26 Ekim 2016

"Kötülüğü ben durdurabilirim" diyenler, tarihi yazar


Travma ruhun depremidir ve bildik dünyayı yerinden oynatır. Ne ki yeri geldiğinde travmadan da özgürleşebilmeniz gerekiyor, bunun için bakışlarınızı usul usul dış dünyaya çevirmeli ve ilerlemelisiniz. Sadece kayba, travma ve buhrana odaklanmak kendinizi acıya zincirlemeniz demektir. Oysa çoklarımız bu hapishaneden hoşnuttur. Mağduriyet kimliği bir zaman sonra mayalanır ve sarhoşluk verir insana. ‘Ben yaralarım kadarım’ demeye başlarız. Ulu orta yaralarımızı gösterir, kurban kimliğimizi bayraklaştırır ve dünyaya yaralarımızla sokuluruz. İnsanın bu dünyadaki yolculuğu örtülerden, yanılsamalardan sıyrılarak gerçek benliğini idrak etme serüvenidir bir bakıma. Zira o güzeller güzeli hadiste söylendiği gibi, ‘kendini bilen Rabbini bilir’. İnsanın kendisine büyümek ve tekâmül etmek için de bir fırsat vermesi gerekir. Büyüyebilmek ve inkişaf edebilmek için içimizde birikmiş onca acının geçip gidebilmesine de izin verebilmemiz gerek. Bir yol açalım ve içimizde fazla eğleşmesinler. Travma içimizde dallanıp budaklanmasın, kök salmasın. O istenmeyen travmatik deneyimle yaşamanın yeni bir yolunu bulabilelim. Kendi acımıza demir atıp oradan süreğen bir mutsuzluk üretmek yerine, başka insanlar bu kabil acılar yaşamasın için seferber olabilelim. Olmuş olanı kabullenmekle başlayalım işe, hayır onu yok saymakla veya inkâr etmekle değil, kabullenmekle. Mağduriyeti bir hak arayışına, bir hak savunusuna dönüştürebilmek. Kurbanlıktan hak arayıcılığına evrilmek. ‘Kötülüğü ben durdurabilirim’ diyenler, tarihi yazar.

Böylece korkunun zindanından çıkar, kötülüğün bizi felç eden küstahlığına karşı sesimizi yükseltir ve başka ruhların incinmesine karşı gövdemizi siper ederiz. Çaresizlik sorumluluk hissine inkılap eder. Her acıdan sonra çatallanan bir yol vardır karşımızda: Pişmanlık, öfke ve depresyonun yolunu mu izleyeceğiz, yoksa doğru bir zamanda, duygusal olarak daha yetkin hissettiğimizde bizi özgürleştirecek olan o yola mı yöneleceğiz? Gelişmeyi, büyümeyi, hikmeti, özgürlük ve merhameti yeğleyecek miyiz?

Kimse acının denizlerinde bile isteye yüzmek istemez. Travma, acı ve keder evlerden ırak olsun isteriz. Yine de geldiklerinde, biz ruhumuzu bu yeni misafirlere açabilirsek eğer, bize bir şeyler öğretirler. Hayat hakkında oluşturduğumuz yerleşik kanaatler dünya değiştiğinde bir işe yaramaz. Hayatın değiştiği yerde bize yeni görme biçimleri gerekebilir. Ruhsal örselenmeden büyüyerek, gelişerek, tekâmül ederek çıkabilmek ancak hayattan öğrenmeye açık olmakla mümkün. Buna travma sonrası büyüme deniyor. Hayat bize önce şunu öğretir: Servet ve kudret sahibi olmak bize bütün dizginleri elimizde tutma imkânı vermez, ne olursak olalım geleceği matematik bir kesinlikle yordama imkânımız yok. Hayat üzerinde mutlak bir kontrolümüzün olamayacağını idrak ve kendi acziyetimizi fark edebilmek dahi büyük bir derstir. Acı bizim başımıza gelen olaydır, ıstırap ise başımıza gelen olaya atfettiğimiz anlamın, bizde yarattığı olumsuz sonuç. Çoğu zaman bizi mutsuz eden şey yaşadığımız olay değil bizim ona verdiğimiz anlam, ona bakış açımızdır. Yüreğine acılar dokuyan bir tezgah’ olarak insan, ‘acıyı bal eylemeyi’ de bilir. Bir travmayı yaşamış olmak hayat felsefemizde önden kestirilemeyecek kertede zenginleştirici bir etki bırakabilir. Bu deneyimin ruhumuza kattığı derin mana ile kişisel hayatımıza ilişkin daha zengin bir hikâye tahakkuk edebilir. Meşum darbe girişimi gecesi yiğitçe sokaklara sokulan bir insanın, çocuklarına anlatılacak çok zengin bir hikâyesi vardır. Kişiliğini, kimliğini, yurdunu zalimlere çiğnetmemek için direnen insanların ruhlarının en mutena köşesinde bir kıvanç madalyası taşıdıklarını söyleyebiliriz.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 24.10.2016)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.