençlere teselli sağlayacak diploma dağıtarak sosyal patlamayı önleyen kurumlar olarak işliyor maalesef.
...
Bilgi olmayınca da düşünce ve insan olmaz dedik. İngilizce’de nonsense denen saçmalık, nutkun dâhilî ve hâricî boyutlarının irtibatını gösterir şekilde, hem konuşma, hem düşünce bozukluğu demektir. Maalesef öğrencilerde birbirine bağlı dil ve düşünce bozukluğu giderek artıyor. Bir özel üniversitede ders verdiğim sırada bir gazetede makalem çıkmıştı. Gazete, makalenin konusuna uygun bir çizgi kullanmıştı. Gazeteyle yanıma gelen bir öğrenci, makalemi göstererek “Hocam, makalenin içindeki karikatürü de siz mi yaptınız?” diye sorunca önce şaka yaptığını sandım, fakat daha sonra ciddi sorduğunu anlayınca durumun vahametini fark ettim.

Bedri Gencer
(Reyhan, 2015/4, Sayı: 40)

22 Ağustos 2016

Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir

Yenikapı Mevlevîhanesi
Tarikatlar, Türk tarihinin İslami devirdeki en temel kurumudur. Hiç şüphesiz ki Abdülkadir Geylani gibi, Nakşibendi gibi, Celâleddîn-i Rûmî’nin oğlu Sultan Veled gibi, hatta Kuzey Afrikalı Şeyh Ahmed-i Ticânî gibi İslam coğrafyasının dört bir yanından çıkıp Anadolu’ya uzanan tarikatların Selçuklu ve bilhassa Osmanlı Türkiyesi’nde de yeni dalları çıkmıştır. Niyâzî-i Mısrî’den uzanan, daha öncesinde Üsküdarlı Şeyh Mahmud Hüdaî (sabık Bursa Kadısı), daha eskisi Hacı Bayram-ı Veli, Bünyamin Ayaşi gibi din ulularının etrafında oluşan, yaşayan ve zamanla eriyen tarikatlar vardı. Bazı tarikat önderlerinin çıkışı tartışmalıdır.

Mesela tarikatlar tarihimizdeki önemli araştırmalarıyla tanınan ve ‘Osmanlı Toplumunda Zındıklar ve Mülhidler’ ve ‘Kalenderiler’ kitapları gözden geçirilerek yeniden yayımlanan Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın; Babailer ile Hacı Bektaş-ı Veli üzerindeki görüşleri bu ilginç tartışmalardandır.

...

Tarikatlar, Osmanlı devrinde hem herkesin hürmet ettiği, hatta bunların içinde Mevlevilik gibileri sadece padişahların ya da ayan çocuklarının, seçkin kimselerin bazen dergâha pek fazla uğramadan intisab ettikleri yapılardır. Unutmayalım, İstanbul hayatının ilginç simalarından, Düyun-u Umumiye’de hukuk başmüşavirliği görevini götüren Polonya asıllı Kont Ostrorog’a da çocukken Mevlevi sikkesi giydirildi.

Merhum Serhan Tayşi’nin neşrettiği mecmuada (‘Mecmua-i Tekaya’) o tarihte nüfusu 700 bin olan İstanbul’un bilinen 330 küsur dergâhla adeta kültürel, içtimai ve inanç hayatının yönlendirildiği görülmektedir.

Bununla beraber zamanla tarikatların görevini yitirdiği, mensuplarını sürükleyemedikleri de bir gerçektir. Halen tartışılan sorun, dergâhlar kapatılınca ne oldu? Bunlar zaten bitmiş miydi, bitirilebildi mi?

Asri hayattaki mistisizme ve ferdin tecridine (meditasyonuna) ayak uyduramayan kuruluşların bir aşınıma uğrayacağı tabiidir. Yeryüzünde sırf İslamiyet değil Hıristiyanlığın ve günümüz Yahudiliğinin de cemaatlerle ve tarikatlarla dolu olduğu aşikârdır.

Cemaatler İslam dünyasında temelde son asırlarda ortaya çıkmıştır.

Cemaat İslam toplumunda hele Türk toplumunda kabul görecek bir kurum değildir. Selçukiler devrinde Karmatîler vardı. Bu sosyalizme ve hatta Zerdüştlüğe meyyal cemaati Nizâmülmülk feci halde tedib etti. Osmanlı tarihinde Kadızadelileri siyasete karıştıkları için bilhassa 17’nci asırda Köprülü Mehmed Paşa şiddetle cezalandırdı.

Siyasete bulaşması kaçınılmaz olan bu gibi kitlelerin gelişimine hoşgörüyle yaklaşılmamıştır. Hatta 19-20’nci yüzyıl dönemecinde ortaya çıkanların durumuna bakarsak İslam dünyasının bugünkü başlıca problemlerinden birinin cemaatler olduğunu söylemek haksız sayılmaz.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 22.08.2016)

Borç Para sistemi


Borç Para sisteminin açmazı şu. Para borç olarak üretildiği için borç varsa para da var. Eğer tüm borçları ödemeye kalksanız ortada tek kuruş para kalmaz bu da ekonominin durmasıdır. Yani ekonomiyi sürdürmek istiyorsanız sürekli borç alacaksınız. Ekonominin devam etmesi için sürekli üreteceksiniz ve tabi bu aynı zamanda tüketmeniz demektir. Tüketmenizin teminatı planlı = kasıtlı eskitme, paranın hızına yetişmenin teminatı ise seri üretimdir. Üretimi sadece belli bir azınlık tarafından gerçekleştirmenin teminatı ise seri üretimdir. Kapitalizm bir dünyayı yok etme düzenidir. Yok olmanın hızını da borcun içerisindeki bileşik faiz oranı belirler. 

Allah tüm pisliği ve rezilliği akletmeyenlere verir.

Gültekin Çetiner
twitter.com/drcetiner

Yeni zamanların insanı


Modernliğin insanın varoluş hikmetini kavramak gibi bir derdi yok, hiçbir zaman da olmadı. Bu, modernliği kabul edilemez kılan en temel sebep...

İnsanı salt sosyal alanın bir parçası, ekonomik döngünün basit bir unsuru gibi gören yeni dünya, insanın kendi varlık hikmetini aramaya yönelebileceği her türlü tenhalık ihtimalinin üstünü çizmiş, kendiyle konuşan insanı en başta mahkum etmiştir.

Bu yeni dünyada insan, sosyal düzenin bir işçisi, üretim çarkının bir dişlisi ve tüketim ateşinin odunu olmakla yükümlüdür. Ruhsal ihtiyaçların sebep olduğu her türlü arayış modern süreçleri aksatabileceği için hiçbir şekilde kabul edilemez, göze alınamaz. Çünkü insanın içine yönelişi, modernliği var eden madde dininin temelini kökünden sarsabilecek duyguları açığa çıkarabilir. Yeni zamanların insanı, kendi başına düşünebilen, kendince hissedebilen bir yapıya asla sahip olmamalıdır. O, kendi yalnızlığından korkan, huzuru ancak sürüsünden ayrılmamakla elde edebileceğine inanan insandır. Çözülmesi gereken bilmeceleri sadece kitlesel döngünün içinden seçen insandır. Kendi gizlerine bakmayan, bakamayan, iç dünyasının sırlarına kapalı insandır.

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 22.08.2016)

Aklı olsaydı parası olurdu


Bizler modern kültür içinde insanların ahmak olup olmadıklarının ölçüsünü zeka testlerinde buluyoruz. İnsanların teknoloji-yoğun bir hayatın işlerini yürütebilecek zeka seviyesinde olmaları bekleniyor ve yeterli sayılıyor. Hayatımızı zindan eden karmaşık aletlerin içinde çaresiz kalmadıysanız ahmak değilsiniz. Hele işleyen mekanizmanın kazanç getiren yollarını keşfedebilme becerisi gösterebiliyorsanız ahmaklıktan epeyi uzaklaşmış sayılıyorsunuz. İşte bu sebebe dayanılarak modern kültür içinde ahmak adamın yoksul adam anlamına geldiği söylenebiliyor. Modern görüşlü insanlar diyor ki aklı olsaydı parası olurdu.

İsmet Özel, Tavşanın Randevusu

Devlet ve Hikmet


Devlet, kendini hikmete açarak adaleti ikame eder.

Nitekim Selahaddin Eyyubî'nin oğlu Melik Zahir hakkında anlatılan bir anekdot hikmet-siyaset ilişkisi bakımından aydınlatıcı işleve sahiptir. Olay H. 613'te Halep'te geçer: Birisi aleyhinde yalan söyleyen ve sonra yalanını itiraf eden bir kadın getirildi. Melik, Kadı İbn Şeddad'a “Bu kadına ne ceza gerekir?” diye sordu. Kadı, “Te'dip gerekir” dedi. Melik dedi ki: “İslâm (fıkhı) gereği kamçı ile vurulsun ve siyaseten de dili kesilsin.” Kadı İbn Şeddad O'na dedi ki: “İslâm (fıkhı), kâmil siyasettir; onun ötesine geçen bir uygulama kadına zulmetmektir.” Melik Zahir, başını eğip düşündü; sonra kadın te'dip edildi, dili de kesilmekten kurtuldu” (Asım Cüneyd Köksal, Fıkıh ve Siyaset, Klasik Yayınları, 2016: 64-65). Görüleceği üzere siyaset, İslâmî fıkıhla tamamen uyum içinde olmalıdır, şahsi bir garaza yol vermemelidir. Ceza, suçun büyüklüğüne denk olmalıdır.

Melik Zahir ile Kadı İbn Şeddad arasındaki nazar farkı yasa/hukuk ile adalet-hikmet arasındaki mesafeden kaynaklanmaktadır. Zalime, mücrime hak ettiği cezayı vermek adalettir.

Böylece “yasa” ile “ahlâk” arasında, hikmet'e doğru “yükselen” bir “araf-aralık” oluştuğunu söyleyebilecek duruma gelmiş olduk.

Yasa'nın şiddetini doğal hukuka mutabık yaşayarak (ahlâkla) dengeleyen millet, bir hikmetle yaşamaktadırlar. Hikmetle yaşamak asalettir.Kant'a göre insanın saygınlığı, spontan bağımsızlığında değil, ahlâka boyun eğmesinde [sujetion] yatar”(Nancy). Sabrın sonu selamettir.

Devletsiz bir dünya, dünyanın hiçbir yerinde inşa edilememektedir. Bir millet olamayan toplumlar devlet de kuramazlar. Devlet, milletten doğmaktadır. Devlet, milletin ahlâk, adalet, fazilet değerleriyle ölçülür.

Devlet otoriteli iradedir. Hz. Süleyman (as), otoriteyi temsil ediyordu. Bastonuna dayanmış halde ve sükûtla devlet yönetiyordu. Fakat bu otoritenin hikmetle barışık olduğunu kıssadan anlıyoruz. Hz. Süleyman (as) için “mesuliyet dağıtıcısı hikmetli otorite”; devleti için “otoriteli azamet” diyebiliriz. Hz. Süleyman'a otorite ile birlikte hikmet de verilmişti: “Biz bunu (hükmü) Süleyman'a kavrattık, her birine hüküm ve ilim verdik” (21 Enbiya 79). Hz. Süleyman (as) bastonuna dayanmışken vefat etti, öldüğünü kimse anlamadı. Bunu baston kırılınca anladılar. O'nun ölüm zamanından bastonun kırılışına kadar devleti kim yönetti? Mesuliyet.

Millet, hikmetle seferber edilmiş mesuliyettir. Hâkimiyetin mesuliyetle yaşatıldığı her yerde “hikmetli millet” ve “adalet devleti” vardır.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 22.08.2016)

Ahlak ve adalet


Ahlak ve adalet her türlü siyasi anlayıştan üstündür. Şahsiyetli bir politika gücünü dinden almaz, yalnızca ahlaktan ve adaletten alır. Salt dini söylemle politika yapmak ne kadar boşsa, içini ahlakla ve adaletle dolduramayınca da önce dine sonra ülkeye ciddi zarar verilir. Lütfi Bergen'den: "Ahlakla gel, çünkü yalnız ekmekle yaşanmaz. Ekmeği küflenmiş, çöpe atılmış bir toplumun önce ahlaka ihtiyacı vardır."

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Ağustos 2016

Ali’yi Gördüm



Her şeyi bilirler. Ayet, hadis, sünnet, fıkıh, tefsir, tekfir, helal, haram, kalpler, gönüller ve daha neler neler... Sadece onlar bilirler. Her konunun hakimi ve müntesibi onlar. Çirkinliklerini hakikatin güzelliklerine bulaştırdılar. Sahte dilleriyle kadim irfanı hiçe saydılar. Velîlerin, âriflerin, erenlerin himmetini hor gördüler. Sazı sözü yıkıp geçtiler. Muhabbeti öldürdüler. Ruhları buluşturan yolları biçtiler. Dinlemediler Kul Himmet'i. Ya Muhammed, Ali. Cumalar aşk ola.

"Yezide kılıcın vuran
Ben Dedem Ali'yi gördüm"

18 Ağustos 2016

Tarikatlar ve siyaset

Yenikapı Mevlevihanesi, Adolphe Saum, 1865-1870
Bazı tarikatların siyasetle 19. yüzyılda daha fazla ilgilenmeye başladıklarını biliyoruz. Mesela Itrî, Şeyh Galib ve Dede Efendi gibi büyük sanatkârların yetiştiği feyizli bir ocak olan Yenikapı Mevlevihanesi, Osman Selahaddin Dede’nin meşihatinde Sultan Abdülaziz muhaliflerinin toplandıkları merkezlerden biri hâline gelmiş, hatta Abdülaziz’in hal’inde rol oynadığı iddia edilmiştir. Midhat ve Keçecizade Fuad Paşaların yakın dostları olan Osman Selahaddin Dede, bu yüzden Sultan II. Abdülhamid devrinde sürekli göz hapsindeydi ve Yenikapı Mevlevihanesi’nin faaliyetleri sıkı bir şekilde takip ediliyordu.

Vak’a-i Hayriye’den sonra tamamı kapatılsa da Nakşi kisvesi altında faaliyetlerine devam eden Bektaşi tekkeleri de, Tanzimat’tan sonra, daha liberal bir ortam sunduğu için, Sünniliğin katı kurallarından sıkılan, Avrupa’da alkollü içkilere alışmış serbest düşünüşlü alafranga aydınlara daha cazip gelmeye başlamıştı. Bektaşiliğin Jön Türk hareketine kolayca nüfuz edebilmesi bu niteliğiyle açıklanabilir. II. Abdülhamid’i devirerek daha liberal bir rejim kurulmasına sıcak baktıkları için Jön Türk hareketine destek vermiş, hatta Mason localarıyla ilişki içine girmişlerdi. Talat Paşa, Rıza Tevfik ve Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin hem Bektaşi, hem Mason oldukları biliniyor.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 18.08.2016)

Semih Akşeker: "Kent; insan için değil, insana göre değil, insanca değil."


Kent daha en başta bir anomali (arıza) olarak doğdu.

Kölelik ve angarya gibi sömürü gıdaları ile büyüdü.

Haksızlık ve zulüm mayası ile yoğruldu.

Kent ve uygarlıkların gerçekte övünülecek bir tarafı yok.

Kentleri uygarlığın zirvesi olarak yüceltenler iktidar sahiplerinden başkası değil.

Her iktidar/kral kendi döneminin değişen şartlarına göre yeni kurumlar, yeni yapılar ihdas ederek kente eklemledi. Bazı krallar tapınakları kale içine taşıdı, bazıları ruhbanlar ile ortak hareket etti, bazıları kamusal binalar ve saraylar yaptırdı, bazıları da stadlar, arenalar, tiyatrolar inşa ettiler…
Kralların yaptığı her yenilik, her atılım, her kurum hem kentleri hem iktidarları tahkim etti…

Günümüzde kent ve iktidar ilişkisine gelince;

İktidarların kentlere ilgisi hiçbir zaman eksilmedi. Monarşilerde olduğu gibi demokrasilerde de yöneticilerin kentlere ilgisi devam etti. Bugün belki eskide olduğu gibi yeni baştan kentler kurulmuyor, kent kurucu krallar da yok ama kentlere çokça müdahale eden iktidarlar var…

Kapitalizm kentleri ve iktidarları güçlendirmek istiyor. Kentler bir yandan kırları ve kasabaları yutan dev canavarlara dönüşürken demokratik iktidarlar da eski krallardan daha güçlü hale geliyor. Bugünkü demokratik yönetimlerdeki güç ve yetkiler o eski haşmetli kralların hiçbirisinde yok.

Kapitalizmin küreyi tamamen ele geçirdiği günümüzde kentler artık sermaye tarafından dizaynedilmeye başlandı. Bugünkü kentleri sahnedeki yerel yönetici/başkanlar yönetmiyor elbette, zîra kentler yerel yöneticilere bırakılamayacak kadar önemli hale geldi. Kentler bugün siyasal iktidarlar ve sermaye sahipleri tarafından ortaklaşa yönetilmektedir.

İktidarlar, endüstrinin doyma noktasına gelmesiyle paraya yeni mecra arayan sermaye sahiplerine kentsel yatırımlar sunmaya başladı. Kentleşmenin yeni aktörleri yönetim kadar artık müteahhitler ve bankalar. Üçlü sacayaktan iktidarlar kentleri ulaşım ağı ile donatarak, yeni yatırımlara hazır hale getirerek, kentsel dönüşüm yasaları çıkararak, müteahhitler sermaye koyarak, bankalar kredi/finansman sağlayarak kentleşmeye ve kapitalizme ortaklaşa hizmet ediyorlar. Halk ise bir kümes/daire uğruna 15-20 yıl borçlandırılıyor. “Bittiğinde dairen şu kadar değerlenecek” denilerek halkın ağzına bir parmak bal sürmek de ihmal edilmiyor elbette.

Tarihin gördüğü bu en büyük işbirliği sayesinde kentler büyüyor, iktidarlar büyüyor, kapitalizm büyüyor…

Kent; insan için değil, insana göre değil, insanca değil.

Kent; iktidar için ve iktidara göredir.

Tercih bizim / sizin.

Ya kentte kalıp (daha da) insanlıktan çıkacağız, ya insanlık için yeniden şehre (medine) döneceğiz.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 18.08.2016)

Kemal Sayar: "Kült yapılanmalarına ancak soru soran bir zihinle karşı durabiliriz."

Çizim: Pawel Kuczynski
Kült lideri grup psikolojisinin etkilerini kullanarak kendisini mutlak anlamda doğru/hakikat olarak gösterir. Dış dünyada gidecek bir yeri kalmayan ve kendisini grup dışında sudan çıkmış balık gibi hisseden kült üyeleri için itaat, var olmanın yegane yöntemi haline gelir. Kişi var oluşunu sadece itaat etmeye bağladığında; sorgulama, gerçekliği sınama, empati kurma gibi becerilerin kullanımı azalır ve gruba uyum hayattaki en önemli düstur haline gelir. Bunun bir adım sonrasında verilecek katliam emirlerine uymak işten bile değildir. Kültün bir terör örgütüne dönüşümü de işte bu noktada olur. Terörist gruba katılanların gerçeklik algısı, belirli bir ölçüde zedelenmiştir ve kararlarını dış gerçeklikten ziyade psikolojileri, fantezileri, iç dünyaları etkiler. Terörist saldırı ve girişimler, terör grubunun bastırdığı var olma-yok olma kaygısını azaltmaya yarar. Zaten bozuk olduğunu düşündükleri ve canavarlaştırdıkları bir sistem yahut kitleye, saldırıların sorumluluğunun onlarda olduğunu bildirirler söylemlerinde. Böylece mutlak kötü olan düşmanla kendi varoluş amaçları ve onurları için, mutlak iyi olarak dövüşmek zorunda kaldıklarına giderek daha fazla inanırlar. Bu noktada gerçeklik algısı daha da zedelenir. Kendilerini kurtarıcı olarak ilan eder ve ötekini şeytanlaştırırlar. Kendilerini sadece önderlerinin dediğini yapan adanmış kişiler olarak görür ve sorumluluğu üzerlerine almazlar. Saldırı sonuçlarını küçümser, mağdurların bu saldırıyı hak ettiğini düşünürler.

Kültte öğretilen şeylerden birisi de kendini unutmaktır. ‘Sıfır ego’ bir hedef olarak tayin edilir. İnsanın dünyayı bütün olarak algılayabilmesi, çevreyle bağlantıda olabilmesi ve kendi niyetlerinin farkında olabilmesi için, kendi kendinin farkında olan kendi eylemleri üzerine düşünebilen bir varlık olması gerekir. Ancak kültün işine gelen şey, insanın kendini kaybetmesi ve kendi üzerine daha az denetime sahip olmasıdır. Böylece muhakeme yeteneği zayıflar, çevreyle ilişkisi kopmaya başlar, sorgulama ve farkındalık azalır. Borges, “Duvarlar, Kitaplar” adlı denemede Çin Seddi’ni yapan imparator Shih Huang Ti’nin kendi döneminden önce yazılmış tüm kitapların da yakılmasını emrettiğinden bahseder. Ayrıca yazıtlarında kendi dönemindeki her şeyin kendilerine layık adlar almasıyla da övünüyordu imparator. Geçmişi iptal ederek afazi yaratmak ve yeni kavramlarla bu afaziyi berkitmek güç sahibi kötücül narsistlerin ortak yöntemidir.

Bazen bir büyük şer bin hayra gebedir. Bu acı tecrübe bize sağlıklı bir ben idrakinin ne kadar önemli olduğunu, sual eden zihinlere ne büyük bir ihtiyaç duyduğumuzu öğretti. Kült yapılanmalarına ancak soru soran bir zihinle karşı durabiliriz. İrade Allah’ın bize verdiği bir emanettir ve devredilemez. Ruhun yükselmek için binlerce yolu vardır. Teslimiyet kula değil yalnızca Allah’adır.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 17.08.2016)

Korku ve tehlike


Dünya olayları gözümü korkutmuyor. Hayatımın dünya olayları sebebiyle tehlikede olduğunu düşünüyorum. Aslına bakarsanız biz insanlar ne zaman korkuya kapılırmışız biliyor musunuz? Birikmiş paramız olduğu zaman. Ne kadar para biriktirmişlerse o kadar ödlek olurmuş insanlar. Sermaye ürkektir diye boşuna söylememişler. Peki, insanlar kendilerini ne zaman tehlike içinde hissederlermiş? Hiç paraları kalmadığı zaman. İnsanlar züğürtleyince kendilerine olan güvenlerini kaybeder ve üzerlerine belâ üstüne belâ yağmasını beklerlermiş.

Eğer korku (para) taşımaksızın yaşamak istiyorlarsa tehlikeye düşecekleri kesin. Tehlikeden (parasızlıktan) sıyrılmaya kalkıştıkları zaman ise hayatlarını korkuyla geçirecekler. Sizi korusun, sizi tehlikeye düşürmesin diye elinizin altında tutmak istediğiniz para sizden kendine bekçilik yapmanızı bekliyor. Bir muhafız olarak paranızın başına kötü bir şey gelecek diye korkuyorsunuz. Paradan yoksun kalmışsanız, yani paranızın başına kötü bir şey gelmişse artık her kötü şeyin sizin başınıza geleceği ihtimali bir tehlike olarak karşınızda belirir.

Hala sermaye düzenlerinin günümüzdeki şartlarında paralı insanın parasını fakirlerin yağmalayacağından korkmasına hiç gerek yok. Onun bütün korkusu diğer paralılardandır. Züğürtler de kendilerine tehlike olacak işleri para sahiplerinin yapacağını düşünmezler. Bir parasızın tehlike kaynağı yine bir başka parasızdır...

İsmet Özel, Siper Beden, sf. 173-174

Şeytanın kuvveti


Şeytan kovulmuş biridir. Bu yüzden bütün kuvvetini, kovulma ayrılma, kopma, ayırma ve koparma istikametinde gösterebilir. Şeytan, birliğe çağırmaz. Müslümanların açık seçik bildikleri gibi, insanların Allah'a olan teslimiyetlerine giden yol üzerinde çıkan şeytandır. Yoldan çıkma fikri şeytandan gelir. Onun yapacağı, kulları yollarından azdırmaktan ibarettir. Bu anlayış içinde toplum hayatında gözlediğimiz birçok olaya aydınlık getirebiliriz. Hangi güçlerin şeytana mahsus tutumu taklid ederek toplum hayatında varlık kazanmaya çabaladıklarını anlayabilirsek , istikametimizin doğrultulması için kesin bilgilere sahip olmasak bile, nelerden sakınmakla kendimizi yanlış istikametlerden koruyabileceğimizi farkedebiliriz. 

İsmet Özel, İrtica Elden Gidiyor

17 Ağustos 2016

Tarihimiz yüzüklere kazındı

Gümüş üzeri çift başlı kartal,
kenarları vav işlemeli erkek yüzük - 80 TL
Gümüş Arapça "edeb ya hu" yazılı,
kenarları çift başlı kartal detaylı erkek yüzük - 80 TL
Gümüş üzeri ay yıldızlı
kenarları işlemeli erkek yüzük - 70 TL
Selçuklu, Osmanlı, Türk tarihinden izleri taşıyan bu yüzüklere, uygun fiyatlarla hemen sahip olmak için Mahur Gümüş'ü takip etmenizi öneririz.

Facebook: facebook.com/mahurgumus
Instagram: instagram.com/mahurgumus

16 Ağustos 2016

Bizans dönemi İstanbul çizimleri


Ressam, tasarımcı ve dekoratör Antoine Helbert, İstanbul’daki Bizans kalıntılarını derinlemesine inceleyerek o dönemin eserlerini renklendirmiş ve böylece tekrar canlandırmış.

Harikulade çizimlerinin tamamı şurada:
http://www.antoine-helbert.com/fr/portfolio/annexe-work/byzance-architecture.html

15 Ağustos 2016

Dr. Necdet Subaşı: Türkiye Müslümanlığının gücü ortaya çıkmıştır


Yaşadığımız süreç bir trajediden farksız. Yüz yıllık kayıplarımızın bilançosuyla karşı karşıyayız sanki. Bir yanda dini şu ya da bu şekilde merkezden uzaklaştırıp tasfiye edenlerin gündelik hayatı zapt eden baskısıyla hesaplaşıyoruz, bir yanda burada ortaya çıkan boşluktan nemalanmak isteyen sıkı bir istismar mekanizmasıyla yüzleşiyoruz. Devlet her durumda ilgili yapıları bütün unsurlarıyla, bütün çeşitliliğiyle belirler, kontrol altına alır, cezalandırır. Ancak mevcut durumda dinin olması gerektiği şekilde hayattaki yerini alması için kapsamlı analizler, güçlü yorumlar gerekiyor. Ne onu merkezden uzaklaştıran önyargılı ve düşmanca bir taarruza karşı saflık ve körlük ne de onu istismar etmek için sözüm ona siperde bekleyenlere gösterilecek bir şefkat ve ihtimam. Hiçbiri kabul edilemez. Memleket ikisinden de çok çekti ve hala çekmeye devam ediyor. Bizi dinden koparmak isteyenlerle, kendi dini söylemleriyle boğmak isteyenler arasında fark olmadığını acımasızca hissettik. 28 Şubat’la 15 Temmuz’u kesintisiz bir şekilde birbirine bağlayan şey dinin her durumda pazarlığa açık bir istismar ve istihdam alanı olarak görülebilmesidir.

Cumhuriyet’in kurucu seçkinlerinin tarikatlar hakkındaki kararlı tutumu bilinen bir şey. Bugün devletle dinin kalıplaşmış soğukluğuyla kendini biçimlendirmiş pek çok tarikatla karşı karşıyayız. Bunlardan çoğunun gelenekli olmadığı ancak geleneği kullanmaktan da imtina etmediği bir gerçek. Devletle millet arasında ancak şimdilerde görece zayıflayabilen bir soğukluktan sürekli olarak nemalanan yapıları hem din hem de millet gereklilikleri içinde masaya yatırmak gerekir. İstismar edilen konulara değil bunları istismar edenlere ve ne diye ettiklerine bakmak lazım. Bu dikkat bize orada gelişen cerahatı görme ve deşme fırsatı sağlayacaktır. İnsanı kullanışlı ve elverişli bir malzeme gören kim olursa olsun önlem alınmalı. İster seküler ister dinsel kodlardan beslensin, denetime açık olmayan, gizemli ve sırlı yapıların hepimize mahrem kılınan örgütlü yapılarına dikkat kesilmek gerekir.

Maalesef gündelik hayatta popüler ilgilerin parçası olarak tartışılan konular hakkında ilahiyatçı akademisyenler söz almaktan uzak duruyor. Toplumun dini bilgisini besleyen kaynaklarla yüzleşmek gerekir. Ne var ki bu tavır henüz niyet olarak bile yoktur. Bugün malum örgütün kullanmaya yeltendiği mehdilik de sonuçta bu toplumun inanç ve kültür dünyasında karşılığı olan bir kavramın rehin alınmasından başka bir şey değildir. Ben şahsen aklımızın başımızda olduğuna inanıyorum. Bu millet caddelere, sokaklara taşarak şeytani tuzaklara karşı koymayı başarmıştır. Bir mehdiyi falan beklemeksizin bütün enerjisiyle, inanç ve sebatkarlığıyla münkeri reddetmiştir. Türkiye Müslümanlığının gücü ortaya çıkmıştır.

Eğitimden başlayarak gündelik hayatın hemen her düzleminde insan yetiştirme düzenimizin gözden geçirilmesi noktasında bir mutabakat var. Ancak bunun farklılıkları kemiren, yenilikleri kapatan, geleneği ıskalayan bir paradigma arayışına fırsat vermemesi gerekir.

Tasavvuf ve tarikatların gündelik hayatta temsil ettiği değerlerin, imaj ve davranışların yeni bir sınanmaya ihtiyacı var. Kişinin Allah’la ilişkisi bir noktada mahrem ve sorgu kabul etmez bir evrende ilerlemektedir. Tarikatların kamu dünyasına yansıttıkları “yüksek kalite dindarlık” imgesinin takvayla ne ölçüde örtüştüğünü sorgulamak herkesin hakkı. Bizi tavlamaya, etkilemeye ve kontrol etmeye yönelik bir talebin varsa ve biz de bu niyetini fark ettiysek doğal olarak seni sorgularız, ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışırız.

Dr. Necdet Subaşı
(Karar, 15.08.2016)

Bir Türk'ü ibadet ederken görmek


Bir Türk'ü ibadet ederken görmek daima hoşuma gider. Adamın kendini tamamıyle ibadete verişi, hiç değilse görünüşte, o kadar derindir ki acaba dönüp bakar mı diye arkasından insanın top patlatacağı gelir. Mü­min, ellerini ve ayaklarını yıkadıktan sonra, Mekke'ye yönelir. Bunun için de bazıları hançerlerinin başında küçük bir pusula taşırlar. Sonra bir an elleriyle kulaklarını kapar ve dudaklarını kımıldatarak, fakat sessizce Kur'an'dan bir sure okur, derken eğilir, iki diz üstüne çöker ve birkaç defa alnını yere değdirir. Sonra yerden kalkar, ellerini sanki bir kitap okuyormuş gibi açar, gene yere kapanır, doğrulur ve nihayet, sanki eski çizgilerini tekrar yerine getirmek ve bu dindarca gösterinin bütün izlerini silmek istiyormuş gibi iki elini yüzüne sürer. Her iki tarafa, her ibadet edenin yanlarında duran iki meleğe karşı hafif bir baş keser, ibadet de biter.

Helmuth Von Moltke
(Moltke´nin Türkiye Mektupları, Remzi Kitabevi)

Dostoyevski'den Anadolu Türkü


Anadolu Türkü'nü, çoğu zaman işlediği kötülüklerle değil, ruhunun derinliklerinde acı çeken büyük insanlığıyla ölçmeli... Yolumuzu aydınlatacak şaşmaz ışık bu acı çeken insanlığımızdır.

Fyodor Dostoyevski
(Kaynak: Kemal Tahir, Notlar)

Devlet, millet icat edemez


Mükremin Halil Yinanç'ın ve Anadolucuların yaklaşımına göre Anadolu'da 11. yüzyılda başlayan Türkmen iskânıyla önce vatan tesis edilmiş, toprak-halk-İslâm birliği bir millet inşa etmiş ve ardından devlet kurulmuştur. Ancak toprağı Müslümanca davayla tutan gayeli bir toplum, onu vatan kılabilir.

Türkmen, toprağı daire-i adaletle tutarak, toprakta Hakk'ı gözeten geçim-maişet ederek onu vatan kıldı; bir vatanı olduğu için de milletleşti. Devleti varlığa çıkaran da toprak (vatan) ve millettir.

Nitekim Hz. Peygamber (asv) de muhacirleri Yesrib'e sevkederek önce toprağı vatan kılmıştır. Toprağı adaletle tutan, ila'yı Kelimetullah davası uğrunda birlik olan ensar-muhacir'den İslâm milleti doğmuştur. Gerek İslâm tarihi açısından ve gerek ise Anadolu'da Türkmenlerin tarihi açısından “Medine”, vatan-millet inşasıyla gerçekleşmiş ve devlet-umran sonradan zuhur etmiştir. Türk, Türkmenlerin Anadolu'da vatan-milletleşme davasının, toprağa adaletle yerleşmesinin, Bizans-Roma düzenini püskürtmenin, diyar-ı Rum'da “yerli” olmanın adıdır.

Devlet, millet icat edemez. Ne Araplar ne de Moğollar bunu başaramadı.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 15.08.2017)
twitter.com/BergenLutfi

12 Ağustos 2016

Hey erenler Hak aşkına


Hey erenler Hak aşkına
Kalkın semaha dönelim
Gönüldeki dost aşkına
Kalkın semaha dönelim

Dargınlık getsin aradan
Hoş görsün bizi yaradan
Üçer beşer bir sıradan
Kalkın semaha dönelim

O yokları var edene
Gerçek halın sır edene
Şükredelim Yaradan'a
Kalkın semaha dönelim

Hak lokması yiye
Biz bu deme geldik niye
Allah Allah diye diye
Kalkın semaha dönelim

Aşık olan çalsın sazı
Aysın cümlemizin özü
Hak affetsin cümlemizi
Kalkın semaha dönelim

Garibim döndüm şaşkına
Hak yardım etsin düşküne
Gönüldeki dost aşkına
Kalkın semaha dönelim

Yöre: Kırşehir

Bedri Gencer: Dinde Sahte Otoriteler


Halkı kandıran sahte şeyhler şikâyeti, ülkemizde bilhassa İkinci Meşrutiyet’ten beri gündemde. Sahte şeyhler, İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra âdeta İstanbul’u istilâ etmişti. Ancak aşağıda saydığımız sebepler, bizi tasavvufun istismarıyla ilgili bu eleştirilerin samimiyetinden şüpheye sevk ediyor.

Birincisi, ümmetin büyüklerinden gelen sayısız farklı tarifin de belirttiği üzere tasavvuf, İslâm’ın özüdür ve bundan dolayı iki ucu keskin kılıç gibidir; istifadesi kadar istismarı da mümkün ve büyüktür.

İkincisi, sûfîler, dindeki bu kritik öneminden dolayı tasavvufu Kitab ve Sünnet gibi iki sağlam temele oturtmuşlar, sıkı ölçü ve ölçütler koymuşlar ve sağlam bir (öz) eleştiri kültürü geliştirmişlerdir. “Hâcegân (Hocalar) silsilesi”nden anlaşılabileceği gibi, “ashâb ve ulemâ tarikatı” denen Nakşibendilik, bu konuda titizliğiyle öne çıkmıştır. Merhum M. Osman Akfırat’ın Ali Arslan tarafından Türkçe’ye Erenlerin Kalp Gözü adıyla çevrilen 1923 (1341) tarihli Basîratü’s-Sâlikîn ve Hetkü’l-Mâkirîn min ‘Ulemâi’s-Sûi ve’l-Meşâyihı’l-Mübtedi’în adlı eseri, tasavvufun içindeki eleştiri geleneğinin güzel bir örneğidir. Günümüzde tesettür gibi dinin şiarlarından sayılan Allah’ın emirlerini inkâr eden şeriatsız ve tarikatsız hakikatçılar, zaten samimi Müslümanlar tarafından mahkûm edilmiştir.


Bu arada İslâm’da hikmetin zirvesi sayılan İbnü’l-‘Arabî gibi bir veliye dil uzatanlara “Kim benim veli kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan ederim” sahih kudsî hadisini hatırlatırız. İslâm tarihi, İbnü’l-‘Arabî’ye dil uzattıktan sonra gördüğü rüyalarla pişman olanların ibretli kıssalarıyla doludur. Sadruddin Konevî’nin Evhadüddin Kirmânî ile İbnü’l-Arabî’yi kasd ederek “Ben, iki anadan süt emdim” dediği rivayet edilir. Osmanlı münevverleri de bunu “Biz iki anadan süt emdik; İbnü’l-‘Arabî ile Mevlânâ” olarak ifade etmişlerdir. Son yıllarda bir taraftan “şeriatsız hakikatçılar”, diğer taraftan “hakikatsiz şeriatçılar” (İslâmcılar) diyebileceğimiz iki uç kesimin de Anadolu irfanının bu iki mimarına saldırması tesadüf değildir.

Üçüncüsü, “et-Turuku küllühâ âdâbün” (Tarikatlar, edeplerden ibarettir) sözünün belirttiği üzere, tasavvuf, cemiyetin ana ahlakî eğitim kanalıdır. İmâm-ı Rabbânî gibi ümmetin büyüklerinin hep vurguladığı bu hakikati biz, “Din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuf” olarak formüle ettik. Yakınlarda TRT’de gösterilen Yunus Emre dizisi toplumda tahmin edilemeyecek kadar olumlu yankı buldu. Öyle ki, TRT’de çalışan bir arkadaşımın rivayetine göre, kanalı arayan birçok seyirci dizideki şeyhin nerede olduğunu sorarak onunla tanışmak, bağlanmak istediklerini söylemişler! Bu, tasavvufî irşadın vazgeçilemez bir fıtrî-içtimaî ihtiyaç olduğunun çarpıcı bir delilidir.


Dördüncüsü, ahlakî irşad temel bir manevî ihtiyaç ise insan ve cemiyet, bu ihtiyacını dinî veya seküler, meşrû veya gayr-i meşrû bir şekilde karşılama mecburiyetini duyacaktır. Mesela bugün “sahte şeyh” denince hemen postta oturan geleneksel şeyhler anlaşılıyor. Hâlbuki irşad insanın fıtrî bir ihtiyacı ise değişik ad ve kılıklarda bir şeyhi olmayan yoktur. Bugün özellikle gençlerin, insanların etkilendikleri, örnek aldıkları müteşeytın şeyh, bir yaşam koçu olduğu gibi, bir yazar, şarkıcı, futbolcu, siyasetçi, hoca kılıklı ajan olabilir. Madonna bile Kabalacı Yehuda Berg’i şeyh edinmedi mi? Türkiye gibi Müslüman bir ülkede sosyete tarafından yogacı Budist şeyhler edinmek yadırganmazken Müslüman şeyh edinmek niçin yadırgansın?

Beşincisi, her müessese resmî ve meşrû bir çerçevede sağlıklı işler, “yeraltına indiğinde” yozlaşma riskine uğrar. Dolayısıyla bugün birtakım tarikatlarda istismar varsa bu şahsî sapmalardan ziyade ulus-devletleri çağında köklü medrese ve tekke geleneğinin çözülmesinden kaynaklanır. Malum, tabiat boşluk kaldırmaz, bir şeyin hakikisi yok olduğunda sahtesi yerini doldurur. Son Osmanlı devrinde tekkeleri denetlemek ve idarî işlerine bakmak üzere 1866 yılında şeyhülislâmlığa bağlı olarak kurulan Meclis-i Meşâyıh hangi ihtiyaçtan doğmuştu? O halde sahte şeyh ve tarikatlar yerine asıl bunların zuhuruna imkân veren ortamı eleştirmek, cemiyetin ahlakî eğitiminde gördüğü ikame edilemez işlevinden dolayı tasavvuf kurumlarının yok edilmesi imkânsızsa, istismarlara yol açacak imhâ tutumu yerine, onları tanıma ve düzenleme yoluna gitmek gerekmez mi?


Altıncısı, irşad denen “uçmak” insanın fıtrî bir ihtiyacı ise “uçurmak” da tabiî bir eğilimidir; “Şeyh uçmaz mürid uçurur” sözünün belirttiği gibi. Ancak kendini bilen bir şeyh, Seyyidü’l-‘Âlemîn ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmınMeddahların yüzüne toprak saçın” [Müslim, Tirmizi] emrince bu tür tavırlara izin vermez. Bu hususta “ilme’lyakîn ve ‘ayne’l-yakîn” (kamuoyuna yansıyan ve bizzat bildiğim) vakıf olduğum iki örnek verebilirim. Bizzat bildiğim bir örnek olarak yakında rahmet-i Rahman’a kavuşan merhum hocamız Ahmed Yaşar (1934-2016)’ı anabilirim. Merhum, kendisi odaya girdiğinde bile ayağa kalkılmasına, kendisine “hazretleri” gibi tazim ifadeleriyle hitap edilmesine kızan, ister binlerce, isterse üç kişi olsun, anlatacağı doğruyu her kesime aynı şuurla anlatan, hayatında bir kere bile elini kolunu sallayarak abartılı hareketler yapmayan, edeb, itidal ve istikameti asla elden bırakmayan bir mücahid veliydi.

Yedincisi, genel kaide olarak “sû-i misal emsal olmaz”, bu gibi “hüsn-i misaller emsal olur.Varsa tasavvufu istismar eden şeyh ve tarikatların istismarı, bütüne teşmil edilemez. Bu konuda işin hakkını verenler dâhil herkesi töhmet altında bırakacak hedefi belirsiz serseri atışlar, iyi niyete hamledilemez. Bu eleştirileri iyi niyetle yapanlara düşen, tasavvufun doğrusunu, hakkını verenleri arayıp bulmaktır.

Sekizincisi, “Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” fehvâsınca, tarikatlara bağlı cemaatlerin işlevine, toplum için ürettikleri faydaya bakarak işin hakkını verip vermedikleri anlaşılabilir. İskenderpaşa, Erenköy, İsmailağa, Menzil ve diğer tüm sünnî cemaatlerin topluma yaptıkları faydalı hizmetleri inkâr mümkün mü? Tasavvufu istismar (!) edenler bu kadar fayda üretebilirler mi?

Dokuzuncusu, toplum için asıl tehlike, şeyh taslaklarından ziyade doğrudan dini öğretme mevkiindeki âlim taslaklarıdır. “Et kokarsa tuzlarsın ya tuz kokarsa, Yarım hekim candan eder, yarım hoca dinden eder” sözlerinin belirttiği gibi. Ben, Seyyidü’l-‘Âlemîn ‘aleyhi’s-salâtü ve’s-selâmdan şeyh taslaklarıyla ilgili değil, ama fakih taslaklarıyla ilgili bir hadis hatırlıyorum: “Nice hâmil-i fıkıh (fıkhı yük olarak taşıyan) vardır ki fakih (fıkhı yaşayan) değildir.Allah Rasûlünün burada âlim yerine hâmil-i fıkıh ve fakihlerden söz etmesi, günümüz açısından ne kadar mânâlı. Zira bugün en azından eleştirilecek şeyhler olsa da eleştirilecek âlimlerin varlığı şüpheli; medreselerin kapanmasıyla âlim neslinin tükenmesinden sonra açılan ilahiyat fakültelerinden çıkan ilahiyat profesörleri âlim değil, akademisyen kategorisine giriyor.

Hâsıl-ı kelam, sahte şeyhleri dert edinenlerin önce aynaya bakmaları gerekir. Hedefi belirsiz serseri atışlar, sonunda bumerang gibi dönüp sahibini vurur.

Bedri Gencer
(Reyhan, 2016/2, 42)
*Tamamını okumak için: Academia.edu

11 Ağustos 2016

Vâsıl olmaz kimse Hakk'a



Vâsıl olmaz kimse Hakk'a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz bir gönülde tâ ki pürnûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk
Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

"Mûtû kable en temûtu" sırrını fehm eyleyen
Haşr u neşri gördü bunda nefha-i sûr olmadan

Mest olanların kelâmı kendinden gelmez velî
Pes "ene'l hakk" nice söyler kişi Mansûr olmadan

Hakk cemâlin ka'besini kıldı âşıklar tavâf
Yerde Ka'be gökyüzünde beyt-i ma'mûr olmadan

Mest olub mestâne geldim tâ ezelden tâ ebed
İçdiler aşkın şarâbın âb-ı engür olmadan

Bir 'acâib derde düşmüş Şemsî yanıyor müdâm
Hakk'a makbûl olmak ister halka menfûr olmadan

Güfte: Şemseddin Sivâsî Hazretleri
Okuyan: Mehmet Kemiksiz

İlahiyat camiası göreve

Çizgi: Erhan Yalvaç
Fetullahçılığı ortaya çıkaran dinamikleri tespit etmek için benzer yapılara göz atmakta fayda var. Günümüzün en popüler dini yapılarına mesela... IŞİD gibi, el Kaide gibi... Hayır, bunlara pek benzemiyor bu yapı diyebilirsiniz. Dışarıdan bakınca öyle. Ama bunları üreten toplumsal süreçler çok farklı sayılmaz.

Sadece sosyo-ekonomik şartlara bakarak sağlıklı analiz yapamayabiliriz. Toplumdaki geçerli ve yaygın din anlayışının gediklerinden, boşluklarından yol bulup geçmiş olması gereken yapılar bunlar. Mesele tek başına eğitim olamaz, tek başına sosyoloji de olamaz diye düşününce IŞİD, el Kaide gibi örgütlerde yönetici konumunda olan mühendisler, doktorlar Fetullah’ın emrinde kendi halkını bombalayan havacı generallerin zihniyet dünyasını anlamak için model oluşturabilir.

Diyeceksiniz ki oralarda şekilci bir din anlayışı var, kadercilik var, bizimkinden çok farklı bir zihniyet geleneği var. Emin misiniz diye soracağım ben de size.

Mahşer günü sorgusuz sualsiz cennete girecek tek cemaat” olduklarına inanan bir grup toplumdaki din anlayışı müsaade etmese ortaya çıkabilir miydi?

Cennetimi feda ederim hocaefendim için” diyen şakirtler, “icabında ahiretimi yakarım” diyebilen ruh haline ve itikada sahip “okumuş çocuklar” nasıl ortaya çıktı?

Gülen’in istediği an Peygamberimizle yakaza halinde görüştüğüne inanan yüzbinlerce insan hangi iklimde yetişti?

Bu sorulara cesaretle cevap verebilmemiz lazım. Diyanet, evet, FETÖ’nün “İslam dışı” olduğunu açıkladı. İsabetli ve cesur bir açıklama. Din adına sahte kanıt üretip iftirayla masum insanların hayatını söndüren, din adına kasetle şantaj yapan, din adına sınav sorularını çalan, din adına sivilleri bombalayan yaratık sürüsüyle aynı dinden olmayı kim kabul eder ki?

Ancak, buna rağmen, İslam’ın özüne aykırı bir yapının geçmişte toplumun küçümsenemeyecek bir kısmında İslam adına kabul görebilmesi yalnızca cehaletten değil, esasen o toplumun İslam anlayışında problem olmasındandır diye düşünmek durumundayız.

Sözünü ettiğim problemin ne olduğunu veya neler olduğunu açıklamak bir gazete yazısının sınırlarını aşar. Bana sorarsanız gerek bu konuda gerekse benzer başka konularda mensuplarından pek azı cesaretle ortaya çıkıp konuşabilen ilahiyat camiasına görev düşüyor.

İbrahim Kiras
(Karar, 11.08.2016)

Mitingler ve meydanlar


Belli siyasî ve sosyal amaçlarla yapılan, bazan önemli bir olaya dikkati çekmek, bazan da olumsuz bir gelişmeyi protesto etmek için düzenlenen, isteyen herkesin katılabileceği, saldırı ve çatışma amacı taşımayan meydan toplantılarına miting deniyor. Dilimize İngilizceden geçen miting (meeting) kelimesini İkinci Meşrutiyet yıllarından beri kullanıyoruz. Bu anlamda meydan toplantılarının yapılabilmesi için elbette toplantı, gösteri ve ifade hürriyetinin bulunması şarttır.

Monarşiler, totaliter ve otoriter rejimler, bırakın büyük halk kitlelerini harekete geçiren mitingleri, üç beş kişinin bir araya gelmesinden bile rahatsız olur. Rahmetli Turgut Cansever, Fransız İhtilâli’nin sokaktan gelen önderleri ortadan kalktıktan sonra Fransa’ya hâkim olan Napolyon Bonapart’ın ihanetten ve halk hareketlerinden korktuğu için kendine göre bir Paris planı çizdirdiğinden söz ederdi. Planın esası geniş caddelerin yuvarlak meydanlarda birleştirmekti. Bir topçu subayı olan Bonapart, Turgut Bey’e göre, bu bulvarların iki tarafındaki apartmanlarda yaşayan halkın herhangi bir sebeple sokaklara dökülmesi halinde yuvarlak meydanlara yerleştireceği topçu bataryalarını kullanacak, kalabalıkları rahatça püskürtebilecekti.

Bizde de İkinci Meşrutiyet’ten önce büyük halk kitlelerinin katıldığı miting niteliğinde gösterilerin yapılması mümkün değildi. Talebe-i Ulûm’un, yani medrese talebelerinin zaman zaman yaptıkları gösteri ve isyanları miting olarak kabul etmek mümkün değildir. Halkın da katıldığı bazı kitle hareketleri ise miting değil, isyan niteliği taşıyordu.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 11.08.2016)

8 Ağustos 2016

Haşhaşilerin düşmanlarının büyük bir bölümü Müslümandı

Büyük Selçuklu Devleti Veziri Nizamülmülk'e
bir Haşhaşi tarafından düzenlenen suikastı resmeden 14. yüzyıl minyatürü.
Ortaçağ'dan beri Batı dünyasında yaygın olan bir görüşe göre Haşhaşilerin öfkesi ve silahları öncelikle Haçlılara doğrultulmuştur. Oysa bu düpedüz yanlış. Kurbanlarının uzun listesinde pek az sayıda Haçlı bulunuyordu ki bunların bile Müslümanlar arasındaki bazı iç hesaplaşmalar neticesinde hedef alındığı görülmektedir. Düşmanlarının büyük bir bölümünü Müslümanlar oluşturmuştur ve saldırıları, temelde alakasız görünse de yabancılara karşı değil, dönemin İslam dünyasına hakim olan seçkinlere ve egemen fikirlere karşı düzenlenmiştir.

…Şeyh, Haşhaşi fedaisi olarak seçtiği, sarayında maiyeti altına aldığı, yaşları on iki ila yirmi arasında değişen, asker olmaya iştahlı gençlere Cennet hikayeleri anlatıyordu. Sonra da kendilerine iksirinden içirerek derin bir uykuya dalmalarını sağladığı bu gençleri dörderli, altışarlı hatta onlu gruplar halinde bahçeye taşıtıyor, böylece gençler gözlerini açtıklarında kendilerini bu cennet bahçesinde buluyorlardı. Uyanınca kendilerini bir anda buluverdikleri bu göz kamaştırıcı yerin gerçekten de Cennet olduğunu zannediyorlardı. Bizim Yaşlı Adam dediğimiz bu Efendi, alabildiğine ihtişamlı ve büyük bir saray inşa ettirerek vadi halkının sıradan insanlarını, kendisinin yüce bir peygamber olduğuna iyiden iyiye inandırmıştı. Fedailerinden birini göreve yollayacağı zaman yine bahsi geçen iksirle onu uyutup çıktığı cennetten hiç de aşağı kalır bir yanı olmayan sarayına taşıtıyordu. Efendi'nin huzuruna çıkarılan fedai, gerçek bir peygamberin karşısında olduğunun inancıyla ona büyük bir hürmetle secde ediyordu. Daha sonra Şeyh fedaisine nereden geldiğini soruyor, o da Cennet'ten geldiğini söylüyordu. Bu sözler de elbette etraflarında bulunan ve henüz bahçeye kabul edilmemiş kişilerin isteklerini kamçılıyordu.

Bernard Lewis, Alamut Kalesi

Dinî rehberlikten dünyevî iktidara


Osmanlı'da tekkelerin din-devlet ilişkisinde konumları denetlenmekte ve şeyhlerin “Şah” olma ihtimaline karşı durumları sürekli araştırılmaktaydı. Türkiye'de devletin cemaatleri tanımlamadığı, onları reylerini alacakları oy depoları olarak algıladığı ortadadır. Osmanlı devlet geleneğinde tekkelerin onlarca şubeye ve zengin vakıf gelirlerine kavuşmamasına, derviş sayılarının artmamasına özellikle dikkat edilmiş ve “şeyhlikten şahlığa”, “tekkeden sultanlığa”, “dinî rehberlikten dünyevî iktidara” dönüşecek cemaatleşmelerin önü kesilmek için azami gayret gösterilmiştir. Osmanlı'da cemaatleri tanımlamak ve onları kendi siyaset dışı alanlarında tutmak, siyaseti de siyasetin kendi kurum ve kuruluşlarıyla yürütülmesini sağlamak devletin görevi sayılmıştır.

Türkiye, Cumhuriyet tarihinde ilk kez ortaya çıkan fakat Osmanlı tarihinde onlarca kez tecrübe edilen “din-tekke-siyasal iktidar yapılanması” karşısında önemli bir badire atlatmıştır. Diğer taraftan konu, sadece iç dinamiklerle açıklanamayacaktır. Din-cemaat-siyasal” ilişkileri, devletin güç kazandığı bir meşruiyet alanı olduğu kadar zaaflarını da büyüten “kara delik”lere sebebiyet vermekte, yıkıcı etkiler oluşturmaktadır.

İslâm dünyasında 1979 senesinde tohumları atılan cihadist-devrimci-cuntacı cemaatik örgütlerin 2016 yılında ifşa olan yüzleri, küresel siyasetin, yıllara yayılan ve dinî toplulukları / cemaatleri / örgütleri / ideolojileri ulus-ötesi emperyalist çıkarlar için yönlendiren derin hesaplarla hareket ettiğini göstermektedir.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 08.08.2016)

5 Ağustos 2016

Halkımızın olağanüstü yiğitliği bizi felaketten kurtardı


Bu yetiştirilmiş zevat, kendilerinden beklenenleri beceremediler. Milletimize, bütün çabalara rağmen, tasarladıkları biçimi veremediler. Zira bu, sönmüş gözüken İslam medeniyet ateşinin kor halinde belli belirsiz yanmaya devam eden odun kömürüdür. Arzu edilen, çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetinin baş ideolojisi sermayeciliğin ana payandası 'çağdaş yaşam'dır. Seksen, doksan yıllık gayret ile mücadelelerin sonucunda istedikleri gerçekleştirilemeyince, 'iyi saatte olsunlar' yahut 'üst akıl' Kemaliliğin karşısında taze bir seçenek oluşturmayı denemiştir.

Fetullah Gülen, hitabet ve örgütleyicilik gibi kabiliyetlerine bakılarak, 12 Eylül akabinde günün devletince istihdam edilmiş, vargücüyle eğitim ile öğretime abanmış, İngiliz-Yahudi medeniyetine kilitlenmiş munis ve mutedil 'Müslüman' kadrolar yetiştirmeye koyulmuştur.

Bunun açık belgesi, 'iyi saatte olsunlar'ın sözcüsü konumundaki İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin 15 Temmuz gecesi yaptığı yayındır. Adamlarının iktidarı zorbalıkla ele geçirdiği zannıyla bir zil takıp oynamadıkları kaldı. Ertesi sabah, darbe teşebbüsü akim kaldığı anlaşılınca da, akıllarına hürriyet ile demokrasi geliverdi.

İktisadi yol, mali sermayeci rant ile soygun düzenidir. Lüzumsuz tüketim malları icat edip gençleri, uyuşturucuya müptela kılarcasına, bunlara behemahal alıştırmak ve bu tüketimi karşılayacak ölçülerde üretmek, sonuçta kar üstüne kar koymaktır. Medeni olansa, propaganda, reklam ve okullaşma yoluyla itikatlarını, adap, terbiye ile örflerini, kısacası başta gelen medeniyet değerlerini, öncelikle gençlerin zihinlerine işleyerek kendinden yana kadrolar oluşturmak, giderek tüketime müptela kılınmış, her denileni itirazsız gerçekleştirecek maneviyattan azat nesiller yetiştirmektir.

Başımıza çok daha korkunç bir çorap örüleceğinden şüphe yoktu. Halkımızın olağanüstü yiğitliği bizi felaketten kurtardı. Evvelemirde, halkımızın milletimizin, sonra siyasi önderlerimizin cesareti, soğukkanlılığı, basınımız ile muhalefetimizin dirayeti ile basireti övülmeye layıktır. Hepsine helal olsun. Büyük bir badireyi 240 şehit, bombalanmış bir meclis olayıyla ucuz atlattık sayılır. Darbeyi başarsalardı, büyük ihtimalle iç savaş eşiğimizdeydi. Geçenlerde, İsrail'le ilişkiler düzeltilince, bize yönelik tehditler de savuşturulmuştur diye düşünüyordum. Şimdi fena halde yanıldığımı görüyorum. Daha ne yapmalıyız ki, postu mu kurtaralım?

Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı
(AA, 22.07.2016)

Şehid-i Âlâ Gâzî-i Nâmdâr Enver Paşa




4 Ağustos 1922. Ateş kusan Bolşevik mitralyözüne yalın kılıç koşup şehit olan büyük Türk. Ruhun şad ola Enver Paşa.

4 Ağustos 2016

Tasavvuf ilmi derin bir kriz yaşıyor


Tüm dünyada olduğu gibi Bosna’da da, tasavvuf ilmi geleneğinin ve tarikat uygulamalarının derin bir kriz yaşadığını rahatlıkla iddia edebiliriz. Bu kriz tarikatın niteliksiz bir şekilde yaygınlaşması ve modern tarikat önderlerinin büyük bir bölümünde İslam’ın din bilimsel temellerinin bilinmediğinin, temel meselelerin elektro-senkretik yorumlarının ortaya atıldığının anlaşıldığı ve tabiri caizse -aşırı özgürce ve gereksiz bir şekilde- gah bir gah başka bir derviş tarikatına özellikle de ruhani bir silsileye yönelinmesi ve tasavvuf ilminin kısmen anarşik bir yorumunda kendini göstermektedir. Tamamen açık sözlülükle, aynı zamanda bu değindiğim gelişmelerle ilgili samimi endişeme işaret ederek ve bunu sizlerle paylaşarak, özellikle bu sorunlarla ilgili tartışmayı, çeşitli konularda fetva vermeye (irşad, zikir, vb.) yetkili kişilerle beraber bu amaç doğrultusunda büyük bir ciddiyet ve dikkatle çalışmayı gerekli olmanın da ötesinde görüyorum.

Samir Begloroviç
(Somuncu Baba Sempozyumu, Mayıs 2012)

Önder nasıl olur?


Şimdi size sorarım a dostlar; bugün küresel kapitalizm, çağdaş uygarlık, modern kentler, rant, gökdelen, rezidans, emek sömürüsü, sınıf, sermaye, borsa-faiz-banka, çevre kirliliği, israf, tabiatın tahribi hakkında bir sözü/tavrı olmayan, bırakın tavrı bir fikri bile olmayan, bir tenkit yazısı olsa yayınlanmamış bir önder olabilir mi? Ya da ona önder denilebilir mi?

Semih Akşeker
(Yenisöz, 04.08.2016)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.