TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Ocak 2016 Cumartesi

Ben bir gün ölürsem sana hasret yaşamakla



Ben bir gün ölürsem sana hasret yaşamakla
Hicrânımı kalbinde inancın gibi sakla
Mahzûn gönül, ümmîd-i visâl gelmiyor akla
Mızrabımı göğsünde mücevher gibi sakla

Beste: Cinuçen Tanrıkorur
Güfte: Ali Ulvi Kurucu
Makâm: Hüzzâm

Gece sessiz ve karanlık yine her şey uyumuş



Gece sessiz ve karanlık yine her şey uyumuş
Bilirim susmayacak kalb-i virânımdaki kuş
O yeşil bahçelerin gülleri solmuş, kurumuş
Bilirim susmayacak kalb-i virânımdaki kuş

Beste: Gültekin Çeki
Güfte: Hayri Mumcu
Makâm: Segâh

29 Ocak 2016 Cuma

Evim


Evim!
Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!
Bir köşende anneannem, dalgın Kuran okurdu
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

Necip Fazıl Kısakürek

İçerlek


Onlar evlerde yaşamazlar mı, şaşıyorum.
Evlere uğramaz, evlerde iş yapmaz,
Bakmazlar mı bir şeye, şaşıyorum.
Bakkallar, kasaplar, çarşılar.
Onlar evlere hiç bir şey almazlar mı, şaşıyorum.
Yollarla, sokaklarla, kahvelerle iş bitmiyor ki!
Trenler, gemiler, düşler bırakıyor insanı bir yerde,
Sonra gene dönülmez bir yol gibi ev!
Onların yolları, akşam üstleri, gece
Sona ermez mi evlerde, şaşıyorum.
Yorgunlukları yollara yaymak, iyi ama sonu yok ki!

Sevdalar sokaklarda serin ama sonu yok ki!
Bölüşmek umutları, paylaşmak acıları, bunalmak,
Ummak yarınlardan bir şey, evcek yok mu,
Şaşıyorum.

Evcek, uzaktan da olsa, yüzlerine tutulan ayna
Yansıtmaz mı hiçbir şey onlara?
Yaldızlı süslerle örttüğümüz oyuklarda
Yalnız en yeni çorapları asıp ele güne karşı
Tespih böcekleri gibi kaçınık yaşamak!
Hangi utançtır alıkor bizi bu kadar
Vermekten evlerdeki yitik şarkıları, şaşıyorum.
Şiirlere bir insan, evlerden bir şey katmadan
Nasıl girer, şaşıyorum.
Örneğin daha demin kavgalar, dargınlıklar
Varken - işliyen saatler gibi alışılmış -
Kapı çalınsa, biri gelse, gülüşlerin, kaynaşmaların
Birden başlaması yok mu afallamış odalarda?

Onlar huysuzluklarda donmuş, katı
Bir türlü bitmek bilmeyen ay sonlarını
Hiç mi yaşamazlar, şaşıyorum.
Kanlı kırmızı yollarda, beyaz sinirli soluyan
O azgın yatıştırıcı ay başlarını onlar
Hiç mi bilmezler, şaşıyorum.
Geçer gider ömürler kışlar, baharlarla değil,
Eriyen yağlar, tükenen sabunlarla geçer gider.
Çocuklar büyür gider, başlayan şarkılarla değil,
Eskiyen giysiler, tükenen güçlerle büyür gider.
Evde hasta oldu mu hepimiz hastayız
Onlar hastalık nedir bilmezler mi, şaşıyorum.

Onlar hep ev dışında mı, şaşıyorum.
Sırlı küplerden sızan iplik-ince bir su iken ömrümüz
İçerdeki seslere nasıl tıkanır kulak, şaşıyorum.
Ah, bu çılgın oyunlardan uzaklara da kaçsak
Değilmi ki odaların eni boyu belli,
Değilmi ki görmekten hep aynı yüzleri, bıkmış
İnsanların soluğunu iletir birbirine
Hattâ ayrı odalarda ayrı yataklar.
Değilmi ki kezzap gibi damlar göze
Kimi gece düşman
Sıcak kollar gibi sarar soğuklarda bizi
Kimi gece dost ev.
Nasıl yaşanırdı dönüşler de olmasa unutuşlar da
Bir şifalı su gibi ılık, arı dönüşler
Ah, nasıl taşınırdı sürüp gitseydi hınç!

Gene de hiç kimse kurtulamaz içinde büyüyen
Bu korkunç boşluktan, diyorum.
Kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak
Ne avuntular dışarda.
Dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
Evcek, evlerde yaşar yaşarsa...

Behçet Necatigil

Ev artık o eski ev değildir


Allah evlerinizi sizin için bir huzur / sükûn yeri yaptı.” (16/80) ayetinde sükûnet mahâlli olan ev, 6/13'te “barınma”, 6/96'da “dinlenme”, 14/14'te “yerleşme”… mahâllidir aynı zamanda.

Ev; kat kat, ev; katman katman.

Geçmişte Müslüman bir aile için ev; sükûnete müheyyâ bir yuva, günahlardan korunmaya vesîle bir sığınak, manevîyat solunan ruhânî bir atmosfer idi.

Ev; acı, tatlı hayâl ve hâtıraları ile bir ecdâd yâdigârı idi.

Ev; üç neslin bir arada yaşadığı bir ikâmtegâh idi.

Ev; tarhana, salça, erişte… imâl eden iktisâdî bir işletme/hâne idi.

Ev; doğum, sünnet, nişan, düğün, hastalık, ölüm mahâlli idi.

Ev; uzun kış geceleri ocak başlarında, serin yaz akşamları kamelyalı bahçelerde çaylı çörekli ikramlar, doyumsuz tatlı sohbetler ile bir muhabbet meclisi, bir cennet bahçesi idi.

Ev; sevinç, ev neş'e, ev hüzün, ev herşey idi, hayatın ta kendisi idi.

Modern asır âdeta bir silindir gibi mukaddes “ev”i çiğnemiş geçmiştir. Ev artık o eski ev değildir. Ev, yuva değil mal, alınır satılır bir ticarî metâdır. Ev, kira getiren bir gelir kaynağı, müşteri bulunursa değiştirilecek bir yatırım portföyüdür. Ev, güç ve kudretin sergilendiği bir prestij mekânı, eşya teşhir edilen şaş'alı bir tiyatro salonudur artık.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 28.01.2016)

28 Ocak 2016 Perşembe

Prof.Dr.Mahmud Erol Kılıç - Buluşma Noktası



- Sadece Müslümanım kelimesinin yetmediği kanaatindeyim. Avrupa'da "Ben Müslümanım" deyince herkes sizden kaçıyor. Ben bir Müslüman olarak Müslümandan korkuyorum. "Allahûekber" diyen adam kafama ne zaman odun indirecek diye korkuyorum kırk yıllık bir Müslüman olarak. Batılı niye korkmasın?

- Biz her şeyi batıya, her şeyi dışarıya, hep onlar bozuyor... Kafir vazifesini yapacak. Sen açık vermeyeceksin.

- Devlet geleneğinde "Düşman şöyle yapıyor" demek bir zaaflık göstergesidir.

- "Bir besmele çektiğinde şeytan ayakları kıçına vurarak kaçar" diyor hadis-i şerifte. Demek ki bizim abdestimizde kusur var, demek ki bizim besmelemizde kusur var ki şeytanı kaçıramıyoruz. Sen besmeleyi öyle bir çek ki şeytan nasıl kaçar...

- Bu ülkede ajanlar cirit atıyormuş. Ajanların olmamasından ben zaten şüphelenirim. Bir yerde bir bereket varsa, iş varsa, oraya her türlü ajan gelecektir zaten. Sen kendi önlemini aldın mı? Kendi önlemimi aldıktan sonra ajan burada kiralayacak adam bulamaz.

- Bizim aşımız tasavvufî İslâm'ın zerk edildiği Anadolu İslâmıdır. Osmanlı tasavvufî İslam tabirini çok kullanmaz, yoktur, İslâm der. Ama o İslâm tasavvufî İslâm'dır zaten. "Ol mâhiler ki derya içredir deryayı bilmezler" diyor, onlar zaten içindeler. Biz şu an çok tasavvuf diyoruz. Tasavvuf bizden çıktı, ötekileştirildi, bizden ayrı bir şey oldu.

- Tasavvuf sevginin şiddetli yaşanma biçimidir. İlahi aşk insan-ı kâmile giden mübarek bir yoldur.

- Dünyanın birçok ülkesinde Hz. Mevlânâ ve Muhyiddin İbn Arabî okuyarak insanlar Müslüman oldular.

- Osmanlı sultanının emriyle; Mesnevî, medreselerde okutulan bir kitaptır Osmanlıda. Fatih Sultan Mehmed'in attığı imzayla Molla İsa Camii'ne "Mesnevî okutulacak" emri verilmiştir. Camide Mesnevî okutulurdu Osmanlıda. Şimdi soruyorum siz Osmanlının devamı mısınız? Camimde benim bunlar okutulmuyor. Bir tane imamım yok ki cuma hutbesinde Hz. Mevlânâ'dan bir beyit okusun, Yunus Emre'den bir beyit okusun. Ondan dolayı camiler soğuk... Sizin genciniz bir mesnevî sohbeti, bir mesnevî dersi, bir ârif kelamı o imamdan duyamazsa lütfen kusura bakmayın; ondan sonra gençler meditasyonculara gidiyor, hindulara gidiyor budistlere gidiyor falan... Siz önce kendinize bir bakın ya. Siz hangi İslâm'ı sunuyorsunuz?

- Şu an İslâm birliğine ihtiyacımız var. Dünyanın sufî geleneğine ihtiyacı var.

Kağıtçılarla değil üçkağıtçılarla uğraşın!


Dünyanın en mutlu insanları baca temizleyicileridir” demişti İsmet Özel bir şiirinde. Kimse bu şiiri bir ihbar kabul ederek baca temizleyicisi falan olmaya kalkmadı.

Ya da birileri üzerine vazife bilip baca temizleyicilerin mutluluğunu kursağında bırakırcasına onların bacalarını başlarına yıkmaya niyetlenmedi.

Doğalgaz çıkalıdan beri öyle çok baca temizleme ihtiyacı da kalmadı.

Dizesini yazmadım, ama bana sorarsanız dünyanın en mutlu insanları ‘kağıt toplayıcıları’dır. Hem ekmek paralarını kimseye minnet etmeden kazanırlar hem de çevre temizliğine ve geri dönüşüme katkıda bulunurlar.

Yapılan bu işin elbet vicdanlara dönük de bir geri dönüşümü vardır. Hiç gurur meselesi yapmadan, ekmek parası için herkesin attığını toplayıp yeniden kullanıma kazandırmak az şey değil.

Şimdi hükümet yeni bir uygulamayla sokaklarda kağıt toplayanlara ve de onlardan kağıt alanlara para cezası kesmeye hazırlanıyormuş.

Tamam, bu iş Avrupa Birliği standartlarına uygun yapılsın, ama ekmeğini kâğıttan çıkaran bu insanlar da mağdur edilmesin. Aksi taktirde bu ekmeğini taştan çıkaranların taşlarının ellerinden alınmasına benzer bir netice doğuracaktır.

Kâğıt toplayıcıları içinde azımsanmayacak oranda Suriyeli göçmenlerin var olduğu düşünülürse bu insanların son çarelerinin ellerinden alınması çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır.

İlla da birileriyle “haksız kazanç” bağlamında uğraşılacaksa kâğıtçılarla değil ‘üçkağıtçılarla’ uğraşılsa çok daha isabetli olur.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 28.01.2016)

26 Ocak 2016 Salı

İlber Ortaylı: "Bu tatsız uygulamaya hemen son verilmeli."


Çevre Bakanlığı'nın kağıt toplayıcılara dair düzenlemesine İlber Ortaylı isyan etti. Milliyet'te yayınlanan "Bu tatsız uygulamaya hemen son verilmeli" başlıklı yazısında İlber Hoca, kağıt toplayıcılarının çok özenilecek bir iş yaptığını belirterek, bakanlığın düzenlemeyi geri çekmesini istedi. İlber Hoca'nın yazısı şöyle:

Sayın Çevre Bakanımız Hanımefendiye, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 20 Ocak sabah saatlerinde kâğıt toplayıcılarından kâğıt satın alan şirketlere ve esnafa tebligat ve denetim memuru gönderme kararı aldı ve tebliğ etti. Kâğıt toplama işçilerinden atık kâğıt alanlara 140 bin TL ceza ödeyecekleri bildirildi. Benim gibi çok kâğıt tüketenler bilir. Kâğıt toplayıcılar Türkiye’de neredeyse özenilecek bir faaliyet yapıyor. 

Evvela kâğıt atıklar büyük ölçüde tekrar dönüşüme giriyor. İşsiz insanlar ki aralarında talebeler bile var pekâlâ bir gelir sahibi olabiliyor ve son zamanda Suriyeli göçmenler de bu işe dahil oldu. Ankara merkezli iki firma faaliyetin düzensizliğinden şikâyetle bu kararı aldırmışlar. SİMAT Şirketi ve Çınar Kâğıt Şirketleri.

Alışılmış mekanizma görülüyor; milletin ilgisizliğinden istifade dünyayı düzenleme iddiasıyla ortaya çıkan iki özel sektör mensubu. Ne iddiaları ayıptır, ne de özel sektöre mensup olmaları. Lâkin devlet katmanındaki bazı kişileri siyasi kimlik kullanarak ticari hayata alet etmek ve rekabeti önlemek tam bir kanunsuzluktur. Nihayet hepiniz kâğıt topluyorsunuz, bu iki şirketin daha iyi kâğıt toplayacağına dair hiçbir emare yok. Muhtemelen de toplayamayacaklar sadece daha çok para kazanacaklar.

Menşei itibariyle şirketlerden birinin başındakiler Ankara Çankaya Belediyesi ve İstanbulAtaşehir Belediyesi’nden çıkma. Demek ki hem CHP, hem AKP ile aynı derecede halli hamur olmuşlar. Alışılmış manzara, çok kişi maalesef öyle yaşıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanımız Fatma Güldemet Sarı hanımefendi kolej okumuş, Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu, uzmanlık yapmış, Darendeli ve Adana’da Ak Parti il teşkilatında etkin görevlerde bulunmuş. Ben Tanzimat döneminin fesat şairlerinden değilim; o şair gibi “Olmayasın sakın üç beldenin birinden, Darende’den, Gürün’den, zinhar Eğin’den” beytini tekrarlayacak da değilim. Zaten zavallı Eğin (günümüzde Kemaliye) nüfusunu kaybetti.

Şimdi baksanız devlet görevlileri dışında 10-15 yaşlı çift bulursunuz. Gürün hayat mücadelesi veriyor. Darende ise maşallah elan Kazlıçeşme’ye bir çırpıda üç gökdelen diken girişimciler ve kâğıt toplayıcılarını bir çırpıda kâğıt şirketlerinin elemanı olarak istihdam ettirecek düzenlemeler yapan bakanımızı çıkarıyor. İftihar ediyoruz. Kâğıt toplayıcı işçilerin dernek başkanı Sayın Mendiloğlu, “bu iki şirket on kâğıt toplayıcıdan birini bile istihdam edecek durumda değildir” diyor.

Açık söyleyeyim, kaç kişiyi istihdam edecekleri beni hiç ilgilendirmiyor. Bu toplayıcılar ellerinden geldiği kadar kâğıt topluyor ve götürüp toptancıya teslim ediyorlar. İstihdam edilenler onların kazandığının çok altında bir ücrete mahkûm olacak. Tabii kâğıt stokunun önemli bir miktarı da dönüşüme giremeyecek. 

Gerçi Halk Partili ve Ak Partili belediyelerin böyle çevre koruma gibi faaliyetlere iltifat edecek halde olmadıkları açık; bari biz bu konuyla ilgilensek ve Sayın Bakan’ın bu tatsız uygulamasına bir an önce son vermesini usulüne göre talep etsek ve “olur” deseniz.

Kaynak: Radikal

"Devlet bu çöpün altından kalkamaz."


Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 2011 yılındaki yönetmeliği dayanak göstererek kâğıt işçilerinden, kağıt alan lisanslı firmalara yolladığı tebligat ve denetleme memurları ile toplayıcıdan kağıt almaları durumunda yasal çerçevede 140.000 TL ceza uygulayacağını belirtti. Bakanlığın tebligatı üzerine bazı firmalar kâğıt alımını kesti, bazılarında devam etse de kâğıt işçileri çok tedirgin.

Yıllardır kâğıt toplayan Osman Öztürk, “Hem devletimizin ekonomisine katkı sunuyoruz. Hem de ormanları koruyoruz. Bizim dışımızda kimse bu işi yapamaz. Devlet bu çöpün altından kendi başına kalkamaz” dedi.

Kaynak: Bursaport

"Biz çiçekçilik yapıyoruz. Kaçakçılık yapmıyoruz."


Ben yirmi senedir buradayım. Kırk yıldır, elli yıldır, yetmiş yıldır burada olan insanlar var. Şu anda kaderimize küsmüş gibi böyle oturuyoruz. Elimiz ayağımız bağlı. Düşüncedeyiz. Hiçbir şey yapamıyoruz.

Yedikule Bostancılar Derneği’nden Özkan , İstanbul Avrupa Yakası Zabıta Müdürlüğü’ne bağlı görevlilerin barakalarını yıkmalarının ardından içinde bulundukları hali bu sözlerle anlatıyor.

Biz bahçıvanız. Tahta kulübenin, barakanın belediyeye de surlara da bir zararı olmaz. Ama biz şimdi nerede soyunup giyineceğiz? Yağmurda, karda nerede bir çay içip ısınacağız?

Ökten, Tarihi Yedikule Bostanları’nda 10 dönüm kadar bir alanda bostancılık yapıyor. “Sekiz kişi benim bostandan geçiniyoruz. Bahçem giderse işsiz kalacağım. Belki belediye bir süpürge verirse yerleri süpürürüm.” diyor.

Tarihi Yedikule Bostanları’ndaki bostancılar, bu aralar hep aynı cümleleri kuruyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kendilerine Mart ayına kadar bostanları boşaltmaları için mühlet verdiğini söylüyor, barakaların yıkılmasının ardından sıranın bostanlara da geleceğini düşünüyorlar.

Kaynak: BBC Türkçe

Bir Şehir Kurmak: Turgut Cansever'le Konuşmalar


Modern Türkiye kendine özgü ev tipini ve şehir biçimlenmesini oluşturabilmiş midir? Türk kamu idare sisteminin merkezi niteliği şehirleşme serüvenimizde ne gibi sorunlara yol açmıştır? Yeni şehirler hangi kriterler doğrultusunda kurulmalı, mükemmel işleyecek bir şehir modeli nasıl olmalı, şehirler nasıl yönetilmelidir? Halkın bu yönetime doğrudan katılımını sağlamak mümkün müdür?

Turgut Cansever'in 1997-1998 yıllarında verdiği "Şehir Yönetim Düşüncesi" seminerlerinden hareketle hazırlanan Bir Şehir Kurmak'ta, Türkiye'de şehirleşme sürecinin meseleleri tartışılıyor, sorunların çözümüne dönük öneriler üzerinde duruluyor ve dahası yeni kurulacak şehirler için bir model ortaya konuyor. Turgut Cansever'in "Diyarbakır Suriçi Eylem Planı"nın taslak metni de ilk defa bu eserde gün yüzüne çıkıyor.

Yaşadığımız şehir sanki bize ait değil, oturduğumuz ev yabancı birisinden ödünç alınmış gibi... Bu şehri kim düzenledi, bu evi kim inşa etti ve biz bu yabancı mekânlarda oturmak mecburiyetinde miyiz? Burada bir kimlik sorunuyla karşı karşıyayız. Turgut Cansever iki büyük kimlik kurgulaması yapıyor: Hıristiyan Avrupa'dan miras kalan modernist kimlik ve İslam medeniyeti kimliği. Medeniyet tasavvurunun en önemli görünür öğesi kuşkusuz şehirdir. Bize özgü şehir ve ev, bizim uzmanlarımız ve uygulayıcılarımız tarafından bize ait bir talep üzerine inşa edilecektir.
- Prof. Sadettin Ökten

Bir Şehir Kurmak: Turgut Cansever'le Konuşmalar
165 Sayfa, 28 TL
http://www.klasikyayinlari.com/

Said Halim Paşa - Bütün Eserleri


Mehmet Âkif'in deyişiyle, "Ümmetin en büyük mütefekkirlerinden birisi" olan Said Halim Paşa, son dönem Osmanlı düşünürlerinin tartışmasız en özgünü ve önemlisidir. Derin İslâmî kavrayışı, eserlerinde olduğu gibi kişiliğinde de kendisini somut biçimde gösteren Said Halim Paşa'nın hiç kuşku yok ki en önemli yanı düşünürlüğüdür. "Buhranlarımız" başlığı altında toplanan "Taklitçiliğimiz", "Meşrutiyet", "Bağnazlık", "Toplumsal Bunalımımız", "Düşünsel Bunalımımız", "İslâm Dünyasının Çöküşü Üzerine Bir Deneme" ve "İslâmlaşmak" ile son eseri "İslâm Toplumunda Siyasal Kurumlar", onun entelektüel gücünün kanıtıdır. Batı dünyası ve uygarlığı hakkındaki derin bilgi sahibi Paşa'nın eserlerinde Batı toplumlarının tarihsel, siyasal ve toplumsal çözümlemeleri oldukça geniş bir yer tutar. Said Halim Paşa'nın üzerinde önemle durduğu ikinci konu da İslâm dünyasının sorunlarıdır. O bu sorunları da üstün bir kavrayışla ele almış, nedenlerini, sonuçlarını büyük bir açıklıkla gözler önüne sermiştir. Ama bununla da kalmayarak, bu sorunlara ilişkin son derece akılcı, isabetli çözüm yolları üretmiş, önermiştir. Bugün, Türk toplumunun gündemini işgal eden ve düzeysiz tartışmalarla çözümsüzlüğe mahkûm edilen birçok konunun Paşa tarafından çözümlendiğini görmek şaşırtıcıdır. Bu da, Paşa'nın düşünce ve yapıtlarının günümüzde bile taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.

Türk düşünce tarihinin doruklarından birini oluşturan Said Halim Paşa'nın yapıtlarının bu toplu basımının, düşünce dünyamıza yeni bir boyut ve derinlik getireceğinden eminiz.

Said Halim Paşa, Bütün Eserleri
236 Sayfa, 20 TL
http://buyuyenayyayinlari.com.tr/prddet.php?pid=136

Bir şey çoğalmakla kalitesini kaybeder

Atik Valide Sultan Camii kubbelerinin bir görünümü
Çokluk aşağıdadır, birlik yukarıdadır. Ve bir şey çoğalmakla kalitesini kaybeder. Keyfiyyetini kaybeder, kemmiyyet öne çıkar. Modern hayatta eşyaların çoğalması, zamanların çoğalması, birçok şeyin çoğalmasıyla beraber yüzeyselliğin de artması bunu gösteriyor. Eski zamanlarda eşya o kadar çok değilken, nesneler o kadar çoğalmamışken, insanların uğraş alanları daha mahdud sayıdayken, bir konuda derinleşenler daha çoktu. Çünkü konsantrasyonlarını, temerküzlerini muhafaza edebiliyorlardı. Modern zamanın getirdiği en büyük problem insanı yüzeyselleştirmesi ve bunu yaparken de değişik araçlar kullanması; eşyaların çoğalması nesnelerin çoğalmasıyla beraber bereketin de ortadan kalkması demek aynı zamanda. İnsanın aslında fıtratına da aykırı. Yaradılış fıtratına da aykırı olduğu için bunun beraberinde anksiyeteler, panik ataklar, orta çağ insanının adını dahi bilmediği yüzlerce psikolojik ve biyolojik ve fizyolojik hastalıklar çoğalmaya başladı. Bunların hepsinin sebebi o bereketin kalkmasıyla beraber ortaya çıktı.

Mahmut Erol Kılıç

25 Ocak 2016 Pazartesi

Yüksek binalar ve insanın idrak hakkı


Otuz katlı bir bina yapıp içine bir aileyi yerleştirdiğiniz zaman o insana nerede oturacağını emretmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla o insanın çevresini yapma, idrak etme, değerlendirme, değiştirme haklarını elinden almış oluyorsunuz.
- Turgut Cansever

New York'a gittiğim zaman şaşkına döndüm, dev gibi, harika, muazzam binalar. Bunlar neden benim ülkemde olmasın dedim.
- Turgut Özal

Vakit Tamam Olurken Eksik Kalan Birkaç Şey


Susturun şu narin söğüt dallarını içimde
Böylesi bir yenilgiyi beklemiyordum bilin
Kuyuya düşen Yusuf
İhbar edilmiş İsa: Beni siz tanırsınız ancak
Bana gölge yok söğüt dallarından soluklanacak

Oysa fazlaca suskunum
Bilinmiyor ülkesi bana çarpan acının
Bir çingen bulsa beni, bakmadan ardına kaçacak
Batakhaneler konferanslar düzenleyecek belki de
Zenciler, Beyazlar ve pahalı kadınlar bir araya gelecek
Şimdi nasıl gelsin derdi başka günlerden kalmış yüzüm aranıza
Nasıl bahsedeyim size bu cilveli suçlarımdan
Sararıyor yanaklarım işte
Kantodan tenhadan ve sevimsiz çıbanlardan

Soyunup manşet olsam zarar eden bir gazeteye
Örtülse kırbaçla aylak kalmış vücudum
Aklım çelinse, zarif bir şekilde ölsem ilk iş gününde utangaç bir dilencinin
Sovyetlerden medet umanlar gülümsetecekse sizleri
Analarının kanserlerine alışacaksa evlatlar
Simsarlar kandırmayacaksa evine dönen askeri
Kalkın halay çekelim, ben orada öleceğim

Sanmayın bir merasim talebim olacak sizlerden
Çoktandır yerimi yadırgamıştım zaten
Pahalı istekleri olmuştu dersiniz ardımdan
Mesela sevmek istemişti diye söylersiniz nezle olmuş bir kızı
Belki bilmez, farkına da varmadınız kimbilir
Hiç mektubu gelmeyen onbaşıların uykusu var cebimde
Bakın rahip oldunuz birden nasıl da suskesildiniz
Düğün sesi geliyor, vakit tamam galiba

Bülent Parlak

Nazar - Yahya Kemâl Beyatlı (Seslendiren: İsmet Özel)



Gece, Leyla'yı ayın on dördü
Koyda tenha yıkanırken gördü.
"Kız vücudun ne güzel böyle açık!
Kız yakından göreyim sahile çık!"
Baktı etrafına ürkek, ürkek
Dedi:"Tenhada bu ses nolsa gerek?"
"Kız vücudun sarı güller gibi ter!
Çık sudan kendini üryan göster!"
Aranırken ayın olgun sesini,
Soğuk ay öptü beyaz ensesini,
Sardı her uzvunu bir ince sızı;
Bu öpüş gül gibi soldurdu kızı.
Soldu, günden güne sessiz, soldu!
Dediler hep: "Kıza bir hal oldu!"
Ta içindendi gelen hıçkırığı,
Kalbinin vardı derin bir kırığı.
Yattı, bir ses duyuyormuş gibi lal.
Yattı, aylarca devam etti bu hal.
Sindi simasına akşam hüznü,
Böyle yastıkta görenler yüzünü,
Avuturlarken uzun sözlerle,
O susup baktı derin gözlerle,
Evi rüzgar gibi bir sır gezdi,
Herkes endişeli bir şey sezdi.
Bir sabah söyledi son sozlerini,
Yumdu dünyaya ela gözlerini;
Koptu evden acı bir vaveyla,
Odalar inledi: "Leyla! Leyla!"
Geldi koy kızları, el bağladılar...
Diz çöküp ağladılar, ağladılar!

Nice günler bu seametli ölüm,
Oldu çok kimseye bir gizli düğüm;
Nice günler bakarak dalgalar,
Dediler: "Uğradı Leyla nazara!"

Yahya Kemal

Kar Yangını - Edip Cansever (Kendi sesinden)


Neden bu kadar kar, bu kadar yıl, bu kadar yağış?
Bu kadar uzaklardan nedir bu kadar gelen?
Bir uzun çan kulesi bembeyaz Samatya'da
Bir oğlan bir martıyla upuzun seviştiğinden
Yaslı bir kadın gibi gözleri kendine bakan,
Kendine baktıkça da çocukları olan hüzünden.

Belki bir söz yığını, yıllar var konuşulmamış,
Çıkarlar kar yangını her biri duyduğu yerden,
Yüzleri, saçlarıyla, bir de gözbebekleri,
Asılırlar boşluğa çocuksu seslerinden,
Birtakım dünyalarla önce ve güzel
Kış güneşi, sarmaşık, kim ne anlıyor sanki ölümden?

O yanık ikindiler, sonrasız loş gecelerden,
Üstlerinde bir sürü çocuk gözleri.
Tutuşurlar ne zaman karların ateşinden
Bir ölüm kadar şaştığımız onlar ve kendileri
Yani bu dünyanın en yılgın havarileri
Orada çan kulesi bembeyaz öldüğünden...

Edip Cansever

21 Ocak 2016 Perşembe

Bedri Gencer: Aydın, Âlim, Şeyh


Her bilgi öznesi, bir bilgi türünü temsil eder. Kadim dünyada olduğu gibi İslâm’da âlim, bizzat din sayılan küllî ilmin taşıyıcısıdır. “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisinden anlaşılacağı gibi âlim, varisi olduğu peygamber gibi dinde tek mercidir. Dinde âlim/şeyh ayırımı, formasyon değil, işlev ayırımından, eğitim ile öğretim arasındaki işbölümünden kaynaklanır. Âlim, -hadisi- öğretim işlevini üstlenirken şeyh -sünneti- eğitim veya öğretim ile eğitim işlevlerini birlikte üstlenir. Âlim, din olan hadisi öğretirken şeyh, bu öğretinin sünnet olarak hayata geçirilmesi tarzını da gösterir. Bu bakımdan her şeyh âlim, ancak her âlim şeyh değildir.

Bilgi Özneleri

Her bilgi öznesi, bir bilgi türünü temsil ettiğinden âlim, aydın gibi farklı bilgi özneleri, parçalanan bilginin türlerini temsil ederler. Batı’da vahiy kaynaklı ilmin kaybıyla başlayan sekülerleşme sürecinde “dinî bilgi, felsefî bilgi, bilimsel bilgi, ideolojik bilgi” şeklinde epistemolojik parçalanmaya karşılık olarak ruhban (clergy), düşünür (thinker), bilgin (scholar) ve aydın (intellectual) gibi, kâh birbirlerini tamamlayan, kâh çatışan farklı bilgi özneleri ortaya çıkmıştır. Bunlar, örneğin toplum ve din ilimlerinin içindeki “sosyolog, psikolog, mütekellim, muhaddis” gibi uzmanları değil, kategorik olarak farklı bilgi öznelerini anlatır. Entelektüel ise Hıristiyan Batı’da otoriter bilgi öznesi ruhbana alternatif genel bilgi öznesini temsil eder. Eskiden beşerî dünyayı anlamlandıran ana bilgi dalı teolojiye alternatif yegâne disiplin, edebiyattı; dinin teolojiden ideolojiye dönüştüğü sekülerleşme sürecinde ideoloji ve sosyoloji de teolojiye rakip disiplinler olarak edebiyatla buluştu. Dolayısıyla ruhbana alternatif geleneksel bilgi öznesi edibden (c. üdebâ-literati) türeyen entelektüel, daha sonra ideoloji ve sosyolojinin zuhuruyla ideolog ve -sosyal bilimci anlamında- sosyoloğu da kapsamıştır. İdeoloji ile sosyoloji arasındaki fark, birincisinin toplumu devrim, ikincisinin ise reformla dönüştürmeyi hedeflemesidir. Ancak ideolojiyi yeren Karl Marx örneğinde böyle mutlak bir ayırım yapılamaz; Durkheim ve Weber ile birlikte klasik sosyolojinin babalarından olarak tanınan Marx, ideolojiyi mahkûm ettiği halde fiilen en radikal ideolog olarak tarihe geçmiştir. Bu devrimci karakterinden dolayı, Hıristiyanlıktaki teolog/ruhban, İslâm’daki âlim/şeyh ayırımında olduğu gibi, ideolojiyi öğretecek ideolog yanında aynı zamanda onu hayata geçirme, toplumu dönüştürme yolunu gösterecek, topluma rehberlik edecek bir aydına ihtiyaç duyulur. Türkçedeki entelektüel/ aydın ayırımı, âlim/şeyh ayırımının karşılığı sayılabilir. Ancak Türkçede entelektüel ve aydın kelimelerinin ikisi de aslında Batılı “intellectual” karşılığında kullanıldığı için, Batı dillerinde bu ayırım farklı şekillerde ifade edilmiştir; önce, bilgin (sosyolog)/entelektüel, sonra entelektüel/kamusal entelektüel olarak.

İdeolojinin aktivistik, devrimci karakteri, Antonio Gramsci, Julien Benda, Lewis Feuer gibi sol aydınları ideolojiyi aydının tarifinin bir parçası yapmaya, örneğin Lewis Feuer’u şu tespiti yapmaya sevk etmiştir: “Herhangi bir bilgin, bir ideolojiye bağlanmadıkça veya böyle bir bağlılık peşinde olmadıkça aydın (intellectual) sayılmaz”. Görüldüğü gibi bu sol entelektüeller, şeyhin karşılığı olarak entelektüel ile ideoloğu özdeşleştirmektedirler. Hâlbuki dünyada radikalizm dalgasının düşmesi, ideolojiden uzaklaşmanın (de-ideologization) başlamasıyla birlikte entelektüel=ideolog özdeşleştirmesi bırakılmıştır. Geniş klasik anlamı uyarınca entelektüel, yeniden sosyolog dâhil teoloğa alternatif tüm bilgi öznelerini kapsar hale gelince bu kez âlim/şeyh ayırımı, “entelektüel/kamusal entelektüel” olarak ifade edilmiştir.

İdeolojikleşme ve Gelecekle İlgili Öngörüler

Batı’nın kültürel etkisi sonucu modern ideolojiler karşısında İslâm’ın da ideolojikleşmeye zorlanması âlimi acze düşürdü. Dinin ideolojikleşmeye zorlanması, öncelikle onu buna zorlayan modernliğin eleştirisini gerektiriyordu; âlim, eleştirebilecek kadar modernliğe âşina değildi. Bu durumda Müslüman aydının nüvesi olarak edib âlimin imdadına yetişti. Enderun denen saray mekteplerinden yetişen edib, İslâm’da âlime alternatif değil, şeyhin estetik karşılığıydı. Namık Kemal örneğinde olduğu gibi üdebâ, ortak tasavvuf kanalı sayesinde güçlü bir İslâmî kültüre sahip olduğu için, XIX. asırdaki modernleşme sürecinde olduğu gibi konjonktürel olarak İslâmî dünya görüşüne sözcülükte ulemânın boşluğunu doldurabiliyordu.

Lâfzen şeriatçılık anlamında İslâmcılık da bu üdebâ ile başladı. Normalde ulemâ, dini din olarak öğretmek üzere yetiştiği için ideoloji olarak savunmayı beceremezdi. Nitekim ön-İslâmcılık dediğimiz İslâmcılığın bayraktarı Namık Kemal bir edip olduğu gibi, son-İslâmcılık olarak II. Meşrûtiyet İslâmcılığının bayraktarı Said Halim Paşa ve Mehmed Âkif, keza çağdaş Türkiye ve İslâm dünyasında İslâmcılığın başını çeken Necip Fazıl ve Seyyid Kutub gibi isimler de medrese-dışı kanallardan yetişmiş aydınlardır.

İslâm’da aslında ortak formasyona sahip âlim ile şeyh arasında öğretim ve eğitim işlevleri bakımından bir işbölümü olduğunu belirtmiştik. Âlim öğretir, şeyh eğitir, modern Müslüman aydın ise eleştirir. Yani modern bilgiyle yetişen Müslüman aydının âlim gibi öğretmesi mümkün değildir. Namık Kemal örneğinde olduğu gibi aydın, sünnete meydan okuyan bid’ati, modernliği eleştirir ve en fazla hürriyet kavramında toplanan şeriatın maksatlarını, ideallerini hatırlatarak İslâmî bir şuur verir. Örneğin Seyyid Kutub’un tefsiri, Hak Dini Kur’an Dili gibi klasik anlamda Kur’ân’ın açıklamasını yapacak, ilim verecek bir tefsir değildir. Şu halde aydın, asla âlime alternatif olamaz, işlev bakımından onu ikame edemez. Ancak çağımızda Mevdûdî gibi “âlim mütefekkir” denen simaların yaptığı üzere âlim, aydını ikame edebilir.

Ancak bu deyim, başka problemleri ortaya koyar. Öncelikle bu, “geleneksel âlimler, fikir üreten âlimler değiller miydi” sorusunu gündeme getirir. Mesela “İbni Haldun’un son şakirdi” olarak modern İslâm dünyasında sosyolojinin öncüsü sayılan Ahmed Cevdet Paşa, “âlim mütefekkir” değil miydi? Demek ki Mevdûdî örneğinde fikir=tefekkür, aslında ideolojiye, ideolojik bir din anlayışına işaret etmektedir. Ahmed Cevdet Paşa, Mevdûdî’den daha derin bir âlim mütefekkir olduğu halde dinin ideolojikleştirilmesinin karakteristiği yazılı anayasa projesine sonuna kadar geçit vermemişti. Ancak Mevdûdî, bunun bayraktarlığını yaptı. Ve bu yüzden Ebu’l-Hasen Nedvî gibi âlimlerle ihtilafa düştü. Demek ki burada formasyondan önce, ister âlimde, ister aydında olsun problem, ideolojik din algısındadır.

Aydının işlevi, sadece modernliği eleştirerek âlime destek olmaktır; o, Namık Kemal’in Ahmed Cevdet Paşa karşısında açıkça itiraf ettiği gibi, dini öğreten merci olarak âlimin yerini tutamayacağını, haddini bilmelidir. Aydın, âlim adına modernliği eleştirmekle kalmayarak ona İslâm adına misillemeye yapmaya kalktığı ve böylece kaçınılmaz olarak dini ideolojikleştirmeye başladığı zaman haddini aşmış olur. Yani problem, aydının âlim gibi dinde otorite olmaya kalkmasıdır. İdeolojik din anlayışını temsil eden aydının, hem ilim, hem amelde zaafı olduğu için İslâm’ı öğretme gibi yaşama konusunda da cemaate rehber olması imkânsızdır.

Bu noktada gelecekle ilgili şu öngörülerde bulunabiliriz. Birincisi, modernlik eleştirisinin yeterince yapılıp yapılmadığı meselesine bağlı olarak aydının işlevinin bitip bitmediği, miadının dolup dolmadığı meselesidir. İkincisi, aydının miadı dolduğu takdirde âlimin yeniden sahneye çağırılması meselesidir. Âlimin tekrar işlevsel olmasıyla birlikte ideolojik din algısı yerini nebevî sünnî din anlayışına bırakmaya başlayacaktır. Tersine sünnî din anlayışının ideolojik din algısının yerini almasıyla birlikte âlimin yeniden işlevsellik kazanması beklenemez. Zira hadis-i şerif, Allah’ın din sayılan ilmi kitapla değil, âlimlerle, yani “sutûrdan değil sudûrdan” çekerek alacağını beyan ediyor. Bu hadis, günümüzün sözde Kur’âncılarına da ebedî bir Muhammedî uyarı mesajıdır.

Ahmed b. Hanbel, Dârimî, Tâberânî, Ebu’ş- Şeyh (tefsirinde) ve İbnü Merdûye, Ebu Umâme (r.a.)’dan nakl ediyor: “Ey insanlar! İlim alınmadan, kaldırılmadan önce nasibinizi alın. Dendi ki: - Ya Rasûlallâh! Kur’ân bizim aramızdayken ilim nasıl kaldırılır? Buyurdu ki: “Hay seni anası yitesi! İşte Yahudi ve Hristiyanlar, aralarında kitapları var. Fakat peygamberlerinin getirdiğinden bir harfe tutunmaz olmuşlardır. Haberiniz olsun ki ilmin gitmesi, hepsinin gitmesidir. İlmin gitmesi, cümlesinin gitmesidir. İlmin gitmesi, cümlesinin gitmesidir (Bu son kısmı üç defa tekrar etti).

Ahmed b. Hanbel, Buharî, Müslim, Nesâî ve İbnü Mâce, İbnü Ömer (r.a.)’dan nakl ediyor: “Allahü Teâlâ, ilmi kullardan soymak suretiyle çekip almaz. Ancak âlimleri almak suretiyle ilmi ortadan kaldırır. Allah hiçbir âlim bırakmayınca da, insanlar birtakım cahil başlar edinirler ve onlara sorular sorarlar, onlar da ilimsiz fetva verirler. Bu yüzden de hem kendileri saparlar, hem de başkalarını saptırırlar.

Dahası burada dönüşünden bahsedilen âlim, varisi olduğu peygamber gibi öğretimle eğitimi birleştiren, aynı zamanda şeyh olan âlimdir. Çünkü postmodernizm doğrudan modernizme dönüş anlamına gelmediği gibi, aydından âlime dönüş de doğrudan ideolojik din anlayışından sünnî din anlayışına dönüş anlamına gelmiyor. II. Meşrutiyet devri Osmanlı, Mısır ve Hindistan ulemâsında görüldüğü gibi, zaten ulemânın tarikata (sünnete) karşı şeriata vurgu yapmasıyla ideolojik din anlayışı doğdu. Medine’ye “Dâru’l-Hicre ve’s-Sünne” diyen sahâbe-i kirâmdan başlayarak tarih boyunca Müslümanlar için İslâm, “tarikat (sünnet) olarak din”di. O yüzden modern ulemânın başlattığı “şeriat olarak İslâm” anlayışının daha sonra “ideoloji olarak İslâm” anlayışına dönüşmesi kaçınılmazdı.

Burada sünneti tarikatın karşılığı olarak parantez içine almamız sebepsiz değildir. Çünkü “şeriat, tarikat, marifet, hakikat” şeklindeki dinin dört boyutundan tarikatın özel adı sünnettir. Tarikatın hem sünnetin genel adı, hem de tasavvuf mektebinin adı olması tesadüf değildir. Bu, bizim vurguladığımız “din yolu sünnet, sünnet yolu tasavvuf” gerçeğinin ifadesidir. Hakikî bir içtimaî dönüşüm ahlakî dönüşümle, bu da “sünnet olarak din” anlayışına, bu da ancak tasavvufa dönüşle mümkündür. Selefîlik adına radikalizm ve aşırılıklarla geçen uzun yıllardan sonra bugün Cezayir’den Sudan’a, Moritanya’dan Lübnan’a, Hasan Turabî’den Malik Bedrî’ye, Muhammed Muhtar Şankıtî’den Abdunnasır Cibrî’ye bütün Müslüman liderlerin “Tasavvuf çizgisine, ruhuna dönmeden ümmet ayağa kalkamaz” demesi dikkate şayandır.*

Demek ki asıl mesele, aydından âlime dönüşün ötesinde aydından şeyhe, çağdaş İslâm dünyasının en önemli İslâm hareketi İhvân-ı Müslimîn’in kurucusu Hasan el-Bennâ’nın çizgisine dönüş meselesidir. Bennâ, İhvân-ı Müslimîn’in liderliğini ifade eden tasavvufî “mürşid-i âmm” unvanının da belirttiği gibi, bir Şazelî şeyhi olarak ihyâ hareketine başlamıştı. Ancak Seyyid Kutub, Mevdûdî’nin etkisiyle sünnî ihyâ hareketini ideolojik devrim çizgisine kaydırdı. İslâm dünyasının geldiği nokta, “güneşin altında yeni bir şey olmadığını”, Sirhindî’nin, Dihlevî’nin, Bağdâdî’nin, Gümüşhânevî’nin, Bennâ’nın çizgisine dönüşten başka çare olmadığını gösteriyor. Tasavvuf, icabında ismini, zeminini, şeklini değiştirir, fakat özsel peygamberî işlevini görmekten kesilmez. Ancak tasavvuf, Müslümanlara cihâd-ı ekberden cihâd-ı esgara, enfüsten âfâka uzanan sağlam kuşatıcı bir dönüşüm vizyonu verebilir. Bu açıdan günümüzde -Türkiye’de pek tanınmayan- Taha Abdurrahman, örnek bir sufî âlim mütefekkir tipini temsil etmektedir.

Bedri Gencer
(Umran, 257, Ocak 2016, sf. 42-44)

Kaynakça * http://www.timeturk.com/tr/2010/03/22/malik-bedri-islamcilar- tasavvufa-yonelmeli.html#.VVAzQ_ntmko, http://www.timeturk. com/tr/2010/11/23/islamcilar-bu-roportaji-cok-tartisacak.html#. VVAzdfntmko, http://www.timeturk.com/tr/2008/05/23/turabi- tasavvufu-yeniden-dusunmeliyiz.html#.VVA2xPntmko, http://www. dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=180026).

Taş Plaktan Günümüze Bir Hazine: Tanburî Cemil Bey


İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür A.Ş., Türk müziğinin büyük bestekârı Tanburî Cemil Bey’in taş plak kayıtlarının tamamını günümüze taşıyan bir projeyi hayata geçiriyor.

İBB Kültür A.Ş., Türk müziğinin büyük bestekârı Tanburî Cemil Bey’in taş plak kayıtlarını ilk kez 10 CD’lik bir albümde bir araya getiriyor. Udî Bestekâr Mehmet Bitmez’in İstanbul, Şam, Sivas ve Urfa’da yaptığı arşiv araştırmaları sonucunda hazırlanan “Tanburî Cemil Bey Taş Plaktan Günümüze Bir Hazine” isimli albüm, çok yakında müzikseverlerin beğenisine sunulacak. Ünlü bestekârın vefatının 100. yılı münasebetiyle hazırlanan proje ile Türk Müziği’nin kültürel mirasının gelecek nesillere aktarılması amaçlanıyor.

35 Yıllık Birikimin Ürünü

Udî Bestekâr Mehmet Bitmez, 35 yıl süren araştırmaları sonucunda Tanburî Cemil Bey’in imzalı ve damgalı orijinal kayıtlarının tamamına ulaştı. Cemil Bey’in orijinal kayıtlarındaki cızırtılar ve yan sesler en hassas teknolojilerle giderilerek en az seviyeye indirildi. Böylelikle 10 CD ve 82 eserden oluşan albüm projesi ortaya çıkmış oldu.

Albümde, Cemil Bey’in peşrev, saz semaîleri, longa ve sirtolarının yanı sıra en güzel ve en meşhur eseri Şedd-i Arabân Saz Semaisi de yer alıyor.

Cemil Bey’in 14 Eserlik “Özel Listesi” Long Play olarak basılacak

Kültür A.Ş., çok yakında Türk müziği tutkunları ve arşivcileri için Cemil Bey’in en çok dinlenen taksim ve icralarından oluşan 14 eserlik özel listesini “long play” olarak basacak. Bu özel long play’ler 1.000 adet ile sınırlı olacak.

Nazım Hikmet’in Cemil Bey’in Ölümü Üzerine Yazdığı Şiir

Tanburî Cemil Bey Taş Plaktan Günümüze Bir Hazine” albümüyle birlikte Mehmet Bitmez tarafından hazırlanan 70 sayfalık bir de kitapçık sunuluyor. Bu kitapçıkta, Cemil Bey’in hayatı ve Türk müziğine kazandırdığı zenginliklerle ilgili her türlü bilgiyi bulmak mümkün. Kitapçıkta ayrıca Nazım Hikmet’in ve Yahya Kemal’in Tanburî Cemil Bey için yazdıkları şiirler de bulunuyor.

Nazım Hikmet’in Cemil Bey’in ölümü üzerine yazdığı şiir, ilk kez Alemdar Dergisi’nde yayınlandı.

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış,
Bir san’atkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor.
Odayı bir mâtemin görünmez rengi sarmış,
Başında duranların kalbi yorgun atıyor.

(…)

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini.
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var!
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini,
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular!


Nazım Hikmet

Tanburî Cemil Bey Hakkında

Tanburî Cemil Bey, 1873’te İstanbul’da doğdu. İlk müzik bilgilerini ortaokul sıralarında ağabeyi Ahmet Bey’den alan sanatçı, on yaşlarında keman ve kanun çalmaya başladı.

Tanburî Ali Efendi’nin de öğrencilerinden olan ünlü Bestekâr, daha sonra çalmaya başladığı ve ismi ile bütünleşen tanbur sazı ile ustalık derecesine ulaştı. Sanatçı, tanburdan başka klasik kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları da aynı ustalıkla icra etti.

Yaptığı eserlerle Türk müziği saz icrasına yeni ve modern bir tarz ve değişik bir yorum getiren Tanburî Cemil Bey’in, özellikle taş plaklara yaptığı taksim kayıtları, makam, üslûp ve tavır açısından dikkati çeker.

Sözlü eserlerin yanında birçok saz eseri besteleyen sanatçı, 29 Temmuz 1916’da İstanbul’da hayatını kaybetti.

Kaynak: İBB Kültür

19 Ocak 2016 Salı

ASELSAN mühendisi Erdem Uğur evinde ölü bulundu


ASELSAN’da çalışan mühendis Erdem Uğur (28) evinde ölü bulundu. Polisler Erdem Uğur'un dairesine girdiğinde 'Dikkat gaz açık' yazılı bir uyarı notuyla karşılaştı. Uğur, yanında mutfak tüpü, tüpün hortumu da yatağın içindeyken ölü halde bulundu. Daha önce de ASELSAN'da çalışan 5 mühendis esrarengiz şekilde ölü bulunmuştu. [Hürriyet, 16 Ocak 2016]

Benim hâlâ içimde yara olan iki husus var. Birisi uçak kazası süsü verilerek altı fizikçimizin öldürülmesi, diğeri de Aselsan’daki intihar süsü verilerek öldürülen mühendislerimiz. Aselsan’daki mühendislerimiz neden öldürüldü? Türk uçaklarının Amerikan ve İsrail uçaklarını düşman uçakları olarak algılanmasına müsait programlamayı yaptıkları için... Yani Türkiye’ye sattıkları uçaklarda Amerikan ve İsrail uçakları düşman uçakları olarak algılanmıyor. Bu mühendisler, “hayır, bunlar da düşman uçakları olarak algılansın” diye bir planlama yapıyorlar, software dediğimiz şey. Bu insanlar o yüzden temizlendiler ve temizlendikleri Washington’a rapor edildi: “İçiniz rahat olsun, biz onları hallettik!” diye. [İsmet Özel, 10 Ekim 2015, Ankara]

16 Ocak 2016 Cumartesi

Medresenin dâvâları vardı, üniversitenin yok


Ne bekliyorsun? Medresenin dâvâları vardı, üniversitenin yok. Medresenin kökleri vardı, temelleri vardı, dalı, çiçeği, meyvesi vardı, üniversitenin yok. Samimiyeti vardı, sıcaklığı vardı, üniversitenin yok. Cevdet Paşa’yı medrese yetiştirdi, üniversite Özcan’lar yetiştiriyor. Nesillerin idraktan mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathane. Bir büyücü kazanı, bir darülaceze. Bütün felaketlerimizin senaryosu orada hazırlandı. Bina değil, şankr. Memleketi için için yiyen ur. O Babil kulesinde kapıcıdan başka hürmete lâyık canlı yok. Edebiyat Fakültesi’nde bir mezun 290 bin liraya mal oluyormuş. Tımarhanede kendimi çok daha rahat hissedeceğimden şüphe etmiyorum. Muhakkak ki oradakiler daha dost, daha vatanperver.

Cemil Meriç, Jurnal I

Modern eğitim sisteminiz batsın


13 yaşında çocuk, sınav sebebiyle intihar ediyor. Modern eğitim sisteminiz batsın, notlarınız batsın, diplomanız batsın, kariyeriniz batsın. Kadim geleneğin romantizmi değil bu: Medresede, tekkede yetişmiş kaç kişi intihar etmiştir acaba? Ama bilim körlüğü işte, kör olası bilim! Aileler çocuklarını yabancı dil, avrupa, para, özgürlük diye öldürdü. Hepsi kariyer uyuşturucusunun bağımlısı oldu. Beden ne, ruhları öldü!

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Korku ile endişe ile tasa ile hayat mı geçermiş?


Günümüz insanlarında anksiyete, endişe, tasa, panik atak, gelecek korkusu, stres, moral bozukluğu var. Bakara suresi 155 ve 156'ncı ayetlerde Allah diyor ki: "And olsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, malınızdan canınızdan eksilterek imtihan ederiz." Demek ki bir yükle geliyorsun bu dünyaya. Bunu söylüyor Allah. O diyor ki ayetin devamında, "O sabredenler başlarına bir sıkıntı geldiği zaman; biz Allah'a aitiz ve O'na döndürüleceğiz" der. Bakın Nahl suresi 9'uncu ayette Allah der ki "Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi." Eğer müminseniz haksızlığa uğramaktan, adaletsizliğe uğramaktan asla çekinmeyin diyor. Benim sahibim Allah! Allah vaadinden döner mi? O zaman ben neyin endişesini, neyin tasasını çekeceğim? Ben sıkıntılarımı dertlerimi imanıma yüklemişim. Yarın başıma ne gelecek bilmiyorum ki. Korku ile endişe ile tasa ile hayat mı geçermiş? Şifa dediğimiz şey bu! Ali İmran suresi 139 Hendek Savaşı için gelen bir ayettir; "Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız mutlaka siz en üstünsünüz" der. Yola ihlasla çıktıysan neden çekinirsin?

Neden bu korku? Allah var. Huzurlu olmak istiyorsanız huzurda olduğunuzu bir an dahi unutmayacaksınız. Huzurlu insan huzurda olduğunu bilmek zorunda. Dolayısıyla şifa dediğimiz şey insanın manasında saklıdır. Aşk dediğimiz bir olay var. Kadının kara kaşına kara gözüne âşık olmuşsun, bu surettir, cemaldir. Hadi öldü diyelim. Yanında tutabiliyor musun sevdiğini? Hayır, doğru çukura gönderiyorsun. Ama siretteki aşk, Allah aşkı asla yok olmaz. Bu farklılıkları görebilirseniz, yaşama böyle bakarsanız siz kurtuluşa erenlerdensiniz. Hürriyetinizi elinize almışsınız, artık hiçbir şey size işlemez. Burada insanın manası önemli bir faktördür, mana ile zahir yapısını ayırt etmeniz lazım. 2014 Türkiye için iyiler ile kötülerin harman olduğu karmakarışık bir yumaktı. 2015'te biraz sancılı da olsa bu ayrışmayla başladı. 2016 iyilerin ve iyiliklerin zafer yılı olacaktır.

Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu
(Lacivert, 20)

Sanallık kalbi öldürüyor


Batı medeniyeti bilinç dışının keşfiyle 1900'lerin başından itibaren 'İnsanın aslı kötü ve kaostur' diyor. Madem aslımız kötüyse biz neyi düzelteceğiz? Ne yapmamız gerekir? İnsanın bu durumunu idrak etmemiz gerekir. Hâlbuki biz İslam ve tasavvufla temas edip bunu anlamaya çalıştığımız zaman Kuran'ı Kerim'de "Biz insanı en güzel şekilde yarattık" hakikati ile karşılaştık. Demek ki bütün teorinin daha temel taşlarından bir tanesinde, insana yaklaşımda hata yapılarak, bu hatalar üzerine bir ekol inşa edilmiş.

İslam'ın iki boyutu vardır. Biri mükellefiyet biri de muhabbet boyutudur. "Benim rahmetim gazabımı aşmıştır" diyor Allahu Teâlâ. Muhabbet boyutundan nasibini almamış kişilere bütün bu söylediklerimiz hiçbir şey ifade etmez. Ama şunu da unutmamak gerekir ki hepimiz elbette mükellefiyet boyutuna da riayet etmekle yükümlüyüz. Ashab-ı muhabbet alanına girmek için de yine psikoloji lazım.

'Ayet'lerle temas insana olumlu, rahmani hâller yaşatıyor yani kalbi uyandırıyor. Mesela derin bir sükûnet/sekine, huşu, ümidin yeniden uyanması/reca, derin bir minnetkârlık-güven/itminan, tüm varlığa yönelik şefkat, muhabbet ve merhamet. Bütün bu latif (inceltilmiş) duyguların merkezi ise 'kalp'. Ve Batı psikolojisi bu 'kalb'i de bilmez.

Demek ki insanın iki algılama merkezi vardır, biri akıl diğeri kalp. Mesela akılla bu güzel manzarayı algılayabilirim. Ne var burada? Deniz, hafif dalga var, iki tane palmiye var, karşıda bir ada var. Ama biraz ince ruhluysam (yani kalbim devreye girerse) bu manzara üzerine bir şiir yazabilirim, bu manzara benim içimde çok başka güzel şeyleri de uyandırır. İşte bu kalbin devreye girmesi demektir. Sanallık kalbi öldürüyor. Bizi ayetlerden koparıyor, ilahi rabıtadan koparıyor, dolayısıyla matrixin içine hapsoluyoruz. Bu da aklınıza gelen bütün patolojileri artırıyor. Ama bu söylediklerimizi anlayabilmek için insanın iki merkezli olduğunu kabul etmek lazım, bunu da bize İslam ve tasavvuf öğretir.

Dr. Mustafa Merter
(Lacivert, 20)

13 Ocak 2016 Çarşamba

Gülümüz solarken


Neredeyse bir ölüm yolculuğuna çıkmış gibiyiz. Son günlerde yapılan bir ölçüme göre İstanbul'da hava kirliliği insan öldüren sınırları çoktan aşmış. Bu konuda üst sınır 50 partikül. Şehrin çeşitli semtlerinde bu rakam 150, 200, 250 partiküle kadar çıkıyor. Bu tehlikeden halkı haberdar etmek için daha ne bekleniyor. Toplu ölümlerin olması mı? 

Havayı bitirdiğimiz ortadadır. Geriye doğru gelirken gün sayıyoruz. Toprak. O mübarek nesne de can çekişiyor. Bir yandan fazla ürün almak için gübre adıyla tarlaya atılan zehir, öte yandan yağmurlarla, sellerle denize doğru bitip tükenmeyen bir yolculuk. Ağaçları kesip ormanı yokettikten sonra erozyon toprağı denize taşımaya başladı, geride çıplak kayalar kaldı. Şimdi oraları yeniden yeşertmek için çeşitli projeler yapılıyor ama nafile. Bir santim toprağın oluşması için asırların geçmesi lazım. Zehirlenen toprak bu zehri yeraltı suları ile temiz suya karıştırıyor. İçecek temiz suyumuz kalmadı yani. Su dışında o zehirli toprakta yetişen ürünler de payını alıyor zehir taşıyor.

İnsanoğlu hayatın asıl unsurları olan “Hava, toprak, su, ateş” yani Anasır-ı erbaa'yı yokederken, kendini yokettiğinin farkında değil. Tüketim toplumu herşeyi silip süpürecek; işte o zaman insanoğlu bir pişmanlık duyacak lakin bu “son pişmanlık” olacak.

Mustafa Kutlu
(Yenişafak, 13.01.2016)

12 Ocak 2016 Salı

Takvâ ve takvâ sâhibi çocuk yetiştirmek



Ey gâfil apartmanları diktin, paraları biriktirip kasalara doldurdun, çocukları da okuttun ama sefer var sefer! Yolculuk var yarına... Yarın belki yarından daha yakın! Aklını başına al. Ölürsün, hayvanın semeri senin eserin kalmalıdır ama hayırlı eserin kalmalıdır. Hayırlı eser bırakmalısın. Ahiret için şerden ve hayırdan ne hazırladın? Hesaba çek kendini, düşün bir defa. Dünyada bırakacaklarından ne hazırladın, evladını yetiştirdin mi? Allah'ını tanıttın mı? Rasulullah'ı sevdirdin mi? Ebubekir'i tanıttın mı sıddık olsun? Ömer'i sevdirdin mi âdil olsun? Osman'ı bildirdin mi hayâ sahibi olsun? Ali'yi bildirdin mi şecî olsun, harf öğretenin kulu kölesi olsun, ilim şehrinin kapısı olsun, sâkiy-i kevser olsun? Öğrettin mi hani öğretmedin. Hayvan senden daha iyi çocuk yetiştiriyor. Bizim kedi baktım yavrusunu yetiştirdi. Düşmanınla nasıl mücadele yapacak, dostunla nasıl sevişecek, dövüşecek vallahi talim etti gözümle gördüm. Avı nasıl yakalayacağını, neresinden vuracağını da gösterdi yavrusuna, icazet verdi bıraktı. Sen bunların birini yapmadın. Sen babasın! Babanın evladına yapmış olduğu dua peygamberin kendi kavmine yapmış olduğu dua gibidir, beddua da öyledir.

Hz. Aşkî Muzaffer Ozak [k.s], 15 Şubat 1980

Domuzla güreşmek


Geçenlerde İsmet Özel’in Çelimli Çalım‘ın 17. sayısında çıkan bir yazısını okudum. O yazıda Özel, büyüklerinin kendisine verdiği bir öğütten bahisle “Sakın ola bir domuzla güreşmeğe kalkışma” demek istediklerini aktarır, şöyle devam eder: “Sanki bana ‘Domuz kısmıyla çamurlara gark olmadan güreşemezsin. Kirlenmeden domuzu mağlup edemezsin. Bil ki, sana mağlup olmak domuzu kederlendirmeyecektir. Bilakis, senin kirlenmiş olman onun hoşuna gidecek ve güreşirken kendisinin biraz daha kirlenmesi domuzun memnuniyetini kat be kat artıracaktır’ demişlerdi.

Sağda, solda; televizyonlarda, sosyal medyada yapılan tartışmaları-tahammül fersa-hale gelene kadar izleme sabrını gösterenlerin; durumdan müşteki olanların ve böyle durumlara maruz kalanların meramını, yukardaki öğütten daha ne iyi anlatabilir ki!

Gerçekten sahip olunan bir değer savunuluyormuş gibi yapılıp; esasında domuz vari bir güreşin tadını çıkarmaktan başka ne yapılıyor? “Eleştiri”, “sorgulama”, “yüzleşme” (hele bu bayıldığım deyim!), vs. diyip, bulandığı çamuru muhatabına da bulaştırmanın şehevi hazzından başka, üzerinde durup düşüneceğimiz hangi fikir, öneri, yol gösterme ortaya çıkıyor? Sicili hiçbir zaman temiz olmamışların, kendi kafasına göre önüne gelenin sicilini tayin etmesi; paçalarından sahtekarlık akanların, evliya edasıyla tavsiyelerde bulunması; gerçekleri çarpıtıp, dünyanın en gerçekçi insanıymış gibi ona buna iftira atması; para ve mevkiden başka bir şey düşünmeyip, zerre kada okumamıış ve bir fikr-i takipte bulunmayanların, fırsatı ganimet bilip etrafa caka satması… domuz güreşi yapmaya davetten başka nedir ki!?

Kirlenmişlerin kirletme gayreti, neyi temize çıkarır? Kendi “memnuniyetini” artırmaktan gayrı. N’apalım; bırakınız kirlesinler, bırakınız kirlendikçe memnun olsunlar! İşte domuzlar çiftliğinin giriş kapısına asılacak levha!

Bu yazıyı neden mi yazdım? Herhalde domuz gribi salgını etkiledi beni, belki ondan!

Ali Yaşar
(Toplumsal Fikriyat, 11.01.2016)

"Solcular reklam yazarı, mücahitler müteahhit oldu"


2015 Temmuz’unda Fatma Barbarosoğlu’na verdiğiniz bir mülâkatta “Tahsil yıllarımız itibariyle dindar ve muhafazakâr insanların eline imkânlar, makamlar ve iktidarlar geçtikçe memleketin giderek düzeleceğine, güzelleşeceğine, hak ve hukukun daha fazla tanınacağına dair bir kanaatle yetişmiştik. Hatta bir inançtı bu. İmam Hatip’te talebe iken bizim gibi saf olan hocalarımız “Ne zaman ki imam hatip mezunları profesör, vali, milletvekili, bakan, rektör olur, o zaman Türkiye kurtulacak” derlerdi. Biz de buna inanmıştık, memleketi mutlaka kurtaracaktık” demiştiniz. Yukarıdaki kadrolar artık gücü paylaşmasız yıllardır iktidarda, Türkiye kurtuldu mu?

Doğrusu, "Kurtulma yoluna girdi" demeyi çok isterdim. Türkiye Cumhuriyeti kendisine muhalif olabilecek kesimleri içine alarak gösterdiği başarı dolayısıyla bir miktar kurtuldu. Türkiye, Ankara bu bakımdan başarılı bir yer denebilir. Peki bu başarı Türkiye’nin başarısı mı? Bunun önünde büyük bir soru işareti var. Esas “kurtuluş” adını taşıyan örgütler sol örgütlerdir. Elbette Kemalist, milliyetçi, İslâmcı cenahta da var. Bu kurtuluş fikirleri memleketimizde giderek kendilerinden kurtulmak istenenlere katılmak şeklinde cereyan ediyor, büyük ölçüde. 12 Eylül'den sonra solcular reklam yazarı, 90’lardan sonra mücahitler müteahhit oldu. Onun için "Keşke Türkiye kurtuldu diyebilsem" diyorum.

Peki, daha adaletli oldu mu?
Benim adalet anlayışım itibariyle bu iktidarın getirdiği adalet fikri ve icraatı hiçbir şekilde yetmez. Önceki iktidarlardan daha adaletsiz oldukları söylenebilir mi, emin değilim. Vatandaşa hizmet açısından daha başarılı oldukları alanlar var, sağlık gibi, sosyal yardımlar, eğitime destek gibi. Yuvarlak cümleler kurmaya mecbur kalışımızın sebebi, uzun zamanlardır memleketimizde hukuk ve adalet fikrinin kaybolmuş, ahlâkın hayli zayıflamış olmasıdır. Yalnız 28 Şubat sürecinde neredeyse bütün üst yargı sisteminin şakşakçılığından sonra bu iktidar döneminde önce Ergenekon ve Balyoz, ardından cemaat hadiseleri yüzünden yargı sisteminin, adalet mekanizmalarının neredeyse işlemez hale geldiği çok açık. Yine de bir siyasi iktidar başka iktidarlarla mukayese edilerek ele alınabilir. Demirel, Ecevit, Özal iktidarlarından, 12 Eylül askeri yönetiminden daha adaletsiz oldukları söylenebilir mi bilmiyorum.

İsmail Kara
(Aljazeera, 12.01.2016)

Metro insanları


Metro insanları. Dünyanın her yerinde yüzlerde aynı ifade ışıksız, soğuk, mutsuz.

Mehmet Öğün

Sırat köprüsü


Cennet, cehennem, ortada sırat köprüsü. Seç yerini.

Semih Akşeker

11 Ocak 2016 Pazartesi

30 kitap önerisi


Kitap tavsiye etmek hiç âdetim değil, haddim de değil. Lakin 2015 yılı içinde okuduğum kitaplardan otuz tanesinin benim gönlümde yeri çok ayrı oldu. Böylece onlar hakkında bir şeyler yazmayı da borç bildim. Bir nevî, arayanına bulmasını kolaylaştırmak için kendince bir mücadele... Meraklısına efendim.

Hüseyin Karacalar - Cevapsız Aramalar
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/09/kesilsin-agrlar-cevapsz-aramalar.html

İdris Ekinci - Son Üç Dakika
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/05/anlarn-anlarn-ve-anlamn-kymetini-bilen.html

Osman Özbahçe - Türkiye Kitabı
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/05/vatan-insann-baba-ocagdr.html

Bülent Parlak - Ricakeş
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2014/12/sevgili-huzursuzlugumuz-ricakes-olursa.html

Ahmet Erhan - Şehirde Bir Yılkı Atı
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/01/soguk-sehrin-soguk-sairi.html

Atakan Yavuz - Hata Günlüğü
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/04/baz-hatalar-cok-sevilir.html

Cinuçen Tanrıkorur - Müzik Kültür Dil
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/03/hakiki-bir-musikisinasn-dusunceleri.html

Cinuçen Tanrıkorur - Türk Müzik Kimliği
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/05/batc-yobazlara-muzigimizdeki-turk.html

Turgut Cansever - Kubbeyi Yere Koymamak
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/12/cennetten-cehenneme-istanbul-ve.html

Cengiz Bektaş - Türk Evi
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/05/turk-evi-kimse-kimseyi-kirletmiyor.html

Mustafa Kara - Gönül Mektupları
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/10/her-kitap-bir-mektuptur.html

Adalet Çakır - Geydim Hırkayı: Safer Efendi'nin Sohbetleri
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/10/gonul-cerrah-safer-efendinin-sohbetleri.html

Tosun Bekir Bayraktaroğlu - Amerika'da Bir Türk
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/07/manevi-bir-araysn-hatralar.html

Ayşe Şasa - Bir Ruh Macerası
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/07/anlamn-derinliginde-gecmise-yolculuk.html

Rita Ender - Kolay Gelsin: Meslekler ve Mekânlar
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/11/istanbulun-kaybolan-meslekleri.html

Osman Mayatepek - Dedem Enver Paşa
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/03/enver-pasay-torunu-anlatyor.html

Erhan Çifci - Kutü'l-Amare Kahramanı Halil Kut Paşa'nın Hatıraları
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/10/halil-kut-pasay-ve-kutul-amareyi-hatrda.html

Mahmud Erol Kılıç - Mevlânâ Üzerine Konuşmalar
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/02/irfan-okyanusundan-damlalar.html

Mahmud Erol Kılıç - Hayatın Satır Araları
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/11/insan-manevi-tekamul-icinde-gunlerini.html

Sadettin Ökten - Gelenek Sanat ve Medeniyet
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/10/insanla-sanat-arasndaki-munasebete-dair.html

Sadettin Ökten - İçimde AVM Var! - Fincanımda Cola Var!
http://yagizgonuler.blogspot.com.tr/2015/12/sadettin-oktene-gonul-vermek.html

Ahmed Yüksel Özemre - Üsküdar Ah Üsküdar
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/01/rahmetli-uskudar-iyi-bilenlerin-kitab.html

Ahmed Yüksel Özemre - Üsküdar'da Bir Attâr Dükkanı
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/01/sayfalarda-kalan-uskudarn-yitip-giden.html

Robert Frager - Sufi Terapistin Sohbet Günlüğü
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/08/sohbetten-nasiplenmek-yahut-sifa-aramak.html

İsmail Kara - Elemim Bir Yüreğin Kârı Değil: Mehmet Âkif Albümü
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2013/08/buyuk-sairler-yeniden-kesfedilmeyi.html

Ömer Tuğrul İnançer, Ahmet Özhan - Şarkılar Seni Söyler
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2014/07/karsndaki-degil-kalbindekidir-sen.html

Ömer Tuğrul İnançer - Vakte Karşı Sözler
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2014/05/satrdan-degil-sadrdan-okumak.html

Emin Işık - Aşkı Meşk Etmek
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2016/01/yukselmek-isteyen-trmanmak-zorundadr.html

Muhyiddin Şekûr - Su Üstüne Yazı Yazmak
http://ruhunakitap.blogspot.com.tr/2015/10/karncann-ayak-seslerini-isiten-kim.html

Yasin Eker, Ahmet Sadık Hıdır - Müzik Söyleşileri
http://www.darkafalar.com/hatirla-maziyi-mesudu-sen-de-ben-gibi-yan/

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Türklerde Devlet Anlayışı


Tarihleri boyunca planlı ve sistemli bir surette yaptıkları göçlerle eski dünyanın dört bir tarafına yayılan, muhtelif kültür ve medeniyetlerle münasebet kuran Türkler; beylik, imparatorluk ve nihayet modern manasıyla devlet vasıflarını haiz irili ufaklı pek çok müesses yapılar vücuda getirmişlerdir. Bu siyasî yapıları yalnızca zamana ve mekâna bağlı bir tesadüfler zinciriyle vücut bulmuş teşekküller olarak değerlendir­mek mümkün değildir. Dikkatlice incelendiği takdirde, söz konusu yapıların zaman ve mekân farklılıklarına rağmen müşterek bir devlet geleneğinin mah­sulü oldukları görülür. Bugün, modern Türk devlet düşüncesini incelenmek için bu tarihî seyri, Türk devlet düşüncesine vücut veren siyasî kaideleri, müesse­seleri ve teşkilât yapılarını göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Ancak yoğun bir mesai ve gayret gerektiren bu hususu sağlıklı bir biçimde değerlen­dirmek; Türk tarihinin hareketli ve dinamik yapısını dikkate almak, bu dina­mik yapıya karşılık sürekliliği sağlayan unsurları tespit etmek ve münasebet kurduğu kültürleri, medeniyetleri bilmek ile mümkündür. Elinizdeki kitap böyle bir çabanın ürünüdür. Kitabın müellifi Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Batının “erken devlet” tanımında belirleyici olan coğrafî mevki, nüfus, dış ilişkiler, ekolojik şartlar gibi hususları nazarıdikkata almakla birlikte Türk toplumunun tarihî, içtimaî ve kendi iç dinamiklerine dayanan bir devlet tanı­mı yapmak gayretindedir. Avrupa-merkezci okuma­lar yerine Türk tarih ve kültürünü, kendi teşekkül ve tekâmül sürecinde ele almak daha sağlıklı neticeler verecektir. Türk devlet yapısı ve geleneğinde belirleyici olan her şeyden önce Türk toplum yapısının özünü teşkil eden aile, halk, toprak, kağan, töre ve kut gibi mücerret ve müşahhas mefhumlardır. Bu maksatla Prof. Dr. Bahaeddin Ögel Türk devlet geleneğini, Bozkır, Uzakdoğu ve İs­lâm kültür çevreleri ışığında tetkik etmekte ve Türk devlet anlayışının tarihî menşeini, bu kültür daireleri etrafında incelemektedir.

Türklerde Devlet Anlayışı
Prof. Dr. Bahaeddin Ögel
368 Sayfa, 24 TL

http://www.otuken.com.tr/KitapDetay/turklerde-devlet-anlayisi

Muhafazakârlık: Çok yaşa kapitalizm!


Kendilerini “Muhafazakâr” kimlikle tanımlayan kadroların 1994'den beri uyguladığı “kentleşme” politikalarını konuşmak dahi geleneksel “aile / ticaret / zanaatkârlık / akrabalık / şehir / tarihi doku / eğitim / meslek / gelenek” yapılarının çözüldüğünü gösterecektir.

Kimse kimseye borç para vermemektedir; karz-ı hasen yok olmuştur. Gençler işsizlikten ve parasızlıktan evlenememektedir.

Muhafazakârlığın Türkiye'nin tarihsel-sınıfsal koşulları ile bağdaşmazlığı ortadadır. Bununla beraber “geleneksel değerler” ile dünya kapitalizmini buluşturmaya çalışan ve “her mahallede bir milyoner” çıkarmaya çalışan siyasal yönelişlerin bağlandığı kapitalizmin ürettiği “muhafazakâr”lıktan söz etmek mümkündür. Dinî ve millî değerleri öne sürenler “muhafazakâr”lığa bulaşmışlardır. Bunlar zihnen kapitalistleşmişlerdir.

Bu muhafazakârlık, kentleşmeyle geleneksel mekânı talan ederken insanları borçlandıran sermayeyi çevirme / üçe katlama oyunu ile bu “yalan dünyada” oyalanıp durmaktadır.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 11.01.2016)

Murat Bardakçı: "Abdülhamid'in kütüphanesi 28 Şubat'ta çöpe atıldı."


Katliama sahne olan kütüphanenin geçmişini kısaca hatırlatayım: İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nin “Nadir Eserler Bölümü”, Sultan Abdülhamid’in özel kütüphanesidir ve hükümdarın 33 senelik iktidarı sırasında binbir zahmetle toplayıp Yıldız Sarayı’na getirttiği herbiri birbirinden kıymetli kitapları barındırır... Yıldız Sarayı’nın 31 Mart ayaklanmasından sonra defalarca uğradığı yağmalardan kurtulabilmiş tek bölümü olan kütüphane, Cumhuriyet’in ilânından sonra kararname ile İstanbul Üniversitesi’ne verilmiş, uzun seneler ciddî bir ilim merkezi olmuş ama Prof. Kemal Alemdaroğlu’nun devr-i iktidarında Moğol talanından beter şekilde mahvedilmiştir!

Şimdi katliamın nasıl yaşandığından ve o senelerde kurban edilen kitapların sadece bir bölümünün tekrar nasıl bulunduğundan bahsedeyim: Prof. Alemdaroğlu’nun rektör olduğu günlerde, Üniversite Kütüphanesi’nde birşeyler yaşanmak üzere olduğu işitiliyordu... Bir gün, fakültelerin yine gayet kıymetli eserlerin bulunduğu ve onbinlerce cildi barındıran seminer kitaplıkları “yer sıkıntısı” gerekçesi ve rektörün talimatı ile kapatıldı, kitaplar kolilere doldurulup mahzenlere atıldı. Derken 1999 depremi geldi, Bayezid’den Süleymaniye’ye uzanan yolun üzerinde bulunan ve Üniversite Kütüphanesi’nin Nadir Eserler Bölümü olan bina hasar gördü, buradaki kitaplar da boşaltıldı, bina restorasyona alındı ve senelerce kapalı kaldı.

O günlerde, piyasayı üzerinde Üniversite Kütüphanesi’nin damgası olan kitaplar sardı! Sultan Abdülhamid’e ait eserler sergilerde, dükkânlarda ve mezatlarda boygösteriyor; üstelik bazı kitap kolilerinin kamyonlara konup çöpe gönderildiği de söyleniyordu. O günlerde meseleyi defalarca yazdım, Prof. Alemdaroğlu ile bazı toplantılarda tartıştım ve rektörden hep aynı cevabı aldım: “Kütüphane, restorasyonun tamamlanmasının ardından daha mükemmel ve Atatürkçü bir şekilde tekrar hizmete girecekti!”...

Bina daha sonra tekrar hizmete açıldı, Alemdaroğlu’nun ardından seminer kitaplıklarındaki eserlerden kalanlar da yeniden eski yerlerine taşındı ama binlerce cilt maalesef kayıptı!


Bu binlerce kitabın âkıbetini, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’nın müdürü Ramazan Minder, bundan birkaç ay önce ortaya çıkardı. Bazı kitap kolleksiyonerleri, çöpe atılan koliler dolusu kitapları bulmuş, satın almış ve kendi kütüphanelerine koymuşlardı. Sultan Abdülhamid’e ait olan eserlerin toparlanabildiği kadarının yeniden bir kütüphaneye gitmesi için gerekli finansmanı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş sağladı ve Atatürk Kitaplığı’nın müdürü Ramazan Minder 4 bin 500 kadar eseri geçtiğimiz aylarda satın alarak başında bulunduğu Atatürk Kitaplığı’na yerleştirdi.

Geçen gün Atatürk Kitaplığı’na gittim, Prof. Kemal Gürüz-Prof. Kemal Alemdaroğlu ve Prof. Meral Alpay üçlüsü tarafından kurban edilen eserlerden hayatta kalabilenleri görme inkânını buldum ve dehşeti çok yakından hissettim: Atılan eserler arasında neler vardı neler! Alman İmparatoru İkinci Wilhelm’in Sultan Abdülhamid’e hediye ettiği ve kapağının bir tarafında Wilhelm’in antetinin, diğer tarafında da hükümdarın mensubu olduğu Hohenzollern Hanedanı’nın armasının bulunduğu nefis cildli ilmî yayınlar, bazıları şimdi onbinlerce dolar eden ama bulunması imkânsız gibi olan serîler ve iç kapaklarında Yıldız Kütüphanesi’nin demirbaş kaydının yeraldığı daha binlerce nadir eser!

Murat Bardakçı
(Habertürk, 10.01.2016)

Tuvalet yapma merakı


Bu haftaki gazetelerde Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa Camii’nin başına gelen bir olay yer alıyor. Caminin orijinal duvarları üzerine pisuarlar ilave edilmiş. Yerel halktan gelen tek itiraz açık pisuarların İslam adetlerine aykırı olması yönünde; Mimar Sinan’a yapılan edepsizlik, Osmanlı mimarisine karşı hoyratça davranış bir tartışma konusu değil.

Birtakım adamlar Osmanlıcı zihniyetin Bizans’ı tahrip ettiğini tekrarlar dururlar. Ezbere konuşmasalar ortadaki faciayı daha iyi görecekler. Görgüsüzlük ve vandalizmin dini, milliyeti ve ideolojisi yoktur. Tahrip etmek için işine gelirse İmparator Justinianus’un eserinin; faidesini görecekse Muhteşem Süleyman’ın abidelerinin de canına okur. Ordu Caddesi’ndeki Simkeşhâne’nin 1950’lerde başına gelene bakarsak bu zihniyeti görürüz.


Turizmi ve kültürel hazineleri korumanın en önemli yönünü buldular; ziyaretçiler ve sokaktaki kalabalık için her yere hela inşa etmek. Müze müdürlüğüm sırasında en çok mücadele ettiğim helacı takımdır, bıraksak Topkapı Sarayı’nın her köşesine hela inşa edilecekti. Ayasofya için mutantan tuvalet modelleri getirdiler. Destekçiler hazır; “Beyefendi Amerika’dan misafirimle geldik, tuvalet bulamıyorum”. Benden cevap: “1500 yıldır insanlar Ayasofya’ya tuvalet için gelmiyorlar.

İlber Ortaylı
(Milliyet, 10.01.2016)

7 Ocak 2016 Perşembe

İnsanoğlu kendini Allah'a kurban edebilecek mi?


Bitkiler hayvanlara, hayvanlar da insanlara kendilerini feda ve kurban ederken, insanoğlu kendini Allah'a adayabilecek, O'nun uğruna kendini feda edebilecek, O'nun Medeniyetinin kıyamete kadar devam etmesi için kendini kurban edebilecek mi?

Her kurban bayramı gelince, ve kurbanların kanları ağaçlara ve taşlara saçıldıkça içine girmemiz gereken düşünce ortamı, bu değil mi?

Metafizik deyip geçecek, burun kıvıracak bazıları. Evet, metafizik. Ey materyalist, şunu bil ki, senin insan olduğun halde bu metafiziğe ait duygulardan mahrumluğuna karşılık, kurban edilmek için yere yatırılıp kanı akıtılan hayvanın teslimiyet ve tevekkülünde lisan-ı hal ile söylediği, duygularında adeta metafizik âlemden gelip ruhumuzu aydınlatan, parıltılar, ışıklar, yer ve göğü tutan merhamet çınlayışları ve çağıltıları var.

Sezai Karakoç, Fizik Ötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi -I- Perde Devrildiği An
(Diriliş Yayınları)

Mahremiyet yok, hiçbir şey yok


Düşünceni, bedenini geliştirmeye harcıyorsun. Sofrada bir tabak daha fazla olsun, araba bir yeni model olsun, evde oda bir tane daha fazla olsun, e bir de yazlık olsun canım. Olsun, amenna da bunların hiçbiri kefenin cebine girmiyor. Biraz da kefenin cebine girecek bir şeyler için çalış. Kefenin cebi vardır. Çok büyük, doldurabilirsin istediğin kadar... İnsanın bedenden ibaret olduğu zannından vazgeçmeliyiz. Beden, beden, beden. Modernlik diye de bize onu kakalıyorlar zaten. Asrîlik, medeniyet diye kakaladıkları şey insan konservesi 30 katlı apartmanda oturmak. Sonra merhaba bile dememek. Sonra komşu sifonu çektiği zaman senin duyman. Mahremiyet yok, hiçbir şey yok.

Ö. Tuğrul İnançer

Mevcut hâlimizin ötesinde bir şey: Rüyalar


Bilgeler şunu der: İnsan, beden içerisinde hapsolmuş vaziyette yaşıyor. Beden biraz da insanı tutan, sınırlayan bir şeydir. Gözümüz var, ama arkamızı göremiyor; belli bir açıyı görebiliyoruz sadece. Kulağımızın duyma eşiği bulunuyor. Burnun da hakeza sınırı var. Beş duyuyla çalışan beden yaşlanıyor; gelişen sağlık bilimlerine rağmen yaşlılığın önüne geçilemiyor ve sonuçta ölüyoruz. Bütün bunlar bedenin sınırlı ve araçsal olduğunu, mutlak olmadığını gösteriyor. Fakat biliyoruz ki, bir de rüya görüyor, gücümüzün üzerine çıkan pozisyonlara giriyoruz. Rüyalar bir üst benimizin, mevcut hâlimizin ötesinde bir şeye sahip olduğumuza işaret ediyor. Bize içkin bir ikiz, bir mana... "er-Refiku"l A"la"; daha yüce, yukarılardaki eş... Tasavvuf, "insanın aslı, hakikati" diyor buna.

Mahmud Erol Kılıç, Hayatın Satır Araları: Modern Zamanda Kendini Bulmak

5 Ocak 2016 Salı

"Bugün benim doğum günüm."



- Nasıl bir doğum günü planladınız kendiniz için?
- Eğer arkadaki çuvalı doldurursam bugün benim doğum günüm.

- 2016'dan ne bekliyorsunuz?
- Valla gene kağıt toplayacağım. Karaköy'de, Eminönü'de, Sirkeci'de. Bizim beklentimiz bu.

- Üstünüz başınız yeterli mi?- Bütün elbisem bu, başka elbisem yok. Her şeyim bu, bütün servetim bu. Bir de arkamdaki araba.

Teknoloji/sanayi devrimi bir burjuva eseridir


Bir örnek vereyim: Ampul ilk defa Nikola Tesla tarafından geliştirilen bir üründür. Thomas Edison ise bilinenin aksine ampülü bulan değil ampulü (Tesla'dan ç/alan/aşıran ve) seri üretime sokan girişimcidir. (bu hadisenin çarpıcı bir hikâyesi de vardır) Eğer Edison gibi yatırımcı/kapitalist bu işe el atmasaydı muhtemelen ampül bilinmeyecek ve çöpe giden sayısız icatlar arasında yerini alacaktı. Edison kapitalist/şeytanî zekâ sayesinde ampulü/teknolojiyi kitlesellleştirmiş, paraya döndürerek devrin sayılı zenginleri arasına girmiştir.

Burada Edison'u ve ampulü hayırla yâd edecek değilim. Ben Edison'a methiyeler düzen hatta onu cennetlik ilan eden müslümanlara işin hiç de göründüğü gibi olmadığını, ampulsüz ve elektriksiz bir hayatın da pekâlâ mümkün olabileceğini söylemek istiyorum. (Elektrik ve ampulün bizden ve cemiyet hayatımızdan neler ç/aldığı bir başka yazıda konu edilecektir).

Teknik sahipsiz ve herkesin olduğu halde teknoloji yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi zamanla kapitalistin mülkü haline gelmektedir. Daha da hazini teknoloji ilk mucidin elinden çıkmakta, kapitalistin mülküne geçmektedir. Ampulü Edison sahiplenirken zavallı Tesla bu işten bir kuruş para kazanamamış, sefâlet içinde yaşamış ve öl/dürül/müştür. (Patent kurumunun bu tür mülkleştirmeleri garanti altına almak için ihdas edildiğini yeri gelmişken hatırlatalım.)

Teknoloji bundan böyle sermayenin malı/mülküdür.

Mal/mülk haline getirilen her şeyin bir bedel karşılığında satılacağı çok açıktır.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 31.12.2015)

Bizans entrikalarına karşı dervişler


Boğaziçi Üniversitesi Güney Kampüsü içinde yer alan Nâfî Baba Tekkesi'nin Bizans Araştırmaları Merkezi yapılmak istenmesini, Mahmud Erol Kılıç hocamız Derin Tarih dergisinin ocak sayısında yayınlanan yazısında değerlendirdi.

Tarih dergilerinde Ocak 2016




Cemil Meriç Günleri: 13-14 Ocak 2016


Beşiktaş Milli Eğitim Müdürlüğü, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliği'nin birlikte organize ettikleri "Cemil Meriç Günleri" 13-14 Ocak 2016 tarihlerinde Sakıp Sabancı Anadolu Lisesi'nde gerçekleştirilecek.