24 Ağustos 2016

İnsanın ifadesi olarak dil


İnsan ile hayvan, nutukla ayrılır; insan, “hayvan-ı nâtık”, hayvan dediğimiz canlı türü ise “hayvan-ı gayr-i nâtık” diye tarif edilir. Fârâbî gibi Müslüman filozoflarda gördüğümüz üzere nutuk, nutk-ı dâhilî/ nutk-ı hâricî olarak ayrılır. Bu ayırıma göre “düşünme” denen şey, aslında nutk-ı dâhilî=içsel konuşma, “konuşma” denen şey ise nutk-ı hâricî=dışsal konuşmadır. Hayvan-ı nâtık olarak insanın tekâmülü, kemiyet ve keyfiyet bakımından dilinin tekâmülü, kelime hazinesinin artmasına bağlı olarak kelimeler ve cümleleri daha iyi kullanabildiği beyân kabiliyetinin gelişmesi demektir.
...
Türkçe ile birlikte Türk milletinin de uçurumun kenarına geldiğini söylemek, kıyamet tellallığı değildir.
...
Cumhuriyet devrinde öztürkçecilik çılgınlığıyla Türk dilinin bütün zenginliği yok edilmiş, “özleştirme” adı altındaki ihanetle dilimiz adeta bir kabile diline indirgenmiştir. Bunun sonucunda dilimizin hem genel, hem özel iletişim kapasitesi iyice daralmış, insanlar tarafından duygu ve düşünceleri ifade kadar sosyal bilimciler tarafından olguları tarif ve ifade, kavramsallaştırma imkânı da azalmıştır. Arapça’da ve önceden Türkçe’de kullanılan “düşünme”nin nüanslarını yansıtan “tefekkür, tasavvur, teemmül, tedebbür, tezekkür, taakkul, tefakkuh, muhâkeme, murakabe, mütalaa, itibar, nazar, istibsar” gibi kelimelerin her birinin İngilizce ve başka Batılı dillerde tam karşılığı vardır. Öztürkçecilik saplantısıyla bunları Türkçe’den attığınızda bu kadar nüansı nasıl karşılayacaksınız? Hepsini “düşünmek” ile karşılamak, insanı sibernetik uyarınca bir makineye indirgemek değil midir?
...
Kâinatta yeşilin tonları gibi insanın duygu ve düşüncelerinin de birçok tonu vardır. Mesela insanın üzüntülü duygu durumları, “hüzün, üzüntü, gam, keder, efkâr, gussa, renc, inkisar, sıkıntı, melâl, hicrân, teessür, mihnet, çile, cefa, ızdırap, elem, dert, gaile, kaygı, endişe, tasa, enduh, kahır, kâbus, hafakan, kasvet, vehim, buhran, yeis” gibi kelimelerle anlatılan, estetikten patolojiğe, yaratıcıdan yıkıcıya uzanan bir tayfa benzer. Bütün bunlara stres veya üzüntü dediğimizde kendimizi tam olarak nasıl anlatacağız? Biz Arapça ve İslâmî tazammunlarından kurtulmak için dilimizin ve düşüncemizin kısırlaşmasına razıyız” diyerek dinle birlikte dili de feda etmek, millete ihanet değil midir?
...
Öztürkçecilik ihanetiyle dilimiz, kelimeler gibi ıstılahlar yönünden de oldukça fakirleşmiştir. Mesela “cemiyet”, İngilizce “society” kelimesinin birbiriyle bağlantılı “dernek ve toplum” şeklindeki çift anlamına tekabül eden bir kelimedir. Hâlbuki bunun yerine “toplum” dendiğinde “society”nin iki anlamından sadece birini ifade eden bir kelime ikame edilmiş, dolayısıyla dilimiz ve Türk sosyal biliminin kavramsallaştırma kapasitesi daraltılmış olmaktadır (Cüceloğlu 1980: 301). Keza öztürkçecilik saplantısıyla “cemaat” yerine “topluluk” dediğinizde de “cemaat”in “câmi” kelimesiyle etimolojik ve semantik bağını koparmış olursunuz. Gerek Batı’da, gerekse Osmanlı’da olduğu gibi cemaatin özü “mahalle halkı”, bu ise “câmi cemaati” demektir. Osmanlı’da mahalle “Aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştiği şehir kısmı” olarak tarif edilmiştir. Öyle ki bir mahallede birden fazla câmi bulunduğu takdirde fazla câmilere “mahallesiz” kaydı düşülürdü
...
İnanç esaslarının temellendirilmesi” diyen bilmez mi ki esas zaten temel anlamına geldiğinden ortaya “İnanç temellerinin temellendirilmesi” gibi garip bir cümle çıkmaktadır. Basından “Âkil insanlar heyeti” ifadesini duydukça güleyim mi, ağlayayım mı diye düşünürüm. Arapça kökenli “âkil” kelimesi “yiyen” demektir; burada kasd edilen, “âkıl=akıllı”dır. Daha kendi sıfatını doğru ifade edemeyen bir heyetten ne beklenir? Son yıllarda bir başka ucube, “bilim, iş… adamı” yerine kullanılan “bilim, iş… insanı, kadını” deyimleridir. Burada “Âdem=adam” kelimesi İngilizce’de “man” ve dünyanın başka dillerindeki emsali gibi, hem insan, hem erkek, mutlak olarak kullanıldığında “insan” demektir. Çünkü “ilk insan” Âdem, ilk kadın (Havva) yaratıldıktan sonra “ilk erkek” oldu. Ancak bu nüanstan gafil dil dâhilerimiz (!), “bilim adamı” yerine “bilim, iş… insanı, kadını” deyimlerini tedavüle sokma gereğini duymuşlardır. Bu mantıkla gidilirse, “babama, oğluma, kızıma namaz hocası (!)” gibi “bilim kadını, erkeği, kızı, çocuğu (!)” da demeye başlarız.
...
Ana dili” deyiminin de belirttiği gibi insan, dili annesinden dinleyerek öğrenir. O yüzden ilmin asıl kaynağı okuma değil, dinlemedir. İnsanın ana karnında kalpten sonra ilk yaratılan duyu organının kulak olması bu yüzdendir.
...
Bir yazar, televizyondaki yarışma programlarına çıkanlardan cehalet örneklerini sayıyor. Coğrafya öğretmeni Beyşehir Gölü’nün yerini bilmiyor. Fizik öğretmeni fen bilimlerini sayamıyor, göz doktoru retinadaki hastalığı bilmiyor. Edebiyat fakültesi öğrencisi Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanları tanımıyor. Uluslararası ilişkiler mezunu NATO’yu hangi ülkelerin kurduğundan habersiz. İvedi” gibi günlük hayatta sık kullanılan kelimeleri bile ilk kez duyuyor. Türkiye’de arabesk müziğin önde gelenlerinden bir şarkıcı, “Mozart dinlemiyorum ama, Türkiye’ye gelince konserine mutlaka giderim” diyor (Doğan 2014). Özel bir üniversitenin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencilerinden biri de, katıldığı bir yarışma programında “TBMM başka hangi adla anılır?” sorusuna “Parlamento” şıkkı yerine “Yüce Divan” şıkkıyla cevap vermişti! Bu örneklere göre, Mehmet Âkif Lisesi mezunu bir tıp öğrencisinin Safahât’ın kimin eseri olduğunu, ilahiyat fakültesi mezunu bir öğrencinin İslâm’ın beş şartını bilmemesi, sosyoloji yüksek lisans programı mülakatına giren bir öğrencinin tanınmış Türk sosyoloğu olarak sadece Elif Şafak’ı hatırlaması da doğal.
...
Kadim hikemî anlayışa göre ilmin gayesi, çok bilmek değil, bildiğini iyi bilmektir; ilmin ölçüsü, neyi bilip neyi bilmediğini bilmektir. Bugünse gençler, hatta akademisyenler, hayatî şeyleri, kavramları bilmemek bir tarafa, bildiklerini tam bilmiyorlar. Psikiyatrist arkadaşım Kemal Sayar’ın deyimiyle bu nesle “test ve tosttan” başka bir şey verilmedi. Test, hazm edilmeyen bilginin, tost ise hazm edilmeyen besinin sembolü. Gerçekten liseden yüksek lisans, doktora ve doçentlik jürilerine kadar bütün seviyelerde mülakatlara girdim; özünde hep aynı problem. Adaylara, “Sorulan on sorudan dokuzuna bilmiyorum cevabını verebilirsiniz, ama cevap verdiğiniz bir soruyu bari tam bilerek cevaplandırın” diyorum; maalesef, o beklenen tam doyurucu tek cevap bir türlü gelmiyor. İnsanın gayesi, çok bilmek değil, iyi bilmek ve güzel anlatmaktır demiştik. İyi bilme olmayınca güzel anlatma da olmuyor. Hep yarım yamalak, bölük pörçük, kopuk kopuk cümlelerle verilen cevaplar.
...
Üniversitede meslekî öğretimin altyapısını oluşturan genel kültür, ortaöğrenim tarafından sağlanır. Ortaöğrenimde kazanması gereken genel kültürün bir parçası olarak epistemoloji ve ontoloji kavramlarını öğreneceği bir felsefe kültürü kazanamayan bir öğrencinin üniversitede verimli bir meslekî formasyon kazanması da imkansızdır. Normalde epistemoloji ve ontoloji kavramlarını bilmeyen biri, değil bir uluslararası ilişkiler doçenti, mühendis bile olamaz. Bugünse öğrenciler, lise mezunu değil, dershane mezunu, dolayısıyla asgarî bir genel kültürden mahrum olarak üniversiteye geldikleri için verimli bir meslekî formasyon da kazanamıyorlar. Günümüzde üniversitelerimiz, sadece gençlere teselli sağlayacak diploma dağıtarak sosyal patlamayı önleyen kurumlar olarak işliyor maalesef.
...
Bilgi olmayınca da düşünce ve insan olmaz dedik. İngilizce’de nonsense denen saçmalık, nutkun dâhilî ve hâricî boyutlarının irtibatını gösterir şekilde, hem konuşma, hem düşünce bozukluğu demektir. Maalesef öğrencilerde birbirine bağlı dil ve düşünce bozukluğu giderek artıyor. Bir özel üniversitede ders verdiğim sırada bir gazetede makalem çıkmıştı. Gazete, makalenin konusuna uygun bir çizgi kullanmıştı. Gazeteyle yanıma gelen bir öğrenci, makalemi göstererek “Hocam, makalenin içindeki karikatürü de siz mi yaptınız?” diye sorunca önce şaka yaptığını sandım, fakat daha sonra ciddi sorduğunu anlayınca durumun vahametini fark ettim.

Bedri Gencer
(Reyhan, 2015/4, Sayı: 40)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.