6 Aralık 2016 Salı

Muktedirlerin değil mazlumların dilini konuşarak sağaltalım yaraları


Ne çok acı var. Bir acı ilmihali gibi dolaşıyor milyonlarca insan ve biz, başkalarının acısına uzaktan bakmanın rahatıyla izliyoruz olan biteni. Ruh ağır ağır aşınıyor. Vahşet ve zulme verdiğimiz ilk tepki onu bilinçten engellemek. Sosyal normları çiğneyen bazı şeyler, yüksek sesle söylemek için fazla acı verici, işte bu yüzden bunlara “ifade edilemez” veya “sözle anlatılamaz” deniyor. Dilin lal olduğu anlar. Konuşulan dilin kekemeleştiği zamanlar. Dil an gelir paramparça olur da acıyı sırtlanamaz. Ancak vahşet ve zulüm sessizliğe gömülmeyi reddeder. Acı, tanıklık ister. Bu korkunç hadisenin vuku bulmuş olduğuna dair bir çığlık, bir inilti yol bulup vicdanlara ulaşır. İnkar etmeye çalışma isteği ne kadar güçlü olsa da, inkar işe yaramaz. Hayaletler, hikayeleri anlatılmadıkça mezarlarında rahatça yatamaz. Savaşın parçaladığı ailelere bakın, Halep’te can çekişen insanlığa bakın. Bu çocuklar nasıl iyileşecek? Ana babalarını eşlerini çocuklarını kaybeden insanlar dünyaya nasıl devam edebilecek? Bir söz, bir tanıklık gerek. İyileşmek için, ne kadar acı verici de olsa gerçeği hatırlamalı ve anlatmalıyız.

...

Dışarıda ve fiziksel hayatta başlayan travma, kişinin kendi içinde bir savaş alanına döner. Artık dışarıda bir tehlike, tehdit veya travma olmasa bile, kişinin içinde bu savaş devam eder. Şu an olan ve yaşananlarla, geçmişte olanlar arasında asla bağlantı ve ilişki kurulamaz. Travma yaşamış insanlar kendi bedenleri içinde bile güvende hissetmezler. İçsel bir sıkıntı ve rahatsızlık şeklinde, geçmişleri ve travmaları sürekli olarak içlerinde canlıdır. Vücutları devamlı tehlike sinyalleriyle bombardıman halindedir, türlü ipucunu tehlike olarak algılayabilirler. Zihin ve beden, sanki bir tehlikeyle karşı karşıyaymışçasına sürekli olarak uyarılmış durumda ve her an harekete geçmeye hazırdır. Bu yüzden de küçücük seslerden rahatsız olur veya irkilince büyük bir öfke yaşarlar. Küçük Suriye’linin fotoğrafını hatırlıyor musunuz? Kameralar kendisine döndüğünde onları silah sanıp kollarını teslim işareti yaparak kaldıran yavrucağı?

...

Bir göçmen sadece savaşın acımasızlıklarına tanık ve kurban olmakla kalmaz, yurdunu ve yaşama biçimini yitirdiği için bir kültürel yas da tutar. Kültürel yas kendine ait olanı elinde tutamamanın, bir aşinalık olarak yurdunu kaybetmenin sonucudur. Türkiye büyük bir kahramanlık ve merhamet eylemiyle üç milyonu aşkın misafirini bağrına bastı, onları travmanın pençesinden şefkat ve güvenliğin koynuna taşımak istedi. Misafirlerimizin büyük bölümünün ruhsal açıdan örselenmiş insanlardan oluştuğunu unutmayalım. Bütün bu lakırdıyı şu cümleleri kurmak için ediyorum aslında: Onları misafir bildiysek, ne olur sözlerimiz bu incinmiş insanları daha da incitmesin. Ülkemiz bir Suriye olmanın eşiğinden dönmüşken, biz de örselenmenin depremini iliklerimize kadar yaşıyorken, muktedirlerin değil mazlumların dilini konuşarak sağaltalım yaraları. 

Yağmurun bildiği dilde konuşalım.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 05.12.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.