23 Aralık 2016 Cuma

Bir cemaat içinde seyrü sülûk yapılmaz


Tarikatı tarikat yapan esas itibariyle onun silsilesi. Bir silsile üzerinden bir müfredatın kesintisiz olarak aktarılması lazım. Bu müfredat, kitabî bir müfredat değil. Kitabî olsa kitaba aktarılır ve aradan insanı çıkarırdık ama aktarılan müfredat şifahi bir şey. Şifahi ve ruh, mana ve kalp üzerinde yapılan işlemlerle ilgili bir şey. Dolayısıyla bu müfredatı aktaramıyoruz. Bu müfredatı ancak bunu özümsemiş, hazmetmiş, hal haline getirmiş kanlı canlı insanlardan alabiliyoruz. Bu da bir zincir kurulunca oluyor. O makamdaki son zat, bir önceki kuşaktan olan kendi şeyhinin, mürşidinin sadece bilgisine değil hallerine ve manevi makamına da varis oluyor. Buna varis olunca manevi tecrübesine o yolculuğun detaylarına da yol kazalarında alınabilecek önlemlere, stratejilere vâkıf oluyor. Bazen âlim ümmi birine bırakabiliyor emaneti, bazen de tam tersi bir ümmi, âlim birine bırakabiliyor. Mesela Ali el-Havvas Hazretleri ümmidir ama onun halifesi olan İmam Şarani Hazretleri çok büyük bir âlimdir. Dolayısıyla aktarılan şey kitabî bir şey değil.

Tasavvuf dediğimiz şey büyük oranda stratejidir aslında. Nefsle olan mücadele stratejik bir hamledir. Dolayısıyla bunlara da varis oluyor. Hepsi bir öncekinden bu mirası aldığı için otomatik olarak 1000 yıl önceki bilgiyle karşı karşıyayız. 800'lü yıllarda yazılan tasavvuf klasiklerindeki konulara bugün de sohbetlerde aynen rastlıyoruz. Yani her şey değişmiş ama mana değişmemiş. O gün Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, Seri Sakati Hazretleriyle Bağdat'ta mum ışığında bir hücrede bu sohbeti yaptılar, bugün bu sohbeti İstanbul'da bir kafede, Londra'da bir kaldırım üstü lokantasında yapabilirsin. Kişilerin değişmesi, manasının değişmesini gerektirmemiş. Birincisi bu, tarikatın bir silsile yoluyla gelmiş olması. İkincisi; tarikatın dışardan bakıldığı zaman sosyal bir grup olarak görülmesine rağmen aksine şahsi olması. Her ferdin ayrı ayrı yaşadığı maceralar vardır. Topluca hepsini bir kaba koyamıyoruz. Hepsi farklı vird vazifeleriyle, farklı zevklerle, farklı yükümlülüklerle vardır. Hepsinin ayrı ayrı 'biricik yolu' var ve bu biricikliği de yaşıyor. Bir diğer fark ise, tarikat denilen yapının asıl amacı nefsi terbiye etmek, mutmain olmuş nefsin ise manevi bilgiyi almaya hazır hale gelmesidir. Tasavvufun varlık sebebi bu. Cemaat ise modern bir şey. Mesela Osmanlı'da cemaat diye bir şey yok. Cemaat, sosyalleşmenin bir yolu, karmaşık iş bölümü, karmaşık işleyiş, karmaşık finansal maddi siyasi bir örgü içinde ilişkiler ağı kurmuş olan modern toplum karşısında ferde bir şey sunuyor. Bir aidiyet sağlıyor, kimlik sağlıyor, büyük şehre tutunmanı kolaylaştırıyor, dayanışma sağlıyor. Bunu yaparken tarikatlardan bazı modellemeler yapıyor. Mesela sohbeti alıyor, virdi alıp yerine başka bir şey ikame edebiliyor. Nihayetinde birinci amacı sosyolojik, ikinci amacı ekonomik, üçüncü amacı siyasidir. Tarikatların böyle bir amacı yok. Siyasi, ekonomik ve sosyal düzenin farklı olduğu Osmanlı toplumunda bugünkü anlamda cemaate ihtiyaç duyulmamış. Hatta yüzyılın başında kurulmuş olan İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslami ve Cemaat-i Tebliğ gibi cemaatlerin yapısı da böyledir. Cemaatler, tarikatların doldurmaya hevesli olmadığı alanı doldurmak üzere kurulan modern bir icattır. Bunların bir tarikat olmadığını bilmek lazım. Bir cemaat içinde seyrü sülûk yapılmaz, siz o 1000 yıllık tasavvuf terbiyesini, bilgisini, manasını oradan alamazsınız ama cemaatler kimlik, aidiyet ve iletişim ağı sağlar, bu da modern bir şeydir.

Ahmet Murat
(Lacivert, Sayı 28, Ekim 2016)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.