TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

23 Aralık 2016 Cuma

Kim IŞİD’in neresine düşer?


Osmanlı devletinin haritadan silinişi akabinde, sömürge topraklarında kalan Müslümanlar arasında bundan sonra ne olacağına dair ortaya çıkan merak, Halifeliğin ilgâ edildiğine dair haberlerin duyulmasıyla hemen hemen giderilmiştir: İslâm Devleti için yola koyulmak. İlk defa 1924’te Reşit Rıza tarafından dillendirilen “İslâm Devleti” Türklerin “Kur’ân Devleti”ne akıl erdiremeyenlerin icadı olarak kendine yer buldu, dünya şartlarının ağırlığı karşısında ezilen Müslüman halklar arasında hızla yayıldı. Halbûki halifelik nâmüsait zamanlarda aklı başına gelen Türklerin Kur’ân Devleti içinde mündemiç kılınmıştı. Elde tutulan bir vatan olmaksızın devletten, ümmetten, İslâm Milletinden bahsedebilmenin önü açıldı. Tarihsizlikle yoğrulan bu hamur bugüne kadar çok su kaldırdı ama bir türlü fırına sürülecek kıvama gelmedi. Bunca yıldır kıvama gelmeyen hamur artık koktu.

Cemalettin Afganî, Muhammet Abduh, Reşit Rıza… Her biri üzerine hararetli tartışmalar, araştırmalar yapılmış, tezler yazılmış üç modernist… Modernist İslâmcı hareketin başlama yeri, 1882’den 1922’ye kadar İngiliz sömürgesinde kalan, Mısır’dır. 59 yıllık ömrüne Hindistan’dan İngiltere’ye kadar birçok memlekette bilfíil ikâmet etmeyi, en üst düzey yetkililerce ağırlanmayı sığdırmış Cemalettin Afganî’nin en uzun ikâmet ettiği yer Mısır olur. Birçok talebesinin içinde en parlağı Muhammet Abduh’tur. Ardından Abduh’un talebesi Reşit Rıza… İngiltere’den alınan, Mısır’dan başlayıp (Türkiye dahil) Hindistan’a kadar serpilen tohumlar tabii olarak önce Mısır’da fílizlendi. İlk meyvesi 1928’de İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) oldu. Kendi fíkrî altyapısına Reşit Rıza’nın fíkirleriyle şekil veren İhvan’ın lideri Hasan El-Benna bu kuruluşu, “Selefî bir çağrı, Sünnî bir yol, sûfî bir hakikat, siyasî bir teşkilât, sportif bir topluluk, bilimsel ve kültürel bir birlik, iktisadî bir ortaklık, sosyal bir düşüncedir.” diyerek tarif etti. II. Dünya Savaşı’nın cereyan ettiği yıllarda üç binin üzerinde şûbesi, yüz binlerce üyesiyle sadece Mısır’da değil, Suriye, Filistin, Lübnan, Irak, Ürdün, Yemen, Suudi Arabistan ve Sudan’da faaliyet gösteren büyük bir teşkilât oldu. XX. yüzyıldaki tüm İslâmî hareketlere (yine Türkiye’dekiler de dahil) öyle veya böyle fíkrî beşiklik, yer yer ebelik, kimisine de örneklik etti.

Yine aynı yıllarda (1928) İngiliz sömürgesi Hindistan’da İslâm’da Cihat adlı eseriyle aniden şöhret olan Ebu’l-A’la Mevdûdi’nin Hint yarımadasında etkisi yayılmaya başladı. Mevdûdi 1937’de Muhammed İkbal’in daveti üzerine Lahor’a gitti. 1941’de Cemaatü’l-İslâmiye’yi kurdu. Mısır’ı ziyaret ederek İhvan’ı yakından tanıdı. II. Dünya Savaşı sonrasında teşkilat kısa sürede yarımadanın batısında (1947’de Pakistan oldu), doğusunda (1971’de Bangladeş oldu), güneyinde (1972’de Sri Lanka oldu) ve kuzeyinde (hala bir şey olamayan Keşmir) etkili bir güce ulaştı. Böylece İngiliz sömürgesinin nihayete erdiği(?!) çeyrek asır içinde Hint yarımadasından büyük bir Müslüman Hint ülkesi değil, her bakımdan kullanıma müsâit dört buçuk ülke çıktı. Mevdûdi’nin eserleri Arapçaya, ardından Türkçeye tercüme edildi. Mevdûdi 1979’da NEW YORK’ta öldü.

Hasan el-Benna’ya 1949’da sûikast düzenlendi ve ardından teşkilat kapatıldı. On binlerce üyesi toplama kamplarında hapsedilen İhvan-ı Müslimin içinde silâhlı birlikler teşekkül etmeye başladı, Seyyid Kutub’un idamıyla iki öbek baş gösterdi. Her öbeğin fikrî örgüsü birkaç kitapla şekillenmeye başladı. Gençlerden müteşekkil inkılâbî hareket Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’ini mehaz alırken, yaşça ileri olanların benimsediği ıslahatçı hareket Hasan El-Hudeybi’nin Hüküm Verenler Değil, Davetçiler kitabını ölçü aldı. Söylem ve eylemde farklılıklar getiren bu ayrışma İhvan’ın etkili olduğu ülkelerde de hemen yankısını buldu. 1970’ten sonra inkılâbî hareket de kendi içinde iki ana bölünmeye uğradı: Cemaat-i İslâmî ve Mustafa Şükrü liderliğinde Cemaat-i Müslimin (El-Tekfír Ve’l-Hicre). Cemaat-i İslâmî üniversiteliler arasında yayılma gösterdi. Yusuf El-Kardavi cemaatin önemli isimlerindendir. Düşüncede inkılâbî, fíiliyatta ıslahatçı bir metot takip ettiler. Cemaat-i Müslimin’e, El-Tekfír Ve’l-Hicre ismi Mısır yönetiminin taktığı bir isim oldu. Çünkü Mustafa Şükrü rejimi ve halkı tekfír ediyor, cahilî toplumdan ayrılarak dağlara ve mağralara çekilmek/hicret etmek gerektiğini savunuyordu. Cemaatin birçok mensubu dağlarda yaşamaya başladı. Mısır basınında mağara ehli (Ashâb-ı Kehf) olarak anıldı. Maaşları rejim tarafından ödenen imamların arkasında namaz kılmama, cahiliyenin hüküm sürdüğü yerlerde Cuma namazı kılmanın câiz olmadığı, memur olunmaması, çocukların devlet okullarına gönderilmemesi, asker olunmaması gerektiği… gibi düşünceler nişâneleri oldu.

Cemaat-i Müslimin ve Cemaat-i İslamî içinden, İslâm Devleti’nin kurulmasına dair düşünce ve eylemlerde tıkanma olduğu, bunların çözüm değil kısır döngü olduğu eleştirileri yükselmeye başladı. Abdüsselam Faraj bu eleştirileri derleyerek Gizli Kalmış Farz adlı kitapçıkta (aslında bu bir broşürdür) topladı. İslâm hükümlerini tatbik etmeyen yöneticilere karşı cihat etmenin dünyadaki tüm Müslümanlara farz olduğunu söyledi. Siyasi parti olarak faaliyeti savunan İhvan’ın, uzlete çekilmeyi savunan Cemaat-i Müslimin’in ve eğitim faaliyetleriyle üniversitelerde örgütlenen Cemaat-i İslamî’nin İslâm Devleti’ne ulaşamayacaklarını söyledi. Bu çıkışı üç cemaat içinde de yankı buldu. Özellikle Cemaat-i İslâmî’den büyük katılımlar oldu ve İslâmî Cihat örgütü teşekkül etti. Abdüsselam Faraj hemen silahlı mücadeleye başlanılmasından yanadır. Lâzım olan fetvaları temin eden Şeyh Ömer Abdurrahman, İslâmî Cihad’ın müftüsü, daha sonra da lideri oldu. Bu arada İran’dan, bir devrimin(?!) ayak sesleri duyulmaya başlamıştır. İran’dan gelen devrim rüzgârlarıyla yelkenlerini dolduran İslâmî Cihat, ilk silâhlı eylemini Enver Sedat’ı öldüren Halid İslambulî ile gerçekleştirdi. İki gün sonra Asyurt şehrini ele geçirdi. Üç gün sonra direnemeyerek şehri kaybettiler. İslâmî Cihat’ın liderleri idam edilmek, diğerleri hapsedilmek üzere binlerce savaşçısı tutuklandı. Cemaat ikiye bölündü: El-Zümer’in liderliğinde İlk Cihatçılar ve Eymen El-Zevahiri liderliğinde Yeni Cihatçılar. Zevahiri örgütlenme ve eğitim çalışmalarını Mısır dışına taşıdı. Afganistan’da Taliban hakimiyetinden sonra Usame Bin Ladin liderliğindeki El-Kaide’ye iltihak etti. Artık El-Kaide’nin ikinci adamı olarak kulaklarımıza çalınan Eymen El-Zevahiri’dir.

Bu ve buna benzer hikayeler sadece Mısır’da değil, biraz gecikmeli olarak Müslümanların yaşadığı diğer coğrafyalarda da yayılır. Şii İran’da bile… Mısır, İslâmî hareketlerin temrinat sahası olmuştur. Türkiye’de evvela 1960’tan sonra başlayan tercüme faaliyetleri, ardından 1980 sonrası Ezher’de tahsil görenler aracılığıyla Mısır’daki bu yapılar ve radikal(?!) düşünceler kendine yer bulur. Hem tercüme olması, hem de dile getirilen düşünceler itibariyle gayet sathî kitaplar elden ele dolaşmaya başlar. Tezada bakın ki, sığ kitaplar ve köksüz düşüncelerle haşir neşir olanlara köktenci (radikal) ismi takılır. İhvan-ı Müslimin’den ayrılan irili ufaklı her fraksiyonun yansımalarını Türkiye’de de görmek mümkündür. Tercümeler ve Mısır’da tahsil görenler vasıtasıyla yeni isimlerle tanışılır: Seyyid Kutub, Hasan El- Benna, Abdulkadir Udeh, Muhammed Kutub, Said Havva, Zeynep Gazali… Bu tanışmalar, hiç de öyle rastgele tanışmalar değildir. Geçen sene İstanbul’da yapılan İslâmcılık Sempozyumu’nda ithal düşüncelerin Türkiye temsilcilerinden Hamza Türkmen, Seyyid Kutub’un Türkiye’ye ilk kez MİT tarafından tanıtıldığını, dünyada gelişen sosyalist düşüncelerin Türkiye’de de etkili olmasını engellemek için MİT Başkanı Fuat Doğu’nun girişimleriyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevli Yaşar Tunagör’e İslâm’da Sosyal Adalet kitabını tercüme ettirdiğini… söyler. Aslında yapılmak istenen şey Mısır laboratuarında test edilip onaylanmış bir hareketin Türkiye’de tohumlarını; sonu AKP ve IŞİD’e çıkacak bir vetirenin tohumlarını atmaktır. O tohumlar çimlendi, çiçeklendi, yerli tohumlarla melezleme çalışmaları bile yapıldı. 1980’li yıllara kadar dar çevrelerde kendine yer bulan ithal düşünceler sığlığın simgesi Turgut Özal döneminde kendine geniş yer buldu. Tercümeler çeşitlendi. Seyyid Kutub’un Fî-Zılâli’l-Kur’ân ve Mevdûdi’nin Tefhîmü’l-Kur’ân tercümeleri Adana, Konya, Malatya, Erzurum... gibi bazı şehirlerden kamyonla sipariş edilmeye başlandı.

Arap ve Hint dünyasından gelen ithal tezlerin rahatlatıcı bir tarafı vardı. Davulun sesi uzaktan hoş geliyordu. Tezlerde kafaya takılan bir problem varsa o, uzak diyarların meselesiydi. O bölgelerin sömürge bölgeleri olmasından kaynaklanan selefî(?!) Batılılaşma tarzı, bir türlü yeterince Batılılaşamayan Türkiye İslâmcılığının ilgisini çekti. Bir şizofrenik hal ortaya çıktı: Düşünce itibariyle mensup olduğu millete tepeden bakan, o milletin bilmediği (aslında hiç de merak etmediği) şeylere vâkıf ama hissiyat ve zevk bakımından beğenmediği milletin altında bir seviyeyi takip eden insanlar türedi. Kâh selefî, kâh modernist, kâh siyasal İslâmcı, kâh radikal… Müslüman kalarak modern, itibarlı ve aşağılık duygusunu aşmaya imkan veren bir yol açılmış oldu! Etkisi oldukça sınırlı ama okuma yazmaya bulaşmış herkesi tesiri altına alan bir tarafı vardı. Olup biten hadiseleri radikal (kökten) kavramak yerine, radikal çözümler üretmek hem havalı hem de kolaydı. Aynı tavır Batı’dan alınan kavramlarla ilişkide sürdürülünce göze görülmeyen savrulmalar gözle görülür hale geldi. Demokrasinin, insan haklarının, piyasa ekonomisinin radikal(?!) düşmanlarından sonra radikal savunucuları ortaya çıktı. Ki düşmanlar da savunucular da aynı şahıslardı: Seksenli yıllarda “demokrasi şirktir” diyenler, ikibinli yıllara gelindiğinde “demokrasi tevhittir” hakikatine(!) ulaştı. Yetmişlerde “bu iş partiyle olmaz” edebiyatını başlatanlardan bazısı bugün AKP’de milletvekili koltuğunda oturuyor, bazısı da gazete köşelerinde AKP militanı olarak istihdam ediliyor. O kavramlara intibakta zorlananlar ise soluğu başlarına gelen belâları defetmek için silâha sarılan ülkelerde; Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da, Suriye’de, Irak’ta…aldı. Bugünkü AKP kadroları (gerek üst düzey, gerekse alt düzey yöneticileri) şizofrenik hâli sermaye haline getirenlerden müteşekkil bir kadrodur.

Bütün olup bitenlerin tuzu biberi de İran’dan gelmişti. Türkler için Turan kadar olmasa da uzak bir zamanda (1639/Kasr-ı Şirîn anlaşmasında) kalmış İran, 1979’da her yeri sahtekârlık olan bir “İslâm Devrimi” ile İslâmcıların kahir ekseriyetinin ağzını açık bıraktı. Kiminin ağzına sinek kaçtı, kimi yorulunca çenesini kapattı. Tamamen CIA tezgâhı olan devrim taşıyla sadece İran kuşu değil onlarca kuş vuruldu. O heyecan(?!) dolu günlerde kimse SSCB’nin Afganistan işgalini İran devriminin hemen akabinde gerçekleştirebildiğini düşünmedi. İran Şahı varken Amerika’nın Irak’ı işgal edeceğini söyleyene el âlem gülerdi. Ama devrimden sonra İran’ın ilk yaptığı iş Irak’la sekiz yıl sürecek empoze edilmiş bir savaşa girmek oldu. Muhtelif ülkelerde global mücahit ve cihat gruplarının ise günü doğdu. Kalburüstü gruplardan 1981’de Mısır İslâmî Cihat’ı, 1982’de eş zamanlı olarak Türkiye ve Lübnan Hizbullah’ı, 1984’te Filistin İslâmi Cihat’ı, 1987’de Hamas, 1988’de El-Kaide(?!), 1994’te Taliban... faaliyete geçti. Yine Türkiye’de irili ufaklı birçok radikal grup türeyiverdi. Teorik bir laboratuar haline getirilen Mısır’dan alınan tahlil sonuçları İran örneği eklenerek mütercimler (garsonlar) eliyle hemen başka ülkelere servis ediliyordu. Mısır’dan sonra silâhlı temrinlerin icra edileceği başka bir laboratuar açıldı: Afganistan. Sovyet işgâline karşı kendi imkânlarıyla savaşarak gayet etkili neticeler almaya başlayan Afganistan, Sünnîliğin en saf halini bulabileceğimiz bir ülke idi. Sırf bu hususiyeti sebebiyle işgâl nihayete erer ermez (1989) CIA güdümlü Pakistan istihbaratı (ISI) öncülüğünde kendi başının çaresine bakamayacak bir ülke haline sokuldu. Çünkü Afganistan’da sayıları pek az olsa da hala “Bu silâhlarla cihat olmaz. Cihat atla, okla, kılıçla olur!” diyen, Rusuna ve Amerikalısına karşı atla, okla, kılıçla savaşmış Müslümanlar vardı, hala bu düşünceye sadakatle yaşayanlar var.

Başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyanın muhtelif ülkelerinden akan gönüllü savaşçılarla Afganistan kendi haline bırakılmadı. Sovyet işgalinin sona ermesinden sonra Pakistan istihbaratı o kadar işin içindeydi ki 1992’de Afganistan İslâm Devleti, Pakistan’ın Peşaver şehrinde ilân edildi. 1994’te birdenbire yine Pakistan menşeli bir Taliban yönetimi ortaya çıktı. Kuruluşu 1988 olarak ifade edilen fakat 1998’de gerçekleştirdiği ABD’nin Kenya ve Tanzanya büyükelçiliklerinin aynı anda bombalanmasıyla adı duyurulan El-Kaide’yi önce Sudan, Taliban yönetimiyle birlikte Afganistan merkezli bir örgüt olarak tanımaya başlayacağızdır. Dünyanın en tehlikeli teröristi Usame Bin Ladin(?!), Sudan’dan sonra Afganistan’dadır. İngiltere’den Endonezya’ya, Pakistan’dan Türkiye’ye birçok ülkedeki bombalamalarla kulaklarımız “El-Kaide Terör Örgütü”ne âşina olacaktır. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e uçakların çarptırıldığı gün ve saatlerde olayın fâili olan örgüt hemen tespit edilmiştir: El-Kaide. Okyanus ötesinde, Amerika ilk defa kendi topraklarında saldırıya uğradı…gibi aptalca yorumlar ekranları doldurur. Tesirli saldırıdan etkili bir eser/formül çıktı: Müslüman eşittir Terörist. (Dilimize Fransızcadan gelen Latince kökenli bir kavram olan terreur, düşmanı korkudan titretmek, tedhiş, dehşete düşürmek manasına geldiğini hesaba katarsak aslında gayet yerli yerinde bir formüldü. Sünnet-i Seniyye’de yeri var: Resul-ü Ekrem (S.A.V.) düşmanın kalbine bir aylık mesâfeden korku salmakla güçlendirildi.) Artık terörist olmadığını ispat külfeti Müslümanlara kalmıştı. İspatın külfeti İslâm düşmanlığı yapmaktı. 11 Eylül’den sonra alenî olarak İslâm düşmanı olan Müslümanlar(?!) türedi. Önce Afganistan Usame Bin Ladin’e yardım ve yataklık yapmaktan, akabinde Irak El-Kaide’yi barındırmak ve kimyasal silâh bulundurmak suçundan işgâl edildi.

Mısır’dan başlayıp Afganistan’a uzanan bu vetire boyunca dünyanın süper güçlerine kafa tuttuğunu, kendine ait olmayan silâhlarla cihat yaptığını sanan, aldığı maaşı ganimet geliri zanneden, ne vatanı ne yurdu olan, seyyar, militan kadrolar oluştu. İstihbarat servislerinin elinde hazır kıt’a bekleyen bu militan kadrolar bir ıslıkla istenilen yerde toplanıp, istenilen yere sevk edilebiliyordu. Az maaşlı gönüllüler ordusu Arap Baharı adı verilen ve sağcı-solcu-İslâmcı… bütün dangalakların alkış tuttuğu son baharda çiçeklendi. Bir Amerikan senaryosu olan Arap Baharı bu gönüllüler ordusuna güvenerek yazıldı. Artık ABD kendi kadrolu askerleriyle, Afganistan ve Irak’ta trilyon dolarlar harcayarak beceremediği işleri bu kadrolarla milyar dolara halledebiliyor ve daha çok etkili neticeler alabiliyordu. Arap Baharı, fínansmanı ABD kesesine zarar vermeyen bir bahardı. Böyle bahar dostlar başına! Mesela Libya’da Muammer Kaddafí’nin devrilmesinin maliyetinin 1 milyar dolar olduğunu resmi ağızlar söyledi. Basına yansıyan ve Ali Babacan’ın ifade ettiği kadarıyla bu bedelin zaten üçte biri (300 milyon dolar) Türkiye’den Libya’daki Ulusal Geçiş Konseyi’ne kredi adı altında verildi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bizzat kendisi kargosunda dolar dolu bir uçakla Libya’ya gitti. Yine yalanlanmayan –aksine Davutoğlu tarafından tasdik edilen- ses kayıtları furyasında Suriye’de savaşan muhaliflere 2000 (yazıyla; iki bin) tır (kamyonun büyüğü; T.I.R.) dolusu silah ve mühimmat gönderildiğini öğrendik. Bu silahların IŞİD’e mi, El-Nusra’ya mı, ÖSO’YA MI (Tam olarak bunlar neyse? Aralarında ne fark varsa?) gittiğini, ne için gittiğini devletlûlarımız bilir. Bizim bildiğimiz sadece Ortadoğu’daki bahar sezonunun Türkiye’de AKP iktidarıyla başladığıdır. Tayyip Erdoğan “Türk Baharı ne zaman?” diyenlere: “Bre gâfíller, Türk Baharı 2002’de başladı!” dedi. “Türk Baharı” uydurmasını saymazsak Erdoğan’ın işaret ettiği veya bir yerlerden aldığı bu tespit yerli yerinde idi. Birçok ülkede cereyan eden baharlı hadiseler Türkiye’de AKP’nin iktidara getirilmesiyle başladı. Türkiye’de iş bittikten sonra Irak işgal edildi. Pakistan, Tunus, Libya, Mısır, Suriye… Sahi, ne oluyordu bu Arap Baharı’na?

Arap Baharı’nın başlamasıyla bir örgüt (El-Kaide) ve en tehlikeli terörist gölgede kaldı. Suudi vatandaşlığından çıkarılmasına rağmen milyarder olmaktan çıkarılmadığını öğrendiğimiz Usame Bin Ladin terörü fínanse ediyordu. Libya’da linç ettirilmek için Muammer Kaddafí aranırken Usame Pakistan’da ölü ele geçirildi. Cesedi kimse görmeden okyanusa atıldı. “Komşu komşu! Hu hu! Oğlun geldi mi?...” diye başlayan tekerlemenin “yandı kül oldu bitti” diyerek bitmesi gibi… Halbuki kardeşi Kemal Bin Ladin’in anlattığına göre Usame 2007’nin Aralık ayında böbrek kanserinden ölmüştü. Usame Bin Ladin ismi etrafında döndürülen bütün dolapların en büyük Suudi şirketlerinden olan Laden grubuna hiçbir zararı olmadı. Aksine Usameli yıllarda daha da büyüdü. Obama, Usame Bin Ladin’in kellesine beş milyon dolar ödül koymuştu. Beş sene boyunca Irak’ta ABD’nin elinde tutuklu kalan IŞİD lideri Ebûbekir el-Bağdadi’nin kellesine ise on milyon dolar ödül koydu. Beş milyon dolarlık Usame’nin cesedini okyanusa atan Amerika, on milyon dolarlık IŞİD liderinin cesedini 1969’dan beri meşguliyeti sebebiyle gidemediği aya göndermeye kararlı. Veyahut merkeze (New York’a) çekmeye: IŞİD lideri Bucca cezaevinden çıkarken kampın başındaki Amerikalı komutana “Sizinle New York’ta görüşeceğiz” dedi. IŞİD lideri aya gönderilirse AKP açısından konu kapanmıştır. Önümüzdeki aylarda merkeze çekilecek olursa taşrada kalanın suyu kaynayacak demektir.

Global/vatansız/enternasyonal üretilmiş mücahitlerin(?!) biri ikisi değil, kâffesi kafestedir. Hiçbiri kendi başına buyruk hareket edemez. Üretilenin ne yapacağı üretene bağlıdır. Yahudi işgâli ve katliâmına maruz kalan Filistin’e savaşmaya gitmiş global mücahit gösterilemez. Amerika’ya kafa tutanların İsrail’e karşı savaşma niyeti dahi gösterenine rastlayamazsınız. Mavi Marmara şovunun sahnelenme sebeplerinden biri de bu ilginçlikte aranabilir. İsrail Devleti’nin canlılığını muhafaza etmesi için Filistin içinde, İsrail’in dişine göre zayıf tehditler üretilmesi ve sürekli savaş halinde tutulması gerekir. Hamas ve Filistin İslâmî Cihat’ı bunun için vardır. İsrail’in zinde kalması, her zaman antremanlı bulunması için… 1970’ten sonra Deniz Gezmiş’inden Cengiz Çandar’ına varıncaya kadar çok sayıda (dört bine yakın olduğu söylenir) solcunun Filistin’de İsrail’e karşı savaşması yine zayıf tehdidi canlı tutmakla alakalıdır. Medya vasıtasıyla yönetilen zihnî fukaralığa daldığımızda kendimizi Hollywood fílm setlerinden fırlama IŞİD’in yanında veya karşısında buluruz. Bugün tıpkı El-Kaide gibi IŞİD denilen fílm karakteri Türkiye’nin olmadığı/olmayacağı bir dünyanın var sayılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Global cihat olmaz, tarihin hiçbir aşamasında olmamıştır. CİHAT TARİHİN MERKEZİNDE OLUR. Cihat yapılan yer tarihin merkezi olur. Global gâvurluğun ise sonu yok. Millî bir pozisyon elde etmeden yapılan her iş kâfírin hânesine yazılır, o işten sadece kâfírler kazançlı çıkacaktır. Silâhlı mücadeleye başlayan çelik zırhlı duvarın arkasında, kafesin içindedir. Bu kafese ne kadar iman sosu katarsanız katın kafes kafesliğini kaybetmez. Daha modern silah demek o silâhı üreten başkaları için daha eski silâh demektir. Her ikisi için de sadece para demektir. Para kaynaksız olmaz. Paranın cinsi ve kaynağı silâhın kime çevrileceğini de belirler. İki dünya savaşı sonunda dünya şartları, bugün İslâm ülkeleri(?!) demek zorunda kaldığımız Müslümanların yaşadığı yerleri o hâle getirdi ki bir vatanı elimizde bulunduramayışımız halinde cihadın bir manası yok. Son katıksız cihat olan İstiklâl harbi devam etmiyorsa, Dârü’l İslâm olarak Türkiye yoksa cihada mesnet olacak hiçbir şey yok. Cihat, Dârü’l İslâm’ın selâmeti için yapılır. Cihat fethedilmiş alanın gereği olan mücahededir. Tabii olarak sınır boylarında yapılır, yönü sınırlardan dışarı doğrudur. Arkası boş, bir hududa (iman dolu göğüs gibi bir serhate) dayanmayan savaşa cihat denmez. Muhafaza edeceği sınırı olmayanın cihadı olmaz. Dârü’l İslâm’ın muhafazası Çanakkale’de çarpışanları Bedir’dekilerle, 1919’un Şubat’ına kadar Medine’yi müdafaa edenleri Hendek’tekilerle merbut kılar. Bugün ufkunda Mekke ve Medine olmayan her hareket bâtıldır. Kâfírler müstemleke haline getirdikleri ülkelerde -Suudi Amerika gibi- şer’î esasların geçerli olduğunu dayatırlar. Hiçbir ülkede İslâm’ın istiklâli bahis konusu edilemez. Dünyada İslâm’ın bir istiklâl iddiasında bulunduğu ve bulunacağı yegâne ülke Türkiye’dir. Yarın “Türkiye için ne yaptın?” sualinin -başta Türk’üm diyenler olmak üzere- Müslüman’ım diyenlerin karşısına çıkacak bir sual olmayacağını kim iddia edebilir? İstiklâl Marşı Derneği ispat külfetine girmez. İspatın külfeti Türkiye düşmanlığıdır. Türkiye düşmanlığı İslâm düşmanlığıdır.

Durmuş Küçükşakalak
(Çelimli Çalım, Muharrem 1436, Sayı 5, sf. 2, 3, 4)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder