TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

31 Mart 2016 Perşembe

Cumhuriyet sonrası mimârimiz ağır bir hüsrandır

Bursa'da TOKİ'lenmiş bir köy
İstanbul’dan 7 adet Selâtin Cami ve Külliye’yi, Kapalıçarşı’yı, Topkapı Sarayı’nı, Hisarlar’ı çıkarın geride kalan bir çöp yığınıdır. Bursa’dan Ulucami, Muradiye ve Yıldırım Külliyeleri’ni Yeşil ve Emir Sultan Camileri’ni, Hanlar bölgesini çıkarın Bursa koca bir hiçtir. Ayakta kalan az sayıda Osmanlı-Selçuklu eseri ile kıyaslandığında Cumhuriyet sonrası mimârimiz ağır bir hüsrandır... Osmanlı bâkiyesi âbideler olmasa İstanbul’a 1000 tane turist gelmez. Turizm ve ekonomi çöker. Türkiye'nin TOKİ’den başka İSTİKBÂL'e bırakacağı bir MİRAS yok...

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker

29 Mart 2016 Salı

Sadettin Ökten "Medeniyet Tasavvurumuz”u anlatıyor


Medeniyet tasavvuru bir değerler sistemidir ve her tasavvurun kendine has kabulleri vardır. İslam medeniyetinin de kendine has kabulleri olduğu gibi. Bu kabuller, toplumsal yaşamın her alanında; kültürde, inançta, mimârî de, sanatta vs. bütün alanlarda etkisini gösterir. Prof. Dr. Sadettin Ökten, bir değerler sistemi olarak kabul edilen “Medeniyet Tasavvurumuz”u anlatıyor.

Etkinlik Tarihi: 29 Mart Salı Saat: 19.30 / Ücretsiz

28 Mart 2016 Pazartesi

İsmail Kara: "Sağ-muhafazakâr çevrenin gerçek bir tarih anlayışı ve arayışı umumiyetle olmadı."


İslam açısından Osmanlı bizim neyimiz olur? Soruyu değiştirebiliriz de: Osmanlı bizden dindar mıydı?

Sorunun iki şekli de önemli. Tahrik ediciliği de iyi. Yalnız soru böyle gelince sanıyorum biraz usule dair konuşmak lazım. Osmanlı Devleti'nin devamı olan bir ülkede aslında bu soru artık saçma yahut zayıf bir soru olmalıydı fakat birkaç sebepten dolayı bugün için de anlamlı ve cevaplandırılması gereken bir soru halinde. Sebeplerden biri Cumhuriyet ideolojisiyle alakalı. Osmanlı Devleti paranteze alındığı, küçümsendiği yahut karalandığı için şimdi biz bu soruyu meşru ve gerekli bir soru gibi sorabiliyoruz. İkinci sebep sağ-muhafazakâr kesimle alakalı. Bu çevrenin gerçek bir tarih anlayışı ve arayışı umumiyetle olmadı, olamadı. Tarih, Osmanlı tarihi onlar için neredeyse iki hat üzerinden yürüyor; biri hamaset, biri de Cumhuriyet idaresini yahut Kemalist kadroyu dolaylı tenkit için bir yüceltme mekanizması. 'Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han hazretleri' yahut 'bizim şanlı tarihimiz', 'kahraman ecdadımız' dediğiniz zaman bunların hepsini kolaylıkla yapıyorsunuz. Gerisi yok. Bir yukarısı hiç yok. Üçüncü sebep İslamcılarla irtibatlı. İslamcılık; dört halife sonrası İslam tarihini yanlış, İslam'ın sapmış bir tarihi, meşhur adlandırmasıyla 'Emevi İslamı' olarak gördüğü için Osmanlı da buradan kendine düşen payı alıyor. 1965 sonrası Türk İslamcılığının entelektüalist ve aktivist kanadı, bunlardan üniversite mensupları, ilahiyatçılar Osmanlıyı hiç önemsememiştir. Bugün de esas itibariyle öyledir.

Buradan İslam açısından Osmanlı bizim neyimiz olur sorusuna geçersek…

Geçelim. Osmanlı tecrübesi İslam'ın, İslam tarihinin bir devamı ve önemli bir merhalesidir. Hangi bakımlardan diyeceksiniz. Hemen her bakımdan… Fakat bir iki alanı özellikle zikredebiliriz: Biri, İslamî ilimler ve İslam kültürü itibariyle. Osmanlılar, Gazâlî ve sonrasında birbiriyle ilişkileri yeniden kurulan İslamî ilimleri, bu arada felsefe, kelam, tasavvuf, fıkıh usulü, mantık, dil ilimleri dahil bir yukarıya çıkararak, derinleştirerek, tashih ve tadil ederek, dönemleriyle irtibatlandırarak sürdürmüşlerdir. Artık akademik bir geçerliliği kalmayan ama hâlâ tekrarlanan Gazâlî sonrası İslam dünyasında ilmin durduğu edebiyatı bu alanı çok tahrif etmişe benzemektedir. Medrese ve tekkelerin köylere kadar yaygınlaştırılabilmiş olması, şifahî ağırlıklı da olsa dinî ve edebî bilgilerin halkın her kademesine ulaştırılabilmesi, âlim ve âriflerin toplumdaki yaygın ve etkin statüsü İslam kültürünün ne kadar yerleştiğinin ve kök saldığının göstergesi olmalıdır.

İkincisi; İslam siyaset düşüncesi, İslam siyasî kurumları ve İslam siyaset üslûbu açısından. Herhalde bu alanda Osmanlıların İslam tarihi içinde bir sıçramayı, bir gelişmeyi ifade ettiği uzun açıklamalara ihtiyaç göstermeyecek kadar açıktır.

Üçüncüsü de sanat, estetik ve yaşama üslubu, şehirleşme, gündelik hayatla ilgili. Mimari, külliyeler, cami ve mescitler, tekkeler, sokaklar, evler; en geniş manada edebiyat; türküler, ilâhiler, ezan, tekbir dahil müzik; şehirler, kitap sanatları, hat, tezhip… Say sayabildiğin kadar. İslam tarihi hesaba katıldığında bunların hepsinde Osmanlılar bir sıçramayı, bir derinleşmeyi, bir estetik mahiyet kazanmayı ve Müslüman halkın her kesimine bir şekilde yayılmayı, nüfuzu ifade ediyor.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Lacivert, Say 22, Mart 2016)

Feridun Emecen: "Osmanlı padişahlarını yarı peygamber konumunda görenler var."


Osmanlı bizim neyimiz olur sorusu özellikle son yıllarda en çok konuşulan konulardan birisi oldu. Tam da buradan başlayalım mı isterseniz?

Osmanlı tarihi Türk tarihinin bir parçasıdır, ben bunu bir bütünlük içerisinde görme eğilimindeyim. Türklerin Orta Asya'dan beri başlayan maceralarının bugüne uzanan son çizgisi Osmanlı ve onun da devamı olarak gördüğüm Türkiye Cumhuriyeti'dir. Çünkü Osmanlı tarihi ile alakalı son dönemdeki gelişmelere bakıldığında hem kadrolarıyla hem müesseseleriyle devlet yapısı olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal etmiştir. Tabii rejim değişikliği ayrı bir konu, onu hanedanla endekslemiyorum ben. Nihayet o bir rejimdir ve o rejimden bu rejime geçildi. Bunun da çok önemli bir yanı olduğunu düşünmüyorum. Devamlılık prensibi çerçevesinde bakıldığında böyle bir şey var. Orta Asya'dan beri kademe kademe başlayan, İslamiyet öncesi Türk devletlerinden İslam'ı kabul ettikten sonraki Türk devletlerine, oradan Selçuklulara ve Osmanlı'ya kadar bir devamlılık söz konusu. Bugün de -küçülmüş olmakla beraber- bu devamlılığı sürdürüyoruz. Böyle bakmak tarihi açıdan daha doğru. Çünkü Osmanlılar birdenbire gökten zembille inmiş, geçmişle hiçbir bağlantıları olmayan yekpare bir vasfa sahip değil. Bunun bir tarihi arka planı var, geçmişi var. Kültür bağları ve dil itibariyle bakıldığında bunun çok açık görülmesi mümkün, dolayısıyla bunun böyle algılanması gerektiği kanaatindeyim.

Ecdat kavramına yaklaşımımız nasıl olmalı? Orada nasıl bir algı oturtmalıyız? Çünkü tamamen kabul ve tamamen ret üzerinden konuşuluyor hep bu algı…

İnsanların özellikle Osmanlı'ya bakışındaki hamaset çok sorunlu olabiliyor. Oradaki idealleştirmeyi iyi düşünmek lazım. Yeniden Osmanlı şahlanışının gelmesi, saltanatın dönmesi, bunlar öngörülemez. Tarihi olaylara böyle bakmamak lazım. Tarihten bizim öğreneceğimiz bazı şeyler var. Çünkü tarihin en büyük vazifesi anlamaktır; günümüzü anlamaktır. Etrafımızda ne olup bittiğini anlamaktır. O yüzden tarih çok önemlidir. Yani siyasetçiler açısından doğru tarihi bilmek önemlidir, halk için de, entelektüeller için de önemlidir. Tarihi doğru okumalarla öğrenmek lazım. Doğru anlayarak bakmamız lazım. Mesela Osmanlı padişahlarına toz kondurmayan kesimler var, adeta onları yarı peygamber konumunda görenler var. Padişahlardan hiçbir hata sadır olamayacağını düşünenler var. Bu tarih algısı çok yanlış. İnsanın zaafları her zaman olur. Padişahlar içki içerler miydi, içmezler miydi? Bunun gibi bir sürü şey var. Dedikodular temel bilgiyi öldürüyor. Bu adamlar nasıl bir misyonla yola çıktılar, hedefleri neydi, ülkeyi nasıl idare ediyorlardı, nelere önem veriyorlardı? Şimdi bizim buradan yola çıkarak neye önem vermemiz ve nasıl bir politika geliştirmemiz lazım? Coğrafyaya bakışları nasıldır? Özellikle günümüzde buna çok ihtiyacımız var. Problemlerin olduğu coğrafya Osmanlı coğrafyası. Halep, Şam Osmanlı şehirleriydi. Daha önce Memluklulardan intikal etse de şu andaki kimliklerini o şehirlere Osmanlı verdi. Halep'i de gördüm, Şam'ı da. Geriye maalesef bir şey kalmadı. Kahire de o açıdan çok önemlidir bizim için. Dolayısıyla tarihi bilinci oluşturan politikaları çok iyi anlayıp teenniyle hareket etmek lazım. Bu olup bitenleri siyaseten iyi anlamak için tarihi iyi anlamak lazım. Her zaman doğru yola götürür mü emin değilim ama en azından bir fikir verir.

Prof. Dr. Feridun Emecen
(Lacivert, Sayı 22, Mart 2016)

Erhan Afyoncu: "Kosova’da Müslümanlar katledilirken, Türkiye bitaraf kalamaz."


Redd-i miras olayına toplum psikolojisi açısından bakarsak, acaba bizim kendimize güvenimizi, inancımızı da etkilemiş olabilir mi? Pasifize mi etti bizi?

Bizi pasifize etmedi ama millet-devlet çatışması oldu. Devlet tabii yeni yetiştirdiği nesillere de bunu enjekte etmeye kalktı. Anadolu'daki köylü halk bundan etkilenmedi. Ama şehirdeki eğitimli halk bundan etkilendi. Sadece Osmanlı mirası reddedilmedi, Osmanlı'nın taşıdığı değerler, en başta da dini anlayış reddedildi. Çünkü bunlar birbiri ile özdeşleşmişti. Osmanlı ve onun değerleri kötüydü diye öyle bir anlatıldı ki, bu sefer dinle ilgili her şey kötü görünmeye başladı. Cumhuriyetin yetiştirdiği nesiller tarihinden nefret etsin ve tarihle irtibatı kalmasın diye yapılmadık şey kalmadı. Redd-i miras, yeni bir rejimi oturtmak için olabilir diyebilirsiniz belki ama bu kadar kökten redd-i miras yapılınca ve bu dönem uzun sürünce olmadı. Bu durumun sebeplerinden biri de şudur, onu da unutmamak lazım; Cumhuriyet kurulmadan 14 sene önce devletimizin yaklaşık 5 milyon kilometrekare toprağı vardı. Cumhuriyet kurulmadan önce Milli Mücadele döneminde bu birkaç yüz bin kilometreye düştü. Milli Mücadele ve Atatürk 780 bin kilometrekare toprağı kurtardı, fakat başta Atatürk olmak üzere Cumhuriyeti kuran nesillerin birçoğunun doğum yeri Türkiye'nin dışında kaldı. Elimizde devletimizin 6.5'te 1'i kaldı ve bu yüzden büyük bir travma yaşandı. Bu travma neye sebep oldu? Batı medeniyeti çizgisinde ilerlemediğimiz için bu hale geldik diye geçmiş suçlandı. Ben bunu günümüzle de bağlantılı görüyorum. Şu anda biz 1900'lü yılların devamını yaşıyoruz. Yani 1900'lü yıllarda Abdülhamid'in son, İttihat ve Terakki yönetiminin ilk yıllarında Türkiye büyük bir kargaşa içindeydi, parçalanmak üzereydi, Suriye'de, Irak'ta, Balkanlarda, Kafkaslarda kargaşa vardı. Biz buralardan çok kötü bir netice ile çıktık ve paramparça olduk. Ana topraklarımızı kontrol altında tutabilseydik, şok ve travma da daha az olabilirdi. Şimdi Türkiye'de 20'nci yüzyılın başlarına benzer bir ortamda. Çoğumuz fark etmiyoruz ama bu bir var olma savaşı.

Tarih tekerrür mü ediyor?

Tarih birebir tekerrür etmez ama Osmanlı İmparatorluğu'nun tasfiyesi devam ediyor. Dünyanın iki en büyük imparatorluğundan birisi, Mondros Ateşkes Antlaşması ile tasfiye edildi. Suriye, Lübnan, Ürdün diye devletler kuruldu. Şu olsaydı anlaşılabilirdi ki İngilizlerin başta verdiği söz de oydu: Tek bir Arap devleti. Ama tabii ki tek bir Arap devleti kendi aleyhlerine olacağı için yapmadılar. Kendi anlaşmalarına göre Fransızlara, İngilizlere göre bölündü ve suni devletler ortaya çıktı. Dediğim gibi, tasfiyesi devam ediyor Osmanlı'nın, tabii bu durumun bize sıçramaması imkânsız, çünkü biz de aynı coğrafyadayız, çevremizle aynı tarihten geliyoruz. Türkiye, kendi konjonktürünü değiştirmek istiyor. Çok basit hatalarla ve hayallerle bir anda her şey alt üst olabilir. İyi bir yönetimle Türkiye çok daha iyi bir yere de gidebilir.

Ne yapılabilir mesela?

Devlet yönetmek kolay bir iş değil. Bizim milletimizin özelliği hükümet kurup, hükümet yıkmaktır. Onu beğenmez bunu beğenmez. Bir tarihçi olarak ben şunu görüyorum: Tarih bizi zehirliyor. Çünkü tarihe bakıyorsun çok kuvvetli bir devletin var, geçmişinde coğrafyalara hükmetmişsin, çevrendeki bölgeye tesir etmişsin, bir şeyler yapmak istiyorsun sen de. Beyin emir veriyor, vücut yapamıyor. Osmanlı'nın yaptığı şeyleri yapabiliriz zannediyoruz ama yapamıyoruz. Arada çok büyük bir kuvvet farkı var fakat tarihin bize yüklediği bazı sorumluluklar da var. Kosova'da Müslümanlar katledilirken, Boşnaklara etnik temizlik yapılırken Türkiye bîtaraf kalamaz.

Prof. Dr. Erhan Afyoncu
(Lacivert, Sayı 22, Mart 2016)

Lütfi Bergen: "1+1 konutlar İslâm toplumunun ev-mahalle değerlerine doğrudan saldırıdır."


1. Osmanlı mahallesinde bekar kişilerin kendine mahsus ev edinme hakkı yoktur. Medine toplumunda da hiçbir bekar kendine ev açmamıştı.
2. Bekar olup ev açmak şeytanın arkadaşı olmaktan başka anlam kazanmaz.
3. Evlilik cihattır.
4. Allah Resulü Medine'de bekarları "ashab-ı suffa" eyleyip tek başına ev açmalarına mani oldu.
5. Ev-lenmek, bir eve girmek ancak karı-kocanın hakkıdır. Bekar kişilere "bekar odaları"ndan başkası verilmez. Bunlara mahalle de açılmaz.
6. Ashab-ı suffa, Mescid-i Nebevi'nin duvarına bitişik olan "suffa" adındaki gölgelikte yaşayan bekarlardı.
7. Muhafazakâr inşaatçıların yaptığı 1+1 konutlar İslâm toplumunun "ev-mahalle" değerlerine doğrudan saldırıdır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Lütfi Bergen: "Muhafazakâr olduğunu iddia eden toplum, aile bakımından iflas içinde."


1. TÜİK 2015 istatistiklerine göre: Türkiye’de 15 yaş üstü 58.5 milyon kişi var; bunların 16 milyonu hiç evlenmeyenlerden oluşuyor.
2. Bunun dışında 2 milyon kişi boşanmış ve 3 milyon kişinin ise eşi ölmüştür. Kısaca TR'de yaklaşık 21 milyon kişi "bekar" halde yaşıyor.
3. Ülke nüfusunu 80 milyon olarak düşündüğümüzde halkın yaklaşık % 25'i bekar durumdadır.
4. Halkın % 25'inin bekar yaşaması konut talebini yükseltiyor. Muhafazakâr olduğunu iddia eden toplum, aile bakımından iflas içinde.

Lütfi Bergen
twitter.com/bergenlutfi

İstiklâl Marşı Derneği'nden yeni kitap: Ana Dile Eğilim


İstiklâl Marşı Derneği olarak hem Kur’an okumayı hem de Türkçe okuma yazmayı öğrenip ve öğretebileceğimiz bir kitap hazırladık. Çünkü hem Kur’an-ı Kerim ve Türkçe hem de öğrenmek ve öğretmek birbirinden ayrılamaz. Türkçeden İslâm’a Giriş serimizin bu yedinci kitabına da Anadile Eğilim ismini münasip bulduk. Zira bizim anadilimiz Hatice anamızın, Ayşe anamızın, Fatıma anamızın dilidir. Anadilimize eğilmek yazımızı geri almamızı, yazımızı geri almamız da kaybettiğimiz her şeyi geri almamızı sağlayacak. Gayret bizden tevfik Allah’tan.

İstiklâl Marşı Derneği, Ana Dile Eğilim
TİYO Yayınları, 120 Sayfa, 20 TL

Cinuçen Tanrıkorur'un mezar taşı


Büyük Türk bestekârı ve ud virtüözü merhum Cinuçen Tanrıkorur'un, Ümraniye Kocatepe Mezarlığı'ndaki mezar taşı. Ön yüzünün altında, kendisine ait olan beyitte "Kapılır sûziş-i gönlüm bu tahassür seline / yüreğimden gelir âhım sazımın her teline." yazar. Mezar taşının yola bakan cephesinde hatlar Hattat Hasan Çelebi Efendi'ye, rûmî motifler ise Asiye Kafalıer'e aittir.

Modern insanın sağırlığı başka bir sağırlık


Allah'ın ahsen-i takvim'de yarattığı insanın, bezm-i elest'te “elestu birabbikum (ben senin Rabbin değil miyim)?” hitâbı ilâhîsini işittiği an, insanoğlunun varlığının anlamının kendisine hatırlatıldığı bir hitab ve soru ve varlık âleminde hiç şüphesiz duyabileceği en mükemmel sestir. Bu ses, yani “Elestu birabbikum?” hitâb-ı ilâhîsi, insanoğlunun kulağına çok hassas bir akordun çekildiği ya da çekilmiş olan akordun test edildiği, teknik tâbirle “sound check”inin yapıldığı bir hitab olmalıdır ki hitabların en mükemmeli, en güzeli, en etkileyicisi olmalıdır. Elest bezminde ruhlara “Elestu birabbikum?” diye sorulup bu soruya “Belâ” cevabı verildikten ve insanın hem ruhuna, hem kulağına hitâb-ı ilâhî ile hassas bir akord çekildikten sonra dünyaya gönderilen insanoğlunun bu hassas akordu, şeytanın çıkardığı gürültü patırtı yani kakofoni ile epey bozuldu. Şeytanın kakofonisi, insanların çoğuna Allah'ın yarattığı eşsiz aheng ve güzellikteki senfoniden daha güzel gelmiş olmalı ki, bezm-i elest akordu veya ilâhî akord ile hassas bir şekilde akord edilen kulaklar güzel olanı dinlemeyi terkedip, şeytanın kendilerine güzel gösterdiği veya süslediği kakofoniye kapıldılar.

İnsan neden seslerin en güzelini unutur, ya da ona seslerin en güzelini unutturan şey nedir? Dünya unutma yeri midir?

İçinde yaşadığımız modern zamanlarda insanın akordu bozulduğu gibi, kulakları da sağır olmaya başladı. Sağırlık ve akord bozukluğu zaten birbirinin sebebi olabilir. Bu sağırlık Beethoven sağırlığı değil ne yazık ki! Keşke modern insanın sağırlığı, Beethoven sağırlığı gibi bir sağırlık olsa. Beethoven'in sağırlığı tamamen fiziki ve kulak arızası ile ilgili bir sağırlık. Ama Beethoven, sağır kulaklarına rağmen dokuzuncu senfoni gibi müthiş bir eseri besteleyecek kadar da duyarlı. Modern insanın sağırlığı başka bir sağırlık… duyarsızlık. Ancak, eleştirip durduğumuz bu modern insan belki içine düştüğü modernlik çukurunda sadece duyma hassasını değil, başka insanî hassalarını da kaybediyor. Asıl düşündürücü olan, modern zamanların, pek azı müstesna Müslümanlarının da eleştirdiğimiz modern insan gibi, bazı hassalarını kaybediyor olması. Oysa bezm-i elest'te işittiği hitâb-ı ilâhîyi unutmaması ve ilâhî akordunu da kaybetmemesi ya da modern zamanların yıpratıcılığından en az hasar görmesi gereken yegâne kişilik, “Müslüman insan” olmalı.

Yalçın Çetinkaya
(Yenişafak, 13.03.2016)

27 Mart 2016 Pazar

Saz ve Söz Meclisi


Saz ve Söz Meclisi, şiir ve musıkînin ortak izlerini kimi zaman tekkelerde arıyor kimi zaman padişah odalarında. Gittiği her mekândan şaşırtıcı bilgilerle dönen eser, şiir ve musıkînin insanı incelten gücünü gözler önüne seriyor. Bu öyle bir incelik ki balıklara mezar taşı da yazdırabiliyor, gece vakti kapıya dayanan bir bestekâra mısra da dizdirebiliyor. Türkân Alvan ve Hakan Alvan’ın titiz ve uzun soluklu çalışmalarıyla meydana gelen eser, kültürel mirasımıza önemli bir katkı sunuyor.

Türkân Alvan, M. Hakan Alvan, Saz ve Söz Meclisi: Şiir ve Musıkî Medeniyetimiz
Şule Yayınları, 560 Sayfa, 40 TL

Amel Defteri


Rivayetlere bakılırsa ok-umak karşı tarafa, birine barış için, anlaşmak adına ok göndermek, ok atmak demekmiş. Okuyan insan ne yaptığının bir miktar farkında ise kendi içinde ve dışındaki kargaşanın, tereddütlerin, acıların, sevinçlerin, savaşın niçin olduğunu anlamaya, neden böyle cereyan ettiğini çözmeye çalışıyor demektir. Sulh ve sükûna erişme hayali peşinde, ok işaretleri istikametinde koşacak yahut sonsuz bir cehde, bir ictihada, bir cihada kendini hazırlayacak, savaş ve barış için ok torbasını dolduracaktır.

Yine rivayetlere bakılırsa yaz-mak da günah işlemek demekmiş. Hatasız, günahsız kul olmaz çünkü. Yazık, yazgı, yazıklanmak da oradan geliyormuş. Ama “söz uçar yazı kalır” atasözünü unutmayalım. Yazmak okuduklarını kendine mal etmek, okumayı bir üst seviyeye çıkarmak hatta onlara müsbet katkılarda bulunmaktır dense sezadır.

İradî Amel Defterleri de böyle doluyor olmalı.

İsmail Kara, Amel Defteri
Dergâh Yayınları, 310 Sayfa, 20 TL

25 Mart 2016 Cuma

Doğru, dürüst, mert, babayiğit, er ve eren: Muhsin Yazıcıoğlu


28 Şubat gibi bir dönemde "Namlusunu millete çevirmiş tanka selam durmam" sözünü söyleyen, Çevik Bir'in "Türkiye’nin İran olmasına asla izin vermeyeceğiz" kâğıdına "Biz de Türkiye’nin Suriye olmasına izin vermeyeceğiz" notuyla karşılık veren, Türk devletine kimlik(!) aranırken "Bu devlete bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır. Anayasadan daha fazla mutabakat, İstiklal Marşımızda vardır" diyerek ders veren, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'in konuştuğu TBMM'de herkes, özellikle de iktidar partisi mensupları doyasıya alkışlarken meclise adım dahi atmayan, bir taraftan "Biz her türlü Milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız", diğer taraftan da "Ayına yıldızına kurban olurum" diyen mevsimlik, dönemlik milliyetçilerin karşısında dev bir yumruk olan, ihtiyaç olduğunda değil her zaman Türk bir adamdı. Hayatının son dönemleri iyice incelenirse neden öldü(rüldü)ğü çok açık anlaşılacaktır. Vasiyeti gereğince İstiklâl Marşımızın yazıldığı Taceddin Dergâhı'na defnedildi. Hz. Ömer Efendimizin hakiki siyaset adamı tarifinde yer alan “doğru, dürüst, mert, babayiğit, er ve eren” sıfatlarını sonuna kadar hak eden bir şahsiyet olduğuna şahitlik ederiz, edeceğiz. Cenab-ı Hakk ruhunu şad, makamını âli etsin. Lillah-il-fâtiha.

Okuma önerisiBir İstiklâl Marşı âşığıydı Muhsin Yazıcıoğlu

Türkiye'nin Müslüman ahalisinin tamamına Türk adı verildi



Sayın Başbakana bir kere daha ifade etmek istiyorum. Yozgat'ta, İngiliz'ine Fransız'ına "Türkiye Cumhuriyeti devletini kuran halkın adı Türk milletidir" diye kabul ettirdik. İngiliz'i Fransız'ı bile Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran halkın adının Türk milleti olduğunu kabul etti, içine sindirdi de, sayın Erdoğan sen niye içine sindiremiyorsun?

Müslüman olanlar birdirler, gayrimüslimler azınlık diye kabul edildi. Türkiye sınırları içerisinde bulunan Müslüman ahalinin; aşiretine, etnik yapısına bakılmaksızın, onların toplamının adına Türk milleti denildi. Kanımız kanımıza karıştı, soyumuz soyumuza karıştı, kıblemiz, secdemiz, kitabımız, peygamberimiz, Allah'ımız bir. Ey Allahsızlar, niye bölmek istiyorsunuz?

Muhsin Yazıcıoğlu

Türk siyasetinin son büyük Türk'ü


Yarım kalan sevdalar...

24 Mart 2016 Perşembe

Akademik Ders Notları (1938-1986): Timur, İnkılap Tarihi, Osmanlı Tarihi


Yayına Hazırlayan: Ali Işık

Tarihe Adanmış Bir Ömrün Ders Notları
"1939 yılında, 77 yıl önce, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Timur başlıklı seminer ödevini okuduğum zaman Prof. Dr. Fuad Köprülü diğer öğrencilere dönüp şöyle dedi: Hepinizden bu çocuğun yazdığı vazife gibi yazmanızı beklerim."

"Fatih Sultan Mehmed imparatorluğun gerçek kurucusudur. Fatih bildiğimiz temel özellikleriyle klasik Osmanlı idare rejimini kesin biçimde yerleştirmiştir."

"Osmanlıların tarım ve ticarete yabancı kaldıkları, Türklerin yalnız asker veya göçebe oldukları biçiminde dar ve bağnaz bir görüştür."

"16. yüzyılda Osmanlı, hiç kuşkusuz, Anadolu ve Balkanlar’da bir bölge imparatorluğu konumundan bir dünya gücü durumuna yükselmiştir. O zamanki dünyada hiçbir önemli sorun yoktur ki Osmanlı ilgilenmesin ve ağırlığını koymasın."
- Halil İnalcık

Halil İnalcık’ın ilk defa yayınlanan Akademik Ders Notları, 1938-39 yıllarında Fuad Köprülü’nün dersinde verdiği seminer ödeviyle başlıyor, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki her anını tüm safhalarıyla anlattığı Milli Mücadele Devri (1908-1923) dersiyle devam ediyor. Halil İnalcık’ın uzun yıllar ders verdiği Chicago’daki Osmanlı’nın kısa tarihi sayılabilecek ders notlarıyla bitiyor… Balkanlar'daki Osmanlı fetihlerinden Fatih'in imparatorluğun kurulmasındaki rolüne, Hilafet’ten Osmanlı’nın dünya sistemine, kültürden bürokrasiye birçok başlıkta okurlar özet halinde Osmanlı’ya dair yeni bilgiler edinecekler.

Arşiv niteliğindeki bu kitap sayesinde, Timur’dan Osmanlı Tarihi’ne, Milli Mücadele’den Cunhuriyet’in kuruluşuna kadar birçok konuyu bizzat Halil İnalcık’tan dinleme fırsatı yakalayacak ve kendinizi onun dersinde hissedeceksiniz...

Halil İnalcık, Akademik Ders Notları (1938-1986): Timur, İnkılap Tarihi, Osmanlı Tarihi
Timaş Yayınları, 352 Sayfa, 45 TL

Son Sultan: Osmanlı İmparatorluğu'nun Sanremo'da Ölümü


90 YIL SONRA İLK DEFA YAYINLANAN BELGELERLE
SON SULTAN’IN BİLİNMEYEN YILLARI…

“Eğer Sanremo Devlet Arşivi’nde bir tomar rastgele derlenmiş adli belge ile birlikte 6,35 mm’lik kullanılmış bir mermi içeren mavi zarfı bulmamış olsaydım, bu kitap biraz zor yazılırdı. Belgelerdeki soruşturmanın konusu, 14 Mart 1924 tarihinde Villa Nobel’de, kafatasına söz konusu mermi saplanmış halde bulunan Sultan Vahdeddin’in özel doktoru Reşad Paşa’nın ölümüydü.”
- Riccardo Mandelli

20 Mayıs 1923’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Son Sultanı Vahdeddin geçici bir süre yaşayacağına inandığı Sanremo’ya geldi. Kalbinde hep günün birinde vatanına sultan olarak, muzaffer bir şekilde dönme umudu vardı. Üç yıl boyunca hep bu umutla yaşadı. Fakat fakr u zaruret, maiyyetindeki casuslar, kumar batağına saplanmış acımasız yardımcılar ve sürekli başları derde giren akrabalar peşini bırakmadı. Ve bir gün beyninde bir kurşunla bulunan depresif doktoru Reşad Paşa... Bu bir intihar mıydı yoksa cinayet mi? Peki Doktor Reşad’dan sonra sıra kime gelecekti? Etrafındaki cinayet çemberi daralarak Son Sultan’ı da mı içine alacaktı?

• Sultan Vahdeddin Osmanlı topraklarını nasıl terk etti?
• Mustafa Kemal Paşa'nın Sultan Vahdeddin'in yanındaki casusları kimlerdi?
• Sultan Vahdeddin, Mussolini ile neden görüştü?
• Mussolini’nin Türkiye’yle ilgili planları neydi?
• İtalyan Polisi, Sultan Vahdeddin’in her adımını neden izliyordu, ne gibi raporlar tutmuşlardı?
• Sultan Vahdeddin’in özel doktoru Reşad Paşa’nın ölümünün ardındaki sır perdesi neydi?
• Sultan Vahdeddin zehirlendi mi? İtalyan Polisi bu ani ölümle ilgili kimlerden şüpheleniyordu?
• Sultan Vahdeddin’den sonra Osmanlı Hanedanı’nın başına gelen acı olaylar ve bir bir dağılan hanedan üyeleri…

Bu ve buna benzer birçok sorunun cevabı, Riccardo Mandelli’nin İtalyan Devlet Arşivi, Dışişleri Bakanlığı Arşivi ve Sanremo Belediyesi Arşivi’ne girerek Son Sultan Vahdeddin’in son 3 yılını araştırıp yazdığı SON SULTAN / Osmanlı İmparatorluğu’nun Sanremo’da Ölümü kitabında…

Riccardo Mandelli, Son Sultan: Osmanlı İmparatorluğu'nun Sanremo'da Ölümü
Timaş Yayınları, 416 Sayfa, 28,50 TL

Carlo Bossoli'nin (1815-1884) İstanbul'u




1965 İstanbul'unda sokak satıcıları




Neyin Kaybolduysa Kendin Ara

Carlo Bossoli, Üsküdar, 19. yy
Nedir bu kaybolan nesnelerden alıp veremediğin diyecek olursanız, size varoluşun anlamının kaybolanı aramada saklı olduğunu söyleyebilirim. İnsanoğlu yeryüzündeki uyanışına yaratılmış olduğunu farkederek varır. Ama iş burada bitmez, burada başlar. Çünkü yaratılmış olmayı kavramak aynı zamanda kişinin noksanını bilmesi demektir. Bu da bir arayışı gerektirir. Nedir noksan? Nasıl, neyle giderilir? Kaybolduğunu hissettiğimiz ister bir heybe olsun, isterse deve, arayış başlamıştır; büyük arayış.

Hikâyemizde devesini kaybeden bir adam var. Bu adam devesini ararken yüksek düzeyde anlayış yeteneğine sahip üç dervişe rastgelmiş. Üç müdrik diyelim onlara. "Devemi kaybettim" demiş dervişlere; "Onu siz gördünüz mü?" Dervişlerin ilki "Bir gözü kör müydü devenin?" diye sormuş. Adam sevinçle "Evet" diyerek cevaplamış bu soruyu. İkinci dervişin "Ön dişlerinden biri eksik miydi?" soru karşısında devesini kaybeden adam heyecanlanarak "Evet, evet" demiş. Dervişlerden üçüncüsü "Bir ayağı topal mıydı?" diye sorar sormaz adam "Evet, evet, evet" cevabını yapıştırmış. "O halde" diye konuşmuş dervişler, "Sen deveni bizim geçtiğimiz güzergah üzerinde arasan iyi edersin, onu bu yolda bulma ümidi vardır." Kayıp devesinin peşine düşen adam bu üç dervişin kendi devesini görmüş olduklarına kanaat getirmiş ve alelacele dervişlerin geldiği istikamete koşturmuş.

Bulamamış adam aradığı yerlerde devesini ve ne yapması gerektiğini yine dervişlerden öğrenmek isteğiyle bu kez dervişlerin peşi sıra gitmiş. Anlayış sahibi üç ermişi akşam üzere bir istirahat menzilinde eliyle koymuş gibi bulmuş. Yine sorular karşısında kalmış adam: "Devenin bir yanında bal, öte yanında mısır mı yüklüydü?" demiş birincisi, adam "Evet" demiş. "Hamile bir kadın mı biniyor senin devene?" demiş ikincisi, yine "Evet" demiş adam. "Biz senin devenin nerede olduğunu bilmiyoruz" demiş üçüncü derviş. Bunun üzerine deveci bu üç kişinin kaybettiği deveyi çaldıklarına kanaat getirmiş ve onları kadı karşısına çıkarıp başından geçenleri anlatarak üç dervişi hırsızlıkla suçlamış. Kadı, devecinin ifadesini yerinde bularak üç ermişi deveyi gasbetme suçundan hapse atmış.

Kısa bir süre sonra adam devesini arazide başıboş dolaşırken bulmuş ve dervişlerin salıverilmelerini temin maksadıyla mahkemeye başvurmuş. Daha önce dervişlerin kendi durumlarını izah etmeleri için bir fırsat tanımayı hiç aklına getirmemiş olan kadı, onlardan nasıl olup da deveyi hiç görmedikleri halde deve hakkında bu kadar çok şey biliyor olmalarını açıklamalarını istemiş. Dervişler, yolda devenin ayak izlerini gördüklerini, izlerden birinin silik oluşunun devenin bir bacağının topal oluşuna delalet ettiğini; yolun yalnızca bir yakasından ot yemiş olmasının tek gözünün körlüğüne delil olabileceğini; ısırdığı yaprakları yırttığına göre ön dişlerinden birinin eksik olduğunun anlaşıldığını söylemişler.

"Arılar ve karıncalar yolun iki kenarında birşeylere üşüşmüşlerdi. Bunların bal ve mısır olduğunu gördük. Bir konaklama yerinde çalılara takılmış uzun insan saçı gördük, devenin üstündeki kadındı. Yerde elayası izi vardı, ancak doğumu yakın hamile bir kadın elini yere dayayıp otururdu."

"Bütün bunları hırsızlıkla suçlandığınız zaman kendinizi temize çıkarmak üzere neden söylemediniz?"

"Çünkü devecinin devesini aramaktan vazgeçmeyeceğini ve onu çok çabuk bulabileceğini gözönüne aldık. Keşfettiği gerçeği ahlaki bir olgunlukla perçinleyecekti. Bizim salıverilmemiz için harekete geçerek cömertliğin, sorumluluk hissine sahip olmanın zevkini tadacaktı."

Hadisenin göründüğünden farklı cereyan ettiğini gören kadı ise gözünde mantık yollarına güvenerek kestirmeden hükme varmanın değerinin düştüğünü görecek ve bir arayışa koyulmanın kıymetini takdir etmede daha üstün bir konum sahibi olacaktı. Kadı doğru hükme varmanın tevazu ile arayışa neler borçlu olduğunu görecekti. Kendinde yargılamaya yetecek donatım olduğu zehabına kapılmanın gönül kırıklığını tadacak, birini suçlamadan veya bir iddiaya sahip çıkmadan önce kendi ölçülerini tartmanın kaçınılmazlığını kabul edecekti.

"Bizim geçirdiğimiz deneyler şunu gösterdi ki insan hakikati ararken bir gücü, bir yargılama gücünü kendinde hıfzettiği zannına kapılmamalı. Herkes kendi kaybettiğini kendi arasın. Bu arayışta diğerleri sadece arayanın neyi kaybettiğini hatırlatabilirler. Bunu nimet bilmeli. Senin noksanını tasvir edenler, senden birşey gasbetmiş olmaz. Neyi kaybettiysen onu sen kendin ara."

İsmet Özel, Neyi Kaybettiğini Hatırla
(Şule Yayınları, sf.9-11)

23 Mart 2016 Çarşamba

Erenlerin Bağından

İstanbul, 19. yy
Yıllar yârlardan, yârlar yıllardan vefâsız… Kara baht bir kasırga gibi. Bu ne baş döndürücü iş? Geceler günler, günler geceleri kovalıyor; cefalar cefaları kolluyor. Saçlarımızda aklar akları, alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Tevekkül güç, isyan vahim; felek hiç rahmetmeyecek mi? Heyhat, aziz dost, onu döndüren kara bahtın kasırgası…

Bahçeler bozuldu; yuvalar dağıldı; yollar silindi; cihan virân oldu.” Yaşlı gönül, şimdi böyle diyor; her şeyi kendine eş görüyor. Bu da bâtıl hislerden biri… Cihan ne vakit mâmur idi? Bahçelerde ne vakit güller açtı? Ne vakit yuvalarda bülbüller öttü? Yollardan ne vakit yârlar geldi? Umduk, bekledik, düşündük. Hangi şey umduğumuza uygun düştü? Gördüğümüz düşündüğümüze benzedi mi? Gelenler beklediğimize değdi mi? O mesut ve ulvî saatler hangi saatlerdi ki, içinde iken: “Geçme! Dur” diye haykırdık? Hiçbiri, aziz dost, hiçbiri! Belki hepsini geçsin, gitsin diye bekliyorduk, zira onlar, birbirinden çirkin, birbirinden değersiz saatlerdi. Kimi bir damla gözyaşıyle, kimi tek bir “Eyvah” ile, kimi bir esnemeyle, kimi yalnız sükûtla dolup gitti. Onlar, birer birer tekrar gelsin ister misin? Hayır, hayır, hayır; değil mi? Nasıl ki en aziz ölülerin bile döndüğünü istemiyoruz. Ademde ezici ve gaspedici bir kudret var. Hepimiz ona yönelmiş bekliyoruz. Ne kadar yaratıcı ve kudretli ruhlar âkıbet ona râm oldu. Dünyâyı idâm mahkûmlarıyle dolu bir zindana benzeten hâkim doğru düşünmüş. Hepimiz için âkıbet o meş’um şafak sökecek. İnan ki şimdiden yola çıkan kâfilenin içindeyiz. Biraz ötede siyasetgâh görünüyor. Bu siyasetgâhta yıllarca süren işkencelerle can veriliyor. Doğduğumuz gün, işte, bunun için ağladıktı. Ve “Güldüktü de!” diyeceksin. Evet, o gülüş henüz bıraktığımız cennetin yâdı idi. İlk vatandan o hafif ışık daima yüzümüzde kaldı. Bu hafif ışıktan da mahrum olsaydık, yolumuzun karanlığında, şimdiyedek, kaybolup giderdik; minnetimiz dayanılmaz bir raddeye varırdı. Şükür Rabbe ki, bunun sâyesinde arasıra iyilikle, güzelliği sezer gibi olduk. Bizi çok defa düşmanların tuzağından bu kurtardı; her yol dönümünde, gece, onlara pusuda rasgelmez miydik?

Bir akşamüstü, gülerek oynayarak, çalarak, şen bir alay dost gibi, nasıl etrafımızı aldılardı. Bir gün de, hatırında mı? Bize, kırlarda pınar perileri göründülerdi. Sen, onlarla el ele koşarak, oynayarak kayboldun, bana, tâ içimden o ışık haber verdi ki, pınar perileri tekin değildir ve durdum. Lâkin bir başka gün, pınar perilerinden daha tehlikeli deniz kızlarının sesine koştum. Yerimize döndüğümüz vakit sen de, ben de solgun ve yorgunluk ve kalbimiz bomboştu ve vücudumuzdaki ter donmuştu. İşte bütün gençliğimiz böyle geçti. Doğduğumuz gün, yüzümüzde gülen ışık söndükçe zâlim tayflar bizi taştan taşa sürüklüyordu.

Nedense hulyamız bize kâfi gelmedi! Bütün güzellik gibi bütün hakikat de onda değil miydi? Bize aşk için kadın, vecd için bâde lâzım mıydı? Biz ki Elest bezminde sevmişler, Elest bezminde mest olmuşlarız. Bu zevâhir âlemindeki her fiilimiz o ulvî sarhoşluğu bozmadan başka bir şeye yaramadı. Şimdi kalbimiz boş, başımız doludur. Ağzımızda zehir, gözlerimizde ateş var; tatsız bir sarhoşluk içindeyiz. Ve artık yolun ortasını geçtik ve saçlarımızda aklar akları ve alnımızda çizgiler çizgileri doğuruyor. Ve ellerimiz, dizlerimiz titriyor ve önümüzdeki ufuklardan fena havası esiyor. Söyle gençliğini ne yaptın? Söyle gençliğimi ne yaptım? Bundan sonra hülyâlara dalmak artık kabil olmayacak mı? Bu tez ve tatsız seyahatte o kadar çirkin şeyler gördükten sonra söyle, artık o sessiz, şefik, rahiyalı ve şeffaf hayaletler bizim ruhumuzu ziyaret etmeyecek mi? O ruh ki barbar bir diyârın mezar taşlarında kazılı şeytan ve canavar resimlerine benzeyen biçimsiz, değersiz, kaba izlerle örtüldü, gitti.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Erenlerin Bağından
(Milli Eğitim Basımevi, sf.13-15)

Mazinin Yoksullukları

Ivan Aivazovskii İstanbul'da Mehtap, 1884
Büyük bir haksızlık olacak büyük bir yanlışlığa düşmemek için geçmiş zaman adamlarını bugünkü fikirlerimize, yani bugünkü hayat ile karışmış ve bulanmış fikirlere göre değil, kendi günlerinin fikirlerine, yani o zamanki hayat ile karışmış ve bulanmış fikirlere göre muhakeme etmeye çalışmalıyız. Geçmiş bir zamanı anlamak için bize belki ilmimizden ziyade cehlimiz yardım edebilir. Zira belki bilgiden ziyade bilgisizliğin verdiği bir sadelik lazım gelir. Eski zaman adamlarının muasırları olabilmek için devirleri hakkındaki cehlimiz kadar devrimiz hakkındaki bilgimizden kurtulmalıyız. Asıl zorluk belki öğrenilmesi lazım gelen şeylerin değil, unutulması gereken şeylerin çokluğundan gelir. Eğer bir geçmiş zaman adamı gibi duymak istersek bizi asri adamlar yapan hemen bütün bilgimizi unutmalı değil miyiz? Eski zamanın saffetine varabilmek için o bol ve servetli zamanların yoksulluklarını bilmeli ve bizim şimdi her günümüzün dokunuşunda mevcut olan ve yalnız istifade ettiğimiz birçok kolaylık ve rahatlıktan değil, hatta tattığımız birçok zevkimizden de vaktiyle nasıl mahrum olduğumuzu hatırlamalıyız.

Hayal perdesinde elinde kocaman bir çiçek demetiyle gelip bunu karşısındaki yaşmaklı hanıma takdim etmek isteyen Rezakizade Narçın Bey'i görünce bilmem onun ne yoksulluklar içinden çıkıp ne hulyalarla geldiğini bugün layıkıyla tasavvur edebiliyor muyuz? Kim bilir, bu tesadüf onun gönlünü nasıl kamaştırmıştı! Zira kim bilir, bu tek fırsatla o, mahrum bulunduğu ne çok zevke kavuşacağını ummuştu!

Eskiden o kadar hayal içinde yaşanırdı ki Boğaziçi'nde mehtapta saz dinlemeye çıkan beyler ve hele hanımlar da sahneye ellerinde böyle kocaman birer manevi buketle çıkmış gibi, o hayalperest kadar acemi, hisli ve mazurdular. Ömürlerini hep bu güzel su kıyılarında geçirenlerin, bir saz alemi olacağı ve birkaç saat sandallarla dolaşılacağı haberine verdikleri ehemmiyeti anlamak için onların da bu yoksulluklarını hatırlamalı ve bilmeliyiz!

Devrin bir üstadı Recaizade Ekrem Bey, "İmkân yoğimiş çünkü telâkiye bütün gün / Göndermeliyim, almalıyım bir haber olsun!” demişti. Fakat bir haber göndermek ve almak sanki kolay mıydı? İçerenköyü'nde, Kayışdağı eteğinde oturan akrabalarımız, karlı günlerde, bize o kadar aşılmaz yerlerde kalmış ki, bir eski zaman içindeymişler gibi uzaklaşmış görünürlerdi. Hayatta olduklarından bile emin olamazdık. Seslerini duymak değil, sağlık haberlerini bir telgrafla alsak sevinirdik. Şimdi, daha bahtiyar, bir haberi sevgili bir sesten bizzat duymaya imkân buluyoruz. Odamız, şehrimizde, hatta başka şehirlerde bile, hislerimiz ve menfaatlerimizle alakalı bütün bildiklerimize bağlanmıştır. O zamanlar bizi nafile olduğunu bildiğimiz uzun yollara düşmekten koruyan, beyhudeliği yüreğimize işleyen ziyaretleri yapmaktan ve kabul etmekten kurtaran, eski zaman ellerinin besmelesiz açılmayacakları, hayır veya şer, içinden çıkacak haber bizi ya mesut, ya bedbaht edebilecek bu kutu, uzak sesleri gizlice duymak çaresi, rahatı ve zevki yoktu. Masamızın yanından ve yatağımızın içinden dostlarımızla, sevdiklerimizle konuşmayı, haber alıp vermeyi temin eden ve bizi sevdiğimizin o zaman cennet gibi yüksekte kalan iklimine gizlice bağlayan telefon yoktu.

New York'tan gelen fox-trot'ları, Arjantin'den gelen tangoları, Küba'dan gelen rumbalarıyla cazın coşkunlukları yoktu. Günümüzün ve gecemizin katığı olan ve artık esiri bulunduğumuz, daima canlı ve cerbezeli bir çalgı, söz, haber ve şarkı kaynağının düğmesine dokunuverince fışkıran çeşmeleri ve çağlayanları yoktu. Şimdi daha alışamadığımız yabancı bir kuvvet ve şetaret diyarından gelerek günlerimizin ve gecelerimizin içinden zamanın sükûtunu yaran bir nehir gibi geçen, neşesi ve canlılığı dünyayı her tarafından sarmış olan musikînin ziyafetleri yoktu. İstersek garp neşesini, istersek şark hüznünü bize en mahrem incelikleriyle, en gösterişli tabiatlarıyla, en üstat muvaffakiyetleriyle dinleten, istersek dünyanın birbirlerini çağıran, kovalayan ve birbirlerine cevap veren bütün dağınık seslerini kucaklayarak bir ayna gibi bize aksettiren, istersek başka başka iklimlerden süzülen sesleri, dansları ve hazları el ele tutuşmuş olarak odamızın içine alan, kulaklarımıza boşaltan ve göklerde dolaşan bütün dünya çalgılarını bir büyük kaşık gibi bize sunan radyolar; bir millet ve devlet namına söylenen ve o zamanlarda kim bilir kaç gün sonra, kim bilir nasıl kısılmış olarak duyulacak nutukları hakiki bir dünya kürsüsünden söyleterek o an içinde bütün dünyaya dinlettikleri için geçen bu dakikaya, eskilerin tabiriyle, "cihanşümul" bir ehemmiyet verdiren radyolar, bu esrarlı aletler, bu gürültü muslukları, yalan büfeleri ve propaganda hazneleri yoktu.

O zamanlarda dağınık İstanbul'un her mahallesi diğerlerine sanki hasret çekerdi ve biz İstanbul'un herhangi bir yerinde olsak başka bir semtin daüssılasını duyardık. Her nakil vasıtasından daha büyük bir yalnızlık, kolaylık ve rahatlıkla bizi ziyaretleri için vaktiyle birer gün ayırdığımız yerlere bir çift saatte götürüp getiren; hudutlarından saatlerce çıkılmaz zannettiğimiz yerleri -mesela bir ahret diyarı sandığımız ve içinde kaybolmaktan çekindiğimiz Karacaahmet'i- birkaç dakikada geçen; bizi en az zamanda şehirden en uzak kırlara götürüp tam bir yalnızlıkta dolaştıran, sevilen birisiyle beraber aynı tehlikeye girip çıkmanın, aynı uçurumun kenarından geçmenin, çabukluğun verdiği aynı gülüşlerle gülmenin, en hâkim noktalarda en geniş manzaraları seyretmenin, toprağın üstünde rüzgâr gibi uçarcasına gezinmenin tadını veren; bize vücudumuzun büyümüş, kuvvetlenmiş ve hızlanmış ve zekâmızın incelmiş, keskinleşmiş ve çoğalmış olduğunu duyuran otomobiller yoktu.

Abdülhak Şinasi Hisar, Boğaziçi Mehtapları
(Yapı Kredi Yayınları, sf.17-19)

22 Mart 2016 Salı

Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -I-


Her köşesinden ilim, irfan ve sanat fışkıran devâsâ bir dergâh gibidir Anadolu. Asırlar boyunca, gönlü yaratılmıştan Yaratan’a çeviren, halk içinde Hak ile beraber olmanın talimini yaptıran ruhsal tecrübenin ışığında yol almıştır bu topraklarda yaşayanlar. Cihan Padişahı Kanûnî bile;

Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş
Bir velîye bende olmak cümleden âlâ imiş

diyerek Osmanlı’nın dinî, fikrî ve ilmî varlığını besleyen bu manevî otoritenin önünde diz çökmüştür.

Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar, Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç’ın Anadolu’nun fethinde bizzat rol alan Alperen dervişlerden Nâzım Hikmet’in şiirine, İbn Arabî’den Aziz Mahmud Hüdaî’ye, İstanbul’un tekkelerinden tasavvuf mûsikîsine kadar pek çok konuda bu coğrafyada yaşanan mistik tecrübeye ışık tutan yazı ve söyleşilerini bir arada okurlarına sunuyor.

Mahmud Erol Kılıç, Anadolu Tasavvuf Tarihine Notlar -I-
Sufi Kitap, 256 Sayfa, 19,50 TL

Bir Zamanlar Bursa'ydı


Bursa’nın manevi havasının her manada teneffüs edildiği ahşab bir tekke...

Asırlar içinden süzülüp gelen Türk-İslâm tasavvuf ve vakıf geleneğinin muhafaza edilmeye çalışıldığı bir aile ocağı...

Ve bu ruhaniyet içinde yetişmiş bir restoratör: Mehmed Safiyüddîn Erhan...

Yazar-restoratör, hususen Bursa’nın paha biçilemez kıymetlerinin tarih içinde eriyip gitmesinin ızdırabıyla ailesi vesilesiyle yakından tanıma imkânı bulduğu Bursa’daki dergâhlar ve onların muhitinden aldığı maddî-manevî terbiyeyi yine bu tekkeleri, hazireleri ve camileri sahiplenmeye, ihyaya hasretmiş...

Yıkılmaya yüz tutmuş, restorasyon adı altında özensiz ellerde asli hüviyetini kaybetmiş bu binaların ihyasında bizzat çalışarak, gelecek nesillere aslıyla intikalini vazife bilmiş...

Kitap, bu sahiplenme ve ihya faaliyetlerinin tab‘a bürünmüş halidir.

Kimi zaman bir caminin kubbesinde, kimi zaman bir hazirede mezartaşlarının arasında, kimi zaman bir dergâhın şimdi yok tevhidhanesinde, kimi zaman da ahşab bir konağın kaybolup gitmiş odalarında Türk-İslâm medeniyetinin izlerini arayan yazar, bu binaların şahsiyetine yani şahsiyetimize sahip çıkmayı teklif ediyor.

Çünkü bu binalar cansız taşlar değil, yüksek ahlâk timsali kimselerin ruhaniyet ve zevk-i selimlerinin sindiği, bizlere emanet edilmiş, eserleridir.

Mehmed Safiyüddin Erhan, Bir Zamanlar Bursa'ydı
Sufi Kitap, 272 Sayfa, 75 TL

18 Mart 2016 Cuma

Yalnızlık yola çıkmanın yazgısı


Duraklayıp nefes almak birlikte yol aldıklarından bir süreliğine olsun ayrılmaktır, tamamen ayrılmamak için bir süreliğine ayrılmaktır. Ayrılmak yolda yalnız kalmak demek.

Yalnızlığın o muhteşem sessizliğine gömülüp o sükunet içinde hayatı, yapıp ettiklerini düşünmek, gözden geçirmek bence dünya yolunun yolcularına verilen en büyük nimet. Çünkü yalnız kalmazsan, kalamazsan kendine dönemezsin, sürekli etrafı seyretmekten yorulmuş gözlerini kendine, bizzat özüne çeviremezsin. Kalabalıklar arasında yavaş yavaş erir gidersin. Bir kez bile kendinle sohbet etmeye, kendinle başbaşa kalmaya zaman bulamadan yolculuğun sona erdiğini sana söyleyecek olanlar gelir ve bu sefer ebedî istirahata çekilirsin.

Bu bakımdan yalnızlık büyük bir lütf-ı ilahîdir. İnsanların bunca hay-huy içinde çırpınıp durmaları da en nihayet biraz olsun yalnız kalabilmek, kendilerine vakit ayırabilmek için değil midir?

Akıllı insanlar -bilip gördüğümüz kadarıyla- henüz imkân varken, yalnızlığın tadını çıkaracakken kendilerini hay-huydan uzak tutarlar, yalnız kalmak, kalabilmek için hay-huya gömülmek yerine kendilerini o hay-huyun taleplerinden uzak tutarak, daha mütevazı bir hayatı seçerek daha yolun başındayken yalnızlık lütfuna gark olurlar.

Hayatın dizginleri zaman zaman insanın elinden çıkar, durmak istersin duramazsın, kenara çekilmek istersin ama yapamazsın. Bizzat insanın kendine muktedir olamadığı anlardan bir andır bu da. İşte o an Cenab-ı Hakkın yardımı gelir ve seni usulce kenara çeker, biraz nefeslen, kendine gel, demek ister.

Artık bir türlü frene basmak, durmak, dinlenmek, hayatını gözden geçirmek iktidarını kaybettiğinden Kadir-i Mutlak'ın iktidarından yardım alır kişi, eğer o da nasibi varsa.

Sevdiğim bir hikaye vardır:

Şeyhin biri müridiyle giderken bir köyün yanından geçmişler. Efendi hazretleri demiş ki:
Evladım. Ben şu incir ağacının altında biraz nefesleneyim, sen de al şu testiyi, git köyün çeşmesinden dolduruver bir zahmet.
Mürid gitmiş çeşmeye. Bir de ne görsün çeşmenin yanında dünya güzeli bir kız testisini dolduruyor. Takılmış peşine. Yolda aşkını ilan edivermiş. Kız da ondan hoşlanmış, babamdan iste beni, demiş. Delikanlı da gidip babasından Allah'ın emriyle, Peygamber'in kavliyle kızı istemiş. Adamın gözü delikanlıyı tutmuş, verdim gitti demiş. Derken çocukları olmuş, aradan yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş, hatta en son gelip babalarına demişler ki:
- Baba bize destur ver de gidip rızkımızı arayalım.
Çocuklar gitmişler, derken bizimki iyice yaşlanmış. Bu sırada kayınpederi vefat etmiş, çok geçmeden hanımını da kaybetmiş ve öylece yalnız, tek başına kalmış. Birdenbire incir ağacının altında unuttuğu Şeyhini hatırlayıp, eyvah, demiş, ben ne yaptım? Hemen koşup bir testi almış ve çeşmeye gidip testiyi doldurduktan sonra koşa koşa incir ağacının yanına gitmiş.
Bir bakmış ki Efendi hazretleri hâlâ ağacın altında ayaklarını uzatmış oturmakta. Tebessüm ederek şöyle demiş bizim delikanlıya:
- Evladım, nerede kaldın? Az kalsın ben de gidecektim.
Kıssadan hisse, hepimizin unuttuğu birşeyler vardır bunca vaveyla içinde.


Unuttuğumuz aslında kendimizdir, kendimizi unuturuz bu acımasız hayatın vaveylası içinde. Dışdünyadaki gâileleri bahane ederek aslında hep kendimizden kaçarız ve ceza olarak da sonunda kendimizi kaybederiz. Bütün mücadelemiz kendimizi aramaktır, kendimizi aramakladır.

Kendini bulanlar, kendini bilenler, kendine kavuşanlar ne yazık ki azınlıktadır.

Yola çıkmak biraz da yoldan çıkmaktır.

Yol hep bizi bekler, o sabittir, bizler ise geçici. Bizler aceleciyiz, yol ise sabırlı. Bizler kaçarız, saparız, çıkarız ama en sonunda yolun bizi beklediğinden emin bir şekilde yine ona dönebileceğimizi biliriz.

Yolu kaybeden yolu nasıl bulacaktır?

Eğer yol sabit olmasaydı, yol öylece yerinde beklemeseydi, yol değişseydi, inan onu bulamazdık.

Unutmamalı, yol biziz!

Yol bizi hep bekler, sabırla bekler, bizim ona dönmemiz için inatla bekler. Yoldan çıkmak bizim biz olmaktan çıkmamız anlamına gelir, yani insanın insan olmaktan çıkması anlamına.

Yola çıkmanın yazgısıdır bu!

Dücane Cündioğlu, 18 Mayıs 2003

Açılacak gibi oluyor, fakat açılmıyor


Daha tuhafı, elinde bir külçe anahtar, meçhul bir kapının önünde oturmuş, bir türlü kilide uymayan bu paslı ve yanlış anahtarlarla o kapıyı kurcalayıp duruyorsun. Açılacak gibi oluyor, fakat açılmıyor, değil mi?

Sâmiha Ayverdi, Yolcu Nereye Gidiyorsun

Çevre tahribi karşısında Müslüman tavrı


Ahlâk tek başına çevre tahribatını önlemeye yetmiyor…

Meselâ bir müslüman suçsuz bir mâsumun öldürülmesini büyük günah bilir, lâkin milyonlarca bitki ve hayvanın bir yatırım uğruna yok edilmesinde hiçbir mahsur görmez. Koca iş makinesi bir araziye girer, hayvan yuvalarını dağıtır, bitki köklerini parçalar atar da kimsenin kılı kıpırdamaz.

Bir müslüman darp ve yaralamayı günah bilir ama milyonlarca ağacın otoyol yapımı için kesilip yok edilmesini umursamaz.

Bir müslüman duman/uyuşturucu kullanmayı haram bilir ama zehirli dumanlar saçarak astım, koah ve kansere yol açan termik santrallerin günah olabileceğini aklına getirmez.

Yine bir müslüman birkaç baklavalık hırsızlığı büyük bir günah bilir ama kıyıların boydan boya turistik özel mülkiyet haline getirilmesini hırsızlık olarak kabûl etmez.

Bir müslüman kendi tarlasının sınırları için silah çeker, adam vurur ama milyonlarca dönüm tarım arazisinin yokedilmesine ses çıkarmaz.

Çevre tahrip oluyormuş… denizler kirleniyormuş… tarım arazileri yok oluyormuş… kimsenin umurunda olmaz.

İslâm âlimleri çevre konusunda fıkhî/içtihâdî seviyede bir karar almadıkça müslümanların tavırlarını değiştirebileceklerine ve düzeltebileceklerine ihtimal vermiyorum. Nedenine gelince;

Müslüman zihin tâbiin dönemi ile birlikte başından itibaren “fıkıh” merkezli inşa edilmiştir. Fıkıh ve mezhep müslüman nezdinde herşeyden daha çok önem kazanmıştır. Mezhepler ile ilm-i hâl kitapları müslümanların başucu kitabı haline gelmiştir. Bu bir tespittir, tenkit değil, yanlış anlaşılmak istemem. Müslümanlar bir mesele hakkında ilm-i hâl kitaplarında karşılaşmışlarsa onu emir telâkki etmişler yer almamışsa onu yok hükmünde saymışlardır.

Müslümanların çevre tahribine aldırmamalarının nedeni konunun ilm-i hâl kitaplarında yer almayışıdır. “Fıkıh” müslümanlar nezdinde tek referans kaynağı olarak kabûl edilince haliyle çevrenin korunmasına yönelik rivayetler birer “emir” değil “tavsiye” olarak anlaşılmaktadır.

Ahlâk, Tavsiye ve Nasihat ise biz ahirzaman müslümanlarına yetmiyor.

Biz müslümanları ancak haram ve günâh dizginlemektedir…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 17.06.2016)

Şehir Hakkı


İnsanlık tarihinde ilk kez şehirlerde yaşayanların sayısı kırsal kesimde yaşayanları katbekat geride bırakırken, şehirlerdeki mücadele ve sorunlar da dünya tarihinde görülmemiş ölçüde öne çıkmıştır. Henri Lefebvre’in Şehir Hakkı da yayımlandığı 1968’den bu yana giderek öne çıkan bir mücadelenin temel sloganına ve fikrine dönüşmüştür.

Derinlikli çalışmasının bu birinci kitabında, kent adı altında oluşan yeni gerçekliğin sanayi şehrinin sonu, çeperler ve banliyöler halinde parçalanması anlamına geldiğini gösteren Lefebvre, şehir mekânının kapitalist üretimini kullanım değerinden ziyade mübadele değerinin belirlediğini, dolayısıyla sermaye ve mülk sahibi olmayan, mekânların mübadele değeri üzerinden kâr sağlayamayan sınıfların şehir üzerinde söz hakkını yitirdiğini de ortaya koyar.

Şehri yeniden-üreten siyasi ve iktisadi süreçlere kolektif müdahalelerle şehir hakkının şehirli mülksüzlerce yeniden ele geçirilmesi gibi temel bir politik mücadele ekseninin doğmuş olduğu günümüzde, yaşam alanlarına sahip çıkma mücadelesi veren dünya halklarının temel sloganına dönüşmüş “adil ve yaşanılası bir kent hakkı” antikapitalist mücadelenin ana eksenlerinden biri haline gelmiştir. Bu mücadeleyle doğrudan ya da dolaylı ilişkide bulunan herkesin, siyasetten sosyolojiye, sanattan felsefeye ve bilime dek her alanın düşünür ve aktivistlerinin dönüp dolaşıp geleceği referans metinlerden biri olmuştur Şehir Hakkı.

Düşünce tarihinde şehir algısını değiştirmiş, yeni bir bilinçlenme yaratmış öncü düşünürlerden biri olarak yerini alan Lefebvre’in bu esinleyici ve kurucu metni, şehir hakkı, kentsel yaşam hakkı, yeni bir hümanizma ve demokrasi tasarımlarının odağında yer almayı hak eden temel bir eser.

Şehir Hakkı
Henri Lefebvre
Özgün Adı: Le Droit à la ville
Çeviren: Işık Ergüden
167 sayfa | Mart 2016 | Etiket Fiyatı 15,00 TL

http://www.selyayincilik.com/kitaptanitim.asp?kod=1198

Çanakkale Şehitlerine



Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- "bu: bir Avrupalı!"
Dedirir -yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya'yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ'ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise, hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki'-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi.
Âsım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!

Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Âkif Ersoy

17 Mart 2016 Perşembe

Kendimizi yüceltmek için değil, düzeltmek için tarih bilmeliyiz

Mehmet Genç
Osmanlı Devleti ne tür bir devletti ve bizim neyimiz olur?
Osmanlı Devleti'ni kuranlar Asya'dan gelen, Türkçe konuşan, İslam'ı benimsemiş bir etnik grup olarak Türklerdir. Bu etnik grup, daha sonra o çekirdeği çok genişletti biliyorsunuz, sonunda Türkçe konuşan Müslümanların hâkim olduğu, tarihin bildiği en büyük çeşitliliği kontrol eden bir büyük imparatorluğa dönüştürdü. Osmanlı, Türklerin meydana getirdiği siyasî sistemlerden biridir. En büyüğüdür. Dünya tarihinde büyük ölçekte rol oynadığımız bir dönemdir Osmanlı dönemi.

Dışarıdan gelip Avrupa kıtasını kolonize etmekte Osmanlılar kadar başarılı başka bir millet yoktur. Avrupa'nın çok zayıf olduğu bir dönemde Endülüs Müslümanlarının kıtanın batı ucunda gerçekleştirdiği kolonizasyonun çok daha büyüğünü Osmanlılar başardılar; hem de Avrupa'nın Rönesans, Reform, Ticaret Devrimi, İletişim Devrimi, Bilim Devrimi ve Coğrafî Keşifler gibi sayısız dönüşümler içinde, dünya hakimiyetine doğru yola çıktığı kudretli döneminde, Avrupa kıtasında 1 milyon km2 den daha fazla bir alanı kendi kontrollerine alabildiler. İstanbul'un fethinden Karlofça'ya, yani 1453'ten 1700'e kadar 250 yıl boyunca birinci derecede hegemonik güç olarak kalmayı başarmış bir devlettir Osmanlı. İlk devletlerin doğuşundan günümüze kadar geçen yaklaşık 7000 yıl içinde, sayısı binleri aşan devletlerin içinde bu kadar uzun süre bu mertebeyi muhafaza edebilen devletlerin sayısı 10'u bile bulmaz. Osmanlı Devleti, aynı zamanda Türk Tarihi'nde uzun ömürlülükte birincidir. O kadar ki, ikinci olan Osmanlı'nın yarı ömrüne varabilmiş değildir. Tek hanedan olarak dünya tarihinde en uzun ömürlü siyasî yapıdır. Osmanlı kontrol ettiği alanda din, mezhep, dil ve ırk bakımından dünya tarihinde bilinen en büyük çeşitliliği bünyesinde barındırarak yönetmeyi başarmış bir devlettir. Günümüzde de canlılığını koruduğu görünen Osmanlı aleyhtarlığının da kaynağını oluşturan bunca performansı nasıl başardılar? Osmanlı tarihçiliğinin analiz edip çözmesi gereken kompleks yumak işte budur.

Tarih konusunda aklımızda bazı karışıklıklar var. Osmanlı bizim atamızdır, dedemizdir diyoruz. Ya da Osmanlı'yı hamasi bir anlayışla ele alıyoruz. Tarih söz konusu olduğunda sanki tüm sahiplenişlerin kusurlu yanları var. Bu seçmeci anlayışla ilgili neler söylersiniz?
Bunun için ciddi tarih yapmalı. Sosyal ilim olarak tarih yapmalı. Osmanlıların bize bıraktıkları çok muazzam bir belge okyanusu var. Arşivler var. Onları hamasetle geçmişi yüceltmek, hayranlık uyandırmak için değil, geçmişi analiz edebilmek için, kendimizi tanımak için, ilimle araştırmamız lazım. O ilim henüz girmedi bizim dünyamıza. Yalnız o ilim değil, biz bütün ilimleri tanıyoruz, öğreniyoruz ama yapmak zahmetine pek katlanmıyoruz. Onu yapanlar başkalarıdır. Cenaze namazını biliyorsunuz başkası kılıyorsa sizin kılmanız gerekmiyor, biz ilmi biraz da cenaze namazı gibi düşünüyoruz. Avrupalılar, Amerikalılar şimdi Japonlar da yapıyorlar ya, biz onlardan öğrenmekle yetiniyor, ayrıca ilmi bizzat kendimiz yapma zahmetine pek katlanmak istemiyoruz.

Avrupalı ya da Japonların yaptığı arşiv çalışmaları benim gibi tarih doktorası yapan bir öğrenciyi şöyle bir ikilemde bırakıyor; bir yanda meselenin özüne inmeyen, milliyetçi ve hamasi bir söylem var. Bir yanda da meseleye bir böcek inceler hassasiyetiyle bakan ama konuyu da hiç anlamayan bir ilmi bakış var. Bu ikisi arasında çok kalıyoruz. Aradaki dengeyi nasıl kuracağız?
Yani Oryantalistlere ileri geri söylemek çok moda. Onların içinde Osmanlı tarihini deforme etmek için değil, hakikaten bilim olarak anlamak için yapmaya çalışanlar da var. Ama onların çalışma aletleri Osmanlı gerçeğini çok iyi analiz etmeye maalesef pek elverişli değil. Bir kere dilini, kültürünü ve özellikle değerlerini tanımak lazım. Onun için çok gayret ister, buna rağmen çok iyi Osmanlı tarihi yapanlar var. Fakat Osmanlı tarihçiliği bizim işimiz olmalı. Şöyle diyelim, Fransız tarihini yapanlar kimler? En iyi Fransızlar. Alman tarihini Almanlardan daha iyi bilen ve araştıran bir Amerikalı veya İtalyan olmaz. Bizim tarihimizi bir kere bizim bilmemiz ve yapabilmemiz lazım. Biz de yapmıyoruz, yapamadık. Neden yapamadık? Bir kere sırf ilim olarak yapmaya pek yanaşmıyoruz. Osmanlı tarihini kötülemek için yapan Türkler de var. Ama çoğunluğu yüceltmek için yapıyor ve yüceltmek için giriştiğiniz işten bir hayır çıkmaz. Ne olup bittiğini bir kere analiz edebilmek lazım, tarih geçmişin toplumunu incelemektir. Onun için yalnız tarih disiplini yetmez, toplumu inceleyen diğer ilimleri de bilmek gerekir. Sosyolojiyi, siyaset bilimini, ekonomiyi, demografiyi de bileceksiniz yani. Bunların hepsini bir adamın bilmesi hiçbir yerde mümkün değil. Türkiye'de hamdolsun hiçbirini bilmeden tarih yapmaya çalışanlar bile var. Tarih araştırması, bu ilimlerin bir veya birkaçında uzmanlaşmış bir grup insanın bir araya gelerek ortaklaşa çalışmalarıyla yapılabilir. Bizde bu tür araştırma faaliyeti örgütlenmesi henüz yok, herkes tek başına uğraşıyor. Tek başına bir adam ne öğrenebilir ve ne yapabilir ki!

Sizin "Osmanlı sisteminde insan ekonomi için değil, ekonomi insan içindir" diye bir değerlendirmeniz var; buradan başlayarak Osmanlı iktisadi hayatını nasıl tanımlıyorsunuz? Bugünden bakarsak genel olarak ne görüyoruz Osmanlı iktisadi hayatında?
Osmanlı devleti ziraî toplum içinde doğdu. Ve ziraî toplum olmaktan çıkıp sanayi toplumuna dönüşmeden ortadan kalktı. Dönüşmeyi başarmayı da tam olarak istemedi diyebiliriz. Mesela sanayi kurmak istedi, ama kapitalist olmadan sanayi olmazdı. Fakat Sovyetler yaptı diyeceksiniz, ama Sovyetler yalnız silah yaptılar. Sanayi yapmadılar. Ziraî toplumda doğdular. Ziraî toplum ne demek? Nüfusun yüzde 70'ten fazlası ziraatta çalışıyor demek. Gelirin önemli kısmı orada üretiliyor demek. Ziraat yalnız ekonominin değil, bütün faaliyetlerin temeli idi. Osmanlı tarihini araştıranların içinde ziraatta uzmanlaşan yok gibi; şimdi Osmanlı tarihini nasıl yapacaksınız?

Bu ziraî ekonomide toprak ve bir de onu işleyen kollar var. Toprağı biliyoruz, siyasî sınırlara göre, diyelim boyutu tahmin edilebilir; ama ne kadar insan yaşıyordu Osmanlı topraklarında? Onu maalesef hiç bilmiyoruz; çünkü demografi tarihi yapan kimse yok. Bu sebepten bilgilerimiz henüz çok eksik ve yüzeysel kalıyor.

Taşradaki sosyal hayata dair de çok az şey biliyoruz sanırım…
Evet, onda da çok az şey biliyoruz. Çeşitli alanlarda ne gibi teknolojiler kullandıklarını da bilmiyoruz. Böyle bir toplumu nasıl tanıyacaksınız? İşte bu, benim yaptığım gibi, mevcut sınırlı verilere dayanarak anlamaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. Ben Osmanlı yönetim elitinin ekonomiye nasıl baktığını, onu düzenlerken ne gibi prensip ve değerlere dayanarak hareket ettiklerini tahmin etmeye çalıştım. Bir nevi hipotezlerdir benim çalışmalarım. Bu hipotezler, henüz çürütülmedi. Yani Osmanlı hakkındaki ampirik gözlemleri analize kalktığımız zaman, benim hipotezlerimin orada halen geçerli olduğu görülüyor. Osmanlı ekonomisini çok daha derin araştırıp, tanıdığımız zaman muhtemelen benim hipotezlerime yenilerini eklemek, yahut onları değiştirmek gerekebilir.

Osmanlılar, yönetimi altındaki insanlara yaşama imkânı sağlayacak şekilde düzenlemeler yaptılar. Osmanlı yönetim elitinin iktisat anlayışı, ihtiyaç kavramında temelleniyordu. Onların zihin dünyasında iktisadi faaliyetin özü, bütün katmanlarıyla toplumun ve devletin ihtiyaçlarını gidermekten ibaretti. Bu anlayışla iktisadi hayatı düzenlerken birkaç ana ilkeye göre hareket ettiler. Dikkate aldıkları en önemli ilke 'provizyonizm' (iaşecilik) idi. Buna göre iktisadi faaliyetin amacı, ülke içinde mal ve hizmet arzının mümkün olduğu kadar bol, kaliteli ve ucuz olmasını sağlamaktı. Mal ve hizmet üretenler, önce kendi ihtiyaçlarını karşılamalı, ondan sonra da kademe kademe bütün toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeliydiler. Provizyonizm ilkesine dayanan Osmanlı iktisadî anlayışında ihracat, üretim faaliyetinin hedefi değildir. Hedef, ülke içinde ihtiyaçların karşılanmasıdır. İhracat, bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra kalan malların, yani ülke bakımından iktisadî deyimi ile marjinal faydası adeta sıfırlanmış olanların satılması demektir. İhraç edilenlerin gerçekten bu nitelikte olması için devlet, en sıkı müdahaleyi bu alanda gösterir ve hangi maldan, ne miktarda ihracat yapılacağı özel bir dikkatle izlenir, ayrıca zamanla artırılabilen bir gümrük vergisine tabi tutulurdu. Buna karşılık ithalatın pek yüksek olmayan bir gümrük vergisi dışında, herhangi bir sınırlamaya tabi tutulmadan serbestçe yapılmasına müsaade edilirdi.

Verimliliğin düşük ve artırılmasının son derece zor olduğu, ulaştırma maliyetinin çok yüksek bulunduğu bir iktisadî muhitte, provizyonizmin icaplarına cevap verebilmek için, üretim ve mübadele üzerinde ziraattan başlayarak sanayi ve ticareti de içine alan kapsamlı bir düzenlemeler dünyası inşa edildi.

Osmanlı köylülerinin, çiftçilerinin ürettiği mallar kademe kademe içeride tüketilmeli. İçerinin ihtiyaçları karşılandıktan sonra fazla kalan mal varsa, onları ihraç etmeli. Yani arzın seviyesini koruması lazım. Yapılan üretimin, ihracattan önce ihtiyaçları karşılaması lazım. Yalnız zenginlerin ihtiyaçları değil, herkesin ihtiyacı; zaruri ve lüks ihtiyaçlar da dahil olmak üzere. Mesela Müslüman erkeklere yasak olan ipek, kadınlar için serbesttir. Eğer üretilen ipek iç talebe yetmiyorsa pekâlâ ihracı yasaklanırdı. Osmanlı yöneticilerinin bunları yaparken İslam inancı içinde hareket ettiklerine şüphe yok. Ama yapıp ettiklerine baktığımız zaman esnek hareket ettikleri de görülüyor. Mesela Osmanlı öncesi İslam ülkelerinde kâr hadlerine pek müdahale edilmediği görülüyor. Emeviler'de, Abbasiler'de diğer İslam ülkelerinde hatta Hz. Peygamber'in uygulamaları da onu gösteriyor. Tüccar kâr ediyorsa edebilir, buna engel yok. Oysa Osmanlılar, bu kârları sınırlandırdılar. Kâr tahdidinin Osmanlı yönetiminde baştan beri uygulandığı anlaşılıyor. Osmanlılara göre öyle ulu orta kâr yapamazsın. Bir yerden ucuza aldın, onu iki, üç, beş misline satamazsın. Bu uygulama, çok önemli bir eşitlikçi yapının oluşmasına katkı sağladı.

Peki, tüm bunları yaparken denetim mekanizmasını nasıl işletiyorlardı?
Kârların tahdidi konusunda denetim mekanizmasına geçmeden önce, klasik İslam'daki uygulamalardan çok farklı olarak, Osmanlıların getirdikleri bir başka önemli yeniliği de belirtmemiz lazım. Bu da faiz yasağı ile alakalıdır. Osmanlılar, İslam'ın faiz yasağını hissedilir ölçüde yumuşattılar. Kendileri pek bahsetmiyor ama mesela Gazali İhyau 'ulumi'd-din adlı eserinde "Boğazınıza bir şey kaçtı ve boğuluyorsunuz, yanınızda sıvı olarak sadece şarap varsa, boğulmamak için o şarabı içebilirsin" diye ifade eder. Bu örneği verdiklerini ben görmedim. Ama faizi kesinlikle ve tam olarak yasaklamış olsalardı, çok daha büyük felaketlerin doğacağını görmüş oldukları tahmin edilebilir. Kredi ihtiyacının çok yaygın olduğu bir ortamda faizi devreye sokmadan bu ihtiyaçların tümünün karşılanması çok zordu. Kesin yasak altında çok yüksek faizlerle el altından tefecilik yapılırdı. Her yerde var, önlenmesi mümkün olmayan bir şey, ama Osmanlı onu önlemek adına yüzde 10-15 arasında sınırlı bir had içinde kalmak şartıyla faizi İslam hukukuna göre meşruiyeti şüphe götürmeyen birkaç mukavele sayesinde fiilen uygulamaya koymayı başardı. Bu, faizi serbest bırakmak değildi. Şeriata çok saygılı oldular hep. Ne yaptılar, mesela benim paraya ihtiyacım var, sizin de 100 bin liranız var, ama vermezsiniz bana. Ben de evimi size satıyorum, 100 bin lira alıyorum. Ondan sonra diyorum ki, evden çıkmayayım ben size kira ödeyeyim. Peki diyorsunuz, 100 bin liranın faizi mesela 12 bin lira diyelim, ayda biner liradan oturuyorum. Bunu yaptılar. Burada şeriata aykırı bir şey görüyor musunuz? Evi sattım, satış meşru. Ondan sonra kira mukavelesi ile oturuyorum, o da meşru. Ev sizin, bana kiralıyorsunuz. Yalnız bir kural koydular, satışı belli bir süre ile sınırladılar. Yani satıyorum evi, ama diyorum ki, 10 sene içinde eğer paranızı ödersem evi geri alacağım, siz de olur diyorsunuz. Bunda da şeriata aykırı bir şey yok. Bu zaten bey'-i bi'l-vefa adı ile İslam fıkhında yeri olan meşru bir mukavele türüdür. Bu akitleşmelerle hallettiler faiz meselesini. Ondan sonra para vakıfları ve yetim malları konusunda da daha esnek davrandılar. Sanayi öncesi nüfusta yetim çoktu. İnsanların ortalama ömrü 30 yıl kadardı. Bu sebepten erken ölmüş olanlardan kalan yetimlerin sayısı az değildi. Yetimler konusunda Kuran'da, hadislerde de çok üzerinde durulduğunu biliyoruz. Müslüman olarak Osmanlılar da yetimlerin mallarına zarar gelmesin diye, yetimlerin miras haklarını paraya dönüştürüp, yüzde 15'i geçmeyen bir oranda faizle işletilmesine izin verdiler. Bu sayede yetim, büyüdüğü zaman bu sayede birikmiş olan paranın tamamı kendisine veriliyordu. Bunu çok iyi kontrol ediyorlardı. Çok namuslu, dürüst vasiler seçerek yetim malını korumayı garanti altına alıyorlardı. Yetim malını korumak, devlet için çok önemli bir görevdi.

Osmanlıların faiz konusundaki esnekliklerinin belki bunların hepsinden daha önemli bir gerekçesi de vardı. Bugün Türkiye'de 780 bin km2de 80 milyon insan yaşıyor. Osmanlılar zamanında aynı coğrafyada bugünkünün onda biri kadar en fazla 8-10 milyon insan yaşıyordu. Bugün 80 milyonun 2-2,5 trilyon TL civarında geliri var. Yani fert başına geliri, 30 bin lira civarındadır. Geçmiş yüzyıllarda bu gelir de onda birinden fazla değildi. Bu durumda aynı coğrafyada elde edilen gelirin tamamı da bugünkünün ancak yüzde biri kadardı. Kısaca geliri düşük, yaygın ve seyrek bir nüfusu vergilendirmek gerekiyordu. Dolayısıyla vergi potansiyeli de çok düşüktü; vergi toplama işi de zor ve pahalı idi. Vergiyi toplamak için büyük bir maliyeci ordusuna ihtiyaç vardı. Devlet, bu işi kendi maaşlı memurları vasıtasıyla yapmaya kalkmış olsa, vergi yükünü birkaç kat artırması gerekirdi. Nitekim şimdi bakanlıklar içinde Maliye Bakanlığı en büyük harcama yapan bakanlıktır. Osmanlıların baştan beri yaygın vergi politikaları, hep az vergi almak üzerine kurulu idi. Mümkün olduğu kadar düşük vergi. Avrupa'yı kolonize etmek meselesinde mesela, Rumeli'ye ayak bastılar 1350'de. Ve yaklaşık 50 yılda Tuna'ya ve Adriyatik denizinin kıyılarındaki dağların eteklerine nasıl ulaştılar? İnsanlar Osmanlı yönetiminden çok memnun oluyorlardı. Çünkü düşük vergi veriyor, karşılığında güvenlik ve adalete kavuşuyorlardı. Nitekim bunu Grek tarihçilerin araştırmalarından öğreniyoruz. Mesela Osmanlılar, Bizans'tan Selanik'i 1380'de aldılar. 20 sene kaldı ellerinde. Timur savaşında tekrar Bizans'a geri verildi. Ama 20 sene sonra Çelebi Mehmet veya II. Murat tekrar aldı. Bir Grek tarihçi, Selanik'in bu 20'şer yıllık, önce Bizans, sonra Osmanlı, tekrar Bizans, tekrar Osmanlı dönemlerini karşılaştırdı ve şunu buldu; Osmanlılar gelince vergi yükünü yarıya indirdiler. 20 sene öyle kaldı. Tekrar Bizans geri alınca eski düzeye çıkarmaya cesaret edemedi ve Osmanlı vergi düzeyini ve rejimini muhafaza ettiler.

Osmanlı ekonomisinin insana yakın olan tarafı bu diyorsunuz…
Evet, düşük vergi. Herkese ekebileceği kadar toprak veriliyordu. Ekebileceği ve kendisini geçindirecek ve bu düşük vergileri ödeyebilecek kadar üretim yapacak şekilde. Verginin düşük kalmasını sağlamak üzere vergi toplama işini özelleştirdiler. Çok pahalıya mal olacak devlet memurları yerine özel olarak, kâr ve zararı kendine ait olacak şekilde hareket eden mültezimlere verdiler, vergi toplama işini. Onlar da mümkün olduğu kadar az masrafla maliyetini düşürerek hallettiler vergilendirme işini. Özelleştirmeyi nasıl yapacaksınız, faizle yapabilirsiniz. Faiz yoksa özelleştirme yapamazsınız. Mültezimler sarraflardan ve kredi verebilenlerden kredi alabildikleri oranda sistem işleyebildi. Mültezimlerin ödedikleri faiz yüzde 20 faiz civarında idi. O faiz dolayısıyla çıkan ihtilaflara ait davalar, hiçbir zaman kadı mahkemelerine getirilmedi; idarî mahkemelerde hallettiler bu davaları. Bu alanda faiz konusu esnetilmemiş olsa idi bu sistem işlemez, çökerdi. O zaman da maaşlı memurlar vasıtasıyla toplanacak vergileri çok artırmaktan başka çare bulunamazdı. Yüzeysel araştırmalara dayanarak iddia edildiği gibi iltizam rejimi vergiyi ağırlaştırmamış, aksine mümkün olduğu kadar düşük düzeyde kalmasına vesile olmuş bir uygulamadır.

Denetleme bölümüne dönelim mi, orası yarım kaldı çünkü…
Ziraatta biliyorsunuz, mîrî toprak rejimi var ve köylülere ekebileceği kadar toprak parçası veriliyor dediğimiz gibi. O da bölgenin verimine göre. Köylüler, üretim yapıyorlar ve düşük vergi ödüyorlar; kalanını ise çocuklarıyla tüketiyorlar. Bu, o zamana kadar Balkanlarda görülmemiş bir şey. Neyi, ne kadar yerde ekeceğini biliyor köylü. Elde edeceği üründen ödeyeceği vergiyi de önceden biliyor. Osmanlılar, angaryayı da kaldırdılar tamamen. Ve Osmanlıların hâkim olduğu her yerde halk hür ilan edildi. Kölelik kalktı diye düşünmeyin. Osmanlı reayası, hürdür tabiatı itibariyle. Ama kölelik rejimi ayrıca yaşıyordu. Bu hür insanlar, emeklerinin kendilerine ait olduğunu bildiler. Onun için meşhur Fransız tarihçisi Braudel, Osmanlıların Rumeli'deki genişlemesini 'sosyal devrim' olarak nitelendiriyor. Bu şekilde birbirine yakın büyüklükte ve mümkün olan azami refaha mazhar köylülerin ürettikleri mallar, şehirlere geliyor ve pazarlarda satılıyordu. Şehirlerde bunları satın alan esnaf, bu malları işleyerek çeşitli mamuller olarak yeniden halka satıyordu. Şehirlerde hammaddeyi alıp işleyen esnaf da, köylüler gibi birbirine yakın büyüklükte iş yerlerinden oluşan birimler halindeydi. Devlet, toprağı köylülere kendi dağıttı ve bu toprağın mülkiyeti benimdir dedi. Ama kendisi işletmeye normal olarak girişmedi, reayaya bıraktı. Mülkiyeti kendi nezdinde tutmasının iki önemli fonksiyonu vardı: Birincisi, üreticiler arasında toprak dağılımının değişmesini önlemek, ikincisi de toprağın atıl kalmadan sürekli işletilmesini devam ettirmek. "Eğer toprağını işlemezsen, o toprağı senden alır ve işleyecek bir başka köylüye veririm" diyor devlet. Şehirlerdeki esnafı da bu şekilde birbirine yakın büyüklükte iş yerlerinden oluşan loncalar halinde örgütlenmiş görüyoruz baştan beri ve bu hep devam etti. Birbirlerinden çok farklılaşmalarına devlet izin vermedi. Esnaf da bir kere cemaatçi yapı oluştuktan sonra aralarından birilerinin sivrilerek eşitlikçi yapının bozulmasına razı olmadı.

Öyle bir eşitlik ve adalet sistemi var yani…
Ziraî toplumda üretim azlığı var. Üretim fazlalığı, kapitalizmin dünyaya tanıttığı bir kriz türüdür. Ondan evvel kriz kaynağı hep mal kıtlığıdır. Diyelim dokumacılar; pamuk o kadar çok değil, tüccar bir ton pamuk getiriyor. 10 dokumacı varsa 100'er kilo düşüyor. Birisi 300 kilo alırsa, dur diyorlar. Benim hiç pamuğum yok, ne yapıyorsun? Onun için eşitlikçi bir yapı yerleşti ve esnaf lonca yapılanması şöyle idi: Üretimin her teknik aşaması ayrı bir esnafın alanına girerdi. Yalnız her aşaması değil, aynı zamanda her mal türü de ayrı bir loncanın uzmanlığına giriyordu. Bu sebepten çok dallı budaklı bir lonca sistemi oluştu. Bugünkü gibi vertical entegrasyon örnekleri hemen hiç yok. Yani pamuğu alan hallaç onu iplikçiye veriyor. İplik üretenler, o ipliği satın alan dokumacılar; onlar ayrı ayrı esnaflardır, onlardan alan basmacı ayrıdır, boyacı ayrıdır. Ayrıntıya girmemin sebebi şu: Malları ilk üreten köylüden alan esnaf, hemen nihai tüketiciye satmıyor. Birbirlerine satıyor esnaf. Tüccar hallaca, hallaç iplikçiye, iplikçi dokumacıya, dokumacı basmacıya, basmacı terziye, terzi nihayet tüketiciye... Bu sistem sayesinde kârları kontrol etmeyi başardı devlet. Pamuk tüccarı, satış fiyatını artırdığı zaman iplikçi buna itiraz eder, zira onun da dokumacıya satış fiyatını artırması gerekir. Bu zincirleme bağlantı sayesinde loncalar birbirlerini frenleyerek fiyatı ve dolayısıyla kârı artırmayı engelliyorlardı.

Osmanlı döneminde enflasyon yok denecek kadar düşüktür. 1500'den 1800'e kadar yıllık enflasyon yüzde birden fazla değildir. O sayede yetim mallarını hep paraya dönüştürebiliyorlardı. Bugünkü gibi enflasyon olsa yetim mahvolur. Onun için para sağlam, fiyatlar hızlı bir şekilde değişmiyor ve lonca sistemi birbirini denetliyor. Ama insanlar birbirini her zaman dinlemiyor tabii. Aralarında ihtilaf çıktığı zaman kadıya gelirler. Kadı ayrıntılı bir maliyet hesabı yapar ve bu hesaba göre, yüzde 10'u pek geçmeyen bir net kâr ilavesi ile meseleyi halleder. Fiyat kontrolü yüzde 10 kâr sınırlaması böyle uygulanır. Buna rağmen arada uymayanlar olabilir, ama sistem eşitliğe doğru güçlü bir vektörle hareket ediyordu.

Günümüzdeki popüler tarih algısına ve TV'lerde tarihin bu kadar çok konuşulmasına bakışınız nasıl?
Ben televizyonu sadece yemek yerken açıyorum, başka vakit yok çünkü. Popüler programların hepsi kötü değildir herhalde. Tarihimizin tabii ki çok beğenmeyeceğimiz yanları da var, her tarihte olduğu gibi. Ama çok önemli olayları da var. Örneğin Çanakkale'de olanlar. O başarıyı bilmek gerekir, yalnız ilimle anlatarak olmaz. Tarihimizi bilmemiz lazım. Onun için ilim olarak yapmamız lazım. Kendi tarihimiz diye kendimize yontarak değil, olup bitenleri çıplak aklın ve ilmin gerektirdiği şekilde analiz ederek anlamamız lazım. Bu çok zor bir iştir. Biz henüz yapmadık, yapamadık, yapamıyoruz. Ben kendi tarihçiliğimizi hiçbir şekilde yeterli bulmuyorum. Çok şeye ihtiyacımız var. Acil ihtiyacımız, bir kere disiplinlerarasılığın sağlanması. Yani yalnız tarih yaparak Osmanlı tarihi anlaşılmaz. Siyaset bilimci, sosyolog, psikolog, ekonomist, antropolog, demograf… Hepsinin bir araya gelmesi lazım. Bunların hepsini bir kişi bilemeyeceğine göre araştırma bilimleri oluşmalı. Bugün ilim artık esnaf usulü tek başına yapılan bir şey değil, bir grup çalışmasıdır. Kolektif bir çalışmadır, ama o çalışma henüz başlamadık. Herkes kendi başına gidiyor, bir belge tomarı buluyor, akla estiği gibi onlarla oyalanıyor.

Osmanlı'yı anlamak için ne yapmamız lazım?
Onu anlamak için bugünkü Türkiye sınırları içine kendimizi hapsetmekten kurtarmalıyız. O geniş imparatorluğu ulus devlet anlayışı içinde kalarak İstanbul'da tarihin tanıdığı en büyük çeşitlilikteki imparatorluğun sorumluluğu ile karar veren insanların ufkunu yakalamak hiç de kolay değildir. Amacımız sadece Türkiye tarihini anlamaktan ibaret bulunsa bile, sınırlarımızın dışına bakmak zorunluluğu vardır. Çünkü o tarihi, yarım bin yıl müddetle paylaşmış bulunan Irak, Suriye, Mısır, Kuzey Afrika, Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya gibi Osmanlı bölgesi ülkelerinin tarihinden ayırarak anlayamayız. Bu ülkelerin tarihine ait kaynakların önemli bölümü Türkçedir ve bizdedir, ama sadece bunlarla yetinmeden bu bölgelerde yerel dillerdeki belge ve yayınları da izleyebilen uzmanlıklar düzeyinde, mümkünse o ülkelerdeki kurumlarla iş birliği içinde araştırmalara yönelmek, Osmanlı tarihini ortaya koyabilmek için gereklidir. Ama Osmanlı tarihini anlamak için bunlar da yetmez. Osmanlı'nın ilişki içinde olduğu Avrupa ve Asya dünyasını da tanımamız lazımdır. Ama asıl yapmamız gereken, 21'inci yüzyılda tarih araştırmalarında bütün dünyada giderek önem kazanmakta olan teknoloji tarihi, entelektüel tarih, tarihi demografi vb. alanlara doğru genişleyen uzmanlıklara ciddi olarak yönelmekle birlikte, asıl önemli eksiğimiz sosyal bilimlerle sıkı temas içinde tarih araştırmalarını yürütebilmektir.

Mehmet Genç
(Lacivert, 22, Mart 2016)