TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Gazel: Vech-i yâre dûş olan âlemde seyran istemez



Vech-i yâre düş olan âlemde seyrân istemez
Cânını cânâne teslîm eyleyen cân istemez

Bu misâfirhânenin fânîliğin fehm eyleyen
Hâne-i kalbinde Hakk'dan gayri mihmân istemez

Cennet içre tamudan korkar mı Hakk'ın âşıkı
Hak budur erbâb-ı aşka hûrî gılmân istemez

Gerçi zâhir ilminin nef'i de vardır tâlibe
Lîk esrâra erenler sûrî irfân istemez

İrci'î âvâzı erdi mürg-i cânın sırrına
Bî-karâr oldu anınçün verd-i handân istemez

Mâsivallahdan mücerred oldu İbrâhîm bugün
Vârını dildâre verdi vasl u hicrân istemez

Nutk-i şerîf: Kuşadalı İbrâhim Halvetî Hz.
Okuyan: Ahmed Şahin
Makam: Sûz-i Dil

Bir büyük zât: Kuşadalı İbrâhîm Efendi

Yâ Hazret-i Şeyh Sultân İbrâhîm Kuşadalı Kuddise Sırruh
Hattat: Sâmî Efendi
Kuşadalı İbrahim Efendi ol asrın en büyük âdemlerinden zâhir ü bâtını ma'mûr bir zât idi. Büyük küçük pek çok kimseler kendisinden ahz-i dest-i inâbetle ona mürîd olmuşlar idi. Vüzerâdan ve ricâlden pekçok zevât konağına gelip huzûruna girmek üzere sofada nöbet beklerler idi. Sôfiyye mesleğine sâlik olmadığımız halde biz de komşuluk hasebiyle gidip görüşürdük ve en büyük hoca efendilerden halledemediğimiz şübühâtı ondan istikşâf ile hallederdik. Ulûm-i âlîyeden ve ale'l-husûs tefâsirden hangi mebhas açılsa fevka'l-âde tedkîk eyler ve hâtırlara gelmedik nüket ü mezâyâ söyler idi.

Ahmed Cevdet Paşa, Tezâkir, 4. cild, sayfa 15

Evlerimizi kaybettik


19. yüzyıl, Diyarbakır'da bir Türk evinin içi. Koltuklar birbirine bakıyor, gönül kadar geniş odanın her bir yanı muhabbet kokuyor.


 Tavandan başlayan ve yere kadar inen sadelik, gün ışığından makul istifade, pencerelerin tam karşısına asılmış odayı geniş kılan aynalar.


Bir Türk evi klasiği olarak iki yana açılabilen kapı, iki kişinin değil gelen herkesin sığabileceği uzun divan, fazla ışığı kıran renkler.


Geleneksel Türk evlerinin geniş aileye göre planlanmış mutfaklarında torunlara, misafirlere, komşulara yetecek kadar bereket var, huzur var.

Evlerimizi kaybettik... "Aman dikili bir ağacım olsun" diye dört beton duvar için yığınla kredi isteyen konutlara besmeleyle girmek caiz mi?

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Aralık 2016 Salı

Hamasetten uzak, samimi, cesur, yürekli, sert


İlginçtir, ülkemizde millî duyguların senaryoya dökülmesinin sonu genellikle hamasete, sorgusuz sualsiz bir yücelik atfına, asla eleştirilemez bir put yaratmaya varmıştır. Çoğu zaman siyasî basiretsizliklerin yahut beceriksizliklerin 'intikamını' beyazperdede almaya kalkmışızdır. Kurtlar Vadisi serileri gibi. Bir de her sayfasından ayrı bir film çıkacak tarihî geçmişimizi anımsatmak için çekilmiş filmler var ki hepsi birer amatörlük ve ruhsuzluk timsali: Çanakkale Yolun Sonu gibi. Koca Sinan'ı, Itrî'yi, Yunus Emre'yi anlatan -bırakın filmi- eli ayağı düzgün bir belgesel bile ortaya koyamamışken, sinema denen sanatın da bizden samimiyet beklediğini bilmemiz lâzım.

Dağ serisinin her iki filmi de öylesine samimi ki; filmden çıkıp yönetmeni, oyuncuları, kullanılan materyalleri ve araçları, hatta sosyal medya hesaplarını gözden geçirince de aynı samimiyeti görmek mümkün. Kısıtlının da kısıtlısı maddi imkânlarla hazırlanan Dağ serisinin ilk filmini (Vizyona giriş tarihi: 16 Kasım 2012) ancak 'bilenler biliyor' idi. İkincisi vizyona girdiğinde ise binlerce insan salonlara koştu. Koşanlar arasında filmin fragmanlarını izleyip merak edenler de vardı şüphesiz ancak bu kitleyi harekete geçiren en önemli saik şuydu: Gerçek, hakiki, millî bir film. Hamasetten uzak, samimi, cesur, yürekli, sert...

BkzKahramanlık Değil, Fedakarlık Filmi: Dağ 2

Mehmet Âkif’in cenazesine kimler katılmıştı?


30 Aralık 1936, saat 10:00’da dinî merasim başlamış, önce Hafız Saadettin Kaynak güzel sesiyle Ali İmran Suresini, ardından Hafız Asım da bir ayet okumuştur. Tıp Fakültesi öğrencisi Fethi Tevetoğlu’nun askerce bir selamından sonra Edebiyat Fakültesi hocalarından Ali Nihat’ın öncülüğünde İstiklal Marşı söylenmiştir.

Kabri başında üniversite gençliğinin teklifi üzerine Heykeltıraş Ratib Aşir tarafından Âkif’in yüzünün kalıbı alınır, kefenine yeniden sarıldıktan sonra Kur’an sesleri arasında defnedilir.

Mehmet Âkif’le tanışıp tanışmadığı sorusuna ilk anda “tanışmayız” şeklinde cevap veren Yahya Kemal ile Âkif’in birbirlerini gıyaben tanıdıkları söylenebilir. Yahya Kemal’in Mütareke yıllarında farklı gazetelerde çıkan yazılarının Âkif’in izniyle Sebilürreşad’da yayımlanması bu iddiayı güçlendirmektedir. Hatta Sebilürreşad’da iktibas edilen bu yazıların altına muhtemelen Âkif’in yazdığı şu kısa yazılar dikkat çekicidir:

Yahya Kemal Bey’in büyük bir samimiyetle yazıldığından hiç şüphe olmayan pek nefis, pek kıymettar makalelerinin günden güne sükût etmekte bulunan İstanbul muhitinde ne kadar büyük hüsn-i tesir husule getirdiği bir asker anası tarafından müşarünileyhe hitaben yazılan ve Tevhid-i Efkâr’da neşr olunan atideki mektubundan kemal-i vuzuhla anlaşılmaktadır. Bu kabil samimi ve dindar yazılarla o dalâl içinde yüzen muhiti irşad etmekte olduklarından dolayı Yahya Kemal Beyefendi’ye Sebilürreşad, Anadolu Müslümanlarının en samimi teşekkür ve selamlarını takdim eder”.

Daha ötesi, Cahit Tanyol, Yahya Kemal’in “Atik Valde’den İnen Sokakta” isimli şiirinde Mehmet Âkif’i anımsatan havanın sezildiğini söyler. “Çünkü” der Tanyol, “Bu şiirlerin henüz tamamlanmamış olduğu dönemlerde kendisini ziyaret ettiğim vakit yatağının yanındaki küçük masada iki değişmez konuk görürdüm: Safahat ve Cevdet Paşa’nın Tarihi.

Fuad Şemsi, Süleyman Nazif ve Mahir İz gibi ortak dostları da bulunan iki şairin ne yazık ki bir araya gelmedikleri anlaşılıyor. Âkif’in yurda döndükten sonra Yahya Kemal’in Âkif’i hastanede neden ziyaret etmediğini bilemiyoruz. Ancak Yahya Kemal, “soğuk ve şiddetli bir poyrazın estiği, ortalığın karla örtüldüğü” 30 Aralık 1936 Pazartesi sabahı, Âkif’in cenaze merasimine katılarak İstiklâl şairine son görevini yapmıştır. Polisin tuttuğu takibat raporlarına göre, Âkif’in cenazesine o gün şu isimler katılmıştır:

Saylav Şemseddin (Günaltay), Fazıl Ahmed (Aykaç), Yahya Kemal (Beyatlı), Profesör Muhiddin, Esad Fuad (Tugay), Çolak Selahaddin, Tüccar Emin Vasfı, Kuleli Askerî Lisesi Edebiyat Muallimi Tahirü’l-Mevlevi, Fuad Şemsi (İnan), gazeteci Feridun (Kandemir), birçok kimseler ile, üniversite ve Askerî Tıbbıye öğrencileri…

Yahya Kemal, cenaze merasiminde ne hissetti, ne düşündü bilemiyoruz. Ancak Emin Erişirgil cenazeden dönerken Âkif’ten yaşlı iki sakallı adamın konuşmasına kulak misafiri olur. Birbirlerine destek olarak yürüyen bu iki adamdan biri şöyle der: “Ne Cenap var, ne Süleyman Nazif, ne Ali Ekrem… Onlar sağ olsalardı hiç Âkif’i bu kara yere defnettirirler miydi? Onun yeri Namık Kemal’in yanı idi. Namık Kemal’in yanı… Hem orası Çanakkale’nin destanını yazan şaire ne kadar yaraşırdı!..

Mehmet Âkif yakın dostlarının acısını peş peşe tatmış, şiirinde bahsettiği kafileden uzak kaldığını yazmıştı. Ne yazık ki cenazesine büyük dostlarından azı vardı.

Yahya Kemal, Âkif’le belki hiç karşılaşmamıştı ancak dostluğunu son anda göstermeyi bilmişti.

Selçuk Karakılıç
(Karar, 27.12.2016)

TRT Belgesel: İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy





Akif'lere belki her zamandan çok bügun ihtiyacımız var


Akif'i dertlendiren umumi hüzün yalnız kendi tarihinden yükselen ızdırap sayhaları değil, bütün mazlum İslam milletlerinin bugün maruz kaldığı insafsız istismar faciasıdır. Emperyalizm hiç bir zaman Akif kadar müthiş bir düşman tanımamıştır. Akif hem bir ülkenin sesidir, hem de bütün bir kıtanın. Bu çığlığa kulaklarımızı ve gönlümüzü açık bulunduramazsak hatalarımızın sonu gelmez. Safahat'ı okuyun. Hem sonsuz bir zevk duyacaksınız, hem de bir çok hakikatlere aşina olacaksınız. Hem bir edebiyat şöleni hem de bir iman tazelemek. Akif'lere belki her zamandan çok bugün ihtiyacımız var.

Cemil Meriç, Kültürden İrfana

Bir kimlik aranıyorsa, İstiklal Marşı yeniden, defalarca okunmalıdır


Mehmet Akif Ersoy'un vefat yıldönümünde akla gelendir... Bütün vatandaşlarımızın ay yıldızlı bayrağın altında şerefle yaşadığı bir Türkiye'yi hayal etmişti Muhsin Yazıcıoğlu.

BkzBir İstiklâl Marşı âşığıydı Muhsin Yazıcıoğlu

26 Aralık 2016 Pazartesi

Bütün bu teşebbüsler kimliksizlik ve şahsiyetsizliğin bir tecessümü değilse nedir?


Kent ve mimari üzerinde yoğunlaştığımda benim gördüğüm manzara şudur; Bir kere Türkiye devleti/toplumu hiç mütevazı değil, her şeyin büyüğüne talip/meftun. En uzun asma köprü, en yüksek gökdelen, en büyük havaalanı, en lüks saray, en kalabalık nüfus, en büyük cami, en büyük... Türkiye mega projeler ile aklını yitirmiş, büyüklük ve çokluk (tekasür) histerisine tutulmuş âdeta. Bugünün Türkiye'si gösteriş heveslisi, ihtişam meraklısı, makyajlı kentleri ve taklitçiliği ile çürüme dönemi yaşayan bir ülkeyi andırıyor.

Osmanlı, kültür ve sanatın her nev'inde pek çok nitelikli ve özgün eser dünyaya kazandırmıştı. Ne zaman mağlup olmaya ya da mağlup olduğuna kendini inandırmaya başladı, Batı'yı taklide yöneldi. Türkiye ise henüz bir olgunluk/kemâl dönemi emaresi/eseri/vizyonu göstermeden çöküş dönemi karakteristiği gösteriş ve taklitçiliğe yöneliyor.

Cumhuriyetin kurucu kadroları başından itibaren Batı'yı taklit edeceklerini söyleyerek işe başlamışlardı, onları ve çaresizliklerini bir nebze anlayabiliyoruz. Lâkin daha önce taklitçiliğe itiraz eden mütedeyyin kadroların taklitçiliğini hiç anlamıyoruz.

Türkiye bir yandan Batı'dan demokrasi, laisizm, sekülarizm, küreselleşme, neoliberalizm, kalkınma, büyüme, ilerleme, refah… gibi modern değerleri kendine referans alıyor, diğer yandan Selçuklu-Osmanlı taklitçiliğine yönelmiş görülüyor.

Avrupa değerlerine atıfla “Bakınız yönümüz Batı'ya dönük” mesajları ile bir tarafa, Selçuklu taklitçiliği ile “Bakınız geleneksel değerlere sahip çıkıyoruz” diyerek beri tarafa göz kırpıyor. Selçuklu taklidi toplu-konutlar, Selçuklu cepheli okullar-yurtlar, Selçuklu görünümlü kamu binaları Selçuklu esintili başkanlık sarayı…

Bütün bu teşebbüsler kimliksizlik ve şahsiyetsizliğin bir tecessümü değilse nedir?

1000 yıllık Selçuklu-Osmanlı ve kadim Anadolu tarihsel tecrübesinden elbette faydalanacağız, bundan daha tabiî ne olabilir? Lâkin yüzeysel ve seviyesiz Selçuklu cephe taklitçiliği derhal bırakılmalıdır. Taklit bir şey, teşhis/tespit/tedbir ayrı bir şey, tedavi ise apayrı bir şey.

Türkiye Selçuklu-Osmanlı tecrübesinden gerçekten istifade etmek arzusunda ise evvela bir SELÇUKLU-OSMANLI MÜESSESELERİ ENSTİTÜSÜ kurmalıdır.

Bu enstitü MAHALLE, İKTA-TIMAR, VAKIF, PAZAR, MÜLKİYET REJİMİ, ÂHİLİK, MUSÂHİPLİK, FÜTÜVVET OCAKLARI, TEKKE-ZAVİYE v.b. Selçuklu-Osmanlı müessesesinden bugün nasıl istifade edileceğine dair tezler/tetkikler/teklifler ortaya koymalıdır.

Hizmetse eğer, benim bundan daha büyük bir hizmet aklıma gelmiyor.

Semih Akşeker
(Yenisöz, 22.12.2016)

23 Aralık 2016 Cuma

İstanbul: Medeniyetlerin Başkenti

Yüzyıllar boyunca kurucularının ismiyle anıldı. Kurucularının ismini onurlandırdı. Şehrin ilk kurucusu Megaralı Bizans ve şehri küllerinden yeniden inşa eden İmparator Kostantin. Yeniden dirilişini Türklerle yaşadı. Der-Saadet olarak anıldı. Saadetin Kapısı. Yüzyıllar boyunca mutluluğun, talihin, adaletin, umudun şehri oldu. Asitane idi. Yani devletin eşiği. Devletin eşiği yani ikbalin, yükselmenin, yücelmenin ve yönetimin eşiği. Halk konuşma dilinde başka bir isimle de andı onu. Eis ten polin (Yunancada "şehre doğru") bu ifade dillerde Estanbul'a dönüştü. Sonunda arındı, kulağa en hoş gelecek şeklini aldı: İstanbul. Şehre doğru; şehre yani medeniyete, gelişmeye. İstanbul insanlığın tarihine şahit oldu. İnsanlığın hikâyesini yazdı. Medeniyetler doğurdu. Toplumların şefkatine sığındığı bir şehir oldu. Tarihi boyunca emanetini, varlığını korumayacaklara teslim etmedi. Amacımız İstanbul'un güzelliğine bir pencere açmak. Onun tarihi köklerini anlamak, köklerimize uzanmak. Amacımız bu güzellikten bir koku, bir renk sunmak. İstanbul'u yeniden hatırlamak. İstanbul'u hatırlamak yani kendimizi hatırlamak.

Büyüyenay Yayınları, 96 Sayfa, 10 TL

Şairlerin Işıltısı

Ali Revnakî tarafından kaleme alınan ve Molla Câmî'nin Divan mukaddimesinin şerhinden ibaret olan Revnaku'ş-Şuarâ, Câmî'nin bir tür "şiir savunması" gibidir. Şiirin hangi amaçla söylenirse söylensin "edeb"i gözetmesi gerektiğini söyleyen Molla Câmî için bir derdi ve meselesi olmayan şiir boş yere söylenmiştir. Ona göre, "Allah'ın arşının altında hazineleri vardır ve şairlerin lisanları bu hazinelerin anahtarıdır" hadisinde zikredilen hazineler Allah'ın rahmetidir ve şairler de Allah'a hamd ve şükretmeye teşvik eden sözleriyle kilidin hazineyi ortaya çıkarması gibi Allah'ın rahmetinin yeryüzüne saçılmasına sebep olurlar.

Büyüyenay Yayınları, 208 Sayfa, 18 TL

Siyaset ve Savaş Sanatı

Osmanlı padişahları arasında reformist kişiliği ile bilinen II. Mahmud (1785-1839), Yeniçeri Ocağı'nı lağvedince yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adında yeni bir ordu kurdu. Bu ordunun eğitimi noktasında teorik altyapının oluşturulmasına da büyük ehemmiyet veren sultan, 15-20 yıllık kısa bir süre zarfında; Fransızca başta olarak çoğu Batı dillerinden tercüme olmak üzere "fenn-i harb" yani savaş sanatı sahasında hatırı sayılır bir literatür oluşturmuştur. Bu sahada, uzun yüzyıllar boyunca oluşturulmuş İslâm literatürünü de ihmal etmek istemeyen II. Mahmud, miladî XII. yüzyılda yaşamış çok yönlü müellif Alî b. Ebî Bekr el-Herevî'nin Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin oğlu el-Melikü'z-Zâhir Gâzî (ö. 613/1216) için kaleme aldığı ve bir tarafıyla siyasetname bir tarafıyla da savaş sanatına dahil edilebilecek Tezkiretü'l-Hereviyye fî Hiyeli'l-Harbiyye "Siyaset ve Savaş Sanatı" isimli Arapça eserini de fenn-i harb (savaş stratejisi) bağlamında dikkate değer bularak İstanbul'da müderris olarak görevde bulunan Mehmed Ârif Hilmî Efendi'ye tercüme ettirmiştir.

Elinizdeki çalışmada, bu tercümenin çeviri yazı metni ile günümüz Türkçesine çevrisi yanında, kaynak metin ve tercümesi hakkında bilgilerin verildiği bir inceleme bölümü de yer almaktadır. Diğer klasik metinlerin yayınlarında olduğu gibi bu eserin yazma nüshasının tıpkıbasımı da bu eserin sonuna eklenmiştir.

Büyüyenay Yayınları, 170 Sayfa, 18 TL

Hurafenin kaynağı cehalettir, cehaletin kaynağı sevgisizliktir


Aslında biz hurafe namı altında cehalet konuşuyoruz. Hurafenin kaynağı cehalettir. Cehaletin kaynağı sevgisizliktir. Herkes kendine şu suali sormalı: Tahsil hayatımızda en başarılı olduğumuz ders hangisiydi? En sevdiğimiz hocamızın dersiydi. Kim ne derse desin, fizikti, kimyaydı, edebiyattı, tarihti değil en sevdiğimiz hocanın dersi en başarılı olduğumuz derstir. Yani ilim tahsilinde bile sevgi ana unsurdur. Sevgisiz bir toplum olduğumuz için cahil bir toplumuz. Cahil toplumlar da hurafelerle yönetilirler. Hurafelerin çıkış noktası aynı zamanda otoritenin söz dinletmek için uydurduğu dine dayalı yalanlardır. Mesela; 'eşikte oturma iftiraya uğrarsın' öyle değil! İftiraya uğramaktan herkes korkar, normaldir. Orada korkutmak var esasında. Çünkü cereyan yapar hasta olursun dediğin zaman, 'bana bir şey olmaz' der herkes. Nataşa taarruzu sırasında bizim hemşeriler "Ha pağa bir şey olmaz" diyordu, AIDS öyle yayıldı. Hâlbuki eşikte oturursan cereyana kapılırsın. Bir de tabii işin tasavvuf tarafı var; eşik, Cenabı Ali'nin makamıdır, eşiğe basılmaz. Bir de günlerle ilgili uydurmalar var. 'Salı sallanır...' Dünyadaki Müslümanların yalnızca yüzde 20'si Türkçe konuşuyor ve bunların da hepsi salıya 'salı' demez. Azeriler mesela demezler. Kazaklar da demezler, onlarda Rusça bir kelime söylenir. Salı sallanır, peki yüzde seksen Urduca, Arapça, Farsça, Boşnakça konuşan insanlar için salı neden sallansın, salı neden uğursuz sayılsın ki? Evet, salı uğursuzdur İstanbul Rumları için çünkü İstanbul salı günü fethedilmiştir..

...

Biz, evvela her şeyi taklitle öğrendik. Yürümeyi nasıl öğrendin, emekledin, taytay yaptın, yürüdün. Ama hep annenin, ablanın, babanın, komşunun elini tutarak. Daha bir el tutmadan evde yürümeye başladın, sokakta da yürümeye başladın ama karşıdan karşıya geçerken mutlaka elini tuttular. Sonra öğrendin. Kaç sene yürüyeceksin kendi başına? 80 sene, 100 sene... Peki, ebedi hayata yürüyüşü kimsenin elini tutmadan mı yapabileceğini zannediyorsun. İşte yürümeyi taklit ederek öğrendik, namaz kılmayı taklitle öğrendik. Benim oğlum benle beraber namaza dururdu, secdeye gidince geride kaldığından emekleyerek gelirdi, sonra ayağa kalkınca ulan bu sefer de babam geride kaldı diye pıt pıt geri gelirdi. Ben de azıcık gülerdim. Böyle öğrendi, taklitle öğrendi namaz kılmayı. İşte hükümleri evvela taklit ederiz. Sonra hikmetini öğreniriz, daha sonra o hikmete uygun hükme muhalif olmayan davranış biçimi haline getiririz. Bugün sünnet deyince herkes Rasulullah'ın yaptıklarının aynısını yapmak zannediyor. Geçen sene aralık ayında Konya'da eksi 15 derecede beyaz giyimli bir sürü adam, kadın... Sonra otelde konuşuyoruz. Niye hepiniz beyaz giyiyorsunuz diye sordum, "sünnet" dediler. "Nerede yaşıyorsunuz siz" dedim, işte Fransa'da İsviçre'de vesaire.

Peygamber Aleyhisselam orada doğsaydı beyaz mı giyerdi. Ayrıca Huneyn Gazvesi'nde Efendimizin kıyafetini biliyor musunuz? Yo nereden bilecekler. Onlar sufi Mevlevîler. Mevlevî ama Müslüman değil! Koyu kahverengi bir entari, arasında beyaz çizgileri olan siyah keçi kılından yapılma aba giymişti Rasulullah o seferde. Çünkü ocak ayında yapıldı o sefer. Ocak ayında Taif çok soğuk olur. Gece don bile yapar çünkü 2800 metre yüksekliktedir. İşte o mevsimde Taif'te Efendimiz kıl aba giyiyor, kalın ve rengi siyah. Efendimiz kırmızı baş bağlamıştır. Beyaz bağlamıştır, sarı bağlamıştır. Her renk bağlamıştır. Mukallitlikte kaldığımız zaman hadislerden de sünnet-i seniyyeden de bir şey alamayız. Onun hikmetine akıl erdirip, mevsime ve iklime uygun giyinmenin sünnet olduğunu öğreneceğiz. Rasulullah orucunu hurma ile açarmış. Tabii Efendimizin sofrasında kivi, mango, kavun, karpuz, üzüm her şey var da hurmayı tercih ediyor, zaten hurmadan başka bir şey yok ki. Ama buna sünnet demek... Sakal da böyledir. Ebu Cehil de sakallıydı. N'olacak şimdi?

Hikmetine akıl erdirmeden kendimiz hüküm veriyoruz işte. Hikmete uygun davranmak için biraz feyiz sahibi olmak lazım. O da muhabbetle olur. Muhabbet insanı sevdiğine benzemeye çalıştırırsa muhabbettir, yoksa menfaattir. Ben seni, sen beni sev diye seviyorsam, bunun adına alış veriş derler. Muhabbet demezler.

Ö. Tuğrul İnançer
(Lacivert, Sayı 30, Aralık 2016)

Bir cemaat içinde seyrü sülûk yapılmaz


Tarikatı tarikat yapan esas itibariyle onun silsilesi. Bir silsile üzerinden bir müfredatın kesintisiz olarak aktarılması lazım. Bu müfredat, kitabî bir müfredat değil. Kitabî olsa kitaba aktarılır ve aradan insanı çıkarırdık ama aktarılan müfredat şifahi bir şey. Şifahi ve ruh, mana ve kalp üzerinde yapılan işlemlerle ilgili bir şey. Dolayısıyla bu müfredatı aktaramıyoruz. Bu müfredatı ancak bunu özümsemiş, hazmetmiş, hal haline getirmiş kanlı canlı insanlardan alabiliyoruz. Bu da bir zincir kurulunca oluyor. O makamdaki son zat, bir önceki kuşaktan olan kendi şeyhinin, mürşidinin sadece bilgisine değil hallerine ve manevi makamına da varis oluyor. Buna varis olunca manevi tecrübesine o yolculuğun detaylarına da yol kazalarında alınabilecek önlemlere, stratejilere vâkıf oluyor. Bazen âlim ümmi birine bırakabiliyor emaneti, bazen de tam tersi bir ümmi, âlim birine bırakabiliyor. Mesela Ali el-Havvas Hazretleri ümmidir ama onun halifesi olan İmam Şarani Hazretleri çok büyük bir âlimdir. Dolayısıyla aktarılan şey kitabî bir şey değil.

Tasavvuf dediğimiz şey büyük oranda stratejidir aslında. Nefsle olan mücadele stratejik bir hamledir. Dolayısıyla bunlara da varis oluyor. Hepsi bir öncekinden bu mirası aldığı için otomatik olarak 1000 yıl önceki bilgiyle karşı karşıyayız. 800'lü yıllarda yazılan tasavvuf klasiklerindeki konulara bugün de sohbetlerde aynen rastlıyoruz. Yani her şey değişmiş ama mana değişmemiş. O gün Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, Seri Sakati Hazretleriyle Bağdat'ta mum ışığında bir hücrede bu sohbeti yaptılar, bugün bu sohbeti İstanbul'da bir kafede, Londra'da bir kaldırım üstü lokantasında yapabilirsin. Kişilerin değişmesi, manasının değişmesini gerektirmemiş. Birincisi bu, tarikatın bir silsile yoluyla gelmiş olması. İkincisi; tarikatın dışardan bakıldığı zaman sosyal bir grup olarak görülmesine rağmen aksine şahsi olması. Her ferdin ayrı ayrı yaşadığı maceralar vardır. Topluca hepsini bir kaba koyamıyoruz. Hepsi farklı vird vazifeleriyle, farklı zevklerle, farklı yükümlülüklerle vardır. Hepsinin ayrı ayrı 'biricik yolu' var ve bu biricikliği de yaşıyor. Bir diğer fark ise, tarikat denilen yapının asıl amacı nefsi terbiye etmek, mutmain olmuş nefsin ise manevi bilgiyi almaya hazır hale gelmesidir. Tasavvufun varlık sebebi bu. Cemaat ise modern bir şey. Mesela Osmanlı'da cemaat diye bir şey yok. Cemaat, sosyalleşmenin bir yolu, karmaşık iş bölümü, karmaşık işleyiş, karmaşık finansal maddi siyasi bir örgü içinde ilişkiler ağı kurmuş olan modern toplum karşısında ferde bir şey sunuyor. Bir aidiyet sağlıyor, kimlik sağlıyor, büyük şehre tutunmanı kolaylaştırıyor, dayanışma sağlıyor. Bunu yaparken tarikatlardan bazı modellemeler yapıyor. Mesela sohbeti alıyor, virdi alıp yerine başka bir şey ikame edebiliyor. Nihayetinde birinci amacı sosyolojik, ikinci amacı ekonomik, üçüncü amacı siyasidir. Tarikatların böyle bir amacı yok. Siyasi, ekonomik ve sosyal düzenin farklı olduğu Osmanlı toplumunda bugünkü anlamda cemaate ihtiyaç duyulmamış. Hatta yüzyılın başında kurulmuş olan İhvan-ı Müslimin, Cemaat-i İslami ve Cemaat-i Tebliğ gibi cemaatlerin yapısı da böyledir. Cemaatler, tarikatların doldurmaya hevesli olmadığı alanı doldurmak üzere kurulan modern bir icattır. Bunların bir tarikat olmadığını bilmek lazım. Bir cemaat içinde seyrü sülûk yapılmaz, siz o 1000 yıllık tasavvuf terbiyesini, bilgisini, manasını oradan alamazsınız ama cemaatler kimlik, aidiyet ve iletişim ağı sağlar, bu da modern bir şeydir.

Ahmet Murat
(Lacivert, Sayı 28, Ekim 2016)

Kim IŞİD’in neresine düşer?


Osmanlı devletinin haritadan silinişi akabinde, sömürge topraklarında kalan Müslümanlar arasında bundan sonra ne olacağına dair ortaya çıkan merak, Halifeliğin ilgâ edildiğine dair haberlerin duyulmasıyla hemen hemen giderilmiştir: İslâm Devleti için yola koyulmak. İlk defa 1924’te Reşit Rıza tarafından dillendirilen “İslâm Devleti” Türklerin “Kur’ân Devleti”ne akıl erdiremeyenlerin icadı olarak kendine yer buldu, dünya şartlarının ağırlığı karşısında ezilen Müslüman halklar arasında hızla yayıldı. Halbûki halifelik nâmüsait zamanlarda aklı başına gelen Türklerin Kur’ân Devleti içinde mündemiç kılınmıştı. Elde tutulan bir vatan olmaksızın devletten, ümmetten, İslâm Milletinden bahsedebilmenin önü açıldı. Tarihsizlikle yoğrulan bu hamur bugüne kadar çok su kaldırdı ama bir türlü fırına sürülecek kıvama gelmedi. Bunca yıldır kıvama gelmeyen hamur artık koktu.

Cemalettin Afganî, Muhammet Abduh, Reşit Rıza… Her biri üzerine hararetli tartışmalar, araştırmalar yapılmış, tezler yazılmış üç modernist… Modernist İslâmcı hareketin başlama yeri, 1882’den 1922’ye kadar İngiliz sömürgesinde kalan, Mısır’dır. 59 yıllık ömrüne Hindistan’dan İngiltere’ye kadar birçok memlekette bilfíil ikâmet etmeyi, en üst düzey yetkililerce ağırlanmayı sığdırmış Cemalettin Afganî’nin en uzun ikâmet ettiği yer Mısır olur. Birçok talebesinin içinde en parlağı Muhammet Abduh’tur. Ardından Abduh’un talebesi Reşit Rıza… İngiltere’den alınan, Mısır’dan başlayıp (Türkiye dahil) Hindistan’a kadar serpilen tohumlar tabii olarak önce Mısır’da fílizlendi. İlk meyvesi 1928’de İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) oldu. Kendi fíkrî altyapısına Reşit Rıza’nın fíkirleriyle şekil veren İhvan’ın lideri Hasan El-Benna bu kuruluşu, “Selefî bir çağrı, Sünnî bir yol, sûfî bir hakikat, siyasî bir teşkilât, sportif bir topluluk, bilimsel ve kültürel bir birlik, iktisadî bir ortaklık, sosyal bir düşüncedir.” diyerek tarif etti. II. Dünya Savaşı’nın cereyan ettiği yıllarda üç binin üzerinde şûbesi, yüz binlerce üyesiyle sadece Mısır’da değil, Suriye, Filistin, Lübnan, Irak, Ürdün, Yemen, Suudi Arabistan ve Sudan’da faaliyet gösteren büyük bir teşkilât oldu. XX. yüzyıldaki tüm İslâmî hareketlere (yine Türkiye’dekiler de dahil) öyle veya böyle fíkrî beşiklik, yer yer ebelik, kimisine de örneklik etti.

Yine aynı yıllarda (1928) İngiliz sömürgesi Hindistan’da İslâm’da Cihat adlı eseriyle aniden şöhret olan Ebu’l-A’la Mevdûdi’nin Hint yarımadasında etkisi yayılmaya başladı. Mevdûdi 1937’de Muhammed İkbal’in daveti üzerine Lahor’a gitti. 1941’de Cemaatü’l-İslâmiye’yi kurdu. Mısır’ı ziyaret ederek İhvan’ı yakından tanıdı. II. Dünya Savaşı sonrasında teşkilat kısa sürede yarımadanın batısında (1947’de Pakistan oldu), doğusunda (1971’de Bangladeş oldu), güneyinde (1972’de Sri Lanka oldu) ve kuzeyinde (hala bir şey olamayan Keşmir) etkili bir güce ulaştı. Böylece İngiliz sömürgesinin nihayete erdiği(?!) çeyrek asır içinde Hint yarımadasından büyük bir Müslüman Hint ülkesi değil, her bakımdan kullanıma müsâit dört buçuk ülke çıktı. Mevdûdi’nin eserleri Arapçaya, ardından Türkçeye tercüme edildi. Mevdûdi 1979’da NEW YORK’ta öldü.

Hasan el-Benna’ya 1949’da sûikast düzenlendi ve ardından teşkilat kapatıldı. On binlerce üyesi toplama kamplarında hapsedilen İhvan-ı Müslimin içinde silâhlı birlikler teşekkül etmeye başladı, Seyyid Kutub’un idamıyla iki öbek baş gösterdi. Her öbeğin fikrî örgüsü birkaç kitapla şekillenmeye başladı. Gençlerden müteşekkil inkılâbî hareket Seyyid Kutub’un Yoldaki İşaretler’ini mehaz alırken, yaşça ileri olanların benimsediği ıslahatçı hareket Hasan El-Hudeybi’nin Hüküm Verenler Değil, Davetçiler kitabını ölçü aldı. Söylem ve eylemde farklılıklar getiren bu ayrışma İhvan’ın etkili olduğu ülkelerde de hemen yankısını buldu. 1970’ten sonra inkılâbî hareket de kendi içinde iki ana bölünmeye uğradı: Cemaat-i İslâmî ve Mustafa Şükrü liderliğinde Cemaat-i Müslimin (El-Tekfír Ve’l-Hicre). Cemaat-i İslâmî üniversiteliler arasında yayılma gösterdi. Yusuf El-Kardavi cemaatin önemli isimlerindendir. Düşüncede inkılâbî, fíiliyatta ıslahatçı bir metot takip ettiler. Cemaat-i Müslimin’e, El-Tekfír Ve’l-Hicre ismi Mısır yönetiminin taktığı bir isim oldu. Çünkü Mustafa Şükrü rejimi ve halkı tekfír ediyor, cahilî toplumdan ayrılarak dağlara ve mağralara çekilmek/hicret etmek gerektiğini savunuyordu. Cemaatin birçok mensubu dağlarda yaşamaya başladı. Mısır basınında mağara ehli (Ashâb-ı Kehf) olarak anıldı. Maaşları rejim tarafından ödenen imamların arkasında namaz kılmama, cahiliyenin hüküm sürdüğü yerlerde Cuma namazı kılmanın câiz olmadığı, memur olunmaması, çocukların devlet okullarına gönderilmemesi, asker olunmaması gerektiği… gibi düşünceler nişâneleri oldu.

Cemaat-i Müslimin ve Cemaat-i İslamî içinden, İslâm Devleti’nin kurulmasına dair düşünce ve eylemlerde tıkanma olduğu, bunların çözüm değil kısır döngü olduğu eleştirileri yükselmeye başladı. Abdüsselam Faraj bu eleştirileri derleyerek Gizli Kalmış Farz adlı kitapçıkta (aslında bu bir broşürdür) topladı. İslâm hükümlerini tatbik etmeyen yöneticilere karşı cihat etmenin dünyadaki tüm Müslümanlara farz olduğunu söyledi. Siyasi parti olarak faaliyeti savunan İhvan’ın, uzlete çekilmeyi savunan Cemaat-i Müslimin’in ve eğitim faaliyetleriyle üniversitelerde örgütlenen Cemaat-i İslamî’nin İslâm Devleti’ne ulaşamayacaklarını söyledi. Bu çıkışı üç cemaat içinde de yankı buldu. Özellikle Cemaat-i İslâmî’den büyük katılımlar oldu ve İslâmî Cihat örgütü teşekkül etti. Abdüsselam Faraj hemen silahlı mücadeleye başlanılmasından yanadır. Lâzım olan fetvaları temin eden Şeyh Ömer Abdurrahman, İslâmî Cihad’ın müftüsü, daha sonra da lideri oldu. Bu arada İran’dan, bir devrimin(?!) ayak sesleri duyulmaya başlamıştır. İran’dan gelen devrim rüzgârlarıyla yelkenlerini dolduran İslâmî Cihat, ilk silâhlı eylemini Enver Sedat’ı öldüren Halid İslambulî ile gerçekleştirdi. İki gün sonra Asyurt şehrini ele geçirdi. Üç gün sonra direnemeyerek şehri kaybettiler. İslâmî Cihat’ın liderleri idam edilmek, diğerleri hapsedilmek üzere binlerce savaşçısı tutuklandı. Cemaat ikiye bölündü: El-Zümer’in liderliğinde İlk Cihatçılar ve Eymen El-Zevahiri liderliğinde Yeni Cihatçılar. Zevahiri örgütlenme ve eğitim çalışmalarını Mısır dışına taşıdı. Afganistan’da Taliban hakimiyetinden sonra Usame Bin Ladin liderliğindeki El-Kaide’ye iltihak etti. Artık El-Kaide’nin ikinci adamı olarak kulaklarımıza çalınan Eymen El-Zevahiri’dir.

Bu ve buna benzer hikayeler sadece Mısır’da değil, biraz gecikmeli olarak Müslümanların yaşadığı diğer coğrafyalarda da yayılır. Şii İran’da bile… Mısır, İslâmî hareketlerin temrinat sahası olmuştur. Türkiye’de evvela 1960’tan sonra başlayan tercüme faaliyetleri, ardından 1980 sonrası Ezher’de tahsil görenler aracılığıyla Mısır’daki bu yapılar ve radikal(?!) düşünceler kendine yer bulur. Hem tercüme olması, hem de dile getirilen düşünceler itibariyle gayet sathî kitaplar elden ele dolaşmaya başlar. Tezada bakın ki, sığ kitaplar ve köksüz düşüncelerle haşir neşir olanlara köktenci (radikal) ismi takılır. İhvan-ı Müslimin’den ayrılan irili ufaklı her fraksiyonun yansımalarını Türkiye’de de görmek mümkündür. Tercümeler ve Mısır’da tahsil görenler vasıtasıyla yeni isimlerle tanışılır: Seyyid Kutub, Hasan El- Benna, Abdulkadir Udeh, Muhammed Kutub, Said Havva, Zeynep Gazali… Bu tanışmalar, hiç de öyle rastgele tanışmalar değildir. Geçen sene İstanbul’da yapılan İslâmcılık Sempozyumu’nda ithal düşüncelerin Türkiye temsilcilerinden Hamza Türkmen, Seyyid Kutub’un Türkiye’ye ilk kez MİT tarafından tanıtıldığını, dünyada gelişen sosyalist düşüncelerin Türkiye’de de etkili olmasını engellemek için MİT Başkanı Fuat Doğu’nun girişimleriyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nda görevli Yaşar Tunagör’e İslâm’da Sosyal Adalet kitabını tercüme ettirdiğini… söyler. Aslında yapılmak istenen şey Mısır laboratuarında test edilip onaylanmış bir hareketin Türkiye’de tohumlarını; sonu AKP ve IŞİD’e çıkacak bir vetirenin tohumlarını atmaktır. O tohumlar çimlendi, çiçeklendi, yerli tohumlarla melezleme çalışmaları bile yapıldı. 1980’li yıllara kadar dar çevrelerde kendine yer bulan ithal düşünceler sığlığın simgesi Turgut Özal döneminde kendine geniş yer buldu. Tercümeler çeşitlendi. Seyyid Kutub’un Fî-Zılâli’l-Kur’ân ve Mevdûdi’nin Tefhîmü’l-Kur’ân tercümeleri Adana, Konya, Malatya, Erzurum... gibi bazı şehirlerden kamyonla sipariş edilmeye başlandı.

Arap ve Hint dünyasından gelen ithal tezlerin rahatlatıcı bir tarafı vardı. Davulun sesi uzaktan hoş geliyordu. Tezlerde kafaya takılan bir problem varsa o, uzak diyarların meselesiydi. O bölgelerin sömürge bölgeleri olmasından kaynaklanan selefî(?!) Batılılaşma tarzı, bir türlü yeterince Batılılaşamayan Türkiye İslâmcılığının ilgisini çekti. Bir şizofrenik hal ortaya çıktı: Düşünce itibariyle mensup olduğu millete tepeden bakan, o milletin bilmediği (aslında hiç de merak etmediği) şeylere vâkıf ama hissiyat ve zevk bakımından beğenmediği milletin altında bir seviyeyi takip eden insanlar türedi. Kâh selefî, kâh modernist, kâh siyasal İslâmcı, kâh radikal… Müslüman kalarak modern, itibarlı ve aşağılık duygusunu aşmaya imkan veren bir yol açılmış oldu! Etkisi oldukça sınırlı ama okuma yazmaya bulaşmış herkesi tesiri altına alan bir tarafı vardı. Olup biten hadiseleri radikal (kökten) kavramak yerine, radikal çözümler üretmek hem havalı hem de kolaydı. Aynı tavır Batı’dan alınan kavramlarla ilişkide sürdürülünce göze görülmeyen savrulmalar gözle görülür hale geldi. Demokrasinin, insan haklarının, piyasa ekonomisinin radikal(?!) düşmanlarından sonra radikal savunucuları ortaya çıktı. Ki düşmanlar da savunucular da aynı şahıslardı: Seksenli yıllarda “demokrasi şirktir” diyenler, ikibinli yıllara gelindiğinde “demokrasi tevhittir” hakikatine(!) ulaştı. Yetmişlerde “bu iş partiyle olmaz” edebiyatını başlatanlardan bazısı bugün AKP’de milletvekili koltuğunda oturuyor, bazısı da gazete köşelerinde AKP militanı olarak istihdam ediliyor. O kavramlara intibakta zorlananlar ise soluğu başlarına gelen belâları defetmek için silâha sarılan ülkelerde; Afganistan’da, Çeçenistan’da, Bosna’da, Suriye’de, Irak’ta…aldı. Bugünkü AKP kadroları (gerek üst düzey, gerekse alt düzey yöneticileri) şizofrenik hâli sermaye haline getirenlerden müteşekkil bir kadrodur.

Bütün olup bitenlerin tuzu biberi de İran’dan gelmişti. Türkler için Turan kadar olmasa da uzak bir zamanda (1639/Kasr-ı Şirîn anlaşmasında) kalmış İran, 1979’da her yeri sahtekârlık olan bir “İslâm Devrimi” ile İslâmcıların kahir ekseriyetinin ağzını açık bıraktı. Kiminin ağzına sinek kaçtı, kimi yorulunca çenesini kapattı. Tamamen CIA tezgâhı olan devrim taşıyla sadece İran kuşu değil onlarca kuş vuruldu. O heyecan(?!) dolu günlerde kimse SSCB’nin Afganistan işgalini İran devriminin hemen akabinde gerçekleştirebildiğini düşünmedi. İran Şahı varken Amerika’nın Irak’ı işgal edeceğini söyleyene el âlem gülerdi. Ama devrimden sonra İran’ın ilk yaptığı iş Irak’la sekiz yıl sürecek empoze edilmiş bir savaşa girmek oldu. Muhtelif ülkelerde global mücahit ve cihat gruplarının ise günü doğdu. Kalburüstü gruplardan 1981’de Mısır İslâmî Cihat’ı, 1982’de eş zamanlı olarak Türkiye ve Lübnan Hizbullah’ı, 1984’te Filistin İslâmi Cihat’ı, 1987’de Hamas, 1988’de El-Kaide(?!), 1994’te Taliban... faaliyete geçti. Yine Türkiye’de irili ufaklı birçok radikal grup türeyiverdi. Teorik bir laboratuar haline getirilen Mısır’dan alınan tahlil sonuçları İran örneği eklenerek mütercimler (garsonlar) eliyle hemen başka ülkelere servis ediliyordu. Mısır’dan sonra silâhlı temrinlerin icra edileceği başka bir laboratuar açıldı: Afganistan. Sovyet işgâline karşı kendi imkânlarıyla savaşarak gayet etkili neticeler almaya başlayan Afganistan, Sünnîliğin en saf halini bulabileceğimiz bir ülke idi. Sırf bu hususiyeti sebebiyle işgâl nihayete erer ermez (1989) CIA güdümlü Pakistan istihbaratı (ISI) öncülüğünde kendi başının çaresine bakamayacak bir ülke haline sokuldu. Çünkü Afganistan’da sayıları pek az olsa da hala “Bu silâhlarla cihat olmaz. Cihat atla, okla, kılıçla olur!” diyen, Rusuna ve Amerikalısına karşı atla, okla, kılıçla savaşmış Müslümanlar vardı, hala bu düşünceye sadakatle yaşayanlar var.

Başta Arap ülkeleri olmak üzere dünyanın muhtelif ülkelerinden akan gönüllü savaşçılarla Afganistan kendi haline bırakılmadı. Sovyet işgalinin sona ermesinden sonra Pakistan istihbaratı o kadar işin içindeydi ki 1992’de Afganistan İslâm Devleti, Pakistan’ın Peşaver şehrinde ilân edildi. 1994’te birdenbire yine Pakistan menşeli bir Taliban yönetimi ortaya çıktı. Kuruluşu 1988 olarak ifade edilen fakat 1998’de gerçekleştirdiği ABD’nin Kenya ve Tanzanya büyükelçiliklerinin aynı anda bombalanmasıyla adı duyurulan El-Kaide’yi önce Sudan, Taliban yönetimiyle birlikte Afganistan merkezli bir örgüt olarak tanımaya başlayacağızdır. Dünyanın en tehlikeli teröristi Usame Bin Ladin(?!), Sudan’dan sonra Afganistan’dadır. İngiltere’den Endonezya’ya, Pakistan’dan Türkiye’ye birçok ülkedeki bombalamalarla kulaklarımız “El-Kaide Terör Örgütü”ne âşina olacaktır. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’e uçakların çarptırıldığı gün ve saatlerde olayın fâili olan örgüt hemen tespit edilmiştir: El-Kaide. Okyanus ötesinde, Amerika ilk defa kendi topraklarında saldırıya uğradı…gibi aptalca yorumlar ekranları doldurur. Tesirli saldırıdan etkili bir eser/formül çıktı: Müslüman eşittir Terörist. (Dilimize Fransızcadan gelen Latince kökenli bir kavram olan terreur, düşmanı korkudan titretmek, tedhiş, dehşete düşürmek manasına geldiğini hesaba katarsak aslında gayet yerli yerinde bir formüldü. Sünnet-i Seniyye’de yeri var: Resul-ü Ekrem (S.A.V.) düşmanın kalbine bir aylık mesâfeden korku salmakla güçlendirildi.) Artık terörist olmadığını ispat külfeti Müslümanlara kalmıştı. İspatın külfeti İslâm düşmanlığı yapmaktı. 11 Eylül’den sonra alenî olarak İslâm düşmanı olan Müslümanlar(?!) türedi. Önce Afganistan Usame Bin Ladin’e yardım ve yataklık yapmaktan, akabinde Irak El-Kaide’yi barındırmak ve kimyasal silâh bulundurmak suçundan işgâl edildi.

Mısır’dan başlayıp Afganistan’a uzanan bu vetire boyunca dünyanın süper güçlerine kafa tuttuğunu, kendine ait olmayan silâhlarla cihat yaptığını sanan, aldığı maaşı ganimet geliri zanneden, ne vatanı ne yurdu olan, seyyar, militan kadrolar oluştu. İstihbarat servislerinin elinde hazır kıt’a bekleyen bu militan kadrolar bir ıslıkla istenilen yerde toplanıp, istenilen yere sevk edilebiliyordu. Az maaşlı gönüllüler ordusu Arap Baharı adı verilen ve sağcı-solcu-İslâmcı… bütün dangalakların alkış tuttuğu son baharda çiçeklendi. Bir Amerikan senaryosu olan Arap Baharı bu gönüllüler ordusuna güvenerek yazıldı. Artık ABD kendi kadrolu askerleriyle, Afganistan ve Irak’ta trilyon dolarlar harcayarak beceremediği işleri bu kadrolarla milyar dolara halledebiliyor ve daha çok etkili neticeler alabiliyordu. Arap Baharı, fínansmanı ABD kesesine zarar vermeyen bir bahardı. Böyle bahar dostlar başına! Mesela Libya’da Muammer Kaddafí’nin devrilmesinin maliyetinin 1 milyar dolar olduğunu resmi ağızlar söyledi. Basına yansıyan ve Ali Babacan’ın ifade ettiği kadarıyla bu bedelin zaten üçte biri (300 milyon dolar) Türkiye’den Libya’daki Ulusal Geçiş Konseyi’ne kredi adı altında verildi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bizzat kendisi kargosunda dolar dolu bir uçakla Libya’ya gitti. Yine yalanlanmayan –aksine Davutoğlu tarafından tasdik edilen- ses kayıtları furyasında Suriye’de savaşan muhaliflere 2000 (yazıyla; iki bin) tır (kamyonun büyüğü; T.I.R.) dolusu silah ve mühimmat gönderildiğini öğrendik. Bu silahların IŞİD’e mi, El-Nusra’ya mı, ÖSO’YA MI (Tam olarak bunlar neyse? Aralarında ne fark varsa?) gittiğini, ne için gittiğini devletlûlarımız bilir. Bizim bildiğimiz sadece Ortadoğu’daki bahar sezonunun Türkiye’de AKP iktidarıyla başladığıdır. Tayyip Erdoğan “Türk Baharı ne zaman?” diyenlere: “Bre gâfíller, Türk Baharı 2002’de başladı!” dedi. “Türk Baharı” uydurmasını saymazsak Erdoğan’ın işaret ettiği veya bir yerlerden aldığı bu tespit yerli yerinde idi. Birçok ülkede cereyan eden baharlı hadiseler Türkiye’de AKP’nin iktidara getirilmesiyle başladı. Türkiye’de iş bittikten sonra Irak işgal edildi. Pakistan, Tunus, Libya, Mısır, Suriye… Sahi, ne oluyordu bu Arap Baharı’na?

Arap Baharı’nın başlamasıyla bir örgüt (El-Kaide) ve en tehlikeli terörist gölgede kaldı. Suudi vatandaşlığından çıkarılmasına rağmen milyarder olmaktan çıkarılmadığını öğrendiğimiz Usame Bin Ladin terörü fínanse ediyordu. Libya’da linç ettirilmek için Muammer Kaddafí aranırken Usame Pakistan’da ölü ele geçirildi. Cesedi kimse görmeden okyanusa atıldı. “Komşu komşu! Hu hu! Oğlun geldi mi?...” diye başlayan tekerlemenin “yandı kül oldu bitti” diyerek bitmesi gibi… Halbuki kardeşi Kemal Bin Ladin’in anlattığına göre Usame 2007’nin Aralık ayında böbrek kanserinden ölmüştü. Usame Bin Ladin ismi etrafında döndürülen bütün dolapların en büyük Suudi şirketlerinden olan Laden grubuna hiçbir zararı olmadı. Aksine Usameli yıllarda daha da büyüdü. Obama, Usame Bin Ladin’in kellesine beş milyon dolar ödül koymuştu. Beş sene boyunca Irak’ta ABD’nin elinde tutuklu kalan IŞİD lideri Ebûbekir el-Bağdadi’nin kellesine ise on milyon dolar ödül koydu. Beş milyon dolarlık Usame’nin cesedini okyanusa atan Amerika, on milyon dolarlık IŞİD liderinin cesedini 1969’dan beri meşguliyeti sebebiyle gidemediği aya göndermeye kararlı. Veyahut merkeze (New York’a) çekmeye: IŞİD lideri Bucca cezaevinden çıkarken kampın başındaki Amerikalı komutana “Sizinle New York’ta görüşeceğiz” dedi. IŞİD lideri aya gönderilirse AKP açısından konu kapanmıştır. Önümüzdeki aylarda merkeze çekilecek olursa taşrada kalanın suyu kaynayacak demektir.

Global/vatansız/enternasyonal üretilmiş mücahitlerin(?!) biri ikisi değil, kâffesi kafestedir. Hiçbiri kendi başına buyruk hareket edemez. Üretilenin ne yapacağı üretene bağlıdır. Yahudi işgâli ve katliâmına maruz kalan Filistin’e savaşmaya gitmiş global mücahit gösterilemez. Amerika’ya kafa tutanların İsrail’e karşı savaşma niyeti dahi gösterenine rastlayamazsınız. Mavi Marmara şovunun sahnelenme sebeplerinden biri de bu ilginçlikte aranabilir. İsrail Devleti’nin canlılığını muhafaza etmesi için Filistin içinde, İsrail’in dişine göre zayıf tehditler üretilmesi ve sürekli savaş halinde tutulması gerekir. Hamas ve Filistin İslâmî Cihat’ı bunun için vardır. İsrail’in zinde kalması, her zaman antremanlı bulunması için… 1970’ten sonra Deniz Gezmiş’inden Cengiz Çandar’ına varıncaya kadar çok sayıda (dört bine yakın olduğu söylenir) solcunun Filistin’de İsrail’e karşı savaşması yine zayıf tehdidi canlı tutmakla alakalıdır. Medya vasıtasıyla yönetilen zihnî fukaralığa daldığımızda kendimizi Hollywood fílm setlerinden fırlama IŞİD’in yanında veya karşısında buluruz. Bugün tıpkı El-Kaide gibi IŞİD denilen fílm karakteri Türkiye’nin olmadığı/olmayacağı bir dünyanın var sayılmasıyla ortaya çıkmıştır.

Global cihat olmaz, tarihin hiçbir aşamasında olmamıştır. CİHAT TARİHİN MERKEZİNDE OLUR. Cihat yapılan yer tarihin merkezi olur. Global gâvurluğun ise sonu yok. Millî bir pozisyon elde etmeden yapılan her iş kâfírin hânesine yazılır, o işten sadece kâfírler kazançlı çıkacaktır. Silâhlı mücadeleye başlayan çelik zırhlı duvarın arkasında, kafesin içindedir. Bu kafese ne kadar iman sosu katarsanız katın kafes kafesliğini kaybetmez. Daha modern silah demek o silâhı üreten başkaları için daha eski silâh demektir. Her ikisi için de sadece para demektir. Para kaynaksız olmaz. Paranın cinsi ve kaynağı silâhın kime çevrileceğini de belirler. İki dünya savaşı sonunda dünya şartları, bugün İslâm ülkeleri(?!) demek zorunda kaldığımız Müslümanların yaşadığı yerleri o hâle getirdi ki bir vatanı elimizde bulunduramayışımız halinde cihadın bir manası yok. Son katıksız cihat olan İstiklâl harbi devam etmiyorsa, Dârü’l İslâm olarak Türkiye yoksa cihada mesnet olacak hiçbir şey yok. Cihat, Dârü’l İslâm’ın selâmeti için yapılır. Cihat fethedilmiş alanın gereği olan mücahededir. Tabii olarak sınır boylarında yapılır, yönü sınırlardan dışarı doğrudur. Arkası boş, bir hududa (iman dolu göğüs gibi bir serhate) dayanmayan savaşa cihat denmez. Muhafaza edeceği sınırı olmayanın cihadı olmaz. Dârü’l İslâm’ın muhafazası Çanakkale’de çarpışanları Bedir’dekilerle, 1919’un Şubat’ına kadar Medine’yi müdafaa edenleri Hendek’tekilerle merbut kılar. Bugün ufkunda Mekke ve Medine olmayan her hareket bâtıldır. Kâfírler müstemleke haline getirdikleri ülkelerde -Suudi Amerika gibi- şer’î esasların geçerli olduğunu dayatırlar. Hiçbir ülkede İslâm’ın istiklâli bahis konusu edilemez. Dünyada İslâm’ın bir istiklâl iddiasında bulunduğu ve bulunacağı yegâne ülke Türkiye’dir. Yarın “Türkiye için ne yaptın?” sualinin -başta Türk’üm diyenler olmak üzere- Müslüman’ım diyenlerin karşısına çıkacak bir sual olmayacağını kim iddia edebilir? İstiklâl Marşı Derneği ispat külfetine girmez. İspatın külfeti Türkiye düşmanlığıdır. Türkiye düşmanlığı İslâm düşmanlığıdır.

Durmuş Küçükşakalak
(Çelimli Çalım, Muharrem 1436, Sayı 5, sf. 2, 3, 4)

Meryem Zamanî Camii


Dördüncü Babür hükümdarı Cihangir'in annesi Meryem adına yaptırdığı caminin enfes mukarnas süslemeleri. Birçok mimarî eseri etkilemiştir.

Badshahi Camii


Babürlerin dünya sanatına hediye ettiği şahane eserlerden biri: Badshahi Camii. Kubbesiyle minaresi meşk ediyor.

20 Aralık 2016 Salı

Âşıkların sineleri çak olur efendim



Anka menzil almaz dik uçmayınan
Meydan gören turâb olur hak olur
Her can âşık olmaz mey içmeyinen
Âşıkların sineleri çak olur efendim

Âdemlik ilimdir her can fehmetmez
Fehmetmeyen canlar menzile yetmez
Cahile bin söyle biri kâr etmez
Kâmilin sohbeti yeke yek olur efendim

Ârif ol duvara kılma secdeyi
Hakk orda ayırmaz yoksulu beyi
Bir gönüle yapma iki sarayı
Biri harap biri mamur tek olur efendim

Her çalıya aşı vursan gül olmaz
Sarrafın elinde altın pul olmaz
Sâdık der bu dünya kimseye kalmaz
Er olanlar don değişir pak olur efendim

Sâdık Baba

Zamane câhilin yanına varma



Zamane câhilin yanına varma
Câhilin âdeme sırrını verme
O seni görmezse send'onu görme
Budur bu âlemde halın makbûlu

Hal içinde hallar vardır görürsen
Eğer bu sözümden ibret alırsan
Hakk kelâmı fark eyleyip bilirsen
Al-i İmran okur dilin makbûlu

Kul Fakir'im biz de geldik o şardan
Getirip götüren ol Şah-ı Merdan
Evveli kulluktur âhiri sultan
Doğup dolunandır nurun makbulu

Kul Fakir

Kenya’nın Müstemleke Tarihi: Afrika’da Kolonyalizmin İki Silahı Din ve Sermaye


Afrika’da Kolonyalizmin İki Silahı: Din ve Sermaye alt başlığı ile sizlere sunduğumuz Kenya'nın Müstemleke Tarihi kitabı on dokuzuncu yüzyılda Avrupalı devletlerin ve şirketlerin istimlak ettiği Afrika’da her ülke kendi müstemlekesini inşa etti. Avrupalıların Afrika’daki yayılışı, kendi dinini yayma iştiyakıyla hareket eden Hristiyan cemaatlerin vakıf faaliyetleri ve büyük paralar kazanma azmiyle hareket eden kolonyal şirketlerin yatırım teşebbüsleri üzerinden gerçekleşti. Şark Afrika’da inşa edilen İngiliz Müstemlekesi zamanla Yahudi iş adamlarının da dikkatini çekti. 20. yüzyılın başlarında Siyonizm Lobisi’nin Afrika’daki İngiliz mülkünde İsrail Devleti kurmak için Londra’dan talep ettiği topraklar bugünkü Kenya ile Uganda’nın elindeki yerlerdir. Bu topraklarda bugün petrol bulunmuştur ve bölgenin jeo-stratejik değeri artmaya başlamıştır. Bu kitap, Avrupalı girişimcilerin sahip oldukları inancı ve ellerindeki sermayeyi kullanarak Afrika’da nasıl yayıldıklarını Kenya üzerinden ele almıştır.

C. Talha Şeker’in kitabı mukaddime mahiyetinde olsa da tafsilatlı, tarafsız, ilmi ve iyi yazılmış akıcı bir eserdir. Okuyucularına meseleyi anlatırken sistematik bir şekilde Kenya’nın siyasi tarihindeki mühim dönüm noktalarını gösteriyor. Kenya’nın müstemleke edildiği kısa dönemin tarihini, Mau Mau Hareketi ile kolonizasyondan kurtulma yolunda verdiği mücadeleyi ve nihayetinde hürriyetine kavuşup hür ve egemen bir millete dönüşme hikâyesini anlatıyor.- Prof. Dr. Mohamed Bakari

Kenya’nın Müstemleke Tarihi: Afrika’da Kolonyalizmin İki Silahı Din ve Sermaye
Cafer Talha Şeker, 224 Sayfa, 14 TL, Kaknüs Yayınları

Filozofların Yanılgıları: İslam Düşüncesinin Latin Dünyasındaki Etkileri


Orta Çağ’da, İslam dünyası ve Latin Batı dünyası arasında, Müslümanların Endülüs’ü kontrol altında bulundurmaları ve çeşitli ticari ilişkiler vasıtasıyla ilmî ve kültürel anlamda bir etkileşim söz konusu olmuştur. Bu etkileşim bağlamında Aristoteles, Kindî, Farâbî, İbn Sînâ, Gazâlî, İbn Rüşd, İbn Meymun gibi düşünürlerin eserleri, Arapçadan Latinceye çevrilmiş ve bu düşünürler, XIII. yy. Avrupa’sındaki teolog ve düşünürlerin eserlerinde, isimleri sıkça zikredilen kişiler olmuşlardır. Söz gelimi Thomas Aquinas’ın eserleri incelendiğinde onun, Filozof ismi ile Aristoteles’e ve Şarih ismiyle İbn Rüşd’e, Algazel ismiyle Gazâlî’ye, Rabbi Moses ismiyle İbn Meymun’a referansta bulunduğu görülebilir. Söz konusu durum XIII. yy. Avrupa’sının diğer düşünürleri olan Albert Magnus ve Roger Bacon için de geçerlidir.

XIII. yüzyıl düşünürlerinden ve teologlarından biri olan Romalı Giles de yukarıda zikredilen ve İslam düşünce geleneği içerisinde yer alan düşünürlerin eserlerinden ve fikirlerinden haberdardır. Giles’in 1270’lerde kaleme aldığı ve Türkçeye Filozofların Yanılgıları adıyla aktardığımız Errores Philosophorum adlı eser, bunun en somut göstergesidir. Zira bu eser, çeviri hareketiyle Batı’ya intikal eden fikirlere karşı kaleme alınmış Hristiyanî bir tepki niteliğindedir. Bahsi geçen çeviriler dolayısıyla Avrupa’da yayılan ve Hristiyan akidesi için tehdit unsuru olarak algılanan fikirlere bir tepki de Paris Başpiskoposu Etienne Tempier’in yayımladığı “1270 Paris Kınamaları” ve “1277 Paris Kınamaları”dır. Bundan dolayı elinizdeki kitap, Romalı Giles’in, Filozofların Yanılgıları adlı eserini ve “1270 Paris Kınamaları” ile “1277 Paris Kınamaları”nı bir arada sunmaktadır. İslam dünyasından yapılan çeviriler vasıtasıyla Batı dünyasında filizlenen fikirlere karşı bir tepki olarak ortaya çıkan bu metinleri, İslam düşünce ve felsefesinin, Orta Çağ Batı dünyasında ne kadar etkin olduğunu ortaya koymak için Türkçeye aktarmayı ve bu çalışmada bir araya getirmeyi uygun bulduk.

Filozofların Yanılgıları: İslam Düşüncesinin Latin Dünyasındaki Etkileri
Romalı Giles
96 Sayfa, 9 TL, Kaknüs Yayınları

Sinema ve Akıl Sağlığı: Psikopatalojileri Anlamak İçin Filmlerden Yararlanmak


Bu popüler ve uzmanlardan olumlu eleştiriler alan çalışma, akıl hastalıkları hakkında bilgi sahibi olmak için filmlerden yararlanıyor. Sinema, akıl hastalıklarını ve psikopatolojiyi öğrenmek için etkili bir araç olabilir. Özellikle de psikoloji, psikiyatri, sosyal hizmetler, edebiyat ve medya alanlarında eğitim alan öğrenciler için.

Sinema ve Akıl Sağlığı, kendilerini film tutkunu olarak tanımlayan deneyimli klinik psikologlar tarafından hazırlandı. Psikopatoloji hakkında, bir benzeri daha bulunamayacak kadar eğlenceli bir metin olarak adından söz ettirdi. Kitabın bu genişletilmiş baskısı, DSM-5 ve ICD-10 tanı ölçütlerine göre güncellendi.

Kitaptaki her bir bölüm, eleştirel düşünme sorularını, yazarın konuyla ilgili seçtiği en iyi 10 filmi, o bölümle ilgili yalnızca bir kitap ya da makale okuyacak kadar zamanınız varsa ne okuyabileceğinizi ve grup tartışmaları için konu önerilerini içeriyor. Genişletilmiş bu baskıda, filmlerin tam indeksini, tasnif edilmiş yaklaşık 1.500 filmlik bir listeyi, örnek ders içeriklerini bulabilirsiniz. Aynı zamanda, “En İyi 50 Kahraman ve 50 Kötü Adam” filmlerdeki terapist rollerinin listesi, akıl hastalıkları ile ilgili filmlerde yer alan yanlış değerlendirmeler gibi büyüleyici ekleri de...

...

Wedding ve Nemiec, sinemanın sunduğu en iyi psikopatoloji örneklerini rahatlıkla okunan, dikkatle organize edilmiş bir başvuru kaynağı olan Sinema ve Akıl Sağlığı’nda topladılar. Bu çalışma, akıl hastalıklarının semptomlarını, birey, aile ve toplum üzerindeki etkilerini gösteren olmazsa olmaz bir kaynak. Yazarlar, yalnızca bu etkileri görselleştirmediler, aynı zamanda güncel tanı terminolojisini kullanarak zengin bir kaynak da sundular. Ayrıca örnek ders içeriği, grup tartışmaları için konular ve eleştirel düşünme alıştırmaları gibi öğrenmeye yardımcı araçlar daeklediler. Akademi, dersleri ve okutulan metinleri destekleyecek güncel örnekler seçmekte zorlanmayacaktır. Yazarlar, kapsamlı tasnif edilmiş bir film indeksi ve ilginç ekler sundular; filmle ilgili, izledikten sonra da filmi uzun süre öğrencilerin zihninde tutacak internet sayfaları önerdiler. Bu, akademinin her zaman kütüphanesinde bulundurmak isteyeceği bir kitap olacaktır. Mükemmel bir kaynak! - Dr. BarryAnton, 2015 Amerikan Psikoloji Birliği Başkanı

Sinema ve Akıl Sağlığı: Psikopatalojileri Anlamak İçin Filmlerden Yararlanmak
Danny Wedding, Ryan M. Niemiec
832 Sayfa, 55 TL, Kaknüs Yayınları

Kurtuluş hadisesi sadece bir iman hadisesi değildir.


Kurtuluş hadisesi sadece bir iman hadisesi değildir. Sadece bir ahlak olayı değildir. Sadece bilim olayı değildir. Sadece toplum olayı değildir. Siyasi boyutu vardır, tarihi boyutu vardır, ekonomik boyutu vardır. Çok boyutludur. Hem düşünce boyutu, hem sanat edebiyat boyutu, hem ruh boyutu, inanç boyutu, hem ahlak boyutu, hem siyasi boyut, hem ekonomik boyutu vardır. Bu kadar geniş boyutu olan bir hadisede, sizin bütün bunları kapsayıcı bir temel alt yapınız veya teoriğiniz yoksa, tek başınıza hareketinizin bütün İslam âleminin dirilişini tekeffül etmesi mümkün değildir. 

O zaman ya diğerlerine de kardeş gözüyle bakıp birlikte hareket edeceksiniz, yahut da kendiniz o boyuta geleceksiniz. Öbürlerini yeterli bulmuyorsanız, veya temelde çıkış noktalarını yanlış buluyorsanız, kendinizinki çok geniş olacak. Fakat ne yazık ki, böyle olmadığı halde, çoğu da tek boyutlu oldukları halde, yine de sadece kendi hareketlerinin İslam âlemini kurtaracağını zannetmektedirler. Ve bundan da çok defa hayal kırıklığı doğmaktadır sonunda.

Sezai Karakoç
(18.01.2014 tarihinde Haseki'de Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Başkanlığı'nda Yaptığı Konuşmadan)

Ayağa kalkmayı düşündüğümüz zaman, bunun boyutlarını iyi hesap etmemiz lazım


Ayağa kalkmak, o kadar çabuk ve kolay olabilecek bir şey değil. Onun boyutları da bayağı büyüktür. Bu sebeple, biz ayağa kalkmayı düşündüğümüz zaman, bunun boyutlarını iyi hesap etmemiz lazım. Fakat görüyoruz ki, şimdiye kadar İslam âleminin her tarafında çıkan hareketler, bu hesabı iyi yapamamışlardır. Yani bir hareketin bir teoriği vardır, sonra da bir pratiği vardır. Teoriği iyi olmayan bir hareketin pratiği de sonuç itibarı ile başarısız olur. Çünkü o yerine oturmamış, veya alelacele bir düşünce ile yola çıkılmıştır. Fakat karşıya daha büyük bir problem, daha büyük bir sorun, daha derin bir sorun çıktığı zaman, ona cevap veremeyeceği için, ilk anda bir hareket başarısı varmış gibi görünse de, sonunda o akamete uğrar ve silinir.

Bu şekilde tarihimizde ve aktüel olarak da çok karşılaştığımız bir durum vardır. Hareketlerin teoriği ve pratiği, üzerinde ayrı ayrı durulacak, bayağı uğraşılacak konulardır. Halbuki, hemen bir çıkış yapılıp da, sonra arkası gelir düşüncesi, aldatıcı bir düşüncedir. Öncelik teoridedir.

Kur'an-ı Kerim 23 yılda parça parça indi. Hatta Müslüman olmayan Kureyşliler, dediler ki, Allah kadir değil mi, bir defa da neden indirmiyor? Bir itirazları da bu oldu. Şüphesiz ki, Allah onu bir defada indirmeye kadir idi. Ancak, parça parça indirmenin bir hikmeti, bir sebebi vardır. O sebep de, vahyin, Kur'an-ı Kerim'in, İslam hareketinin bir nevi teoriğini teşkil etmesidir. O parça parça inmekle, toplumda yavaş yavaş, parça parça hazmedilecek, yerleşecek, içselleştirilecek. O 23 yıl içinde bu sağlanmıştır. Sonra da bunun pratiği gelecek. Yoksa işte bir defada indi, hemen okundu bitti, o şekilde değil.

Bunda da yine bu hikmet dolayısı ile, bunu biz sosyolojiye, tarih sosyolojisine veya tarihi sosyolojik hadiselere uyguladığımız zaman, her hareketin öncesinde bir düşünce dönemi vardır. Düşünürler gelir, onlar fikirlerini söylerler, anlatırlar, yazarlar. Bir dönem geçer. O, toplum tarafından anlaşılır, hazmedilir. Ondan sonra hareket başlar. O da yavaş yavaş başlar. Sonra yavaş yavaş ilerler.

Basit bir düşünce temelinden, hemen, ansızın pratiğe geçilip, ondan sonra, ondan da bir takım beklenmedik sonuçlar alınmış görünürse, bundan sevinmemek lazım, bundan şüphelenmek lazımdır. Yani toplum için, ne sadece hep teoride kalmak, durmadan, devamlı teori ile uğraşmak, bir türlü pratiğe geçememek makbul bir şeydir, ne de alelacele pratiğe geçip, hemen bir yaygınlık kazanıp ben varım demek bir sonuç getirir. Sosyolojide bilim açısından da bakılırsa, veya tarih açısından da bakılırsa, ikisinin de bir süreci, bir boyutu vardır. Bunlar hesaba katılmadığı, hesap edilemediği takdirde, hareketler başarıya ulaşamazlar.

Sezai Karakoç
(18.01.2014 tarihinde Haseki'de Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Başkanlığı'nda Yaptığı Konuşmadan)

Terörizm, küfür karanlığı


Uluslararası sistemin derdi diktatörler değil, şu veya bu örgüt de değil, kendi çıkarlarının korunması. Çocuklar ölebilir, yaşlılar evsiz barksız yollara düşebilir, gencecik insanlar en ağır işkencelerle öldürülebilir. Her şey gözlerimizin önünde oluyor bir taraftan, diğer taraftan ise gözlerimize gösterilmeyen planları adım adım uygulamaya götüren süreçler işliyor.

Terörizmin bizi düşmanlıkları derinleştirme üzerinden bir çatışmaya çekerken umutsuzluğa düşürmeye çalıştığı açık. Gencecik polislerin ailelerini, çocuklarını düşünürken umutsuzluğa düşmek çok kolay olurdu. Terörizm ile küfür (karanlık) arasında doğrudan bir bağ olduğu aşikar. Daha fazla mecburuz asgari müştereklerde bir araya gelmeye. Kuşkusuz sözünü ettiğim antiemperyalist, kişilikli bir düzen ve toplum arayışı içindeki vatansever kesimler.

Karşımızda mert, iddiasına güvenen, zaten yüce bir davaya bağlı olduğu asla söylenemeyecek bir tehdit var. Ne masum tanıyor ne yoksul. Bu öngörülemez kötülüğün istediği, sadece savunma amaçlarına kafa yorarak bitap düşen, gündemini yitirmiş toplumlar. Böylece bambaşka planlar rahatlıkla amacına ulaşabilir.

Öyleyse, elbette kendi gündemimizden vazgeçmememiz gerekiyor. Dahası, berrak faaliyetlerimizle terör karanlığının sızamayacağı yapılar ve söylemler oluşturmalıyız. Terörün oluşturmaya çalıştığı yılgın ve karanlık, korkulu iklime terk edemeyiz gündemimizi.

Cihan Aktaş
(Gerçek Hayat, 19.12.2016)

Müslümanların gündemi, soyut/spekülatif metafizik tartışmalarla israf edilmiştir


Her şeyi, ancak varolanla ölçebilen toplumlarımız hiç bir zaman bir yenilenme, yeniden inşa iradesi ortaya koyamadı. İslam, toplumsal/sosyal/siyasal hayata karşı, ahlaki sorumluluğa ve eyleme çok önem verdiği halde, bu sorumluluk bir şekilde ihmal edilmiş, Müslümanların gündemi, soyut/spekülatif metafizik tartışmalarla israf edilmiştir. Müslüman aklı'nın entelektüel iflası ya da teslimiyetçi mahiyeti sebebiyle bugün de yeniden inşa sorunu hiç bir şekilde gündeme getirilemiyor, bilinç merkezli bir yenilenme tasavvuru üzerinde çalışılamıyor, İslamın yeniden tarihe dönüşü konusu düşünce, bilinç ve eyleme yansıtılamıyor.

...

Paradigmalar savaşını kaybettiği için, İslami bilgi/dil/içerik üretme iradesini de kaybeden İslami düşünce ve kültür hayatı, Müslüman aydınlar, akademisyenler, bir bilinç mücadelesi vermek, eleştirel kamusal alanlar oluşturmak yerine, sisteme, milliyetçiliğe ve devlete dahil olmak suretiyle, bir kez daha kolektif bir belirsizliğe sürükleniyor. İslami düşünce ve kültür hayatının, kendisini konumlandırdığı yeni bağlam, ulusalcı ve devlet merkezci çerçeveyi aşma birikimine/cesaretine sahip olmadığını gösteriyor. Kimi istikrarsızlık ve kriz dönemlerinde yaşandığı üzere, her toplum bugün, içerisinde yaşadığımız toplumda da görüldüğü gibi, kendisini soğuk-buz gibi bir rasyoneliteye mahkum edebiliyor. Bu durum ahlaki-ilkesel başarısızlıklarımıza işaret eder. Şeyleşmenin ve metalaşmanın felsefesi olan, Anglo-Amerikan felsefesi, piyasa ideolojisine teslim olan insanlık dışı bir dünya oluşturdu. Böyle bir dünya, bütün insanlara yönelik, ortak insani/ahlaki/vicdani kaygıları hassasiyetleri temsil etmiyor. Bu nedenle, her tür değerden bağımsız depresif modern-seküler akıl, İslama ve Müslümanlara yönelik büyük-temelsiz önyargılar oluşturuyor. Kazananlar, kazandıkları için, üstün ya da değerli olarak değerlendirilebiliyor. Kapitalist-küresel imparatorluğun oluşturduğu piyasa faydacılığı hiç bir ahlaki öfkeye/direnişe geçit vermiyor. Bu nedenle de, bütün toplumlarda nihilizm yayılıyor.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 19.12.2016)

19 Aralık 2016 Pazartesi

Bu toprakların mayası kötülük tutmaz, iyileşeceğiz elbet

Birkaç yıl önce Halep
Bağdat, Şam, Halep ve Kahire gibi İstanbul da saldırı altında bugün. Terör yarası her yeni eylemiyle, geçmişin yaralarını daha derinden kanatıyor. Bir yası tamamlayamadan ötekine savruluyoruz. Kötülük bu topraklarda hep pusuda bekliyor ve her fırsatta geleceğimizi gasp etmeyi, bizi bütün ruhumuz ve irademizle teslim almayı hedefliyor. Alçak katiller sürüsü, her seferinde ellerini yükseltmeye sıvanıyor ve bizi ruhsal açıdan sakatlamayı hedefliyorlar. Oysa yüzyıllar öncesinin bir ilahisinde söylendiği gibi, “sayılmayız parmak ile/tükenmeyiz kırmak ile”. Katilin alçaklığı her seferinde bizi daha da birbirimize yaklaştırıyor, yüreklerimizi aynı hizaya getiriyor. Milletimizin kahir ekseriyeti vatanımıza yapılan bu saldırıyı bir varlık ve yokluk meselesi olarak algılıyor ve safları sıklaştırıyor. O Temmuz gecesi sömürgeci efendilerin keyfini kaçıran halk, bu toprağı ve bu bayrağı ıssız bırakmayacağını cümle aleme göstermişti. Hayır, yenilmeyeceğiz. Aşk ile haykıracağız: “Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten”. Bir çığlık, vatan!

Dönüp bir daha bakalım kendimize. Nasıl daha iyi, nasıl daha ahlaklı insanlar olabiliriz? Bu ülkeyi içten içe kemiren vurdumduymazlığı nasıl iyileştirebiliriz? Sen o yeşil alanı imara açtığı için haram bir servetin tepesine konan belediye başkanı, ülken bir varlık mücadelesi içindeyken utanmayacak mısın yaptığından? Sen o emniyet şeridinden gittiği için yüzlerce başka sürücünün hakkını gasp eden adam, yaptığın bu gazi milletin şanına yakışıyor mu? Sen öğretmek istemeyen öğretmen, sen öğrenmek istemeyen öğrenci, sen ötekiyle konuşmak yerine onu suçlamayı yeğleyen cepheci, bu ülkenin yarını için sizinle nasıl birlikte düş kurabileceğiz? Alın teri akıtmadan, atalarımızın çektiği cefanın binde birini çekmeden biz, bir hilal uğruna batan güneşlerimizin, şehitlerimizin hakkını nasıl ödeyeceğiz? Var olmak için hamaset dairesinden basiret ve feraset dairesine geçmemiz gerekiyor. Düşman kavi evet ama onunla başa çıkmanın yolu ona sövmekten geçmiyor. Onun hain planlarını boşa çıkaracak bir zekavetle donatmalıyız bütün kurumlarımızı, istihbaratımızdan üniversitelerimize kadar vatana sadakati, işinde ehliyet ve liyakati önceleyen yepyeni bir sorumluluk ahlakıyla kurmalıyız bu ülkeyi. Buhran zamanlarında hep yapageldiğimiz gibi, kendi dışımızda kötülük odakları tespit ederek şeytan taşlamak, sorumluluklarımızı hafifletmiyor. Ben ne yaptım, sen ne yaptın? Hangimiz nerede bir kusur işliyoruz? Neyi daha iyi yapabiliriz? Mesela sen ey futbol taraftarı, rakip takımın taraftarına saldırganca hisler beslemek zorunda mısın? Yüzlerce polisimiz senin çocukça düşmanlığını zapt etmek için o soğukta beklemek zorunda mı? Mesela ben, hangi kötülüğe tanık oldum da ‘aman ses etmeyeyim’ dedim? Her birimiz çuvaldızı kendimize batıralım. Bu toprakların mayası kötülük tutmaz, iyileşeceğiz elbet. Ama hepimiz bu ülkede görmek istediğimiz değişimin bir parçası olabilirsek iyileşeceğiz. Hepimiz önce kendimizi değiştirebilirsek iyileşeceğiz. Kendi sorumsuzluk ve vurdumduymazlığımızdan arınabilirsek iyileşeceğiz. Vatan biziz, Halep biziz, bugünlerde içimizde düğümlenen hıçkırık biziz.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 19.12.2016)

Prof. Dr. İsmail Kara: "Cemaat’i bu hale Ankara getirdi, AK Parti de dâhil olmak üzere."

Fotoğraf: Al Jazeera Türk
Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele olarak İslâm’’ başlıklı kitabınızın ikinci cildinin sonuç bölümünde darbeler konusuna değinirken, parantez içinde ‘’15 Temmuz hâdisesi ne tarafa çekilirse çekilsin, esas tahribat yaptığı alan dini alandır ve katlanarak devam edecek iç yarılmalara sebebiyet vermesi itibariyle bugüne kadar olanların en ciddisidir’’ diyorsunuz. Nedir tam olarak kastettiğiniz?
Şunu söylemek istiyorum; bugüne kadar olan askeri müdahalelerin doğrudan doğruya din ile bir bağlantısı yoktu. Din istismarı ya da irtica meşrulaştırma maddelerinden biriydi. 15 Temmuz’da karşı karşıya kaldığımız hâdisenin daha ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. İsterseniz, ben tam olarak bilmiyorum diyeyim, çünkü herkes bilmiş ve anlamış gibi konuşuyor. 2012-2013 yılından bu yana, beni daha ziyade ilgilendiren husus, cemaat ile siyasi merkez arasındaki tartışma ve mücadele üzerinden dini alanda ortaya çıkan ve taraflarla sınırlı kalmayan, ileride de kalmayacak olan yeni, ciddi ve derin problemlerdir. Geniş mânâsıyla dini problemler… Bu konuda henüz önem atfedeceğim seviyede ciddi ve derin bir arayış ve fikir oluşmuş değil. Benim yoğunlaştığım konu, Türkiye’de din-siyaset ilişkileri, Türkiye’deki İslâm meselesi önümüzdeki yıllarda bu hâdiseden nasıl ve ne ölçüde etkilenecek? Ben, burada siyasi merkezin, aydınların, meslektaşlarımın gördüğünden çok daha fazla derin bir problem ve kriz alanı görüyorum. Bu hâdise doğrudan doğruya Türkiye’deki din alanını, dini grupları, cemaat ve tarikatları, bunların siyasi merkezle ve toplumla ilişkilerini, karşılıklı güvenlerini ve Türkiye’deki dini bilginin, dini düşüncenin akışını ciddi olarak etkileyecek. Bu, beni çok meşgul ediyor ve kaygılandırıyor. Uzak ve yakın tarihi tecrübeleri, sağlama aracı olarak kullandığımda durum fevkalâde sıkıntılı gözüküyor. İnşallah ben yanılırım.

Tam olarak ne tür sıkıntılar görüyorsunuz?
Çok yönlü. Cemaat’i bu hale Ankara getirdi, AK Parti de dâhil olmak üzere. Şunu hatırlatıyorum, 12 Eylül ihtilali ile birlikte Cemaat, İzmir Bölgesi’nden Türkiye’ye açılmaya başladı. Bunun miladı 12 Eylül’dür. Nasıl oluyor da, 12 Eylül paşaları ve sonra peşinden gelenler, Özal, Demirel, Erdal İnönü, Ecevit, Mesut Yılmaz, Erbakan, Çiller ve Bahçeli iktidarları, 28 Şubat ve son olarak AK Parti, bu süreci en ufak bir şekilde yavaşlatmıyorlar, tam tersine destekliyorlar ve azmanlaştırıyorlar? 1990’lardan sonra buna bir de uluslararası unsur eklendi. 1992’den sonra Ankara devreden çıkmadan yabancı unsurlar da devreye girdi. Cemaatin yurtdışına açılmasını, Rusya’nın kısmen boşalttığı Türki Cumhuriyetlere ve Balkanlara sevkedilmesini Ankara da destekledi, hatta dış unsurlarla ortaklaşa da olsa yönetti. Bu 2010’a, 2013’e kadar da devam etti. Şimdi hâdise bütünüyle dışsallaştırılarak ele alınıyor. Siyaset böyle okuyabilir. Siyaset vatandaşa en kolay nasıl anlatılacak ve toplum nasıl ikna edilecekse o anlatma biçimini tercih eder. Siyasetin anlatma biçimine fazla itiraz etmeyebilir, hatta toplum psikolojisi açısından bunu doğru da görebiliriz ama biz meseleyi böyle ele almak, bu düzeyde, bununla sınırlı olarak anlamak zorunda mıyız? Sadece bu çerçevede anlarsak bir şey anlamış olur muyuz? Biraz daha açılarımızı ve değişkenlerimizi genişletmeliyiz. Benim uğraştığım şey; siyasi merkezle cemaat ve tarikatların ilişkilerini merkeze alarak bu hâdise bu güne nasıl böyle geldi, bunu kimler sağladı ve bunun dini alanda ortaya çıkardığı, çıkaracağı problemler. Nasıl oldu da, dün çok büyük imkan olarak gözüken bir hâdise, bugün en büyük tehlike haline dönüştü. Türkiye bunu kendine nasıl yaptı? Nurculuğun içinden gelen, yeni unsurlar kazanan bir cemaat, bu hâle nasıl geldi? Bizim, birilerinin bunları bütün teferruatıyla tartışmamız ve anlamamız lâzım. Türkiye, henüz bu meseleyi soğukkanlı bir şekilde tartışmaya başlamadı bence. İnşallah başlar diye ümit edelim.

Gülen örgütü üzerinden şekillenen “Cemaat” algısı, Türkiye’deki diğer cemaat ve tarikatların siyasi merkez ile ilişkisini sizce nasıl etkiler?
Ben bunu 2012’de söyledim; bu bizi her bakımdan güvensiz bir alana götürüyor diye. Sadece dini bakımdan değil birçok bakımdan. Şimdi burada iki canlı soru var. Birincisi, diğer cemaat ve tarikatlara doğrudan veya dolaylı müdahaleler olur mu? Buna kimse olamaz diyemez, olabilir. Diyanet’in şûra sonuç bildirgesi işlerin nerelere uzanabileceğinin işaretlerini verdi bence. (15 Temmuz darbe girişimi ardından 3-4 Ağustos 2016'da Ankara'da toplanan Olağanüstü Din Şurası Sonuç Bilgirgesi metnine ulaşmak için tıklayınız.) Bundan daha önemli olarak şunu söylüyorum: Cemaatler ve tarikatlar kendi üzerlerinde bugün dünden daha fazla Demokles’in kılıcını hissediyorlar mı? Çünkü bu, bazı yeni biçimsizliklere ve bozulmalara kaynaklık edebilir. Cemaatler, bizim böyle bir derdimiz yok diyorlar. Kısmen doğruyu söylediklerini varsaysak bile hâdisenin tamamının böyle olmadığı kanaatindeyim.

Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın cemaat ve tarikatlarla görüşmeler yaptığına dair haberler geliyor. Yakın veya orta vadede cemaatlerin ve tarikatların ‘’yer üstüne’’ çıkmasını, yasal anlamda görünür olmalarını mümkün görüyor musunuz?
Uzak bir ihtimâl, olabilir. Çünkü, bu İslâm’ı parantezden çıkartmak mânâsına gelir ki, uyarılmış operasyonlar hariç, Türkiye ne siyasi olarak ne de entellektüel olarak böyle bir yönelişe ve güce sahip değil. Olursa, zorlanmış bir erken doğum olabilir.

Bahsettiğiniz parantezi kapatmak, mevcut güçlü siyasi merkeze ve onun liderine nasip olamaz mı?
Hissiyat olarak olabilir gibi gözükebilir. Bence, bu parantezi kaldırmak veya açmak sadece konjonktürel, kişisel, hatta siyasi merkezin tek başına yapabileceği bir şey değil. Bu bir çok şeyi gerektirir. Yeni bir Türkiye ve dünya değerlendirmesi demek bu. Siyaset risk alır ama riski ve belirsizliği sevmez. Pratik ve pragmatik olmak mesleklerinin gereğidir. İlim adamlarının, aydınların, sanatçıların bu konudaki görevleri daha fazla ve yoğun olmalı. Türkiye bunu sağlayamadı, sağlayamıyor. Siyasetle ilim, fikir ve sanat arasındaki ilişkiler oldum olası karşılıklı güvensizlik ve dışlama ilişkisi şeklinde oldu. Böyle devam edilemez. Parantez meselesi için de bunun bir yerden kırılması ve meslek ve meşrepler arasındaki geçişkenliklerin artırılması lâzım. Türkiye yine zor bir dönemden geçiyor, geçecek. İlke düzeyinde anlaştığımız hususları çoğaltmak şart. Bu ilke aşağıya doğru indiği zaman birçok problemi hepimizin razı olacağı şekilde çözebilir. Tersi doğru değil, ihtilaf ve kutuplaşmadan, anlaşacağımız ilkelere varmak imkansız, belki çok zor. 

Prof. Dr. İsmail Kara
(Aljazeera, 19.12.2016)

16 Aralık 2016 Cuma

Bizim Müslümanlığımız Müslümanlık değil


Selahaddin Eyyubî başına siyah sarık sarmış, gülmemeye azmetmiş. "Gülmeyeceğim ben, Kudüs fethedilinceye kadar gülmeyeceğim!" demiş. Yüzü asık durmuş, kaşı çatık durmuş. "Gülmek bana yakışmaz" demiş. Biz ne biçim Müslümanız ya? Ne biçim şehit evladıyız biz ya? Ne oldu Müslümanlığın feri, gücü, kuvveti; imanın aşkı şevki ne oldu yani? Asıl acınacak olan biziz. Biz kendimize acıyalım. Biz Bosna'da ölenlere acımayalım. Çeçenistan'da ölenlere acımayalım. Biz kendimize ağlayalım. Bizim Müslümanlığımız Müslümanlık değil. Söylüyoruz, anlatamıyoruz.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan [r.a]
(İstanbul, 29.05.1995)

Hat sanatının tek konusu ilahi vahiydir

Bir ressam bir gübre yığınını veya bir lahanayı kendine göre resmedebilir. Ancak hat sanatının böyle bir konusu yok. Hat sanatının tek konusu ilahi vahiydir. Allah'ın sözleri. Hattat bunları konu alıyor. Bizim bu sanatlarımızın ve kültürümüzün bugün yaşanılır, yaşatılır, yaşatılması gereken, ihya edilmesi gereken ve onunla insanlığın çok şey kazanacağını düşündüğümüz bir ana fikrimiz var. Bunlar nostalji değildir, olmamalıdır. Bizim o "eskiden" dediğimiz şeyler kendimiziz. 

Hattat Hüseyin Kutlu
Celî Sülüs Kûfî Levha: Nâs Sûresi

15 Aralık 2016 Perşembe

Yetmiyor bütün bu kahırlanmalar, bütün bu öfkeli haykırışlar


Hep böyle geçti bizim hayatımız… Bağırdık, kahırlandık, zalimi lanetledik, bilincimizi kaybetmeyelim diye birbirimizle paylaştık kurduğum, kurduğun, kurduğu, kurduğumuz iddialı cümleleri... Yetmedi ama... Yetmiyor. Dün kaybettiğimiz savaşların bugünündeyiz hep çünkü. Hep geriden geliyoruz, hep aleyhimize açılan farkı kapatmaya çalışıyoruz. Duygularımız gerçek evet, acılarımız derin, kahrımız içimize sığmıyor. Yetmiyor ama bütün bunlar... Yetmiyor. Dün çocuklar öldü, biz çaresizdik. Bugün çocuklar ölüyor, yine çaresiziz. Hep farkındayız olan bitenin, hep bilinçliyiz, hep biliyoruz zalim kim, mazlum kim, düşman kim? Ama yetmiyor. Durduğumuz yer belli, mazlumun yanında, zalimin karşısındayız. Ama biz hep aynıyız, aynı yerde takılıyız, tellere takılan bir uçurtma gibi… Zalimse sürekli geliştiriyor kendini. Şerri için sürekli yeni bahaneler buluyor, yeni tuzaklar kuruyor, yeni savaş makineleri icat ediyor, yeni dolaplar çeviriyor. Zulmünü durmadan koyulaştırıyor. Buna karşı biz hep aynı yerdeyiz. Kahroluyoruz, öfkeleniyoruz hep, yumruklarımızı sıkıp haykırıyoruz hıncımızı. Ama yetmiyor. Zalim nasıl tahkim ediyorsa zulüm cephesini, bizim de öyle tahkim etmemiz gerekirdi oysa merhamet cephesini. Çünkü olmuyor böyle, yetmiyor bütün bu kahırlanmalar, bütün bu öfkeli haykırışlar... Çare olmuyor artık çarenin bulunup getirilmesi gereken yerde. Güçlü nasıl olunuyorsa artık yapmamız gereken o. Herkesin bir gediği kapatması, bir boşluğu doldurması, bir yarayı iyileştirmesi lazım, olması gereken bu. Bela ve musibetler bizi köşeye sıkıştırdığında değil, ondan önce, ondan sonra, her daim, her zaman...

Gökhan Özcan

Öfke selinde hakikat heba ediliyor


Bu topraklara anlam veren her şeyin reddine, kendini inkara sürükleyen siyasalar sadece şehirleri, bedenleri parçalamıyor. Elimize tutuşturulan parçalanmış anlam, kirletilmiş değerler vesikası ile yarınlarımıza, çocuklarımıza neyi miras bıraktığımızı düşündüğümüzde insanlık ayıbı, Müslümanlık utancı daha da koyulaşacak.

Ellerini kana bulaştıranlar bir yana adeta tüm bir ümmetin diline, düşüncesine vicdanına kan bulaşıyor. Öfke selinde hakikat heba ediliyor...

Yıkıntılar arasında sığınılacak bir şefkat eli bekleyenleri düşünmekten çok birbirimizi dilimizle, kalemimizle boğazlamaya durduk sanki.

Akif Emre

14 Aralık 2016 Çarşamba

Terör örgütlerinin söylemleri ve terörizmle mücadele

Rifat İlhan'a göre, terörle mücadelede ne öldürülen terörist sayısı ne de terör eylemlerinin devam etmesi başarı ya da başarısızlığın bir ölçütü. [Fotoğraf: Reuters]
Terör örgütlerini fiziksel olarak bütünüyle yok etme amacı güden güvenlik politikaları ve resmi söylemler, kolaylıkla terör örgütlerinin sözde “yenilmezlik” söyleminin kurbanı olabilirler. Terör örgütlerinin tek bir eylemi, güvenlik politikaları ile uzun süredir elde edilen pek çok başarının gölgelenmesine ve güvenlik politikalarının kamuoyu ve siyasi kesimlerin gözünde anlamsızlaşmasına yol açabilir. Terörle mücadelede, ne öldürülen terörist sayısı ne de terör eylemlerinin devam etmesi başarı ya da başarısızlığın bir ölçütü olarak değerlendirilebilir.

Örneğin, PKK, terörle mücadele operasyonlarının başarısını gölgelemek, toplumda ve siyasi kesimlerde operasyonların işe yaramadığına yönelik kanaat oluşturmak için mümkün olduğunca terör eylemlerini devam ettirmeye çalışır. Özellikle köşeye sıkıştığı, eylemsel kısırlık içerisine girdiği dönemlerde, başarı şansını arttırmak için kolay hedefleri tercih eder. Bir üs bölgesine değil, şehirlerdeki daha kolay hedeflere yönelik eylem gerçekleştirir. Devam eden terör eylemleri ile birlikte kamuoyunda “30 senedir neden bitirilemedi?”, “Ne zaman bitecek?” gibi umutsuzluk temalı soruların, “Artık yeter” gibi sloganların ortaya çıkmasını amaçlar.

PKK’nın eylem stratejisinin temelinde, devlet güçlerini yenilgiye uğratmak değil, hedef toplum kesimleri üzerinde politik amaçları doğrultusunda algı ve kanaat oluşturmak yatar. Özellikle günümüzde silah ve mühimmatlara ulaşımın kolaylaşması hatta özgürleşmesi, yabancı devletlerin destekleri örgütün sansasyonel eylem yapabilme kapasitesini arttırdı. Özellikle de bomba ile birlikte el yapımı patlayıcıların (EYP) kullanımı da PKK’nın bir eylem için kullanması gereken eleman sayısını azalttı. Geçmişte 5-10 kişilik grupların yaptığını bugün EYP aracılığı ile tek bir kişi yapabiliyor.

PKK, düzenli bir askeri yapılanma ve sanılanın aksine bir gerilla örgütü olmadığı için, askeri operasyonlarla tamamen yok edilmesi fiziken mümkün değildir. PKK da diğer terör örgütleri gibi kaç kişi kalırsa kalsın, sesini duyurmak, siyasi etkisini sürdürebilmek, caydırıcı bir güç olduğunu ispatlamak, yabancı devletlerin desteğini almaya devam etmek için terör eylemlerine devam edecektir.

Terör örgütlerine karşı yürütülen mücadelenin nasıl tanımlandığı ve adlandırıldığı, terör örgütünün nasıl tanımlandığı ve topluma nasıl sunulduğu, terör örgütlerinin söylemleri ile mücadelede stratejik iletişim faaliyeti olarak temel rolü oynar. Burada önemli nokta, terör örgütlerinin eylem ve söylemlerinin politik meşruiyet kazanmasının önüne geçilmesi, her türlü politik bağlamdan koparılması, terör eylemlerinin kamuoyu üzerinde etki yaratmasının önlenmesi ve terörle mücadeledeki iradenin devamlılığının korunmasıdır.

Dr. Rifat S. İlhan
(Aljazeera, 13.12.2016)

Âşk İle Mürşid Dilinden Ders Alan Sadık Kişi



Aşk ile mürşit dilinden ders alan sadık kişi
Kurtulur cehlin odundan sâhib-i irfân olur

Sıdk ile sultana hizmet âşıkın olsa işi
Feyz-i himmetle genişler katrası umman olur

Bahr-ı aşka bil ki müstağrak olanlar şöyle kim
El vurup kabzettiği hep lü'lü ü mercan olur

Dost ile hem dost içindir her ne işlerse, heman
Her umuru lütf-ı Hak'la dâimâ âsân olur

Hak cemâlinden ayırmaz her neye etse nazar
Hep avâlim niteliksiz kendine seyran olur

Cümleyi bir noktada görmek dilersen şüphesiz
Kâmile hoşça nazar kıl gördüğün Rahman olur

Adını Âdem koyup emretti secde Âdem'e
Secde emrin tutmayanlar tard olan şeytan olur

Sırr-ı tevhitte tahakkuk etse ruhu salikin.
Kendi imam, kendi mihrab, sözleri Kur'an olur

Ölmeden evvel ölenler şevk-i aşkla Hak için
Hak verir öyle hayat ki ömrü câvidân olur

Kenz-i mahfi sırrını zâhir gören her ehl-i dil
Mezhebi aşk, meşrebi aşk, sohbeti cânân olur

Nefsini kurban edenler FÂNÎYÂ dost aşkına
Bir ebed bayram içinde daima handan olur

Şiir: Lütfi Filiz (Fânî)

Bu iki cildin arkasında 30-35 senelik bir emek ve birikim var


Bir röportajınızda FETÖ'nün yükselişte olduğu yıllarda bu oluşuma şüpheyle yaklaştığınızı söylüyorsunuz. İkinci ciltte de zaman zaman temas ediyorsunuz. Erkenden dikkatinizi çeken belli başlı özellikler nelerdi? 
Bu konulardaki ilk yazıları 1995-97 yılları arasında, nerede ise herkesin Gülen hareketine müsbet baktığı dönemlerde, Yeni Şafak gazetesinde yazdım. Bunlar Şeyhefendinin Rüyasındaki Türkiye kitabında yer alıyor. Sonra Cumhuriyet Türkiyesi'nde Bir Mesele Olarak İslâm'ın ilk cildinde uzunca bir bölüm halinde cemaat ve tarikatlar meselesini ele aldım, tartıştım. Röportajlarımda da açık ve net yorumlar yaptım. Benim vazifem komplo üretmek, karalamak yahut göklere çıkarmak değil, meseleyi Türkiye'nin bir problemi olarak soğukkanlılıkla ele almak, tahlil ve tenkit etmektir.

Nelere temas etmiştiniz? 
Hatırlatmak kabilinden önemlilerine işaret edebiliriz: Siyasî merkez 12 Eylül darbesinden sonra Diyanet'in de katkılarıyla cemaat ve tarikatlara yeni bir yer ve yol biçmiştir. Nurculuğun içinden çıkan Fethullah Gülen hareketinin yeni bir aşamaya intikali de bu dönemdedir. Birçok dönem, birçok iktidar, birçok siyasî lider değişmesine rağmen hareketin devletin içinde ve dışında büyümesi devam etmiş, açıkça destek görmüştür. Soğuk Savaş sonrası dönemde buna yurtdışı da eklenecek ve yine birkaç sene öncesine kadar ciddi destek görecektir. Bu hareket diğer dinî gruplara ve siyasî oluşumlara paralel olarak hem siyasî merkeze yakınlaşmış hem de yükselen, -Türkiye'ye boca edilen de diyebilirim- uluslararası söylemleri benimsemeye başlamıştır. Dinlerarası diyalog, birarada yaşama, ılımlı-kültürel İslâm, sivil toplum, insan hakları, demokrasi, liberal düşünce, Medine vesikası edebiyatlarını başından itibaren ihtiyatla, tedirginlikle ve tenkitle karşıladım. Ayrıca bu kavramların kendilerinde bir karşılığı yoktu, pek meseleleri de değildi, araç olarak kullanıyorlardı. Bu gerekçe ile başlıkları şatafatlı olan ve herkesin akın ettiği Abant toplantılarının hiçbirine katılmadım.

Hiç de normal ve masum görmediğim bir mesele daha vardı; Gülen hareketi siyasî merkezle, sol ve Kemalist kesimle, özellikle liberallerle, sermaye çevreleriyle yakınlaşırken dinî gruplarla mesafelerini artırıyor, bir kısmını bastırıyordu. Yakın olmadığı Erbakan'dan daha da uzaklaşırken Ecevit'e yaklaşıyordu. İmam Hatiplerin zayıflatılmasına, başörtüsü meselesine sağır kalmayı tercih etmesi de böyledir. Halbuki üst kadrosunun neredeyse tamamı İmam Hatip çıkışlıdır.

Laikliğin, Mustafa Kemal'in yeniden anılmaya başlandığını 15 Temmuz darbe girişimi sonrası cemaatler üzerinden İslâmcılık'ın zarar gördüğünü söyleyebilir miyiz? 
Burada gözden kaçan daha ciddi ve daha büyük bir hadise var. Birçok defa tekrarladığım gibi İslâmcılık bütün tarihi boyunca muhalefet hareketi olduğu kadar aynı zamanda bir uyum ve entegrasyon hareketidir. Bazan biri öne çıkar bazan öbürü. 12 Eylül darbesinden itibaren Türkiye'deki İslâmcılık hareketi uyum ve entegrasyon hattı kuvvetlenen bir harekettir. Hem fikren hem fiilen ve siyaseten. Uyumun öne çıktığı bir dönemde laikliğin, Mustafa Kemal vurgularının artması bence hiç şaşırtıcı değil ama elbette çok problemli. 15 Temmuz'da ve sonrasında olup bitenler bu zaviyelerden ele alınıp tahlil edilmeli. Bence öncesine de gidilerek…

Fotoğraflar, gazete kupürleri, karikatürler, kitap kapakları, afişler derken kitabınızda, tamamlayıcı bir görsel zenginlik mevcut. Hatta bir görsel şölen. Bu kadar önemli görseli nasıl, ne zaman derlediniz?
İki ciltlik bu çalışmanın içindekiler kadar hazırlık süreci de merak uyandırıyor, kısaca bahseder misiniz? 

Uzun bir hikâyeden kısaca bahsetmek zor. Bu iki cildin arkasında 30-35 senelik bir emek ve birikim var. Görsel malzemenin de öyle. Kitapta 85 sayfa tutan tekpartili yıllarda dini yayınlar kısmının ilk hali 1985 yılında Toplum ve Bilim dergisinde, 15 sayfalık bir makale halinde yayınlanmıştı. Şimdi bir kitap hacminde. 45 sayfalık “Müslüman Kardeşler Türkçeye tercüme edildi mi?” başlıklı kısmın ilk hali de aynı başlıkla Dergâh dergisinde, 1991 yılında birkaç sayfalık bir yazıydı. Sanırım bu iki örnek bir fikir verir.

Prof. Dr. İsmail Kara
(Yenişafak, 14.12.2016)