19 Aralık 2016

Prof. Dr. İsmail Kara: "Cemaat’i bu hale Ankara getirdi, AK Parti de dâhil olmak üzere."

Fotoğraf: Al Jazeera Türk
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele olarak İslâm’’ başlıklı kitabınızın ikinci cildinin sonuç bölümünde darbeler konusuna değinirken, parantez içinde ‘’15 Temmuz hâdisesi ne tarafa çekilirse çekilsin, esas tahribat yaptığı alan dini alandır ve katlanarak devam edecek iç yarılmalara sebebiyet vermesi itibariyle bugüne kadar olanların en ciddisidir’’ diyorsunuz. Nedir tam olarak kastettiğiniz?
Şunu söylemek istiyorum; bugüne kadar olan askeri müdahalelerin doğrudan doğruya din ile bir bağlantısı yoktu. Din istismarı ya da irtica meşrulaştırma maddelerinden biriydi. 15 Temmuz’da karşı karşıya kaldığımız hâdisenin daha ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. İsterseniz, ben tam olarak bilmiyorum diyeyim, çünkü herkes bilmiş ve anlamış gibi konuşuyor. 2012-2013 yılından bu yana, beni daha ziyade ilgilendiren husus, cemaat ile siyasi merkez arasındaki tartışma ve mücadele üzerinden dini alanda ortaya çıkan ve taraflarla sınırlı kalmayan, ileride de kalmayacak olan yeni, ciddi ve derin problemlerdir. Geniş mânâsıyla dini problemler… Bu konuda henüz önem atfedeceğim seviyede ciddi ve derin bir arayış ve fikir oluşmuş değil. Benim yoğunlaştığım konu, Türkiye’de din-siyaset ilişkileri, Türkiye’deki İslâm meselesi önümüzdeki yıllarda bu hâdiseden nasıl ve ne ölçüde etkilenecek? Ben, burada siyasi merkezin, aydınların, meslektaşlarımın gördüğünden çok daha fazla derin bir problem ve kriz alanı görüyorum. Bu hâdise doğrudan doğruya Türkiye’deki din alanını, dini grupları, cemaat ve tarikatları, bunların siyasi merkezle ve toplumla ilişkilerini, karşılıklı güvenlerini ve Türkiye’deki dini bilginin, dini düşüncenin akışını ciddi olarak etkileyecek. Bu, beni çok meşgul ediyor ve kaygılandırıyor. Uzak ve yakın tarihi tecrübeleri, sağlama aracı olarak kullandığımda durum fevkalâde sıkıntılı gözüküyor. İnşallah ben yanılırım.

Tam olarak ne tür sıkıntılar görüyorsunuz?
Çok yönlü. Cemaat’i bu hale Ankara getirdi, AK Parti de dâhil olmak üzere. Şunu hatırlatıyorum, 12 Eylül ihtilali ile birlikte Cemaat, İzmir Bölgesi’nden Türkiye’ye açılmaya başladı. Bunun miladı 12 Eylül’dür. Nasıl oluyor da, 12 Eylül paşaları ve sonra peşinden gelenler, Özal, Demirel, Erdal İnönü, Ecevit, Mesut Yılmaz, Erbakan, Çiller ve Bahçeli iktidarları, 28 Şubat ve son olarak AK Parti, bu süreci en ufak bir şekilde yavaşlatmıyorlar, tam tersine destekliyorlar ve azmanlaştırıyorlar? 1990’lardan sonra buna bir de uluslararası unsur eklendi. 1992’den sonra Ankara devreden çıkmadan yabancı unsurlar da devreye girdi. Cemaatin yurtdışına açılmasını, Rusya’nın kısmen boşalttığı Türki Cumhuriyetlere ve Balkanlara sevkedilmesini Ankara da destekledi, hatta dış unsurlarla ortaklaşa da olsa yönetti. Bu 2010’a, 2013’e kadar da devam etti. Şimdi hâdise bütünüyle dışsallaştırılarak ele alınıyor. Siyaset böyle okuyabilir. Siyaset vatandaşa en kolay nasıl anlatılacak ve toplum nasıl ikna edilecekse o anlatma biçimini tercih eder. Siyasetin anlatma biçimine fazla itiraz etmeyebilir, hatta toplum psikolojisi açısından bunu doğru da görebiliriz ama biz meseleyi böyle ele almak, bu düzeyde, bununla sınırlı olarak anlamak zorunda mıyız? Sadece bu çerçevede anlarsak bir şey anlamış olur muyuz? Biraz daha açılarımızı ve değişkenlerimizi genişletmeliyiz. Benim uğraştığım şey; siyasi merkezle cemaat ve tarikatların ilişkilerini merkeze alarak bu hâdise bu güne nasıl böyle geldi, bunu kimler sağladı ve bunun dini alanda ortaya çıkardığı, çıkaracağı problemler. Nasıl oldu da, dün çok büyük imkan olarak gözüken bir hâdise, bugün en büyük tehlike haline dönüştü. Türkiye bunu kendine nasıl yaptı? Nurculuğun içinden gelen, yeni unsurlar kazanan bir cemaat, bu hâle nasıl geldi? Bizim, birilerinin bunları bütün teferruatıyla tartışmamız ve anlamamız lâzım. Türkiye, henüz bu meseleyi soğukkanlı bir şekilde tartışmaya başlamadı bence. İnşallah başlar diye ümit edelim.

Gülen örgütü üzerinden şekillenen “Cemaat” algısı, Türkiye’deki diğer cemaat ve tarikatların siyasi merkez ile ilişkisini sizce nasıl etkiler?
Ben bunu 2012’de söyledim; bu bizi her bakımdan güvensiz bir alana götürüyor diye. Sadece dini bakımdan değil birçok bakımdan. Şimdi burada iki canlı soru var. Birincisi, diğer cemaat ve tarikatlara doğrudan veya dolaylı müdahaleler olur mu? Buna kimse olamaz diyemez, olabilir. Diyanet’in şûra sonuç bildirgesi işlerin nerelere uzanabileceğinin işaretlerini verdi bence. (15 Temmuz darbe girişimi ardından 3-4 Ağustos 2016'da Ankara'da toplanan Olağanüstü Din Şurası Sonuç Bilgirgesi metnine ulaşmak için tıklayınız.) Bundan daha önemli olarak şunu söylüyorum: Cemaatler ve tarikatlar kendi üzerlerinde bugün dünden daha fazla Demokles’in kılıcını hissediyorlar mı? Çünkü bu, bazı yeni biçimsizliklere ve bozulmalara kaynaklık edebilir. Cemaatler, bizim böyle bir derdimiz yok diyorlar. Kısmen doğruyu söylediklerini varsaysak bile hâdisenin tamamının böyle olmadığı kanaatindeyim.

Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cemaat ve tarikatlarla görüşmeler yaptığına dair haberler geliyor. Yakın veya orta vadede cemaatlerin ve tarikatların ‘’yer üstüne’’ çıkmasını, yasal anlamda görünür olmalarını mümkün görüyor musunuz?
Uzak bir ihtimâl, olabilir. Çünkü, bu İslâm’ı parantezden çıkartmak mânâsına gelir ki, uyarılmış operasyonlar hariç, Türkiye ne siyasi olarak ne de entellektüel olarak böyle bir yönelişe ve güce sahip değil. Olursa, zorlanmış bir erken doğum olabilir.

Bahsettiğiniz parantezi kapatmak, mevcut güçlü siyasi merkeze ve onun liderine nasip olamaz mı?
Hissiyat olarak olabilir gibi gözükebilir. Bence, bu parantezi kaldırmak veya açmak sadece konjonktürel, kişisel, hatta siyasi merkezin tek başına yapabileceği bir şey değil. Bu bir çok şeyi gerektirir. Yeni bir Türkiye ve dünya değerlendirmesi demek bu. Siyaset risk alır ama riski ve belirsizliği sevmez. Pratik ve pragmatik olmak mesleklerinin gereğidir. İlim adamlarının, aydınların, sanatçıların bu konudaki görevleri daha fazla ve yoğun olmalı. Türkiye bunu sağlayamadı, sağlayamıyor. Siyasetle ilim, fikir ve sanat arasındaki ilişkiler oldum olası karşılıklı güvensizlik ve dışlama ilişkisi şeklinde oldu. Böyle devam edilemez. Parantez meselesi için de bunun bir yerden kırılması ve meslek ve meşrepler arasındaki geçişkenliklerin artırılması lâzım. Türkiye yine zor bir dönemden geçiyor, geçecek. İlke düzeyinde anlaştığımız hususları çoğaltmak şart. Bu ilke aşağıya doğru indiği zaman birçok problemi hepimizin razı olacağı şekilde çözebilir. Tersi doğru değil, ihtilaf ve kutuplaşmadan, anlaşacağımız ilkelere varmak imkansız, belki çok zor. 

Prof. Dr. İsmail Kara
(Aljazeera, 19.12.2016)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.