04 Ekim 2016

Neden tasarruf edemiyoruz?

Kişi başı geliri Türkiye’den düşük olmasına rağmen, bir çok ülkenin bireysel tasarruf oranı bizden fazla. Neden? Zorunlu bir takım önlemler alınmıyorsa gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere göre tasarruf daha düşük. Çünkü normalde teoriye göre, tasarruf gelirin bir fonksiyonu. Geliriniz arttıkça mutlak tasarruf da artıyor. Bu gelir belli bir eşiğin üstüne çıktıktan sonra, daha hızlıca artmaya başlar tasarruflarınız. Buna istisna oluşturan ülkelerde, yani kişi başı milli gelirleri düşük olduğu halde tasarrufları yüksek olan ülkelerde ciddi zorunlu tasarruf uygulamaları görüyoruz. Ülkelerin kalkınma aşamalarının belli safhalarında tüketim patlamaları, tüketime doymama durumları gerçekleşiyor. Tüketime bir miktar doyduğumuzu temel ihtiyaçlarımızın karşılandığını düşünelim. Televizyonumuz var. Cep telefonumuz, arabamız evimiz var. Hâlâ yüksek gelir elde etmeye devam ediyorsak, tasarruf oranımızı er ya da geç doygunluğumuz nedeniyle arttırıyor. Ama Türkiye için baktığımızda o gelir düzeylerine gelmiş değiliz. Dolayısıyla ne kadar tasarrufu teşvik ederseniz edin, temelde insanların hâlâ tüketim çılgınlığı var. Tüketmeye doymuş değiller. Bir yerde olgunlaşıp büyük bir yatırım yapayım, uzun vadeli bir arsa yatırımı yapayım veya emekliliğim için bankaya atayım gibi dertlerden öte, televizyonun modelini değiştireyim gibi şeyler daha fazla.

Bildiğimiz kadarıyla cep telefonu modelini en sık değiştiren toplumlardan biriyiz. Biz neden o tüketime doymuşluk noktasına gelmiyoruz? Bizden daha fakir olan ülkeler daha çok tasarruf yapıyor. Biz neyi yanlış yapıyoruz? Türkiye’nin özel bir durumu var. Mesela sosyal medyayı da dünyada en çok kullanan ülkelerden biriyiz. Teknolojiye olan merakımız tabii ki dış açığımızda bir rol oynuyor ama bu merakımız iyi midir, kötü müdür, bir yargıya varamayız. Fakat Türkiye’de bir yarış oluşmuş durumda gerçekten. Kendi kendini besleyen bir süreç, bir dalga. Dışarıdan müdahale edilen pompalanan, cep telefonu taksitlerini arttıralım da daha çok satılsın diye değil, sistemin toplumun kendi içinden ürettiği bir durum bu. Burada tükettirme teknikleri ABD’den daha fazla falan değil. Biz bir deney yaptık. Yaklaşık bir yıl önce, 600 kişiye şu soruyu sorduk: İki toplum düşünün. A toplumunda kişi başı düşen milli gelir 2500 dolar. Diğer bütün şartlar ve fiyatlar aynı olmak koşuluyla sizin geliriniz 2300 dolar olacak. İkinci toplumda kişi başı milli gelir 1800 ve sizin geliriniz 2000 dolar olacak. 2300'ü mü 2000’i mi tercih edersiniz? Dünya ortalaması yüzde 40 civarında 2000’i tercih ediyor. Yani 1800’lük bir ortalamada daha iyi olayım, daha az para alayım ama yeter ki diğerlerine göre daha iyi olayım. Türkiye’de bu oran yüzde 65’e çıkıyor. Yani Türkler, ben önde olayım hırsı içindeler. Bizler kapitalizmi yanlış algılamış, en vahşisinden algılamış durumdayız. Özel sektördeki kırıcılığı, rekabeti Dallas filmlerindeki gibi algılamış durumdayız. Amerika’da da rekabet çok yüksek ama onlar iş saatlerinden, insanların birbirine olan nezaketine kadar, hukuki sınırlar, insani sınırları ne olmalı konusunda yol almış durumdalar. Bizde öyle değil.


Niye bu kadar yanlış anladık kapitalizmi?
Başlangıçta böyle olur zaten. Anormal değil kapitalizmin başlangıcında böyle algılanması. Liberal düşüncenin en yakın, en önemli düşünürlerinin biri olan Milton Friedman kapitalizmin ruhunun burada olduğunu iddia ediyor. Kuralsızlığın ve acımasızlığın olduğu yapıya, 1900’lü yılların tam başlarındaki New York’u ve 1960’lardaki Hong Kong’u örnek veriyor. Ne kadar çok kural, ne kadar çok etik değer yüklersen ekonomik ilerlemesi yönünde engel. Ama sonuçta bu doğrudur diye söylemiyoruz. Bir şekilde daha insanca bir yere evriliyor hepsinde. Kapitalizmin geldiği yer, kendi içinde hukuku, etiği olan bir yer. Bizde henüz öyle değil. Aynı şey toplumsal pozisyonumuz için de geçerli. "Ben insanlardan üstün olmalıyım" diye düşünüyoruz, "Ben başarılı olmalıyım." Olgunlaşmış ülkelerde aileler çocukları için “O başarının yanı sıra ahlâki değerleri de olsun, mutluluğu da olsun” diye düşünürken bizde “Başarılı olsun” daha ön planda. Gerçi o başarı pompasının yavaş yavaş değiştiğini de görüyoruz.

Yani, trafikte niye birbirimize saygısızsak o yüzden de tasarruf yapamıyoruz, doğru mu anlıyorum? Evet, o iki konu arasında bir bağlantı var. Diğerlerinden üstün olma, başarılı olma, kendini ezdirmeme, özgüveninin düşük olmaması gibi değerler rasyonalitenin ve kapitalizmin aynı anda gelmesi ve zirveye çıkmasıyla had safhaya çıktı. Rekabetin yüksek, insanların birbirine karşı anlayışsız ve etik değerlerin sorunlu olduğu bir yapı oluştu. Ama bu yapı bir geçiş dönemi. Sonuçta “Türkiye’ye kötüye gidiyor yozlaşıyor” gibi bir sonuç çıkartamayız buradan. Bir yerde, bir şekilde yavaş yavaş o mücadelelerle hukuki ve etik yönünden bir nokta olacak. O noktada tasarrufun daha yüksek olacağı ev gibi, iş gibi yatırımlara belli bir gelir düzeyine çıktığı zaman yönelecek. Şimdi işin kolay tarafı televizyon gibi araba gibi ve cep telefonu gibi daha kısa süreli tüketim maddeleri üzerinden dönse de.

Doç. Dr. Gökhan Karabulut
(Aljazeera, 03.10.2016)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.