28 Nisan 2016

Uygarlık, teknoloji, insan ve gelecek

New York City
İhtişam ve görkemli kentlerde insan önemsiz bir varlık haline geliyor. Uygarlık ve teknoloji insanın yerini alıyor.

İstanbul
20-30 yıl sonra büyüme’yi değil, küçülme’yi vaadeden partiler kazanacak. 20-30 yıl sonra otoyol yapmayı vaadeden değil otoyol sökmeyi vaadeden partiler kazanacak. 20-30 yıl sonra TOKİ’yi kapatacağını vaadeden partiler kazanacak. Marmara depremi 20-30 yıl içinde Türkiye’yi büyük yıkım masrafından kurtaracak. Azami 50 yıl içinde ekilecek ziraat arazisi kalmayacak, halk ekip biçmek üzere asfalt otoyolları kazımaya başlayacak.

Semih Akşeker
twitter.com/semihakseker

İstanbul'u yıkıp geçen yollar

Eminönü otobüs durakları için yıkım yapılıyor.
Önde Rüstem Paşa ve arkada Süleymaniye Camiileri.
1958, Topkapı, İstanbul. Surlar yıkılarak yol yapılıyor.
1958, Unkapanı - Eminönü yolu, çevresi yıkılarak açılıyor.
Millet Caddesinin açılması için Topkapı surları yıkılıyor, 1957-1958.
1875 Tophane Kışlası ve Saat Kulesi.
Kışla yol genişletme çalışmaları sırasında 1958 yılında yıkılmıştır.
Aksaray yol yapım yıkım çalışmaları, 1958.

Elbette ki memleketimizin adı Türkiye ve biz de Türk'üz


Artık birisi Türk'üm deyince hemen çatık kaşlarla bakılıyor. Birisi Macar'ım deyince yüzüne böyle bakıyor muyuz? Çok tuhaf. Herkes ne ise onu söyler, bu kadar açık. Kimse kimlik kaosu yaratmaya çalışmasın. Şimdi meseleyi çözmek için "Polonyalı veya Çek olduğumuzu söylemeyelim de Floransalı olalım" demek gibi komik bir ifadedir bu. Elbette ki memleketimizin adı Türkiye ve biz de Türk'üz... İtalyanlar bu bölgeye "Turchia" veya "Turcmenia" derlerdi. Alman seyyahları "Turkei, Tirkenland", Fransızlar ise "Turquie" şeklinde hitap ederlerdi. 16. asırda bir İngilizce seyahatname kaleme alan Nicola de Nicolay "Turkie" diyor. Bizim bugünkü söyleyişimize çok yakın. Türkiye konusunda asıl tartışılacak ve rahatsız edici nokta bizdeki bazı kimselerin uydurduğu "Türkiyeli", "Türkiyelilik" gibi tabirlerdir.

İlber Ortaylı, Türklerin Tarihi 2, sf. 89, 91

Moğollar ve insan eliyle iklim değişikliği


Cengiz Han’ın 13. ve 14. yüzyıllardaki Moğol istilasının, insan eliyle iklim değişikliğine yol açan tek kültür olduğu ortaya çıktı. ABD’deki Carnegie Enstitüsü Küresel İklim Bölümü’nün tarih boyunca önemli olayların iklime etkisinin incelendiği araştırmasına göre, modern çağın iklim değişikliğinin tersine, Moğol istilası yerküreyi soğuttu ve 700 milyon ton civarında karbonu atmosferden temizledi. Tarihin en zalim hükümdarlarından biri olan Cengiz Han’ın böyle iyi bir çevre karnesi almasının ardındaki gerçek ise bugünün çevrecilerini biraz rahatsız edebilir. Moğol İmparatorluğu’nun dünyanın %22’sini fethettiği 1,5 yüzyıl boyunca, Cengiz Han’ın at üstündeki istilacı göçebelerinin 40 milyon insanı öldürdüğü tahmin ediliyor. Araştırmaya göre, böylesine geniş bir bölgede nüfusun azalması, sürülmeyen tarlaların ormana dönüşmesine neden oldu. Diğer bir tarifle, Cengiz Han’ın amansız istilası dünyada büyük bir alanda ormanların yeniden yayılmasına ve bu yeni ormanların da atmosferden daha fazla karbon temizlemesine yol açtı. Avrupa’daki veba salgını ve Çin’deki Ming Hanedanı’nın yıkılışı gibi olaylarda da ormanların yeniden büyüdüğünü tespit edildi. Moğol istilasının bu çevreci yönüyle atmosferden temizlediği 700 milyon ton karbon, bugünkü küresel benzin tüketimiyle üretilen karbon miktarına denk geliyor.

Kaynak: MNN

26 Nisan 2016

Kaside: Ey Gönül Bakma Cihâna



Ey gönül bakma cihâna gün gelir seyrân gider
Durma ağla gözlerim gel bu kafesden cân gider

Sağlığı sen bil ganîmet gönlünü Allah'a ver
Çağrılır kabre girersin sonra bu meydân gider

Sıdk ile Allah'a kul ol mâl-i dünya fitnedir
Bir kefen giyip gidersin servet ü sâmân gider

Uyma gel ehl-i zamâna çokça sohbet eyleme
Çünkü onlar ehl-i Hakk'a her cihetle yân gider

Cümle halk ehl-i seferdir devr-i Âdem'den beri
Pençe-i mevte takılmış günde bin kervân gider

Hâzır ol mevte Kelâmî gâfil olma bir nefes
Dost gider düşmân gider ağyâr gider ihvân gider

Kelâmî

Kader kime şikayet edeyim seni bilemem



Kader kime şikayet edeyim seni bilemem
Alnıma yazılmış yazısın derinsin silemem
Doğarken yakışmış benimsin tenimsin silemem
Alnıma yazılmış yazısın derinsin silemem

Beste: Avni Anıl
Güfte: Sedat Ergintuğ
Makam: Hicâz
Seslendiren: Ahmet Özhan

20 Nisan 2016

Sazdan Söze İstanbul

Eski Bursa


Bursa, inanılmaz bir şehirdi; hafif malzemeyle, ahşapla inşa edilmiş evlerin, her biri bir ziynet olarak küçük sokaklarda yan yana gelip şehri oluşturduğu, narinliğin yanında vakarın ve yüceliğin her köşesinde yaşandığı bir şehirdi, insanlığa Osmanlılar tarafından hediye edilmiş bir cennetti.
- Turgut Cansever

Dünyanın tamamını gezdim, yeryüzünde yalnız iki şehir gördüm; bunlardan biri Floransa diğeri Bursa.
- Le Corbusier 

Bursa'da insan parmak uçlarında yürümeli ve alçak sesle konuşmalıdır.
 - Clare Sheridan

19 Nisan 2016

Mareşal Fevzi Çakmak'ın cenazesi (10 Nisan 1950)


Kazım Karabekir ve çocukları


Eğitimini sağladığı binlerce mağdur, yetim, öksüz çocuktan bazılarıyla beraber Kazım Karabekir Paşa.

General Townshend, Halil Kut Paşa'nın karargâhına getirilirken


29 Nisan 1916 tarihinde çekilmiş bir fotoğraf.

Medine Kahramanı Fahreddin Paşa


Solda İngiltere'ye karşı ülkesinin bağımsızlığa kavuşmasına liderlik eden Afganistan emiri Emanullah Han. Sağda Medine Kahramanı, Çöl Kaplanı, Türk Aslanı Ömer Fahreddin Türkkan Paşa.

18 Nisan 2016

Sesine kalbi bile dayanamadı


Hem gür hem de tiz bir sese sahip olan Hâfız Burhan, söylenenlere göre Asya yakasından ezan okuduğunda Avrupa yakasından kolayca işitilirmiş. Mahalle sakinleri onun sesini hemen fark eder ve pencerelerini açarlarmış. Düşünün ki Üsküdar'da okunan bir ezan Beşiktaş'ı titretiyor. Bu tiz sesinin Hâfız Burhan'ın hayata erken veda etmesine sebep olacağını kimse düşünemezdi herhâlde. 18 Nisan 1943'te Mareşal Fevzi Çakmak’ın kızı için okunacak mevlüde hususiyetle davet edilmiş, mevlüdü çok tiz perdelerde gezinerek okumuş ve tam o sıralarda kalp krizi geçirerek vefat etmiş. Hâfız Burhan'ın vefat ettiği yaş 46.

Tamamı için: Dunyabizim.com

Kasîde: Sünbülün Râyihasın Turna-i Cânân Getirir



Sünbülün râyihasın turna-i cânân getirir
Lutfeder bâd-ı sabâ derdime dermân getirir

Ben derim nükhet-i zülfün getir ey bâd-ı sabâ
O gider bâşıma sevdâ-yı perîşân getirir

Ben derim Yesrib'e git nâmeyi cânâna ilet
O gider sürat ile katlime fermân getirir

Küfr-i zülfüne urefâ pertev-i îmân dediler
O nice küfr idi yâ Rab gören îmân getirir

Sâbitâ gam yeme ki her zillet içinde lezzet
Gökyüzü ebr-i feşân bağlasa bârân getirir

Okuyan: Hâfız Emin Işık Hocaefendi

14 Nisan 2016

Modernite karşı konulmaz bir dünya gerçeği mi?


Sözgelimi bugün bir insanın “maaşımı bankadan çekmek istemiyorum”, “sigorta sistemine dâhil olmak istemiyorum”, “çocuğumu mecburi okullara göndermek istemiyorum, öğretmen/hocayı ben seçeceğim”, “mahallemde kentsel dönüşüm istemiyorum”… deme şansı yoktur. Otoritenin tokmağı muteriz ve muhaliflere vurmak üzere tepede asılı bekliyor.

Kuşatma bizi sıkıyor, sıkıştırıyor…

Benimse şu sorular zihnimde dolanıp duruyor.

1) Modernite/Kapitalizm herkesin ona icabet etmek zorunda olduğu bir dünya gerçeği midir? Tüm bakkallar birleşip zincir market olmak zorunda mıdır?

2) Modernite/Kapitalizm karşı konulmaz bir dünya gerçeği olarak milletimizin önüne koyuluyorsa eğer, bu, milletin ufkunu karartmak değil de nedir?

3) Modernite'yi karşı konulmaz bir dünya gerçeği olarak gündeme taşıyan Otorite karşısında mütefekkirlerimiz hangi cesaretle Modernite/Kapitalizm dışında fikir üretecek ve teklif getirmeye çalışacaklardır?

Sakın istiklâl ve istikbâlimizi kendi ellerimizle tehlikeye atmış olmayalım…

Semih Akşeker
(YeniSöz, 14.04.2016)

İstanbullu yaşamıyor, yaşarmış gibi yapıyor

Bugün tam 40 dakika metrobüs bekledim. İşe geldiğimde çalışacak hâlim kalmamıştı. Ayrıca gördüklerim de "Bir imkan olsa da bu şehri arkama bakmadan terk etsem" dedirtti. Maskeyle nefes almaya çalışanlar, tutunacak bir yer arayanlar, birbirine küfredenler, leş gibi koku salan klima, açılamayan kapanamayan kapılar, klostrofobi... Okuduğum kitapta "Tıkır tıkır işleyen metro sisteminin, göğü delen kulelerin, ayakta kalmak için şehrin kurallarına sıkı sıkıya yapışan, 'narsisizm kültürü' içinde bir vida olmayı nimet sayan ahalinin kefaretini değilse neyin kefaretini ödemektedir bu insanlar?" diye bir soru vardı, çizdim altını. Peşinden okudum bu güzel yazıyı. Körleri bir yana bırakın, siz görenlerden olun. İstanbul'un altı köstebek yuvası, üstü Babil'in kuleleri. Yaşamıyoruz, yaşıyor gibi yapıyoruz. Allah aşkına okuyunuz:

"KAFAKOLA" İÇİRMİŞLER BU MİLLETE

Yenikapı'dan Marmaray'a, ondan da Kartal metrosuna bindim. Yenikapı-Kartal arası tam bir saat 15 dakika sürdü. Yerin onlarca hatta yüzlerce metre altından gittik. Kartal'a ulaştığımda ayakta durmaktan dizlerimin bağı çözüldü. Kulağımın biri ise yarım saate yakın işitmez oldu. Ruhen ve bedenen bunaldım.

Bu araçlarda insanlar karşılıklı oturuyor. Mahremiyet ve ona riayet eden neredeyse yok gibi. Siz sakındıkça da üstünüze üstünüze geliyorlar. Öyle hayâsızlar gördüm ki, kadınlara yakın olabilmek için üzerlerine üzerlerine yürüyorlar. Zaten Metrolar da metrobüs kadar kalabalık.

Genç yaşlı fark etmeksizin, gebe, hasta, ihtiyar demeksizin kimse kimseyi umursamıyor, yer vermiyor. Gençler oturacak yer bulmuşsa uyur gibi yapıyor. Telefonlar çekmiyor, yine de pek çok kimse başını eğmiş telefona bakıyor.

ALTI KÖSTEBEK YUVASI, ÜSTÜ BABİL'İN KULELERİ

Türkiye'nin en büyük şehrinin altı köstebek yuvası, üstü Babil'in kuleleri gibi olan İstanbul'u düşündüm. Üstü kibir, altı korkunç ve korkutucu tünellerle örülü şehir beni korkuttu ve ürküttü.

Onlarca/yüzlerce kilometre uzunluğunda, neredeyse elli metre genişliğinde, 10-15 metre yüksekliğindeki bu alanın toprağı nereye gitti/gidiyor? Burası için kaç milyarlarca dolar harcandı/harcanıyor ve harcanacak?

Ne uğruna? Kalkınma mı, batı ile yarış mı? 79 milyonluk Türkiye'nin yüzde 20'si İstanbul'da yaşıyor. Oysa İstanbul'un yüzölçümü, Türkiye'nin sadece yüzde 0,70'i kadar. Yani yüzde 1'i bile değil.

Yüzde bir bile olmayan toprakta, nüfusun yüzde 20'si yaşıyor. Yaşamıyor, yaşarmış gibi yapıyor. Hepsi yorgun, bitkin, mecalsiz ve ruhen veya bedenen hasta. Bu keşmekeşin yaşandığı her sıhhatsiz köşede bir hastane, her hastanede yüzlerce/binlerce oda. Hastalar bu odalarda yer bulmak için sıra bekliyor, torpil arıyor.

Aile bağları, konu-komşu ilişkileri, dostluk, arkadaşlık bitmiş. Karaya vurmuş balık gibi soluyan, yönünü şaşırmış, diyabet, damarları tıkalı, ciğerleri bitmiş insanlar oluk oluk dört yöne uçtan uca savruluyor her gün.

Geçenlerde bizi ekranlardan tanıyan bir arkadaş durdurdu yolda. Sivaslıymış. İnşaatlarda amelelik yapıyormuş. Memleketine neden dönmediğini sordum. ‘Çocuklar…' dedi.' ‘Ben çocukları ikna etsem de, anne babam gitmez' dedi.

Anne babası memlekette değil, İstanbul'da ölmek istiyormuş. Beynimden vurulmuşa döndüm. Sivas'tan kalkmış gelmiş. Emekli olmuşlar ve İstanbul'da ölmek istiyorlar. Üstelik mezar fiyatlarının daire fiyatında olduğu bu şehre gömülmek istiyorlar.

İnsan şaşkına dönüyor bu hâl karşısında. Bir memleket düşünün, kişi başına 10 km toprak düşsün, o ülkenin insanları rutubetli, güneş görmeyen, pis kokan ve üst üste bir binada ölümü bekleşsinler.

YAŞADIĞIMIZIN HAYAT OLMADIĞININ FARKINDA DEĞİLİZ

Osmanlı tokadı' isimli bir dizi vardı birkaç yıl önce ekranda. Orada yaşayanlar ‘kafakola' içiyorlardı, bu yüzden de kötülükleri göremiyor, hiç kimse iyi şeylere inanmıyordu. Bunu sahneleri espri olarak falan görmemek lazım. Gerçeği görmüş bir senarist veya yönetmenin yüzümüze çarptığı gerçekten başkası değil...

Hep birden hipnoz edilmişiz, yaşadığımızın hayat olmadığının farkında değiliz. Zira köylülük utanılacak bir hale dönüştürüldü. 18-20 yaşına kadar çocuklar zorla ‘okul' adı verilen bilinç kirletme, insanları mesleksiz bırakma, hiçbir işe yaramaz sözde bilgileri ezberletme işkence hanelerinde heba ediliyor. Taşımalı eğitim sayesinde köylerden alınıp, ilçe veya şehirlere taşınıyorlar.

Bayramda köye gittiğimde, son derece fakir bir yakınımın taşımalı eğitimle ilçeye götürülen iki kızının streç giydiğini, başlarını açıp tırnaklarını uzattığını, makyaj yaptığını gördüm. Artık köyde kalmak istemiyormuş bu küçük çocuklar. Köyden, anne babası ve dede-ninesinden utanıyorlar.

ESİR EDİLMİŞ KÖLELER GİBİYİZ

Şehirlerdeki bahçeli evler apartmanlara, yani rant ve kentsel dönüşüm adı altında -daha iyi yalan söylemek için- şimdilerde ‘yaşam merkezi' adı verilen çok katlı modern hapishanelere dönüştürülüyor. Singapur gibi topraksız kalmışız gibi, düşman başına TOKİ'miz köylere kasabalara bile çok katlı apartmanlar dikiyor. Batılılar gelse bu kadarını galiba başaramazdı.

Sanki biz son savaşta esir edilmiş veya Afrika'dan kaçırılarak pazarlarında satılan mazlum köleler gibi yüksek binalarda üst üste istif ediliyoruz. TOKİ'yi bu hale getiren Erdoğan Bayraktar'ın başına gelenler, dilerim mevcut yöneticilere ders olur da ibret alırlar.

Kemal Özer
(YeniSöz, 13.04.2016)

Henüz bir millî marşımızın olmadığı günlerde marş yerine tekbir getirirdik


Biz, "millî marş" kavramı ile Kurtuluş Savaşı yıllarında tanıştık. Daha önceleri millî marşın ne olduğunu bilmediğimiz için uluslararası toplantılarda garip vaziyetlere düşer, toplantıya başka milletlerden katılanlar kendi millî marşlarını okurlarken biz bakakalırdık.

Birinci Dünya Savaşı'nın son yıllarında, Brest-Litovsk'taki Alman karargâhında bir koşuşturma vardı. Avusturya-Macaristan İmparatoru Karl'ın doğum günü kutlanacaktı. Her şeyiyle eksiksiz bir tören yapılması gerekiyordu ve Almanlar müttefikimiz oldukları için, koşuşturanlar arasında Türk subayları da vardı. Türk tarafı, kutlamalarda askeri murahhasımızın yaveri olan Teğmen Abdülkadir Bey'i görevlendirmişti.

Sonraki senelerde "Karamürsel" soyadını alacak ve Beşiktaş Kulübü'nün başkanlığını yapacak olan Abdülkadir Bey'e, kutlama hazırlıkları sırasında önemli bir haber gelmişti. Rusya'da esaretten kurtularak Türkiye'ye dönmekte olan 37 kişilik bir Türk subay kafilesi, bir gece konaklamak üzere istasyona inmişlerdi. Kutlamaya, bu subaylar da davet edildi.

Tören başladı ve ziyafet sofrasına geçildi. Yemeğin sonunda ayağa kalkan Alman komutan, sözü esaretten dönen subaylarımıza getirerek Türk askerinin kahramanlığını övdü. Konuşma biter bitmez bütün Almanlar hep bir ağızdan "Deutschland Deutschland über alles" diye başlayan Alman millî marşını okumaya başladılar ve bitirince Türkler'e dönüp "Şimdi sizi dinlemek istiyoruz" dediler. Bizde millî marş olmadığını hatırlayan Abdülkadir Bey hemen vaziyete elkoydu. Askerlere "Ordumuz etti yemin'i okuyabilir miyiz?" diye sordu ama "Unuttuk" cevabını aldı. "Kalkın ey ehl-i vatan" dedi, hatırlamadıklarını söylediler.

Abdülkadir Bey, bunun üzerine "Arkadaşlar, haydi tekbir getirelim" dedi ve subaylar "Allahu ekber Allahu ekber..." diye başlar başlayıp tekbiri bitirince salonda bir alkış koptu. Almanlar, "tekbir"deki basit melodinin verdiği ruhani hava içerisinde subaylarımızı dakikalarca alkışladılar. Tekbirin büyük bestekârı Itrî, yaklaşık iki asır öncesinden elini uzatmış ve subaylarımızın imdadına yetişmişti.

Murat Bardakç.
(Habertürk, 04.08.2012)

Zenci Musa'nın mezarı


Kuşçubaşı Eşref'in emir eri Zenci Musa'nın Özbekler Tekkesi'ndeki mezarı. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

"Eşref Bey’in emireri Zenci Musa.
İsa peygambere omuzlarını ödünç verir
Ve peygamber bu sayede göğe tırmanabilir."
- Mehmet Âkif Ersoy

"Şehir Düştü!" veya "Şehirleri İhanet Vurdu!"


Bir “şehrin düşüşü”nden bahsetmek veya “şehirleri ihanetin vurduğu”nu söylemek insanın da dehşete düşmesine neden oluyor. Şehrin düşmesi, şehrin tahribinin de ötesinde yok edilmesi demek. Hele “şehre ihanet”, hiçbir cezanın karşılayamayacağı, ayrıca affı mümkün olmayan bir suç!

Yazımızın başlığı, Bizanslı Yeorgios Francis’in İstanbul’un fethini anlattığı kitabının adı “Şehir Düştü”den alınma. Francis, İmparator Konstantin’in sarayında onun en yakın danışmanı sıfatıyla bulunmuş bir tarihçi olarak, tanık olduğu İstanbul’un fethini “Şehir Düştü” adıyla anlatıyor eserinde.

Başlığımızdaki “Şehirleri ihanet vurdu!” cümlesi de Muhakkik-Mimar merhum Turgut Cansever’e ait.

Bağdat’ın, Şam’ın, Kurtuba’nın, Buhara’nın düşüşü Müslümanların gözünde neyse; 1453’te İstanbul’un düşüşü de Batılıların/Hristiyanların gözünde odur. Ancak, bir şehrin başkaları tarafından ele geçirilmesiyle şehrin yok edilmesi farklı anlamlar taşır. Çünkü Müslümanların “fetih” idraki; ele geçirdiği şehirleri yok ediş değil, şehrin muhafazası, imar ve ihyasını içeren bir anlama sahiptir. Buna en güzel örneklerden birisi İstanbul’un fethidir.

Müslümanlar, yüzyıllar boyunca fethettikleri şehirlerde kadîm Roma, Yunan ve daha eski çağlardan kalan eserleri, kültür varlıklarını korumalarına rağmen; batılıların istilâ ettiği şehirlerdeki İslâmî eserlere tahammülsüzlükleri, onları yok edişleri “fetih” ve “işgal” arasındaki farkı ortaya koyar.

Konumuz “fetih” ile “işgal” arasındaki farkı anlatmak veya Francis’in söz konusu eserinin muhtevası değil. “Şehir düştü” başlığından yola çıkarak yaşadığımız şehrin “nasıl düştüğü”ne vurgu yapmaktır.

Bir şehri kaybedenlerin, şehri kendisinden koparılanların bu hadiseyi en trajik biçimde iki kelime ile ifade eden oldukça anlamlı ve etkileyici bir ifade: “Şehir Düştü!” Bu başlığın çağrıştırdıklarından, şehrimize dair kalemime üşüşen notlara yer vermek istiyorum. Yâni şehrin düşüşüne “not düşüyoruz!

Gerçekten şehrimiz düştü mü? Hayalî ve sanal bir şehrin düşüşünü mü kurguluyoruz?

Tarih; şehirlerin yaşadığı istilaları, yıkımları, katliamları, jenositleri kaydettiği gibi, halen yaşadıkları ve bundan sonra yaşayacakları istilaları, yıkımları, katliamları ve jenositleri de kaydedecek. Sadece “kaydedecek” mi? Belki sonraki nesiller “dehşet ve ibret”le bu kayıtlara bakar da yaşayacakları şehre dair “olmaması” ve “yapılmaması” gerekenler için bu kayıtlardan istifa ederler.

Bir şehrin kadîm zamanlarda istilalarla yok edilişiyle, modern zamanlarda yok edilişi aynı. Sadece araçlar değişiyor. Modern zamanlarda şehirlerin mahvı Bağdat, Gazze, Kâbil gibi ya fiilen yapılan harekât ve bombardımanlarla veya Suudilerin Mekke, Medine ve diğer mübarek şehirlerde, Yahudilerin de Kudüs ve diğer Filistin şehirlerinde yaptıkları gibi idraksizce, haince yok edilmesiyle, peygamberler tarihine ait ne varsa vahşice çiğnenmesiyle ya da bizde olduğu gibi bizzat şehrin yöneticileri tarafından “kentsel dönüşüm” adı altında tedricen “değiştirilerek yok edilmesi” şeklinde vuku buluyor.

Bu üç tarz şehir yok edişinde en trajik olanı hangisi? Üçünün de birbirinden farkı yok. İstilâcıların yol haritaları aynı: “Şehirleri yaşanmaz ve yaşanamayacak hale getirme!

Dünün tarihinde şehirler sadist istilâcılar tarafından yıkılıyor, yok ediliyordu. Bugünün tarihinde ise önce imar planları, sonra kentsel dönüşüm ve marka şehirler adı altında yapılan istilâlarla…

Muhakkik Mimar Turgut Cansever Osmanlı mirasını “hareketli kültürün ürünü” olarak tanımlar ve bu “hareketli kültürde mekân duygusu en yüksek düzeyde” olduğunu belirtir. Ancak ne bu “hareketli kültür mirası”nı sürdürecek bir idrak ne de bunu görecek bir gözün olmaması, Cumhuriyetle birlikte başlayan ve halen hızla devam eden şehir yıkımlarıyla bizi karşı karşıya getirmiştir.

Cansever 1996’da “Şehirleri İhanet Vurdu” başlığıyla kendisiyle yapılan bir söyleşide bu anlamda “şehir yıkımları”na işaret ediyor:

Şehirlere düzen getirmek istiyorlar ve şehir planlarına imar planı diyorlar. Dünyada bu planların adı ‘şehir planı’ iken burada eskiden mamur olmayan yeri imar etmek için plan yapıyorlar. İnsan ölçeği ile topoğrafyanın realitelerine hürmet eden, her kişinin katılımını mümkün kılan akıl almaz bir standartlar düzeninin ve en zenginin konağının yanında orta hallinin ya da fakirin yaşayabildiği müthiş bir sosyal dayanışma ile kültürel bütünlüğün ürünü olan, fakir insanın evinin en yüksek mimarî kaliteye sahip olmasını mümkün kılan bütün eski şehirlerin üzerinden masaya cetvel koyup yollar geçirerek yıkan planlara imar planı diyorlar.

Dehşet!

Cansever’in sözlerine bir cümle de biz ekleyelim: Bugün de “yıkım planları”na kentsel dönüşüm diyorlar!

Cansever kendisine sorulan “Şehirleri yeniden şekillendirme iradesi oldu mu?” sorusuna daha da dehşete düşürecek bir cevap veriyor: “Evet, eski şehirleri yok ederek. Paris taklidi iki tarafında apartmanlar yapmak Cumhuriyetin getirdiği politika ve yaklaşım olarak gündeme geldi.". Bu yaklaşımdan yâni katliamdan bütün şehirlerimiz payını alıyor. Şehrin kimliğini hatırlatan, ifade eden tarihî şehir siluetinin 1930’lardan başlayarak önce doğrudan, sonra da tedrîcen nasıl yok edildiği tarihte şehir katliamları olarak kayıtlıdır.

Evet, “Şehir düştü!”…

Düşen şehir artık istilâcıların elinde cetvel-pergel-gönye ile “kentsel dönüşüm”e hazır halde bekliyor!

Kentsel dönüşüm adına şehre ilk kazma vurulduğunda, şehrin coğrafyasında ilk iş makinesi girdiğinde “şehrin düşüşü” başlamış demektir.

Bu düşüşün sebebi: Şehir yöneticileri ve şehirlerden de sorumlu siyasî irade. Bir o kadar da şehirliler.

Censever’in cümlesini bir vebal gibi tekrar hatırlatıyoruz:

Şehirleri ihanet vurdu!

Ancak, ihanet eden de, ihanet edilen de işin farkında değil. En trajik olan hal de bu!

Sık sık tekrarladığımız büyük ârif Yunus Emre’nin mısraı, muradımıza tercüman oluyor:

Kasdım budur şehre varam, feryad ü figan koparam!

Tabii şehrimizi bulabilirsek!

Yahya Düzenli
(İhtimal Dergisi, Sayı 2, Mart-Nisan 2016)

13 Nisan 2016

Gürültünün kimseye şifa verdiği görülmemiştir


Günümüzün aşklarına baktığınız zaman vızır vızır mesajlar, bir anı bile boş bırakmama, hiç özleyişe yer bırakmama. Sevgilinin yüzünü her an hazır ve nazır yanında isteme... O zaman işte vuslatın bir anlamı kalmıyor. Hep "online" olduğumuz zaman, mevcudiyetin bir anlamı kalmıyor. Biraz bedenler arasına mesafe koymak lâzım, kelimeler arasına mesafe koymak lâzım, yaşantılar arasına mesafe koymak lâzım. Çok insanla olduğumuz zaman, biraz insandan uzlete çekilmeyi başarmamız lazım. "Halvet der encümen" diyebilmemiz lâzım. Bir şeyi çok yaptığınız zaman hani meşhur sözdür ya; zıddına inkılap eder. Çok konuştuğunuz zaman o iletişimsizlik hâline geliyor. Çünkü o zaman dinlemeye pay bırakmıyoruz. Dinlemenin olmadığı bir iletişim olmaz. Günümüz toplumunda maalesef "Benim sesim galip gelsin" zihniyeti artık politik bir söyleme dönüşüyor ve seslerin birbirini yendiği, birbirini bastırdığı bir arenada dolaşıyoruz. Halbuki sesler birbirine yer açsa, birbirine değse, birbirinden yararlanan bir konuşmayı geliştirse; bize şifa olacak. Gürültünün kimseye şifa verdiği görülmemiştir. 

Kemal Sayar

12 Nisan 2016

Gökdelen ve Boğaziçi silueti başka bir medeniyetin kabulüdür


İnsan her şeye alışıyor. Bir süre sonra gözlerimiz de gökdelen mimarisi ile Boğaziçi siluetinin birlikteliğine alışacaktır. Bu alışkanlık, zaman içerisinde gözlerden ruhî ve kalbî sahaya intikal eder ve artık gökdelen ile Boğaz silueti birlikteliğini önce tabiî, sonra güzel görmeye başlarız. Bu olgu çok çarpıcı bir şahsiyet değişikliğinin habercisidir. Yalı ve Boğaziçi tabiatı nasıl bizim medeniyetimize ait temel bir kabulün mimarî ve mekâna yansıyan bir birlikteliği ise, gökdelen ve Boğaziçi silueti de bir başka medeniyete ait kabulün mimarî ve mekâna yansıyan izdüşümüdür. Gökdelen ve Boğaziçi silueti tabiî ve güzel göründüğü anda, kendi medeniyet değerlerimizden mühim birini, bir başka medeniyetin değerleri için feda etmişiz, demektir. 

Sadettin Ökten
Yahya Kemal'den Bugüne İstanbul, sf. 171

Yüksek binaları tarihi merkezin dışına yapmak
bir saygı göstergesidir

Fotoğraf : Kemal Soğukdere
Livio Sacchi Roma Mimarlar Odası Başkanı. Belediye tarafından kendilerine tahsisi edilen binada faaliyet gösteriyorlar. Sacchi kendilerinin Avrupa’nın en çok üyeye sahip mimarlar odası olduğunu söylüyor. Sacchi ile Roma’nın tarihi binalarının, alanlarının korunması konusunu konuştuk.

Roma’da tarihi alanların, yapıların korunması konusundaki genel yaklaşım nedir?
Roma’da yapılaşma karmaşık kurallara bağlanmıştır. Tarihin korunması konusunda her kurum ve yönetici hemfikir ancak kısıtlamaların da modern şehri engellememesi konusunda da fikir birliği içindeyiz. Yani ne tarihe zarar verilmeli, ne de modern bir şehir gelişimi engellenmeli. Sonuçta Roma bir müze değil, burada günlük yaşam devam etmek zorunda.

Tarihi bir alanda ya da yapıda bir tadilat/yapılaşma söz konusu olduğunda ilkeler neler?
Biz öyle bir tarihi merkeze sahibiz ki kısıtlamalar çok fazla. Yeni bir bina yapılması için yükseklik ve genişliğin yanı sıra, çevreyle uyum da göz önüne alınıyor ve bu konuda yetkililer çok titiz. Kamu yararı için kullanılacak bir bina için bazen istisnalar yaşanabiliyor.

Roma’nın tarihi bölgesinde yükseklik limiti var mı?
Roma şehrinde binaların yükseklik limiti 27 metredir. Ayrıca meslek odalarının (mimarlar, mühendisler v.b.) kendi aralarında yazılı olmayan anlaşmasına göre, San Pietro (Sen Piyer) Bazilikası’nın kubbesinin uzunluğunu aşamıyor binalar.

Fotoğraf : Kemal Soğukdere
Bir mimar olarak 27 metre kuralını katı buluyor musunuz?
Hayır, bunu normal ve doğru buluyorum. Bence de yeni yapılan binalar etrafındaki diğer binalarla bir uyum içinde olmalı. Ancak Roma merkezine bakarsanız binaların hemen hepsi 27 metre yüksekliğe bile ulaşmaz. Genelde şehrin silüetine uygun olarak dört, beş kat, 15 metre civarındadır binalar.

Roma’da gökdelen yapmak isteyen kimse yok mu?
Bu konuda uzun süredir mimarlar ve belediye arasında tartışmalar yaşanıyor. Kimi yetkililer ile meslek odaları, Roma’nın gökdelenleri hak eden bir şehir olmadığını, bazı mimarlar ise modern şehirler ortaya çıkarmak için araştırmalarının, çalışmalarının önünün kesilemeyeceğini savunuyor. Biz mimarlar, Kolezyum’un arkasında bir gökdelen arzu etmiyoruz elbette. Hiç kimse tarihi merkezde gökdelen istemiyor bu şehirde. Ancak tarihi merkezin dışındaki yerleşim yerlerinde yükseklik sınırının esnetilmesi gerekir ve zaten esnetilmeye başlandı da. Örneğin, Roma’nın halihazırdaki en yüksek binası olan Eurosky gökdeleni merkeze 8 kilometre mesafedeki Eur bölgesinde inşa edildi. Yüksekliği 120 metre. Çok eski olmayan yerleşim yerlerinde yüksek binalar inşa edilebilir. Dönemimizin getirisi olan yüksek binaları tarihi merkezin dışında yapmak bir saygı göstergesidir. Şunu söyleyebilirim: Roma’da gökdelenler yapmaktan korkmamalıyız, sadece tarihi merkeze saygı göstermeliyiz.

Roma’da belediye ve merkezi hükümet kurumları arasında imar konularında sık sık görüş ayrılıkları oluyor mu? Hükümet belediyenin kararlarına müdahale edebilir mi?
Evet, çeşitli bakanlıklar müdahale edebilir ama belediye buna direnebilir. Ortaya konan gerekçeler etrafında süren tartışmaların sonunda kim kazanırsa kazanır. Ancak bu tartışmalar her zaman adli mercilere taşınacak diye bir şey yok. Burada bu konuda tartışmalar daha çok masa başında, toplantılarla, fikir alışverişleriyle yürütülüyor. Bazen taraflar mahkemeye de gidebiliyor ama bu gerçekten çok ekstrem vakalarda oluyor.

Fotoğraf : Kemal Soğukdere
Mimarlar Odası bu tartışmalarda taraf oluyor mu?
Bu yıldan itibaren Roma Belediyesi, Mimarlar Odası ve diğer mühendislik odalarına belediye bünyesinde bir masa, ofis sağladı. Biz buna ‘karşılaştırma masası’ diyoruz. Yani resmi olarak belediyenin bir parçası olduk. Bu şu anlama geliyor: Belediye, planlanan ya da yürüyen projelerde bizi danışman olarak kullanıyor, bize söz hakkı veriyor. Bu uzun zaman sonra elde ettiğimiz bir hak. Belediyede Yapılaşma Komisyonu en son sözü söylese de, bizim de görüşümüze başvurmaları önemli. Bu, şeffaf olmanın bir göstergesidir ki zaten Roma’da projeler şeffaf yürütülür.

Belediye meclisi, merkezde 30 metre bir binaya izin verebilir mi peki?
Hayır, üyeler tüm güce sahip değildir. Komisyonların vetosu da söz konusudur bu durumda. Bugüne kadar belediye meclisi böyle bir karar da almadı zaten. Özetle, kısıtlamalar, şehir merkezini, tarihi korumak isteyenlere bir avantaj, yüksek bina taraftarlarına ise dezavantaj sağladı.

Kaynak: Al Jazeera

Biz tarihi merkez anlayışından tarihi kent anlayışına geçtik

Fotoğraf : Kemal Soğukdere
Mimar Alessandro Caudo, Roma Belediyesi’nde meclis üyesi. Caudo, belediyede kentsel dönüşümden sorumlu. Bütün günü Roma haritalarıyla geçiyor. Alessandro Caudo ile Roma’daki imar mevzuatlarını ve tarihi binaları, alanları korumak için neler yapıldığı konuştuk.

Roma tarihi merkezi korumak için ne tür mevzuatlar uygulanıyor?
Roma tarihi sadece Roma İmparatorluğu’ndan ibaret değil. Dolayısıyla biz tarihi merkezi, kronolojik olarak üç ayrı kısma ayırarak derecelendirdik. Birinci derece 5. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar olan yapıları, ikinci derece bu tarihten 1800-1900’lere kadar olan yapıları, üçüncü derece de Mussolini’nin yaptırdığı Eur (merkeze 8 kilometre) semti gibi 1930-40’larda inşa edilen yapıları içeren bölgeleri kapsıyor.

Bu bölgelerde farklı uygulamalar mı var?
Birinci bölge süper koruma altında ve en üst düzeyde uygulanan mevzuatlar burada. Burada asla esneme yok. İkinci bölgede mevzuatlar çok az esnetilirken, üçüncüsünde daha esnek davranılabiliyor. Birinci derecedeki bölgede sadece restorasyon çalışmaları yapılabiliyor, yeni bir bina inşa etmek ya da üzerine kat çıkmak mümkün değildir. Her üç derece bölgede, asla bir binayı yıkıp yenisini yapamıyorsunuz. Yani “Bu binayı artık beğenmiyorum, yenisini yapmak istiyorum” deme şansınız yok. İkinci bölgede de asla bir binaya kat falan çıkamıyorsunuz. İkinci bölgede iki bina birbirine yapışıktır ve onları birleştirmek için içeriden bir merdivenle birbirlerine bağlayabilirsiniz mesela ama bunun üzerine çıkılamaz. Kültürel konsept olarak sadece dışını korumacı değiliz. İçinde bir eklenme yapılacaksa, çok özel izinlerle ve yapıldığı yıllardaki karakterlerine, orijinaline uygun olmak kaydıyla izin veriliyor. Bir balkon falan ekleyemezsiniz.

Birinci bölge tamam, orası 5. yüzyıldan kalma ama ikinci bölge diye tanımlanan yerlerde yeni bina yapılamaz mı?
Roma tarihi merkezinde yeni bir bina yapamıyorsunuz. Mümkün olsa bile zaten buna alan da yok. En son beş yıl önce ikinci derece tarihi olan bölgede, İkinci Dünya Savaşı’nda hasar gören bir bina artık tehlike yarattığından yıkılarak yerine yenisi yapıldı. Ancak çevresindeki yapılarla armoni içinde bir bina yapıldı. Çevresindekilere göre ekstrem bir mimari örneği değil yani. Kısaca bizler, tarihi mirası korumak için yıllar içinde, tarihi merkez anlayışından, tarihi kent anlayışına geçtik. Bu binaları birer anıt oldukları için değil, yapıldıkları dönemin tanığı oldukları ve o dönemi yansıttıkları için koruyoruz.
Fotoğraf : Kemal Soğukdere
Bir girişimci, “Roma turistik bir kent. Otel, yatak sorunu var, buraya iki kat eklemek istiyorum” talebiyle belediyedeki karar vericilerin önüne böyle bir dosya ile gelebilir mi?
Talep ne için olursa olsun ikinci bölgede yeni kat izni verilemez. Ancak bir otelci “Bir oda eklemek istiyorum” derse, yani var olan kattaki bir alanı odaya çevirmek istediğinde, binanın dokusuna göre değerlendirilmeye alınır. Bazı durumlarda izin verilebilir, bazılarında ise verilmez. Kriter, orijinal dokusunu kaybetmemesi.

Son söz kime ait bu konuda?
Son söz Kültürel Miras Bakanlığı’na ait. Yani söz konusu talep belediyeye gelir, biz onayımızı veririz, ama dosyayı bakanlığa göndermek, görüşlerini ve onaylarını almak zorundayız. Ancak bakanlık onay verdiğinde proje başlayabilir. Dosyada bizim de imzamız olmasına karşın, asıl izin bakanlıktan çıkar.

Bakanlık ve belediye arasında görüş ayrılığı olduğunda mahkemede bitebiliyor mu konu?
Birisi belediyeye projesini sunar, olumlu cevap alamaz ve hata yaptığımızı düşünürse o zaman mahkemeye gider ve hakkını arar. Neredeyse yok denecek kadar olsa da, belediye mevzuatlarda değişikliğe gitmek ister ve bakanlık da buna karşı çıkarsa bazen mahkemede bitebiliyor bu tartışmalar.
Fotoğraf : Kemal Soğukdere
48 kişilik Belediye Meclisi’nde imar konularında partiler arasında sert tartışmalar oluyor mu?
Belediye Meclisi’nde kurtarma planları, kentsel dönüşüm ve bir ilçeye yeni siteler yapılması gibi büyük konularda tartışmalar yaşanır, bireysel başvuru konularında değil. Bu dosyaları komisyonlar değerlendiriyor. Yani bireysel başvurularda değil, biraz önce söylediğim konularda büyük tartışmalar yaşanır.

Şu andaki mevzuatlar, Kolezyum’un silüetine girebilecek gökdelenler inşa edilmesine izin veriyor mu?
Dört yıl önce bu konuda bir tartışma yaşadık. Kolezyum’un yanına bir gökdelen inşa edilsin diye bir provokasyon yapıldı. Aslında hiç kimse gerçekten Kolezyum’un çevresine bir gökdeleni istememişti. Amaç, Roma’nın silüetine de modern, yüksek binaların girebileceğine ilişkin ideolojik tartışma çıkarmaktı. Tarihi merkezin silüetini bozmadan da, anıtların hemen arkasından görünmeden de Roma’ya yüksek binalar yapılabilir, neden olmasın.

Kaynak: Al Jazeera

Roma nasıl korunuyor?


Bu iki kentin ortak özelliği Roma İmparatorluğu’na başkentlik etmiş olmaları. İstanbul asıl kimliğini daha sonra Osmanlı İmparatorluğu ile bulsa da, her iki yer de Avrupa’nın en eski ve tarihi kentlerinden. İstanbul son yıllarda yükselen binalarla yeni bir silüete kavuştu. Tüm dünyanın cami silüetleriyle andığı kentte cami minarelerinin ardından yüksek binalar görülmeye başlandı. Roma’yı yönetenler ve Roma’da yaşayanlar kentin tarihi silüetini ve kimliğini koruma konusunda son derece hassas. 1930’lu yıllarda ülkeyi yöneten faşist lider Mussolini bile kendine has mimari ile yaptığı binaları tarihi kentteki boş alanlar yerine kentin dışına yapmayı tercih etmiş. Roma’da, Türkiye’deki pozisyonların aksine meslek kurumları korumacılığın fazla olmasından yana dertli. Türkiye’de ise malum meslek kurumları tarihi ve kültürel alanların korunması konusunda sık sık kamu ile karşı karşıya geliyorlar. Roma kurallarını yıllar önce net bir şekilde koymuş. Roma’nın en büyük şansı ise yazılı olmasa da mimarların tarihi binalara saygı konusundaki yaklaşımları. Mesela yıllar boyu yazılı kural olmasa da hiçbir mimar kentte San Pietro Bazilikası’nı (Sen Piyer) geçen yükseklikte bir bina yapmamış. Roma’nın nasıl korunduğunu öğrenmek için Roma’da imar konusunda yetkili meclis üyesi ve Roma Mimarlar Odası ile görüştük. İşte "Roma nasıl korunuyor?" sorusunun yanıtı:

‘‘Şehrin yüzlerce yıllık ihtişamlı binaları, meydanları, sokakları öyle korunmuş ki ne bir gökdelen ne de bir AVM var’’

Eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül 1 Şubat 2014’de gittiği Roma’dan Twitter’a böyle yazmıştı. Gül’ün bir sonraki tweet'iyse;

“Yüzyıl önceki fotoğraflardaki Roma’nın bugünden tek farkı, yollarında otomobiller yerine at arabalarının olması”ydı.

Tehdit gelince kurallar kondu

Gerçekten de Roma sokaklarından otomobilleri çektiğiniz anda yüzyıllar öncesine dönmek pekâlâ mümkün. Zira kentin merkezinde yeni yapı göremiyorsunuz, ayakta duramayıp yıkılanların yerine de çevreye uyumlu binalar dikilmiş. Sanayi Devrimi'ni yaşamış, dünyaya birçok marka ihraç etmiş olan İtalya nasıl oldu da tarihi silüetini bu kadar koruyabildi? 1960 yılında İtalya’daki ekonomik gelişmeler tarihi alanları tehdit etmeye başlayınca ülkenin Gubbio kentinde şehir planlamacıları, mimarlar ve tarihçiler büyük bir toplantı yaptı. Toplantının tek gündemi tarihi merkezlerin korunmasına ilişkin mevzuatların oluşturulmasıydı. Oluşturulan mevzuatlar önce Bologna’da, ardından da diğer tarihi kentlerde uygulanmaya başlandı.

Üst sınır 27 metre

Roma’daki tarihi binaları ve alanları koruma konusunda da bu toplantıda üretilen mevzuatlar geçerli. Roma için yapılan özel çalışmada kent tarihi olarak üç kısma ayrılmış. Bu üç kısmın da kendine özgü imar kuralları var. Kentteki tüm binalar, alanlar tek tek planlara işlenmiş. Bu planlarda üç farklı renk kullanılmış. Her renk ayrı bir tarihsel döneme işaret ediyor. 5. yüzyıl'dan 19. yüzyıla kadar yapıların olduğu bölgede asla yeni bir yapı yapılmasına izin verilmiyor. Buralardaki yeşil alanlara ve boşluklara yeni bina yapılması teklif dahi edilmiyor. İkinci bölge binalarında sadece sıkı kurallara bağlı bazı tadilatlar yapmak mümkün. Roma merkezini oluşturan birinci ve ikinci bölgede 27 metre yükseklik sınırı yıllardır yazılı olmasa da korunuyor. 27 metre, San Pietro (Sen Piyer) Bazilikası’nın yüksekliği. Kurallar öncesinde de hiçbir mimar tarih boyunca bu yüksekliği geçmeyi düşünmemiş.

Gökdelenler kentin uzağına

Yeni bina yapmak isteyenler içinse üçüncü bölge açık. Kente 8 kilometre mesafedeki bu bölgenin en yüksek binası 120 metre. Bu bina Roma’nın tarihi silüetine giremeyecek kadar uzakta. Kentin tek alışveriş merkezi de bu bölgede. Bu bölgede aynı zamanda 1934-1941 yılları arasında İtalya’nın faşist lideri Mussolini’nin yaptığı yönetim binaları da yükseliyor. Üç, dört katlı bu binalar da çağının tanığı olarak koruma altında. Roma Mimarlar Odası Başkanı Livio Sacchi’nin kentin birinci ve ikinci bölgesinin korunması konusundaki kurallara bir itirazı yok. Ancak üçüncü bölgede kısıtlamaların daha da esnemesinden yana. Sacchi, modern şehirler ortaya çıkarmak için araştırmalarının, çalışmalarının önünün kesilmemesi gerektiğini savunuyor. Bu konuda yürüyen tartışmalar sonucu üçüncü bölgede kurallar esnemeye başlamış. Hatta Mimarlar Odası’nın belediyede bir ofisi var. Karar süreçlerine katılabiliyorlar. Kararlarda sivil toplum olarak onlar da söz sahibi.

“Kolezyum”u gören gökdelen!”

Roma geçtiğimiz yıllarda belediye meclis üyesi Alessandro Caudo tarafından “provokasyon” sözcüğü ile tanımlanan bir tartışmaya tanık oldu. Dönemin belediye başkanı Gianni Alemanno (Silvio Berlusconi'nin partisi PDL'den), 2010 yılındaki bir belediye meclisi toplantısında, “San Pietro (Sen Piyer) Bazilikası’nın kubbesinden daha yüksek bina inşa edilemez tabusunu yıkmak istiyorum” dedi. Bunun üzerine, Ulusal Mimarlık Enstitüsü’ne (IN/ARCH) üye bir grup mimar da, Kolezyum’un 100 metre yakınında bir gökdelen yapılması önerisini getirdi. La Repubblica gazetesinin “Kolezyum”u gören gökdelen. Mimarlığın son deliliği” başlığıyla katıldığı tartışma sonucu bir gelişme olmadı. Aslında tartışmanın özünde sert imar kurallarının esnetilmesi talebi vardı. Bu tartışmaların ardından Kolezyum’u gören gökdelen inşa edilmedi ancak. Kentin üçüncü bölgesindeki boş alanlara yüksek binalar yapılması konusunda izinler daha kolay verilmeye başlandı.

Kaynak: Al Jazeera

İstanbul’un Sırtındaki “Hançerler”


İstanbul’un silüeti son yıllarda yüksek binalarla kaplandı. Bu dosyada bu binalardan öne çıkanlarının yapılış öyküleri, ilk yüksek bina olan “Gökkafes”in dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın önerisiyle nasıl yataydan dikeye dönüştüğünü okuyacaksınız. İstanbul’u planlaması için göreve getirilen Profesör Hüseyin Kaptan’ın 2004-2009 yılları arasında yaşadıklarını ve onu istifaya götüren süreci yine dosya içinde bulabileceksiniz. İstanbul gibi tarihi bir kent olan “Roma’nın silüetini korumak için sahip olduğu imar düzenlemeleri neler?” sorusunun yanıtı da yine İstanbul’un Sırtındaki “Hançerler” dosyasında…

Okumak için:
http://appsaljazeera.com/interactive/istanbulun_hancerleri/

8 Nisan 2016

Yükselen binalar şehrin kuşlarını da hayatın dışına itti

Fotoğraf: Yağız Gönüler / Şişli, Mecidiyeköy
Tek tip, yüksek ve sıradan bina cepheleri sokağı dar ve derin bir dehliz hâline getirmiştir. Bu dehlizin tabanında yürüyen insanın gökyüzüyle teması adeta kesilmiş durumdadır. Ne güneşi ne bulutları ne de kaldığı kadarı ile şehrin kuşlarını görebilir. Yükselen binalar şehrin kuşlarını da hayatın dışına itti. Eski İstanbullular insanın gökyüzüyle olan temasının asla kesilmemesine büyük itina gösterirlerdi. Çünkü onların itikadına göre semayla kurulan görsel ve düşünsel temas medeniyet tasavvurlarının çok önemli bir rüknüydü. Mütehakkim yolların benmerkezli insanı inşa ettiği yüksek konutlarda bu idraki hiçbir zaman göz önüne almadı. Bunun neticesinde semayla kurulan görsel ve düşünsel temasın ya da ilişkinin ne anlama geldiğini pek tabii olarak anlamadı ve insanı hangi mertebelere yücelttiğini hiç düşünmedi.

Sadettin Ökten
Yahya Kemal'den Bugüne İstanbul, sf. 18

7 Nisan 2016

Muhafazakârlar neyi muhafaza ediyor?




Lütfi Bergen: "Muhafazakârların kentleşme uygulamaları İslâm'ın inanç ve Hak değerleriyle çelişmektedir."

Bir Osmanlı pazarı
Müslüman aydınlar kendi gönül bağları olan siyasetçilere, iktidara geldiklerinde, faizi kaldırıp zekatı koymaları teklifinde bulundular. Faiz yasağının ekonomik mesele olduğunu ileri sürdüler ve İslam Ekonomisi faize karşıdır, dediler. Müslüman aydının temel sıkıntısı kapitalist uygarlık içinde İslâm toplumunun kuruluşu ile ilgili bir hükmü montajlamaya girişmesi idi. Kapitalizmin çarşı-din olduğunu farkedemeyen Müslüman aydın, "faizsiz ekonomi-politik kurulabilir" şeklinde yargı geliştiriyordu. Hz. Peygamber'in faizli muamelelere dair hükmü uygulaması için Mekke'den ayrılıp Medine'de bir pazar kurduğuna dair dikkate kavuşamadık. Kapitalist bir çarşı sisteminde faize dair hükmü uygulayabilmek için sizin de ayrı bir pazar yapısı kurmanız gerekirdi ki, Medine budur. Kısaca diyoruz ki: "küresel çarşı'ya karşıyız, Müslüman pazarı ise kapitalist dinamikleri yürütmez."

Hem Batı kenti üretip, rant dağıtıp, tekelci mağaza-dükkan-marka sistemini dayatıp hem de İslâm Ekonomisi adı altında montajlama yapılamaz. İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, önce Medine inşasına dair söz söylemek zorundadır, Müslüman pazar olmadan Müslüman toplum olmaz. Batı kentlerinin kopyalarını yükselterek, Müslüman pazar kuramadan-Medine inşa edemeden İslâm Ekonomi'si hayata geçirilemez. Batı çarşısının temel dinamiği mülkiyetin sınıfa özgülenmesidir. Faiz ve kira bu sınıfsal konumlanmayı tahkim etmektedir. Müslüman pazarının temel dinamiği sınıf oluşumuna izin vermemektir. Bu nedenle pazar yeri kamusaldır. Osmanlı bedesteni vakıflara aitti.

Müslüman tüccarlar vakıf kurmak yerine AVM'ler inşa ederek kapitalist kent maliklerinin piyasaya tekelci müdahalelerini taklit ediyor. Müslüman tüccarlar üreticinin malını imalathanede ya da tarlada satın alarak Kitabu'l Haraç'ta reddedilmiş uygulamayı sahiplendiler. Fiyat pazarda belirlenir, ilkesi belediyelerin AVM inşaatlarına izin vermesi nedeniyle ihlal edilmektedir.

Yunus, dağdan doğru odun getirdi. Bu hadise dağdaki sahipsiz malın bir geçim meselesi olduğuna işarettir. Keloğlan, eşeğini pazara satmaya götürmüş. Bu hadise pazarın herkese açık olduğuna işarettir. Fiyat pazarda belirlenir.

Muhafazakâr belediyelerin AVM-cadde mağazacılığı üzerinden rant dağıtması piyasaya imalatçıların, esnafların katılımına engel olmaktadır. Muhafazakâr belediyeler, "servet aramızda dönüp duran bir sultan" olsun fikrine boyun eğmiş durumdadır.

Müslüman şehirde halkın ihtiyaçlarını dağdan-dereden-sahipsiz topraktan toplamasına engel olunamaz. Belediye, çöp toplamayı engelleyemez. Dağdan doğru odun (haram olmayan odun) getiren Yunus için sempozyum düzenleyen belediyeler hemşehrilerine aynı fırsatı vermiyor. Büyükşehir uygulamasıyla yaptığınız şu ki: Adam bahçesine su kuyusu açtı, siz varıp "Bu şehrin suyu benim değil mi? Ver haracını" dediniz.

Muhafazakârların kentleşme uygulamaları İslâm'ın inanç ve Hak değerleriyle çelişmektedir.


Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

İstanbul'un anıtları yalnızdır


Kendinden başka hiçbir şeyle ilgilenmeyen benmerkezli insan için ne medeniyet tasavvuru, ne de bunun uygulamalarından doğan büyük hadiselerin bir önemi vardır. Bu kimseler şehir, tarih ve dolayısı ile kimlik yoksunudurlar ve bu büyük mahrumiyetin farkında değildirler. Bu insan tipi için anıtlar olsa olsa teknolojik bir beceri gösterisi ya da geometrik ve mekanik birer kompozisyondur. Anıtların ruhuyla, o ruhu gündeme getirip ayakta tutan büyük hadiselerle bu insan tipinin en ufak bir ortak yönünün bulunması söz konusu değildir. İstanbul'un anıtları işte bu yüzden yalnızdır. 

Sadettin Ökten
Yahya Kemal'den Bugüne İstanbul, sf. 16-17

6 Nisan 2016

Hakikat denizine ağ atmış olgunluk deryasının dalgıçları


Bütün şâirler şiir söylemek hususunda söz meclisinde (elest bezmi) bir kadehten sarhoş oldular. Lakin bazılarının şarabına sâkînin nazarının tesiri de karıştı. Ma'nâ âleminin dili ile konuşan bu şâirlerin ağızları, şiir söyledikleri zaman, sûret âlemine karşı kapalıdır. Bunlar hakikat denizine ağ atmış olgunluk deryasının dalgıçlarıdır. Sen bunları öteki zümre ile bir tutma. Zîrâ bunların şiirlerinde şâirlikten başka senin anlamadığın bir şey daha vardır.

Şeyh Ârif-i Âzerî

Kaynak: Mahmud Erol Kılıç, Sufi ve Şiir

Fasih Ahmed Dede ve Şahkulu Mescidi imamı

Kendi kaleminden Fasîh Ahmed Dede Hazretleri
Fasih Ahmed Dede, Galata Balıkpazarı'ndaki bir meyhanede demlenip akşam vakti sallana sallana dergâha giderken Şahkulu Mescidi imamına rastlamış. İmam başında sikke, sırtında Mevlevî hırkasıyla hâlini ibretle seyrettiği Fasih Dede'nin selamını bile almamış. İmam o gece rüyasında kendini kurbağa olarak görmüş; gökten süzülen bir kartal onu kapmış ve en yüksekten aşağıya fırlatmış. İmam hızla aşağı düşerken ecel terleri döküyormuş. Kurbağa şeklindeki imam, birden yerde eteklerini açan Fasih Dede'nin kucağına düşüp kurtulmuş. İmam, bu rüyaya anlam verememiş. O akşam yine Fasih Dede'yle karşılaşınca yine selamını almamış. O zaman Fasih Dede "İmam Efendi, eğer eteğimi açmasaydım yamyassı olacaktın, ya hâlâ inat ediyorsun" demiş. Fasih Dede vefatından bir iki gün evvel Mevlevîhâne'deki bütün hücreleri gezip "Fasih'ten alacağı olan varsa gelsin" diye helalleşmiştir.

Türkân Alvan - M. Hakan Alvan
Saz ve Söz Meclisi: Şiir ve Musıkî Medeniyetimiz,
Şule Yayınları, sf. 58-59

Şeyh Ken'an Rifâî'de müziğin önemi

Ken'an Rifâî Büyükaksoy (1867 - 1950)
Şeyh Ken'an Rifâî Efendi aldığı manevi bir işaretle Medine-i Münevvere'ye tayinini istemişti. İki yıl sonra ataması yapıldı ve Medine'de İdâdî-i Hamîdî müdürü olarak göreve başladı. Medine-i Münevvere'deki görevi sırasında yine bir emr-i manevî ile Şeyh Hamza Rifâî'ye intisab etti ve kısa sürede icazet aldı. Bu arada eğitimde müziğin önemini bildiği için Ravza-yı Mutahhara'da çocuklardan oluşan bir koro kurdu ve onlara ilahiler okuttu. Onun bu uygulamasını doğru bulmayan harem görevlilerinden Akkaş Hâfız ismindeki bir zât; içten içe Ken'an Efendi'ye buğuz ediyor "Ravza'da salavattan başka bir şey okunmaz. Bu maârif müdürü, ilahi okuma işini de nereden çıkarttı" diyordu. Ama bu zât, bir gün Ravza-yı Mutahhara'da Ken'an Efendi'nin yanına gelerek kendisini affetmesini istedi. Ken'an Efendi şaşırıp sebebini sordu. O vakit Akkaş Hâfız "Bendeniz size Peygamberimizin huzurunda çocuklara ilahi okutmanızdan dolayı buğuz eder dururdum, dün gece Fahr-i Kâinât efendimiz rüyamda bana "Ken'an Efendi'nin işine niye karışıyorsun" diye ikaz buyurdular. O yüzden sizden özür dilerim" dedi.

Türkân Alvan - M. Hakan Alvan
Saz ve Söz Meclisi: Şiir ve Musıkî Medeniyetimiz
Şule Yayınları, sf. 36

1 Nisan 2016

Sadettin Ökten: ''Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır."

Sadettin Ökten, geçtiğimiz günlerde Şehir ve Medeniyet Tasavvuru'
başlıklı bir konuşma yaptı. Yağız Gönüler etkinlikten notlarını aktardı.
İnsan ya bilinciyle tercih eder ya da başkasını taklit eder. Güçlü imkanlar güzel şehirler yaptırmaz, görgü ve vizyon güzel şehirler yaptırır. Yahya Kemal, 'Koca Mustâpaşa' adlı şiirinde türlü imkânsızlıklarla neler yapılabileceğini göstermiştir. Beton dökmek, inşa etmek değildir.

Bir gökdelen, kendi değerler sistemiyle birlikte gelir. Önce bu değerler sistemini size sessizce fısıldar. Siz zamanla alışır, sonra da benimsersiniz. Bir vakit geçer ki artık gökdelenleri sevmeye başlarsınız. Gökdelenlerden yararlandığınız için de isyan edemezsiniz. Kırk yıl önce Üsküdar sahilinden gördüğüm o nefis siluetle şu anki siluet arasında büyük fark vardır. En başlarda bu acıyı daha yoğun yaşıyorduk; şimdi bakıyoruz fakat o gökdelenleri, büyük ve çirkin yapıları görmüyoruz, göremiyoruz. Çünkü alıştık. Unutmayın, insanın önce gözleri alışır, sonra gönlü. Peki gökdelenleri yıkmalı mıyız? Eğer biz şehirlerimizde hakiki medeniyetimizle yaşamak istiyorsak, evet, derhâl yıkmalıyız.

Prof. Dr. Sadettin Ökten

Tamamını okumak için: Dunyabizim.com

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.