TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

30 Eylül 2016 Cuma

Bugün aykırı bir görüş ileri sürerseniz hemen düşman, vatan haini oluyorsunuz


Sizce 15 Temmuz darbe girişiminin amacı neydi? 
Bu konuda kesin bir şey söylemek için çok erken. Ortada cevapsız kalan bir çok soru var. Ama şu muhakkak, bu darbenin başarı sağlamaması Türkiye için bir nimettir, her bakımdan Türkiye için çok çok olumludur. Bundan sonrası ise meçhuldür. Türkiye’nin mücadelesi, unutmayınız, gerçek bir demokrasiye ulaşmak mücadelesidir. Ve gerek AK Parti olsun gerek Sayın Erdoğan olsun bu mücadeleden istifade ederek, bunu destekleyerek ve demokrasi isteyen bir halkın desteğine sahip olarak bugüne gelmiştir. Bu demokrasiyi koruyabilir, genişletebilirse, AK Parti ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan çok olumlu şekilde tarihe geçecektir. Tekrar edeyim. Demokrasiden istifade ederek bu duruma gelindiği aşikardır. Gerçek demokrasiyi güçlendirirlerse, tarihe olumlu şekilde geçeceklerdir. Ama “Ben şunu yapacağım, daha iyi yapacağım” falan diyerek yapılanı yok etmek, hem Türkiye aleyhine hem de kendilerinin aleyhine olacaktır. Siyasi iktidar desteği çok çok kaypaktır. Bugün seni yüzde 100 ile destekleyen yarın sana karşı dönebilir.

İlk kez bu darbenin sonu farklı oldu. Halk darbeye karşı durdu. 15 Temmuz’u darbeler tarihinde nasıl bir yere koyuyorsunuz?
 İlk defa halk - bunu kim teşvik etmişse, ayrı mesele - sokağa çıkıp karşı geldi. İstemiyoruz, dedi. İster Gülenci olsun, ister ordu olsun, ister bilmemne olsun, “Biz darbeyle işbaşına gelmiş bir hükümeti istemiyoruz” dedi. Bunu üzerine basa basa söyledi, sokaklarda can verdi. Fakat aynı halk iktidarı başka şekilde ele geçirip kullanmak isteyenlere karşı da zamanı geldiğinde direnecektir. Bunu Türkiye idarecilerinin çok iyi bilmeleri gerekir. Büyük laf edilir ama lafla devlet yürütülmez. 1980’lerin başlarında anayasayı yüzde 90 – 93 oyla kabul eden ve Kenan Evren Paşa’yı yine yüzde 90 – 93 ile seçen halk, 20 sene sonra onun yaptıklarını birer birer muhakeme etti ve onu mahkemeye getirdi. Yani bu büyük yüzdelere bakmamak lazım.

Türkiye’de demokraside sizce hangi aşamada? Emekleme, ergenlik? Bence ergenliğe girdi. 40-50 sene emekledi ama demokrasinin ne olduğunu, faydalarını fark etmeye başladı. Ama herkes demokrasiyi kendi görüşüne, kendi çıkarına göre yorumladı. Burada en ileri gelen kimseler de var, “Demokrasi, bir vasıtadır, bir yere kadar kabul edersin sonra terk edersin” gibi görüşler de vardı. Bunun böyle olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bunu halk anlamaya başladı. Ama Türkiye’de eksik olan şu; demokrasi çok yönlü hoşgörüye, karşılıklı hürmete, serbest ifadeye, kültüre dayana siyasi rejimdir. Bu kültür yerleşmemiştir. Türkiye’de birçok yazar var, bir çoğunu okuyorum. Her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Birisi demokrasi adına aşırı milliyetçiliği, diğeri demokrasi adına aşırı dinciliği, başka bir kişi otokrasiyi savunuyor. Bunlar demokratik görüşler değil, serbest ifade demokraside olur. Ama bugün siz aykırı bir görüş ileri sürerseniz, hemen düşman oluyorsunuz, vatan haini oluyorsunuz. Demokrasi kültürü insanın içinde olmalıdır. Demokrasi kültürünü küçük yaşta okullarda geliştirebiliriz.

Peki bu kültürü kim yerleştirecek? Sorumluluk, entelektüel kitleye aittir. Bugün Türkiye’ye hakim olan yeni orta sınıf, demokrasi sayesinde zenginleşmiş, malını mülkünü korumuş ve demokrasi sayesinde gelişmeye devam edebilir, ayakta kalabilir. Onun da aydın bir gurubu var. Esasen Türkiye’de olup bitenlere daha geniş sosyal tarih açısından baktığımız zaman bunların büyük sınıfsal bir değişimin ifadesi olduğunu söyleyebiliriz. Daha Sultan Abdulhamid zamanında güçlenmeye başlayan bir Müslüman taşra orta sınıf, bugün siyasi iktidara sahip olmuştur. Birkaç kolu olan bu yerli orta sınıfın kendine has kültürel değerleri olduğu kadar modernist yanları da vardır. Onun karşısında eskiden siyasi ve ekonomik gücü elinde tutmuş olan veya hakim rejimin eğitimini almış çeşitli kitleler var. Türkiye’nin geçmişte geçirdiği siyasi bunalımların kökenlerini bu büyük sosyal kültürel değişimde bulmak mümkündür. Altmışbeş yıl Türkiye’nin siyasetini içeriden ve dışarıdan her yönü ile bitaraf incelemeye gayret etmiş bir kimse olarak ben Türkiye’nin demokrasi geleceğine olumlu bakıyorum.

Prof. Dr. Kemal Karpat
(Aljazeera, 29.09.2016)

Büyük padişahlara benzetilmek, biraz da siyasi moda


Sizce kabahati neydi Abdülhamid’in? 
En büyük kabahati, ki 100 yıl boyunca bununla suçlandı, istibdadı getirmek, Yıldız Sarayı'nda mutlak bir hükümdar olarak devleti hükümdar etmek. Anayasayı rafa kaldırdı ve bir çeşit diktatörlük kurdu. Hepsi doğru. Bu bakımdan Abdülhamid'i aka çıkarmak mümkün değil. Fakat Abdülhamid'in asıl meselesi, bilhassa İngilizler Mısır'ı, Fransızlar Tunus'u aldıktan sonra başkaydı. Ana siyaseti, 1880'den sonra devleti değil, toplumu içerden kuvvetlendirmek ve nüfusu birbirine daha sıkı bağlarla bağlamak, iç dayanışmayı arttırmak. Böylece bir dini cemaat olan Müslüman toplum, siyasi bir millet haline dönüştü. Bu, hiç ele alınmayan bir meseledir. Gayri-Müslimlerin statüsü de yeni bir şekil aldı.

Yaptıklarıyla modern Türkiye’nin temellerini attığı tezine katılıyor musunuz?
Modern Türkiye'nin ortaya çıkması için gereken temeller Abdülhamid zamanında atıldı. Okulundan ordusuna kadar... Unutmayınız ki Osmanlı Devleti Fatih zamanından beri müesseselere dayanan bir devlettir, bir aşiret devleti değildir. Evet, Abdülhamid devleti Yıldız Sarayı'ndan müdafaa etti, bir otokrattı, istibdat idaresini savundu, bunlar doğrudur. Evet, yurtiçi gezilere çıkmadı, korkuyordu. Birçok şahsi eksiklikleri vardı, ama dünyayı anlıyordu, tanıyordu ve devleti ayakta tutabilmek için, toplumu güçlendirmek için elinden geleni yaptı ve geniş çapta başarılı oldu. Fakat bunları yine müesseseler yani kurumlar yoluyla yaptı, bunların büyük bir kısmı Cumhuriyet’e geçti, Cumhuriyet bunları güçlendirdi ve Türkiye'nin bugünkü hale gelmesini sağladı. Neticede Abdülhamid önemli bir hükümdardır, miras bırakan bir sultandır. Abdülhamid hem iyi, hem kötü tarafları ile incelenmeli, göklere çıkarılmadan hataları ile ama yaptıklarını da inkar etmeden ele alınmalı.

Peki İslamcı mıydı? 
Hayır. Onu çok meşhur eden, adını kötüye çıkaran, Pan-İslamizm meselesi... 1878’de yani o savaştan sonra Balkanlarda yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı zorla yerinden çıkarıldı ve Anadolu’ya göçmeye mecbur edildi. Daha evvel Kırım’dan Kafkaslardaki Müslümanlar da yerlerinden edilerek Anadolu’ya göç etmeye mecbur oldular. 1878’de bu savaşların sonunda Anadolu hem İslamlaşmış hem Türkleşmiştir. Eskiden Anadolu’da yaşayan gayri-Müslim oranı yüzde 35'lerdeyken, nüfus birdenbire yüzde 80’e çıkmıştır. Eskiden çok karışık bir etnik, dinsel yapıya sahip Osmanlı’nın belkemiği Anadolu ve Trakya böylece halkın ezici bir çoğunluğu Müslüman bir ülke haline dönüşmüştür. İkinci olarak 19. yüzyılda Asya’da ve Afrika’da Müslüman ülkelerin hemen hemen hepsi Fransa’nın, İngiltere’nin, Belçika’nın, Hollanda’nın hakimiyeti altına girmişlerdi. 19. yüzyılda halifelik, dünya Müslümanları için bir umut kaynağı haline gelmişti.

Halifeliğin gücü var mıydı? Sembolik olarak anlamlıydı. O yıllarda önceden Osmanlı’nın ismini dahi bilmeyen ülkeler Osmanlı’dan yardım istiyordu. Sumatra, Java, Hindistan... Abdülhamid gerçekçiydi, bu ülkelerin yardımına gitmek imkanı olmadığını biliyordu. Ne parası vardı ne de ordusu... Bunun için Abdülhamid dünya Müslümanlarının halifeliğe gösterdiği ilgiyi kullanmaya kalktı. İngiltere’yi ve Fransa’yı açıkça tehdit etti: Siz benim topraklarıma girerseniz, Anadolu’yu hatta Ortadoğu’yu, Suriye’yi, vs. işgal etmeye kalkarsanız, ben de halife olarak dünya Müslümanlarını size karşı başkaldırmaya davet ederim. Ama böyle herhangi bir teşebbüste bulunmadı. Arap dünyasıyla ilişkileri de güçlendirmeye çalıştı. Sonuçta İslamcılık Batı’nın aleyhine olduğu için, Batı alabildiğine Abdülhamid’e hücum etti. Kızıl Sultan, şu, bu” diye onun en küçük hatasını büyük bir günah gibi göstererek, onu her yönüyle aşağıladı. Sonra biz de Batı’nın yazılarını esas tutarak Abdülhamid’i ona göre tanıdık.

Erdoğan ve Abdülhamid’i birbirine benzetenler var. Sizce böyle bir benzerlik var mı? Son kitabım Kısa Türkiye Tarihi’nde gerek AK Parti’yi gerek Sayın Erdoğan’ı methettim. Çünkü bu parti ve Erdoğan Türkiye’nin tarihini değiştirdi. Erdoğan ile Abdülhamid arasında belki dışarıdan bazı benzerlikler olabilir fakat temelde benzerlik yok. Abdülhamid yok olmak üzere olan bir devletin başına geldi, onu ayakta tutmaya gayret etti. Erdoğan ise 40 sene demokrasi olmak için çalışmış, ekonomik bakımdan büyük adımlar atmış, özgür ve NATO gibi kuvvetli dostları olan bir devleti yönetiyor. Şartlar birbirinden çok farklı. Erdoğan böyle bir devletin içinde yetişmiş ve onun imkanlarını kullanarak iktidar sahibi olmuştur. Dışarıdan bazı benzerlikler olabilir. Ama bunlar biraz da zorlamayladır. Abdülhamid dönemi ayrı şekilde, AK Parti dönemi ve Sayın Cumhurbaşkanı’nın buna katkıları da ayrı bir dönemde geliştiği için çok ayrı şekilde ele alınmalı, öyle incelenmeli. Büyük padişahlara benzemek veyahut benzetilmek, biraz da siyasi moda.

Prof. Dr. Kemal Karpat
(Aljazeera, 29.09.2016)

Gıda fiyatları artıyor da çiftçi neden fakir?


Enflasyonla mücadelede “Gıda Komitesi” yeniden yapılandırıldı. Neymiş, gıda fiyatları artıyormuş?

Bence ilk iş olarak "Gıda fiyatları artıyor da çiftçi neden fakir?" diyerek konuya başlasınlar. Son 3 yılda ülke genelinde fiyatlar ortalama yüzde 26,8 arttı. Aynı dönemde gıda fiyatları %33,3 artarken alkollü içecekler %48,0; su %36,4; yatalak tedavi %52,7; Araç alım-satım %43,5; yemek %46,1 artmış. Çiftçinin eline geçen ürün fiyatları ise %26,9’da kalmış; yani çiftçinin ekstra bir kazancı olmamış.

Gıda’da sorunu tarlada aramayın derim. Sorun perakende pazarının tekelleşmesinde, AVM yoğunluğunda, artan gayrimenkul ile satıcının yükselen kira maliyetinde. Ve de en büyük sorun taşımacılıkta...

Bu kadar yüksek vergi ve yol parası ile ucuza yemek yemeyi mi hayal ediyorsunuz... bence unutun bunu!

İbrahim Kahveci
(Karar, 30.09.2016)

Apartman yapmakla halka modern/batılı yaşam tarzını dayatmış oluyorsunuz

Halkın yaptığı ev gibi evler ve TOKİ'nin yaptığı insan siloları
1992 yılında yapılan bir ankete göre halkımızın yüzde 93'ü, 2011 yılında yapılan bir ankete göre ise yüzde 73'ü, içinde birkaç çeşit sebze ekip biçeceği, birkaç çeşit çiçek yetiştireceği küçük de olsa bir bahçesi olan müstakil evlerde oturmak istemektedir.

Ancak halkın böylesine yüksek bir nispette müstakil ev arzu etmesine rağmen gelin görün ki özel sektör ve bilhassa TOKİ büyük bir iştiha ile insan silosu toplu-konutlar yapmaya devam ediyor. Hele bir de TOKİ'nin memleketin her karış toprağına ettiği bunca (toplu-konut) işkencesine rağmen kendini en başarılı kurum sayması var ki içler acısıdır.

Gerçek şu ki halk yapılan bu ucûbe bloklarda çok beğendiği için değil başka çaresi olmadığı için mecburiyetten oturmaktadır, keşke bunu farkedebilselerdi!

Türkiye, niteliğin değil niceliğin kazandığı 2.sınıf bir ülke olmaya devam ediyor...

İnsanların nasıl evlerde oturacaklarına karar vermek aynı zamanda nasıl yaşamaları gerektiğine karar vermek demektir. Siz apartman yapmakla daha en başta halka modern/batılı yaşam tarzını dayatmış oluyorsunuz. Hep düşünmüşümdür, bir kişi ya da bir bürokrat veya bir kurum (kılık-kıyafet dayatmasında olduğu gibi) halkın oturacağı evlerin/bloğun kaç katlı olacağına, kaç odası bulunacağını, planına, görünüşüne, yönüne, rengine, malzemesine… nasıl tek başına karar verebilir, bu nasıl bir cesarettir şaşarım.

Bırakınız halk kendi oturacağı evin kararını kendi versin, kendi çözsün, kendi yapsın...

Semih Akşeker
(Yenisöz, 29.09.2016)

29 Eylül 2016 Perşembe

Güçlükleri insan kendi kendine yapar


Kolaylıklar çoktur. Güçlükleri insan kendi kendine yapar. Hızır vardır. Biliyor musun? Allah'ın imkan âleminin her yerinde. Hakk'ın bunalmış kullarına yardımının mümessilidir. İstisnasız her kula.

Dr. Münir Derman [k.s]

Halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır


Latin Amerika'da dünya nimetlerinden yararlanma az sayıdaki kişinin saklı hakkı olduğundan, halkın çoğunluğu düşlerle yetinmek zorundadır. Yoksullara varsıllık, ezilmişlere özgürlük düşleri satılır, yenilmişlere kazanma düşleri sunulur ve güçsüzlere güçlülük aldatmacaları yutturulur. Radyo, televizyon ve filmlerin dünyadaki eşitsiz düzeni haklı çıkarmak amacıyla yaydığı simgesel çağrıları tüketmek için okuma bilmeye bile gerek yoktur. Her dakika bir çocuğun hastalık ya da açlıktan öldüğü ülkelerimizin bugünkü koşullarını yazmayı sürdürmek için kendimize bir de bizi ezenlerin gözüyle bakmamız gerek. Kitle, "bu" düzeni doğal, Tanrı buyruğu bir düzen olarak kabullenmeye alıştırılır; sistem vatanla özdeşleşir, öyle ki yönetime karşıt (düşman) kişi hain ya da dış ülke casusu durumuna düşer. Güçlülerin yasası kutsal kitap durumuna getirilir ve bu yasa aşağılanmış halkların başlarına gelenleri yazgıları olarak kabullenebilecekleri biçimde sistemden yanadır.

Eduardo Galeano, Söz Mezbahası
(Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler)

Burası Bursa


İlk yılım oldukça sıkıntılı geçmişti -garajdaki sabahçı kahvesinin acı çaylarını unutamam; uyuyanı uyandırırlar, çayı dayarlardı ardından-. Sabahlara kadar dolaştığım çok olmuştu ıssız sokaklarda. Ulu Cami’nin avlusunda sabahlamanın keyfi başkaydı. Şadırvanın hemen arkasında, çarşıya inen merdivenlerin başında bir bank vardı; onu oturup sabahı beklemenin keyfine doyamazdım gerçekten. El ayak çekilince ay gelir, sessizce iki minare arasında dururdu. Çarşı arkanızdadır, şehir çoktan çekilmiştir kuytusuna. Şadırvan, taş avlu, Cami-i Kebîr, kavî minareler ve yukarıda ay... Gümüş bir perde iner kubbelere, taşlara, fetih görmüş çınarlara... Kadim bir zamandan kalmış gibidir her şey. Siz aya bakarsınız; ay size bakar. Ne bir gören olur, ne bir duyan. Çarşı yorgundur; şehir uykudadır. Geldiği gibi gider sessizce yine ay. Çok geçmez Orhan Camii’nden yana çınarlardan yayılan kumru sesleri şehri sabaha hazırlar. Sonra kesmişler onları; kim kesmiş, neye kesmiş anlamış değilim. Kumrular sabah ötüşlerini şimdi nerelerde yapıyorlar, bilmiyorum...

Hasan Aycın, Bir Bursa Hatırası, Uludağ Yayınları
(Türkiye Yazarlar Birliği Bursa Şubesi, Editör: Mustafa Bâki Efe)

Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlar


İstanbul'u görünce içim burkuldu, Allah'ın el muntakim sıfatı düştü aklıma. İrkildim... Demek bu yüzdendi diye mırıldandım. Hilafetin merkezine boğazına kadar beton döken Çağdaş Müslümanlardan Allah intikamını demek bu yüzden alıyordu. Anlamıştım... Biz O'nun kevni ayetlerine döktük betonu O'da bizim kalplerimizi katılaştırdı, merhametsiz bir Müslümanlığa mahkum etti bizi. Çağın belası betonlaşan şehirlerde taş kalpli merhametsiz Müslümanlar olarak yaşamaya mahkum edilmemizdi, anladım. Suriye'de betonların altında kalan Müslümanlığımız Anadolu'da betonların üstünde yükselemezdi ya!

Prof. Dr. Hilmi Demir, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
twitter.com/HilmiDemir60

28 Eylül 2016 Çarşamba

Kadınlara vahşetle medeniyet kuranlar


DAEŞ geçtiğimiz günlerde çarşafın içinde pantolon giydiği gerekçesiyle genç bir kadını yere yatırmış, onlarca erkeğin, çocuğun ve kadının gözleri önünde “kahraman” bir erkek onu kıyasıya kırbaçlıyor. Daha görmediğimiz neler olup bittiği de büyük ölçüde herkesin malumu.

Fransa’da son on yıldır İslam’a yönelik bütün eleştirilerde ilk hedef alınan kitle kadınlar. Başörtülü kadınlara kamu kuruluşlarında çalışma yasağı yetmedi, plajlarda ‘burkini’ adı verilen kapalı mayolarla bırakın yüzmeyi sahilde oturup bir hava almaları bile yasaklandı. Siyasetçiler için ekonomik krize bir çözüm üretmekten çok daha kolay ve popülist bir söylem çünkü kadınlara saldırmak.

Almanya’nın Münih kentinde Müslüman bir anne kıza saldıran, tokatlayan nefret suçu işleyen adama nasıl bir müeyyide uygulandı acaba? Peki, ya New York’ta başörtülü bir kadını elbisesinin bir ucundan çakmakla tutuşturup kalabalığın ortasında sakince yakmaya çalışan adam nerede şimdi? Sol kolunda aniden bir yanma hisseden kadının mucizevi kurtuluşu suçu ortadan kaldırdı mı?

Her gün birkaçına rastladığımız boşandığı karısını doğrayan, infaz eden adam haberlerine sıra gelmedi bile. Daha birkaç gün önce Mardin’in Sulak Mahallesi’nde bıçakla doğranan, sonra yakılan 21 yaşındaki Ayşe’ye de.

Birine yapılan herkese yapılmış sayılmadıkça ilerleme olmayacak. En çok can yakan da bu meselelere kısmen de olsa, sadece kadın yazarların eğilmesi. Erkeklerin kalemleri neden kahreden bir sessizlikle susup kalıyor acaba?

Yıldız Ramazanoğlu
(Karar, 28.09.2016)

Bursa’nın imara açılan tarım arazileri


Bursa, Katırlı Dağları eteklerinde yapılmış TOKİ konutlarını gösteren fotoğraflar dolaşıyor sosyal medyada. Düz bir alanda 10-12 katlı sayısız apartman, birbirine kenetlenmiş halde, göğe uzanıyor. Kafa karıştıran bir görüntüsü var doğrusu, niye orada olduklarına bir cevap bulamıyoruz. Arkada görünen tek tük evler bir köyün yutulduğunu veya yutulmak üzere olduğunu gösteriyor. Bina ormanı bir hayli kalabalık bir nüfusun haberini veriyor. Kim yaşayacak bu apartmanlarda, tahmin etmek zor. Başını sokacak bir ev sahibi olmaya çalışan insanlar, bu beldeyi hangi sebeple tercih edebilir? Hava güzel, ortalık yeşil, koyunlar bile var. Ama bakalım ileride koyun sürüsü otlayacak arazi bulacak mı buralarda? Beri taraftan, seçilen proje tipinin bu araziye hangi açıdan uygun olduğunu da anlamakta zorluk çekiyoruz. Arazi o denli geniş olduğu halde bloklar arasındaki mesafe bir hayli dar tutulmuş.

...

Katırlı konutları kabaca 70 bine yakın “dar gelirli” bir nüfus için tasarlandı. Oysa hemen yakında bulunan Gürsu ilçesinin nüfusu 50 bin civarında. Tarıma uygun araziler oluşturabilecek bir teknolojiye sahip değiliz, Anadolu’yu gezip gördüğüm kadarıyla. Öyleyse, birinci sınıf tarım arazilerine, hiç de çevre faktörü önemsenmeden küçük şehirler kurmak nasıl bir zorunlulukla ilgili olabilir? İnternette araştırma yaptığımda, Bursa’nın imara açılan tarım arazileri konusunda sayısız istismar haberine rastladım. Bu kadar önemli bir konunun birkaç hatırlı kişinin insafına terk edildiğine dair örneklerin göz önündeki sonuçları, bir an önce aklımızı başımıza almamız gerektiğini gösteriyor. Hatırlı tanıdıklar kanalıyla sadece birinci sınıf tarım alanları için değil, sit alanları için de imar izni alınması keyfiliği artık son bulmalı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bütün ülkede birinci sınıf tarım ve sit alanlarının inşaat sektörü ve fabrika atıkları tarafından işgaline ciddiyetle eğilmeli. 

Tarıma ihtiyacımız olmayabilirmiş gibi bir telakkiye savrulduk son yıllarda. Bahçeler siteye dönüşürken, bahçe işçileri de inşaatlarda çalışıyor. Henüz Ordos’larımız yok bizim, ama bu gidişle herhalde olacak.

Cihan Aktaş
(Dunyabulteni, 26.09.2016)

27 Eylül 2016 Salı

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir


Kiralık iş gücünün gelişmesi ve iş piyasasının ortaya çıkmasıyla, iş gücü arz ve talebi dengesizleşti. İnsan bolluğu fikri kök saldı ve yapısal işsizlik kavramı ortaya çıktı. Gereksiz insanlar son derece modern iki meşgalenin, düzen oluşturma ve gelişmenin çöpü ya da ikincil zayiatıydı artık. Bazı üçüncü dünya şehirlerinin kenarlarına kurulmuş bulunan çöp mahalleler, modern düzen ve gelişim izleğinde yer alamayan bireylerin nasıl kusulduğunu, şehir hayatında dahi onlara bir yer bulunamadığını gösterir. Buralar suçun kol gezdiği ve bildik şehir kurallarının işlemediği yerlerdir. Depresyonun bir ruhsal rahatsızlık olarak neredeyse salgın boyutuna tırmanması da, hız ve verimlilik ekseninde işleyen modern kapitalist çarkın giderek daha çok insanı öğütmesinden kaynaklanıyor. Bu çarkta bir dişli olamayan insan çöpleştiriliyor. İnsanın çöpleştirilmesi, maddi değerlerin her şeyin mihveri olduğu bir dünyada, ruha vurulan son darbedir.

İnsanın insanlıktan çıkarılması FETÖ, PKK, DAİŞ ve benzeri terör örgütlenmelerinin de temel umdesidir. Kişinin kendi hayatını bile isteye çöpleştirmesi diyebiliriz buna. Kişinin bireysel varlığının bütün soru ve gerilimlerinden yüz geri edilerek bir mekanizmanın dişlisi haline getirilmesi, ancak onun kişiliksizleştirilmesiyle mümkündür. Soru soramayan, kötülüğe itiraz edemeyen ve ancak mensubu olduğu grup varlığının bir aksamı olarak varlık gösterebilen kişi zaten çöpe dönüştürülmüştür. İşlevini tamamladığında kaldırılıp atılacak, yeri geldiğinde feda edilecek bir çöp. Bireylikten çıkarılma kişinin kendi hesabına düşünmesini önler. Bundan sonra o kişi grup düşüncesini, kendisi yerine düşünülmüş ve ona ezberletilmiş olan ortak ezberi kendi fikri olarak benimser. Duygu ve ruh dünyasını habis narsisizmden mustarip, kibirlerinin akıllarını eksilttiği kişilere emanet vermekle iradi bir varlık olmaktan çıkar ve kendi kendisini çöpleştirir. Çöp, çöplüğünü ancak tedavülden kaldırıldığında idrak edebilir.

İnsanın çöpleşmesi, ruhun çölleşmesidir. Ruhun çorak ülkesinde mefkûre ve adanmışlık değil, kısa vadeli menfaat vardır. Dolayısıyla kendini çöpleştiren bir insan grubu da şu veya bu ideolojinin etekleri altına sığınarak oradan kendilerine dünyalık devşiren nebbaşîn takımıdır. Onları twitter âleminde, mitinglerde en ön saflarda cengâverlik yaparken görürsünüz ama uyduruk kahramanlık hikâyeleri kısa vadeli bir çektir, anında menfaate çevrilmek ister. Kimi ruhların yükselerek bize bir ülke verdikleri bu mübarek toprakta, çalan, çırpan, topraktan rant yaratmak isteyen, uyanık mürailer sadece burada kalmak ve doymak bilmez bir iştahla talan etmek ister. Bir çöpe dönüşmüş hayatları o kadar fena kokar ki yanlarına yaklaşmak istemezsiniz.

15 Temmuz bana göre insanın çöpleştirilmesine de bir isyandır, insanı bozan ve fıtratından uzaklaştıran bütün iğva düzenlerine karşı, şiirsel bir ‘isyan ahlâkı’dır. İnsan iradesini gasp eden ve insanı/vatanı çöpleştirecek bir işgal hareketine karşı ruhun güzelliğini bayrak edinen bir büyük dalgalanış. Bize düşen görev, hayatın ve insanın çöpleştirilmesine karşı durmak ve toprağı, insanı, inancı kirleten her ne varsa onunla savaşmaktır. İnsan bir çöp değildir.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 26.09.2016)

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir


Trump'un dillendirdiği, her tür insani değer ve kutsalı hiçe sayan söylemeleri Netanyahu ile görüşmesinde iyice çığırından çıktı. Seçildiği takdirde Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıyacağını açıkladı.

...

Kudüs İsrail'e verilecek bir seçim rüşveti değildir. Kudüs ne sadece İslamcıların, ne Filistinlilerin hatta Arapların meselesi olmaktan ibaret değildir.

Hatta Kudüs sadece Müslümanların meselesi de değildir.

Kudüs Müslümanların olduğu kadar Hıristiyan dünyasını da ilgilendiren, siyonist sömürgecilerin işgali altındaki kutsal şehirdir.

Bu nedenle İsrail'in tek yanlı ilan ettiği başkent olma iddiası başta Amerika olmak üzere dünya tanıma cesareti gösterememiştir. Trump'un masaya sürdüğü Kudüs kartı, ne siyasi ne de hukuki olarak tek yönlü alabileceği, oldubittiye getirilecek bir karar olmasının çok ötesindedir.

Derin sessizliğe, dağınıklığa ve rehin alınmış siyasi iradelere rağmen İslam dünyası için Kudüs karşılığı olmayan hamaset konusu değildir. Ve sadece Filistin-İsrail çatışmasıyla sınırlı bir mesel de değildir.

Siyonist sömürgeciliğe karşı çıkmayı antisemitizm, Kudüs davasını dillendirmeyi “İslamcı terörizm” olarak algılanmasını isteyenlerin tüm algı operasyonlarına, bölgedeki Müslüman aktörlerin olanca kayıtsızlıklarına rağmen bu coğrafyanın şahdamarı Kudüs'tür. 

Netanyahu hazır Amerika'ya gelmişken emperyalizme övgüler düzmekten de geri kalmamış. Avustralya başbakanına, ülkemiz dediği Filistin'i Osmanlı hakimiyetinden çıkardıkları için müteşekkir olduğunu söylemiş. Tabii bunu tüm reel gerçekleri altüst eden bir dille yapıyor. Sanki dedeleri bu topraklarda doğmuş, kimsenin yaşamadığı Filistin de Osmanlı işgalinde arazi parçasıymış gibi bir dil. Anzakların bile Britanya emperyalizmine alet olmaktan utandıkları bir dönemde sömürgeci-işgalci dille meşruiyet sağlayamaya çalışmanın ahlaki sınırı ne olabilir ki? Diğer tarafta küresel emperyal güç olarak Amerika'yı yönetmeye kalkanların siyonist sömürgecilere rüşvet yarışına girmeleri de dünya düzeninin ahlaki yapısını gösterir.

Akif Emre
(Yenişafak, 27.09.2016)

24 Eylül 2016 Cumartesi

Celaleddin Ökten'in cenazesinden bir hatıra


[Peder] "Ben gideyim Medine'ye" dedi. O zaman Fahreddin Efendi "Ne işin var?" deyip önüne geçiyordu. "Oranın Allah'ı başka mı yâ hû?" diyordu. Sonra Mehmed Zâhid Efendi hazretleri bu Medine iştiyâkına sıcak bakınca oraya gitti [intisâb etti]. Fahreddin Efendi pederin vefatını öğrendikten sonra "Yâ çok da üşür" demiş. Cenazeyi götürüyoruz, Muzaffer Efendi var cenazede. O zaman hazret Cerrâhî hulefâsından... Dervişleri ile birlikte Fatih Câmii'nden aldık pederi, Edirnekapı'ya doğru arka yoldan gidiyoruz. Cerrâhi âsitânesine giden dört yola gelince Muzaffer Efendi dedi ki "Dönelim de hâcet penceresinden bir niyaz edelim". "Nakşî cemaâtinden bir zât, lüzum yok, o zaten başka bir efendiye intisâb etmişti" dedi [başka biri]. Muzaffer Efendi'nin cevabı pek ârifâne oldu; "Demek başka bir gül daha koklamış Hocaefendi". Hepsine rahmet olsun.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 50

Celaleddin Ökten ve Abdülhâkim Efendi hazretleri


Babam anlatıyor; "Ben, tekke tekke geziyorum. Duydum ve eminim ki Abdülhâkim Efendi hazretleri, bir mürşid-i kâmil. Cuma günleri vaaz ediyor Kaşgârî'de, namazdan evvel. Bir gideyim dinleyeyim Hazret'i dedim, gittim. İçimden de niyaz ettim; Efendi, bu günkü vaazında şeyh-i müsellikin evsâfını anlatsın diye. Şeyh beni görmesin diye direğin arkasına oturdum." Şeyh Efendi bir ders okutuyormuş sürekli. Kürsüye çıkmış, demiş ki; "Bugünkü dersi te'hir ediyorum, bir başka mevzûyu size anlatacağım. Mevzûmuz şeyh-i müsellikin evsâfı.". "Ben dinliyorum direğin arkasından" diyor babam. Şeyh seslenmiş: "Celâl Efendi o direğin arkasından çık, bu mevzû seni alâkadar eder." "Beni ön safa oturtturdu, ön halkaya... Anlattı." demişti peder. "Ama gönlüm ısınmadı." Muhabbet, intisâb, îman böyle bir şey işte.

Sadettin Ökten, Hayatımdan Portreler, sf. 32-33

21 Eylül 2016 Çarşamba

Mukkadime'den: Devlet, basiret, medeni insan, alışkanlıklar


"Önsözleri atlayanlar yaratıcıya karşı saygı duymayanlardır; yaratıcıya, yani insana. Bazen revak saraydan daha muhteşem. İbn Haldun'un Mukaddime'si gibi."
- Cemil Meriç, Jurnal 1. Cilt

Eğer devlet basiretli hareket eder, tedbirli davranır, haksızlık etmez ve doğru yoldan sapmaz ise pazarından som altın ve saf gümüş revaç bulur. Ama kin ile hareket eder, kötü amaçların peşinde koşar ve zulüm ve batılın komisyonculuğuna yönelirse o durumda pazarında sahte ve kötü şeyler revaç bulur. Araştırıp doğruyu bulmadaki ölçü, eleştirel ve basiretli olmaktır.

Medeni insan bir taraftan lüks ve konfor içinde diğer taraftan da eğitim ve öğretimin disiplin ve baskıya dayalı terbiyesi altında yetiştiğinden sert ve haşin kişiliğini kaybetmiş ve başkalarının korumasına muhtaç biri haline gelmiştir. Diğer taraftan medeni insan dini açıdan da bozulmuştur. Çünkü çok nadir istisnalar dışında medeni insan genellikle lüks alışkanlıklarının esiri olmuş ve nefsi bu alışkanlıklarının bağımlısı haline gelmiştir.

Alışkanlıklar, insanın tabiatını alışageldiği şeyler istikametinde değiştirmektedir. Bu yüzden insan, geldiği soyun değil yaşadığı ortamın ve alışkanlıklarının çocuğudur.

İbn-i Haldun, Mukkadime

Dürüst Müslüman niyetini temiz tutar ve iyiliği ister


Doğru dindarlık niyete bağlıdır. Dürüst Müslüman niyetini temiz tutar ve iyiliği ister... Bir Müslüman, (namaza kalktığında) diliyle “Yüzümü gökleri ve yeri yaratan Allah’a çevirdim” (En‘âm, 79) derken, kalbi Allah’tan uzakta olup dünya çıkarları ve tutkularıyla meşgul ise, yüzünü Allah’a çevirdiğini söylemesi bir yalandır. Bir kimse, (namazda) “iyyâke na‘büdü” (Allahım! Yalnız sana kulluk ederim) derken, kulluğun özünden kopup, Allah’tan başka şeyleri kendine amaç olarak seçmiş; nefsinin, dünyanın ve tutkularının kölesi olmuşsa Allah’a kul olduğunu söylemesinin gerçekle ilgisi yoktur. Hakiki kul, Allah’tan başka her şeyin tutsaklığından kurtulan, böylece tam özgürlüğe erişen kimsedir.

Din araç yapılarak dünya kazanılmaz; aksine dünya araç yapılarak din kazanılır.

(İlim adamı olarak) devlet büyükleri ve haksız iş yapan memurlarla ilgili üç farklı tutum takınabilirsin.

İlki ve en kötüsü: Onların kapısında dolaşırsın.

İkincisi ve daha az zararlı olanı: Onlar senin ayağına gelirler.

Üçüncüsü ve en iyisi: Onlardan uzak durursun; sen onları görmezsin, onlar da seni görmez.

Kibir arttıkça akıl eksilir.

Gazâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn

Birlikte varoluş tasavvuru yitirilirse


İslam dünyasının kendi arasında sağlam bir kültürel etkileşim oluşturamaması üzerine tebliğ hazırlarken gördüm ki edebiyatımızdaki kopukluklar resim, sinema, müzik ve sanatın her dalında hüküm sürüyor.

2013’te İhsan Kabil’in büyük emeklerle hazırladığı Gelişen Ülkeler Film Festivali’ne katılan Müslüman yönetmenlerin çoğu bir tek Türk filmi izlememişti, biz de onları takip edememiştik açıkçası. Festivalin başlığındaki “çok yakın çok uzak” tanımı tamamıyla mevcut durumumuzun bir yansıması. Kültürel olarak bu kadar yakın olan halklar ve sanatçılar birbirini sanatın insani atmosferi içinde daha yakından ve oylumlu tanıma imkanından yoksun.

Ülkemizin ve Orta Doğu’nun parçalanmasına duyulan korkuyu sadece silahla ortadan kaldırmak mümkün değil, bunu deneyimledik. Coğrafi haritanın parçalanmasından önce ortak değerler ve birlikte varoluş tasavvuru derin yara alıyor. İç içe geçmiş tarihlerimizin edebiyata yansımış inceliklerini okumaktan mahrumuz. Herkes kendi gettosunda kendi hikayesine kulak kesilmiş sadece.

PKK’nın mesela bu yönde açtığı uçurum silahla verdiği zarardan fazla. Orta Doğu’da en büyük müşterek değer darbelere, tiranlara, baskılara, ayrımcılıklara karşı durmak için önüne her sandık konmasında uzlaşmayı, barışı, bir arada yaşamayı seçen milyonların varlığı. Çoğunlukçu değil çoğulcu, edilgen değil katılımcı, dinamik bir millet iradesinin yanına güçlü bir kültürel iletişimi, halklara mal olacak eserleri, dilden dile aktarılacak sanatçıları eklemek şart.

Belki o zaman birimize yönelen saldırı somutlaşır, hepimize yapılmış sayılır ve sulh ve salah için siyasal ve toplumsal talepleri görmezden gelmeden insan insana oturup konuşabiliriz. Kaderimizi kör bir şiddetten başka işlevi olmayan örgütlere teslim etmek yerine fani dünyanın aynı coğrafya ve kültürün içinde yüzen fani insanları olarak ötekinin hakikatine eğiliriz.

Yıldız Ramazanoğlu
(Karar, 21.09.2016)

Ahîlik: Lâ fetâ illâ Alî!

Arabalar arasında sıkışan hamal, Tahtakale, 1966 (Ara Güler)
Ehl-i beyt” ile “sünnet” arasında kopmaz bir ilişki bulunmaktadır.

Bunun “şehir teolojisi” olduğu, Hz. Musa (as) ve Hz. Harun'un Mısır'da inşa ettiği evlerin oluşturduğu “şehir=medînetî=medine”den de anlaşılmaktadır.

Nitekim “Ahîler (Hz. Musa ve Hz. Harun)” Mısır'da evler inşa edip İsrailoğullarına “fütüvveti” ve “musahîpliği” anlatırken kavimlerinden bazıları “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık” derler. Bunun üzerine “Derken şehirden (medînetî-medine) bir adam (raculun) koşarak geldi; dedi ki: Ey kavmim! (Bu) elçilere uyun! dedi” (36 Yâsîn 20). Ayette koşarak gelen adamın “racul” terimi ile tanımlanması da üzerinde durmaya değer bir konudur, fütüvveti işaret etmektedir.

Fütüvvet-ahîlik”, Hz. Ali (ra) tarafından toplumu irşad etmek maksadıyla anlatılıyordu. Seyyid Hüseyin el-Gaybî'nin Muhtasar Fütüvvetnâmesi'nde bu tespitimiz şöyle anlatılıyor: “Ve İmâm Ali keremellâhü vechehû, Resûl Hazreti'nün mekârim-i ahlâkını fütüvvet tarîkınde irşâd iderdi ve hem ehl-i kesble bu yoldan sohbet iderdi. Ve hem sohbetlerde nesâyih ve letâyif ki İmâm Ali söylerdi; anı eshâb ve Hasan, Hüseyin radıyallâhu anhüma yazarlardı” (Mehmet Şeker, Türk-İslâm Medeniyetinde Ahîlik ve Fütüvvetnâmelerin Yeri: Seyyid Hüseyin el-Gaybî'nin Muhtasar Fütüvvetnâmesi, Ötüken Yayınları, 2011: 210).

Ehl-i Beytin imamları vasıtasıyla Horasan'a taşınan ve Türkmenlerce kabul edilen bu “marifet”, Şiîliğin ideolojik aygıtı değildir.

Şiîliğin şeyhlik-şahlık iddialarının malzemesi yapmak istediği bu marifeti, Osmanlı geç-toplumunda tarikata çevirenler ahîliği de “esnaf loncası”na dönüştürmek istediler.

Fütüvvet-Ahîlik, ne Şia'ya ne de esnaf loncalarına bırakılamayacak bir marifettir, musahîpleşmedir.

Mehmet Şeker, “ahîliğe katılma” bahsinde bu esası şöyle anlatır: “Bir kişinin ahîliğe, yani fütüvvet ehli arasına katılabilmesi için onu diğer fütüvvet ehline takdim edenlerce tanınmış olmasının yanında, yol atası ile iki de yol kardeşinin kendisini tezkiye etmesi önemlidir. Bu nedenle fütüvvet adayı olan kişi, önce bütün insanlarla helalleştirilir, karşılıklı rızalar alınırdı (…) Fütüvvet ehli ahîlerin (…) sohbet meclislerinde iki önemli nokta üzerinde durulmaktadır: İlki, ahî topluluğuna dâhil olanların birbirleri ile kardeş olmaları; ikincisi de gerek ahîlerin gerekse içinde yaşadıkları toplumun diğer fertlerinin birbirleri ile dost kabul edilmeleridir. Nitekim fütüvvetnâmenin şu ifadesi dikkat çekicidir: Şerîatten murâd, İslâm içinde cemaatle müttefik olmaktır” (Mehmet Şeker, 2011: 190).

Fütüvvetnâmelerin kaynağı Ehl-i Beyt'tir.

Bunu tekke-tarikat olmaktan çıkarıp “marifet” belleyen bir topluluk için medet ya Allah!

Gökten hareket, yerden bereket ola. Hü.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 21.09.2016)

20 Eylül 2016 Salı

Merhametli şehir, hepimizin hakkıdır


Artık hepimiz aksiyon filmlerinin hızında yaşamak istiyoruz, hayatlarımızı tıka basa aksiyonla doldurmak istiyor, dokunduğumuz her şeyi kaydedilip anlatılabilir bir yaşantıya çevirmek istiyoruz, gittiğimiz tatil yerinden yediğimiz yemeğe kadar her şey ‘yaşam gustomuz’da yerini almak zorunda. Hız ve gürültü birbirini tamamlıyor, sabır ve sükûneti elbirliği ederek hayatımızdan kovuyor.

Hobsbawm’ın ifadeleriyle, ‘yüzyılın sonunda yaşamış birçok genç kadın ve erkek, içinde yaşadıkları zamanın ortak geçmişi ile herhangi bir organik bağı bulunmayan bir tür daimi şimdiki zaman içinde büyüdüler.’ Peki neden bunca unutkanlık? Paul Connerton Modernite Nasıl Unutturur adlı kitabında zamanımıza özgü unutkanlığın, bu kolektif bellek yitiminin nedenlerini tartışır. Tüketim mallarının ömrünün kısalması, insanların ömrü uzarken ürünlerin, nesnelerin ve binaların ortalama ömrünün kısalması hem kişisel anılar, hem alışkanlık belleği açısından kültürel bir unutkanlığa yol açar. Sümerbank pijamalarının kolektif hafızamızda bir yeri vardı, babamın pijaması tedavülden kalktığında ve kullanım ömrünü yitirdiğinde, benim için de çocukluğuma kurulan köprülerden birisi ortadan kalkmıştır.

Ülkemizin içinden geçtiği bu tarihsel dönemeçte görece önemsiz gibi görünen ama hayatlarımızı derinden etkileyen bir olguyla karşı karşıyayız. Şehirlerimiz onulmaz bir hızla modernleşiyor ve birer hafıza mekânı olmaktan uzaklaşıyor. Yeni inşa edilen mahalle, alış veriş merkezi ve yollar, yenilenen sokaklar aşinalık hissini tahrip ederek geçmişle bir bağ kurmamızı zorlaştırıyor. ‘Kör kazma’nın değmediği bir yer bulmak giderek zorlaşıyor. Kalkınmacı bir modernlik anlayışı daha çok beton ve asfalt dökerek son tabiat adacıklarını da yok ediyor ve hem şehrin mazisiyle hem de tabiatla organik bir ilişki kurma imkânımızı elimizden alıyor. Bu da bizi ‘şehrin insanı’ olarak daha gergin, tükenmiş ve umutsuz kılıyor. Yapay aydınlık gökte yıldızları seçmemize izin verecek kadar bir karanlığı, hız durup düşünebilecek kadar bir yavaşlığı, otomobil ve kamyon gürültüsü de asude sessizliği yeniyor. Yaprakların hışırtısı, kuşların ötüşü kulaklarımızı giderek daha az okşuyor. Gürültüye duçar olan ruhlarımız, hayatın durdurulamaz bir hızla aktığını ve bizim de ancak o hızın ve onun getirdiği bir unutkanlığın bir parçası olmakla var olabileceğimizi hissediyor. Ev sükûnetin mekânı değildir artık, onu da elektronik aygıtların sesiyle tıka basa doldurur ve bir uğultu değirmeni içinde yaşar gideriz. İçimizin seslerini duyamadan, Tanrı’nın kelimelerinin içimize erişmesine izin veremeden, gürültünün ve motor cayırtısının tasallutu altında yaşar gideriz.

İki yıldır şehirden nispeten uzak, tabiatın ve içimin seslerini daha çok dinleyebileceğim bir mahallede yaşıyorum. Yaşıyordum demeliyim. Akşamları buraya ulaşmam trafikten dolayı zahmetli oluyor ancak eve vardığımda yaprakların hışırtısını duyabilecek olmak bu mihneti nazarımda hafifletiyordu. Motor sesinden, kamyon gürültüsünden, asfaltta vızıldayan taşıt sesinden muazzep ruhumu, tabiatın bir ölçüde korunabildiği bu şehir köşesinde azıcık dinlendirme imkânım oluyordu. Sonra devasa ağaçlar çatır çatır kesildi ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nün bağlantı yolu buradan geçirildi. Vaktiyle kuş seslerini dinlediğimiz bu küçük beldede artık motor vızıltısından durulmuyor. Yüzlerce aile hiç hesap etmedikleri bir gürültü selinin ortasında buldu kendini, bütün gün süren bir Çin işkencesi gibi motor cayırtıları kıymıklar halinde iç alemimize batıyor ve ağır tonajlı kamyonların yaydığı gürültüden neredeyse evler zonkluyor. İstanbul’un bir köşesi daha gürültü uygarlığı tarafından yutuluyor. Haşa, devlet büyüklerimizden daha iyi biliyor değilim, kara yolu elbette ulaşım için önemli ama tabiatı ve insanı önceleyen bir anlayışla inşa edilmeli yollar. İyi bir ağaçlandırma ve belde halkının hukukunu da gözeten bir ses duvarı inşasıyla gürültünün tasallutu önlenebilir. Şehirlerimizde otoyolun geçtiği meskun mahaller, ses perdeleriyle koruma altına alınabilir. Zonklayan bir şehir, zonklayan başlar ve ruhlar demektir. Ne olur devasa projelerin içinde insanı kaybetmeyelim. İnsanın, kuşların, küçük orman parçalarına sıkışmış yaşayan çakalların, tilkilerin, börtü böceğin hakkını gasp etmeyelim. Şehirlerimizi belleksizliğe, insanı unutkanlığa mahkum etmeyelim. Merhametli şehir, hepimizin hakkıdır.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 19.06.2016)

Türk Evi'ni kaybedince, kendimizi de kaybettik



Doğan Kuban hoca Türk Evi'ni özgün, insan ölçeğinde, âşık olunacak bir gelenek olarak tanımlar. Çünkü yaşamla doğrudan ilişki hâlindedir Türk evi. Toprağa basar, göze batmaz. Yapan usta da ikamet eden de Mâlikel Mülk ve Zü'l-Celâli ve'l İkrâm olan O'nun hoşuna gidecek güzellikleri düşünerek hareket eder. Çünkü insanın görevi dünyayı güzelleştirmektir. Çünkü O cemildir, cemil olanı sever. Netice-i kelam; hepimiz "başımızı sokacak bir çatımız olsun yeter" diyen ana babaların "aman asansörsüz, otoparksız, yalıtımsız olmasın" diyen çocuklarıyız.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

Afrikalıyı aşağılayan oryantalist Batılılar


Beyaz adam denilen Batının etnik üstünlüğünü ima eden bakış açısı Afrikalıyı ilkellik, vahşilik, medeniyet yoksunluğu algısını pekiştirmek üzere kurgulanmıştır. Afrikalı derisinin rengi, kültürü ve dini, hayat tarzı ile Avrupa uygarlığının üstünlüğü efsanesini kanıtlamaya çalıştığı kendisinin ötekisi idi. Bir tür insanlığın ötekisi insanlık... Avrupalı Afrikalıya bakarak, Afrikalı önyargısını her fırsatta pekiştirerek kendi üstünlük algısını inşa etmeyi sürdürdü bugüne dek...

Avrupalıların üstünlük iddiaları uygarlık dedikleri teknolojik ve askeri güçlerden daha çok doğrudan ırkçı bir yaklaşımdan beslenir.

Hac vesilesiyle bir araya gelen Müslümanların bu anlamda hiç bir ötekisinin olmaması, etnik temelli bir ayrıştırmaya ne kültürlerinde ne zihinlerinde yer vermemeleri Batılıların kavramakta zorlandığı bir durumdur. Haccın en önemli rükünlerinden birini siyahi bir kadına referans bile bu ümmetin farkını gösterir.

...

Afrikalıyı aşağılayan oryantalist Batılılar Afrika görüntüleri pazarlayarak dört koldan bu algıyı yaygınlaştırmayı başarmıştır. Söz gelimi en eski coğrafya, kültür hatta antropoloji dergisi 'National Geographic'te kullanılan Afrika'ya dair fotoğrafların seçimi hatta kadrajında bile ne kadar ideolojik davranıldığını semiolojik çözümleme yapabilenler hemen anlar. Sadece Afrikalılar için söz konusu değil bu bakış açısı elbette ama en çok ve en yoğun biçimde bu kıtada kendini ele verir.

Aslında Batı merkezli dünya tarihi okumasını Afrika'ya uygulandığında bu kıtanın ne büyük haksızlığa, uygarlık yalanına kurban edildiği ortaya çıkar. Sözgelimi bugünkü Mali bir dönem dünya ticaretinin en önemli merkezlerinden biriydi. Mali'den Tanca'ya uzanan 'Altın Yolu' en az 'İpek Yolu' kadar dünya ticaretinde merkezi öneme sahipti. İslam tarihi açısından da Afrika'nın önemi, özellikle sömürgecilik karşıtı mücadeledeki yeri her zaman hatırda tutulması gerekir. Söz gelimi Sokoto Hilafeti'nin en önemli ismi Osman Don Fodyo'nun sömürgecilere karşı verdiği mücadele Avrupalıların yansıttığının aksine ilkellerin uygarlığa karşı direnişi değil bir medeniyetin kendini savunmasıdır.

Müslümanların Afrikalılara karşı fert düzeyinde bir Batılı gibi ırkçı bakışları olmasa da Afrika ve İslam ilişkisine dair bakış açılarını gözden geçirmeleri, Batı merkezli medeniyet okumasından kurtulmaları gerekir.

Akif Emre
(Yenişafak, 20.09.2016)

Bugünün İstanbul'u, Kanuni'nin İstanbul'una saygı duymuyor

I. Süleyman, Agostino Veneziano
1494’te doğdu. Çocukluğu, babası Şehzade Selim’in sancakbeyi olduğu Trabzon ile Kırım Kefe’de geçti. Annesi Hafsa Sultan, karşı görüşte tarihçiler olsa da Kırım Hanı’nın kızı olarak bilinir. Manisa’da uzun süre sancak beyliği yaptı. Bu şehir onun zamanında donandı. Bugün Manisa Üniversitesi’nin Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni ismini taşımaması biraz gariptir. 1520’de Osmanlı tahtına geçti. Kanuni devri, batıda ve doğuda güçlü, renkli ve dünyayı değiştiren hükümdarların devridir. Rusya’da Korkunç İvan da bu dönemde hükmetti. İspanya’nın kralı V. Şarl, Muhteşem Süleyman’ın rakibiydi. Genç yaşta Alman İmparatorluğu tacı için de seçilen bu imparator, Süleyman Han’ın yüzünden rahat ve zafer dolu bir dönem geçiremedi. İran’daysa Safevi Hanı Tahmasb hükmediyordu, ‘İslam tarihinin batıya en açık hanedanı’ diyebileceğimiz bu hanedan Osmanlı’ya rakipti ama uzak coğrafyası yüzünden batıyla istediği gibi ittifak yapamıyordu. Safeviler, ateşli silahlar bakımından da zayıftı. Şah Tahmasb, bu Türk hanedanının en ilginç hükümdarlarından biridir. Modern İran’ı kurmakta payı olanlardandır. Kanuni’nin, Bağdat’ı alarak bugünkü Irak’a yerleşmesiyle, İran, Osmanlı’nın karşısında geriledi.

13 kez sefere çıkan padişahın, 46 yıllık saltanatının neredeyse üçte birini at üstünde geçirdiği bir gerçektir. Osmanlı kançılaryası, bütün ofisleriyle seyyar bir hale dönüşmüştü. Aynı zamanda da memleket idaresi için bütün kararlar ve emirler, hatta sikke darbı işlemleri dahi muhtelif yerlerde yapılıyordu. Seferdeki Otağ-ı Hümayun, Topkapı Sarayı’ndaki ‘arz odası’nın işlevine sahipti. Buna rağmen İstanbul’un çehresinin isabetle değişmesi de bu dönemdedir. Büyük devirde büyük kadrolar yetişiyor; Muhteşem Süleyman devri mimarından şairine Osmanlı’nın parlak devridir. Payitahtta ulemanın gözdesi şairlerin sultanı Bakî, uzak Kerbela’da bir köşeye itilmiş ama aslında edebiyatımızın en büyük şairi olan Fuzulî, Osmanlı astronomi biliminin son uzmanları hepsi bu devirde yetişti.

Süleymaniye Camii
İstanbul, görkemli kamusal yapıların; bir yandan da mütevazı devletlu konakları ve ahşap yapıların şehriydi. Türkler güzel yemek yiyordu, güzel giyiniyordu. İstanbul’un kadınları, şehri gezmekten zevk alıyorlardı. Bütün şehrin türbelerini, gayrimüslim ayazmalarını ziyaret etmeyi de iş edinmişti. Erkek cemiyeti ile kadın cemiyeti birbirinden ayrıydı ama kimse kafes arkasında yaşamıyordu. Kanuni’den sonra İstanbul, zaferle dönen ordunun mehter nöbetini, gemilerin selam toplarını özler hale geldi ama tarih yürüdü. Şurası bir gerçek: Bugünün İstanbul’u, Kanuni devri İstanbul’unun mirasına saygı duymuyor, hatta saygı duyduğunu tekrarlayıp duranlar daha da saygısız.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 18.09.2016)

Hani, Osmanlılar ülkelerine asla Türkiye veya benzeri bir şey dememişlerdi?


Benim Türkistan”a gelince, tembel her tarihçide olması gerektiği gibi uzun ve güzel gerçek yoculuklarda değil de, kâğıtlar, belgeler, metinler arasında dolaşırken keşfettim onu. Üstelik olabilecek en resmî bir belgede, Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı bir devletle, İngiltere’yle, Afrikalı köle ticaretinin yasaklanması için imzaladığı anlaşma metninde! 1880 tarihli bu belgenin girişinde Sultan II. Abdülhamid kendisinin Türkistan ve kapsadığı yerlerin padişahı olduğunu söylüyordu. Bu dediğim neredeyse otuz sene oluyor, doktoramı yapıyordum. Tabii ki hayretlere garkolduğumu ve işin peşine düştüğümü söylememe gerek yok.

Sonraki yıllarda 1880 tarihli anlaşmanın kitabın orta yeri olduğunu, 1856 Paris Barış Antlaşması’ndan itibaren Osmanlı’nın imzaladığı her antlaşma ve anlaşmada Türkistan kelimesini içeren aynı diplomatik formülün kullanıldığını, benden önce o yollarda yürüyenlerin bazılarının da aynı keşfi yaptığını ve bulduklarını kendilerine göre yorumladıklarını gördüm. Tabii ki çok daha ötesi de vardı. Tanzimat sonrasında çok sayıda Osmanlı devlet adamı, bürokrat ve entelektüel kendi ülkelerinden, bildiğiniz Osmanlı İmparatorluğu’ndan bahsederken gayet alışkın bir şekilde “Türkistan” diyordu. Hemen bir çırpıda aklıma gelenleri sayayım: Koca Reşid Paşa, İngiliz Said Paşa, Ziya Paşa, Cevdet Paşa, Sadullah Paşa, Arap İzzet Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi, Hayrullah Efendi

O zamandan bu günlere, topladığım, not aldığım onlarca hatta yüzlerce referansı dikkate alarak söyleyebilirim ki söz konusu olan yaygın bir kullanımdır, birkaç tecrit edilmiş veya mahdut vak’a değildir. Nitekim Osmanlıcanın en yetkin ve geniş sözlüklerinden birini hazırlayan Sir James Redhouse’ın A Turkish-English Lexicon’ının 1890 baskısına baktığımızda Türkistan kelimesinin 3. karşılığı olarak “The Turkish Empire, Turkey” (Türk İmparatorluğu, Türkiye) ibarelerinin verildiğini görürüz.

İsterseniz daha fazla ilerlemeden 1980’lerde gördüğüm diplomatik kullanımın en erken örneğine, 1856 Paris Barış Antlaşması’nın tasdiknâmesinde geçen formüle bakalım:

Biz ki, bi-lûtfihi’l-mevlâ Türkistan ve şâmil olduğu memâlik ve büldânın pâdişahı es-Sultan ibn es-Sultan, es-Sultan el-Gâzi Abdülmecid Hân ibn es-Sultan el-Gazi Mahmud Hân ibn es-Sultan el-Gazi Abdülhamid Hân’ız, işbu tasdiknâme-i hümâyûnumuzla beyân ve ilân ederiz ki…

Gayet açık. Türkistan ve onun kapsadığı tüm memleketler ve beldelerin padişahı, sultan oğlu sultan, II. Mahmud Han’ın oğlu, I. Abdülhamid’in torunu Abdülmecid tasdiknâmesinde beyan ediyor… O Paris Antlaşması ki Osmanlı’nın o zamanki Avrupa devletler sistemi olan Avrupa Uyumu’nun bir parçası olduğunu tasdik etmiş ve imparatorluğun toprak bütünlüğünü garanti etmişti. İşte böylesi önemli bir belgede, hem de o belgenin Osmanlıcasında, Osmanlı Sultanı, Türkistan ve ona bağlı olan yerlerin padişahı olduğunu söylüyordu.

Farsça yer eki olan “-stan”, gül kelimesine takılırsa gülün durduğu yer, gülistan, hâr (diken) kelimesine takılırsa hâristan olur! Etnik adlara, etnonimlere takıldığı zaman da bölge veya ülke adları oluşuyor. Lehistan’ı unuttuk ama Bulgaristan, Yunanistan, Ermenistan, Kazakistan gibi pek çok ülke adı bugün Türkçe’de hâlâ böyle kullanılıyor. Türkistan da Türklerin ülkesi, Türklerin durduğu, yaşadığı yer demek. 19.Yüzyılın ortalarında “Türkistan” denince ilk akla gelen yer de bugün Orta Asya dediğimiz coğrafya idi muhakkak ama herhalde Sultan Abdülmecid’in kendini uluslararası bir belgede Orta Asya’nın padişahı ilân edecek hâli yoktu. Tabii ki Türkistan deyince Türkiye’yi kastediyordu.

İşte, yıllar önce bir tarih müptedisini şaşırtan tam da buydu. Hani, Osmanlılar, Avrupalıların ta Ortaçağlardan beri kullandıkları “Turchia” ve muadili adlandırmalara hiç itibar etmemiş ve ülkelerine asla Türkiye veya benzeri bir şey dememişlerdi? Hani bu etnonimle birlikte anılan coğrafî veya siyasî bir oluşum TBMM hükûmetinin açılışına veya Türkiye Cumhuriyeti’ne kadar mevcut değildi? Bütün bir eğitim sistemimiz bize net bir şekilde çokuluslu Osmanlı Devleti’nin yıkıldığını ve yerine, adını Türklerden alan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğunu öğretmemiş miydi? Profesyonel tarihçilerimiz de böyle bilmiyorlar mıydı? Üdebamız böyle dememiş miydi? Meselâ Yahya Kemal ta Mart 1921’de “Mustafa Kemal ve onu milletin timsali gören Türkler Anadolu’da ademden [yokluktan, HE] bir Türkili çıkardılar (…) Bir sene içinde, feleğin bin türlü germ ü serdine rağmen millî hareket birkaç vilayetten bir vatan çıkardı” demiyor muydu? Nasıl olur da henüz imparatorluk döneminde bir Türkistan / Türkiye olur?

Hakan Erdem
(Karar, 18.09.2016)

Ya Türkiye ile birlikte var olacağız ya da yok olacağız!


Türkiye olmadan da güzellikler olabilir” diyen arkadaşlarım vardı bir de. Kendimi tam olarak anlamıyordum belki ama o arkadaşları hiç anlamıyordum.

Yani “Türkiye olmadan da hayat olabilir, hayat devam edebilir” diyorlardı.

Bugün de böyle düşünen insanlar var ve sayıları bir hayli fazla. Yani diyorlar ki, “İşimiz rast giderse ne âlâ, yoksa canı cehenneme Türkiye’nin.” İşlerin rast gitmesi ne demek? Şu demek: Kazasız belasız para kazanmak, haram helal demeden. Bir de geniş bir çevre. (geniş çevre, ne demekse!)

...

Benim içinse Türkiye’siz bir hayat tasavvuru mümkün değildi.

Bu ülke bizimle birlikte var olacak, bu ülkeyle birlikte biz. Ya Türkiye ile birlikte var olacağız ya da yok olacağız!

...

Rüyalarımı güzel ve mutlu insanların yaşadığı ülke süslüyordu. Üzerinde yaşayıp, ayağımızı bastığımız güzel, yeşil ülkemize varoluşsal bir mesele olarak bakmaya çalışıyordum. Varoluşumu anlamlandırmaya çalıştığım bir yerdi bu ülke.

...

Türkiye olmadan da hayat devam edebilir” diyen arkadaşlarım ‘dünya vatandaşı’ oldular. Bense milli marşı “Gesi bağları” olan bir Türk olarak yaşamaya devam ettim.

Bekir Fuat
(Karar, 18.09.2016)

İlaç olsa içme düşman tasından


İmansız askerin, korkak paşanın
Bir boyuna bir de enine tükür.
Kaçarken vurulup yere düşenin
Bir leşine bir de kanına tükür.

Ölürsen de hak yedirme, hak yeme;
Aka kara, karaya da ak deme.
Adaletten ayrılırsa mahkeme,
Bir hakime bir de kanuna tükür.

İlaç olsa içme düşman tasından
Sakın taş attırma dost arkasından
Kim ikiyüzlüyse tut yakasından
Bir yüzüne bir de canına tükür.

Millet parasından verdirme parsa;
Edirne'den Van'a, Muğla'dan Kars'a
Nerede sahte bir kahraman varsa
Bir resmine bir de şanına tükür.

Kesmekle kısalmaz cömerdin eli
Yiğidin adına eklerler deli.
Baban olsa bile Allahsız ölü
Bir ruhuna bir de sinine tükür.

Bırak hesabını ölüm kalımın
İnanmışa zulmü ne ki zalimin
Manayı reddeden sözde alimin
Bir ilmine bir de fenine tükür.

Abdurrahim Karakoç, Vasiyet

93 Harbi Koçaklaması

30 Ağustos 1877 tarihinde Rus taarruzu ile Plevne'nin ön safları ele geçirildi.
Az sonra Gazi Osman Paşa'nın emriyle yeni taburlar geldi ve Rus askerleri bu tabyalardan çıkmak zorunda kaldı. [Plevne Kuşatması, Rupert Urneaux, 1958]
Rus Harbi esnasında bölgenin Türk kuvvetlerine riyaset eden gâzî Çıldırlı Âşık Şenlik'in 93 Harbi Koçaklaması.

Ehl-i İslâm olan işitsin bilsin,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana;
İsterise Uruset ne ki var gelsin,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Guşanın kılıcı, geyinin donu,
Kavga bulutları sardı her yanı,
Doğdu koç yiğidin şan almak günü,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Asker olan bölük bölük bölünür,
Sandız mı ki Kars kalası alınır!
Boz atlar üstünde kılıç çalınır,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Kavga günü namert sapa yer arar,
Er olan göğsünü düşmana gerer,
Cemî ervah bizle meydane girer,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Hele Âl-Osmân'ın görmemiş zorun,
Din gayreti olan, tedarik görün!
At tepin, baş kesin, Kazağ'ı kırın,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Ben-Asfer'dir bilin Urus'un aslı,
Orman yabanisi, balıkçı nesli,
Hınzır sürüsüne dalıp kurt misli,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Şenlik, ne durursuz, atları binin,
Sıyra-kılıç düşman üstüne dönün,
Artacahdır şânı bu Âl-Osmân'ın,
Can sâğ iken yurt vermeziz düşmana.

Çıldırlı Âşık Şenlik

19 Eylül 2016 Pazartesi

Arafatta vakfe


Haccın beni en çok etkileyen rükünlerinden biridir, Arafat’ta vakfe. Bir anlığına bile olsa durur ve düşünürsün, bir insanlık seli ortasında: Nerede geçirdim hayatımı, hangi amaç peşinde? Değdi mi peki? Hacdan sonra insanların değiştiğini söylerler. Büyük insan seli, hem hiçliği duyuruyor olmalı, hem de biricikliği.

Henüz Hac ibadetini yerine getirmek kısmet olmadı, ancak umre izlenimleriyle anlayabiliyorum, o yeniden doğuş fırsatını. Hacc fotoğraflarına baktığımda, Kabe’de veya Arafat’ta, olağanüstü etkileyici, benzersiz bir sanat eseri izlediğimi hissediyorum. İnsanlığın harmanlandığı o sahnede bütün ayrıntılar geriye itilirken asli olan öne çıkıyor. Riya ve hırstan arınarak rıza dileyen kalabalıkların içinde bir kum tanesi olmak, bazen nasıl özgürleştirir insanı! Lara/Larissa öykümde bunu konu almıştım. Benliğimizde hissettiğimiz daüssila sızısı böyle iki yönlü açılır: Kalabalıkta kaybolurken yok olmak veya kalabalıkta kaybolurken kendine rastlamak. Bizi vahdet ve tevhide çağıran güçlü saiklere karşılık, parçalanmaya devam ediyoruz. Hesap günü nasıl mahcup düşmeyebiliriz? Yaratılış, varlık, büyük bir bağış. Bu bağışa layık olmak için elimizden geleni yaptığımız söylenebilir mi?

Her zaman Müslümanlığın sanatkarene bir hayat tarzına yakın düştüğünü düşünmüşümdür. İslam da sanat da hayatın bir tekrarlar halinde sıradanlaşmasına, geçici hevesler uğruna tüketilmesine izin vermez. İslam da sanat da hayatı yüce bir amacı kendince tanımlama çabası içinde sürdürmeyi ister. Her ikisi de yalana ve karanlığa karşı bir mücadelede billurlaşır. Yenileyici, dinamik kılan hayat görüşüyle Müslümanlık, muhafazakar bir hayat telakkisinden ziyade sanatkarane bir hayat telakkisine denk düşer.

Hac ve umre dalgalarıyla sürekli arınıyor toplumumuz, çok şükür. Buna karşılık bizi yaralayan başka fotoğraflar da var. O güzel sanat eserini, kardeşlik tablosunu oluşturan cazibe merkezi olarak Kabe, elbette yükseklerden bir yerden izlenilebilir; bir dağdan, bir uçaktan. Ancak bu yerin eşit statüleri ve Mescidi Haram uzamını zedeleyecek şekilde, bir kule otel dairesinin penceresinden yapılabilmesini hazırlayan zihinsel pragmatizm, “bizim büyük çaresizliğimiz”in göstergelerinden biri.

Arafat’ta vakfe hali içinde olsaydım, herhalde Mescidi Haram’ın mekanlarını daraltan sebepler üzerine düşünmeden edemezdim. Sa’y sırasında beton bir galeride yol almamız gerçekten kaçınılmaz mı? Kabe’nin etrafına kule oteller dikilmesinin hacıların rıza arayışına nasıl bir katkısı olabilir?

Eskiden Suudi Arabistan’ı sorumlu tutardım bu hal ve gidişattan. Şimdi sorumlunun genel bir “Biz” pragmatizmi olduğunu düşünüyorum.Biz” olsaydık acaba daha farklı neler yapardık? Biz ki Turgut Cansever’in senelerce üzerine çalıştığı halde düzeltmesine izin bulamadığı Beyazıt Meydanı’nın kaydırılan cami aksını hâlâ gündemimize almış değiliz.

Cihan Aktaş
(Gerçek Hayat, 19.09.2016)

Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!


Çelişik gibi görünen bu söz, İstanbul’un bir çok alanlarda örnek ve öncü olduğunu yadsımak için değildir. İstanbul’un başını alıp gitmesi, ülkeye yayılması gereken çağdaş davranışların, teknolojinin önünü kesiyor. Halkı ve işverenleri kendine çekip, çağdaş etkinlikleri inhisarına alıyor.

İstanbul ulaştığı megalopolis boyutlarıyla, ülkenin vücudunun taşıyamayacağı bir koca kafa haline dönüşen, ekonomik etkinliğin yurt yüzüne dengeli yayılmasına engel olan ve Anadolu halkının topraklarını terk ederek ülke tarımını dış dünya pazarına dönmeğe zorlayan, ve sonuçta uluslararası sermayenin aşağı düzeyde bir ortağı olarak fakir halkı tüketici olmaya teşvik eden, giderek Türkiye’nin sömürülen bir topluma dönüşmesine neden olacak bir emme basma mekanizması olarak çalışmaktadır.

Bu kent her zaman bir çekim merkezi olacaktır. Fakat ülkeyi ekonomik olarak çökertmesine olanak vermemek gerekir. Günümüzde o sınıra ulaştık.

Dünyanın dengesini bozan pek çok neden var. Fakat temel neden artan nüfustur. Toplumlar arasında bilim, teknoloji ve uygarlık farkları ne olursa olsun, dünya nüfusunun sürekli artması dünyanın önündeki en büyük tehlikedir.

Bunu izleyen bir de küresel iklim değişikliği var. Dünyanın nüfusu 1800’de bir milyardan, 2015 yılda sekiz milyara ulaştı. Üretimin yıllık artışı bağlamında dünyanın zengin kapitalist şirketlerinin söylemi ulusal gelirleri artamayan fakir ülkeler için içi boş bir propagandadır. Türkiye’nin kişi başına geliri aşağı düşüyor.

Büyük kent, insanoğlunun bütün tarihinde kendi yaratıp kontrol edemediği en büyük deformasyondur. İnsanoğlunun yaşamını karartan bütün kötü insan davranışlarını, pek çoğunu suç diye tanımladığımız kişisel ve grupsal etkinliklerin en kolay oluştuğu ortamdır.

Uygarlık adına yaratılan bütün olgu ve araçlar büyük kentlerin bütün bu kötülükleri üretmesine engel olamaz. Bu iyi-kötü çekişmesinin kentin ortalama fizyonomisindeki verileri o toplumun uygarlık düzeyini açıklar. Her türlü suç, cinayet, hırsızlık, arsa ve yapı spekülasyonu, kuralsız davranışlar, eğitim, ulaşım, sanat etkinlikleri, müzeler, planlama, kent estetiği, yol, kaldırım, kentsel işlevler yeşil alan, konut, adalet, güven, sağlık, temizlik ve daha pek çok alan kent için bir yaşamsal kalite standardı tanımlarlar.

Bu standart genelde küçük kentlerde yüksek, büyük kentlerde düşüktür. Berlin ya da Amsterdam’da Karaçi, Kahire ya da İstanbul’la karşılaştırılmayacak kadar yüksektir. İstanbul gibi yarım yüzyılda kontrolsüz bir büyüme gösteren kentlerde örneğin Sao Paolo ya da Lagash’da çağdaş yaşamın en büyük kargaşa ve dramları yaşanır.

Yaşam kırılgandır. İnsanların geleceğe güvenleri azdır. Onun için megalopolisler uygarlığın ortadan kaldırmağa çalıştığı bütün kötülükleri içerirler. Büyüklükleri oranında suç yuvalarıdır.

İstanbul’u hiçbir planlama boyutu, estetik ve insan davranışı ile Viyana, Berlin, Stockholm ile karşılaştırmak olası değildir.

Çok kez vurguladığım gibi, 80 milyon nüfuslu Almanya’nın en büyük kenti ve başkenti Berlin’in nüfusu 4 milyondan azdır.

Anadolu’ya yeniden yerleşmemiz gerek!

Doğan Kuban
(Herkesebilimteknoloji, 15.09.2016)

17 Eylül 2016 Cumartesi

İçinde ilahi aşkı yitiren ölçüyü de kaybediyor


İster dünyanın en kapalı ve geleneksel toplumundan isterse Batılı anlamda postmodernizmi yaşıyor olsun ikisinin ortak paydası: aşkını yitirmesi… Modern bilimlerden henüz elif ba'dan mahrum toplumlara, İslami ilimlerde zirveye çıkmış molla ile akademik kariyer sahibi arasında dini titizlik ve incelik farkı bırakmayan kabalık gösterisinin nedeni de bu…

İçinde ilahi aşkı yitiren ölçüyü de kaybediyor. Dinin vadettikleri ve yüklediği sorumluluk karşısında heyecan duymayan şekli işin özüne tercih ederek kabalaşıyor.

Temel espri bu aşk ve inceliği yitirdiğinin farkında ve nelerden mahrum kaldığının bilincinde olmak...

Olaya bu açıdan bakınca maddi planda basit sorunlarla uğraşırken içini boşalttığımız bir davanın çığırtkanı haline gelebiliyoruz ki Alem-i İslam'ın başına bela olan derinliksiz ve tefekkürsüz zihinlerin tezahürlerini besleyen iklim bu vasattan besleniyor.

Temelsiz bir hissiyat nasıl dini içerden çürütürse aşkı olmayan bir din anlayışı da müntesibini katılaştırır, kabalaştırır…

Akif Emre
(Yenişafak, 17.09.2016)

Medeniyetin yeniden doğacağı tek coğrafya Anadolu'dur


Anadoluculuk fikrinde Nurettin Topçu (ö. 1975) sonrasında mütefekkir çıkmamış, bu fikrin müntesipleri oluşmamış; fikir, kendisini yenileyecek bir epistemik cemaatle örülememiştir. Fakat Anadoluculuk ölmemiştir, harekettedir.

Hz. Pir'in köçeğiyiz.

Anadoluculuk, “Osmanlı'nın işgal edildiği yıllarda elde kalan son toprak parçasını korumaya çalışan savunmacı / korumacı bir refleks” diye tanımlanıyor; kat'a böyle değildir.

1453 sonrası Osmanlı, “kan bağı” yerine “intisap bağı”nı merkeze alan “umran” fikrini “devlet tavrı” haline getirince; Anadolu, iktisadi içtimaî düzenini inşa eden eren/gazi/ahi/bacıları sistemden uzaklaştırmıştır. Şeyhülislam Ebussuud, ahiliğin “kardeşlik” ahlâkının, fütüvvet irfanının, geçim iktisadının teolojik temellerini kırarak para vakıflarının önünü açmıştır. Osmanlı, tımarı terk edip; paralı asker beslemiştir.

Anadolu'yu inşa eden “geçimlik iktisad”ın, “adalet şehri”nin inşa edicisi eren/gazi/ahi/bacı/fakı, Osmanlı siyaseti karşısında dışlanmıştır. Osmanlı'nın kendisine devlet bahşeden fütüvvet erlerini dışlaması, Safevi'nin ise bu erleri Şiîleştiren tagayyur siyaseti adalet-şehir teolojisi ile hareket eden Fütüvvet aşığı halkı paramparça etmiştir. Ehl-i Beyt'in evlatları hâlâ Türkmenler içindedir, Anadolu'da yaşamaktadır.

Medeniyetin yeniden doğacağı tek coğrafya Anadolu'dur.

“Kul padişahsız olmaz padişah kulsuz değil
Padişahı kim bileydi kul etmese yort savul”
(Yunus Emre).

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 16.09.2016)

9 Eylül 2016 Cuma

Cehalet ve şiir


Cehaleti terk edebilmek maharet ister. Bu işin altından vasıfsız emekle kalkılabilmesi muhaldir. Üstelik cehaletten kurtulma çabası içinde bulunduğu zannıyla girişilen hareketler yüzünden insan çok gülünç durumlara düşebilir. Ne yapmalı? Sabretmeli ve sebat etmelidir. Cehaleti terk etme mecrasında yol almanın sabra ve sebata ihtiyacı vardır. Çünkü Allah sabır ve sebat edenlerle beraberdir. Sabır göstermek nedir ve nasıl olur? Sebat etmek nedir ve nasıl gerçekleştirilir? Önce sabrın katlanmak, sebatın inatçılık olmadığını anlayacak seviyeye çıkmak lâzım. İşte bu basamağa çıktığımızda şiirsizliğin çaresizlik olduğunu fark ederiz. Şiir cehaleti terk etmek isteyenin geçirdiği hem gayret, hem de sabır-sebat merhalelerinin payanda işlevini ileri taşır. Karanlığı yararken şiire istinat ederiz. Dayanağımızın şiir olduğu şartlarda insan hakları emperyalizmi zihnimize hükmedemez. Turizmin bir kolonyalizm türü, finans esaretine rıza göstermenin bir çeşidi olduğu şiir okuruna bedihi gelir. 

İsmet Özel
(Benim Şairim Senin Şairini Döver mi? - VIII, 9 Eylül 2016)

8 Eylül 2016 Perşembe

Yanlış bir tercih olarak apartmanlar


Ülkemizde son iki asırda büyük çalkantılar yaşanmış, inkılâplar, devrimler, ihtilâller birbirini peşi sıra kovalamıştır. İmparatorluk dönemlerinde devlet tarafından adı konulmadan ve yavaşça, Cumhuriyet döneminde ise açıkça telâffuz edilerek ve devrimler hızıyla sürdürülen Batılılaşma / Modernleşme çabalarıyla milletimizin aslî değerleri değiştirilmeye çalışılmış ve ne yazık ki bunda büyük ölçüde muvaffak olunmuştur. Yeni kadrolar Türkiye'nin rotasını İslâm'dan çevirip Modernizm'e doğru kırmışlardır. Hedef artık Modernleşme olarak tayin edilince her sahada taklitçilik ve Batı'ya öykünme de bu dönemlerin temel karakteristiği olmuştur.

Bu hengâmeden her saha zarar gördüğü gibi en çok da mimâri zarar görmüş, evlerimiz tahrip edilmiş, eşyalarımız değiştirilmiş, geleneksel şehir dokuları yıkılıp yok edilmiştir.

Mesken ve şehircilik geleneğimize en büyük ilk darbeyi vuranlar Tanzimat'ı ilân eden yönetici kadrolar olmuştur. Tanzimatçılar yapı geleneğini asırlar boyu devam ettiren (mimar ve kalfaları yetiştiren) yapı loncalarını âni bir kararla kapatmışlardır. Elbette Tanzimat idarecileri bu loncalar kapatılmadıkça İslâmî yapı geleneğinin devam edeceğinin farkındaydılar. Bu dönemde şehircilik tercihleri açısından getirilen en önemli değişiklik geleneksel İslâmî hayat ile uyuşmayacağının bilinmesine rağmen Batı tarzı apartmanların bu ülkede uygulanmaya başlatılması olmuştur.

Ülkemizde apartmanlar ilk defa gayr-ı müslimler eliyle Beyoğlu (Pera)'nda inşa edilmiştir. Müslümanlar her şeye rağmen uzun süre apartmanlardan uzak durmuş, müstâkil evlerinde oturmaya devam etmişlerdir. Ne zaman imar plânları kat irtifalarını yükselterek apartmanları cazip hâle getirmiş, sonunda onlar da bu cereyana dâhil olmuşlardır.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 08.09.2016)

Şah Hatâyî (I. İsmail) kimdir?

Ulu Ozanlar: I. İsmail (Şah Hatâyî)

Türkü söyler gibi ileri atıldık


Herhangi bir davranışımızın nedenleri konusunda kendi söylediklerimize bile “evet, tam da budur” diyemeyiz. Kitlesel tepkilerde durum daha da karışıktır. Bu kez işin içine “biz” girer. Siz bakmayın anketlerde ne dediğimize, 15 Temmuz'da ölümü hiçe sayarak koşmamızın asıl nedeni şuydu: Biz'i “biz” yapan neyse, onu korumaya çalıştık. Burada yaşadığımız hayatın bize verilmesine karşı duyduğumuz minnetti, bizi yollara düşüren. Gelecek nesiller de, çocuklarımız da bu hayattan nasiplensinler, onu daha da ileri götürsünler istedik. Kime mi karşıydık? Burayı, buradaki hayatımızı ele geçirmek, yıkmak, talan etmek, bizi birbirimize düşürmek isteyenlere, düşmana… Hepimiz düşmanın temsilcisinin FETÖ olduğuna emindik. Onlar, hiç fark etmiyordu ama hangi adımı atsalar, hangi hile ve desiseyi yapsalar, 40 yıldır hesabını sormak üzere bir kenara zaten yazıyorduk. FETÖ, tek başına değildi, arkasında “biz”e karşı olan kuklacılar vardı. Hepsi, bizim için muhannetti. “Kadir Mevlâm senden bir dileğim var/Beni muhannete muhtaç eyleme/ Yedi deryalara gark eyle beni /Yine muhannete muhtaç eyleme”… Türkü söyler gibi ileri atıldık. Topuna birden karşı koyduk, hepimiz için, burası için, buradaki ortak hayatımız için…

Erol Göka
(Yenişafak, 08.09.2016)

7 Eylül 2016 Çarşamba

Her koldan saldırıp Anadolu irfanını yok etmeye çalışıyorlar


Bugünlerde silsilesi, geleneği, tasavvufi kökeni olmayan ismi cemaat ama içi cerahat bir taşeron haçlı - Siyonist ortak yapımı bir güruh üzerinden İslamın neşvesi olan tasavvufa, tasavvuf ve irfan hamuru ile yoğrulmuş, özünde kâmil insan yetiştirmekten başka gayesi olmayan (her ne kadar sekülerleşenleri olsa da geneli bağlamaz) tarikatlara saldırılmaktadır. Tarikat bir yoldur, varabilene. İnsan-ı kâmil yetiştirmektir tek gayesi. Peygamberler ile başlar veliler ile devam eder.

Ancak bu gün görmekteyiz ki, bu İslami neşveye bir takım sözde İslami akımlar da düşman. Sözüm ona alimler. Sözde İslami akım dedim çünkü kendileri bir başka projenin mahsulleridir. İbni Sebeler her yüzyılda bulunur. Haçlı ve Siyonist boş durmaz. Kaleyi içten fethetmenin bin türlü yolunu arar. Bu gün de sünneti yok sayan Kur'an Müslümanlığı gibi söylemler ile ortaya çıkanlara soruyorum:

"Sizin peygamberiniz kim?"

Bu Kur'an Müslümanları IŞİD'in kardeşleri. Ama maalesef bizim gençlerimizin bir çoğu da farklılık adına bu düşünce sistemlerinin peşine takılıp dedesinin irfanına düşman oluyor. İslamı şekilsel boyutta yaşayıp, derununa dalamıyor. Kardeşler, dedeniz nasıl namaz kılıyordu, ellerini nasıl bağlıyordu? Siz de öyle bağlayın. İthal mezheplere takılıp kendi vatanınıza-irfanınıza düşman olmayın.

Her koldan saldırıp Anadolu irfanını yok etmeye çalışıyorlar. Çin'den Maçin'e biz bu irfan ordusu ile gittik. İnce uçsuz bucaksız gönüller fethettik.


Bu gün mahallemizin içinde misyonerler cirit atıp irfanın başkenti bir beldede aleni kilise açıyor.

Ey Kur'an Müslümanları enerjinizi Müslümanlar ile uğraşmak yerine bu misyonerler ile uğraşmaya harcasanız ne olur? Ne olacak dayak yersiniz abilerinizden?! Ne de olsa onlar da sizin çocuklar.

Ey Müslümanlar! Yıllarca Feto'ya "papaz" dedik "neüzubillah" dediniz. Feraset diye bir şey kalmamış Müslümanlarda. Halbuki Kutlu Nebi ne der:

"Müminin ferasetinden sakının. O bakınca Allah'ın nuru ile bakar."

Aa, tabi sünnetten arındırılmış idi sizin Müslümanlığınız. Peygamber yolundan çıkanlara hitap etmez bu söz. Onlarda feraset ne gezer. Bir yapıyı, bir papazı tanıyamaz duruma düşer, avlanırsınız işte böyle gafilce.

İşte bu günde kılavuzunu kargadan seçen siyasilerimize diyeceğim tek çift söz şu:

İrfan ehlini bulun, yoksa burnunuz boktan kurtulamadığı gibi vatanı ve milleti de tehlikeye atar sonra da bu mankurtları temizleyeceğiz diye uğraşır durursunuz.


Bakın, yıllarca laik düzen, dini "üfürükçülük" olarak karalayıp lanse etti. Duayı karaladı, halbuki Rabb'imiz "Dualarınız olmasa neye yararsınız?" buyurur. Bir misyoner kilisesinde cama yapıştırılan ilanlara bakın. Hastalara dua okunurmuş. Peki bizim ilahiyatçı hocalarımızın büyük çoğunluğunun bile bid'at gördüğü dua ile şifa isteme neden bir Hristiyan tarafından yapılınca medeni kabul ediliyor?

İlahiyatlar, diyanet! Kendine gel... Dedelerinin irfanını kapı dışarı ettin 90 yıldır. Bu hale geldin... Yoksa siz de mi proje ürünüsünüz? İnsanın aklına her şey geliyor. Aklımıza gelmeyenlerin başımıza geldiği şu günlerde.

İstikameti şeriat, kılavuzu irfan olanlar ancak müstesna...

Mikail Türker Bal
twitter.com/mikailturkerbal

Marifet kapısının mürşidi: Ahmet Yesevî


Bilgi (marifet), Arapların asabiyeti nedeniyle Arabistan'dan çıkarıldı ve Horasan'a ulaştı.

Böyle bir çerçeve içinde konuşmadan Osmanlı'yı devlet olarak varlık sahasına çıkaran Yesevî toplulukların bağlı olduğu hakikat ve marifet'in “neliği” belirlenemeyecektir.

Hakikat ve marifet kapılarının referans kavramı fütüvvet-feta'dır. Fütüvvet, Hakikat-ı Muhammedî'nin zuhuru olarak anlaşılmalıdır. Hakikat-i Muhammedî'nin tecellileri ise, Âdem (as)'de ve gelmiş geçmiş 25.000 peygamberde görülmüştür.

Hakikat-i Muhammedî, bütün peygamberlerin urf-hikmet-iffet-şecaat-akıl-adaletinin cümlesidir. Bu marifet çift kanatlıdır: 1) Marifet, Hz. Muhammed (asv)'in varlığında, gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ahlâkının ilahi olarak cem edilmiş halidir; 2) Hz. Muhammed (asv) de gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ahlâkını kendi ümmetine yol-sırat bulabilmesi için cem edip Hz. Ali (ra)'ye üflemiştir.

Hz. Peygamberin “La fetâ illa Ali” tabirine mazhar edilmesinin sebebi budur. Fütüvvet ve Hakikat-i Muhammedî, bir kitabî bilgi (şeriat, tarikat) değil, kıraat edilmiş marifettir ve Hz. Ali'ye (Ehl- Beyt'e) verilmiştir.

Bu marifet, Arap dünyaperestliği saltanat kavgasına dönüşünce Ehl-i Beyt mensuplarınca Horasan'a kaçırılmıştır. Türkmenler, Hz. Nuh oğulları olarak bu marifete yabancı değillerdir. Fakat bu marifeti ortaya koyacak dem=şurb=ç(ş)orba'dan yoksun kalmışlardır. Marifet ehli sofra açmakla sefer eyler. Nitekim Hz. İbrahim (as) gelen iki meleğe sofra açmıştı.

Ahmet Taşğın'ın da ifade ettiği gibi, Ehl-i Beyt'in Horasan'a sefer eyleyerek sofra açmasıyla (sefer=sofra aynı kökten gelir) Türkmenler eksikliğini hissettikleri “hakikat”i buldular. Sofra, pir-mürşidin alametidir. Türkmen içinden “ene'l Hakk” (Hallac - Yunus Emre) sözü buradan çıktı. Fakat yol dört kapıdır, dördüncüsü “Marifet” idi.

Ahmet Yesevî dördüncü kapının mürşidi idi.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 07.09.2016)

Gel ha gönül havalanma



Gel ha gönül havalanma
Engin ol gönül engin ol
Dünya malına güvenme
Engin ol gönül engin ol

Şu dünyanın hâli böyle
Yalan yahşî geçer şöyle
Söyledikçe engin söyle
Engin ol gönül engin ol

Gökde uçan huma kuşu
Bilmeyenler atar taşı
Enginlik gönülün işi
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal sözüm Hâkk'tır
Sözümün yalanı yoktur
Engin söyle büyüklüktür
Engin ol gönül engin ol

Teslim Abdal

Sultan Süleyman'a Kalmayan Dünya

7 Eylül 1566, Kanuni Sultan Süleyman'ın 450. ölüm yıldönümü.
Zigetvar kuşatması sırasında vefat etti.
Sultan Süleyman'a kalmayan dünya,
Bu dağlar yerinden ayrılır bir gün.
Nice bin senedir çürüyen canlar,
Hakk'ın emri ile dirilir bir gün.

Ne güzel yapıdır Cennet yapısı,
Çok aradım, görünmedi kapısı.
Benim korktuğum yol Sırat Köprüsü,
Cehennem üstüne kurulur bir gün.

Karşıki dağlar da karlı dağ olsa,
Çevre yanı mor sümbüllü bağ olsa,
Ağa olsa, paşa olsa, beğ olsa,
Yakasız gömleğe sarılır bir gün.

Bu dünyada adem oğluyum dersin,
Helâli, haramı seçmeden yersin,
Yeme el malını, er geç verirsin,
İğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,
Ülker ile aşar gider birazı.
Yarın mahşerde de sorarlar bizi,
Hak mizan terazi kurulur bir gün.

Karac'oğlan der ki: Konup göçersin,
Ecel şerbetini bir gün içersin,
Sırat Köprüsü'nden sonu geçersin,
Amelin eline verilir bir gün.

Karacaoğlan