TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

28 Haziran 2016 Salı

İlber Ortaylı'nın "Sözde Ermeni Soykırımı" üzerine konuşması



İlber Ortaylı'nın Alman parlamentosunca alınmış "Sözde Ermeni Soykırımı" kararını çok önceden kestirip, konu hakkında Giresun Üniversitesi'nde yaptığı konuşma.

Geldi Gel


Çiçek açasım geldi gel
Dağlardan ovalara akasım geldi
Bir de şöyle yan bir profilden
Üzümün şaraplaştığı yerden bakasım
Gülücüğünle uyanasım geldi bu karanlık uykudan
Doya doya yüzüne bakasım geldi gel

Hala eskizaman sözleriyle sesleniyorum sana
İpeğin ipek olduğu kozanın koza dutun dut olduğu zamanın
Feraceden saçılan ışığın gurubu kızıl gül bahçesi ettiği
Bir imanın yettiği zamanın sözleriyle
Sen her zamanda aynı güzelliksin
Aynı bülbüller çiler senin için
Aynı göğüsler kanar
Gel
Kim nerede nasıl yanarsa yansın
Orda mutlaka sen varsın

Gel bakasım geldi yeni kızaran nar gibi
Titreyen titreyen ve sonsuzdan sonsuza akan
O renge bakasım geldi gel
Hicabından al al gül damlayan dudaklarına
Kısarak belki de gözlerimi
Tüm varlığımla kamaşasım geldi gel

Uzaktan çok uzaktan derinlerden çok derinlerden
Sesin doğduğu yerden gelen duru damlacıklarını
Silesim geldi gözlerinden gel
Bir gülün bittiği yerden yenisi açan o sonsuz güzellikte
Elini elime alasım sana gelesim geldi gel

Üşüdüm seni sarınıp ısınasım geldi gel
Acıktım bakışlarınla doyasım geldi gel
Yittim kendimi sende bulasım geldi gel
Çıplağım seninle örtünesim geldi gel
Yalnızım seninle kalabalıklaşasım geldi gel
Bir güvercin göğsüne yaslanasım geldi gel
Kanatlarının arasına saklanasım geldi gel
Bahar kapısından girip zamanı baharlaştırasım geldi gel
Ölümün defterini düresim geldi gel
Denizinde serinleyesim nefesinde boğulasım geldi gel
Haydi gel

Parçalarımı topla mekanın kuyusundan çıkart beni
Loş bir aralıktayım

Ağart
haydi gel
bu yangından da çıkart beni

Mürsel Sönmez
(Birnokta, 110, Mart 2011)

Kuşların Çağrısı - The Secret Ensemble


Ârifler kervanının yolu çokluk pazarından Vahdet tepesine doğru bir yolculuktur. Bu yolculuklarında hedeflerine tıpkı Attar’ın kuşları misali değişik vâdilerden geçerek ulaşırlar ve nihayetinde o otuz kuşun kendileri (Si-Murg) olduğunu idrak ederler. Bu şekilde kendi hakikatlerini tanıdıklarında ise birçok beden olarak gözükmelerine rağmen asıllarında bir olduklarını görürler.

İnsanoğlu birbirlerinin uzvu gibidirler” diyen Sa’di gibi, bu hakikati idrak eden ârifler de tek millettirler. İnsanlığı özde birliğe götürenler ve götürecek olanlar da ancak bu ‘Fırka-i Nâcîler’dir. Siyasetlerin, ideolojilerin, mezheplerin bölmeye çalışması karşısında onlar Hazreti Mevlana gibi “Bizler Birleştirmeye Geldik Ayırmaya Değil” diyenlerdir.

İşte elinizde tuttuğunuz bu çalışma böylesi bir birlik çalışması. Sözleri, deyişleri, nefesleri ile bize kendimizi tanıtmaya gelmiş erenlerin meclisi var burada. Hâfız-ı Şîrâzî, Yûnus Emre, Pîr Sultan Abdal, Niyâzi-i Mısrî, Kul Himmet, Alvarlı Efe, Hilmi Dede Baba hepsi bu albümde cem olmuşlar. Sanki hepsi birden sema’a kalkmışlar. Sünni Şii kalmamış burada, hepsi Mevlana’nın dediği gibi “Mezhebimiz Aşktır Bizim” demişler.

Geleneksek İran Sufi Müziği, Geleneksel Türk Sufi Müziği ile buluşmuş burada. Bektâşî devr-i revânı, Mevlevî bayâtîâyini ile ve Hicaz nefes, Son yürük semai ile yine bu mecliste buluşmuş. Bağlama neye karışmış kopuz bendire...

Kimisi Farsça söylemiş kimisi Türkçe ama yine Mevlana’nın “Aynı gönlü paylaşanlar aynı dili konuşanlardan evlâdır” dediği gibi lisan farkı ortadan kalkmış sanki hepsi aynı dilden konuşur olmuşlar. Farsça söyleyen ve adı ‘Mutlak Vahdet’ olan Mahsa Vahdat’in sesi ile Türkçe söyleyen Neş’e’nin sesi Kuşların Çağrısı’na dönüşmüş. Tıpkı Attar’ın Simurg’unun haykırışı, çağrısı gibi.. Tıpkı “Aradığın Sendedir Ama Farketmiyorsun” diyen ser-çeşme-i evliya Hz. Ali’nin fermanı gibi.

Yüzyıllardır aynı maneviyat iklimini paylaşan Türkiye ve İran topraklarının irfan zenginliği bu musıki albümünde bir araya toplandı. Siyasilerin yapamadıklarını ârifler yaptı, sazlar yaptı, sözler yaptı ve halkların kardeşliği muhabbet diliyle söylendi. Can kulağı ile dinleyenlerde de aynı müsbet duyguları uyandıracağından eminim...

Bu albümün zuhura gelmesinde emeği geçen bütün dostları ve hususen Coşkun Karademir kardeşimi ve SIR topluluğunu can u gönülden tebrik ediyorum.

Aşk olsun…

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç

* Takdim yazısını Mahmud Erol Kılıç hocanın yazdığı Kuşların Çağrısı'nda coğrafyamızın sesleri var. Dinleyen dinlenir: Albümün youtube linki

27 Haziran 2016 Pazartesi

Sadettin Ökten: "Değerlerin özü, muhabbet idi."



- Onlar (eskiler) niçin böyle idiler? Çünkü onların hayatını yönlendiren, tanzim eden, istikamet veren, bir takım değerler vardı. O değerlerin özü, muhassalası muhabbet idi. Bugün toplumun genel manada hayatına istikamet veren değer, kapital. Bize düşen bu ahvali kendi değerlerimizle değerlendireceğiz, kritik edeceğiz, tenkit edeceğiz. Küçük dönüşümlerle; ne kendimizi hırpalayacağız ne çevremizi hırpalayacağız. Ve bunları hep yaparken de onların yaptığı gibi "Allahû âlem bissavab" diyeceğiz; doğrusunu Allah bilir. İltica... Onlar her an iltica içindeydiler. "Ben yaptım" yoktu hayatlarında. "Alîm-Allah" derlerdi mesela; Allah bilir. Öyleydiler. Sadettin Ökten

- İnsan varlığı estetiksiz olmaz. Çünkü hüsn-ü mutlak insanı hüsn-ü cemâl üzere yaratmıştır. Ahsen-i takvimdir insan. İnsan güzeldir. Fiziği de güzeldir ama daha güzel kalbidir. O kalp, Cenab-ı Allah'ın tenezzül buyurduğu yerdir. Mirat-ı Rahman'dır. Bu nasıl oluyor? Duygu boyutunuzu geliştiriyorsunuz, his boyutunuzu geliştiriyorsunuz. Herkes mûsıkîşinas olamaz ama herkes şiir bilebilir.

- Safer Efendi merhum buyurmuşlardı ki -o da şeyhinden bu eli alıyor- üç kısımdır rüya: Biri doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'tan gelen haber. Onun tabire ihtiyacı yoktur, ne görünmüşse o çıkar. İkincisi, meleklerin ilhâmatıyla görünen rüya. Onu muabbirler tabir eder, çok mühim bir mevzu. Hatta şöyle buyurmuştur: Kader, kuşun ağzındadır. Rüya öyle bir mektup getiriyor size. Tabir ettiğiniz anda o yere iner ve cereyan eder. Onun için büyükler demişlerdir ki "Bir rüya dinlediniz, pek hayatın görünmüyor, tabir etmeyin!", "Hayırdır inşallah!" deyin. Yeri gelmişken söyleyeyim; pederin vefatından yıllar sonra ablam anlattı. Peder hayatının son 8 - 10 senesinde Soğan Ağa Camii'nde cumartesi günleri öğleden sonra İhyâ okutuyordu, İhyâu Ulûmi'd-dîn, Gazâlî'nin. Zebîdî şerhinden şerh ediyor. Bir hanım cemaatten, pederi görüyor, koltuğunun altında bir ekmek, semâya urûc ediyor. Demiş ki ablama, "Böyle bir rüya gördüm, hocaefendiye söyleyin de tabir etsin. Babam rüyayı dinlemiş; "hayırdır inşallah" demiş. Bundan sonra da birkaç ay içinde Hakk'a yürüdü. Sanıyorum o koltuğunun altındaki ekmek de ablam, yaptığı hizmetlerdi derdi.

- Peder; Arabî dersleri lağvedilince yeni dönemde işsiz kalıyor. Ev geçindiriyor, çok sıkılıyor dokuz ay. Bir gece rüyasında kendisine bir somun ekmek veriliyor. Annemi uyandırıyor. "Hanım kalk kalk"... "Ya hû" derdi anneme, "Ya hûcuğum kalk kalk" demiş. "Hayrola hû noldu?". "Bana ekmek verdiler yakında mutlaka iş verecekler" dermiş. Bir hafta sonra maariften yazı geliyor, "Cağaloğlu Orta Mektebi'ne yurt bilgisi muallimliğine tayin olundunuz" diye. Sevinerek gidiyor.

Prof. Dr. Sadettin Ökten

İsmet Özel: "Kafirler Müslümanlardan korkacaktır!"

Ö. Tuğrul İnançer: "Dinler yok ki 'dinlerarası' olsun!"

23 Haziran 2016 Perşembe

İçinde göremediğin şeyi dışarıda hiç göremezsin


Kesilen her ağaç, yok olan her tür, dikilen her yüksek bina dünyayı çirkinleştiriyor ve ruhsal hastalığımızı azdırıyor. Siz buna ağızlardan çıkan her kötü sözün uzaya yaydığı titreşimleri de ekleyin. İçinde yaşadığımız madde uygarlığı içe bakışın bilgeliğine ve güzelliğin kutsanmasına adeta düşmanlık ediyor. Çirkinliğin tasallutu, gündelik hayattan anlamı kovuyor.

İnsan ahengi ve güzelliği aramak sadedinde, adeta bilinç dışı bir duyguyla donatılmıştır. Yaşadığımız çevre ruha adeta doğrudan nüfuz ediyor, bizi onarıyor ya da hastalandırıyor. Söz gelimi penceresi olmayan birimlerde yatan hastalar daha fazla ameliyat sonrası sorun geliştiriyor, odaları ağaç gören hastalar daha hızlı iyileşiyor. Ruh güzellikle beslenir ve haysiyet kazanır. Güzelliği takdir edemediğimizde kaba saba insanlar haline geliriz, şükretmeyi bilmeyen, hayatın özünü kavrayamayan avare ruhlar. Güzel sadece duyularımıza hitap etmez, bizi ahlâki olarak da daha üst bir seviyeye davet eder. Ruhumuzun güzellik tarafından emildiği saatler daha canlıyızdır: Bir dize, bir sinema filmi, mütebessim bir çehre, latif bir söz bizi içine çeker ve dünya maceramızı aydınlatır. Güzellik sadece gözü değil kulağı da arar, bir ezgi ruhu göklere çekebilir, kelâm-ı ilahî içimizi haşyete davet eder. Modern çağda insan göklerin kapısını kapayarak kendisini yeryüzüne hapsetti. Cennete yükselme arzusundan vazgeçmek gayrı ihtiyari olarak cehenneme yuvarlanışı da beraberinde getiriyor. Sadece bu dünya için olduğumuz fikri, doymak bilmez bir tamahkârlıkla kaynakları talan etmemize ve dünyayı daha da çirkinleştirmemize yol açıyor. Dünya banalleşiyor, bönleşiyor. İçimizde güzelliğin uyandırdığı o heyecan kalmadığında, çirkinliğin yaydığı külrengi kasvet dünyayı karartıyor. İnsan bir diğer insanı yok ettiği hızla, kendi ekolojisini de tahrip ediyor. Batı dünyası kozmosu kaybettiği gün güzelliği de kaybetti. Ambalajlanmış bir güzelliği, söz gelimi lüks hayatın mükemmeliyetçiliğini bize pazarlayıp satan bir tüketim toplumunun esiri haline geldik. Bir metafizik onarım gerekiyor yurdundan kovulmuş ruhu iyileştirmek için, eril ve dişil arasında bir uzlaşma gerekiyor. Atom altı fiziği zihin ve madde arasına örülen duvarların geçersizliğini gösterdi. Gözlenen ve gözleyenin birbiriyle ilişkili olduğu, her zerrenin bir diğerine bağlı ve bağımlı olduğu bütüncül bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni anlayışla birlikte kâinat tasavvurumuz da değişiyor ve birbirimizle kurduğumuz görünmez bağların kâinatın özü olduğunu fark ediyoruz. Ne iyilik ne de kötülük yankısız kalıyor, bizden sadır olan neyse kâinata bir şekilde etki ediyor. Su kristalleri dahi güzel söze farklı mukabele ediyor. İçimizde olan şey, aynı zamanda bizi kuşatan şeyin aynısı. Böyle bir dünyada insanın kibrini dizginlemesi gerek. Tabiatın sırlarına ve varlığa karşı daha hürmetkâr olmayı başarmalıyız. Ormanları, tehlike altındaki türleri, böcekleri, dereleri veya ziraatı korumalıyız. Zira kozmos cansız bir makine değil yaşayan bir organizmadır. Kâinata bir sanat eseriymiş gibi bakabildiğimizde, çevre krizinin aslında bir estetik krizi olduğunu fark edeceğiz.

Güzellik üzerine bu yersiz vaaz da nereden çıktı?’ diyenlere, çirkinliğin ve hoyratlığın içimizi nasıl da kuraklaştırdığını hatırlatmakla yetineceğim. Gün geçmiyor ki ekrandan duyduğumuz bir çirkin söz, ruhlarımızı zedelemesin. İnsanın insana şifa olduğu bir geleneğin adına söz alanlar dahi, bu çirkinlikten paylarına düşeni alıyor. O geleneği diri tutan ahlâk ve güzellik anlayışına bîganeyiz. Çünkü ne kalplerimizin ne de şehirlerimizin güzelliği umurumuzda, sözü güzel söylemek ve muhatabımızı ikna etmek dururken, kendi tekçi fikriyatımızı dayatmak hevesindeyiz. Bugün tıpkı hikmet gibi güzellik de inanmış insanın yitiğidir. Sükûtun erdemi üzerine binlerce cilt tutacak bir düşünsel miras az ötemizde dururken, sözlerimizle başkalarını incitmek neden? Sözlerimiz, hallerimiz, duruşlarımız bozulmuş olanı onarmak yerine çirkinliği galip getiriyorsa, ne hayır gelir insanlığa o sözlerden? Gördüğümüz her boşluğa ağaç yerine beton dikiyor, farklı ve hasım saydıklarımızla aramıza duvarlar örüyor, Allah’ın sonsuz rahmetini öteki kullarından esirgeme hakkını kendimizde görüyorsak, bu nice inanmaktır? Hoyratlık ve nobranlık, faydacı ve maddeci bir dünyanın zehir yüklü bulutları olarak ruhlarımızı istila ediyor, güzelliğe dair ne varsa, sağanak halinde onun üzerine yükünü boşaltıyor. Materyalist bir dindarlık, sebep sonuç ilişkilerini sadece bu dünyada kurarak müteâl âlemi denklemden çıkarıyor. 

Burada benim dışımda herkes çok mutlu, bir ben değilim’ dedi öğrenci. ‘Çünkü iyiliği ve güzelliği her yerde görmeyi öğrendiler’ dedi üstat. ‘Ben niye iyiliği ve güzelliği her yerde göremiyorum?’ diye sordu öğrenci.’ ‘Çünkü’ dedi üstat, ‘içinde göremediğin şeyi dışarıda hiç göremezsin.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 22.06.2016)

Keşke gözlerimizi bu illüzyondan alabilsek


Yaşayalım diye sonradan irademiz dışında türetilen ve el çabukluğuyla hayatımıza sokulan şeyleri tümüyle kanıksadık artık neredeyse. Bırakın sorgulamayı, yadırgamıyoruz bile artık hiçbirini. Sanki hep böyle yaşamışız, varlığımızla ilgili cevapları sanki hep bu kafa karışıklığının içinde aramışız gibi davranıyoruz.

Sanıyoruz ki elimize tutuşturulan bütün bu türedi oyuncaklar, bizi insan olmanın gerekleriyle bir şekilde ilişkili kılıyor. Sanıyoruz ki avuntu olsun diye sürdüregeldiğimiz bütün bu kof lafazanlıklar, bu kirişi kırık söz oyunları, hayatımızın anlam ihtiyacını karşılıyor. Ve sanıyoruz ki, yerlerine koyduğumuz şeyler, hayatımızdan çıkarıp attıklarımızın yerini dolduruyor.

Biz sadece bir kayboluşa kendimizi teslim ediyor değiliz; bu modern karanlık kurgunun sinsice dayattığı gibi, bütün 'yeniden bulma' ihtimallerini de kurutuyoruz bir yandan.

Bu içsizlik çağıyla aramızda kalan son uyumsuzluklara, içimizin direncini ayakta tutan soylu itirazlara şükredeceğimize, neden biz de modernlik makinesini diğerleri kadar iyi çalıştıramıyoruz diye kızıyoruz kendimize. Bu kara döngüye karşı, göğsümüzde hâlâ atmakta olan hakikat çarpıntılarına can havliyle sarılacağımıza, tadımızı kaçıran bir nefes darlığı gibi görüyoruz bu derin isyanları. Modern zihinlerin becerdiklerini bizim tam modernleşemeyen zihinlerimiz neden tam olarak beceremiyor diye öfkeleniyoruz. Kalbimiz bizi bu keşmekeşe bir türlü tam olarak teslim etmiyor diye hayıflanıyoruz. Herkesi çılgınca eğlendiren gösterilerin ucuz bir malzemesi olamadığımız için ah vah ediyoruz. Her şeyimizle buralı olamadık diye adeta kendimizden utanıyoruz.

Keşke gözlerimizi bu illüzyondan alabilsek bir an ve bakabilsek! Keşke bakabilsek de, bu uyumsuzluğun, bu becerememe halinin, bu iç direncin, bizi insanlığın hakikatine bağlayan o incecik pamuk ipliği olduğunu görebilsek!

Yanlışın doğrusu olmak, yanlışın doğrulayıcısı olmak demek... Karanlığın aklayıcısı olmak demek... Edinmeye çalıştığımız bütün kazançların kökünde dünyanın yalanlığı var. Becermeye çalıştığımız her numaranın özünde sahtelik var. Çünkü yürürlükte tuttuğumuz bu hikaye uyduruk bir hikaye, asıl hikayeyi örten, onun yerine koyulan bir hikaye... Aslı olmayan bir hikaye, aslı olanı, aslolanı örtmek, perdelemek üzere uydurulmuş bir hikaye!

Dışına çıkamıyorsak bu derin girdabın, içinde kaldığımız için kederlenelim hiç değilse! Bu kederden aslımıza tutunmaya bir yol, bir çare arayalım! Buğzedelim, rahatsız olalım, rahatlığa yüz vermeyelim! Asla alışmayalım bu köreltici döngüye, asla sindirmeyelim içimize, asla katmayalım kendimizden olmayanı kendimize! Ve hiçbir zaman, kendimizi tutup bir kenara atmayalım!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 23.06.2016)

Hepiniz euro kokuyorsunuz!


Euro 2016'da bir üst tura geçebilmesi Nikola Tesla ve Albert Einstein formülleri arasında gidip gelen türklü denklemlere bağlı olan A milli futbol takımı dünkü sonuçlardan sonra elendi. Gerek basın gerekse reklam ajansları tarafından henüz turnuva başlamadan coşturulan, türlü goygoylarla kendinden geçirilen milli takıma, sadece turnuvaya katılmasının "şerefine" 500.000 euro verildiğini biliyor musunuz? Peki bu tutarın, turnuvaya katılan nice takım arasında verilen en yüksek rakam olduğunu biliyor musunuz? Peki turnuvada bir üst tura katılan takımların neredeyse %90'ının hiç prim almadığını biliyor musunuz?

Adam olmanın cepte para, bedende kıyafet, kafada şapka, yüzde gözlük, boyunda atkı, dilde küfür, üslupta agresiflik, davranışta gerginlik, çehrede öfke olduğu bu çağda, Allah elbette kime neyi vereceğini bilir. Şüphesiz hesap soranların da en büyüğü O'dur.


Şimdi, Ateş Bakan'ın bugünkü köşe yazısından alarak şöyle demeyi bir gurur biliyorum: "Formayı falan öpmeyin! Hepiniz Euro kokuyorsunuz! Finale kalsanız bile bu koku geçmeyecekti... Hak etmediniz! Bu ülkeyi temsil etmeyi de hak etmiyorsunuz!"

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Bir "Yeni Türkiye" fotoğrafı


Tam bir "Yeni Türkiye" fotoğrafı değil mi?

Fotoğrafın sağında; sahalarda yaptığı seviyesiz hareketlerle "emek hırsızı" unvanı almış, eşine şiddet uyguladığı gerekçesiyle mahkemelik olmuş, hiçbir ülke takımında görülmemiş primi alamadığı için kampı birbirine kattığı iddialarını cevapsız bırakmış, oynadığı iki maçta da rezil rüsva olup sıfır çekmiş milli takımın yegane golcüsü olarak kalmış, golünü attıktan sonra da "kol geçirme" hareketi yapabilmiş olan Burak Yılmaz. Ne hikmettir bilinmez; bu öfke, sinir, gerginlik ve huzursuzluk hareketlerini/sözlerini edenlerin bulduğu bir kılıf da "milli/yerli" olmak. Nitekim dün gece Burak Yılmaz da "Bu bir millî mesele" demiş. O yüzden kol geçirmeye devam edecek, bizler de görmezden geleceğiz. Çünkü bu bir millî mesele. Her türlü çirkinlik, saygısızlık mubah.

Fotoğrafın solunda; baba tarafından Türk anne tarafından Makedonyalı, Danimarka doğumlu ve henüz 18 yaşında olan; 16 milyon euro bonservis bedeliyle Borussia Dortmund'a transfer olan geleceğin yıldız adaylarından ve dün gece Burak Yılmaz'ın attığı golde pası veren Emre Mor. Golün sevincini arkadaşıyla paylaşmak istiyor ama arkadaşının yüzündeki "Yeni Türkiye" fotoğrafından oldukça uzak. Gülüyor. Yüzünde çocukça bir mutluluk, masumiyet, umut, merhamet ve daha birçok şey.

Zaman geçiyor, maçın bitmesine az bir süre kala Türkiye A Milli Futbol Takımı'nın sabıkası bol, ego ve kibir bataklığının sarhoşu, siyasi manevraları ve talihinin yaver gitmesi hasebiyle birçok "başarı" elde etmiş, yeri geldiğinde spor yazarını arayıp "Senin bıyığını..." diyebilen, yeri geldiğinde ülkenin devlet kanalına çıkışabilen, kazandığı maaşıyla dünyanın geliri en yüksek teknik direktörlerinden biri olan, ona buna sallama ve dayılanma özgürlüğü sınırsız, istediği herkes hakkında her yerde atıp tutabilen, taktik ve strateji bilmediği Andrea Pirlo'dan Milan Baros'a kadar dünyanın ünlü futbolcularının anılarında saklı(!) kalmış "vatansever", "karizma", "imparator" Fatih Terim, Emre Mor'a bağırıyor: "Yere yat, yere yat!"

Henüz 18 yaşında olan bir çocuğa "vakit geçirmek" bahanesiyle yere yatması telkin ediliyor "hocası" tarafından. Hatta hocasının yanındaki bir diğer milli futbolcu da aynı şeyi söylüyor, "Yere yat Emre! Yatsana lan!" diye bağırıp vücut hareketleriyle ne yapması gerektiğini öğretiyor. "Bir kereden bir şey olmaz" der gibi. Ahlâk -ki Teoman Duralı hocamıza göre ilahîdir- ve etik -o da ahlâkın ta kendisidir, dolayısıyla dinîdir- üzerine seviyesizlik bataklığında çırpınan, estetik kaybı milli takımının forma renginden bile akan Yeni Türkiye bu fotoğrafta saklı.

Sağda; artık tamamen doğal olan bir öfke, şiddet, çirkin sözlerin ve eylemlerin doğallaştırılması, bizden olmayana "geçirme" anlayışının tebarüz edişi. Solda; artık yalnızca çocuklarda rastlanabilecek saflığın ve temizliğin dahi "sırıtıyor" oluşu.

Bu topraklarda doğmuş, büyümüş ve ölmek isteyen 30 yaşında bir kul olarak utanıyorum. Çocuğumu kirli yüzlerden ve şaibeli ellerden uzak bir şekilde yetiştirebilmek için her gün dua ediyorum. Prim olarak dağıtıldığı belirtilen 500.000 euro içinde bir kuruşum varsa -hepimizin var- helal etmiyorum.

Hasbünallahû ve nî'mel vekîl.

Vesselam.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Haziran 2016 Çarşamba

Henüz bir millî marşımızın olmadığı günlerde marş yerine tekbir getirirdik

Buhurizâde Mustafa Itrî
(1640 - 1712)
...Tören başladı ve ziyafet sofrasına geçildi. Yemeğin sonunda ayağa kalkan Alman komutan, sözü esaretten dönen subaylarımıza getirerek Türk askerinin kahramanlığını övdü. Konuşma biter bitmez bütün Almanlar hep bir ağızdan "Deutschland Deutschland über alles" diye başlayan Alman millî marşını okumaya başladılar ve bitirince Türkler'e dönüp "Şimdi sizi dinlemek istiyoruz" dediler. Bizde millî marş olmadığını hatırlayan Abdülkadir Bey hemen vaziyete elkoydu. Askerlere "Ordumuz etti yemin'i okuyabilir miyiz?" diye sordu ama "Unuttuk" cevabını aldı. "Kalkın ey ehl-i vatan" dedi, hatırlamadıklarını söylediler.

Abdülkadir Bey, bunun üzerine "Arkadaşlar, haydi tekbir getirelim" dedi ve subaylar "Allahu ekber Allahu ekber..." diye başlar başlayıp tekbiri bitirince salonda bir alkış koptu. Almanlar, "tekbir"deki basit melodinin verdiği ruhani hava içerisinde subaylarımızı dakikalarca alkışladılar.

Tekbirin büyük bestekârı Itrî, yaklaşık iki asır öncesinden elini uzatmış ve subaylarımızın imdadına yetişmişti.

Murat Bardakçı
(Habertürk, 04.08.2012)

Itrî millet hayatını işaret etti


İstiklâl Marşı nasıl doğmuştur? Ne mânâ ifade eder ve millete nasıl bir vazife yükler? Bunlar günümüzde söylenen besteyle anlaşılan şeyler değil. Aslında bu bizim son İstiklâl Marşı’mızdır. Bu İstiklâl Marşı kaybedildiği takdirde bu topraklarda bir millet hayatı bahis konusu olmayacaktır. Ama daha önce, 17. Hıristiyan asrında Buhurizâde Mustafa Itri Efendi –sanıyorum ki efendidir. Çünkü “efendi”lik Osmanlı devlet idaresinde bir memuriyetin adıdır. Onun için “Bâki Efendi” deriz. Çünkü “Bâki Efendi”dir resmi makamı itibariyle. “Fuzuli Efendi” denmez çünkü Fuzuli devlet memuru değildir. Efendilik böyle hususi bir derece- Tekbir ve Salavatı bestelemiş olan sanatçıdır. 17. Hıristiyan asrında Osmanlı Devleti’nin artık zevâle başladığı ve eğer bir şey kurtarılabilecekse bunun ancak millet hayatıyla mümkün olabileceği şuuru 17. Hıristiyan asrında Itri’nin uhdesinde olduğu için hem Tekbiri hem de Salavat’ı bestelemiştir. Bu bütün İslâm âleminde kabul görmüş bir şeydir. Yani bütün Ümmet-i Muhammed’in tek bir millet olduğunu anlatan bir şeydir. Bizim asıl İstiklâl Marşı’mız Tekbir ve Salavat’tır. Ama gün o güne, zaman o zamana gelmiştir ki Müslüman milleti bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin milli marş olarak kabul ettiği… Ama İstiklâl Marşı doğduğu zaman Türkiye Cumhuriyeti yoktu. 12 Mart 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi İstiklâl Marşı’nı kabul etti. O zaman henüz Cumhuriyet ilan edilmemişti ve işgal atındaki İstanbul’da ecnebilerin esiri kabul edilen Halife’nin kurtarılması için Ankara’da açılan Meclis’in kabul ettiği marştır İstiklâl Marşı. Cumhuriyet rejimi İstiklâl Marşı’na borçludur, İstiklâl Marşı Cumhuriyet rejimine hiçbir şey borcu değildir.

İsmet Özel
23 Kasım 2013, Kızıltepe/Mardin
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

21 Haziran 2016 Salı

Çözüm, geleneğin ihyasından ibaret


Bugün Muhiddin İbn-i Arabi, bir sahabe değildir, bir tabiin değildir, bir tebaı tabiin değildir, daha sonraki dönemde gelmiştir ama direkt Kur’an’ın kaynağından konuştuğunu söyler. Bugün kayıp olan bir tefsiri vardır ki, 64 cilt tuttuğunu söyler kendisi. Sure-i Kef’e kadar getirebildiği bir tefsirdir. Bu tefsirde tek bir ayeti, üç makamdan izah eder. Önce bir ayeti, ‘şeriat‘ makamından, şeriat çekmecesinden çekip anlatır. Yani gramer ve zahiri özelliklerini anlatır. Ondan sonra, o ayeti yerine yerleştirir ve bir üst çekmeceden aynı ayeti çeker, ona yol yani ‘tarikat’ manası ile izahatlar getirir, aynı ayete ve sonra yerine yerleştirir ve üçüncü makamdan yani ‘hakikat’ mertebesinden ve çekmecesinden, aynı ayeti yorumlar. Yani aslında bir oturuşta, 3 ayrı tefsir yapmaktadır, adeta 3 ayrı tefsir yazmaktadır, aynı anda. Bunların hepsi, Kur’an ve Sünnet mirasına birer katkıdır. Bu beşeri katkıyı dışlayan yaklaşımlar, sonunda ‘fundamantalizm’ denilen akımı ortaya çıkarırlar.

Kur’an’ı anlamanın dereceleri var. Mushafı anlamak için, Arapça bilmek gerekir. Kur’an’ı anlamak için değil, mushafı anlamak için, Arapça bilmek gerekir. Mushaf, Arapça yazılmıştır. Ama Arapça bilenler de, anlamamışlardır. Ebu Cehil, Arapça bilir. Mushafı anlamamıştır mesela. Dolayısyla, Kur’an’ı anlamak, çok daha fazla meziyetler ister. Mushafı anlamak için, Arapça gerekirken, Kur’an’ı anlamak için, ‘Allahça’ gerekir. ‘Allahça’ dilini bilirsen, o zaman, Kur’an size konuşmaya başlar. Yani burada Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra, varisi-i Muhammedi olan kimseler, Peygamber Efendimizin manevi mirası. Kimseler onlar! Çünkü Peygamberimiz buyuruyor ki; ‘Peygamberler, maddi miras bırakmayız.’. Yani manevi miras bırakırız. Hz. Muhammed (s.a.v) varisi olan kimseler, isterse kendisinden 3 bin sene sonra gelsinler, ‘Muhammediyyet şuuru, kendisinde zuhura gelmişse’ bunlar hükmen sahabidirler. Ben sahabe tanıyorum yani, Peygamberimizi görmüş, tanımış, yemiş, oturmuş, içmiş, muhabbet etmiş, insanlar tanıyorum. Bize göre hakikat aleminde, diğerlerine göre izafi alemde, diğeri izafi zaten. Ebu Cehil de, Hz. Peygamber’i, gördü! Peki burada kastedilen şey nedir? Hangi alem, hakiki alem ona bakmak lazım.

Kur’an ana ekseni verir, Kur’an ana mihveri verir, siz Kur’an’dan aldığınız ilham ile çağa söyletirsiniz. Şair Mehmet Akif rahmetlinin, sözünde ifade ettiği gibi. Aslında bizim tarihi süreç içinde bir sanat inşaa edebilmemiz, İslam merkezli, İslam endeksli bir medeniyet ortaya koyabilmemiz, tarih olarak, ara bölge dediğimiz yani Kur’an ve Sünneti, bu manada yorumlayabilecek, o filtreye ihtiyaç olduğundan dolayıdır ve bu filtrenin de adı; tasavvufi irfani filtredir. Hikmet ve irfan filtresinden geçirilerek alınır. Eğer bu hikmet ve irfan filtrenizi kaybederseniz. Mesela Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde, uzun zaman duvarda asılı duran Kazasker Mustafa İzzet’in meşhur talik hattı ‘Şüphesiz Allah güzeldir ve güzellikleri sever.’ hadis-i şerifini, meşhur bir hattat, levha yazacağı zaman, bakınız güzel bir söz seçiyor. Sonra meşhur hattat onu bir tür plastik sanat diyebileceğimiz bir şekilde kağıda adeta resmediyor. Sonra meşhur müzehhib veya müzehhibe, geliyor ve bu kadar kıymetli bir sözün etrafını ben süsleyeyim diyor. Süslüyor, tezyinatını yapıyor. Ondan sonra meşhur bir marangoz, ahşap ustasının elinde muhteşem bir çerçevesi yapılıyor ve çok da güzel bir mekana asılıyor. Bakınız burada bir zincirleme kreatif süreç var. Bu sürecin tabii ki kaynağında görüldüğü gibi, bir hadis var. Bakınız bir hadis, nelere sebebiyet veriyor. Ama siz bu ara filtreyi kaybederseniz, bugün sadece medrese ilimlerine indirgenen İslam anlayışında, size bu söz nakledildiğinde, ‘Bu sözün, ravileri kimler?’, ‘Bu söz sahih, değil, budur’, gibi eleği ile sepeti ile uğraşacaksınız demektir. Ondan sonra, hadisin gramer özelliklerine takılıp kalacaksınız. Bu nedenle, tasavvufi ve irfani perspektif, kolay elde edilen bir süreç değil. Bizim geçmiş mirasımızın elde ettiği bu perspektifi, bu geleneği ihya etmekten başka, acizane bu fakir, başka bir çözüm yolu bulamıyor. Çözüm, geleneğin ihyasından ibaret.

Geleneğin ihyası, geriye dönüş demek değildir. Geleneğin ihyası, bu işin ulemasının, üstadlarının anladığı ve vaaz ettiği prensipleri bilirsek eğer, o prensipler doğrultusunda, bugüne tatbik edebilirsiniz. Binlerce yıl geçtikten sonra, bir Aristoteles’in, yeniden okunması sureti ile Batı Rönesans yapmıştır. Batı’nın Rönesansının fikirsel kaynağı Aristo’nundur. Yani Aristo’nun, yeniden bir okumaya tabi tutulması ile elde edilebilmiştir. Bizim tarihimizdeki ‘Kurucu bilgeler’, ‘Kurucu babalar’, bir Muhiddin, bir Celaleddin, bir Yunus, bir Hacı Bektaş, bir Hoca Ahmed Yesevi hazretleri gibi ki, çok daha fazla isim burada zikredebiliriz. Bu isimlerin zamanları, sözleri tükenmiş, bitmiş, gitmiş değildir.

Mahmud Erol Kılıç
(İstanbul Gazetesi, 14.06.2016)

Urfa'da Osmanlı mevlevî dervişleri (1910)

20 Haziran 2016 Pazartesi

Konser: Cinuçen Tanrıkorur bestelerinde tasavvuf mûsıkîsi

Müziği Düşünmek

Müzik ve düşüncenin, ilk bakışta biraraya gelmeleri pek mümkün olmayan, birbirinden uzak iki farklı alan oldukları zannedilir. Genel algıya göre müzik insanların eğlence isteklerini karşılayan, enstruman çalıp şarkı söyleyerek eğlenmelerine yarayan bir araçtır ve müzik hakkında bir düşünce ortaya koymaya çalışmak da beyhûdedir. İnsan, düşünmek gibi zihinsel bir çabayı daha başka alanlar için sarfetmelidir. Ancak buna rağmen kadîm düşünce geleneğinde, müzik hakkında ciddî ve heyecan verici düşüncelere rastlamak mümkündür. Bu da, müziğin zihinle ilgili faaliyetlere de imkân tanıyan geniş bir düşünce malzemesine sahip olduğunu göstermektedir.

Kadim düşünürler, müzik hakkında kendi zamanlarını aşan ve bugünkü müzik araştırmacılarının ufuklarını açabilecek nitelikte, hayli derinlikli müzik düşünceleri ortaya koymuşlardır. Meselâ Pythagoras’ın müziği kosmos ile izah etmesi ve ona kozmik bir mânâ yüklemesi, Konfüçyüs ve Konfüçyanizm’in Çin pentatonik sistemine ait beş sesin her birine yüklediği mânâ ve her sesi toplumsal bir sınıf veya statü ile izah etmeleri, müzik düşüncesi açısından oldukça önemlidir.

Bunların yanında, İslâm medeniyet havzasında El-Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İhvân-ı Safâ gibi düşünce topluluklarının ortaya koydukları müzik düşüncesi, gerçekten muhteşem ve İslâm medeniyetine yakışır niteliktedir. İslâm düşünürlerinin bu konudaki çalışmaları, hem oldukça yeni, ilginç, heyecan verici ve hem de varlık ve kâinat tasavvur ve tahayyüllerini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir. Düşünürlerinin yanısıra, Hz. Mevlânâ ile birlikte Şirazlı Ruzbahan Baqlî’den başlayarak yakın zamanlara kadar pek çok önemli mutasavvıfın yeni, ilginç, ufuk açıcı ve heyecan verici müzik düşünceleri de önemlidir.

Müziği Düşünmek okurlarımızı, kendini bu konuya hasretmiş, hem teorik hem de pratik olarak vukûfiyet sahibi bir entelektüelin yazıya aktarılmış düşünceleriyle buluşturuyor.

Yalçın Çetinkaya, Müziği Düşünmek
Büyüyenay Yayınları, 256 Sayfa, 20 TL

Güldür gül



Gül olanın aslı güldür, Peygamberin nesli güldür,
Girdim şahın bahçesine, cümlesi aşı güldür gül.

Asmasında gül dalları, kovanında gül balları,
Ağacında gül hâlleri, selvi çınarı güldür gül.

Açıl gel ey gonca gülüm, ağlatma şeydâ bülbülün,
Şu inleyen garib dilin, âh-u efgânı güldür gül.

Gülden terâzi yaparlar, gül ile gülü tartarlar,
Gül alırlar gül satarlar, çarşı pazarı güldür gül.

Gel hâ gel gül ey Nesîmi, geldi yine gül mevsimi,
Bu feryad bülbül sesi mi, sesi feryâdı güldür gül.

Nesîmi

1900'lerin başında İstanbul

Süheyl Ünver'in Bursa Defterleri'nden: Muradiye

17 Haziran 2016 Cuma

Senin aşkın ile câna gece, gündüz yanarım

Lütfi Filiz Hazretleri tetebbû esnâsında
Senin aşkın ile câna gece, gündüz yanarım
Bu mukaddes odu lütf etmesen elbet donarım
Nereye atf-ı nazar kılsa gözüm hep sanadır
Bütün eşyada cemâlin görüp, ismin anarım

Bana bahş eylediğin aşk ile sevdim seni ben
Ne güzel dert ile dermanını buldu bu beden
Ebedî hayy olur elbet senin aşkınla ölen
A benim sevgisi bol menba-ı aşkım, pınarım

Dedi: “Aşkım dayanılmaz, tutulan etsin hazer”
Dedim: “Âşık olanın aklı başında ne gezer”
Dem olur hicr ile ağlar, dem olur vaslı sezer
Ne doyar aşkına gönlüm, ne şarabın kanarım

Yürü FÂNÎ yüreğin yâr ile çırpınsın heman
Kâh olur kabz-ı tecellî, kâh olur bast-ı cenân
Sana aşk dersini cânân okutur gizli, ayân
Bu garamla tutuşan kalbimi dosta sunarım

Lütfi Filiz (Fânî)
20. 05. 1960

16 Haziran 2016 Perşembe

Biz bu dünyaya hakikati, bulmaya bilmeye geldik

Mahmud Erol Kılıç ve söyleşiyi gerçekleştiren Şamil Kucur
Biz bu dünyaya hakikati, bulmaya bilmeye geldik. Zira hakikat, bizim kendi aslımız. Biz kendi aslımızı arıyoruz. Yani hakikat diye bizden ayrı, bizden ayrık varlık yok. Bizim hakikati arayışımız, aslında bizim kendimizi arayışımız. Kendimizi arayışımız aslında, Allah'ımızı arayışımız. Kendimizi bulduğumuz noktada, Allah'ımızı buluyoruz. Çünkü, Allah "Ben size, kendi ruhumu üfledim" diye buyuruyor. Bizim kendimiz ile uğraşmamız aslında, Allah'ı arama çabasının bir uzantısıdır. Allah kendi kendine konuyor, aslında. Dolayısıyla seyir, Allah’tan, Allah'adır. Biz, Allah'ın mülkünde, Allah'ın sıfatlarının, uzantıları olarak, tecelli etmiş, aslında nurani varlıklarız. Ama görmüyoruz ama bilmiyoruz. Allah "Ben sizdeyim ama görmez misiniz" buyuruyor ayet-i kerimede. Başka bir ayetinde ise "Her nerede iseniz, ben sizinleyim" buyuruyor.

Mahmud Erol Kılıç
(İstanbul Gazetesi, 13.06.2016)

Küre Yayınları'ndan yeni kitaplar

Müzik, hem tarihsel kimlik oluşumunu mümkün kılan ruh ve düşünce tavrının doğrudan tebarüz ettiği ritmik bir ifade, hem farklı milletleri ve kültürleri aynı ruh ikliminde buluşturan sihirli bir kudret, hem de oluşan birliğin ve üst-kimliğin belki de en önemli tarihsel hafızasıdır. Osmanlı-Türk kimliğini diğerlerinden farklı kılan özellik, bütün bu ilişkiler yumağını kuşatarak karakter kazandıran ruh ve düşünce tavrının merkezi hüviyette bir tarihsel kimlik iddiasına sahip olmasıdır.

Müziğin toplumu birleştirici ve dönüştürücü rolünün tarihsel bir perspektif içinde ele alındığı bu kitap, ana metin dışında, Türk, Süryani, Ermeni, Rum, Keldani, Kürt ve Yahudi müziğiyle ilgili yirmi üç söyleşiyi ihtiva ediyor. Çalışma, kendi müziklerini yine bizzat kendileri muhakeme eden her bir ismin değerli katkılarıyla meseleye etraflı bir bakış sunuyor.

Kitapta, ilgili röportajları okuyucunun cep telefonları ve tabletlerinde izleyebilmeleri için QR Code kullanıldı. Aynı şekilde bazı örnek müzik parçaları QR Code’lar sayesinde, hazırlanan internet sitesi üzerinden dinlenebilmektedir. Bu özelliği ile kitap, okuyucusuna sesli ve görüntülü interaktif özelliklere sahip bir okuma imkanı sunmaktadır.

Katkıda bulunanlar: Arda Ardaşes Agoşyan, Celâleddin Çelik, Fransua Yakan, Gabriel Aydın, Gönül Paçacı, Hristos Psomiadis, Karen Gerson Sarhon, Kevork Tavityan, Mehmet Atlı, Miltiadis Papas, Murat İçlinalça, Nişan Çalgıcıyan,Nuri Özcan, Ömer Tuğrul İnançer, Ruhi Ayangil, Sadettin Ökten, Safa Yeprem, Salih Bilgin, Selim Hubeş, Turgay Üçal, Vedat Yıldırım, Yakup Atuğ, Yalçın Çetinkaya.

Rıdvan Şentürk, Müzik ve Kimlik
Küre Yayınları, 432 Sayfa, 32 TL

Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyılın sonundan itibaren Habsburg sınırında toprak kaybetmeye başlaması onu yeni savunma stratejileri geliştirmeye itmiş; temel politikanın yeni fetihler olduğu sınır bölgesi anlayışı yerini sahip olunan toprakları elde tutma siyasetine bırakmıştı. Bu değişim, Hristiyan dünyasıyla kuşatılmış bir bölge olarak en çok Bosna’yı etkiledi.

Bu kitap, Novili Ömer Efendi’nin Târîh-i Bosna adlı yazma eserinin çeviriyazısını ve eser, müellifi ve dönemin Bosna eyaleti hakkında bir girişi ihtiva ediyor. 1736-1739 arası yılları kapsayan yazma eser, Habsburg kuvvetlerinin Bosna eyaletine yönelik saldırılarını, Osmanlı valisi Hekimoğlu Ali Paşa’nın Bosna halkıyla birlikte bu saldırıları bertaraf etme mücadelesini ve buna bağlı olarak Avusturya topraklarına yapılan akınları anlatıyor. 1743’te Fransızcaya, 1789’da Almancaya, 1830’da İngilizceye çevrilen eserin tam metni Türk okurla ilk defa buluşuyor.

Novili Ömer Efendi, Tarih-i Bosna
Hazırlayan: Fatma Sel Turhan

Küre Yayınları, 135 Sayfa, 18 TL


Kâtib Çelebi hiç şüphesiz 17. yüzyıl Osmanlı kültürünün en meşhur şahıslarındandır. Çığır açmış eseri Keşfü’z-zunûn gibi, “Osmanlıların coğrafya literatürünün başyapıtı” unvanına sahip Cihannümâ’sı da, Mizânü’l-hakk yanında, hem İslam coğrafyasında hem de Batı Avrupa’da ciddi bir ilgiye mazhar olmuş, ilim ve fikir çevreleri tarafından birer referans kaynağı olarak kullanılmıştır. Bu çok yönlü bilim adamına olan ilgi derinleşerek devam etmektedir.

Avrupa kaynaklarıyla temasının, Kâtib Çelebi’nin düşüncesi, dünya tasavvuru ve metodu üzerinde nasıl bir etkiye yol açtığına özel bir önem atfetmek gerekir; bilhassa bir bilimdalı olarak coğrafyanın gelişimi ve metottaki muhtemel değişiklikler dikkate alındığında. Gottfried Hagen, Cihannümâ üzerinden bir 16. yüzyıl Osmanlı âliminin dönemini, çalışma tarzını ve bir eseri ortaya koyuş şeklini titizlikle incelediği bu çalışmasıyla, Kâtip Çelebi’nin Osmanlı düşünce dünyasındaki yerine ışık tutuyor.

Elinizdeki eser, ülkemizdeki Osmanlı-Türk düşüncesi araştırmalarına eklenecek kıymetli bir halka.

Gottfried Hagen, Bir Osmanlı Coğrafyacısı İşbaşında
Kâtib Çelebi’nin Cihannümâ’sı ve Düşünce Dünyası
Çeviren: Hilal Görgün

Küre Yayınları, 518 Sayfa, 45 TL

15 Haziran 2016 Çarşamba

Ken'an Rifâî Sempozyumu Konseri



Solist: Elif Ömürlü Uyar
Klasik Kemençe: Lâle Akay Umul
Kanun: Gül Güldaş
Ud: İbrahim Kararoğlu
Bendir: Meleknaz Keleş
Dâire: Sibel Yel

1. Nihâvend İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: Ken’an Rifâî Hz.
Usûl: Düyek

Gafil, ne için usanmıyorsun
Hâlâ mı cihâna kanmışın sen
Hak’dan da mı hiç utanmıyorsun
Gafletlere pek de dalmışın sen

2. Nihâvend İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: Ken’an Rifâî Hz.
Usûl: Düyek

Ey Habîb-i Zülcelâl, mâşûk-ı Rabb-i Kibriyâ
Sensin ancak, pâdişâh-ı âzamı her dü serâ
Lâ-yuad isyân ile geldim huzûra pür-hicâb
Kıl şefâat, merhamet, mahbûb-i yektâ-yı Hudâ

3. Hüseynî Bûselik İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: Yusuf Ömürlü
Usûl: Düyek

Can mısın, cânân mısın, sayyâd-ı bî-âmân mısın
Söyle dilber, yoksa sen bir âteş-i sûzân mısın
Kalb-i uşşâka senin bir gamzen âteşler saçar
Söyle Allah aşkına, sen Yûsuf-ı Ken’ân mısın

4. Hisar Bûselik İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: Vasfi Emre Ömürlü
Usûl: Düyek

Gel ey derviş, seninle sözleşelim
Garîbiz biz, bu dünyâda bilelim
Gönülden hubb-i dünyâyı silelim
Cihan köprüsünü bir hoş geçelim

Taksim

5. Acem Aşîran İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: İzzeddin Hümâyî Bey
Usûl: Müsemmen

Yâ Rifâî, ben seninle ahd ü peymân eyledim
Şem’-i dîdârında yaktım cismi, kurbân eyledim
İttisâlim pek kadimdir, nerde olsam ben, senin
Dâimâ nûr-i cemâlin, aşk u îmân eyledim

6. Acem Aşîran İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: İzzeddin Hümâyî Bey
Usûl: Sofyan

Ben ben isem, canda değil
Ben sen isem, tende değil
Sen ben isen, ten can olur
Can ten olur, bende değil

7. Hicazkâr İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: İzzeddin Hümâyî Bey
Usûl: Sofyan

Bir nokta idim, kıldı beni kamet-i Tûbâ
Giydirdi elifden beni tâ yâ’ye o Mevlâ
Âyanda iken gizlice bir gevher-i yektâ
Rabbim beni kıldı ulu bir Kâbe-i ulyâ

8. Hicazkâr İlâhî
Güfte: Ken’an Rifâî Hz.
Beste: Ken’an Rifâî Hz.
Usûl: Sofyan

Rifâî Seyyid Ahmed’dir figanım
Nasıl onsuz geçer bir dem zamânım
Mürüvvet yâ Rifâî, sen emânım
Hemân aşkın benim dînim, imânım

Ses Kaydı ve Video: Adnan Kurtul

Osmanlı'da bir mevlevî neyzen (1900'ler)

Osmanlı mevlevî dervişleri (1890'lar)

Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç: "Artık Anadolu erenlerinin konuşma vakti geldi."





Mana süratten kaçar. O zaman sürat, süratlendirme eylemlerinin insan psikolojisine olan menfi tesirleri gibi birçok konu devreye giriyor. Yavaşlatılmış şehirler ihtiyacı çıkıyor ortaya. Tasavvufun huzur, temkin, itminan, istikrar kavramları bize bu konuda yardımcı olamaz mı? Bizim aydınlarımız bu irtibatı kurabilecek vizyona sahip değiller. Zihinsel parçalanmışlık yaşadıkları için irtibat kurabilme kabiliyetlerini kaybettiler. Bilim adamıysa eğer geleneksel bakış açılarına total bir ret söz konusu. Bir tür bilimsel yobazlık içerisindeler. Maalesef öbür tarafta da başka bir yobazlık söz konusu... Diriliş dizisinde sıkça vurgulanan Kayı Boyu vurgusu da bir yeni kurgudur. Ben Kayı boyunun neşet ettiği söylenilen İran Türkmen'indeki "Yeke Gavuz" köyüne kadar gittim. Osmanlı evet Kayı boyundandır fakat o kadar Kayı'cı değildir. O kadar soy sopçu değildir. Osmanlı'nın derdi Îlâ-yi Kelimetullâh'tır. Yani Allah'ın adını en yükseğe çıkarmak ve onu her yere ulaştırmaktır.





Osmanlı liyakate bakan, elinin altında bulundurduğu bütün etnik yapılardan kabiliyetli insanları devşiren, devşirmesini bilen bir devlet. Ama "benim köylüm olsun, benim kabilemden olsun" yaklaşımı köylü bir yaklaşımdır. Bugünkü dindarlar maalesef Osmanlı medeniyeti seviyesinde olmadıkları için bu tür saiklerle hareket ediyorlar ve bana göre yanlış yapıyorlar. Sen hemşehrini veyahut cemaatini kayırırsan bir başkası da gelir onların işine son verir. Ve bu tıpkı köylülerin kan davası gibi sürer gider. Osmanlı ise bir şehirli medeniyettir... Hasılı bence artık Anadolu erenlerinin konuşma vakti geldi. Tabii ki her şeyden evvel biz onların ne dediğini biliyorsak... Fabrika ayarlarına dönüş lâzım. Çok fazla oynama yapıldı... Öze dönüş zamanı.

Mahmud Erol Kılıç

14 Haziran 2016 Salı

"Yaşamak yaralanmaktır. Yaralanmak da güzel."


Kendimizi tanımak… Ruhumuzun mahzenlerinde bizden habersiz yaşayan bir alay misafir var. Berhanenin bazen bir, bazen birkaç odası aydınlık. Işık binanın üst katlarında. Kendini tanımak. Kendini, yani eriyeni, dağılanı, dumanlaşanı. Sen acıların, utançların, zilletlerinle aynısın. Rüyaların, hayallerin dileklerinle bir başkası. Gideceksin. Tanrılar bile rolünü bitiren aktörler gibi kâh birer birer, kâh hep beraber çekiliyor bu sahneden. Senin zavallı gölgen zaman perdesine belki bir kere bile aksetmeden, oyuna katılmaya bir kukla gibi unutulup gidecek.
- Cemil Meriç, Bu Ülke

Hakikat o kadar çirkin mi? Neden süprüntü kutularından tedarik ettiğiniz paçavralarla sarıp sarmalıyorsunuz? Yalan daima asil değil ki? Donmuş ruhunuz. Ne ümidin sıcaklığı, ne sevginin alevi Sibirya’da vahalar yaratabilir. Derinlere inmeyen bir tecessüs; kumları avuçları ile iten, toprağın bağrındaki coşkun sulara inmeyen, çölde artezyen fışkırmayan, fışkırtmak istemeyen ürkek, mecalsiz, hasta bir tecessüs. Kurumuş bir deve dikenine benziyor ruhunuz, rüzgârların sürüklediği bir deve dikeni… Yapraklarınız dağılmış, çiçekleriniz dökülmüş, meyveniz yok. Bir ağaç iskeleti ruhunuz. Bulmaktan korkarak arıyorsunuz. Neyi? Akmayan bir çeşmeye benziyor ruhunuz. Hoyrat eller musluğunu bile sökmüşler. Kitabesi? Kitabesi silinmiş. Kanatları yok ruhunuzun. Galiba kanatsız doğmuş. Yeis kadar şifasız, kutuplar gibi… Hayır kutuplara benzer tarafınız yok. Sadece hastasınız. Birçok insanlar gibi, insanlık gibi hastasınız. Hayat atılış demek, ileriye, yeniye, maceraya. Çamura saplanmış bir araba. Metrûk, camları kırık ve rengi solmuş. Zindanınızın kapıları açık, ama siz hasır bir iskemle kadar o zindanın eşyasından olmuşsunuz. Ve sırtınızda taşıyorsunuz zindanınızı. Yalnız sesiniz, yalnız kelime. Uzaklardan gelen ve kime ait olduğu bilinmeyen bir ses. Ve bozuk bir plaktan dökülen kelimeler. Hep aynı. Ve gömülmesi unutulmuş bir cenaze kadar sıkıcısınız bazen. Susuzluğu arttıran ve ağızda buruk.. hayır sadece acı sadece kekremsi bir tat bırakan deniz suyu gibi bir şey. Başlamadan biten bir oyun bu, güldürmeyen, ağlatmayan bir oyun. Kader bazen çok ahmak bir rejisör. Biz de rollerimizi beceremiyoruz galiba. Güller ıtır olur dağılmadan. Acılar hatıralaşınca güzelleşir. Şâir, kendi rüyamı çaldım kalbinin boşluğunda diyor. Rüyalarımızı çalacak gitar? Işığa borcumuz yok, o bizim için doğmuyor ki, güneş bizi ısıttığının farkında bile değil, ırmağa teşekkür borçlu değiliz. Şükrün, bir şuurun, bir niyetin, bir fedâkârlığın aks-i sedasıdır. Şâir, ben kadehimi diktiğim zaman ziyafet sona erdi, şarap kalmışsa uşaklar içsin, diyor. Boş bir kadehi dudaklarına götürmek. Hazin olan bu. Kadehte bir cür’a bile yok. Hatta kadeh de yok ortada. Hem kadeh, hem bâde, hem bir şuh sâkidir gönül. İçtiğin hayal kadehindeki rüyalarındır. Neden bu rüyaları sen de görmedin? Yaşamak yaralanmaktır. Yaralanmak da güzel.
- Cemil Meriç, Jurnal Cilt 1

Cemil Meriç'in nadir fotoğrafları





Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. Mabede bayağılar giremez.

Cemil Meriç

13 Haziran 2016 Pazartesi

Hattat, şair ve iyi bir bestekâr: VI. Mehmed Vâhideddin



Son Osmanlı padişahı VI. Mehmed Vâhideddin hattat, şair ve iyi bir bestekârdı. Klasik Türk mûsıkîsi farklı makamlarında bestelediği 63 eserden günümüze 41 eseri ulaşmıştır. Bunlar arasında Sultan III. Selim'in "Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsun etdi felek" şiirini sûzinâk makamında; Şeyh Gâlib'in "Ey nihâl-i işve bir nevres fidanımsın benim" şiirini ferahnâk makamında; "Gencînen olsam vîrân edersin" adlı şiirini sazkâr makamında; Fuzûlî'nin "Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn" şiirini nihavend makamında bestelemiştir. Taif'teyken bestelediği şarkıların güfteleri daha çok vatan hasretini ve geride bıraktıklarından haber alamamanın acılarını yansıtır.

Türkân Alvan, M. Hakan Alvan, Saz ve Söz Meclisi, sf. 164

Doğu ve Batı müziğine âşina bir mûsıkîşinas: Abdülaziz



Sultan Abdülaziz hattat, ressam, şair ve hem Doğu hem Batı müziğine âşina bir mûsıkîşinastı. Kendisi Avrupa'yı ziyaret eden tek Osmanlı padişahıydı. İngiltere ziyaretinde onuruna Sultana Kaside adlı bir kantat sunan sanatçıları mecidiye nişanıyla ödüllendirdi. Ney, lavta ve piyano çalan Sultan Abdülaziz'in muhteşem bestelerinden sadece 4 eser günümüze ulaşmıştır. Ancak bunlar bile onun nasıl bir mûsıkî dehası olduğunu göstermeye yeter. Maalesef bu hassas Osmanlı sultanı, siyaset icabı sadece pehlivanlık ve horoz dövüşüyle ilgilenen kaba Türk figürü olarak seviyesiz fıkralarda kullanılmıştır. Sultan Abdülaziz 1876'da tahttan indirildikten sonra esarete ve ağır hakaretlere maruz kaldı ve iki ay sonra şehit edildi. Katledilişinden önce şiirini muhayyer makamında kendi bestelemiştir.

Türkân Alvan, M. Hakan Alvan, Saz ve Söz Meclisi, sf. 162-163

Önce bestekâr, müzik adamı, sonra padişah: III. Selim



Türk mûsıkîsinin en büyük bestekârlarından Sultan III. Selim başarılı bir neyzen, tanbûrî ve şairdir. Tahta geçmesiyle sarayı devrinin şair ve musıkişinaslarının adeta cenneti oldu. Asrın büyük dîvân şairi Şeyh Gâlib Dede ile samimi dostluğu Sultan III. Selim'in mevlevîliğe ilgisini artırdı. Klasik Türk mûsıkîsinde çığır açan bir dahi olduğu için müzikologlar Sultan III. Selim hakkında "önce bestekâr, müzik adamı, sonra padişahtır" derler. Sûzidilârâ Âyin-i Şerîfi dışında durak, tevşih, ilâhi, peşrev, saz semâîsi, kâr, semâî, köçekçe ve şarkı formunda 100'ü aşkın eseri günümüze ulaşmıştır. Türk mûsıkîsİ sanatkârlarına daima destek olan Sultan III. Selim; bestelediği bir eserinden dehasını keşfettiği İsmail Dede'yi saraya alıp kendine musâhib (sohbet arkadaşı) ve ser-müezzin yapmıştır.

Türkân Alvan, M. Hakan Alvan, Saz ve Söz Meclisi, sf.159

Meşakkat çekmeyen bulmaz terakki

Borlu Ahmed Kuddûsî [k.s.]
(1769-1849)
Ol kadar iksâr-ı zikr it ki münâfıklar sana
Diyeler Mecnûn mürâ'î 'aklı yok erkânı yok

Celîsidir Hudâ çün zâkirinin
İbâdet var mıdır ezkâra benzer

Nâsa görünme hem görme nası bulgıl selâmet
Rü'yetde gaflet gafletde hıclet olmamak olmaz

Reva mı subha dek yatub uyuman
Dün ü gün hâb ile merdân olunmaz

Meşakkat çekmeyen bulmaz terakki
Belâsız vuslat-ı cânân olunmaz

Ma'şûkına elbetde irer 'âşık eğer kim
Ağyarını terk eyleyüben gitse yolınca

Mer'aşîzâde Borlu Ahmed Kuddûsî [k.s]

Yalnız gidenin hâli harap, ömrü hederdir

Lütfi Filiz (Fânî)
1911, Tire - 2007, Tire
Yalnız gidenin hâli harap, ömrü hederdir
Yol göstereni olmayanın zevki kederdir

Doğru bilici öncü gerek yolcuya, zira
Çıkmaz yola sapmış olanın derdi beterdir

Bir mürşid-i kâmil ara, boş geçmesin ömrün
Şeksiz yolu aydınlatan ol şems-i zaferdir

Tut dâmenini aşk ile sen ol ulu zatın
Zan zulmetin yok eden ol nur-ı seherdir

Her âşıka yokluk gerekir almak için yol
Benlik bırakır yolda seni, terki hünerdir

Her zahmeti rahmet bilir Hak yolcusu elbet
Her cevr ü cefâ; aynı safa, dürr ü güherdir

Bel bağladığın aşk ipini dosttan ayırma
Yol ehline teslim olunan sır bu kemerdir

Hak gezdirir her bir durağı zevk ile seyret
Ta gayesi Hak'tan sana bir lütf-i eserdir

Aşk kervanının başbuğuna bağlı bu FÂNÎ
Hep mahmil-i aşkında kalır, gör ne seferdir.

Lütfi Filiz (Fânî)
20.07.1962

10 Haziran 2016 Cuma

Sermayenin pomat sürülmüş takma pos bıyığı MHP

Çizim: Pawel Kuczynski
Türk vatanı Küçük Asya’nın dâr-ül İslâm haline gelmesiyle doğmuştu. Bu hadise vatan anlayışını olduğu kadar bir Türk düzenini de tahakkuk ettirmemiş olsaydı gerçekleşemezdi. Hâlbuki beynelmilel büyük sermayeden medet umanlar “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, o büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!” diyordu. Neden? Çünkü beynelmilel büyük sermayenin Greklere bir vatan temin ettiği gözler önündeydi. Şimdi artık onların “megali idea” ideologisi olduğu gibi Türklerin de “büyük ülkü” ideologisi olmalıydı. Nasıl Grekler müesses din kurumlarının ötesinde ulusal inanca sahip çıktılarsa Türklerin de işlerini Türkçe ezan okuyarak görmeleri gerekiyordu. Ziya Gökalp’in Gazi’ye istidaları doğrultusunda “God bless America” “Tanrı Türk’ü korusun” oldu. Alparslan Türkeş 27 Mayıs 1960 sabahı bütün Türkiye’yi “NATO’ya ve CENTO’ya bağlıyız” tehdidi ile titretti. Bu tarihten 12 Eylül 1980’e kadar dokuz ışık doktrini ülkücüleri her dereceden solcularla çatıştırdı. Çatışmalarda beynelmilel büyük sermaye aynı ateşli silahları solculara ve ülkücülere nöbetleşe kullandırdı. 12 Eylül 1980 akabinde ise o doktrini vaz eden şahıs “Biz hapisteyiz, fikrimiz iktidarda” dedi.


Gerçek o ki, o fikir iktidardan hiçbir vakit uzaklaşmadı. Gerçek o ki, o fikrin fikriyatla, tefekkürle hiçbir ilgisi yoktu. İktidarın kendisiydi o fikir. Nedir iktidar? Dünyanın süsüyle gözü kamaştığı için aceleciliğe kapılanların, hakkı müdafaa bahsinde yaya kalanların yücelttiği şeydir. Turancılık Türk toprakları fikrine meriyet tanımıyor. Bu da dâr-ül İslâm kavramının reddi demektir. Bu yaklaşımla ancak beynelmilel sermayenin fedailiği yapılabilir. Bu fedailikteki rezalet işverenin çalıştırdığı elemana hiç kıymet atfetmeyişindedir. İcabında her şey olabilmek ülkücülüğün şanındandır. Rol icabı. Fişi çekilebilen bir cereyan, korkutucu bir pos bıyık; ama takma.

İsmet Özel, 10 Haziran 2016
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Sermayenin mekik yağı AKP'nin kutlu yürüyüşü

Çizim: Pawel Kuczynski
Günümüzün vukuatına aslımıza dair kaziyenin ışığında bakmağı reddediyorsak dil ile neyi ikrar ettiğimiz bahsinde gaflete düşmüşüz demektir. İçinde nefes almağa çabaladığımız dünya küreselleşmiş dünyadır ve Türkiye mahir bir katakulli ile aslını küreselleşme çabasında arayan insanların dominyonu haline getirilmiştir. Dünyanın küreselleşmesine giden en geniş yolu kapitalizmin ve sosyalizmin barış içinde bir arada yaşayabileceği fikri açtı. Bu fikre paralel olarak Türkiye’yi Cumhuriyet’in ilânı ve tek parti iktidarıyla Dünya Sistemi emrine sokan mantık AKP yönetimiyle hortlatılabildi.

Her şey gözümüzün önünde, faili malûm tarzda cereyan ediyor. Nasıl hiç kimse TL amblemi olarak karşımıza çıkan haça itiraz etmiyorsa Türk milletinin düşmanlarının milletin sözcüsü olarak algılatılma çabalarına da itiraz etmiyor. Böylelikle zirvesi Balkan harpleriyle idrak edilen Türkiye’yi haritadan silme çabalarının bir adı da “Kutlu Yürüyüş” oluyor. Eğer MÜSİAD beynelmilel büyük sermayenin emrinde ve hizmetinde faaliyet göstermekten imtina etseydi bugün kimse Kutlu Yürüyüş lâfzını ağzına alamazdı. Beynelmilel büyük sermaye Türkiye’nin hem sosyalist bir dönüşüm geçirmesini önleme başarısının, hem de Türkiye’nin İslâmî kimliğiyle bir atılım gerçekleştirmesini önleme başarısının bayramını bir yürüyüş nizamında kutluyor. Dil ile “Aldı Nemçe bizim nazlı Budin’i” lâfzını ikrar edene Türk denilmiştir. Kalp ile neyi tasdik ettiğimiz eğer Tahkikat Komisyonu bir yere ve Vatan Cephesi bir hükme varabilseydi âyan olacaktı. Kalbin yolunu Kutlu Yürüyüş kesti. Kutlu Yürüyüş Tanzimat Fermanı’nın neyi tahrip ettiği, neyi ihya ettiği bilgisinin de yolunu kesiyor. Türkiye’de Lât ve Menat Allah’ın kızlarıdır diyenlerin rüzgârı esiyor.

İsmet Özel, 7 Haziran 2016
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Oruç, sabır testisinin içini insanlıkla doldurmaktır


Oruç, güneşi gecenin içinde aramaktır. Aşmaktan kendimizi alamadığımız bütün sınırların öncesinde kavi durmaktır, kulluğunu bilmek, acz ile boyun eğmektir. Gemi azıya almış nefsi dizginlemektir. Dünyayı içimizden çıkarmak, hayata dünyadan daha büyük bir şey olarak bakabilmektir. Öfkeleri gömmek, ihtirasları kurutmaktır. Açlık ekmeğini hamd kâsesine banmaktır. Her can verileni Yaradan aşkına sevmektir. Bahaneleri aşmak, en kıyı ve köşelerine kadar engince insan olmaya durmaktır. Oruç, sabır testisinin içini insanlıkla doldurmaktır. Nimetin kıymetini bilmek, bu bilmenin dahi nimet olduğunu idrak etmektir. Aklı, mânânın önünde diz çöktürmektir. Ağırlıklardan kurtulup tüy gibi hafiflemek, kuş gibi kanatlanmaktır. Rahmetin kurumaz ırmaklarında yıkanıp arınmaktır. Oruç hız kesmek, yavaşlamaktır. Bütün kör koşulardan geri durmaktır. İhtiyat kuşanmak, tevekkül kokuları sürünmek, tevekkül libasına bürünmektir. İnsanlığımızın kumaşında açılan gedikleri istiğfar ipiyle yamamaktır. Benliğin sebep olduğu ne kadar arıza varsa üstümüzde, tek tek onarmaya çabalamaktır. İçinden çıkamadığımız girdapların içinden çıkmaya, bulamadığımız cevapları bulmaya niyet etmektir. Her anı, her nefesi hayırla tesbih etmektir. Uyurken bile ecirlenmektir. Oruç, kalubelaya geri dönmektir. Akdi tazelemek, ahde vefa göstermektir. Paslı kilitleri açmak, isli camları silmektir. Oruç yeniden bakabilmek, yeniden görebilmek, yeniden fark edebilmektir.

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 09.06.2016)

Betonları kıran oruç


Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ve ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, demek ki bir noktadan bakılınca, rûhun ve vücûdun dezenfekte edilmesi oluyor.

İnsanlar, öyle donmuş tarihî şartlar ve biçimler içine girer ki, ruh yaşama sevincini ve anlamını yitirir. Bu betonları kıracak bir çıkış yolu arar. İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşcasına yaşamaya hevesli, iştihalı bir yeni insan yapar.

Sezai Karakoç, Samanyolunda Ziyafet, sf. 7-8

İslâmı ideolojileştiremezsiniz


Sonuçta İslâm bir ilahî yapıdır. İslâmcılığın ‘-cılığ’ı ise, ilahî yapıyı ifâde eden ıstılâha beşer mamûlu bir inşâı dile getirir bir ekin takılması olup ‘-cılık/-cilik’, dondurulmuş, yanî eleştirellik yetisini yitirmiş felsefe-bilim sistemi anlamına gelen ideolojiye alemdir. O hâlde İslâmcılık, son derece yanlış ve kerîhtir. İslâmı ideolojileştiremezsiniz. Olsa olsa İslâmdan esinlenmiş bir ahlâk-toplum düzeni, hattâ ideoloji vucuda getirilebilir. Bu da, ancak Toplumculuk-paylaşmacılık olabilir. İslâm da elbette esinlendiği sistemin, ideolojinin günâhından da sevâbından da sorumlu tutulamaz.

Ş. Teoman Duralı

Füsusu’l Hikem: En eski Metnin Tıpkı Basımı ve Tahkikli Neşri

Büyük bilge Muhyiddin İbn Arabi’nin muhteşem eseri Füsusu’l Hikem’in orijinal nüshası, tahkikiyle beraber Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç ve Doç. Dr. Abdurrahim Alkış tarafından titiz bir çalışmayla yayına hazırlandı. Bu çalışmanın önemi şimdiye kadarki neşirlerin kullanmadığı en eski nüsha sayılan Konevi nüshasına dayanıyor olması. Üç dilde yazılan önsözler, tıpkıbasım ve tahkikli metin bölümlerinden oluşan eser Litera Yayıncılık tarafından neşre hazırlandı.

Füsusu’l Hikem - En eski Metnin Tıpkı Basımı ve Tahkikli Neşri
Prof. Dr. Mahmud Erol Kılıç, Doç. Dr. Abdurrahim Alkış
414 Sayfa, 30 TL
Litera Yayıncılık

Muhammed Ali (1942-2016)


Soru: Koruman  var mı?
Cevap: Bir korumam var. Gözleri olmasa da görebilen, kulakları olmasa da duyabilen, hafızası olmadan her şeyi hatırlayan. Bir şey yaratmak istediğinde ona sadece 'ol' der. En gizli düşüncelerini bile duyandır. Tahmin et bu kimdir. O Allah (c.c.)'tır. O Benim korumamdır, o senin korumandır!


Vietnamlılar bana hiçbir kötülük yapmadılar ki onlarla savaşayım. Louisville'de bize “zenci” deyip köpek muamelesi yaparak en basit insanî haklarımızdan bizi mahrum edenler niye benim üstüme üniforma geçirip evimden 10 bin mil uzakta Vietnam'ın kahverengi derili insanlarına bombalar atıp, kurşunlar sıkmamı istiyorlar? Beyaz köle sahiplerinin kara derililer üzerindeki dünya hâkimiyeti devam etsin diye evimden 10 bin mil uzakta başka bir fakir halkın yakılıp katledilmesine yardımcı olmayacağım.


Soru: Boksu bırakınca ne yapmak isterdin?
Cevap: Uyumak, tek yapacağım şey bu. Hayat gerçekten kısa. 30 yaşındaysan aslında 7 yaşında bile değilsindir. Bunu ispatlayabilirim. 30 yaşındaysan her gün 7-8-9 saat uyuduğunu düşünürsek, yani uyuduklarını birleştirip bir seferde uyursan, uyandığında hiçbir şey hatırlamazsın. Neredeyse 8 yıl bilinçsiz kalmışsındır, 30 yıl boyunca ne kadar seyahat ettin? Git geller büyük ihtimalle 2 yılını almıştır. 10 yıl gitti. Okul 12 yıl sürer. 622'şer saatten 3 yılın da okulda geçer. Film izleme, maç seyretme, maça gitme… Bunlar da yaklaşık 2 yıl sürer. Ev sahibi olana kadar yaşınız 60'ı bulur. Yani hayat gerçekten kısa. 65 yaşına gelsen sadece 16 yıl üretken olabilirsin. İşte bundan sonra yapabileceğim en iyi şey Allah ile buluşmayı beklemek. Gayrimenkul edinmek, boks antrenörlüğü bunlar beni cennete sokmayacak…



Dünya Ticaret Merkezi'ne saldırının ardından CNN muhabiri soruyor: Muhammed Ali, bu dehşetin meydana gelmesine sebep olan teröristlerle aynı dinin bir mensubu olarak neler hissediyorsunuz?
Cevap: Siz Hitler ile aynı dini paylaşan bir mensup olarak neler hissediyorsanız aynısını.