TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

19 Eylül 2016 Pazartesi

Arafatta vakfe


Haccın beni en çok etkileyen rükünlerinden biridir, Arafat’ta vakfe. Bir anlığına bile olsa durur ve düşünürsün, bir insanlık seli ortasında: Nerede geçirdim hayatımı, hangi amaç peşinde? Değdi mi peki? Hacdan sonra insanların değiştiğini söylerler. Büyük insan seli, hem hiçliği duyuruyor olmalı, hem de biricikliği.

Henüz Hac ibadetini yerine getirmek kısmet olmadı, ancak umre izlenimleriyle anlayabiliyorum, o yeniden doğuş fırsatını. Hacc fotoğraflarına baktığımda, Kabe’de veya Arafat’ta, olağanüstü etkileyici, benzersiz bir sanat eseri izlediğimi hissediyorum. İnsanlığın harmanlandığı o sahnede bütün ayrıntılar geriye itilirken asli olan öne çıkıyor. Riya ve hırstan arınarak rıza dileyen kalabalıkların içinde bir kum tanesi olmak, bazen nasıl özgürleştirir insanı! Lara/Larissa öykümde bunu konu almıştım. Benliğimizde hissettiğimiz daüssila sızısı böyle iki yönlü açılır: Kalabalıkta kaybolurken yok olmak veya kalabalıkta kaybolurken kendine rastlamak. Bizi vahdet ve tevhide çağıran güçlü saiklere karşılık, parçalanmaya devam ediyoruz. Hesap günü nasıl mahcup düşmeyebiliriz? Yaratılış, varlık, büyük bir bağış. Bu bağışa layık olmak için elimizden geleni yaptığımız söylenebilir mi?

Her zaman Müslümanlığın sanatkarene bir hayat tarzına yakın düştüğünü düşünmüşümdür. İslam da sanat da hayatın bir tekrarlar halinde sıradanlaşmasına, geçici hevesler uğruna tüketilmesine izin vermez. İslam da sanat da hayatı yüce bir amacı kendince tanımlama çabası içinde sürdürmeyi ister. Her ikisi de yalana ve karanlığa karşı bir mücadelede billurlaşır. Yenileyici, dinamik kılan hayat görüşüyle Müslümanlık, muhafazakar bir hayat telakkisinden ziyade sanatkarane bir hayat telakkisine denk düşer.

Hac ve umre dalgalarıyla sürekli arınıyor toplumumuz, çok şükür. Buna karşılık bizi yaralayan başka fotoğraflar da var. O güzel sanat eserini, kardeşlik tablosunu oluşturan cazibe merkezi olarak Kabe, elbette yükseklerden bir yerden izlenilebilir; bir dağdan, bir uçaktan. Ancak bu yerin eşit statüleri ve Mescidi Haram uzamını zedeleyecek şekilde, bir kule otel dairesinin penceresinden yapılabilmesini hazırlayan zihinsel pragmatizm, “bizim büyük çaresizliğimiz”in göstergelerinden biri.

Arafat’ta vakfe hali içinde olsaydım, herhalde Mescidi Haram’ın mekanlarını daraltan sebepler üzerine düşünmeden edemezdim. Sa’y sırasında beton bir galeride yol almamız gerçekten kaçınılmaz mı? Kabe’nin etrafına kule oteller dikilmesinin hacıların rıza arayışına nasıl bir katkısı olabilir?

Eskiden Suudi Arabistan’ı sorumlu tutardım bu hal ve gidişattan. Şimdi sorumlunun genel bir “Biz” pragmatizmi olduğunu düşünüyorum.Biz” olsaydık acaba daha farklı neler yapardık? Biz ki Turgut Cansever’in senelerce üzerine çalıştığı halde düzeltmesine izin bulamadığı Beyazıt Meydanı’nın kaydırılan cami aksını hâlâ gündemimize almış değiliz.

Cihan Aktaş
(Gerçek Hayat, 19.09.2016)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder