TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

29 Kasım 2016 Salı

Gençlik tasavvuftan ne bekliyor, ne arıyor?



Genç Tasavvufçuları Destekleme ve Geliştirme Derneği tarafından 29 Ekim 2016'da gerçekleştirilen konferansta, araştırmacı-gazeteci Mikail Türker Bal Beyefendi konuştular. Oldukça önemli bir konuya haiz olduğundan burada paylaşmayı görev biliyoruz. Hayırlara vesile olması temennisiyle...


Kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir


Kişi, kendisini başkalarına anlatma, onlarla bağlantı kurma, acı olayları duyurma ve sevincini paylaşma gereksiniminden yazar.

Kişi, kendi yalnızlığına ve başkalarınınkine karşı yazar. Yazının bilgi aktardığı ve okurunun dili ve tutumu üzerinde etkile olduğu, kendimizi daha iyi tanımamıza ve birlikte kurtuluşumuza yardım edeceği inancındadır. Ne var ki başkaları kavramı çok belirsizdir: insanın rengini belli etmesi gereken kriz dönemlerinde tarafsızlık yalana çok benzeyebilir.

Gerçekte insan mutluluklarını ve felaketlerini yüreğinde duyduğu tüm kişiler için yetersiz beslenenler, kenar mahalle sakinleri, gerillalar, bu dünyanın tüm ezilenleri için yazmakta, bunların çoğu ise okuma bilmemektedir. Ve okuyabilen az sayıdaki kişiden kaçının kitap alacak parası vardır?

Eduardo Galeano
(Söz Mezbahası, Belge Yayınları)

Küresel bir ergenlik çağındayız


Muhafazakar iktidarların bütün dünyadaki dilemması budur: Eğitimin ve kültürün giderek daha da liberal bir biçim kazanması, onların, bu iki başlığa olan hakimiyetlerini kısıtlar. Muhafazakar eğitim tasarımlarını besleyecek, destekleyecek ve geliştirecek bir sokak kültürü yoktur, bir televizyon ekranı namevcuttur, bir edebiyat havzası bulunmamaktadır. Muhtevaya, kitaplara, müfredata yapılan yamalar bir süre sonra sağından solundan patlar. Sonunda da bir türlü o beklenen insan tipi yetişmez.

Eğitim meselesini kültür politikasından, kültürü de piyasadan ayırmanın imkanı yok. Piyasa size hangi kültürü nasıl tüketeceğinize dair alışkanlıklar kazandırır ve aslında eğitim de bunu standart ve genel geçer hale getirir.

Peki, piyasa kimin yönetimindedir? Piyasa, bütün dünyada, bazı bayağı değerler üreten, bu değerlerle insani özü bulandıran, karartan bir aklın elindedir. Piyasayı, bu aklın yaptığı televizyon, bu aklın ürettiği moda, bu aklın geliştirdiği medya biçimlendiriyor. Kullanılan cazip dilse, içeriğin çürümüşlüğünü gizlemeye yetiyor.

Piyasa, nefste kökleşen bir teklif sunuyor. Dünyanın ebediymiş gibi algılanmasına hizmet eden bir üretim bandını habire döndürüyor. Çünkü dünyanın fani olduğu bir kere hatırlanırsa, bir kez bu temel insani gerçek ruhta yankısını bulursa, bütün üretimin hızının yavaşlayacağına ve bandın artık dönmeyeceğine dair bir kanaati en başta onlar taşıyor.

Bir şey hoşumuza gidince, onu eğlenceli ve keyifli olarak adlandırıyoruz artık ama eğlencenin ve keyfin gündelik dildeki kutsanması da bu bakışın sonucu. Bütünüyle cari eğlence, bütünüyle mevcut keyif arayışı, bütünüyle ölüm ciddiyetinden uzak bağımlılıklar ve alışkanlıklar, dünyanın ebedi olarak algılatılmasından besleniyor. Küresel bir ergenlik çağındayız adeta.

Ahmet Murat
(Gerçek Hayat, 28.11.2016)

28 Kasım 2016 Pazartesi

Bugün Müslümanlar olarak sorumluyuz, suçluyuz



Gelenekçilik, statükoculuk ve muhafazakârlık, düşünmemize, yeni yanıtlar, yeni çerçeveler üretmemize izin vermediği için, toplumlarımızda zihinsel atalet-hareketsizlik-tıkanma sıradanlaşıyor, normalleşiyor. Sözünü ettiğimiz sıradanlık ve tembellik, bugünün dünyasında mümkün olabilecek pek çok şeyi yapmamıza izin vermiyor. Bugün Müslümanlar olarak, mümkün olanı ve olabilecekleri yapmadığımız için sorumluyuz, suçluyuz. Romantik bir kibirle malûl bulunduğumuz için, sık sık zihinsel bir körleşme ile karşı karşıya geliyoruz.

Hayatın ve tarihin içerisinde bugün karşı karşıya bulunduğumuz yozlaşmalar, çözülmeler, parçalanmalar ve yıkımları gereği gibi algılıyor olsaydık, çok daha sorumlu, çok daha dikkatli, çok daha ölçülü hayatlar yaşıyor olacaktık.

Fransız devriminin ürettiği kavram ve kurumları evrensel kavram ve kurumlar olarak değerlendirmeye devam eden, 1789 terminolojisiyle İslami anlamda hiç bir zaman hesaplaşmayan, bu terminolojiye bağımlılığını sürdüren düşünce / kültür / entelektüel / ilahiyat dünyamızın, 15 Temmuz direnişiyle ilgili değerlendirmeler yaparken de ölçüsüz bir romantizme kapılarak direnişi Türkiye'nin özneleşmesi olarak tanımlaması, kendimizi gerçeğin sadece bir kısmına kapattığımızı, tamamını göremediğimizi gösterir.

Düşünce ve kültür hayatımız, aydınlarımız, yazarlarımız, hakim olan resmi yorumların otoritesi doğrultusunda konum belirliyor. Anlamlara, ilkelere dayalı bir hayat sürdürmek yerine, ulus-devlet çıkarlarına göre bir hayat sürdürmemiz isteniyor. Hangi toplumda olursa olsun, bir topluma konjonktürel kısıtlamaların, sınırlandırmaların, konumlandırmaların dayatılması ile, toplumun kendisine dayatılan kısıtlamaları gönüllü olarak kabul etmesi, bu dayatmayı sorun haline getirmeden itaat etmesi, anlayışla karşılaması çok farklı şeylerdir. Çoğu kez, farklı bir seçenek üretemediğimizde, koşullara katlanmaya devam ederiz. Gelenekçi / görenekçi toplumlarda, yukarıdan dayatılan bir bilinçle, çelişkili bir bilinçle, içselleştirilmiş yanılsamalarla, hipnotize edilmiş bir dille, tekelci yaklaşımlarla, kişiselleştirilmiş iktidar biçimleriyle sürekli bir rıza mühendisliği yapılabiliyor. Geleneğin otoritesinin belirleyici olduğu toplumlarımızda, bu otorite aracılığıyla bütün koşullar için her tür rıza sağlanabiliyor.

Bugün, sözünü ettiğimiz karşıtlıklar, çelişkiler, bencillikler, kültürsüzlükler, köylülükler, hayatı hepimiz için dayanılmaz hale getiriyor. Geçip gitmiş sorunlar üzerinde, bıkıp usanmadan ucuz spekülasyonlar yapmaya devam ettiğimiz için, yeni şimdiki zamanlarla ilgilenmiyor, daha doğrusu bu zamanlarla nasıl ilgileneceğimizi bilmiyor, bu nedenle de bu zamanları etkileyebilecek bir kültür üretemiyoruz.

Geleneksel toplumsal / siyasal kültürün, İslami anlamda eleştiri süzgecinden geçirilememesi durumunda, tarihsel sorumluluklar almamız, tarihsel bir varoluşu ve bilinci temsil etmemiz mümkün olmayacak.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 28.11.2016)

Bizi bekleyen ödül mü helak olmak mı?


Biraz akıl biraz da kalp varsa şöyle bir soru sorulabilir: Yaptıklarımız karşılığında bizi bekleyen ödüllendirilmek mi yoksa helak olmak mı?

Silueti bozan(!) Ayasofya


Yeni Türkiye, Yeni İstanbul. Ayasofya, yeni silueti nasıl da bozuyor...

Kapitalist düzen ilmi metalaştırdı, ilim adamını aç gözlü bir tüccara çevirdi


Eskinin erdemli bir ilim adamı tipi vardı. Kapitalist düzen ilmi de metalaştırdı, ilim adamını aç gözlü bir tüccara çevirdi. Çoluk çocuğun ikbali için onu agorada tezgâh açmak zorunda bıraktı. Ruhlarını ‘beyin iğfal şebekeleri’ reklamevlerine rehin bırakmamış şairler yola devam ediyorlar. Arada bir kalpazanlar sokuluyor yanlarına, bir süre onlarla birlikte uçuyor, neden sonra geri düşüyorlar, dünyanın manyetizması kalp adamlarına işlemese de kalp adamları emiyor. (...)

Rindâne bir hayatın izini süren, yalnız şâirler kaldı. Şâirler ve hakikî ilim ve düşünce adamları... Onlar bu dünyanın tozuna dumanına safdil bir umutla ayak diriyorlar. "Bir köhne kitap bir sarı kandil neme yetmez?" diyen şâirenin peşi sıra giden ankâ kuşları... Dünyanın burgacına kapılmayanların, şâirlerin, söz ve yazı ahâlisinin oturup konuşabilecekleri bir zaman hep var. Onlar başkasının toplamak ve biriktirmekle elde ettiği saâdeti yârenlikte, dostlukta, hemhâl oluşta zâten bulmuşlar. Yorulmaya, gölgeliğe ok atmaya ne hâcet! Ben insanlara en az 'eyvallah eden' kişilerin, erdem sahiplerinin, iktidarın albenisine râm olmayanların hâsılı kelam 'bu çağın soyluları'nın hayatta güzel söz söylemekten başka meziyetleri olmayan insanlar arasından çıktığını sanıyorum. Rindler, dervişler, şâirler, hikâyeciler, kâinatı kuşatan İlâhi Nağme'yi terennüm edenler, âlimler, sanatkârlar, Mecnunlar... Hayatı güç toplama yarışına çevirmeyenler. Ağır ve düşünceli yürüyenler. Yalnız Allah'ın önünde eğilenler. Bir gülü koklamasını bilenler. 

Ne mutlu onlara...

Kemal Sayar
(Kendine İyi Bak, Kapı Yayınları)

Ev geleneğimizde balkon yerine "Kafesli Cumba" vardır


Cumbalı, elibelindeli eski bir Türk Evi. Bizim ev geleneğimizde balkon yerine "Kafesli Cumba" vardır.

(Süleyman Berk Kartpostal Koleksiyonu)

Kronik Kitap 4 eserle yayıncılık hayatına başladı


facebook.com/kronikkitap

twitter.com/KronikKitap

instagram.com/kronikkitap

25 Kasım 2016 Cuma

Dik duruyoruz; omurgamız var


Ahmet Haşim şiirin “ufuklarda yüzen nazenin bir balon” ibaresine hapsedilmesini kusur ittihaz edenlerce kınandı. Giderek Haşim’e cevap “ufuklarda yüzen al sancak” ibaresiyle verilmiş oldu. İslâm dairesinde isek agâh olacağız. Böylesi münasebetleri kör tesadüfler sanma hatasına düşmek Türk’e yakışmaz. Türk’e insanın dünya hayatındaki yerini olduğu kadar, bu yer ile şiir arasındaki münasebeti ayan ve beyan etmek yaraşır. Zira Türk varlığı bu varlığın fark edilmesine fırsat veren günlerden itibaren varoluşun izahıyla bütünleşmiş, Türk vatanını şekle Türkçenin tebcili sokmuştur. Biz Türklerin dik durmasının, durabilmesinin sebebi, gerekçesi dinimizin hediyesi dilimiz vasıtasıyla tarihte iki kez vatanlaştırdığımız topraklardır. Dik duruyoruz; omurgamız var.

İnsanın şerefi ile omurgası arasında ne münasebet bulunduğu meraka değer. Neye denir omurga? Ne işe yarar? Bir fert, bir şahıs olarak bizzat size omurgalı denilmesi için bir sebep var mı? Hangi sebep var? Bilim dilinde tabir olarak rastladığımız “omurgasız hayvanlar” tasnifte bir yeri işaret ediyor. Dile kulak verdiysek ve dile getirilen insanın omurgasızlığı olduysa, bilinsin ki, bununla tasvirine yeltenilen ahlâk sefaletinden başka bir şey değildir. Hangi insana omurgasızlık yakıştırıldıysa o kimse toplum hayatındaki pespayeliğin delillerinden biri yerine geçer. Öyleyse nedir omurgalı insan? Tarih içinde insanların omurgaları emanet ehli oluşları sebebiyle taayyün etmiş, muayyeniyet kazanmıştır. Omurgası olan metbudur; taabi değil. İnsanların bellerini dik tutabilmeleri kendilerine bir şey emanet edilebilecek karakteri kesp etmeleri şartına bağlıdır. Kim ki, dile kulak vermekten geri durdu, onun şaşkınlığa düşmesine engel olunamaz. Türk dili çerçevesinde CHP Türk milletini devletten, MHP Türk milletini milletten, AKP Türk milletini dinden etti denildiğinde omurgasızlığın neye mal olduğu anlatılmaktadır.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 25 Kasım 2016)

Toprak, nesil ve istikbâl tehlikededir


Bir ailenin bahçeli müstakil evi olsa, çocuklar güven içinde bahçede oynayabilse, evin hanımı gönül rahatlığıyla komşularını ağırlayabilse, bahçede çiçek yetiştirebilse, evin erkeği birkaç evcil hayvan besleyebilse, bir ağaç gölgesinde dostlarıyla sohbet edebilse… niçin ikinci bir (yazlık) ev almak istesin? Zîra ev hem satın alırken pahallı hem kullanırken masraflı bir ürün; aidat, güvenlik, vergiler, bakım-onarım gibi masraflar da cabası…

Amerika ve Avrupa'da ailelerin büyük bir çoğunluğu bahçeli müstakil evlerde yaşadıkları için ayrıca ikinci bir yazlık evleri yoktur ve buna ihtiyaç da duymazlar.

...

Marmara ve Karadeniz Bölgeleri'ndeki evleri de dâhil ettiğimizde yazlık ev sayısı tahminen 6 milyonlara kadar çıkmaktadır. Türkiye'de hane sayısı 21 milyon olduğuna göre demek ki her 3-4 aileden 1'inin yazlık evi var, üstelik bu sayıya büyük şehirlere göç edenlerin köy ve kasabalarında geride bıraktığı evler de dâhil değil.

1 evin maliyeti 100 bin lira, 6 milyon yazlık evin maliyeti 6.000.000 x 100.000 = 600 trilyon lira eder ki bu rakam Türkiye'nin dış borcunu aşmaktadır. 

Para/emek/vakit ve özkaynaklarımızı hebâ ediyoruz, farkında değiliz…

...

Yazlık evler Türkiye'nin en verimli ziraat arazileri üzerine inşa edilmektedir. Marmara Bölgesi'nde zeytin, Ege Bölgesi'nde üzüm, incir, zeytin, Akdeniz Bölgesi'nde portakal, mandalina, limon, Karadeniz bölgesinde ise fındık ve çay bahçelerine yapılan yazlıklar zirâi arazilerin yok olmasına neden olmaktadır. Şimdi 1 cm kalınlıkta toprağın 3-12 bin yılda oluştuğunu düşündüğümüzde aslında sadece toprağı değil hayatın kendisini de kaybetmiş oluyoruz.

Diğer taraftan yazlık beton binalar ve asfalt yollar geniş alanlara yayılarak toprak/iklim/nem dengesi değiştirmekte, yöreye has (endemik) meyve-sebze-çiçek türlerinin cinsi/nesli tükenmektedir. Meselâ Bergama'ya has küçük taneli tatlı üzüm cinsi son yirmi senede nesli tükenen türlerden sadece bir tanesidir.

Toprak, nesil ve istikbâl tehlikededir…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 24.11.2016)

Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım


En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.

Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adım bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; “Ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.

Sokrates’in savunmasından bir bölüm.

Devlet adamları sürekli gülümserler


Bir ülkenin çağdaş edebiyatı diplomatik bir üslup içinde yapılan tartışmalarla, bakan söylevleriyle, öyle üstünkörü çizilmiş bir öz portre olarak verilen ihracat ve ithalat rakamlarıyla her zaman seyahat acentelerinin reklam panolarına benzeyen bir tablo olarak gerekli olan bir tamamlama değildir.

Birisi kalkıp da De Gaulle’ün Fransa’sını onun döneminde ortaya çıkan edebiyatla karşılaştırırsa, Federal Almanya’nın çağdaş edebiyatını konut yapı istatistiklerinden ve sanayi fuarlarından oluşan iyimser portresiyle karşılaştırırsa, o zaman ‘seviye farkı’ diye adlandırılmaktan hoşlanılan bir olgu çıkmakla kalmaz yalnızca, ne olduğu anlaşılamayan dehşet verici bir boyutla da karşılaşılır. Devlet adamları sürekli gülümserler, resmî gezilerinden ‘tam bir uzlaşma sağlamış’ olarak dönerler, hava alanlarında hep aynı hediyeyi verirler: her zaman ikiyüzlülüğe dayanmayan, çoğu zamanda yalnız kar beyazı dişlerinin arkasında güçlükle gizlenilmeye çalışılan çaresizliğin, boşluğun, hiçliğin ortaya çıkış biçimi olan geleceğe güven duygusunu yansıtan o zoraki gülümseyiş.

Heinrich Böll
(Frankfurt Dersleri, Can Yayınları)

Sosyopatlarla dolu bir ulusla karşı karşıyayız


(...) İnsanların yok oluşundan bahsederken bunu soyut bir kavram ya da bir metafor olarak kullanmıyorum. Kasdettiğim şey şu: Hemen hemen iki bin yıldır alfabe ile şekillenen Avrupalı ve Batılılara özgü zihinsel uzamın yerini, bilgisayarın şekil verdiği yeni bir algısal uzam alıyor. Başka bir deyişle: Baskın bir metafor olan alfabetik metin bir diğer metafora; bilgisayar ekranına toslamış durumda. Bu iki metaforun aynı uzamda bulunması mümkün değildir.

Daha önce suçluluk duygusu, vicdan ve benliğin yalnızca okur yazarlıkta bulunabileceğini belirtmiştim. İnsanlar kendilerini metin metaforundan uzak hissettikleri an insan davranışı çok farklı görünür. Hepimiz bu davranışa tanıklık edebilir, hepimiz bu dev boyutlu, bilimkurgudan fırlamışa benzeyen kâbusun bir parçası olabiliriz. Kültürümüzün nereye gittiğini anlamak için hiç bir kısıtlama ya da pişmanlık bilmeden insanlara tecavüz eden, işkence eden, cinayet işleyen ve bundan bir türlü vazgeçmeyen gençlere bir bakmak yeter. Çiçeği burnunda sosyopatlarla dolu bir ulusla karşı karşıyayız.

(...) Oysa bilgisayara daha fazla yer vermek sorunu daha da ciddî bir hâle getirir. Dilin güç ve oyun potansiyelini daha iyi anlamaları adına öğrencileri bir ekrana mahkûm etmek, psikososyal bir referans çerçevesi olan içselleştirilmiş metni ellerinden alır ve okuryazarlıklarına zarar verir. Sonuçta bilgisayar onları adım adım cehalete yaklaştıran bir araç olarak karşımıza çıkar. İnsan bağlantısını koparır ve evdeki ilişkileri daha da parçalanmış hâle getirir. Toplumsal sözleşme bilgisayarda yazılmamıştır. Bilgisayarla tamir edilmesine de olanak yoktur.

Barry Sanders
(Öküzün A’sı, Şehnaz Tahir)

"Makina insanlar" ve "insan makinalar"


Bilgisayar teknolojisi mantık dışı olan “makina insanlar” ve “insan makinalar” metaforlarına güç kazandırdı... Doktorlar ve hastalar, makinalar gibi insanın da bozulan kısımlarının, diğer kısımları bozmayan ve hatta etkilemeyen mekanik parçalarla değiştirilebileceğine inanmaktadırlar...

Modern endüstri yöntemlerini mümkün kılan şey, bir makinanın ayrılabilir ve değiştirilebilir parçalardan yapılması fikridir. Fabrikalar organize edilirken çalışanlar da ayrılabilir ve değiştirilebilir parçalarmış gibi görülmektedir. Endüstri büyük oranda yabancılaşma ve acı meydana getirmiştir...

En ciddî problemlerimiz ne teknik şeylerdir ne de bilgi yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Eğer bir nükleer felaket gerçekleşecekse bu yetersiz bilgi yüzünden olmayacak. İnsanlar açlıktan ölüyorlarsa eğer, bunun sebebi yetersiz bilgi değildir. Matematiksel eşitliklerin, anlık haberlerin ve çok büyük miktarda bilginin bu problemlerle baş edebilmek için yapabilecekleri bir şey yoktur. Ve bilgisayar bu problemlere hitab edememektedir.

Bütünüyle makinalara bel bağlayan doktorların gözleme dayalı teşhiste bulunma yeteneklerini kaybettiklerini biliyoruz. Bilgisayar kültürüne dalmakla diğer insanî becerilerden ve geleneklerden hangilerini yitireceğimizi de pekâlâ merak edebiliriz. Teknopolistler bu tarz şeylerden endişe duymazlar. Bu tarz endişeleri olanlar “teknoloji karamsarları” olarak adlandırılırlar. Ben daha ziyade Kral Thamus gibi teknolojik ılımlılık sahibi olduklarını düşünüyorum.

Neil Postman
(Teknopoli/Yeni Dünya Düzeni, Paradigma Yayınları)

Evde yapılan poğaça ve kurabiyeler ilerlemeyi bozguna uğrattı


2002 yılında Bolivya’daki sekiz McDonald’s restoranı kapısına kilit vurdu.

Bu medenileştirme misyonu sadece beş yıl sürmüştü. Kimse onu yasaklamadı. Sadece Bolivyalılar ona sırtlarını döndü ya da daha güzel bir ifadeyle, ona ağızlarını açmayı reddettiler. Bu nankörler, bulunduğu alkeyi varlığıyla onurlandıran gezegenin en başarılı şirketinin kendilerine yaptığı jesti görmek istemediler.

Geri kalmışlık aşkı Bolivya’nın fast food’la ve modern yaşamın baş döndürücü ritmiyle tanışmasını engelledi.

Evde yapılan poğaça ve kurabiyeler ilerlemeyi bozguna uğrattı. Aile ocağında doğmuş eski tatlara inatçı bir şekilde bağlı olan bizim Bolivyalılar, ağır ilerleyen bir tören havasında, hiç acele etmeden yemeye devam ediyorlar.

Bütün dünyada kendini çocuklara mutluluk dağıtmaya, sendika üyesi çalışanlarını işten atmaya ve şişmanların sayısını arttırmaya adamış olan bu şirket bir daha geri dönmemek üzere çekip gitti.

Eduardo Galeano
(Ve Günler Yürümeye Başladı, Sel Yayıncılık)

24 Kasım 2016 Perşembe

Bu ülkenin en büyük problemi halkının kendi kendine yeter olamamasıdır


Bireysel olarak insan takatini aşan her teknolojik ürün geniş ölçekte halkı kendisine bağımlı kılar onları köleleştirir. Örneğin bir insanın parçalar dahil kendi çabasıyla yapabileceği bahçesinde enerji üretmesine yarayan küçük rüzgar türbini onu köleleştirmez. Ama dev maliyetli, seri üretimle üretilen 200-300.000 $'a satılan bir rüzgar türbini geniş halk yığınları için tüketim bağımlılığı demektir. Adaleti gözeten bir devlet BİLE'de dört alanda (Bilgi, İletişim, Lojistik ve Enerji) üretimde net bir politikaya sahip olmalıdır. Bireylerin takatinı aşan üretimde kamuda tüketim bağımlılığı yaratmayacak şekilde devlet tarafından düzenlemeler şarttır. Demiryolları gibi. Bireylerin takatını aşacak üretim tarzlarında devlet eşik değerleri koymalıdır. Seri üretim her alanda eşik değerlerinin aşılmasıdır. Seri üretimin serbestçe gerçekleştirildiği ve seri üretim üzerinde herhangi bir vergilendirme olmadığı toplumlarda asla adalet olamaz.

Bu ülkenin en büyük problemi halkının kendi kendine yeter olamamasıdır. Bütün politikaları bir avuç rantiyeci için yapmanın sonucudur bu. Eğer rantiyecinin değil halkın yararları düşünülseydi halk dışarıdan 400 milyar $ borç aramazdı. Yedi yıldır yanlışları anlatmaya çalışıyoruz ama klasik birkaç ekonomistin ezberci öğretilmiş çaresizliklerine hepimizi mahkum ettiler. Hiç gereksiz yere her sene 50 milyar TL faizi utanmadan aktardılar ve aktarmaya devam ediyorlar. Rant uğruna hepimizi kentlere maymunlar gibi dikine tırmandıran yapılara mahkum ettiler. Rantsal dönüşüm adına. Oysa hepimiz 500 metre², bahçeli, tek katlı ve kendi enerjisini üreten evlerde yaşayabilirdik. Kentsel dönüşüm adına rantiyecilere ne kadar para aktarıldı? Bu parayla Anadolu' da evsiz insan kalmazdı. Yılda 60 milyar $ enerji ithal ediyoruz. Herkes kendi enerjisini üreten evlerde yaşayacak şekilde dönüşüm olsaydı bağımlılıktan kurtulmuştuk.

Özal'la başlayan ve eyalet valisi olarak gelen Kemal Derviş'in Neoliberal politikaları üzerine kurulu ekonomi çatırdıyor. Buradan Neoliberal politikalarla çıkmamız mümkün değildir. Neoliberal ekonomi politikaları iflas etti. Paradigma değişimi olmadan bu içinde bulunduğumuz berbat durumdan çıkış mümkün değil. Biz kararı tanımıyoruz da kararı alanlar bizi tanıyorlar mı acaba? AB diye talep eden ve Bakanlığını kuran kim?

B. Gültekin Çetiner
twitter.com/drcetiner

Şizofrenik İstanbul


İstanbul'da yaşarken bu şehrin ne kadar şizofrenik olduğu sık sık beni çarpmıştı. Her şeyin Müslüman ve seküler versiyonları vardı… Sanki iki şehir aynı mekanı işgal ediyordu; sanki iki kentsel nüfus bir kara parçasının aynı köşesini paylaşıyordu ve bununla beraber aralarında hemen hemen hiçbir etkileşim yoktu.

Ian Almond

Bir başkasını algılamak


Tahran trafiğini cehenneme çeviren ve şehrimizi bir tımarhaneye döndüren şey araçların çokluğu ya da caddelerin darlığı değildir. Bu durumda önemli olan bizim ruhsal davranış şeklimizdir. Sürücü, sanki bütün cadde kendisine aitmiş ve kendisinden başka kimse yokmuş gibi davranmaktadır. Dostluk ilişkilerinde son derece terbiyeli ve nazik olan İranlı, direksiyona yani yabancı bir muhite geçer geçmez neden bu denli şiddete yönelmektedir? Bunun nedeni şudur: Biz bir başkasını yalnızca kendi duygusal ve bireysel ilişki sahamızda algılıyoruz, bu ilişki alanının dışında, bizce bir başkası mevcut değildir. Neden? Çünkü biz başkasını, bireysel olmayan bir bütünün işlevsel üyeleri arasındaki soyut bir ilişki düzeyine indirgeyemiyoruz; bunun gibi, dünyayı nesne olarak göremiyor ve toplumsal ilişkileri tamamen hukuksal ilişkilere indirgeyemiyoruz.

Dâryûş Şâyegân

23 Kasım 2016 Çarşamba

Akılsız adam, saf yürekli adam, bilge kişi


Akılsız adam affetmeyen ve unutmayan hâliyle katıdır, serttir. Kırar veya kırılır; parçalar veya parçalanır. Saf yürekli adam affeden ve unutan tavrıyla yumuşak ve hafiftir. Kıramaz ama kırılır; parçalayamaz ama kendisi parçalanır. Bilge kişi ise affeden ve fakat unutmayan tavrıyla esnek ve diridir. Ne kırar ne kırılır; ne parçalar ne de parçalanır.

Akılsız adam taş gibi: Suya düşerse batar. Saf yürekli adam şeker gibi: Suya düşerse erir. Bilge kişi yağ gibi: suya düşerse yüzer.

İsmet Özel
(Faydasız Yazılar, Risale Yayınları)

Gücün yettiği kadar dostları çoğalt


Hasan Basrî hazretleri bir nutkunda insanın ihtiyaçları sebebiyle daima noksanlığa mahkûm olduğunu güzel bir ifadeyle şöyle dile getiriyor:

Zavallı âdemoğlu pek miskindir; eceli gelince ölümü kat’î, gönlündeki emelleri gizli, dert, ızdırap ve hastalıkları saklı. Bir et parçası ile (dili)konuşur, bir iç yağı ile (gözü) görür, bir kemik ile (kulağı) işitir... Aç kalır, esir gibi zelîl; tok olur, sar’a tutmuş gibi sersem ve alil olur. Sivrisinekten rahatsız olur, terden vücudu kokar, ufacık bir yaradan hayatını kaybeder. Nefsinin fayda ve zararları ve ölüm ve hayat... Ölümden sonra dirilme ve kıyamet hakkında hiç bir şeye sahip değil. Nasıl zelîl olmaz böyle adam?”

(...)

Gücün yettiği kadar dostları çoğalt. Onlar feryat ve imdat zamanında senin için arka ve yardımcıdır. Bin dostun varsa yine az, bir düşmanın varsa yine çoktur. Sakın.”

Mâverdî
(Yüce Hedefler Kitabı, Büyüyenay Yayınları)

İnsanın ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de dua etmesi gerekmez mi?


(...) Başka nasıl ibadet edebiliriz ki Allah’a? O bedeni de ruhu da birlikte yaratmadı mı? Böyle olunca da insanın ruhuyla olduğu kadar bedeniyle de dua etmesi gerekmez mi? Bakın biz müslümanlar duamızı niçin böyle yaparız anlatayım size. Yüzümüzü Kâbe’ye, Allah’ın Mekke’deki Beytü’l-Haremine çeviririz ve biliriz ki, o anda dünyanın neresinde olursa olsun, namaz kılan bütün müslümanlar hepsi yüzlerini Kâbe’ye çevirmişlerdir; bir tek vücut gibiyizdir ve düşüncelerimizin merkezi de O’dur.

(...) Sonra o herşeyden yüce Allah’a duyduğumuz saygıyı, bu yüceliğin önünde eğilerek gösterir, onun gücünü, celal ve azametini övgüyle anarız. Ve O’nun önünde bir toz zerresinden, yokluktan hiçlikten başka bir şey olmadığımızı; O’nunsa bizim yüceler yücesi yaratıcımız ve Rabbimiz olduğunu duyarak alınlarımızın üzerine coşkuyla yerlere kapanırız. (...)

Şüphesiz yaşlı adam anlatırken aynı sözcükleri kullanmadı, ama anlayabildiğim kadarıyla söylediklerinden çıkarılabilecek anlam buna yakındı. Yıllar sonra anladım ki, bu yalın açıklamalarıyla, benim İslam’la ilk tanışıklığımı sağlayan kişi Hacı olmuştu. Ne var ki İslam’ı bir din olarak seçmek yolunda herhangi bir eğilim duymadığım o günlerde bile, bir câmide ya da işlek bir caddenin kenarında ne zaman çıplak ayaklarıyla halı ya da hasır bir seccade üzerinde ya da toprakta, ayakta dikilip, elleri birbirine kenetli, başı öne eğik, çevresinde olup biteni unutarak bütünüyle kendi içine gömülmüş, kendi kendisiyle barış içinde namaz kılan bir adam görsem, alışılmadık bir alçakgönüllülük, tuhaf bir boyun eğme duygusu kıpırdanırdı içimde.

Muhammed Esed
(Mekke’ye Giden Yol, İnsan Yayınları)

22 Kasım 2016 Salı

Az yiyen kişi kendinin aczin bilir


Zira nefs aç olmayınca, kendini bilmediği âciz bir mahluktur.(...) Nefsi, açlıktan özge nesne âciz edip kulluk makamına getirmediği biline.

Ve dahi bu yemeği az yemek, gönlü sâfi eder ve küdürât-ı nefsâniye ve zulemât-ı cismâniye gönülden gider ve zihin kuvvetli olur ve gönül gözü açılır. Az yiyen kişilerin yüzü nurlu olur ve gönlü yumuşak olur ve gönlü yumuşak olanın eli açık olur.

Ve dahi bu az yiyen kişinin ibadetinin taatinin lezzeti olur; zikirden, tesbihten, namazdan, oruçtan, her hakkâni işlerden safâsı olur ve her bâtıldan sakınır olur ve nefsi kendi dileğine uydurur ve kendi nefsine uymaz olur.

Ve dahi açlık kişinin nefsin hârun eylemez ve gaflet andan gider ve kibir ve kun ve buhl ve haset ve nifak ve hayvanat gider.

Az yiyen kişiler tevazu ve meskenet ehli olur ve gece gündüz Allah’ı zâkir olur ve az yiyen kişilerin dilinden daim sözü hayır olur ve gözünde ibret ve gönlünde hikmet olur.

Ve az yiyen kişi kendinin aczin bilir, hem ölümün unutmaz olur ve Allah’a âsi olmaz olur ve tamuda nice bin yıl aç olacağın fikreder, günahlarına peşiman olur.

Eşrefoğlu Rûmî
(Müzekki’n-Nüfûs, İnsan Yayınları)

Allah’tan istediğimiz hiçbir şey geri çevrilmez


Efendim... Dua... Allahu Teâlâ müslümanların bütün dualarını kabul eder. Bunu akıldan çıkarmadan yaşamak lâzım. Allah’tan istediğimiz hiçbir şey geri çevrilmez. Buna inanasımız gelmiyorsa şartlarını bilmediğimizdendir. Bunun birinci şartı, bizim gerçekten onu Allah’tan istememizdir. Duamızın kabulüne yol açan nedir? Gerçekten istememizdir... Onu istememizdir... Allah’tan istememizdir... Dua yoluyla gerçekten istiyor muyuz bazı şeyleri? Hayatımızın ancak o istediğimiz şeyle devam edebileceğini, o olmadığı takdirde bizim hayatımızın mahvolacağını düşünüyorsak, bu, gerçekten istediğimiz bir şeydir. Ama biz bazı şeyler isteriz, o da olsun o da olsun şeklindedir bu. İstediklerimizin çoğu gerçekten, bilhassa istediğimiz şeyler değildir. Biz kendimizi biraz yokladığımız zaman, fazladan istediğimizle gerçekten istediğimizin birbirinden ayrıldığını görürüz. Gerçekten istemek duanın kabulü için ön şarttır. 

İsmet Özel
(40 Hadis, Marmara Medya)

Bilincimizi türlü uyuşturucularla körelterek yaşadığımızı zannediyoruz

Dünya hakikat sonrası bir safhaya evriliyor. Buna hipernormalite de diyebiliriz. Hipernormalite kavramı, Sovyetler Birliği’nin duvar çökmezden evvelki durumunu tarif etmekte kullanılmış. Politikacılar anlattıklarının yalan olduğunu bilir, halk onların yalan söylediğini bilir, ancak ne politikacılar ne de halk bunu biliyormuş gibi davranmaz, herkes her şey güllük gülistanlıkmış gibi, her şey eskisinden de daha normalmiş gibi yaşamaya devam eder. Hipernormal dünyada biz seçim yaptığımızı zannederiz ama birleri bizim yerimize seçer, gördüğümüzü zannederiz ama bir şey bize gösterilir, bir şeylere inandığımızı zannederiz ama o inanç bizim için zaten tasarlanmıştır. Algı yönetimi üst düzeydedir: İnsanlar üretilmiş uzay cismi görüntüleriyle, olmayan kitle imha silahlarıyla, yaratılan canavarsı Doğulu diktatörlerle meşgulken, büyük banka ve bankerler cepleri boşaltır. Bütün mesele de zaten finans kapitalizmi hükmünü daha iyi yürütebilsin diyedir. İnsan mutluluk ve refahının bir tasarımı olarak politika iflas etmiş, onun yerine finans kapitalizminin perde arkasından her şeyi yönettiği bir hayal oyunu sahne almıştır. Politika, reklamcılık endüstrisinin inhisarına girmiş ve seçim tartışmaları, ikna stratejilerinde uzmanlaşmış bir dizi profesyonelin her türlü vasıtayla kafa kopardığı gösterilere dönüşmüştür. Zaten siyaset de serbest piyasa dogmasının boyunduruğu altına girmiş ve böylece piyasa siyasetin yerini almıştır. Sahte bir gerçekliğin hipernormal balonu içinde, bilincimizi türlü uyuşturucularla körelterek yaşadığımızı zannediyoruz.


Tıpkı dijital ağlarda olduğu gibi günlük çevrimdışı hayatta da birbirimize ihtimam ve merhamet göstereceğimiz alanlar ile birbirimizle mantıklı bir tartışma yürüteceğimiz alanlar birbirine karışıyor. Öznel duygu kamusal politikayı önceliyor ve kendine acıma, başat duygu haline geliyor. Değişik bir istatistik çalışma, süreğen fiziksel ve ruhsal hastalıkların en yoğun olduğu ve insanların yaygınlıkla ağrı kesici kullandığı bölgelerde Trump’ın ezici bir çoğunlukla kazandığını gösteriyor.


Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalan arasındaki sınır belirsizleşir, dürüstlük ve hilebazlık, kurgu ve hakikat arasındaki o keskin çizgiler silinir. Başka insanları kandırmak bir meydan okuma, bir oyun ve nihayet bir alışkanlık haline gelir. Böylece ağızdan çıkan sözlere itimadın sarsıldığı, kandırmaca ve hilenin insan ilişkilerinde olağan sayıldığı bir dönemde yaşamaya başlarız. Bu ahlaki görececiliğin izlerini toplumsal narsizme, maneviyatın ve topluluğun çöküşüne veya dijital kültürün yükselişine dek geri sürebilirsiniz. Hakikatin sonu her sağlıklı uygarlığın temeli olan güven duygusunu aşındırır ve bizi bir diğerinden kötülük bekleyen kırılgan bir toplum haline getirir. Hakikat sonrası olmak ahlaki bir alacakaranlıkta yaşamaktır. Davranış ve değerlerimiz çeliştiğinde davranışlarımızı düzeltmek dururken, değerlerimizi gözden geçiririz. Her şey bir gösteri ise insanların itibarları, fiziksel görünümleri, aidiyet ve etnisiteleri alay konusu yapılabilir. Nasıl olsa dünya sonunda gülüp geçtiğimiz kocaman bir sirk değil midir? Bu bir yanıyla postmodern iklimin ‘Anything goes/ Herşey mübah’ anlayışını yankılıyor. Amaçlar araçları mübah kılar.


Boğazımıza kadar tüketimciliğe, dijital ilişkilere, ‘marketing’ stratejilerine ve kitle manipülasyon taktiklerine batarak, insanları temizliğe ve yiğitliğe çağıramayız. Şehrin buluşma mekanı olabilecek meydanları yok edip yerlerine AVM’ler dikerek, son ormanı da asfaltla püskürterek, dahası insandan insanı ve elbette Tanrı’yı kovan yabancılaşma stratejilerini çoğaltarak hakikate yol alamayız. Tanrı’nın azametini bildiren ayetlerini yeryüzünden silersek, bizi ona götüren yollar da silikleşir, zamanla kaybolur. Bütün bunlar bizi hakikat Disneyland’ında kısa süreli bir eğlenceye çıkarır belki ama o sarhoşluktan ayıldığımızda ufkumuzda bir kültürel çölün uzandığını göreceğiz.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 21.11.2016)

İlişkilerimizi katiyyen inandırıcı bulmuyorum


Ben mağaraya dönen, her şeyin korkunç biçimde değiştiğini gören kişinin ruh hâlini yaşıyorum. Bir dünyevileşme kasırgası ki hiç eşi görülmemiştir. Bu kasırga her an içimizden, yanımızdan, yöremizden birilerini alıp götürüyor. Hepimizi sürükleyip götürüyor. Hepimizi götürüyor, bir batağa saplıyor. Kimimiz politika batağına, kimimiz bürokrasi batağına, kimimiz şu ya da bu batağa ama sonunda bir batağa saplanıp bırakıyoruz kendimizi. İslam mı? Nerede İslam? Dünyada ciddiye almadığımız tek şeyin adı O. Rabbime iltica ediyorum. Açalım Kitab-ı Kerimi bakalım. Orada yapılan tanımlara uyuyor mu durumlarımız. Söyle arkadaş uyuyor mu? Ya zillet ya da cinnet diyorsun. Ne münasebet, niye izzet değil de cinnet? Allah, kendisini seçenleri, batağın türü ne olursa olsun çekip çıkarmaya muktedirdir. Önemli olan Allah’ın sonsuz iradesine yönelen bir ahlâkın sahibi olmaktır. Bu iradeye dürüst, içtenlikli ve sürekli yönelen için korku yoktur. Ben Allah’ın dininde yardımlaşmak üzere sorumluluk alacak er kişiler arıyorum. Sorumluluk alışverişi denince akan sular duruyor. İlişkilerimizi katiyyen inandırıcı bulmuyorum.

Atasoy Müftüoğlu
(Irmağın İçli Sesi, Hece Yayınları)

21 Kasım 2016 Pazartesi

Kaside: Lâ deme gel zâhid



Lâ deme gel zâhid illâ gizlidir "âdem"dedir
"Alleme'l esmâ" hem müsemmâ gizlidir "âdem"dedir

Can gözün bîdâr edüp ibretle kılsan bir nazar
Kudret-i Bârî Teâlâ gizlidir "âdem"dedir

Hızr ile Musâ'ya hem bin bir tekellüm eyleyen
Hikmet-i Tûr ile Sînâ gizlidir "âdem"dedir

Mürsel-i mu'ciz-nümâ kim mürdeler ihyâ eden
Hemdem-i Mehdî Mesîhâ gizlidir "âdem"dedir

"Nûr-i Rabbü'l-âlemîn"dir "rahmete'n-li'l-âlemîn"
Fazl-ı Ahmed sırr-ı Tâhâ gizlidir "âdem"dedir

"Hâzihî cennâtü adn" ve sidre-i huld-i berîn
Kevser ü hûrî vü tûbâ gizlidir "âdem"dedir

Her nefes bu nüh-felek çerh üzre devrân eyleyen
Künbed-i arş-ı muallâ gizlidir "âdem"dedir

Cümle eşyâyı bir yüzden müsennâ gösteren
'Aks-i mir'ât-ı mücellâ gizlidir "âdem"dedir

Hilmîyâ gel âdemi bil âdemîsin âdemî
Hâtem ile mühr-i ulyâ gizlidir "âdem"dedir

Nutk-i Şerif: Tarîk-i Bektâşiyye Meşâyihinden Hilmi Dede Hz.
Okuyan: Sebilci Hüseyin Efendi

Yüce sultânım derde dermânım



Yüce sultânım derde dermânım
Bedende cânım hû demek ister
Ey derde dermân ey Ganî Sübhân
Bedende bu cân hû demek ister

Alîmsin alîm bilirsin hâlim
Ağzımda dilim hû demek ister
Ey derde dermân ey Ganî Sübhân
Bedende bu cân hû demek ister

Yûnus postunda gönül dostunda
Sırât üstünde hû demek ister
Ey derde dermân ey Ganî Sübhân
Bedende bu cân hû demek ister

Güfte: Yunus Emre
Beste: Zekai Dede
Makam: Suzidil

Bizim Birlik'e ihtiyacımız var


Yıllardır Diyanet'e, İlahiyat Fakülteleri'ne hakim olmuş olan neo-selefi, modernist, ulusalcı “cemaat”in (?) hala denetimi sürüyor mu?.. Sakın bu “cemaat” de “Havadaki kuşa bak!” derken vatandaşın cebinden cüzdanını yürüten hırsız misali son sahte “Hocaefendi”nin yaptıklarını bahane ederek kendi yerlerini daha da muhkemleştirmiş olmasınlar. Fırsat bu fırsattır diye tasavvuf mesleğine saldırıların hususen bu olaydan sonra artması hiç gözden kaçmıyor. Siyasi olarak hiçbir zaman AK Parti hükümetlerini desteklemediklerini iyi bildiğimiz bu “cemaat”in maalesef hükümetin din vizyonunu belirlemede hâlâ etkili olmaya devam etmesi de bir yaman çelişki.

...

Yaklaşık bir ay sonra Hazret-i Mevlana'nın vefatının sene-yi devriyesi (Şeb-i Arus) geliyor. O haftaya denk gelen bir Cuma hutbesinde cemaate bu büyük İslam âlimini tanıtsak, ondan beyitler okusak ne kadar isabetli olur. Sabırla her sene beklemeye devam ettiğimiz gibi bu sene de bekleyeceğiz. Geleneğimizin kurucu babalarıyla torunlarının barıştıklarını gördüğümüz o muştulu gün geldiğinde belki de neşemizden sema' edeceğiz.

Ümitsizlik diyarına gitme, ümit burada.
Karanlıklar diyarına gitme, güneş burada.
Gönül seni gönül ehlinin diyarına
Ten seni su ve çamur hapsine çeker
O zaman gönüldaştan gönül gıdası al da
Gönlün gıdalansın!!! (Mesnevi, I/722-726).

Gitme Vahhabi-selefilerin yoluna ortaya çıkarabildikleri en son ürün kafa kol kesen bir zalim Müslüman tipidir. Bu zihniyeti sana ne kadar allasalar da pullasalar da bundan başkası bu yapıdan çıkamaz zira zihniyet müsait değil. Sen de gitme o Şirazî'lerin yoluna ki ona buna küfür etmekten başka bir varlıkları yoktur. Onlar da ilk grup gibi ortaya bir medeniyet vizyonu koyamazlar. Bırak onlar birbirlerini besleyip dursunlar. Gel sen ecdadının yoluna, ariflerin, erenlerin yoluna. Korkma onlar da fıkıh bilirler, onlar da Arapça bilirler, onlar da şeriat nedir bilirler. Mollalıksa esas olan Molla Hüdavendigar'dır bizim Mollamız, Molla Fenari'dir bizim Mollamız. Basit anlatımdan anlıyorsan eğer sana o zaman basit bir soru. İbn Arabi, Mevlânâ, Hafız, Sadi, Davud Kayseri, Molla Fenari, İbn Kemal, Taşköprülüzade, Katip Çelebi hangi mezhepten idiler? Bir bak sen de o mezhebi tut. Bu ayarda bir Vahhabi ve bu ayarda bir Şirazi alim adı söyleyebilir misin?. O mezheplerden bunlar çıkmaz. Tevhid'i zevketmemiş kimseden tevhid sırrı zuhur etmez. Onlar farktadırlar ve bu yüzden hep tefrika üzre olacaklardır. Dinde böyle olan siyasette de böyledir. Bizim ise Birlik'e ihtiyacımız var. Ne demiş Hazreti Mevlânâ; “Biz Birleştirmeye Geldik Ayırmaya Değil”.

Mahmud Erol Kılıç
(Yenişafak, 20.11.2016)

Sünni gelenek ve formlar yerle bir edilmiştir


Sünnilik neden Suriye’deki muhalif grupları tek çatı altında tutacak bir ideoloji değil? Aslında bu sorunun cevabını Sünniliğin kendisinde aramak gerekiyor. Zira Batılıların çoğu kez yanlış tanımladığı üzere Sünnilik gerçek bir entite değil, aksine bugün İslam dünyasında dolaşan bir hayalettir.

Sünnilik, İslam dünyasında Şiilik gibi homojen bir yapı göstermez. Sünniliğin ne kilise gibi ruhani otoriteyi kuracak dini bir kurumu ne Şiilik gibi ruhani ve siyasi otoriteyi kendinde toplayan merc-i taklidi ne de Humeyni’nin kurduğu merc-i taklidin de üstünde Velayet-i Fakih gibi dini otoritesi bulunur. Osmanlı’nın geri çekilişi sonrası Suudi Arabistan’ın Selefiliği veyahut İslam İşbirliği Teşkilatı, Dünya İslam Birliği gibi kuruluşların çabaları Sünni dünyada boşalan siyasi ve dini merkezi doldurmayı başaramadı. Aksine İslam dünyasında radikalleşme arttıkça Sünni dünyanın bir araya gelme imkânı daha fazla zorlaşmaya başladı.

...

Kiliseden farklı olarak İslam dünyasında dini bilgi ve inancın meydana getirdiği kültürel kimliği medreselerde üretilen bilgiler oluşturur. Özellikle Türklerin İslam dünyasında siyasi birlikteliği oluşturmaya başladıkları 11. yüzyılda kurulan Nizamiye medreseleri ile İslam hukuk ekollerinin ilk ve en yaygınının kurucusu Ebu Hanife’nin kabri etrafında kurdukları Azamiyye Medresesi, Selçuklu ve Osmanlı devletleri açısından takip edilen iki prototip eğitim kurumu olmuştur. Selçuklular ve Osmanlılar, devleti beraber yönettikleri kadıları ve Müslüman toplumların Sünni kimliğini bu kurumlar aracılığıyla inşa etmişlerdir. Sünnilik denilen tarihsel olgu aslında daha çok Türklerin 11. yüzyıldan sonra İslam dünyasında kurduğu siyasi düzenin bir sonucudur.

Şiiliğin İslam dünyasını yönetme çabaları Büveyhi ve Fatımi devletlerinin yıkılması ile boşa çıkınca, Asya’dan Afrika’ya kadar olan büyük coğrafyanın Semerkant, Bağdat, Tebriz, Şam, Kahire, Kordaba, Konya, İstanbul gibi ana kentlerinde kurulan medreseler aracılığıyla Sünni kimliğin bilgi merkezleri ve bilgi setlerini oluşturan ulema sınıfı oluşmuştur.

...

Sünni gelenek ve formlar, Sünni dünyada Vehhabilikle başlayan ve daha sonra başka İslamcı hareketlerle temsil edilen köklere dönüş veya Asr-ı saadete dönüş mitosuyla yerle bir edilmiştir. Özellikle Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani çizgisindeki İslam’ı ihya ya da ıslah etmeyi amaçlayan reform ve diriliş hareketleri ya da Abdullah Azzam gibi mevcudu kökten reddederek İslam’ın ilk asrını canlandırmak isteyen devrimci hareketler, Sünni geleneği statükonun bir devamı gibi görerek tasfiye etmişlerdir. İslamcı hareketler toplumu ya da devleti İslamlaştırmak isterken, pozitivist aydınlanmacı hareketler gibi Sünniliğin temsil ettiği tüm geleneği ve bilgi setlerini “hurafe ya da dinde yeri yok” diyerek tarihin çöplüğünde sürgüne göndermişlerdir.

Hilmi Demir
(Aljazeera, 21.11.2016)

16 Kasım 2016 Çarşamba

Yıllar sonra kendi bayrağıyla buluşan ve barışan ümmetçiler

Bütün coğrafi sınırları kaldırarak “tek bir ümmet" olma iddiasını savunan 'ümmetçilik' cereyanının Türkiye'deki versiyonu, ırk mefhumunu uzun zaman yok saydı. Irk ismi anmak ayıp, hatta günahtı. Herkes eşitti, birdi. Herhangi bir ırkı vurgulamak, eşitliği ve birliği bozmak demekti. İslâm, hepimize yeterdi. Irk, coğrafya, kültür gibi 'alt' unsurları öne çıkarmak, İslâm'ın kapsayıcılığına inanmamak demekti.

Hal böyle olunca, Türk bayrağı, ümmetin mazlum coğrafyalarındaki insanlar için düzenlenen eylem ve protestolarda yıllarca yer bulamadı kendine. Ama ilginçtir: Aynı eylemlerde dönem dönem Filistin, Hizbullah, İran, Suudi Arabistan, Yemen vb. bayrakları bol bol açıldı. Bu bayraklardan bazılarının, coğrafyaya yayılan bazı ırkçı cereyanların açık izlerini taşıdığı gerçeği bile önemsenmedi. Belki de hiç bilinmedi.

Diğer bayraklar bize 'kardeşlerimizi' hatırlatırken, Türk bayrağı ise asla açılamazdı; devletçiliği, ırkçılığı, laikliği, batılılaşmayı, yabancılaşmayı çağrıştırırdı. Uzun süre meseleye böyle bakıldı. Ay-yıldızlı bayrak, ümmetçiliğin kayıp bayrağı haline geldi adeta.

Bu 'ırksızlaşma' çabalarının sonucunda da kendi ülkesine, vatanına, coğrafyasına, insanına ve kültürüne yabancı bir 'ümmetçilik' anlayışı meydana geldi. Bayrak, vatan, millet gibi kavramlar böylece milliyetçi akımların tekelinde kalınca, ayrışma daha da derinleşti. Bir taraf Doğu Türkistan'a yeterince gözünü çevirmezken, öbür taraf Filistin davasına yabancılaştı. Örnekler daha da çeşitlendirilebilir.

***

15 Temmuz'daki hain kalkışma, ümmetçilik saflarında da ilginç bir değişime yol açtı. Şimdiye kadar hiçbir eyleme elinde Türk bayrağıyla katılmayan çok sayıda insan, ay-yıldızın gölgesinde tanklarla çarpıştı, sonrasında yine elinde bayraklarla kışlaların önünde nöbet tuttu.

Bayrağın zihinlerdeki 'lâdinî' çağrışımı artık değişmiş, vatan ve millet kavramları yeniden tanımlanmıştı. Devletçiliği ve ırkçılığı hatırlattığı gerekçesiyle kendi bayrağına mesafeli duran kesimler için, yeni bir ufuk açılmıştı. Hasan el Bennâ ve diğer 'ümmetçi öncüler'in yıllar önce verdiği “Ümmet olmak, ırkları yok saymayı ve ırklardan vazgeçmeyi gerektirmez" mesajı anlaşılmaya başlamıştı.

Yıllar sonra kendi bayrağıyla buluşan ve barışan ümmetçilerin önünde şimdi yeni bir sınav duruyor: Sloganik milliyetçilik ve katı devletçilik tuzaklarına düşmemek. Bu, bir uçtan diğerine savrulmak anlamına gelir çünkü.

Taha Kılınç
(Yenişafak, 16.11.2016)

15 Kasım 2016 Salı

Beton icat edileli, toprak boğulmaktadır


Kötü insanlar için “toprak onu kabul etmesin” derlerdi. Sanıyorum biz “kötü”leştik. İnsan ölünce betona kapatılır oldu. Toprak onu kavrayamadı.

Rüzgâr tozumu uçurmadı, suya çözülmedim. Başka bedenlerde dirilmiyorum. Otomobiller icat olalı, toprak gübresiz kaldı.

Beton icat edileli, toprak boğulmaktadır. Bir gün ağaç dalında, bir gün elma kurdunda, gün olur kuşun kanadında zakir idik. Bin daneli nur donlu nar idik. Kâh havada uçar, kâh kızıl gülistana konar idik. Ben çoğa sebep idim, çokluk bende tevhit idi. Emaneti giyer idik.

Dondu toprak, makineler pas tuttu. Kırıldı zincir, gerçekten öldük şimdi.

Böyle oldu.

Lütfi Bergen, Devran
twitter.com/BergenLutfi

Devlet, bir ahlâk sözleşmesidir


Devlet, bidâyetinde bir ahlâk sözleşmesidir. Devlet o veya bu sebeple var olamasa bile bir devlet ahlâkı her zaman vardır. Biçimsel olarak devletler kurulur, bozulur ve yıkılabilirler. Ancak birbirini anlayan ve birbirine itimat eden en az üç insan kalıncaya kadar “devlet fikri ve ahlâkı” yeryüzünde bâkî kalır. İşte bu, derin milleti ve derin devleti teşkil eder. Bu anlamda peygamberler bir devlet şekli değil, doğrudan insanın ve toplumun rûhuna (yani siyasî akla) hitab eden bir devlet fıtratı ve ahlâkı göstermişlerdir.

Her insan özünde bir devlet adamıdır. (İA) devletin daha doğrusu rejimin adamı olmak ise, genelde bir bürokrasi ve teknokrasi yabancılaşması olarak ortaya çıkmaktadır.

Ahlâkî inlik boyutu olmayan, yani zaman ve insanla bağlarını koparmış her rejim yaşayabilmek ve kendi meşruiyetini tesis edebilmek için kurumları ya kişileri kutsallaştıran mistifikasyonlara yönelmek durumunda kalır. Bunun abartılması durumunda benzer yöntemle muhalif grupların oluşabileceği unutulmamalıdır. Nitekim Türkiye’de ortaya çıkan FETÖ grubunun oluşum hikâyesi ve kökeni bu şekildedir.

Kuşkusuz her devletin ruhu ve geleneği vardır ama İnsan Devleti’nin özü şimdiki zamandır ve yaşayan insandır. Ölüler, sadece bıraktıkları esere göre yâd edilir. 

Gürsel Dönmez
(Kozmik Mesele, Ötüken Neşriyat)

14 Kasım 2016 Pazartesi

Dikey mimari ve İstanbul



Tekno-muhafazakârlar, sentezci iyimserliğin asırlık -düşünsel ve uygulamalı- mirasını teknolojist-kapitalist bir çılgınlığa dönüştürdüler; velhasıl Bu Ülke doludizgin "gelişiyor".

Fırat Mollaer
Tekno Muhafazakârlığın Eleştirisi, sf. 82

Konstantinopolis: Şehrin Dokusu


Dumbarton Oaks'un 1998'de "Konstantinopolis: Şehrin Dokusu" başlığıyla düzenlediği sempozyumda sunulan bildiriler kitap haline getirildi ve Türkçe'ye çevrildi.

Editörlüğünü Henry Maguire ve Robert Ousterhout'un yaptığı kitap, Hazal Yalın'ın çevirisiyle Alfa Yayınları'ndan çıktı. Kitapta Metin Ahunbay ve Zeynep Ahunbay'ın "İstanbul Kara Surları Üzerine Son Çalışma" isimli bildirisi de yer alıyor.

Kitapta yer alan sempozyum bildirileri şöyle:

- Giriş, Henry Maguire & Robert Ousterhout
- "Konstantinopolis'te Sokaklar ve Kamusal Alanlar", Albrecht Berger
- "Konstantinopolis Zafer Yolu ve Haliç", Cyril Mango
- "Konstantinopolis'in Ticari Haritası", Marlia Mundell Mango
- "İstanbul Kara Surları Üzerine Son Çalışma", Metin Ahunbay & Zeynep Ahunbay
- "Geç Dönem Konstantinopolis Kiliselerinin Kendi Bağlamlarında Mülahazası", Robert Ousterhout
- "Konstantinopolis'te Bahçe ve Parklar", Henry Maguire

Senin kamu yöneticisi olman burayı kendi amaçlarına göre kullanma yetkisi vermez


...Toplantıya katılan dernek temsilcileri biraz da ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette bu projeye baktılar. İtiraz ettim, defalarca söz aldım. "Burası Beyoğlu'ndaki son yeşil alan. Çevresinde yeteri kadar bina var. Eğer restoran, kafe falan açmak istiyorsanız, siz de bir yer kiralayın ya da satın alın. Orayı dönüştürün. Ama bu alanı değerlendirmek için bir yönetim planı hazırlayabiliriz. Burayı daha bakımlı ve daha kullanışlı hale getirebiliriz." dedim. Topbaş projesinde ısrarcıydı. Nuh diyor, peygamber demiyordu. Roma Bahçesi'nin ancak böyle kullanıma açılabileceğini düşünüyordu. Dernek ise daha önce semtteki diğer yeşil alan olan Cihangir Parkı'nın belediye tarafından bağış koşullarını çiğneyerek nasıl otoparka dönüştürüldüğünü bildiği için bu konuda ikna olmamıştı. 

Baktık, başka çare yok, "Cihangir'de bürosu olan Turgut Cansever'e danışalım, o ne derse o olsun" dedim. Topbaş projesinden o kadar emindi ki, bu teklifi, Cansever'in görüşünün alınmasını, hakemliğini kabul etti. Cansever'e hemen telefon açıldı. Birlikte Cihangir Oba Sokak'taki bürosunun yolunu tuttuk. Topbaş Cansever'in bürosunda, masaya projeyi dersini çalışmış bir öğrenci edasıyla açtı. Cansever projeyi gördüğü anda adeta kükrer gibi Topbaş'a şöyle dedi: "Burası semtte kalan son yeşil alan. Buraya inşaat yapacağına git orada, hemen arkasında bulunan eski binayı satın al, restore et. Hayalini orada gerçekleştir. Senin kamu yöneticisi olman burayı kendi amaçlarına göre kullanma yetkisi vermez. Tam tersine, yeşil alanı koruma sorumluluğu verir!". Bunun üzerine Topbaş projesini geri sardı ve hiçbir şey söylemeden bürodan ayrıldı. Cansever ile ne önceden konuşma fırsatım olmuştu, ne de onun görüşünü biliyordum. Ama ne söyleyeceğinden adım gibi emindim. Muhtemelen Topbaş alıştığı ve çevresinde yer alan piyasa mimarları gibi "Belediye Başkanı ne istiyorsa yapsın, ben sesimi çıkarmayayım" diye düşüneceğini tahmin ediyordu. Ama yanıldı. Cansever Taksim'deki kışla projesini görseydi, aynı şeyi yapacağından eminim.

Korhan Gümüş
(Arkitera, 08.11.2016)

1960'lar: İstanbul sokaklarında "istedikleri gibi" gezen ve oynayan çocuklar




1970'lerin Anadolu'sundan portreler




1965, Doğu Anadolu'dan portreler