31 Ekim 2016

Kurretü'l ayn-i Habîb-i Kibriyâ'sın yâ Huseyn



Kurretü'l ayn-i Habîb-i Kibriyâ'sın yâ Huseyn
Nûr-i çeşŸm-i ŞŸâh-ı Merdân Murtezâ'sın yâ Huseyn

Hem ciğerpâre-yi Zehrâ Fâtıma Hayrü'nnisa
Ehl-i Beyt-i müctebâ âl-i abâsın yâ Huseyn

Vâlidin şânında dendi ''lâ fetâ illâ Alî''
Mazhar-ı sırr-ı etemm-i ''lâ fetâ''sın yâ Huseyn

Halkan ve hulkan müşâbihsin Resûlullâh'a sen
Nâzenîn-i enbiyâ vü evliyâsın yâ Huseyn

Seyyid-i şübbân-ı cennet dendi şânında senin
Pîşüvâ-yı etkıyâ vü asfiyâsın yâ Huseyn

Sana gülle dokunan ümmîd eder mi mağfiret
Gonca-i gülşenserây-ı Mustafâ'sın yâ Huseyn

Sad hezâran la'net olsun ol Yezîd'in cânına
Nice kasd etti sana nûr-i Hudâ'sın yâ Huseyn

Ehl-i mahşer dest-i Hayder'den içerken Kevser'i
Sen susuzlukla Şehîd-i Kerbelâ'sın yâ Huseyn

Kıl şŸefâ'at Ârif'e ceddin Muhammed aşŸkına
Arsa-i mahşŸerde makbûle'r recâsın yâ Huseyn

Nutuk: Kethüdâzâde Ârif Efendi
Beste: Hacı Ârif Bey
Makam: Hüzzam

Bülbül-i şûrîdeyem gülden nasîbim var benim



Bülbül-i şûrîdeyem gülden nasîbim var benim
Her dem o kokudayım gülden nasîbim var benim
Bûy-i Hakk'dan lezzet aldı Dervîş Osman sıdk ile
Her dem o kokudayım gülden nasîbim var benim

Beste: Nâlîzâde İbrahim Efendi
Güfte: Sîneçâk Osman Dede
Makam: Bayati
Okuyan: Münir Nurettin Selçuk

Maksadı âşıkların menzil-i cânân olur



Maksadı âşıkların menzil-i cânân olur
İsmini yâd eylese vâlih u hayrân olur

Hakk vere cünbüşlerin afv ide kem işlerin
Menzili dervîşlerin kûşe-i vîrân olur

Aşk ile kim âh ide kalbini agâh ide
Azmini dergâh ide ol ulu sultân olur

Kimde ki aşk buluna azm ide Hakk yoluna
Sırrı anın biline aşk nice pinhân olur

Kim ide hakkı edâ aşk ile kıla nidâ
Feyz-i Cenâb-ı Hudâ anda nümâyân olur

Fânî cihândan kesil âyine-i kalbi sil
Arsa-i mahşerde bil bir ulu dîvân olur

Mürşidi hem kim görür Hazret-i Hızr’ı bulur
İlm-i ledünnü bilir sâhib-i irfân olur

Kılsa tecellî eğer vuslata erişe er
Kâfire kılsa nazar mazhar-ı îmân olur

Nakşî-i âşık sana aşk haberin ver bana
Menkıbe-i evliyâ reşk-i gülistân olur

Nutuk: Nakşî Akkirmânî Hazretleri
Makam: Saba

Teknolojinin hızı bizi önüne katıp götürüyor


Öncelikle kitabınızın adından başlamak istiyorum: “Dijital çağda Müslüman kalmak” zor mu?
Her çağ zorlukları ve imkânları ile birlikte gelir. Ama bazen imkânlar insanların gözünü o kadar büyüler ki, zorlukları ve maliyetleri görünmez kılar. İçinde yaşadığımız döneme kolaylıkların büyüsü ve hızın döngüsü hakim. İşte bu yüzden neyle muhatap olduğumuzu, neyi yaşadığımızı anlayacağımız fırsatı bırakmıyor bize. Teknolojinin hızı bizi önüne katıp götürüyor. Halbuki Müslüman olabilmek, Müslüman kalabilmek için sürüklenmek değil, şahit ve dahil olmak gerekir. Bu çağa özgü bir zorluğu varsa Müslüman olmanın, bilim-teknoloji-kapitalizm sarmalının içinde olduğumuzu fark etmemizi zorlaştıran bir atmosferle kuşatılmış olmamızdır. Teknelojinin hızı Müslümanların başını döndürdü yani.

Batının tekniğini alalım, kültürümüzü muhafaza edelim” mottosu ile geldiğimiz yeri eleştiriyorsunuz. Zira Batının tekniğini alınca kültürünü de alıyoruz. Bunun için bir çözüm öneriniz var mı?
İslam ve terakki meselesi tarihsel bir bagaj olarak her daim bizimle. Son birkaç yüzyıl ile yüzleşirken “İslam terakkiye manidir” yargısına cevap üretmenin dışında bir tavır geliştirmek pek söz konusu olamadı ne yazık ki. Böyle olunca da “bilim”le barışık olmanın göstergesine dönüştü çağdaş teknolojiye teslimiyet. 19. yüzyıl için evet batıdan gelen bir şeydi teknoloji.

Peki ya bu gün?
Bugün “bunlar batı teknolojisinin sorunları” diyebileceğimiz bir dünyada yaşamıyoruz. Bizzat “Batı”yı yaşıyoruz. O yüzden çağdaş teknolojinin sorunları onu ortaya çıkaran “maddi medeniyet” ise de içinde yaşamamız hasebiyle bizim sorunumuz. Ben önce bu gerçekle yüzleşelim diyorum. Çünkü çözüm için önce tasvir etmek ardından tahlil etmek gerekir. Biz daha tasvir aşamasına bile gelmedik. İki tavırdan birine teslim oluyor Müslümanlar: Ya “bunlar hep Batı” deyip kenara çekilme ya da “İslam bilim dinidir” deyip tekno-bilime teslim olma...

Nazife Şişman - Dijital Çağda Müslüman Kalmak
İnsan Yayınları, 672 Sayfa, 14 TL
Son günlerde sosyal medyada çarşaflı bir hanımefendinin kendisi dışında, yediği, içtiği, giydiği, aldığı vs. paylaşması eleştirilere konu oluyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yeni medyanın belli bir ahlakı dayattığının bariz bir örneği bahsettiğiniz. Doğrudan paylaşmaya, gösterme ve gözetlemeye, onaylamaya dayalı bir sosyal medya ortamı başka önceliklerin arka plana atılmasına yol açabiliyor. Özellikle kendisini muhafazakâr/dindar olarak tanımlayan kişilerde mahremiyet, sadece kadın bedenine indirgeniyor. Mahremiyet elbette değişen dönüşen bir niteliğe sahiptir. Ama günümüzde sanki kadının bedeni görülmediği sürece mahremiyet ihlal edilmiyormuş gibi genel bir kanı var. Bütün ahlak/mahremiyet kadın kıyafetine indirgenmiş durumda. Bu yaklaşımın sosyo-politik ve tarihsel bir arka planı var. Bir de üzerine yeni medya parametresi eklenince bahsettiğiniz çelişkili durumlarla karşılaşıyoruz. Kendi yüzünü göstermeyen muhafazakâr bir kadın çocuğunun fotoğraflarını yayınlamayı mahremiyet ihlali olarak görmüyor.

Müslümanlar, neden sosyal medyanın sunduğu imkânlarını hiç sorgulamadan kabul ediyor?
Bence zamanımızın en çelişkili ve en eklektik durumu bu. Ayıpların örtülmesi temel ahlak kaidesidir. Kendini övmek en büyük ahlak zaafı ve “görünmek”se şöhret afettir fehvasınca “olma”nın, yani kemale ermenin önündeki en büyük engellerden biridir. Ayrıca nefs terbiyesinde az konuşmak önemli bir yer tutar. Müslümanlıkta temel ahlak kaideleridir bunlar. Ama twitterda gevezelik etmekten, facebookta beğenilmek için şekilden şekle girmekten, Instagramda her anımızı görüntülenecek bir kayda dönüştürmekten geri kalmıyoruz. Yeni teknolojileri sorgulamaksızın ve hiçbir filtre ya da kasis koyma gereği duymaksızın hayatlarımıza dahil ediyoruz. Her davranışımızı sergilenecek, gösterilecek bir kayda dönüştürmenin, amelî durumumuzu ve hayat tasavvurunu nasıl etkiliyor olduğu meselesi ilmihalimize dahil olmalı. Kitapta, yüzleşelim ve gündemimize alalım diye altını çizdiğim meselelerden biri de bu.

Nazife Şişman
(Yenişafak, 30.10.2016)

İngiliz Sünniliği ve İngiliz Şiiliği arasında sıkışan Anadolu irfanı


İçinde bulunduğumuz bu yaratılmış dünyanın bohça katları gibi sarmalanmış çoklu yapısına bağlı olarak anlam katmanlarının veyahut eskilerin tabiriyle 'mana mertebeleri'nin oluşması tabiidir. Mamafih bu durum felsefede sübjektif-objektif bilgi ayrımı konusunu tartışmaya açar ama şunu da unutmamak lazımdır ki ananevi (tradisyonel) bilgelik sürecinde esas olan ferdin (süje) asaletidir. Maalesef modernite objektivite uğruna çağımızda ferdi bilgiyi ezdi yok etti. Bunun sonucunda meydanı farklı düşünmeye tahammül edemeyen zorbalar kapladı. Hele bu üslup din sahasında hakim tavır olmaya başlayınca ortalık ötekinin cezasını kesmeyi en büyük zevk olarak gören yargıçlara kaldı. Oysa ki anane bize; “Hakka giden yollar mahlukatın nefesleri adedincedir” düsturunu öğretmişti. Veyahut “Vahdet'in kesrette temaşası” demişlerdi erenler. 
Roger Garaudy / Çeviren: Cemal Aydın - Yobazlıklar
Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, 192 Sayfa, 15 TL
Günümüzde bir taraftan İngiliz Sünniliğinin diğer taraftan İngiliz Şiiliğinin nasıl Ariflerin İslamını öldürdüğünü anlamak istiyorsanız bu kitabı tavsiye ederim. O ariflerin “Göçtü kervan kaldık dağlar başında” sözlerindeki ikazı ve “dağ başı”nın neresi olduğunu anlamak istiyorsanız tavsiye ederim. Anadolu irfanı nasıl yetim kaldı, yerine tekfirci yaklaşım nasıl geçti anlamak istiyorsanız bir kere daha tavsiye ederim. Maateessüf! Batı tıp fakültelerinde hala kaynak kitaplardan birisi olan Tıp Kanunları kitabının, Ariflerin Makamları'na dair meselelerin, Namazın Sırları'na dair risalenin yazarı büyük bilge İbn-i Sina'nın, Erdemli bir Medeniyet nasıl inşa edilir derdinde olan bir Uzluk oğlu Farabi'nin yedi asırdır bu topraklarda yaşayan alimler tarafından ancak eserleri üzerine şerhler, haşiyeler yazılırken yedi asır sonra gelen yeni yetme molla özentileri tarafından tüyler ürpertici bir mantıkla nasıl kafir ilan edildiğini merak ederseniz hararetle tavsiye ederim.

Mahmud Erol Kılıç
(Yenişafak, 30.10.2016)

27 Ekim 2016

Beton binalar inşa edenler Hz. İbrahim'i anlamayanlardır


Tüm semavi dinlerin ortak çıkış noktası Hz. İbrahim baba-oğul yaptığı evle yerleşik hayata geçen ortak insanlık medeniyetini temsil ediyor.

Medeniyetin başlangıç simgesi de olan Kabe'nin en önemli özelliği basit ve tek katlı olmasıdır. Baba-oğul inşa edilebilmesidir. Bugün hem Müslüman olduğunu iddia ederek hem 10 katlı borç-bağımlılık üreten beton binalar inşa edenler Hz. İbrahim'i anlamayanlardır.

Batılılara Kabe'nin etrafına Dünya'nın en uzun gökdelenlerini diktirten Suud'lular Kabe esaslı medeniyeti anlamayan görgüsüzlerdir.

Bir evin en temel özelliği tabanda insanların kendilerinin üretebilmesidir. Beton yığını dikine yapılanan kentler esir toplama kamplarıdır.

B. Gültekin Çetiner
twitter.com/drcetiner

Kur'an düşünen bir toplum için indirildi, uyuyan bir toplum için değil


1. Cahil vâizlerin, ellerindeki "tekfir" sopasıyla Farabi ve İbn Sina gibi düşünürlere hoyratça vurmalarına sessiz kalanları tarih affetmez.

2. Ezberledikleri safsataları "din" zanneden cahiller anlamadıkları, kavramadıkları konularda daima küfr-tekfir silahını kullanmışlardır.

3. Çoğunluğun felsefeyle, bilimle, hakikatle uğraşması gerekmez, lakin hiç değilse edebe riayet ederek ehline hürmet göstermeleri gerekir.

4. Bir düşünürü eleştirmek başka, tekfir etmek (küfürle suçlamak) daha başka. Eleştirmek için akıl ve vicdan gerekir, tekfir için gerekmez.

5. Din insana nasıl inanacağını söyler nasıl düşüneceğini değil, öyle olsa medreselerde düşünmeyi öğretmek için İsagoci/Eisagoge okutulmazdı.

6. Tekfir marazdır.
Bana kafir demiş müfti efendi/Tutalım ben diyem ona müselman/Vardıkta yarın rûz-ı cezaya/İkimiz de çıkarız onda yalan.

7. Hadi göster bakayım şimdi de İbn'ur-Rüşd'ü?
İbn Sina niye yok? Nerde Gazali görelim?
Hani Seyyid gibi, Razi gibi üç beş âlim? (M. Akif)

8. Bugün niçin Farabi'ler, İbn Sina'lar yok? Çünkü hakikate ve hikmete hürmet yok. Devir vaaz ve vaizler devri. Hakikat niçin saklanmasın?

9. İlahiyat Fakültelerinde nakli ilimlere verilen önemin birazı akli ilimlere verilseydi hiç kuşkusuz inanç dünyamızın kalitesi artardı.

‎10. DÜŞÜN!
‎Çünkü Kur'an düşünen bir toplum (لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ) için indirildi, uyuyan bir toplum için değil.

Dücane Cündioğlu
twitter.com/ducane

İslâm dairesi içinde iseniz hayatınız mükemmel bir dairedir


Havf ve reca arasında tecelli eden şeye insanlık hali denilir. Sebatı intibakta saklayan dünya hayatı boyunca sadece Müslümanlar değil, bütün insanlar ömürlerini havf ve reca arasında tüketir. Bu acımasız serencamda Müslüman olan, kendisine Müslümanlık lütfedilmiş olan sahip çıktığı kulluk bilinci ile kendini diğer insanlardan ayırır. Aklı İslâm dairesine giren kişi hayat şartlarının ayarlanışında fert olarak kendine herhangi bir muhtariyet alanı tanınmadığı kanaatine vasıl olur. İslâm dairesi içinde iseniz hayatınız mükemmel bir dairedir.

Bundan anlayacağınız hayatınızı şubelere ayırmaksızın yaşayacağınızdır. Gözünüzü güne Müslüman olarak açar, gece başınızı yastığa Müslüman olarak koyarsınız. İnsanların beşikten mezara biricik hayatını önce iş hayatı, özel hayat diye ikiye ortadan ayırıp sonra her yarıyı küçük parçalara bölen kapitalizm bilhassa bu bakımdan küfrün temsil ettiğini gözlerden saklı tutamaz. Hem düşünce, hem de davranış mevkiinde Müslümanlığımızı imtiyaz bilmez isek bilginin künhüne erişme fırsatını kaçırmışızdır. Bize ne kadarı verilmişse hassasiyetimiz, ne kadarını koruyabilmişsek titizliğimiz bizi kulluk bilinciyle birlikte tarih bilincinin de edinildiği yere götürecektir. Böylece Müslümanlık imtiyazının Türklük imtiyazı ile aynı kapıya çıktığını görebileceğiz. Kulluk bilinci Müslümanın müstemleke ahalisi içinde yer almasını kabule mani olur.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 26 Ekim 2016)

26 Ekim 2016

Çocuk; Allah'ın emanetidir, bir işletim sistemi değildir


Yaşamlarından aile sevgisini alıp yerine kariyer zirvesini koyan ebeveynler, çocuklarını tam donanımlı birer robot gibi yetiştiriyorlar. "Bir dakikası bile boş geçmesin" diye o özel eğitimden bu özel eğitime koşturan çocuklar insanî vasıflarını kaybedip android'e dönüşüyorlar. Çocukların 'anlamlı' yaşayabilmesi her türlü sertifikadan, yabancı dilden ve marka giyimden üstündür. Anlam keşifle bulunur, eğitimle değil. Çocuk; Allah'ın emanetidir, sürekli geliştirilmesi gereken bir işletim sistemi değildir. Ona verilecek en güzel şey de vakittir, sevgidir.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Modern dünyanın çocuklar üzerindeki zararlı etkileri


Kızım anaokulundayken arabamız yoktu ve dolayısıyla gidiş-dönüş yaklaşık üç kilometre yürüyorduk. Kestirme olarak kullandığımız kilise bahçesinde saklambaç oynadığımızı, parktan geçerken gördüğümüz sincapları saydığımızı ve daha sonra bulmaları için onlara yerfıstığı sakladığımızı, sokakta sürekli gördüğümüz insanlar hakkında hikâyeler uydurduğumuzu hâlâ hatırlıyorum. Bütün bu oyunlar ve diğerleri doğaçlama şekilde ortaya çıkardı ve ikimizi de çok eğlendirirdi, öte yandan bazen de sevimli bir sessizlik içerisinde salına salına yürürdük. Birkaç yıl sonra araba aldık ve o dönemde okula gidişimizle ilgili hiçbir hatıram yok, korkunç trafik haricinde elbette. (sf. 68)

Birkaç yıl önce İngiltere'nin orta sınıf bir bölgesinde yaşayan, oldukça eğitimli bir çifti ziyarete gittiğimde tipik bir okul sonrası programına şahit oldum. Vardığım gün, sekiz yaşındaki oğulları eve geldiğinde bakıcının hazırladığı içecek ve sandviç onu bekliyordu ve sonrasında hemen 'Kumon metoduyla matematik' dersine yollandı. Döndüğünde yüzme kulübüne gitmeden önce ödevlerini bitirdi; ailecek aceleyle yenen akşam yemeği sonrasında yatmadan önce bir saat PlayStation oynama iznini kullandı. Diğer akşamlar, hafta sonları ve tatilleri de benzer şekilde adeta ağzına kadar takviye dersler, kulüpler, müzik dersleri ve özel gezilerle doldurulmuştu. Serbest bir şekilde oyun oynamak veya sadece 'dinlenmek' için bile zamanı yoktu. Bir keresinde iki randevu arasında zavallı çocuğun birkaç boş dakikası kalmıştı ve annesi paniklemiş gibi görünüyordu: sonunda bu boşluğu beni eğlendirmek için parende atmasını isteyerek doldurdu. Çocuk bu işte oldukça iyiydi, öte yandan belli ki hayatını, ebeveynlerini mutlu etmek için parendeler atarak geçiriyordu. (sf. 206-207)

Sue Palmer, Zehirlenen Çocukluk

Kimse Das Kapital’i okuyarak Marksist olmamıştır


FETÖ Mesih inancını merkeze alıyor. Radikal Selefi DEAŞ mistik bir son yazıyor... Bu ortaklık nasıl izah edilebilir?
Radikal hareketler de bazı mistik motifleri kullanıyor. Çünkü her ne kadar siyasi, ideolojik akımlarsa da bağlılarını mistifiye etmeleri gerekiyor. Bugün Marksizm bile mistifiye bir harekettir. Kimse Das Kapital’i okuyarak Marksist olmamıştır. İnsanlar, devrim türkülerini dinleyerek, mistik bağlanma duygularını yaşayarak, protest eylemlerin cazibesine kapılarak o ideolojiyi benimser. Bağlılarını sürekli artıran hareketlerin çoğunda mistikleştirme zaten vardır. Ama mistikleştirme ve tasavvuf birbirine karıştırılmamalı. Çok farklı alanlardır bunlar. DEAŞ gibi örgütler bağlılarına şahadet vadeder. “Ölüm anında bile acı çekmeyeceksiniz. Derhal sizi cennete alacaklar. Altından ırmakların aktığı cennetlerde huriler sizi bekliyor” denir. Genç çocukların gözleri bunlarla bağlanır. İdeoloji inşası sürecinde de kıyamet, Mehdi, büyük son vaadleri kullanılır. DEAŞ’ın bunları kullandığı bir gerçek. O tür hareketlerde çokça görülen bir hadisedir bu. DEAŞ ya da FETÖ’nün bu tür inanışlara sahip olmalarını çok da önemsiyor değilim. Yani olay biraz sosyopolitik, ideolojiktir. Bunlar nasıl yetiştiler? Nasıl güçlendiler? Arkalarında kimler var?” gibi esas hedeflerini bulmak gerekiyor. Evet bu malzemeleri kullanıyorlar ama işin ötesinde çok daha başka boyutlar var. FETÖ tamamen öncelikle psikopatolojik bir vaka. Tabii ki sonrasında uluslararası politik çevrelerin bir maşası haline geliş var...

Ya Anadolu? Kahin, Mesih, Mehdi, Deccal etrafındaki oluşumlara ne derecede kıymet verdi?
Osmanlı’da sahte Mehdi bir iki yerde zuhur etmiştir. En eski kasetlerine bakacak olursak Fetullah Gülen’in de benzer şeyler söylediğini, Mehdi’nin geleceğine dair tarih verdiğini ben hatırlıyorum. Fatih’te büyüdüm. Bizim muhitimizde de bazı hocalar “Mehdi Şam’a gelecek. İstanbul’un Avrupa yakası batacak. Şam’a yakın yerlere yerleşin” diyordu. Tanıdığım bazı ailelerin sırf bu yüzden Urfa’dan, Antakya’dan yer aldıklarını Mehdi’yi beklediklerini biliyorum. 2-3 yıl sonra geri döndüler tabii ki... Fakat çoğunluk bu yorumları dinledik ama değil Urfa’ya gitmeyi düşünmek, Anadolu yakasına dahi geçmedik. Bizde sahih ana cadde olduğu sürece uç yorumlara müsaade edilmemiştir. Bu tür şeylerin tesiri fazla olmaz. Geleneksel İslam’ın kaynaklarında kıyamet alametleri haberleri vardır. Bazı muhaddisler tarafından müstakil kitaplarda toplanmışlardır. İşin erbabı bunları inceler, senetlerinde bakar, ihtilaflar var ise değerlendirir. Ama umumi konuşacak olursak kolaycılığa kaçamıyoruz, bazı modernistlerin yaptığı gibi. Çünkü elimizde kapı gibi Buhari var, Müslim var.

Mahmud Erol Kılıç
(Star, 22.10.2016)

"Kötülüğü ben durdurabilirim" diyenler, tarihi yazar


Travma ruhun depremidir ve bildik dünyayı yerinden oynatır. Ne ki yeri geldiğinde travmadan da özgürleşebilmeniz gerekiyor, bunun için bakışlarınızı usul usul dış dünyaya çevirmeli ve ilerlemelisiniz. Sadece kayba, travma ve buhrana odaklanmak kendinizi acıya zincirlemeniz demektir. Oysa çoklarımız bu hapishaneden hoşnuttur. Mağduriyet kimliği bir zaman sonra mayalanır ve sarhoşluk verir insana. ‘Ben yaralarım kadarım’ demeye başlarız. Ulu orta yaralarımızı gösterir, kurban kimliğimizi bayraklaştırır ve dünyaya yaralarımızla sokuluruz. İnsanın bu dünyadaki yolculuğu örtülerden, yanılsamalardan sıyrılarak gerçek benliğini idrak etme serüvenidir bir bakıma. Zira o güzeller güzeli hadiste söylendiği gibi, ‘kendini bilen Rabbini bilir’. İnsanın kendisine büyümek ve tekâmül etmek için de bir fırsat vermesi gerekir. Büyüyebilmek ve inkişaf edebilmek için içimizde birikmiş onca acının geçip gidebilmesine de izin verebilmemiz gerek. Bir yol açalım ve içimizde fazla eğleşmesinler. Travma içimizde dallanıp budaklanmasın, kök salmasın. O istenmeyen travmatik deneyimle yaşamanın yeni bir yolunu bulabilelim. Kendi acımıza demir atıp oradan süreğen bir mutsuzluk üretmek yerine, başka insanlar bu kabil acılar yaşamasın için seferber olabilelim. Olmuş olanı kabullenmekle başlayalım işe, hayır onu yok saymakla veya inkâr etmekle değil, kabullenmekle. Mağduriyeti bir hak arayışına, bir hak savunusuna dönüştürebilmek. Kurbanlıktan hak arayıcılığına evrilmek. ‘Kötülüğü ben durdurabilirim’ diyenler, tarihi yazar.

Böylece korkunun zindanından çıkar, kötülüğün bizi felç eden küstahlığına karşı sesimizi yükseltir ve başka ruhların incinmesine karşı gövdemizi siper ederiz. Çaresizlik sorumluluk hissine inkılap eder. Her acıdan sonra çatallanan bir yol vardır karşımızda: Pişmanlık, öfke ve depresyonun yolunu mu izleyeceğiz, yoksa doğru bir zamanda, duygusal olarak daha yetkin hissettiğimizde bizi özgürleştirecek olan o yola mı yöneleceğiz? Gelişmeyi, büyümeyi, hikmeti, özgürlük ve merhameti yeğleyecek miyiz?

Kimse acının denizlerinde bile isteye yüzmek istemez. Travma, acı ve keder evlerden ırak olsun isteriz. Yine de geldiklerinde, biz ruhumuzu bu yeni misafirlere açabilirsek eğer, bize bir şeyler öğretirler. Hayat hakkında oluşturduğumuz yerleşik kanaatler dünya değiştiğinde bir işe yaramaz. Hayatın değiştiği yerde bize yeni görme biçimleri gerekebilir. Ruhsal örselenmeden büyüyerek, gelişerek, tekâmül ederek çıkabilmek ancak hayattan öğrenmeye açık olmakla mümkün. Buna travma sonrası büyüme deniyor. Hayat bize önce şunu öğretir: Servet ve kudret sahibi olmak bize bütün dizginleri elimizde tutma imkânı vermez, ne olursak olalım geleceği matematik bir kesinlikle yordama imkânımız yok. Hayat üzerinde mutlak bir kontrolümüzün olamayacağını idrak ve kendi acziyetimizi fark edebilmek dahi büyük bir derstir. Acı bizim başımıza gelen olaydır, ıstırap ise başımıza gelen olaya atfettiğimiz anlamın, bizde yarattığı olumsuz sonuç. Çoğu zaman bizi mutsuz eden şey yaşadığımız olay değil bizim ona verdiğimiz anlam, ona bakış açımızdır. Yüreğine acılar dokuyan bir tezgah’ olarak insan, ‘acıyı bal eylemeyi’ de bilir. Bir travmayı yaşamış olmak hayat felsefemizde önden kestirilemeyecek kertede zenginleştirici bir etki bırakabilir. Bu deneyimin ruhumuza kattığı derin mana ile kişisel hayatımıza ilişkin daha zengin bir hikâye tahakkuk edebilir. Meşum darbe girişimi gecesi yiğitçe sokaklara sokulan bir insanın, çocuklarına anlatılacak çok zengin bir hikâyesi vardır. Kişiliğini, kimliğini, yurdunu zalimlere çiğnetmemek için direnen insanların ruhlarının en mutena köşesinde bir kıvanç madalyası taşıdıklarını söyleyebiliriz.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 24.10.2016)

21 Ekim 2016

1970'te Almanya'daki Türkler: Gurbette "yerli" kalmaya çalışmak




Bir gecede biz Türkler on bir asır öncesinin şartlarına, yani 1071 öncesine döndük


Türkiye’de cumhuriyetin ilân edildiği zaman zarfında takriben 11 milyon insan yaşıyordu. Yaşıyordu yerine hayatta kalmıştı desek daha doğru olur. Bunların 7,5 milyonunu “göçmen” diye adlandırılabilmemiz mümkündü. Hepsi bizim yurdumuza yani Türk toprağı olduğundan şüphe duyulmayan bu alana Cumhuriyet’le nihayetlenen asrın çeşitli tarihlerinde Balkan topraklarından, Kafkasya’dan, Müslüman nüfusa sahip Asya ve Afrika ülkelerinden çok farklı sebeplerle gelmişlerdi. Hiçbirinin Türk topraklarındaki mazisi yüz yılı aşmıyordu. Bunlardan geriye kalan 3,5 milyon nüfusun bileşenleri kimlerdi? Geride kalanların çoğunluğunu canını ve/veya mülkünü sağlama almak için Müslüman görünmek zorunda kalmış yerleşik gayri-Müslimler (Yahudiler, Ermeniler, Grekler, Süryaniler ve kimbilir daha neler) teşkil ediyordu. Hâsılı, her nedense meşrutî monarşiyle değil de cumhuriyetle idarede karar kılınan günlerde Türk bayrağını kimin melanetine kılıf yaptığını, kimin bayrağımızı, sancağımızı kendi kefeni bilip başının üzerinde tuttuğunu ayırt etmek her baba yiğidin harcı değildi. Yüzüncü yılına yaklaşan Türkiye Cumhuriyeti tarihi bir milletin yükselişini resmetmez. Bu tarih yüksek Türk milletinin günden güne pürüzleriyle başının derde girişinin tarihidir.

Türkiye 12 Eylül 1980 sabahından itibaren bir yolda, American way of life yolunda her gün biraz daha uygun adım ileri gitmekte, kaz adımlarıyla hızı artırılarak ilerletilmekte idi. Büküme 15 Temmuz 2016 gecesi varıldı ve bir gecede biz Türkler on bir asır öncesinin şartlarına, yani 1071 öncesine döndük. Bu harikulâde, akıllara seza ricat, bir başka deyişle irtica olayının özüne dair bilgi yakınlarda hükümetin bir mensubundan, benim üçüncü şiir kitabımın kapağını yapan, kendisinden gazete yazarlığımın ilk günlerinde “tribünlere oynamak” deyimini öğrendiğim, Encounter karii, “Öteki Türkiye” sözünün mübdii, Karay köylü mensubundan elde edildi. Bu muhterem zat “Bizim kültürümüzde slogan olarak tekbir yoktur” beyanında bulunarak Faruk Sükan’dan günümüze değin Türkiye’de teşkil edilmiş hükümetlerden her hangi birine mensup kimsenin ağzından çıkabilecek en doğru sözü söylemiş oldu.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 12 Ekim 2016)

İsmet Özel: İstiklâl Marşı Anayasa'da niçin yer aldı? Çıkartılırsa ne olur?



İsmet Özel'in 28 Eylül 2013 Cumartesi günü Ankara'da yaptığı "Üryan Geldim Gene Üryan Giderim" serlevhalı konuşmasından alınmıştır.

Konuşmanın devamı:
https://www.youtube.com/watch?v=0N10Z98PWS0

Kitâb’ı Sünnet’i, İcmâ’ı kaldırıp attık


Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dini:
Hurâfeler bürümüş en temiz menâbi’ini.
Değil hakâikı Şer’in, bugün, bedîhiyyât
Bilâ-münâkaşa ikrar olunmuyor… Heyhât!
Kitâb’ı Sünnet’i, İcmâ’ı kaldırıp attık;
Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.
Yıkıp Şerîat’i, bambaşka bir binâ kurduk;
Nebî’ye atf ile binlerce herze uydurduk!
O hâli buldu ki cür’et: “Yecûzu fi’t-tergîb…”
Karâr-ı erzeli fetva kesildi!... Hem ne garîb,
Hadîsi vaz’ ediyorken sevâb uman bile var!
Sevâbı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar!
Cihân-ı titretiyorken nidâ-yı “Men kezebe…”
İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bî-edebe:
Lisân-ı pâk-i Nebî’den yalanlar uyduruyor:
Sıkılmadan da “sevâb işledim” deyip duruyor!
Düşünmedin mi girerken Şerîatin kanına?
Cinâyetin kalacak zanneder misin yanına?
Sevâb ümîd ediyor ha! Deyin ki nâmerde:
“Sevâbı sen göreceksin huzûr-ı mahşerde!"
Tepende gezdirecek ra’d-ı intikamını Hak,
Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.
Yakandan inmeyecek dest-i kahrı hüsrânın…
Nasıl iner ki, önünden kaçıp da nîrânın,
Civâr-ı nûr-ı nübüvvette mültecâ bulsan;
Bu türlü kurtuluş imkânı yok ya… Kurtulsan;
Şu izdihâmın elinden -ki belki bir milyar
Nüfûs-ı hâsiredir- kaçmak ihtimali mi var?
Bugün fesâdına kurban olan zavallıların
Vebâli boynuna yüklenmesin mi yoksa, yarın?
Kolay mı ümmeti ıdlâl edip sefîl etmek?
Kolay mı dîni hurâfât içinde inletmek?
Niçin Kitâb-ı İlâhî’yi pâyimâl ettin?
Niçin Şerîat’i murdâr elinle kirlettin?
Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir sâha?
Nedir bu salladığın çifte, Kâ’betullâh’a?
Herif! Şu millet-i ma’sûmeden ne isterdin,
Ki doğru yol diye tuttun, dalâli gösterdin!

Mehmet Akif Ersoy
(Safahat, Beyan Yayınları, 2009, Vâiz Kürsüde)

14 Ekim 2016

Tanrı Dağları'nın Gözyaşları: Türkistan'da 25 Yıl


Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Türkiye Diyanet Vakfı tarafından cami inşa etmek üzere görevlendirildiğim Ata yurdumuzda (Türkistan Türk cumhuriyetlerinde) çeyrek asra yakın yıllarım geçti. Cenabı Hakk’ın lütfu keremiyle yolumuz önce Azerbaycan’a sonra ata yurdumuz Uluğ Türkistan’a düştü. Birçok eşimizin dostumuzun teşvikleri ile gördüklerimizi, duyduklarımızı yazmaya başladım.

Bu coğrafyaya geldikten sonra en büyük heyecan kaynağımız her zaman Tanrı Dağları oldu. Çeyrek asra yakın bir süredir bu coğrafyada yaşamama rağmen, bazan eteklerinde, bazan yamaçlarında, bazan da zirvelerinde bulunduğum Tanrı Dağları bana hep heyecan verdi. Bu dağların ayrı bir özelliği, ayrı bir güzelliği var. Fakat Tanrı Dağları’nın şimdi başı hep dumanlı. Tanrı Dağları üstündeki karlarının dışında, iki asırdır hüzünlerle, elemlerle yüklü. Yaylalarında beslediği, vadilerinde sakladığı Türk milleti eski haşmetini, eski kudretini kaybettiği için Tanrı Dağları’nın da gözlerinin yaşlı olduğunu hissettim.

Son iki asırda çok ezildik. Güçsüz düştük. Tanrı Dağları’nın gürbüz evladı her yerde ezildi. Her yerde zulüm gördü. Doğu Türkistan’da, Orta Asya bozkırlarında, Kırım’da, Kazan’da, Kuzey Afrika’da, Yemen çöllerinde milyonlarca insanımız kırıldı. Geçmiş yıllarda zaferlere zaferler eklerken, artık elemlere elemler yüklemeye başladık. Artık iki asırdır milletimizin gözü yaşlıydı. Tanrı Dağları’nın eteklerinde, yamaçlarında yaşayan Türklükle birlikte Tanrı Dağları da ağlıyordu. İki asırdır gördüğümüz zulümler, kıtaller bizi bitiremedi, yok edemedi, ama milyonlarca insanımıza insanca yaşama hakkını bile vermeyen emperyalist güçlerin husumetleri hiç bitmedi, bizi yeryüzünde yok etmeye bir kez ahdetmişlerdi. 

Cenâb-ı Hak’tan niyazımız odur ki, iki yüz yıldır dökülen kanlarımız, akan gözyaşlarımız inşallah kefaretimiz olur ve makûs talihimiz sona erer. Çünkü cihanın Türklere ihtiyacı var.

Özer Ravanoğlu, Tanrı Dağları'nın Gözyaşları: Türkistan'da 25 Yıl
Ötüken Neşriyat, 574 Sayfa, 35 TL

Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler


"Esasında dinde “füruât” (ikinci derecede önemli) olarak yorumlanabilecek bazı hususları, muhataplarını tekfir edecek derecede kullanma tavrı, günümüzde de bir zihniyet örneği olarak devam etmektedir. Dört Halife döneminden sonra başlayan ve bugün farklı grup, tarikat, cemaât, dinî veya siyasî hareket görünümünde devam eden bu zihniyet, esas olarak ideallerine yönetim gücünü arkasına almak suretiyle tepeden inme bir metotla ulaşmayı hedeflemiştir."

Osmanlı İmparatorluğu’nun 17. yüzyıldaki fikir ve zihniyet dünyasını resmeden bir kitap… Ulemâ içi tartışmalar ve kutuplaşmaların, sadece dinle ilgili değil, devlet ve toplum hayatı ile ilgili tayin edici olduğu bir dönem bu. Fakihlerle sofular, başka deyişle vâizlerle şeyhler arasındaki, İslâm tarihini kat etmiş mücadelenin bu safhası da siyaseti etkileme emeli etrafında düğümleniyor. Ali Fuat Bilkan, iki ulemâ “hizbini” oluşturan Kadızâdeliler ile Sivâsîler arasındaki kavganın, nasıl bir kargaşaya ve aynı zamanda nasıl bir taassup hâkimiyetine yol açtığını anlatıyor. Tütün ve kahve kullanımından şarkı söylemeye, selâm usullerinden kabir ziyaretine, birçok somut konudaki münakaşalarla birlikte… Hikâyede, adı deyimleşmiş Cinci Hoca’nın ve günümüzde komplo teorilerinin konusu olan Sabetay Sevi’nin de yeri var. Günümüzün siyasal zihniyet dünyasını ve kültürünü anlamanın da anahtarlarını sunan bir inceleme.

Ali Fuat Bilkan, Fakihler ve Sofuların Kavgası: 17. Yüzyılda Kadızâdeliler ve Sivâsîler
İletişim Yayınları, 207 Sayfa, 18,50 TL

13 Ekim 2016

Geçmişi tekrarlayarak gelenekçi olunmaz


Yönetici zümre ve entelijansiya, Avrupa’nın bizi geri püskürten ekonomik ve teknolojik üstünlüğüyle sosyal ve kültürel organizasyonu arasında deterministik bir ilişki kurmuş, mesela suçu toplumu uyuşturduğunu düşündükleri eski musikiye yüklemiş, tiyatromuz, operamız, polifonik müziğimiz olursa, yazıyı sağdan sola değil de, soldan sağa doğru yazarsak, eski binaları yıkıp düz caddeler açarak eğri büğrü sokaklardan kurtulursak ilerleyeceğimizi zannetmişlerdir. Bunun tabii sonucu, “mani-i terakki” olduğu düşünülen bütün değerlerden -çok zaman vandalizm ölçülerine varan- bir kurtulma gayretidir.

Bu vandalizmin ciddi bir tepki ve öfke yaratması kaçınılmazdı; önceleri yer altında barınmaya çalışan bu tepki, yer üstüne çıkma imkânı bulduğunda, elinde kalanların yaratıcılığın kaybetmiş bir medeniyetin külleri olduğunu fark edemedi ve bu küllere perestiş etti.

***

Küllere tapınmak değil, ateşi canlı tutmak, tarih şuurudur. Tarih şuuru, geçmişin aslında geçmemiş olduğunun farkına varmak, daha açık bir ifadeyle, geçmişin hal’de mündemiç olduğunu bilmektir.Geçmişin hal içinde varlığını hissetmek, sınırsızı sınırlı olanda, yani bugünde bulmak bir şairi yahut yazarı gelenekçi yapar” diyor T. S. Eliot.

Tarih şuuru, muhteşem zaferlerden dem vurmak, mefahirden söz etmek, geçmişte kalan her şeyin iyi, doğru ve güzel olduğunu zannetmek değildir. Geçmişi tekrarlayarak gelenekçi olunmaz. Aslolan, Tanpınar’ın ifadesiyle “Devam ederek değişmek, değişerek devam etmek”tir. Geleneğin içinde yetişmiş büyük bir âlim olan Elmalılı Hamdi Yazır da “Beka içinde yenilenme, yenilenme içinde beka” diyordu. “Beka”yı gelenek diye tercüme edebilirsiniz.

***

Bu süreç, hiç şüphesiz, bizdeki gibi kültürden dramatik kopuşlar ve travmalar yaşamamış toplumlarda sağlıklı işleyebilir. İçinden geldiğimiz kültür, yaratıcılığını sürdürerek kendini yeniden üretme imkân ve şartlarını kaybettiği için kafalarımız çok karışık. Kısacası, trajik bir durumla baş etmek zorundayız. Bizim olduğunu zannettiğimiz kültür, aslında artık bizim olmayan, anlam dünyasını kaybederek dışına ve uzağına düştüğümüz, bu yüzden içi boşalmış formlarıyla avunduğumuz bir kültürdür.

Peki, bu kültür ve gelenekle yeniden bağlantı kurmak mümkün mü? Mümkün elbette. Hiçbir kültür büsbütün yok olmaz. Bizim kültürümüz işte burada, kütüphane raflarında, arşiv depolarında, mimari eserlerde, şehir dokularında, hatta mezarlıklarda... Eğer bu kültürün dilini öğrenip şifrelerini çözerek derinliklerine nüfuz edebilirseniz, onu yeniden üretebilirsiniz.

Beşir Ayvazoğlu
(Karar, 13.10.2016)

Önce şehirlerimizle, yaşadığımız hayatla yüzleşebilelim


Tradisyonel ekolün “kutsal sanat” dediği geleneksel İslam sanatlarının vahyi kaynakları, güzellik anlayışı, insan, evren tasavvuru gibi temel sorunsalları felsefi anlamda halletmeden yapılacak girişimler sadece iyi birer kopya olabilir. Rahmetli Turgut Cansever'in, sanat tarihinin tüm branşlarda temel ders olarak okutulması önerisi müthiş bir tespittir.

Bu arada İslami ve muhafazakar kesimlerde sanatın edebiyat verimleri ile sınırlı olduğu dönemlerden plastik alanda da eserler vermeye yoğunlaşılması bir eksikliğin telafisi olarak yorumlanabilir. Bu aşamada İslam sanatının en kuşatıcı ve temel dallarından birinin yani mimarinin neredeyse akla hiç getirilmemiş olması tam da bu söylediklerimize tekabül ediyor. Mimari gibi İslam sanatlarını kuşatan, tüm geleneksel unsurlarıyla beraber yaşayan hayatın içinde bir sanat alanında, bırakalım eser vermeyi tartışma gereği bile duyulmaması çelişki değil. Tam da içinde bulunduğumuz fikri, estetik, siyasi ve de ahlaki durumu yansıtıyor. Üstelik ebru, tezhiple sınırlandırılmış bir geleneksel sanat anlayışına zıt mimaride en fazla yozlaşmanın yaşandığı dönemlerdeyiz. İslam mimarisinin ruhunu modern zamanlara yeniden üfleyecek arayışları gerçekleştirebilmek için geleneği, yaslandığı değerler sistemini iyi bilmeli ki onun üzerine yeni, özgün ve özgür açılımlar yapılabilsin. Bu temel ilke tüm sanatlar için geçerli.

Şehirleşmenin yani yaşadığımız hayatın bu kadar yozlaştığı bir dönemede özgün bir İslam mimarisi geliştirilebilir mi? İslam mimarisi denilince sadece cami mimarisinin anlaşıldığı hayattan koparılmış bir mimari anlayışının genel kabul gördüğü ortamda özgün eser verebilmek ne mümkün. Önce şehirlerimizle, yaşadığımız hayatla yüzleşebilelim ki mimari eserler ortaya çıkabilsin.

Akif Emre
(Yenişafak, 13.10.2016)

12 Ekim 2016

Merasimler kültürümüzü, özümüzü yansıtır


Merasimlerini yaşatmayan toplumlar, tarih sahnesinden silinmeye mahkumlardır. Merasimler kültürümüzü, özümüzü yansıtır. Gerçekten de bizim medeniyetimize aitse yani dejenere olan kültüre ait değilde bizim medeniyetimize aitse merasimler toplumların bekası için önemli bir yer teşkil eder.

İstanbul'un Mekkesi, Fatih Camisi'dir, Medinesi Eyüp Sultan Camisi'dir, Kerbelası da Sümbül Efendi Camisi'nin olduğu, daha doğrusu Hz. Hüseyin'in kızlarının bulunduğu Çifte Sultanlar Kocamustafapaşa'dır. Bundan dolayı da aşure, Kerbela şehitlerinin, o facianın yaşandığı tam sene-i devriyesinde ilk aş burada kaynar. Fakat nasıl kaynar, oturup burada keyif yapmak değildir murat. Oturalım da bir eğlence düzenleyelim değildir. Madem ki matemdir, madem ki burada murat olan maneviyattır, işte bu maneviyat için Sümbül Efendi'de aşlar besmelerle, Fatihalar ile açılır. Zemzem suyundan buğdayının yıkanmasına kadar her safhasında ayetler okunur, şifa duaları okunur, tevhidler getirilir. İstanbul'da ilk aş; Sümbül Efendi'de pişer.

Yemekte nohutu, fasulyeyi, şekeri bir arada görmeyiz. Nasıl oluyor hepsi bir kaynıyor, ayrı bir tat oluyor. Gelin beraberce hamlıklarımızı pişirelim, güzelce tatlanalım ve burada bu aşı şifa niyetine içerken, şuradan rızıklandığımız hangi topraklar üzerinde olduğumuzu unutmayalım.

Böyle bir medeniyetin yetiştirdiği toplumu dünya üzerinde göremeyeceğimizi biliyoruz. İşte burada tehvidlerle beraber aş kaynatacak herkese, kim olduğuna bakılmadan Allah için kapısı çalınacak, o muharrem gün hatırlatılacak, Hz. Hüseyin Efendimiz hatırlatılacak, ehlibeytin üzerimizdeki hakkı hatırlatılacak. Ehlibeyt zulme karşı el pençe divan durmadı, kendilerine çok güzel mutemer olabilirdi ama olmadı. Onlar bir şeyleri düzeltmek için meydana çıktı, mücadele etti. Bir uyanış vardı, bir ideal vardı. İşte bunların hepsi bugün aşure oldu kazana girdi. İnşallah sonra da insanların kursağından helal lokma olarak akacak hem de muhabbet olarak kalplerinde yer bulacak. Burada ilahiler okunuyor. İlahilerde Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş, Hacı Şabani Veli, Hasan, Hüseyin var. İşte bizim coğrafyamızda bu mayanın çalındığı yer bu ocaklar.

M. Fatih Çıtlak

Büyük medeniyetler izdüşümleriyle yaşarlar


Büyük medeniyetler izdüşümleriyle yaşarlar. İstanbul'da Mekke'nin temsil edildiği yer Fatih Külliyesi'dir. İstanbul'da Medine-i Münevvere'nin temsil olunduğu yer Eyüp Sultan'dır. İstanbul'da Vaka-i Kerbelâ'nın temsil olunduğu yer Sünbül Efendi Dergâhı'dır. Sünbül Efendi Dergâhı'nda her on muharremde her cemaat kendine göre bir matem, bir hüzün zamanı yaşar. Büyük medeniyetlerin meserret ve sürur günleri olduğu gibi matem ve hüzün günleri de vardır, olmak mecburiyetindedir. Olmazsa o medeniyet büyük medeniyet olmaz.

Sadettin Ökten

Bu vücûd iklîmine bin cân gelir, bir cân gider


Bu vücûd iklîmine bin cân gelir, bir cân gider.
Gâhî cânân cân olur, gâh cân bî-cânân gider.

Emr-i nefse râm olup, dâim mücâhid olmayan,
Hâib ü hâsir kalır, nâdân gelir nâdân gider.

Her hevâ mahvolmadan etmez tecellî “fakr-ı küll”,
Giymeyen takvâ donun, şâh olsa da hırmân gider.

Bilmeyen asl-ı vücûdu, bulmayan Mevlâ’sını,
Sûretâ insân gelir de, sîretâ hayvân gider.

Cümle eşyâyı bi-zâtillâhi kâim görmeyen,
Görmez ol râhat yüzü, nâlân gelir nâlân gider.


“Men ‘aref” sırrın duyup, Mevlâ’sına vârın veren,
Hâdim-i insân olan; insân gelir, insân gider.

Varlığındır mâni’-i tevfık olan etme cedel,
Bu misâfir-hânede handân olan giryân gider.

Nûr-ı tevhîdi karartır şehvet ü hırs u gadab,
Hubb-i dünyâya dalan, üryân gelir üryân gider.

Dergah-ı pîr-i cenâb-ı Hazret-i Belhî’ye kim,
Sıdk ile dil bağlasa; ol kul gelir, sultân gider.

Nefs ile kâim olup, kim secde etmez âdeme,
Ey Kemâlî bil onu, şeytân gelir şeytân gider!

Osman Kemalî Efendi

Nazar ber kadem


Biz lise ve üniversite yıllarında “nazar ber kadem” konusunda çok tembihlenmiştik. Yanlış bir şeye gözünüzün ilişmesi şöyle dursun gereksiz olan afişler, yol tabelaları, mezar taşları bile dikkatinizi dağıtır, derdi hocalarımız. Biz de hep ayak uçlarımıza bakardık. Zihinlerimizin berrak, hafızamızın güçlü olmasını harama ve boş şeylere bakmaktan sakınmamıza borçluyduk. Öğrenciyken saatlerce orijinalinden Gazali okurdum, yorulunca hafızamı rahatlatmak için matematik çalışırdım. Bir sayfayı okurken, öbür sayfa ezberimize girerdi. O kadar temiz bir dimağımız vardı demek ki. Bir yandan bizim gençliğimizde üzerimize evliyanın nazarı değdi. Bunun çok büyük bereketi oldu, diye düşünüyorum. Öğrencilik yıllarımızda Mehmed Zahid Kotku, Ali Ulvi Kurucu gibi birçok kıymetlerle tanışma fırsatımız oldu. Sohbetlerinde bulunduk. Kalbimize sürekli mukayyet olmamız gerektiğini öğrendik. Sakınmak noktasında soruyorsanız Yusuf aleyhisselam’ın kıssası, bize bu hususta mihmandardır.

Metin Karabulut
(Nihayet, Eylül 2016)

11 Ekim 2016

Bir Kişi Kim Hakk'a Âşıkdır Hakk'a Zâtî Yâr Olur



Bir kişi kim Hakk'a âşıkdır Hakk'a zâtî yâr olur
Âşık-ı sâdık muhibb ü tâlib-i dîdâr olur

Çün elest bezminde "lâ"yı ref' edüb "illâ" diyen
Ahdine sabit-kademdir "sâdıkü'l ikrâr" olur

Mâl u mülk ü devlet ü dünyâya vermez gönlünü
Bende-i "âl-i abâ" gencîne-i esrâr olur

Cân ü dilden kim vücûdun râh-ı Hakk'a bezleder
Rûz-i mahşerde şefî'i Hayder-i Kerrâr olur

Vâsıl-ı dîdâr-ı Hakk ol kişidir kim Hilmîyâ
Her nefesde câm-ı cem-i tecrîd ile hüşyâr olur

Nutk-i Şerîf: Hilmi Dede
Okuyan: Sebilci Hüseyin Efendi

Düşdü Çün Kim Kerbelâ'ya Gözleri Şehlâ Hüseyn



Düşdü çün kim Kerbelâ'ya gözleri şehlâ Hüseyn
Kâinâta lerze düşdü dediler hep vâ Hüseyn

Akdı ol dem Kerbelâ deştinde tûfân-ı belâ
Al kızıl kân içre kaldı ruhleri hamrâ Hüseyn

Her Muharrem cem' olup anda gürûh-i âşıkân
Âh u feryâd eyleyüp derler kamusu yâ Hüseyn

Çekdiler tîğ-ı cefâyı dûdmân-ı Hayder'e
Âşıkân kanlar döküp çağırdı vâveylâ Hüseyn

Mâtem-i âl-i abâ'çün geydi mü'minler siyâh
Şâd olup bu vak'adan hep zümre-i a’dâ Hüseyn

Şevketâ bu vak'adan kan ağlamak hengâmıdır
Kerbelâ'da oldu sergerdân kadd-i bâlâ Hüseyn

Mersiye: Şâir Şevket Efendi
Okuyan: Hâfız Hamid Belli

Gelin Ey Ehl-i Velâ Cûş Edelim Çağlayalım



Gelin ey ehl-i velâ cûş edelim çağlayalım
Kerbelâ fâci'asın yâd ederek ağlayalım
Giyelim kisve-i mâtem karalar bağlayalım
Mâtem-i Âl-i Abâ ile ciğer dağlayalım
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Bilmek ister misin ey ehl-i velâ n'oldu bugün
Gül-i bâğı nebevî vâh ne yazık soldu bugün
O Hüseyn-i Alevî işte şehîd oldu bugün
Mâtem-i Âl-i Abâ ile cihân doldu bugün
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Kerbelâ yazısının şiddeti oldu berter
O havlin ateşi olmuşdu cehennemden eser
Savaşan sadece son kalmışdı Ali Ekber
Atılan bir ok ile oldu şehîd ol gevher
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Hastalanmış yatıyordu ol Ali Asgar
İnliyordu bir içim su diyerek o server
Sararıp solmuş idi hayf ki o mâh-ı enver
Bir içim suyu dirîğ etti o zâlim ebter
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Sarılıp boynuna Zeyneb dedi ey Zeyn-el-abâ
Edeyim göz yaşım ile seni yavrum işbâ
Ağlıyor şimdi bize rûh-i Cenâb-ı Zehrâ
Göğsüme koy başını ağlama ey mehlikâ
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Safter-i kerb-i belâ işte bugün oldu şehîd
Kutve-i ehl-i safâ işte bugün oldu şehîd
Ziynet-i arz u semâ işte bugün oldu şehîd
Nuhbe-i Âl-i Abâ işte bugün oldu şehîd
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

İçdi çün câm-ı şehâdet o Hüseyn-i yektâ
Yere düştükde başı titredi arş-ı a'lâ
Göklere çıktı o dem velvele-i vâveylâ
Sen de eflâke çıkar nâleni ey Hazmî-i şeydâ
Soldu eyvâh bugün Fâtıma gül goncaları
Öldürüldü Ali‘nin gönlünün eğlenceleri

Nutk-i Şerîf: Muhammed Hazmî (Tura) Uşşakî
Okuyan: Hâfız Hamid Belli

Aliya İzzetbegoviç özel etkinliği


Türkiye Yazarlar Birliği, Aliya İzzetbegoviç özel etkinliği düzenleniyor. İstanbul Şubesi'nde gerçekleştirilecek etkinlik 14 Ekim 2016 Cuma günü 18.30'da başlayacak.

İstanbul’un Mızrabı: Tanburi Cemil Bey


Prof. Dr. Namık Sinan Turan ve Dr. Bilen Işıktaş, 11 Ekim’de Tanburi Cemil Bey’i anlatacak. Program, Altunizade Kültür ve Sanat Merkezi’nde 19.30’da.

Bir medeniyetin adamı olmak


Gençlere eğer siz dünyada bir varlık olmak istiyorsanız "Şu Osmanlıyı iyi öğrenin" diyorum. "Ona erişecek kodları, altyapıyı kurun" diyorum. Onlar bakıyorlar "Bu iyi bir adam ama zor şeyler söylüyor, biraz da hikâye anlatıyor, kendisi bir başarı gösterse zaten zengin olurdu, bir mansıp mevki sahibi olurdu, nüfusu olurdu, işte nasılsa profesör olmuş" diyorlar. Türkiye'de insanlar...

Bir defa dil. Lisanı öğreneceksiniz. Dilden sonra o dilin zevkine varacaksınız. Şimdi bugün artık Türkiye'de maalesef Türkçe konuşulmuyor... Dilin zevkine vardığınız zaman şiirin zevkine varacaksınız. Şiirin zevkine vardığınız zaman tarihin tadını almaya başlayacaksınız.

Her kültürün, her medeniyetin kendine özgü kodları var. Bu kodlar bilgiden çok haz kodlarıdır. Sizin mensubiyetiniz hazla gerçekleşir, tat aldığınız zaman gerçekleşir. Bilmek başka bir şey, o zaman ilim adamı olursunuz. Ama bir medeniyetin adamı olmak istiyorsanız o medeniyetin değerlerinden, birikiminden, tarihe yaptığı katkıdan haz duymanız lâzım. Onunla var olmanız lâzım. Var oluşunuzu ona dayandırmanız lâzım.

Sadettin Ökten

Gençlerle kim ilgilenecek ve en önemlisi nasıl ilgilenecek?


Gelinen noktada durum şudur: Bunca siyasi, hukuki ve polisiye müdahalelerden sonra boşalan sahada gençlerle kim ilgilenecek ve en önemlisi nasıl ilgilenecek? Efsunlanmış bir ezoterik söyleme dayalı kült yapılanma üzerinden gençleri işleyen, yönlendiren yapının yerine bilinç uyanışı gerçekleştirecek yeterli hazırlık, söylem, entelektüel birikim var mı? Şu tespit hiç de abartılı olmasa gerek: AK Parti iktidarının en başarısız olduğu alan eğitim konusudur. Ders müfredat ve programlarının içeriği bir tarafa her yıl yapılan değişikliklere bakmak durumun iç açıcı olmayışını anlamaya yeter…

Muhafazakar mahalle asıl imtihanı şimdi hatırlıyor: Gençlerle ve eğitimle... Geç fark edilmiş/ hatırlanmış bir sorumluluk sınavıdır bu,

Evler, yurtlar, beslenme maddi imkan anlamında iyileşme yapılmış olabilir. En önemli soru nasıl bir insan tipi yetiştirileceği ve hangi yöntem ve birikimle? İhmal edilmiş, kültür, sanat, fikir alanındaki eksikliğin siparişle doldurulamayacağını, yurt dışında herhangi bir üniversiteden diploma almakla çözülemeyeceğini umarım fark ediyorlardır. Son on beş yılda muhafazakar camiada iz yarınlara bırakacak, anlamlı bir cümlesi olan kaç yeni kalem yetişmiştir mesela? Bu soruya verilecek cevap, mahallenin gençlik profili ve meselenin boyutu hakkında yeterince fikir verebilir.

Akif Emre
(Yenişafak, 11.11.2016)

Kalbini bu toprağın kalbine bitişik tutanlar sever bu yurdu


Bugünlerde ne çok işitiyoruz o sözleri, başka bir yurt bulmak isteyenler çıkıyor kendilerine, memleket çok kötü diyorlar, gidelim, terk edelim bu belirsizliği. ‘Nereye gidersen git’ diyordu Cemil Meriç, ‘bulacağın aydınlık zihninin aydınlığı kadar olacaktır’. Yurdu olmak bir heyecana, bir kavgaya karışmaktır, zihnin selametini durgunlukta değil duyguların yükseltisinde bulmaktır. Hissetmeksizin süren bir hayata yaşanmış bir hayat diyebilir miyiz? ‘Yaşam yaşamıyor’ demişti birileri, ruha yükselme imkanları sunmayan bir yurt bize ne kadar ev olabilir? İnsanların hissiz robotlara dönüştüğü o sözüm ona asude beldelerde, sadece satın alarak var olduğunu duyumsayan tüketim insanı, gerçekten yaşıyor sayılabilir mi? Yaşamak için bir nedene ihtiyaç duyarız, sevmek için bir nedenimiz olmak gerekir. Bir yurdu sevmenin de nedenleri vardır. Derinlerden kopup gelen bir türkü burnumuzun direğini sızlattığı için, ruhumuza değen ezan bize güvende olduğumuzu hissettirdiği için ve gecenin bir vaktinde okunan sâlâ bizi sokaklara çağırabildiği için severiz bir yurdu. Onun üzerine titizlenmenin, onu korumanın ve aziz saymanın atalarımızdan öğrendiğimiz mukaddes bir vazife olduğunu bilerek severiz. Ona başımızı yasladığımızda düş görebildiğimiz için, ona tutunduğumuzda varoluşun o derin yalnızlığından iyileştiğimiz için severiz. Kokusuyla, karmaşasıyla, asırlar boyunca tekrar edegelen tuhaflıklarıyla ve dünyanın bütün renklerini biriktirmiş ve o renkleri içimize serpmiş tarihiyle severiz onu. O tarih hepimizin içine yayılmıştır çünkü, harpler, göç öyküleri, muzafferiyet ve mağlubiyetler içimize işlemiş ve bizi bir tarih insanı yapmıştır çoktan. Bu yurdu sevenler sadece bu zamanda yaşayan insanlar değildir, onlar Mohaç’ı, Malazgirt’i, Çanakkale’yi ve bugünü aynı anda yaşayan, geçmişin zafer ve yenilgilerini bugün de tekrar eden insanlardır. Her gün seferberliğe çağrılacakmış gibi, her vakit bir istiklal harbi verecek gibi, kalbini bu toprağın kalbine bitişik tutanlar sever bu yurdu. Mayası iyilik olan ruhlar sever. Yurdunu sevmek için iyi olması gerekir bir insanın, toprağı kirletenden hesap sorabilecek kadar cesur olması gerekir. Yurdunu sevmek cesaret ister.

Kemal Sayar
(Serbestiyet, 10.10.2016)

10 Ekim 2016

16. yüzyıl Osmanlı düşüncesi ve Taşköprülüzâde


XVI. yy. Osmanlı düşüncesi aklî ilimler söz konusu olduğunda iki önemli damara sahiptir. Biri matematik bilimler, diğeri nazarî ilimlerle ilgili bu damarların ilki Takiyuddîn Râsıd, ikincisi ise Taşköprülüzâde tarafından temsil edilir.

İlkiyle ilgili olarak özellikle kinematik-geometrik modellerin doğayı tasvir edip edemeyeceği hususunda Kutbuddin Şirâzî’den başlayan Ali Kuşçu ile devam eden çalışmalar, İbn Nakîb ve Takiyüddin Rasıd’ta ele alınmıştır. Bu konuda İbn Nakîb’in yaptığı çalışmalar henüz yine yazma halinde kütüphanelerimizde durmaktadır. Burada temel soru şudur: Matematik, doğayı ne kadar temsil edebilir? Bu tartışmaların iz düşümü olarak Avrupa’ya baktığımızda, orada da 1543’lerden itibaren özellikle de Kopernik’ten itibaren bu tartışmanın canlanmaya başlandığını görüyoruz. İbnü’n-Nakîb’in, İran bölgesinde de Şemseddin Hafrî’nin bu tür çalışmaları neticesinde yeni bir metafizik ve yeni bir fizik kurulması gerektiği, Aristoteles fiziğinin ve metafiziğinin üretilen yeni bilimi taşıyamadığı konusunda ileri sürülen düşünceler incelenmeye değerdir. Ayrıca matematik bilimlerle ilgili olarak XVI. yüzyılda Yunan-Helenistik ve klasik İslam astronomi literatürünün Türkçeleştirilmesi hareketi göze çarpar. Çalışmalarını Ali Kuşçu ve arkadaşları tarafından kurulan teorik ve gezegen astronomisi araştırmalarına dayandıran; Mîrim Çelebi ile Mehmed Konevî’nin talebesi ve Takiyüddin Rasıd’tan önceki baş-astronom Mustafa Muvakkıt, yazdığı eserlerle Yunan-Helenistik ve klasik İslam astronomi literatürünü Türkçeleştirmiş; böylece Osmanlılarda Türkçe bir astronomi dili ile eser verme geleneğini başlatmıştır. Bunun en güzel ürünlerinden birisi aynı tarihlerde Seydî Ali Reis tarafından ilk Türkçe teorik astronomi metni, Hulasatu’l-hey’e’nin kaleme alınmış olmasıdır.

XVI. asırda nazarî ilimlerde tartışılan meselelerin en önemli özelliği, teo-ontoloji veya transendent-ontoloji dediğimiz varlık metafiziği’dir. Bu konuda İbn Kemal Paşa gibi pek çok ismin yaptığı çalışmalar dikkat çekse de, en önemli eseri kaleme alan ve konuyu enine boyuna tartışan; Sadreddin Konevî’den (ö. 1274) bu yana Konya’da inşa edilen teo-ontoloji dediğimiz Konevî, Kayserî, Fenârî çizgisini en son sınırlarına taşıyan Taşköprülüzâde’nin çalışmalarıdır. Onun özellikle el-Vucûdu’l-aynî fî vucûdi’z-zihnî adlı eseri klasik Osmanlı düşüncesinin varlık metafiziği konusunda yaptığı en önemli çalışmalardan birisidir ve maalesef henüz incelenmemiştir. Taşköprülü-zâde burada yaptığı varlık metafiziğini Miftâhu’s-sa‘âde ve misbâhu’s-siyâde adlı eserinde ilim anlayışına ve sınıflamasına uygulamış; varlık metafiziği ile dil bilimleri arasında kurduğu ilişkilerle ciddi bir dil felsefesi yapmıştır. Diğer yandan el-Me‘âlim fi ilmi’l-kelâm isimli kitabında da belki de tarihte ilk ve tek nazarî kelam ile nazarî irfanı mezcetmeye ve ortak bir dilde birleştirmeye çalışmıştır.

Taşköprülüzâde’nin düşünce dünyasını farklı boyutlarıyla ele alıp değerlendirmeyi amaçlayan bu Sempozyum, bir yandan 16. yy. Osmanlı düşüncesini yeniden ele alma imkânı doğururken diğer yandan Gazâlî sonrası İslam düşünce geleneğini kendi sürekliliği dahilinde değerlendirmeye fırsat tanıyacaktır.

Hayatı

Alim, tarihçi, ansiklopedist ve müderris. Tam adı İsâmuddin Ebû el-Hayr Ahmed b. Muslihiddin Mustafa b. Hayreddin Halil el-Rûmî el-Hanefî’dir. İlk tahsilini, Ankara’da müderris olan babasından aldı. Ailesiyle Bursa’ya döndükten sonra babasından ders almaya devam etti; akabinde İstanbul’da Alâuddin el-Yetîm’den okudu. Bursa Molla Hüsrev Medresesi’nde müderris olan amcası Kıvâmuddin Kâsım ile beraber Bursa’ya dönerek, bizzat amcasından mantık dersleri aldı. Onbeş yaşları civarında, babası Amasya Hüseyniye Medresesi’ne tayin edilince onunla beraber giderek, dil ve mantık ile felsefî ve kelâmî tahsilini tamamladı. Daha sonra, Muhyiddîn el-Fenârî, Muhyiddîn el-Kocâvî gibi devrin önemli âlimlerinden felsefî-kelâmî, matematik, astronomi ve optik âlimi Mirim Çelebi’den de riyâzî eserleri okudu; akabinde döneminin ileri gelen ulemasından muhtelif dinî ilimlerde icâzet aldı.

Tahsilini tamamladıktan sonra, Dimetoka Oruç Paşa Medresesi (1525), İstanbul Mevlâ İbn el-Hâc Hasan Medresesi (1527), Üsküp İshâkiyye Medresesi (1529), İstanbul Kalenderhâne Medresesi (1535-36), İstanbul Vezir Mustafa Paşa Medresesi (1537-38), Edirne Üç Şerefli Medresesi (1539), İstanbul Sahn-ı Semân Medresesi (1539-1540) ve Edirne Bâyezîd Medresesi (1544-45) gibi önemli medreselerde müderrislik yaptı. Bursa kadılığına atandı (1545-1546). Tekrar, Sahn-ı Semân Medresesi müderrsiliğine tayin edildi (1547). Akabinde İstanbul kadısı oldu (1552). 1554 başlarında trahom hastalığına yakalanıp gözlerini kaybedince emekliye ayrıldı. Ömrünün geri kalan kısmını eserlerini tamamlayarak geçirdi. Kabri, Fâtih Câmii civarındaki Aşık Paşa Mahallesindeki Seyyid Velâyet Türbesi civarındadır.

Düşüncesi

Ahmed Efendi, hem naklî hem de aklî ilimlerde uzman, klasik tabirle bir allâmedir (doctores universales). İlim zihniyeti itibariyle, Davûd Kayserî’yle başlayıp Mollâ Fenârî’yle yerleşen irfânî – kelâmî çizgi ile Ali Kuşçu ve arkadaşları tarafından İstanbul’un fethinden sonra yeniden tanzim edilen Osmanlı ilim anlayışındaki riyâzî – kelâmî çizgiyi şahsında birleştirir. Böylece o, beyânî, burhânî ve irfânî bilgi geleneklerini, Miftâh el-saâde ve misbâh el-siyâde adlı eserinde temsil edildiği şekliyle varlıkça (ontolojik) bir tasnife tâbi tutar. Bu çerçeve içerisinde kendi dönemine kadar, Osmanlı âlimlerinin hayat hikayelerini el-Şekâik el-numaniyye fî ulemâ el-devlet el-osmaniyye isimli kitabında inceler; böylece esas itibariyle kendi mensub olduğu ilmî zihniyetin tarihî bir haritasını çıkarır. Ahmed Efendi, ilim tasnifinde, kendisine, el-Saâdet el-fâhire fî siyâdet el-âhire ve Miftâh el-saâde ve misbâh el-siyâde adlı eserleriyle, İbn el-Ekfânî’nin (öl. 749/1348) bu sahada telif ettiği İrşâd el-kâsıd ilâ esnâ el-mekâsıd isimli çalışmasını çıkış noktası olarak alır (KZ, I, s. 66). Böylece, İrşâd üzerinden İbn Nedîm çizgisine bağlanan eser, ilimler tasnifi yanında Mezopotamya ve Mısır’dan başlayıp Yunan ve İslam dünyasından kendi dönemine kadar gelen süreçte gelişen muhtelif ilmî sahalardaki zihniyeti tavsif eder. Bu açıdan Miftâh, Farâbî ile İbn Sina’nın konuyla ilgili çalışmalarını takip ederek, Gazzâlî’yle başlayıp Fahruddin Râzî’yle gelişen ve Sirâcuddin Urmevî, Necmeddin Kazvînî ve Kutbuddî Râzî tarafından yenilenen, Davud Kayserî, Mollâ Fenârî ve Ali Kuşçu’yla Osmanlı düşüncesinin temeline yerleştirilen ilmî zihniyetin muhtasar ve müfid bir hulâsasıdır. Buna göre, bilgiye ulaşmak ya nazarî (teorik) yahut tasfiye (arınma) yoluyla gerçekleşir. Ancak ilim (bilgi) maluma (bilinen, nesne) tabi olduğu için bilgi edinme yöntemleri de o bilgi alanın nesnesine göre farklılaşacaktır. Nesneler, varlıktan pay alma çerçevesinde, varolma itibariyle dört ayrı diziliş gösterdiklerinden, ya aynî (fizikde varlık) ya zihnî (zihinde varlık) ya lisânî (dilde varlık) ya da kitâbî (hattî, yazıda varlık) varlık sferinde yer alırlar. Aynî varolana ilişkin bilgi, hakîkî bilgi olduğundan zamana, dinlere ve milletlere göre değişmez yani küllîdir. Bu varlık alanına ilişkin bilgide araştırmacı sadece aklın gereklerine göre iş görüyorsa hikemî (felsefî) ilim dalları; İslâmî esasa göre iş görüyorsa şerî ilim dalları ortaya çıkar. Zihnî varolana ilişkin bilgi ise mantık gibi manevî (anlama ilişkin) alet ilimleridir. Lisânî yani lafzî ile kitâbî yani hattî varolana ilişkin bilgi dalları ise saf alet ilimleridir. Ahmed Efendi’ye göre, zihnî, lisânî ve kitâbî varolana ilişkin bilgi yalnızca nazarî yolla elde edilir. Aynî varolana ilişkin bilgiye ise, kimilerince nazarî kimilerince ise tasfiye yoluyla ulaşılır (MS., I, s. 69-70). Ahmed Efendi, akabinde, bilgiyi sınıflandırmasının ontolojik karekterini tekrar ele alarak, varolanların varlıkça dört sferinin bulunduğunu; bu sferlerden her birisinin diğerine delâlet ettiğini belirtir: hattî varolan lafzî varolana; lafzî varolan zihnî varolana; zihnî varolan da aynî varolana delâlet eder. Ancak, hattî ve lafzî varolanlar alanı mecâzî bakımdan varlık değeri taşır; zihnî varolanlar alanının ise, matematik nesneler konusundaki Platoncu ile Aristotelesçi tartışmalar dikkate alındığında, hakîkî yahut mecâzî olup olmadığı tartışmalıdır. Fakat aynî varolanlar alanı hakîkî ve asıl varlık alanıdır. Aynî varlık sferine ilişkin bilgi ise, nazarî ve amelî olarak ikiye ayrılır. Çünkü, bir bilgi yalnızca kendisi için taleb edilirse nazarî; başka bir şey dolayısıyla taleb edilirse amelidir (pratik). Nazarî ve amelî bilgi dallarının her biri de, aklın gereğini yerine getiren hikemî ile şer’in gereğini yerine getiren şerî ilimler olarak ikiye ayrılırlar. Ancak, en nihayetinde bilgi dallarındaki bu sıra düzeni, Kur’an-ı Kerim’i anlamaya yani tefsir ilmine götüren bir diziliş gösterirler (MS, I, s. 75-76). Ahmed Efendi, bu ilkelerden sonra, Mısır, Mezopotamya ve Yunan Medeniyeti’nden başlayıp İslam Medeniyeti’den zamanına kadar gelen sırasıyla hattî (yazıya ilişkin), lafzî (dile ilişkin), zihnî (ikinci ma’kûllere yani kategorilere ilişkin) ve aynî (metafizik, fizik, matematik, pratik’e ilişkin) ilim dallarını aslî ve ferî seviyede, ad ve tanım yönünden tasavvur; konu ve fayda yönünden de tedebbür cihetleriyle tek tek ele alır. Ahmed Efendi, tasnifi esnasında tahlil (analiz) terkib (sentez), tümevarım ve tümdengelim yöntemlerini beraberce kullanır. Daha sonra her bir ilim dalında telif edilen muhtasar (kısa), mutavassıt (orta) ve mebsût (ileri) eserler ile müelliflerini, bu sahalarda tahsîl yapacak öğrencilere yardım ve kolaylık olması için zikreder. Bu çerçevde yüzlerce eser ismi verir; bu durum da esere bibloyografik bir karakter kazandırır; ayrıca öğrenci ve hocalara muhtelif ilmî sahalarda belirli bir referans çizgisi oluşturur. Böylece Miftâh, Osmanlı ilim hayatında, mübtedi, mutavassıt ve muntahî seviyeler arasındaki farkı tayin etmiş ve okuyacakları eserleri belirlemiş olmaktadır. Gerçekte Ahmed Efendi’nin zikrettiği eserler, XVI. yüzyıl Osmanlı-İslam dünyasının başkenti olan İstanbul’da bilinen yahut mütedâvil eserlerdir. Öte yandan, Miftâh, eğitim (terbiye), öğretim (talîm) ile öğrenme (taallüm) konularında, ele aldığı konular itibariyle Burhânuddin el-Zernûcî’nin Talîm el-muteallîm ile İbn Cemâ’a’nın Tezkiret el-sâmi’ ve el-mutekellimîn adlı eserleri ile İbn el-Ekfânî’nin İrşâd’ının ilgili bölümlerinin geliştirilmiş bir şeklidir.

Kaynakhttp://taskopruluzade.org

Uluslararası Taşköprülüzâde Sempozyumu (18-20 Kasım 2016)


18-20 Kasım 2016 tarihlerinde, İlmi Etüdler Derneği (İLEM), İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve İlim, Sanat, Tarih ve Edebiyat Vakfı (İSTEV) tarafından düzenlenecek olan Uluslararası Taşköprülüzade Sempozyumu, 16. yüzyılda yaşamış ve Osmanlı düşünce geleneğinin en önemli birkaç isminden biri olan Ebu’l-Hayr Isâmuddîn Ahmed Taşköprülüzâde’yi ulusal ve uluslararası bilim camiasına tanıtmayı ve İslam felsefe-bilim geleneğine katkılarını tartışmayı amaçlamaktadır.

Taşköprülüzade’nin siyaset, kelam, felsefe, matematik, astronomi, fıkıh, dil, tasavvuf, tefsir, ilimler tasnifi, tarih vb. konularda iki yüze yakın eseri bulunmasına ve bu eserler Osmanlı düşünce dünyasını kuran temel taşlar mesabesinde görülmesine rağmen, birkaçı dışında bu eserlerin büyük bir bölümü yazma halindedir ve ilim dünyasına tanıtılmamıştır. Yaklaşık üç yıl boyunca yirmiyi aşkın ilim adamının çalışmalarıyla, bu eserlerden önemli bir kısmı gün yüzüne çıkarılarak her biri yayıma hazırlanmış ve Türkçeye tercüme edilmiştir. Sempozyum, bu üç yıllık çalışmanın neticesi olarak, yayıma hazırlanan eserler üzerinden Taşköprülüzade’nin düşünce dünyasını ortaya çıkarmayı ve 16. yüzyıl Osmanlı düşünce hayatına ışık tutmayı amaçlamaktadır. Üç gün sürecek olan sempozyum, Taşköprülüzade’nin sempozyum öncesinde hazırlanan otuza yakın eserinin neşri ve sempozyum neticesinde ortaya çıkacak eserlerle birlikte İbn Sînâ sonrası İslam Felsefesi ve Osmanlı düşüncesi çalışmalarına oldukça önemli bir katkıda bulunacaktır.

Üç gün sürecek olan sempozyum, Taşköprülüzade’nin sempozyum öncesinde hazırlanan otuza yakın eserinin neşri ve sempozyum neticesinde ortaya çıkacak eserlerle birlikte Osmanlı düşüncesi çalışmalarına oldukça önemli bir katkıda bulunacaktır. Sempozyum düzenleme heyeti, konuyla ilgili ilim adamlarını Sempozyuma tebliğleriyle katılmaya ve Taşköprülüzâde çalışmalarına katkıda bulunmaya davet etmektedir.

Kaynakhttp://taskopruluzade.org

7 Ekim 2016

Gizli hasım, gizli dost şahsiyette sahtelik işaretidir


Açıkta kalanın dönemden döneme değiştiği bir köşe kapmaca oyunu mu oynanıyor; yoksa mağlupların sayısının her gün biraz daha çoğaldığı, galiplerin sayısının her gün biraz daha azaldığı kıyamet senaryosunun mu içindeyiz? Her halükârda bir oyunsa bu, oyuncuları, şahısları, ekipleri, takımları teşhis edebilmemiz gerekir. Bunu becerebilirsek kendi halimiz hakkında bir fikre erişebiliriz. Ya oyunculardan biriyizdir veya seyircilerden biri. Ne oyuncu, ne de seyirci isek yerimiz mutlaka oyunun cereyanına hizmet eden zümre içindedir. Zaman zaman kendimizi oyunu idare eden hakem mevkiine koyma zehabına kapılabiliriz. Bir zanna kapılarak yaşıyorsak aklımız başımızda değildir. Zannın belâsından sakınmak için dünya hayatı içinde kimin dostumuz, kimin düşmanımız olduğu tefrikinde bulunma mecburiyetimiz vardır.

Hasmı olmayanın dostu olduğuna inanmayın. Çünkü dostluğun dostluk olduğu birlikte keyif sürüldüğünde değil, iki zatın bütün dünyaya karşı sırt sırta verişinden anlaşılır. Açıklık, netlik, sarahat esastır. Gizli hasım, gizli dost şahsiyette sahtelik işaretidir. Nifakı nifak yapan gizlice seyredişidir. Şimdiye kadar bütün insanların, insanların tamamının emniyeti bulduğu yer tezahür eden imanın yerinden başka bir yer olmamıştır. Sahici bir şeyin var olması sahici bir temasın gerçekleşme halidir. Varın varlığını nereden biliriz? Varlık bizi kendinden bir zıtlığın, bir takışmanın, bir tenakuzun, bir savaşın cereyan etmesi halinde haberdar eder. Fark demek reddiye demektir. Reddetmek çatışmayı göze almaktır. Hayatın mânâsına talip isek çokluğun, ikiliğin izalesi anlamı taşıdığı müddetçe ayniyetin dahi bir reddiye arz ve iktiza edeceğine akıl erdirmemiz lâzım. Hâsılı, küfrün küfr olduğu bilinmeksizin imana ulaşmak muhaldir. Varlıktan haberdar olduğunu iddia eden kimse bir farkı, bir cedel sahasını işaret etme mecburiyeti altına girer. Canlılığın başı da sonu da işaretlerdir.

İsmet Özel
(İstiklal Marşı Derneği, 07.10.2016)

Biz dünyadan cennete gelmedik, cennetten dünyaya geldik

‘Tefekkür’ ve ‘Hüzün’ kavramları sizde kardeş gibi… Tefekkür hüzünle mi olur sadece? İslami neşve, tefekkürü besleyen bir unsur olarak günümüz sanatında ve gündelik hayatta yerini asık suratlılığa mı bıraktı?
Burada neşve, asık suratlılık kelimelerini, hemen bugün çağrıştırdıkları anlam karşılıklarından yola çıkarak cevaplamalı. İnsan zaten, konumu itibarıyla, yeryüzündeki varlığı itibarıyla hüzünlüdür. Asıl vatanından ayrılmış çünkü. Biz dünyadan cennete gelmedik, cennetten dünyaya geldik. O ayrılığın bir hüznü var üzerimizde. Bu bilinç varsa bizde; genelde hüzün olmalı tavırlarımızda. Bir de hüznün hemen peşinde hayatın temelinde kaygı olmalı. O kaygı da, “Çıkarıldığımız yere geri dönebilecek miyiz?” kaygısı olmalı.

Kime surat asacağız peki? Kavramları kendimizdeki karşılıklarına bakarak yorumlarız. Batı medeniyetinin deyişiyle Tanrıya mı surat asacağız? Allah’a mı asacağız suratımızı? Din kaygısıyla surat asma deyince aklıma İsmet Özel’in sözü geliyor, “Surat asmak hakkımız”. Bir de yobazlık adına surat asanlara gelelim. Asık suratlı bir baba olmaz, asık suratlı bir amir olmaz. Asık suratlı bir lider olmayı despot bir büyük olmayı filan kastetmiyorum. Kahkaha atmayacağız derken ölçüyü kaçırmamak lazım.

İslam’da neşe ve hüzün arasında bir denge tutturmanın önemi büyük. Bu dengeyi sağlamak için siz nasıl bir yöntem izliyorsunuz?
Az önceki soru ile ilişkilendirerek cevaplayayım. Son yıllarda moda olan bir kavramı kullanırsak seni ‘kamusal alan’ın dışına atıyorum dediklerinde surat asmayacak mıyız? Elbette asacağız. Bu dengeyi ancak bilerek sağlarız. Nerede güleceğimiz nerede surat asacağımız bilmekle ilişkilidir.

Günümüzde kahkaha neredeyse ses efektleriyle insanlara zorla kabul ettirilen bir tarz kazandı. Tebessüm kahkaha karşısında ezilip yok mu oldu?
Sorunuza tam manasıyla karşılık gelecek ifadelerim olmayacaktır. Çünkü o alan, benim kendimi çok da fazla kaptırmadığım bir alan. Sosyal medya olsun diziler olsun malumatımın ve ilgimin olmadığı bölgeler. İçerisinde olmaya niyetim olmadı. Mümkün olduğu kadar dışında durmaya çalışıyorum. Bunu daha genç kuşak arkadaşlara sormak lazım. Bugüne ait olan arkadaşlara sormalısınız. Benim mizah anlayışım buna çok ters.

Siz umudu işaret ederek gülümsetiyorsunuz. Bilhassa çizimlerinizde bir mazlumun ne kadar güçlü olduğunu, zaferin haklıdan yana gerçekleşeceğini anımsatıyorsunuz. Umut mudur kahkaha atmadan da neşeli olabilmeyi sağlayan?
Mümin isek eğer, bütün vaatlerin dışında bize Allah’ın bir vaadi var diyebiliriz. Mümin isek, yüzümüzü Allah’a dönmüş isek bizim bugünü aşan aşkın bir umudumuz olması lazım. Hamasi şeyler söylemiyorum. Allah’ın vadettikleri daha cazip olmasaydı, yeryüzünde zulüm gören insanlar nefes alamazdı. Ben sizin de dediğiniz gibi umudu işaret ederek vaat edileni anımsatarak çiziyorum. Onların nefes almadığı yerde hayat biter. Zalimlerin en büyük korkusu umuttur. Gülünecek tebessüm edilecek şey umuttur.

Gülünecek ne var?” mı demek istiyorsunuz?
Kahkaha atılacak ne var demek istiyorum. Tebessüm edecek çok şey var evet, çok gülünecek ne var Allah aşkına… Benim çizgilerime bakıp gülen insanların haberini almıyorum. Alınca da çok şaşırıyorum.

Benim sergime de bir arkadaş, “Çok gülecek miyiz?” diyerek bunu söylerken de kahkaha atarak gelmişti yanıma. Yanında da sıkı sıkı sarıldığı bir hanım arkadaşı vardı. Ben ona “Kim bilir belki ağlarsınız” dedim. “Hadi yaa” dedi. Serginin çıkışında gelip benden özür diledi. Kendisi de yabancı ülkelerde sergiler açmış bir insandı. Sonra “Hocam mahcup oldum” demişti. Bana bir de kitabını hediye etmişti.

Çok gülmek kalbi öldürür, sizin çizimlerinize “kalbi diri tutma çabası” diyebilir miyiz?
Herkes kendisinde bulduğu karşılığı görür, elbette diyebilirsiniz. Ben güldürmek için değil düşündürmek, tefekkür ettirmek üzere çiziyorum.

Hasan Aycın
(Nihayet, Nisan 2016)

Maneviyat pazarında malını satmaya çalışan çok sahtekar vardır


Hakiki vâris-i Muhammedî olanlar, tarihte de gördüğümüz kadarıyla, her ne kadar Hz. Peygamber’e yetişmemiş olsalar da, kendisiyle görüşmelerini veya bazı büyüklerle görüşmelerini ya da bazı manevi hallerini setrederlerdi, üstünü örterlerdi. Bunları asla yaymazlardı. En fazla, o seviyede olduğunu gördükleri bir talebesine, belki bir sebebe binaen anlattıkları olmuştur. Ama bu tür hallerini, umumi anlamda her zaman örterler, hatta kerametlerini dahi göstermezler. Ellerinde olmadan onlardan bir şey sâdır olursa, bundan da hicap duyarlar, çok utanırlardı. Edep bunu gerektiriyordu.

Biz şöyle gördük”, “biz böyle gördük", manamızda böyle oldu”, “şöyle emrediyorlar” gibi sözler, ‘evhâm-u hayalât’ dediğimiz kuruntu ve hayallerden meydana gelir. Bu kuruntuların mertebesi ise belki de Freudiyen psikolojinin izah edilebileceği, bastırılmış şuuraltının açığa çıktığı alanlardır. Maneviyat erbabı tarafından elementler âlemi de denilen cinler âlemiyle paralellik arz eden bir âlemdir bu. Dolayısıyla bu tür söylemlere sahip olan kişilerin çoğunun obsesif vakalar olduklarını ve bazı varlıkların tasallutu altında olduklarını söyleyebiliriz. O varlıkların bazıları ise çok muziptirler: “Ben Allah’ım”, “Ben peygamberim” ya da “Ben Hz. Pîr falancayım” diyerek onlara güya bazı bilgiler aktarırlar. Bunlar da hemen onlara inanırlar. Oysa ki onların ehli “Yâ ma’şera’l-cinni ve’l-insi” (ey cinler âlemi, ey insanlar âlemi) ayetinde de buyurulduğu gibi, onlara hitap ederken, bir yandan da (tabir caizse) onları test ederler. Zira onların da bilebileceği ve bilemeyeceği şeyler var ve daha da önemlisi onların yalancıları çoktur. Dolayısıyla onların yalanlarına inanan bazı kimseler, “Ben şunu gördüm! Ben bunu gördüm!” demek suretiyle, öncelikle kendilerini kandırmaktadır ve bu psikopatolojik bir haldir.

Saniyen, bu tür insanlar çevre yapmak, etrafındaki bağlılarını çoğaltmak gibi matematiksel ve kantitatif bir bakışa sahip oldukları için, “Sayısal anlamda ne kadar çok bağlım varsa ben o kadar büyüğüm, ben o kadar üstünüm” gibi kökeni yine egoya dayanan bir yaklaşıma sahip oldukları için, bu halleri çok iyi kullanırlar. Yakınlarına, çevrelerine “Ben şunu gördüm, ben bunu gördüm, manada şöyle oldu” diyerek, kendi evham ve hayallerini hakiki manaymış gibi naklederek, ‘mana satmak’ dediğimiz bir tavırla, etraflarında bir tür karizma oluşturmaya çalışırlar. Safdil, kalbi temiz bazı insanlar da değişik sebeplerle bunlara inanırlar. Bu tür insanları çok fazla suçlamak mümkün değilse de daha dikkatli olunması gerektiği aşikardır. Çünkü maneviyat pazarında malını satmaya çalışan çok sahtekar vardır. Tıpkı madde pazarının sahtekarlarının modern zamanlarda çoğalması gibi, maneviyat pazarının sahtekarı da boldur. Bir madde alacağımız zaman nasıl dikkatli bir şekilde araştırıyorsak, maneviyat âleminin satıcılarını da öyle araştırmamız gerekiyor. Bunlara ‘sahtekar’ derken, gerçekten özel olarak yetiştirilmiş kafir kimseler olduklarını kastetmiyorum. Bunların bazıları cemaat mensupları yahut kendilerini bir şekilde tasavvufa yamamaya çalışan bazı insanlardır. İki, üç esma geçtikten sonra “Ben şunu gördüm, ben bunu gördüm, ben halifeyim, ben vekilim, işte şimdi pir oldum, şimdi mürşid-i kâmilim ve kutb-u a’zamım!” diyerek hezeyan derecelerinde zirveye varan psikopatolojik hallere sahip insanlardır bunlar. Tabii ki bunların gerçek tasavvuf yoluyla hiçbir alakası olmayan nevzuhur insanlar oldukları izahtan varestedir.

Mahmud Erol Kılıç
(AA, 06.10.2016)

Selam vermek ve modern hayat


Selam, merhaba veya yerine ikame edilen her bir kelime, son tahlilde, huzur ve selamet duygusunun inşa edilmesi için kullanılıyor. Söyleyen kişinin kendisiyle birlikte muhatabının da adalet ve güvenlik atmosferi içinde ve ortak bir payda etrafında buluşmasına kaynaklık ediyor. Bu yüzden iletişim için olmazsa olmaz bir ortamın oluşmasına zemin hazırlanmış oluyor. Sırf bu özelliği ile de tasavvufi bir kavram olarak insanın sözle ve gözle mayalanmasına yol açıyor. İnsanın olduğu her yerde söze girmeden önce emniyet anlamında selamın var olması biraz da bu yüzden belki. Tevakkuf ve güven, iletişim kurmanın asgari şartlarından olarak selam şeklini alıyor. Ayrıca selam, açıkça bir eş düzeylik fikrini de her iki tarafa ihsas ederek adalet duygusunun pekişmesini mümkün kılıyor. Böylece zenginlik, fakirlik, imkanı kısıtlılık, yetişkinlik, ergenlik, çocukluk, erkeklik, kadınlık, amirlik yahut memurluk gibi hem manevi hem de maddi dünyaya ait farklılıkların bir anlığına da olsa ortadan kaldırılmasını mümkün hale getirebiliyor. Bu yüzden selam harikulade bir enstrüman halini alıyor.

Ahlak, adalet ve medeniyet kavramları çerçevesinde selam edenin selamının alınması ve ziyadesiyle mukabele edilmesi hem ahlaki, hem örfi hem de medenice bir tavır sergilenmesi anlamına gelmektedir. Kişilerden kendi yapmadığının yapılmasının istenmesi ve beklenmesi haklı ve tutarlı bir tavır değildir. Bilhassa bir üst mevkide olduğunu düşünen kimselerin, kendilerine e-posta, telefon ya da sosyal medya aracılığıyla verilen selamlara mukabele etmemesinin zaman darlığından ziyade bir hiyerarşi ihsas etmesiyle anlaşılması çok daha mümkün görünmektedir. Selam verip almak, toplumu dinamik bir hale sokmak ve canlı tutmak nimeti iken hiyerarşik bir taassup içinde olmak anlaşılamaz bir haletiruhiyeye karşılık gelmektedir. Ayrı ve aykırı olmak isteğinin alenileşmesi, selam verildiğinde almamak meselesi burada geçersiz bir iştir. Selam her ne şekilde olursa olsun verildiğinde alınır ve hürmet gösterilirse bereketlenme olur. Aksi halde küçük görmek iyi bir şey değildir. Bir kimseyi tazim edene tazim edilir. Son tahlilde herkes kendi heybesini doldurur. Bu heybeyle de gideceği yere doğru yol alır.

Murat Çelik
(Serbestiyet, 04.10.2015)

5 Ekim 2016

Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak


Size bazı dostluk, remzî de olsa bazı dostluk hikâyeleri anlatmak isterim. Bu hikâyeler hakîkatın ta kendisidir. Dost ol kişidir ki, öldürülmesi muhakkak ve mukarrer olan gecede Peygamber-i Ekber’in yatağında yatar, O’na Şâh-ı Velâyet denir. Dost ol kişidir ki, Yâr-ı Gâr’dır. Kucağında, mübârek bir emânet vardır. Bütün delikleri elbisesinden muhtelif parçalarla tıkar, son deliğe tabanını dayamıştır. Kucağındaki mübârek emânet, uyumayan uyanıklık içinde uyur görünmektedir. Oradan Ebû-Bekr’i yılan sokar. Dost son deliğe tabanını, taban gibi görünen gönlünü uzatandır, gönlü ile orayı tıkayandır.

Her şey gönülde cereyan ediyor. Ve insanlar, biz zannediyoruz ki, hâl-i cimâ’dan doğuruyorlar. İnsanlar hâl-i cimâ’dan doğmuyorlar. İnsanları gönül döllüyor. Gönül çocukları onun için ayrı oluyor. Ve gönül çocuklarının çoğu onun için “yol evlâdı” oluyor, “bel evlâdı” olmuyor. Tasavvufta, yol oğlu olmak, bel oğlu olmaktan; yol evlâdı olmak, bel evlâdı olmaktan onun için mukaddemdir.

Türkiye’deki yanlışlık tenkid fikrinden başlıyor. Yanlışlık dost olmamak, fikre dost olmamak… İnsana dost olmak, fikre dost olmak, coğrafyaya dost olmak, tarihe dost olmak, kendi vücûduna dost olmak, komşuya dost olmak, gibi kademe kademe, ama entegre bir bütün içinde bütün dostluklar söylenmeye mecbûrdur. Bütün dostluklar söylenmelidir. Ama fikre dost olmak, İslâm’da tenkidi mümkün kılmıyor. Tenkid İslam’da yok. İslâm, Mübelliğ-i Hakîkî’ye imtisâlen -ki Mübelliğ-i Hakîkî Peygamberlerin Peygamberi, Peygamberlerin İmâmı olan, Levlâke Sırrının Mazharı olan Zât-ı Akdes’dir- tenkid yok; ama O’nun tebliği var. İslâm onun için tenkid üzere değildir; İslâm tebliğ üzeredir. Biz şimdiye kadar… Bizim son zamanlarda çektiğimiz, tenkid ile vakit geçirmiş olmamızdandır. Meseleyi bir disiplin üzere, meseleyi bir nizâm üzere ortaya koymuş olamamanın hicâbıdır bu. Meseleyi bu şekilde va’z etseydik… Tenkidle vakit geçireceğimiz yerde tebliğ vazifesini yüklenseydik, o zaman dünya, ki yaşama sevincini yitirmemek gerekir; “Dünya bir cenâbetin elinden bir cenâbetin eline geçen hamam tasıdır” dense bile, dünya yaşanmaya değer. Ve Bedri Rahmi doğru söylüyor tabiî, tasavvufla hiç alâkası olmadığı halde bir şair hassasiyetiyle “Dünya, kiri ile pası ile sevmeye değer”. Batı adamınındır bunalım. Fikre dostluk, nasıl fikre dostluk tebliğ ile başlıyorsa…

Mü’min kişi, yerinmenin ve sevinmenin ötesindedir. Mü’min kişi yerinmez ve sevinmez, çünkü gerçekçidir. Sarîh, Kur’ân-ı Kerîm, Kur’ân-ı Mecîd, Kelâm-ı Hakîkî. Mü’min kişi zann üzere değildir. Zannın büyüğünden de küçüğünden de sakınmıştır. Hırs-ı mâl, hırs-ı câh üzere değildir. Tûl-i emel sahibi değildir. Hayâlperest değildir. Mâl ve mevkî hırsından âzâdedir. Zannın büyüğünden ve küçüğünden nefsini berî kılmıştır. Zaten nefsi yoktur. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm'ı vardır. Nefsin izzeti olmaz. İzzet-i insânı ve izzet-i İslâm’ı vardır. İzzet buna râci’dir.

Yani aşk diyorum. Yani… Bunalıma gelince, biraz önceki sözümü itmâm edeyim. Batı adamının bunalımı çok tabiîdir, muallâktadır. Doğu adamı yerinmez ve sevinmez, çünkü dünyada yerinilecek ve sevinilecek bir şey yoktur. Ve bizim hüznümüz Allah’adır. Biz durup dururken, kendi kendimize, kendi nefsânî oyunlarımız için, şehevâtımız için mahzun olmayız. Bizim olsa olsa… Peygamber-i Ekber müddet-i ömründe, Devr-i Saâdet’de gülmediler, hele ağız dolusu hiç gülmediler; gülümserlerdi.

Beyefendiler, günâhlarınız bile şevk içinde olsun eğer günâh işleyecekseniz. Şevki seçiniz. Aşkı seçiniz. Ben aşksız insanlar görüyorum; huzur içinde uyuyorlar, gidiyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar; hâlâ büyük büyük pazarlıklar peşindeler, hâlâ büyük büyük ihâlelere giriyorlar. Türkiye’nin içinde bulunduğu felâketi idrâk etmiyorlar, huzur içindeler. Onun için onlara küsüm, onun için onlara kırgınım. Onun için, kırgınlıkta bir feyz buluyorum. Çünkü, -vâ’d-i ilâhîde hulf yok, Allah vâ’dinde sâdıkü’l-emîn olduğu için-, Allah diyor ki, “Gönlü kırık olanlarla beraberim”. Onun için gönlüm kırık. Onun için gönlümdeki kırıklığı hiçbir şey, hiçbir şevk, hiçbir neş’e bir mânâda tashîh etmiyor. Bir felâketin eşiğindesiniz. Felâket mukadderdir, lâyetegayyer gibidir. Ola ki, kurbiyyeti olan bir zât-ı akdes ilticâ ede. Yoksa muhakkakdır.

İnsan kendi kendisiyle dost olsa, insan kendi kendisine karşı saygılı olsa, sâcid ile mescûd secdede bir olur, hâl-i tevhîdde olur. İnsanın, biraz önce ubûdiyyet ve rubûbiyyet dengesi olarak söylediğimiz insanın, kendi kendisini gözden geçirmesinin, kendi içine bakmasının, kendi karanlığını kendi aydınlığı ile aydınlatmasının tek mihengi, tek ölçüsü, secdede sâcid ile mescûdun ayniyeti, tevhîdî hâlidir. Onun için Şâh-ı Velâyet, vücûdlarına saplanan okun secdede iken çıkarılmasını istediler.

Yaşama sevincini yitirmemek, amma hiçbir şeye yerinmemek ve sevinmemek mesleki İslâm’ındır. Bunalım, Batı insanınındır. Batı insanı zann ile melûftur. Batı insanı hayâlperesttir. Batı insanı tecessüs ile ma’lûldür. Ve Batı insanı vehimlidir. Doğu insanı yerinmez ve sevinmez, tekrar söylüyorum. Mecelle’de ne güzel, ne güzel bunlar anlatılmıştır, vehme itibâr yoktur. Mecelle, bunu fevkâlade güzel, kendi izzeti içinde, kendi Kelâmullah’a nisbeti içinde, Kur’ân-ı Mecîd’e nisbeti içinde vehme itibar olmadığını ve asıl tam ta’rîfiyle tevehhüme itibar olmadığını bildirmiştir. Yine, zaten hatâsı zâhir olan zanna da itibâr yoktur.

Sözümüzün başına dönüyorum, yani aşk. “Aşk gelicek cümle eksikler biter” dendiği doğrudur. İlmin kîl u kâl olduğu doğrudur. Çünkü gerçek olan aşktır. Doğru söylüyor Eşrefoğlu, gayet tabiî Hakk kelâmı ediyor, şiir yazmak gayreti içinde değil. Diyor ki, “Gökten belâ yağmur gibi yağsa / Başını ana tutmaktır adı aşk”. Tabiî, Yunus doğru söylüyor, “Aşk gelicek cümle eksikler biter” diyerek. Tabiî, bunlar doğru. Tabiî, biz meczubu yanlış anlıyoruz. Biz istiğrâkı yanlış anlıyoruz. Biz aşkta müstağrâk olmayı yanlış kıymetlendiriyoruz.

Fethi Gemuhluoğlu
(Dostluk Üzerine, İstanbul Yayınları, sf. 9-26.)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.