26 Haziran 2017

Şairin toplumsal görevi


Üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da bir toplumun, yaşayan bir edebiyatı olmadığı zaman kendi edebiyatının geçmişinden giderek koptuğudur. Eğer geçmişin hâlde devamını sağlayamazsak, kendi edebiyatımızın geçmişi, bize başka bir toplumun edebiyatı kadar uzak ve yabancı kalacaktır. Çünkü çevremizde sürüp giden her çeşit maddi değişmenin baskısı altında yaşayış şeklimiz ve dilimiz değişmeye devam edecektir. Eğer müstesna bir hassasiyeti, dili kullanmada görülen müstesna bir güçle birleştirebilen birkaç kişiye sahip olmazsak yalnız ifade gücümüz değil, aynı zamanda en kaba duyguları hissetme gücümüz de yozlaşacaktır.

Bir şairin kendi zamanında büyük bir okuyucu kütlesine sahip olması çok önemli değildir. Önemli olan, her nesilde hiç olmazsa küçük bir grubun kendisini anlayabilmesidir.

(…) bir toplumda daima, kendi zamanının ilerisinde, ona bağımlı olmaksızın yenilikleri hazmedebilen ve şiirden anlayan bir öncü grubun olması gerekir. Kültürde değişme ve gelişme bir toplumdaki herkesin aynı seviyede şuurlu olması demek değildir. Kültürde değişme, zamanın ilerisinde ama gerçekle ilişkisini kaybetmemiş bir seçkinler grubu ve onu en çok bir kuşak geriden takip eden, tesire açık bir okuyucu kütlesiyle mümkündür. 

T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler
(Paradigma Yayınları, Çeviren: Sevim Kantarcıoğlu)

Yazmanın ıstırabı


Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.

George Orwell, Neden Yazıyorum
(Sel Yayıncılık, Çeviren: Levent Konca)

22 Haziran 2017

Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek


Eyüp Muhcu (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Başkanı):
İstanbul’daki bir takım projelerle ilgili karar süreçleri, projenin oluşturulması ve uygulanması tamamen bilimsel ve fenni kurallara bağlı olmadan gerçekleştiriliyor. Bunun sonucunda kent büyük zarar görüyor. Daha önce metro inşaatı çalışmaları sırasında Salacak’ta pek çok ev hasar gördü. Mahallede yapılarda çatlaklar oluştu, bazı evler boşaltıldı. Şemsi Paşa Camii ve diğer kültür varlıkları süreçten olumsuz etkileniyor. Bu çalışmalar nedeniyle oluşan çatlaklar tarihi yapıların ömrünü kısaltıyor, geriye dönüşü mümkün olmayan hasarlara neden oluyor. Çalışmanın gecikmeli de olsa durdurulması doğru ve yerinde bir karar. Bu yapılarla ilgili hasarlar giderilmeden hiçbir çalışmanın yapılmaması gerekir.

Feyza Cansever (Mimar):
İstanbul, İstanbullulara emanet edilmediği sürece ve şehrin büyümesi engellenmedikçe bizler belki Süleymaniye’nin bile yıkıldığını göreceğiz. Demek ki bize layık değil bu güzellikler. Acı ama öyle. Şemsi Paşa Camii’nin neden denize sıfır inşa edildiğini halen mimarlar ve şehirciler bilmiyor, önünden yol geçirebiliyorlarsa söylenecek söz dahi kalmamıştır. Sert olacak ama çocukların bile avlusundan denizi fark etmelerinin güzelliğini ve tadını ezbere bilmeleri gerekirdi.

Prof. Dr. Doğan Kuban (Mimar):
Şemsi Paşa Camii benim için Sinan’ın en etkileyici birkaç yapısından biridir. Gündelik hayata nefis bir şekilde monte olmuş. Ölçeğiyle, suyla ilişkisiyle müthiş bir yapıdır. Çatladı, çatlamadı çok önemli değil. Çünkü biliyoruz ki restorasyon teknikleriyle yapıyı yıkmadan bir şekilde müdahale etmek mümkün. Ama orada kritik olan Sinan’ın denizin kıyısına tasarladığı bir yapının denizle ilişkisinin koparılması. Bu, kabul edilemez bir hata olur. Kesinlikle karşıyım böyle bir şeye. Sinan’a saygımın yanı sıra mütevazi ve gündelik hayatını çok güzel şekilde almış bir yapıdır. Ne kadar zorunlu ve vazgeçilemez bir proje olsa da o noktada bile böyle davranılmaması gerekir. Yazıktır. O esere yapılmaz. Aman ha!

Prof. Dr. Semavi Eyice (Sanat tarihçisi):
Mimar Sinan’ın eserlerinden doğrudan doğruya yapılmış bir külliyedir o. İstanbul’un tarihi eserlerini meydan yapacağız diye yıkacaksak eğer bu memleketten gidelim o zaman. Yapılacak plana eser uydurulmaz. Eser yerinde kalır plan ona göre yapılır. Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek kaş yaparken göz çıkarmak olur. Eskiden Anıtlar Kurulu vardı. Bu tek bir kuruldu. Kanun grubundaydı. Ve sınırları Edirne’den Kars’a kadardı. Bir tek kurul karar verirdi ve alınan karar üzerine münakaşa edilmezdi. Ama sonra iş oldukça gevşedi. Artık bu şekilde işlemiyor iş. Sinan’ı törenler yapıp şanlı şöhretli bir sanatkar diye gösteriyorsak, onun da artık eserine dokunmamalıyız.

Karar, 22.06.2017

Sadettin Ökten: "Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok."


Bu kainatı Cenab-ı Allah halk etmiş -bir inanca dayanarak söylüyorum- ve buna da fiziksel ve geometrik bir nispet koymuş. Bir düzlemde böyle; ruhi ve manevi olanları ayırıyorum. Harekete, sese, büyüklüklere, siluete sadece fiziksel ve geometrik nispetle baktığımız zaman insanın hem kendi bedensel varlığıyla hem de doğal yetenekleriyle bu doğa içinde bir yeri olduğunu görürüz. Mesela hayvanlar kadar keskin görmüyor, onlar kadar keskin koku almıyor, kanguru gibi zıplamıyor. Fakat insanın bir başka özelliği var: Bütün bu nispetleri bozabilme yeteneği. Başka hiçbir canlı halk edilmiş bu verimli dünyada nispetleri bozamıyor; fakat insan bozabiliyor. Dolayısıyla birinci etapta insan dediğimiz varlık eğer vahyi bir düzenden hayata bakmıyorsa önce nispetleri bozmakla başlıyor.

Malumunuz, her medeniyet tasavvuru birtakım değerler sistemine dayanıyor. İnsan hayatı, değerler sistemi olmadan yaşayamaz. Bu değerler sistemi şehre yansımak mecburiyetindedir ki o sistemi bizzat görsün, denesin, tecrübe etsin. O zaman da o değerler sisteminin en üstteki değerini temsil eden yapı şehrin en görkemli yerinde yer alır. Bütün medeniyetlerde bu böyledir. İstanbul halkının genel geçer bir değer sistemi olduğu söyleniyor. Şimdi ben İstanbul’a baktığımda o değerler sistemiyle taban tabana zıt bir çelişki görüyorum. Dolayısıyla bu değerler sistemine inandıklarını söyleyenlerin ve ona göre yaşadıklarını iddia edenlerin bu değerler ile yaptıkları arasında çok büyük bir tezat var. Şu anda İstanbul’da bir başka değerler sisteminin yapılanması inşa ediliyor; herkes de bundan memnun. Bir de, nispeti/ oranı bozuyorlar. Dolayısıyla siz bir süre sonra artık bozulmuş bir nispetler dünyasında yaşıyorsunuz. Bunun manevi bir yanı da var. O fiziksel yapıyı üreten düşünsel ve duygusal boyut sizi esir almaya başlıyor. İçinizi boşaltıp kendi değerlerini size enjekte ediyor.

Ben toplumsal bazda konuşuyorum; şimdi gidin, bütün AVM’leri dolu göreceksiniz. Bizim medeniyet tasavvurumuzla alâkası olmadan yapılan binaların hepsi doluyor. Siteler, gökdelenler, apartmanlar boş kalmıyor. Bu, modern hayatın dayatması deniyor. Buna çözümü var mı diye bakmak lâzım. Bir medeniyet tasavvuruna bilinçli şekilde sahip olan toplumlarda bunun çözümü var. Batının ciddi şehirlerine, özellikle de Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu karmaşayı görmüyorsunuz. Orada da gökdelenler var ama başka bir şekilde kullanılıyor. Sokakları, evleri, insanlarıyla oturmuş; çünkü toplumun medeniyet değerleri zihinlerinde ve gönüllerinde stabilize olmuş. Eski şehirlerini, eski sokaklarını muhafaza ediyorlar. Böyle bir fiziksel çevrenin onlara manevi bir zemin sağladığının farkındalar. Biz ise fiziksel çevreyi yok ediyoruz ve “Otuz beşinci katta hatim sürerek Müslümanlık yaşanabilir.” diyoruz. Yaşanmaz.

Osmanlı deneyimi İslâm Medeniyeti’nin yaşanması açısından çok mühim bir deneyimdi. Biz şimdi onun temellerini yıkıyoruz.

İstanbul bu gidişle bir hayal şehir olarak maziye intikal eder, bir arkaik nesne olarak kalır. Şu anda İstanbul’un tekrar bir medeniyete ev sahipliği yapabileceği bir sosyolojik dinamik görmüyorum. Sizin, benim gibi tek tek insanların hassasiyetinden başka bir toplumsal endişe de görmüyorum. Çünkü şu anda toplum, para ve paranın getirdiği gücün peşinde, bu parayı nasıl hak edeceğini bilmiyor.

Hayat bir tarafa doğru akıyor. Biz şu anda kapitalizmin çok kötü bir örneğinin peşinde savrulup gidiyoruz. Bizim şehir, konut, ev, eşya konusunda net bir toplumsal fikrimiz henüz yok. Batı’ya baktığınızda insanların bir okulu yarıda bırakıp bir başka okula başladığını görebiliyorsunuz. Çünkü insanlar aç değiller. Bizde açlık var.


İnsan dediğimiz varlık hazza mecluptur; haz insanı cezbeder. Bir hazdan vazgeçmek istiyorsa da onun üstünde bir başka hazzı tanıması lâzımdır. En üstteki haz, muhabbetullahtır. Ondan bir aşağıdaki haz, sanat hazzıdır. Onları tanımıyorsanız madde sizi elinde evirip çevirir ve rezil eder. Müslümanlara bakıyorum, çoğu bu hazları tanımıyorlar.

Biçim ve üslup mevzubahis ise; üslup kolay kolay çıkmıyor. Her medeniyet tasavvuru yeni bir yoruma girdiği zaman üslup ortaya çıkıyor. Üslup ortaya çıkmadığı zaman ya taklit edeceksiniz ya da tekrar edeceksiniz. Osmanlı mimari üslubu iki buçuk asırda ortaya çıktı. Çünkü yeni bir hayat biçimi, yeni bir anlayış örgütlediler. İbn-i Kemal geldi, Zembilli Ali Cemali geldi, Ebussuud geldi, Cevdet Paşa geldi… Bunlar hayata ürünler getirdiler; toplum da evrilerek kendi değerlerini yeni bir düzleme taşıdı.

Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok. Müslümanların sıkıntısı, biçim üretememeleri. Bu da kolay üretilmez. O biçimi üretmek için eski dönemlerdeki değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi çözümlemek ve onu yeni bir düzleme taşımak gerekiyor. Biz henüz değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi yakalayamadık. Amentü’yü okuyoruz ama o Amentü’den Süleymaniye’nin nasıl çıktığını yakalayamadık, kubbe-kemer kavgası yapıyoruz. Gotik mimari de kubbe ve kemeri kullanıyor, neden ortaya farklı bir şey çıkıyor? O hayata farklı bakıyor, biz farklı bakıyoruz…

Sadettin Ökten
(Boğaziçi Bülteni, Sayı 37, 2013/2, sf. 86-94)

* Kısaltılmış. Hem metnin hem de derginin ilgili dosyasının tam hâlini şuradan temin etmek mümkündür.

Dr. Ali Şükrü Çoruk ile Osmanlı İstanbul'unda Eğlence Kültürü

Cemal Kafadar ile 17. Yüzyıl
(Çelebiler Çağı)

21 Haziran 2017

Yetkililerimiz kültürümüze niçin düşmanlık ediyorlar?


Bugün yerinde yellerin bile esmediği, esemediği, estirilmeyen sivil mimarinin dünya çapındaki şaheseri ahşap binaların ahenginden İstanbul’da hiçbir iz yok. Kırıntısı dahi yok demedim. Elbette yakılacağı veya yıkılacağı günü bekleyen birkaç ahşap virane hâlâ var şehirde. Ama ahşap evlerle örülü bir mahalle yok demek istedim. İstanbul’un mahalle anlayışını yansıtacak, numunelik tek bir mahalle bile göremiyoruz. 

Sadece mahalle mi? Her iki tarafı iki-üç katlı, bahçeli ve Türk pencereli mostralık bir sokağımız bile yok. Bırakmadılar! 

İstanbul’u İstanbul yapan ruh yok. İstanbul’u İstanbul kılan cisim yok. İstanbul’u İstanbullaştıran tasavvur yok.

Hasanali Yıldırım
(Haberiyat, 20.06.2017)

Bir tarih, kültür, medeniyet işgali


Üsküdar sahilini genişletme projesi durdurulmuş. Bu durdurma sonrasında belediye başkanlarına teşekkür eden, onları medeniyet bekçisi olarak gösteren bir kitle var. Ne teşekkürü kardeşim? Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sahibi insanlar çok şükür hâlâ var halk içinde. Onlar durdurdu. Başkanlarla sandıkta görüşülecek elbette.

Kentlerimizde olanlar "sonradan vazgeçilen birer hata" değil, bilakis bile isteye yapılan bir tarih, kültür, medeniyet işgalidir, yıkımıdır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Haziran 2017

Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır


İslam dünyası toplumlarında bilinç yetersizliği sebebiyle, kültürel yetersizlikler sebebiyle, Müslüman kitleler kolaylıkla yerleşik düzenlerle bütünleşmeye ikna edilebiliyor. Başkalarını örnek almakla, takdir etmekle, onları taklit etmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bireyler ya da toplumlar, hayatlarını, başka hayatları, tarzları taklit ederek geçirirlerse, hem kendilerine yabancılaşır, hem de kendileri olmaktan çıkarlar. Bugün İslam dünyası toplumları olarak kendimize yabancılaştığımız ve kendimiz olmaktan çıktığımız için, kimliklerimiz pek çok nedenle sınırlandırılabiliyor, hakaret kaynağı haline gelebiliyor. Bugünü ihmal pahasına geçmiş üzerinde yoğunlaştığımız, kahramanlık öyküleri anlatan popüler tarihin kültürel artıklarıyla tarihe tutunmaya çalıştığımız için, kültürel özgünlükler, özgürlükler üretmeyi başaramadığımız için, kimliklerimiz sınırlandırılabiliyor, hakaret konusu haline getirilebiliyor.

Burada, bu olayın, gereği kadar üzerinde duramadığımız çok daha vahim, çok daha tehlikeli bir boyutu olduğunu da kaydetmek gerekir: İslami bünye içerisinde de, kimi aidiyetler, etnik, kültürel ya da mezhepsel aidiyetler, karşılıklı olarak hakaret konusu yapılabiliyor. Bu durum herkes için ortak olan temel İslami değerleri temsil etmediğimizi gösterir. İslam’ın yalnızca kendilerinin yorumlarına açık olduğunu iddia eden her türlü yaklaşım, İslami bütüne büyük zararlar verir. Irkçı otomatlarla, hizipçi otomatlarla, partizan otomatlarla hiç bir mücadele yürütülemez.

Hangi toplumda ve hangi kültürde olursa olsun, tekçi her düşünce, insanlığın dünyasına, insani dünyalara ulaşmamızı imkansız kılar. Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır. Kendimizi, hangi gerekçeyle olursa olsun, tek yoruma, tek kişiye, tek esere kapattığımızda, farklı yorumlardan, kişilerden, isimlerden yararlanma özgürlüğümüzü ve anlama yeteneğimizi kaybederiz. Nitelikli bir ortam-iklim-çevre, anlamaya yönelik şiddetli uğraşlarla oluşturulabilir. Anlamaya yönelik uğraşlar, ömür boyu sürdürülmesi gereken uğraşlardır. Kurumsallaşan, kurumsallaştırılan popülizmlerin bir parçası haline getirilen topluluklar, büyük farkındalıkları kaybeder, büyük kavrayışa yabancılaşır, hep yüzeylerde kalırlar.

Atasoy Müftüoğlu

Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul


Shirine Hamadeh, 16. yüzyıl klasisizmi ile 19. yüzyıl modernizmi arasında unutulduğunu düşündüğü bir dönemi, 18. yüzyıl İstanbulu’nu inceliyor.
Gündelik hayatta varolan ve yeni zuhur eden biçim ve üslupları betimleyerek décloisonnement olarak adlandırdığı dönüşümü anlatıyor.

Şehrin değişen mimari yapısına ve onun getirdiği açılımlara odaklanıyor.

Haşmetli saraylar, çeşmeler, sebiller, hasbahçeler, surlar ve kapılara bakıyor. Seçilen renkleri, süsleme tarzlarını, dizeleri, minyatürleri, seyahatnameleri, yasal düzenlemeleri ve çeşitli arşiv kayıtlarını izliyor.

Kamusal alanın dönüşümünü incelerken erken modernliği, Batılılaşma kavramını ve görsel kültürü İstanbul’a özgü koşulları hesap ederek irdeliyor.

Şehr-i Sefa, bir İstanbul kitabı. Siyaset, sanat, mimari, anılar ve kanunlar arasında gezinen nitelikli bir toplumsal tarih çalışması.

Shirine Hamadeh, Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul 
Çeviri: İlknur Güzel
İletişim Yayınları, 2. baskı - Nisan 2017, 399 Sayfa, 31 TL

Altın Şehir: Üsküdar Kitabı


Tıpkı insanlar gibi, şehirleri de zengin kılan, biriktirdikleri değil midir? Üsküdar altın şehir, Üsküdar zengin şehir. Onda bütün bir tarihimiz birikti, edebiyatımız, sanatımız, musikimiz… Öyle gayesiz adımlarla sokaklarında yürümek ve bunca birikmiş olana yokmuş muamelesi yapmak olur mu hiç? İşte, ustalar ustası Koca Sinan, bir parça Mihrimah ve bir parça da Şemsi Paşa olmuş, Boğaz'ı seyrediyor. Nedim, bir Lale Devri çeşmesinin kitabesinden bizlere tebessüm ediyor. Aziz Dede'nin neyinden yayılan ses, Doğancılar Caddesi'ne bir uhrevi neşe saçıyor. Serviler ülkesinin birbirine yaslanarak ayakta kalabilmiş iki şahidesi, yine kardeşlik destanı söylüyor. Teknelerinde ebrular var, çiçekleri hep Necmeddin. O Kuzguncuk'ta gördüğün kağıt, çoktan Beylerbeyi'ne varmış olan Ruşen Eşref'in defterinden düşmüştür. O Bağlarbaşı'ndaki kavisli çizgiler, Abdülhak Şinasi Hisar'ı iskeleden Çamlıca'ya çıkaran arabadan kalmıştır. Çengelköy'de baharı kovalayan şu ressam Ahmet Yakupoğlu değil mi? Atik Valide'den inen sokağa sor, Yahya Kemal nerede? Gülnuş Emetullah Sultan Türbesi önünde sohbete dalmış şu çift, belki de Mümtaz ile Nuran'dır. Yeni kıyafetleri ile Millet Bahçesi'nde gezinense Bihruz Bey...

En sevdalı bakışlar şimdi Salacak'tadır, en işveli süzülüş yine Kızkulesi'nde. Korular baharda erguvanlaşmakta, Boğaz, Kandilli önlerinde yine nehirleşmektedir. Küçüksu, biriktirdiği büyük sözleri, kalbinin derinliklerinde dinlendirenleri bugün de ağırlamaktadır. Dünle aranda incecik bir perde var. Kaldır o perdeyi, neler göreceksin. Üsküdar, hâlâ bir başka, günden de mahrum olma. İşte şu aheste yürüyen Niyazi Sayın ve o sıcacık üslûbu ile Hattat Sami Efendi'yi anlatan Uğur Derman'dır. Üsküdar'ın biriktirdikleri ve Üsküdar'da birikenler bir Üsküdar âşığı olan Sinan Yılmaz’ın kaleme aldığı Altın Şehir Üsküdar Kitabı’nda toplandı. Altın Şehrin varisleri olduğunuzu bir kere daha hatırlatmak için. Altın Şehir Üsküdar Kitabı, güzel Üsküdar’ın hiçbir güzelliğini dışarda bırakmamaya azamî gayret ederek, her semtini, her köşesini sokak sokak, cadde cadde anlatarak okuyanları tarifsiz bir Üsküdar gezintisine davet ediyor.

Sinan Yılmaz, Altın Şehir: Üsküdar Kitabı 
Ötüken Neşriyat, 1110 Sayfa, 120 TL

Yeni dindarlık, bizi rahmete götürmez


Abdurrahman Arslan, 1980'lerden beri Müslüman düşünce dünyasının en mühim ismidir. Yaptığı vurgular oldukça kritiktir, dikkatle okunmalıdır. Millî Gazete'yi ve Nedim Odabaş'ı, yaptıkları röportajdan dolayı tebrik ediyorum. Tam zamanında, tam yerinde olmuş. Müslüman düşünce dünyasıyla ilgilenen arkadaşlar ne okuyalım diye sık sık soruyorlar. En önce ve bir an evvel Abdurrahman Arslan'ı okuyun.

"Bir şeyi görüntüye, şova, gösterişe dönüştürüyorsanız, aynı zamanda onun içini boşaltıyorsunuz demektir. Bu birbirine paralel bir şeydir. 30 yıldır Türkiye’de olan dindarlaşma fıkhı olmayan dindarlaşmadır. Bu içsel bir yaşama meselesi değil, görsel bir yaşama meselesidir. Müslümanlar eleştirmelidirler. Bir şeyin ölçüsü kaçtığında Müslümanların görevi eski ölçüsüne iade etmektir. Mevcuda eklemlenmek değil. Yeni dindarlık, bizi rahmete götürmez. Rahmete götürecek dindarlık, sünneti ihya ederek yapılabilir."

Röportajı okumak için: Millî Gazete

16 Haziran 2017

Postmodern Coğrafyalar: Eleştirel Toplumsal Teoride Mekânın Yeniden İleri Sürülmesi

Toplumsal bilimlerde“mekân”uzun süre tarihselciliğin gölgesinde kaldı. Düşünürler hep tarihsel olana, süreçlere odaklanıp mekânı yapay, ampirik düşünceye ve diyalektiğe aykırı görürken coğrafyacılar da kendi disiplinlerine saplanıp kaldılar. Postmodern Coğrafyalar’da Edward W. Soja, mekânın eleştirel teoride yeniden boy gösterme sürecini ele alarak, bu süreçteki tartışmaları gözler önüne seriyor. Foucault ve Lefebvre’den Giddens ve Castells’e dek yirminci yüzyılın pek çok düşünürünün coğrafya ve kent planlamasına bakışını inceleyen Soja, postmodern dönemin coğrafi veçhesine odaklanarak tarihi mutlaklaştırıp coğrafyayı geri plana iten yaklaşımların kapsamlı bir eleştirisini yapıyor ve eleştirel toplumsal teoriyi mekânı içerecek bir kapasiteyle donatıyor.

Coğrafya disiplininin sınırlarını aşan bu çalışmasında Soja, Marksist coğrafyacıların mekân konusundaki eksiklerini irdelemenin yanı sıra toplumsal mekâna odaklanan kendi diyalektik düşüncesinin de temellerini atıyor.

Mekânın zamanla ilişkisinin kentsel teoriyi ne açılardan derinleştirebileceği ve kent mücadelesinde ne tür perspektifler sunabileceği üzerine düşünenler için.

Edward W. Soja, Postmodern Coğrafyalar - Eleştirel Toplumsal Teoride Mekânın Yeniden İleri Sürülmesi
Çeviren: Yunus Çetin
Sel Yayıncılık, 352 Sayfa, Haziran 2017, 26,00 TL

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak


Sosyal medyaya öylesine odaklanmış haldeyiz ki dikkatimizi başka bir şeye yoğunlaştırmak artık büyük mesele. Yapılması gerekenler kenarda beklerken her tür ekran vasıtasıyla sürdürdüğümüz kesintisiz çevrimiçi hayatlarımızda büyük bir irade savaşı veriyoruz.

Peki,her şey bu hale nasıl geldi? Kuşkusuz hiçbir şey bir anda olmadı. Bir dönem aklımızı çelmek, dikkatimizi dağıtmak, bunu yaparken de bizi tektipleştirmek ve her türlü tahakküme açık hale getirmek konusunda tek mecra olan televizyondan sosyal medyaya geçiş, dikkat sürelerini ve dikkat biçimlerini yavaş ve sinsice ama radikal bir biçimde değiştirdi. Sosyal medyanın yeni gücü karşısında, meşhur “aptal kutusu” bugün artık ikinci planda.

Sonsuz Dikkat Dağınıklığı, internetin ve sosyal medyanın yarattığı yeni ilişkilenme ve toplumsallaşma biçimlerini ele alırken, bu bitmek bilmez gezinti halinin ne tür bir birey yarattığı ve sosyal medyayla ilişkilenmenin siyasi dönüşümlere ne türden bir etkisi olduğu gibi sorulara cevap arıyor.

Dominic Pettman, Sonsuz Dikkat Dağınıklığı: Gündelik Yaşamda Sosyal Medyaya Odaklanmak
Çeviren: Yunus Çetin
Sel Yayıncılık, 126  Sayfa, Haziran 2017, 12,00 TL

Biz Romanlar Siz Gacolar: Çingene/Roman Çocukların Kimlik İnşası


Dışarıdan ve yukarıdan bir bakışın ‘mutlak aşağı’ olarak gördüğü Çingenelerin de Bourdieu’nün deyişiyle ‘egemenlerin gırtlağıyla konuştuklarını’ ve kendilerinin en aşağısına yerleştirildiği hiyerarşide daha da aşağı konumlar tarif ettiklerini görüyoruz. Medyatik ve güya romantik bakışın ürettiği ‘Roman’ imgesini sahiplenenlerin ‘Çingeneleri’ –muğlak ve kararsız bir şekilde de olsa– kendilerinden daha aşağı görmeleri bunun en dramatik biçimidir.
Necmi Erdoğan

Çingene, Roman, esmer vatandaş, şopar... Varlıkları hep bilinen ama dünyaları nadiren inceleme konusu olan, topluluk adları üzerinde bile bir uzlaşma bulunmayan bir etnik grup... Derya Koptekin, İzmir’in “Çingene mahalleleri”ndeki sosyal hizmet merkezlerinde yıllarca çalışmış, günlerini Çingene/Roman çocuklarla iç içe geçirmiş, “sahayı da bilen” bir psikolog olarak özellikle çocuklara yöneliyor ve bütün sorularını onlar hakkında bildiğimizi sandığımız tüm klişeleri bir yana bırakarak soruyor; cevabı onların seslerinde arıyor: Kendilerini hangi gruba ait görüyor, etnik gruplarını hangi isimle adlandırıyorlar? Hayalleri, beklentileri neler, ne tür ayrımcılık örnekleriyle karşılaşıyorlar? En önemlisi, Türkiye’nin ötekilerinden olan Çingene/Romanlar, kendi kimliklerini hangi ötekiler üzerinden kuruyor, toplumsal hiyerarşide kendilerini nasıl konumlandırıyorlar?

Biz Romanlar Siz Gacolar ile Derya Koptekin, “Gacoların” hep teğet geçtiği, baktığı ama görmediği bu dünyaya ışık tutuyor.

Derya Koptekin, Biz Romanlar Siz Gacolar Çingene/Roman Çocukların Kimlik İnşası 
İletişim Yayınları, 1. baskı - Haziran 2017, 205 sayfa, 20,00 TL

"Demokraside Halk Her Zaman Egemendir" (Yalan!)


Sahne demokrasisi, devlet oyununu sahneye koymak için belli başlı yöneticileri bu oyunun aktörü yapan, halkı da sadece oy verme sırası gelince sahneye çıkaran demokrasinin adıdır. Ama şimdi halk sahneyi hepten terk etmeye başlıyor. Egemen halk, yönetenlere, demokratik kurumlara ve partilere artık güvenmiyor.(...) Demokrasi hatalarını barışçı yollarla düzeltme imkânı veren yegâne sistemdir. Yeter ki onu düzeltmek isteyin. Yoksa ikiyüzlülüğün gölgesi onu bir sahne demokrasisine dönüştürür ve halkı egemenlikten mahrum bırakır.
Emilio Gentile ile söyleşi, La Repubblica, 14 Ekim 2016

Bugün hemen hemen bütün ülkelerde, siyasal partiler ve siyasal hareketler kendilerini demokrat olarak tanımlıyor. Abraham Lincoln demokrasiyi “halk tarafından, halk için, halkın yönetimi” olarak tanımlamıştı. Günümüz demokrasilerinde durum böyle mi? Ünlü bir faşizm tarihi uzmanı olan Emilio Gentile, şimdi halkın ancak bir sahne demokrasisinde küçük bir rol alabildiğini iddia ediyor. Oy verme sahnesine sıra gelince halk sahneye çıkarılıyor, sonra hemen sahneden indiriliyor. Bu nedenle, partiler ve hükümetler oligarşisi, siyaset sınıfı içinde yolsuzluk, liderlerin demagojileri, halkın ilgisizliği, kamuoyu manipülasyonları, reklama dönüşen siyasal kültürün bozulması öne çıkıyor. O çok övülen temsilî demokrasi ve halkın egemenliği birçok yerde sahne demokrasisine dönüşmüş durumda.

Günümüz demokrasilerinin bu özellikleri salt içinde bulunduğumuz dönemin koşullarının bir sonucu mu? Gentile, bu özelliklerin demokraside doğuştan var olduğunu gösterip, bunlara karşı mücadelenin demokrasiyi esas diri tutan etmen olduğuna işaret ediyor.

Emilio Gentile, "Demokraside Halk Her Zaman Egemendir" (Yalan!) 
Çeviri: Volkan Çandar 
İletişim Yayınları, 1. baskı - Haziran 2016, 134 sayfa, 15,50 TL

15 Haziran 2017

Kendi hususiyetlerimiz olmadan, kendi günümüzde yaşayamayız


Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati”ni hepimiz okumuşuzdur, yazılış tarihi 1337, yani Hıristiyan takvimine göre 1921. Yahya KemalEzansız Semtler”, yazılış tarihi 1922. Nazım Hikmet’in “Ağa Camii” ve “857” şiiri, onun da tarihi 1921. Bu tarihlerin önemi ne? Bu tarihler İstanbul’un işgal edildiği yıllar. Peki, burada yazılanlar ne? Ahmet Haşim bizim kendi saatimizi terk ettiğimizden dolayı başımıza neler geldiğini anlatıyor. Biz bu saati terk ettik ve başımıza neler geldi, bunu anlatıyor. Yahya Kemal, ezan duymayan insanda nasıl millî bir hassasiyet olabilir diye düşünüyor. Yani Müslüman olmadan nasıl bir millî hassasiyet olacak? Nazım Hikmet’in “857” şiiri, 857 tarihi nedir? 857 İstanbul’un fethi tarihidir. Yani Peygamberimizin hicretinin 857’nci senesinde İstanbul fethedildi. Hıristiyanlar 1453 senesinde İstanbul’u kaybettiler. 1453 İstanbul’un kaybediliş tarihidir. 857 tarihi İstanbul’un fethi tarihidir. Yani kendimiz olmadan, kendi hususiyetlerimiz olmadan, takvimimiz olmadan, saatimiz olmadan kendi zamanımızda yaşayamayız, kendi günümüzde yaşayamayız. İslâm hayatımızda yoksa bir millet olmaktan, Türk olmaktan bahsedemeyiz. Nazım Hikmet’in "Ağa Camii" şiiri. İşgal altındaki İstanbul’dan ve Beyoğlu’ndaki Ağa Camii’nden bahsediyor. Tabi İstiklâl Marşı’nı da söyleyelim ki o da o dönemlerde yazıldı. İslâm olmadan, ezanlar olmadan, şüheda hatırlanmadan memleketin kurtuluşu mümkün değil elbette. 

Lütfi Özaydın
(İstiklâl Marşı Derneği, 1 Muharrem 1438)

Şehir ve medeniyet tasavvuru

Gönül ve ilim adamı Sadettin Ökten, “Şehir ve Medeniyet” seminerlerine devam ediyor. Şehrin, bir medeniyetin dış dünyaya akseden en mühim ve karmaşık eseri olduğunu ve bir şehre girdiğimiz, incelediğimiz ve çözümlediğimiz zaman o şehri inşa eden veya şehirde yaşayan toplumun medeniyet tasavvurunu anlamamızın mümkün olduğunu ifade eden Ökten, ilgiyle takip edilen derslerinde “Şehir ve Medeniyet” konusunu, edebiyattan tarihe, mimariden musikiye kadar birçok alandan örneklerle detaylandırıyor.

Gönül ve ilim adamı Sadettin Ökten, “Şehir ve Medeniyet” seminerlerine devam ediyor. Şehrin, bir medeniyetin dış dünyaya akseden en mühim ve karmaşık eseri olduğunu ve bir şehre girdiğimiz, incelediğimiz ve çözümlediğimiz zaman o şehri inşa eden veya şehirde yaşayan toplumun medeniyet tasavvurunu anlamamızın mümkün olduğunu ifade eden Ökten, ilgiyle takip edilen derslerinde “Şehir ve Medeniyet” konusunu, edebiyattan tarihe, mimariden musikiye kadar birçok alandan örneklerle detaylandırıyor.

13 Haziran 2017

Bizim modernleşmemiz de Müslümanlaşmamız da sığ


İlle de iktidar olmak gerekmiyor. İktidar olmak hegemonya araçlarını ele geçirmek anlamına gelir. Mesele iktidar meselesi değil, hakikatin korunması, hakikatin izinin sürülmesi meselesi. Bu toplumun İslamcıları olarak biz iktidar olmadan önce hakikatin izini daha iyi sürüyorduk. İktidar olunca bitti. Bir şekilde iktidara talip olmayacaktık. Ya da iktidar olabilirdik ama merkeze talip olmayacaktık. İktidar zaten yaramaz bir şeydir, kötü bir şeydir.

80’ler ve 90’lardaki bütün olumsuzluklara rağmen asıl entelektüel birikim İslamcıların birikimiydi. Sezai Karakoç, İsmet Özel, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç gibi önemli değerler vardı. Laikler arasından bunlar gibi bir düşünür çıkmadı.

Bu ülkede celladına âşık bir entelijansiya var. Ne Batı’yı tanıyor ne de kendisiyle ilişkisi var. Dolayısıyla, Batı’dan da kendisinden de bihaber. Bizim modernleşmemiz de Müslümanlaşmamız da sığ. O yüzden, sadece sloganlar üretip karşılıklı atışmalara giriyoruz. Türkiye’de kültürün kökleriyle ilgili bir sorun var. Kendi ruh köklerinden beslenmeyen, derin nefes alamayan bir kültür, derin nefes üfleyemez.

Yusuf Kaplan
(Habertürk, 11.06.2017)

Sonuç daima hüsran


Hayat çelişkilerle dolu. Mutluluk için ne kadar çok uğraşırsak o kadar hayal kırıklığına uğruyoruz. Ne kadar çok bilirsek, bazen o kadar az anlıyoruz. Ne kadar farklı olmaya çalışırsak, o kadar aynı kalıyoruz. Kendimizi olduğumuz gibi kabul ettikçe, değişme şansımız artıyor. İnsanlar bizi sevsin diye arzuladıkça, daha az sevilesi oluyoruz. Biri bizi ittikçe onu daha çok arzuluyor, hayata titizlendikçe onu kaybetmekten daha çok korkuyoruz. Öylesine bir dehşet uyandırıyor ki ölüm bizde, hayat enerjimizin önemli bir kısmını onu inkâr etmeye harcıyoruz. Hayatın çıkmaz sokaklarında karşımıza hüsran ve keder çıkıyor. Hayatın bütün veçhelerinin kendi kontrolünde olduğunu düşünen modern insan için ölüm adeta bir anomali. İrade edilemeyen yerde irade gösterme isteği. Sonuç daima hüsran. Sahicilik Nihai Hakikat’e kul olmak yolunda bir irade göstermektir ancak her şeyi seçemeyeceğimizin bilgisiyle. Bizim için seçilmiş olana rıza göstererek. Evet "kader gayrete âşıktır" ama, son tahlilde "tedbirini terk eyle takdir Hüda’nındır".

Kemal Sayar

Kitabın iyisine düşkünlük


Hayat çok kısa ve okuyacağımız kitapların sayısı da sınırlı. Milyonlarca roman içerisinden çok azını; yüz binlerce hikâye, şiir, deneme kitabı içerisinden cüzi bir miktarını; kütüphaneler dolusu düşünce metninden yetişebildiğimiz kadarını alıp okuyabiliriz ancak. İnsan sadece kitaplar söz konusu olduğunda değil, hayatın farklı alanlarında da sürekli tercihte bulunan, tercihte bulunmak zorunda olan bir varlık. Şu ya da bu tercihte bulunmak zorundayız. Bütün bu tercihler, bizim tercih kalitemizin fotoğrafını ortaya çıkarır. Tercih kalitesi şahsiyetimizin hem önemli bir parçası hem de göstergesidir. Çevremiz, bir işi yürütme biçimimiz, izlediğimiz filmler, kurduğumuz cümleler hep bir tercihin ürünüdürler ve daima tercih kalitemizi resmederler. Şuncacık dünya tecrübem gösterdi ki iyi kitap tercih edenler hayatın başka bölgelerinde de iyi olanı tercih ettiler. Bu tercih kalitesi onları her türden sığlaşmaya karşı korudu ve kolladı. Hülasa kitabın iyisine düşkünlük sadece entelektüel bir seçicilik değil, inşa edilmiş bir yaşam estetiğidir. Böyle değilse, iyi okurluk da olsa olsa bir hava atma yöntemidir…

Ali Ayçil

12 Haziran 2017

Uzatmalı dindarlığımızı gözden geçirmemiz gerekir


Hidayete ermiş bir kimsenin, İslamla teması taptazedir. O, peşine takıp sürüklediği geçmişinden birden arınıvermekle, benzersiz bir hafiflik kazanır. Bu öyle mucizevi bir tasfiyedir ki, yeniden doğum olarak adlandırılmayı hak eder. Geçmişteki beni öldürüp, yeni bir ben inşa etmek için hayatta önüne ender çıkan bir fırsatla karşılaşmıştır kişi. Yeni mühtedilerin bakışlarında bu tazeliği, bu “bebekliği” görürsünüz.

Ama her birimizin de, kültür ve toplumsallık içinde erimiş, eprimiş, gazı kaçmış, tarihi geçmiş, tazeliğini yitirmiş, cicim aylarından eser kalmamış, uzatmalı dindarlığımızı gözden geçirmemiz gerekir. İman, bizi ateşleyen, bizi rüzgarla dolduran, Allah’ın huzuruna fırlatan, nefes kesen bir şey olmadığında, bir yük, bir alışkanlık haline gelecektir. Bir yükle ömür boyu yaşamak da, ne bileyim?

Ramazan, hidayete ermek için, şu kırk yıllık dinimizi yeniden duymak, duyumsamak ve dinin çekirdeğindeki deruni tecrübeye uyanmak için ortamıza doğuyor. O incecik hilal bir neşterdir. Nefste çizikler açar, kötü kanı ve müzmin iltihabı günlerce akıtır. Oradan doğan boşluğa dolunay aydınlığı konacaktır.

Ramazan: “Ey iman edenler, iman ediniz” buyruğuna dönmek için mükemmel bir mevsim.

Ahmet Murat

İslam’ı kaybetmekle ilgili herhangi bir kaygımız yok


İçerisinde bulunduğumuz dönemde, İslamın toplumsal, siyasal, ekonomik ve hukuki gerçekliğe dönüştürülmesi, helâl olanın kurumsallaştırılması yönünde hiç bir program ve projeye sahip olmadığımız halde, tarihsel ve varoluşsal bağlamdan yoksun yorumlarla İslamcılık etrafında tuhaf tartışmalar yapıyoruz. İslam’ı kaybetmekle ilgili herhangi bir kaygımız yok; daha çok, çıkarlarımızı kaybetmekle ilgili kaygılarımız var. Kendimizi İslam’a nisbet ederken, İslam’ı kavramsal ve kurumsal bir gerçeklik halinde temsil etmediğimizi, bu bağlamda hiç bir mücadele yürütmediğimizi hatırlamak istemiyoruz. Zihin dünyamızın seküler bilgi tarafından sistematik bir şekilde kontrol altında tutulduğunu, bu durumun İslami bağımsızlığın önünde çok büyük bir engel oluşturduğunu düşünmek istemiyoruz. Seküler bilgi’nin sistematik kontrolü altında yaşanan İslami hayatların meşruiyetinden söz edilemez. Bugün, İslami tercihlerimiz kurumsallaştırılmış popülizmler tarafından belirlendiği için, zihinsel, düşünsel, kültürel, siyasal, ekonomik müdahalelere maruz kalan Müslüman hayatların mahiyeti üzerinde İslami değerlendirmeler yapılamıyor. Bu tür değerlendirmeler yapılmadığı için de, yanlış İslam temsilleri gereği gibi teşhis edilemiyor, tanımlanamıyor.

Günümüzde, Ortadoğu’daki bütün ülkelerin, Batı ittifakının ve İsrail’in çıkarlarını korumak adına, her alanda kontrol edildiği, sınırlandırıldığı, kısıtlandığı, istikrarsızlaştırıldığı, parçalandığı, altüst edildiği bir dönemde, bu ülkelerin kendi aralarında sürdürdükleri etnik ve mezhepçi rekabetler kadar büyük bir anlamsızlık ve saçmalık olamaz. Ayrıca bu ülkeler, ortada bunca sorun varken, kendi içlerinde “içerideki ötekilerle” de kavga halindeler. Ortadoğu bölgesinde mezheplerin ulus-devlet çıkarları adına, ısrarla ve sistematik olarak istismar edilmesi, bu doğrultuda Müslüman kitlelerin bilinciyle oynanması, İslam adına gösterilmeyen hassasiyetin mezhepler söz konusu olduğunda en yüksek seviyede somutlaşması, utanç verici bir İslam dünyası tablosu ile karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir.

Hakikat bilinci, İslamı tüm tercihlerin üzerinde tutmamızı gerektirirken, karşı karşıya bulunduğumuz ahlaki kayıtsızlıklar, tutarsızlıklar, kararsızlıklar sebebiyle, bugün, kimi başka tercihler arasından bir tercih olma noktasına getirmiştir. Bugün, ahlaki kayıtsızlıklar, tutarsızlıklar ve kararsızlıklar sebebiyle niteliksel anlamda kalıcı hiç bir şey kazanmadan çok şey kaybedenlerin konumuna gelmiş bulunuyoruz. Kurumsallaştırılmış popülizmler, kültürel, felsefi, entelektüel üretkenliği imkansız kıldığı için, toplumlarımız halen yoğun bir biçimde kültürel haçlı seferleri yoluyla terörize ediliyor, edilebiliyor. Akli ilimler, içtihad ve felsefeye karşı bir tavrın kurumsallaşmasıyla birlikte, İslam toplumlarında düşünsel üretkenliğe karşı oluşturulan muhalefet halen varlığını sürdürüyor.

Atasoy Müftüoğlu

Geri dönülmesi giderek güçleşen bir bozulma yaşıyoruz


İbadeti israfla, örtünmeyi modayla, zenginliği gösterişle, sözü yalan dolanla, ticareti her türlü dümenle, işi gücü liyakatsizlikle, emaneti imtiyazla, fikri klişelerle, tarihi hamasetle, kültürü şovla, itirazı hakaretle bir arada yaşıyor; pek de rahatsız olmuyoruz artık bütün bunlardan. Kendimizi nasıl isimlendirdiğimizin hakikat nezdinde bir geçerliliği yok oysa; bunu hayatımızla delillendirmedikçe.

Geri dönülmesi giderek güçleşen bir bozulma yaşıyoruz. Hayatımızda maneviyatı zayıflayan ne varsa; şatafata boğarak çoğaltıyor, kendimizi bir şekilde ikna etmeye, inandırmaya çalışıyoruz duygularımızın, inançlarımızın, fikirlerimizin, değerlerimizin ve kimliklerimizin aslı astarı olduğuna. Her şeyi kozmetik bir abartıyla, gerçek olamayacak bir sunilikle yapar olduk. İnsan görünmüyor bakınca, yapıp ettiklerimizin ardında. Düzenliyor, organize ediyor, dini vecibeleri vesile kılarak bir araya geliyor ve bunların her birini de tanıtım, propaganda, reklam, sunum ve saire için birer bulunmaz fırsat gibi görüyoruz. Yaptıkça alışıyoruz ve normalmiş gibi gelmeye başlıyor bütün bu değer gaspları, bu zihniyet anormallikleri hepimize. Sığ, içsiz, gönülsüz, maneviyatsız, asılsız, nezaketsiz bir ‘insan’a, hakikatsiz bir ‘kul’a, manasız, kaba, yüzeysel bir ‘söz’e, merhametsiz, şefkatsiz, sabırsız, ölçüsüz bir ‘cemiyet’e, ukbâdan habersiz bir ‘dünya’ya doğru gidişatımızın her geçen gün biraz daha hızlanıyor olmasına hangi şuurla bir hayırlı itiraz geliştirebileceğiz peki?

Gökhan Özcan

09 Haziran 2017

Kayıtsızlık büyük bir ahlaksızlıktır


Piyasanın tek değer ölçütü haline geldiği, bilginin ticarileştiği, metalaştığı, üniversite eğitiminin piyasalaştığı, genç kuşakların pazarlanabilir pozisyonlar/konular için büyük fedakarlıklara katlandığı zamanda-toplumda, büyük dava'lar, davaları üstlenecek kadrolar önemini ve önceliğini kaybediyor. Her toplumda ve kültürde, büyük davalar, büyük bedeller ödemeyi, büyük riskler almayı gerektirir. Büyük bedeller ödemeyen kültürler, hareketler, topluluklar, politik mücadeleler popülizmlerle asla yüzleşemezler, hesaplaşamazlar. Büyük davalar, evrensel-kuşatıcı ufuklar, büyük fikirler, büyük sorgulamalar, büyük zihinler ve yürekler, büyük ahlaki sorumluluklar ister, büyük sayılar değil. Büyük fikirler, zihni bilgiyle, kalbi bilgiyi, aklın diliyle, kalbin dilini bütünleştirmek zorundadır. 

Hangi bağlamda olursa olsun tek boyuta, tek parçaya mahkum olmak insanı yoksullaştırır. Her bencillik sorumsuzluğa işaret eder. Ahlak, gerçek ahlak, öteki sayılanların, farklı'nın acılarını paylaşmakla başlar. Kayıtsızlık büyük bir ahlaksızlıktır. Öteki üreten bir zihniyet bu tercihiyle kötülüklere, zulümlere hayatiyet kazandırır. 

İslami bir dünya insanların birbirlerine karşı sorumlu oldukları bir dünyadır. Hangi toplumda olursa olsun, sorumsuzluk özgürlüğü, çok derin toplumsal bozulmalara ve yabancılaşmalara neden olur. Toplumlarımızda, ulusal reelpolitik adına araçsallaştırılan, ölçüsüz bir biçimde yüceltilen, hamaset yüklü politik sloganlara dönüştürülen, büyük sayıları duygusal bir içerikle yönlendiren popülizmlerin bayağılaştırıcı sıradanlığı, farklı/özgün/derinlikli/geniş ufuklu/nitelikli hikayelere kesinlikle geçit vermiyor.

Hamaset ufkumuzu kapattığında gözümüz başka bir şey görmüyor. Bizim gerçekliğimiz dışında başka hiçbir gerçeklik yokmuş gibi davranabiliyoruz. Hakikat bilincinin, zaman ve mekanı aşan İslami perspektif bilincinin kaybı sebebiyle Müslüman aklı özgürleştiremiyoruz. Müslüman aklı özgürleştiremediğimiz için de, etnik asimilasyon politikalarını, güvenlikli politik biçimleri, ulusal saflık dilini/söylemini tartışma-sorgulama konusu yapamıyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(İslamî Analiz, 07.06.2017)

08 Haziran 2017

Ramazan’ın tadı yok

Türkiye’de mevcut din kültürü, özellikle dindarların iktidar olmasıyla birlikte sadece siyasallaşmadı, kendi kültürel krizini de derinleştirdi. Bugün ortalama bir dindarın gözünün önünde gerçekleşen birçok kötülüğün, mutlak iyilik atfettiği dinden devşirilen söylemlerle meşrulaştırılmasına rağmen, birkaç cılız itiraz dışında dindarlar tarafından anlamlı hiçbir tepkinin ortaya konulamaması, sadece iktidarın ezici gücüyle ilgili değildir; aynı zamanda mevcut din kültüründeki malzemelerin kolaylıkla egemenlerin istibdat aracına dönüşebilmesiyle ilgilidir. Bunu kolaylaştıran ve hatta bu krizi derinleştiren en önemli husus ise iktidarın artık dindarların elinde olduğu ve yeni bir Türkiye’nin kurulduğu yönündeki yaygın söylentinin kuşatıcılığıdır.

Dini-bütün dindarlar iktidarda olmasına rağmen İslami kamuoyundaki hüsran ve hayal kırıklığı artık gözlerden saklanamıyor. Bir itiraz gayretleri yok. Çoğu itiraz edebilecek erdemlerini beton mikserlerinin içine boca ettiği için sahici bir düşünce geliştirebilecek iradeleri de yok. Zenginleştiler ve zenginleştikçe yoksulların varlığından rahatsız olanların ahlakını benimsediler. Bunun derdini taşıyan, hatta bunun iç sıkıntısını yaşayanların sayısı da oldukça azaldı. Dinin artık abartılı hale gelen toplumsal görünürlüğünden daha çok, dindarların iktidar olmasıyla birlikte ortaya çıkan ağır yozlaşma yıkıcı bir biçimde devam ettiği için bütün uğraşlara, debdebeli tefrişata, her yönden kuşatmalara ve zorlamalara rağmen Ramazan’ın tadı yok.

Bir şeyler eksik.

Olması gereken ile olmakta olan arasındaki kapatılması imkansız mesafe, üçüncü köprü ya da dört şeritli otobanlarla kapatılamayacak bir mesafe. Bunu sayıca az olsalar da, zenginliklerinden ve zaferlerinden gözleri dönmüş muhafazakarlara baktıkça ürken bazı muhafazakarlar, İslamcılar da farkında, ancak onlar da bu yozlaşmanın tamamlayıcı bir parçası olarak varlar. Daha tuhaf olan ise bu yozlaşmanın bir düzen olarak tesis edilmesi ve bu düzenin kendisinin egemen din kültürünün bir bileşeni haline gelmesidir. Bu nedenle bu yozlaşmaya yönelik dini itirazın da artık sahici bir karşılığı yok.

Sadece eşini üniversitenin İslam Enstitüsüne müdür olarak atayan rektöre değil, o atamayı kabul eden, belki talep eden ve daha fenası bunu hakkı olarak gören kişiyi de içeren bir düzen bu.

Solcu oldukları, bir de üstüne oruç tutmadıkları için terörist olduklarına kanaat getirdikleri üniversite öğrencilerine saldırmakla kalınmayan, onları terörist olarak itham etmeyi kolaylaştıran bir düzen.

İşini kaybettiği için derdini dile getiren birine vurmayı, hatta yere düştüğünde bile üzerine plastik mermiler boca etmeyi maharet addeden bir ucub ile büyüklenen, yaptıklarının karşılığında takdirden başka bir şey görmeyeceğine ilişkin mutlak güven tesis eden bir düzen.

Bir de Ramazan var. Bereketin aynı şeylere inanmakta değil, aynı sofraya oturmakta olduğunu anlatan Ramazan. Dostluğun, birlikte olmanın, paylaşmanın, dayanışmanın, hemhal olmanın, hemdert olmanın, imece kültürünün devamı olması arzulanan Ramazan... Böyle Ramazanlar belki gerçekte hiç olmadı ama bu kadar uzağında olunduğu başka bir dönem oldu mu? Oysa “nerede o eski Ramazanlar” klişesini tekrarlayarak toplumu nostaljiye davet eden cümlelerin sahipleri, yeni Türkiye’nin Ramazanlarına çok hızlı uyum sağladılar.

Polat S. Alpman
(Birikim, 08.06.2017)

07 Haziran 2017

Yönetim adabı neyse oyun da o!


Kim anlattı, hatırlamıyorum. Kritik bir maç. Takım küme düşme korkusu içinde. Protokol tribünü. İlkyarı 0-2 bitiyor. Herkes mutsuz. Devre arasında mağlup takımın başkanına birisi çiçek gönderiyor. Üzerinde bir not: “Başkanım her zaman göreve hazırım.” Altında, yılların değil ama kıt hafızaların eskitmeyi başaramadığı bir teknik adamın imzası var. Başkan, zaten yenik durumda olmanın verdiği depresif ruh haliyle, fırlatıyor çiçekleri, istifasını şu sözlerle ilan ediyor: “Bu şerefsizlerin olduğu ülkede başkanlık yapılmaz.

Yanılıyor başkan. Aslında bu ülkede en rahat başkanlık yapılabiliyor. Onun durduğu yer yanlış, yoksa bu kurumlar tam da bu ilişkilerle, tıkır tıkır yürüyor. Artık sporumuzun geldiği ‘kıvam’ bu. Boşa değil, Kulüpler Birliği de, kulüplerin genel kurulları da hep oybirliğiyle karar alıyor. Yani tüm kurumlar ‘uyumla’ çalışıyor. Çünkü artık herkes aynı dili konuşuyor. Çünkü bu memleketin eski deyimle ‘akidesi’, soyal bilimci ağızıyla söylersek ‘ethos’u, yeni kültürel DNA’sı bu! Sadece yönetenler yüzünden mi peki? Kabahatin çoğu onlarda ama asla yalnız değiller! Milli Takım’ın son üç kaptanından ikisi Arda Turan ve Emre Belözoğlu. İkisi de gazetecilere saldırmakla namlı. Japonya’da doğsalar dünya iyisi insanlar olurlardı muhtemelen. Burada öyle değiller. Sanırım kariyerinde böyle çirkinliklere imza atmayan futbolculara artık kız vermiyorlar bu ülkede. Daha bunun ‘evinden aldıranlar’ı var, ‘taraftarın kafasına kundurasını basanlar’ı var, ‘takım arkadaşının kafasına silah dayayan’ı var, ‘belediye otobüsünün şoförünün üzerine yürüyen’i var… “Patronun federasyon başkanıyken sen nasıl yazarsın” diye sansür kovalayan, bir dolu insana küfreden, gazetecilere saldıran oyunculardan kurulu bu takımı nasıl tutacağız acaba? Sözde hepsi ‘efsane’ futbolcu! Çocuğunuzun duvarına asla fotoğraflarını astırtmayacağı kahramanlar ülkesi burası.

Bitmiyor. En saygın, en ilkeli teknik direktörler, en özel futbol insanları dediklerimizin yerle bir olması için beş dakika yetiyor. Efsane dediğimiz isimler, “yapmaz” dediğimiz ne varsa yapıyor. Andy Warhol bir zamanlar “Herkes bir gün 15 dakikalığa ünlü olacaktır” buyurmuştu. Bu ülkenin futbol dünyasında bu süreyi biz rezil olmak için kullanıyoruz.

Sadece futbol değil! Öyle olsa salgın hastalığı bir yerde sınırladık diye seviniriz. Her yerde nüksediyor. Güreşi de böyle yönetiliyor, judosu da… Şöyle anlatayım: Ragbi Federasyonu’na kayyım atandı bu ülkede! Evet, ragbi! Türkiye’nin en köklü basketbol takımı saçma sapan gerekçelerle sahadan çekildi geçen hafta. Üstelik koçlarının onayı bile olmadan!

Aktörler kötü de bunu seyredenler iyi mi peki? Son yılların en heyecan verici atmosferlerinden biri olacak beklentisiyle izledik son play-off maçını. İki köklü takım, iki kurt hoca, iki muhteşem tribün, harika bir stat! Ama bu ne meşaledir, bu ne abartı sis bombasıdır, bu ne şiddet bu celaldir be arkadaş! İşin tadını kaçıracak kadar hem de!

Bütün bunların üstüne bir de işin ‘parasal’ yönü, daha doğrusu kirli ticareti var. Dönen rakamlara bakın, kulüplerin düştüğü hale bakın. Bir transferden kaç taşeron para yiyor? Ortadaki pasta nasıl yağmalanıyor? Kamu kaynakları nasıl heba ediliyor? Hepimiz görüyoruz, biliyoruz, duyuyoruz. Hırsızlığın bu kadar alenileştiği başka bir sektör yok. Ama ne gam! Takip eden yok, soruşturan yok. UEFA zorlamasa bırakacağız yapacaklar, bırakacağız geçecekler!

Diyeceksiniz ki bu ipliği pazara çıkarılasıcalar arasında basın niye yok. Sırası değil de ondan. Biri birine saldırınca yapılması gereken son şey ‘ama o da…’ diye başlamaktır. Yoksa bizim de yatacak yerimiz yok, o kesin. Ama şimdilik dursun kenarda.

Neyse ki istisnalar var. Emeğiyle, çabasıyla, yaptıklarıyla örnek alınacak insanlar. Öyle olmasa bu ortamda durabilmek için bir neden kalmayacak. Bu bir avuç namuslu, çalışkan, sebatkâr insan sayesinde tutunuyoruz hayata. Ama akide’yi, ethos’u onlar belirlemiyor. Öyle olmasa Premier League’de oynarken ‘haza beyefendi’ gibi duran van Persie, Türkiye’de bir anda bu hale dönüşür müydü? Bu toprakların dili neyse gelen herkes de onu konuşuyor işte! 80’ler, 90’larda nasıl hayali ihracatçılar sardıysa futbolu, bugün de zorbalık, hukuk tanımazlık, saygısızlık belirliyor. Yani yönetim adabı neyse oyun da o! Ne ekiyorsak onu biçiyoruz.

Bağış Erten
(Cumhuriyet, 07.05.2017)

Bir ekranın içinde yaşıyoruz


Alışmak bir topluluğun en büyük kusurudur. Fakirlik yüzünden çocuklarını yetiştirme yurduna veren anne haberlerine alışırsınız; borçları sebebiyle cinnet geçiren adam haberlerine alışırsınız; şehit haberlerine de alışırsınız. Bütün bunlar, günlerin içinde olup biten öylesine hadiseler haline gelir. Ama bu kadar değil! Alışmanın bir de dili ve sunumu vardır. Bütün bu haberler karşısında hangi cümleleri kuracağınızı, nasıl bir beden dili takınacağınızı iyi bellemişsinizdir. Böyle durumlar yabancılaşmanın ve insani yarılmanın son merhalesidir. Başka bir deyişle hayat profesyonelleşmiş, aç kalmaları gerekenler aç kalmaya, ölmesi gerekenler ölmeye, onlardan bahsetmesi gerekenler de onlardan bahsetmeye başlamışlardır artık. Bir anlık bir duygulanmanın ardından herkes işe gönderilir gibi açlığının, ölümünün ve rehavetinin başına gönderilir. Biraz dikkat kesilenler fark edecektir ki uzunca bir süredir sahici bir hayattan çok bir ekranın içinde yaşıyoruz. Görüntü değişir değişmez, hafızamızla beraber yeni olaylara göç ediyoruz. Üzerinde derinleştiğimiz, acısını çektiğimiz, tefekkür edip dertlendiğimiz meselelerimiz yoksa hayatı nasıl tecrübe edebiliriz?

Oysa hayat ekranlara, iyi halli iftar sofralarına, bürokrat odalarına sığmayan o dev gövdesiyle bir yerlerde devam ediyor işte! Şimdi, bilmediğimiz bazı dağlarda bazı çocuklar, namlularının ucundan iri bir karanlığı gözetleyip duruyorlar. Doğudan batıya taşınan her kara haber, annelerin yüreğini ağızlarına getiriyor. Onlar için bu haberlerin bambaşka bir akışı ve anlamı var. İlkin şehir, ardından da şehit isimlerini takip ediyor, büyük bir endişeyle ölüm listelerinin açıklanmasını bekliyorlar. Belki de en iyi onlar anlıyor birbirlerini; içlerinden hiç biri, ölmemiş oğlunu ölmüş oğullardan ayırt edemiyor. Onların tedirgin kapılarını çalmayan acının şu an bir başkasının kapısını çaldığını biliyorlar. Bu acı, ekranlarda bir süreliğine görünüp kaybolan acılardan değil, bunu da biliyorlar. Gövdenin içine yerleşen; anneleri, çocukları ve eşleri bir ömür boyunca mezar başına götüren, her yeni şehit haberiyle birlikte teri silinen bir acı. O akşam, hepimizin unutacağı ama sahipleri tarafından hiç akıldan çıkmayacak on üç acı daha indi dağlardan. Öncekilerden ve daha öncekilerden hiçbir farkı olmayan…

Ali Ayçil
(Gerçek Hayat, 5 Haziran 2017)

05 Haziran 2017

Kendine varmanın en uzun ve dolambaçlı yolunu kat eden varlıktır insan


Benzersiz vaat ve imkânların yeridir insan. Sonsuz yaratıcı ve yeniden yaratıcı tutum ve potansiyellerin harikulade yeri. Bir düğümün, saçağın mahalli. İnsan kendini yaratarak varolur çünkü. Demek, kendi kökenlerini bile kendi yaratıcı eylemiyle sonradan anlamlı kılıp inşa ederek. Kısıtlı ve zavallı varoluşunu bir sonsuzluğa açarak, esneterek. İnsanın kendini tanımasının daima belli bir başarısızlıkla işaretlenmiş olması, kendini bilmenin daima tuhaf bir açmaz ve muğlaklık duvarına çarpması bundandır. Her seferinde aynı çetin karşılaşmanın, “ben kendim de, sandığımdan başka biriymişim meğer” içgörüsünün testine tabi ola ola yaratırız kendimizi. Kendimize şaşırıp, kendimizden büyülenerek.

En dar zamanlarda, birikmiş onca acı şeyin ardından derin bir ümitsizliğe düşmüş ve takatsiz kalmışken misal, birden göz kamaştırıcı bir parıltıyla canlandığımız anlarda daima insan ve onun yaratıcı eylemliliği vardır. Kendi olmayı sonradan, bin bir zahmetle öğrenen insana, onun yüce çabasına ve kudretine ve mucizesine inanarak yeniden güçlenir, iyileşiriz. Her bir jestin, kelimenin, mesajın, imgenin, ifadenin, resmin, hatıranın, tanıklığın, kaybın, hüsranın, incinmenin ve sayısız travmatik karşılaşmanın hakkını vererek ve bedelini ödeyerek insan oluruz çünkü. En aşırı öfke ve şehvet hislerinin içinden geçerek…


İnsan en aciz, en yetersiz, en yeteneksiz hayvan türü olarak başlar hayata. Öylesine erken doğmuş haldedir ki, hayatta kalmasını sağlayacak hiçbir donanım ve beceri elinin altında değildir. Epey uzun sürecek bir muhtaçlık ve yoksunluk halidir bu. Daha sonra, bütün omurgalıların verili kapasite ve becerilerinin tümünü aşmasını ve canlı organizmanın imkanlarından bir çoğunu olağanüstü geliştirebilen bir üst-canlı olmasını sağlayacak olan şeyin kendi içsel gelişimine ait olmaması, dışında olması en belirgin vasfıdır insanın. İnsan, kendi dışından yaratır kendini. İşte bu muammayı/paradoksu cisimleştirir insan: Her şeye hiçbir şeyden varır. Hiçbir şeye, arı boşluğa ve içeriksiz oluşa kazandırdığı benzersiz hareket ve biçimle her şeyi yeni baştan icat eder.

İlk bütünlük, tutarlılık, eşgüdüm ve hakimiyet hissini bir imgeye borçludur insan. İnsan, ötekinden, ötekinin imgesinden –kendi ayna imgesinden– yola çıkar. Kökeninde bu imgesel özdeşleşme vardır.

Özdeşleşmeyi, yani çocuğun başlangıçta kendiyle aynı olarak düşünmediği, bilakis özdeş-değil diye deneyimlediği/tanıdığı başka bir şey ile arasında kurduğu özdeşlik bağını ilk büyük insanlaştırıcı jest olarak kaydetmeliyiz. Nitekim çocuğun aynada kendi imgesiyle karşılaşması sevinçli/coşkun (jubilant) bir deneyimdir. Kendimi özdeşleştirdiğim bu başka şey bir ötekidir. Burada, örneğin şempanzelerin de kendi imgeleriyle bir süre oyalandıkları ve fakat onun tarafından büyülenmedikleri, imgenin muhtemel yararsızlığı ve boşluğu/anlamsızlığı nedeniyle sebat etmediğini analım.

Lacan’ın “Ayna Evresi”nin temel dersidir bu: Özneden ayrı bir fail olarak ego (ben), çocuğun kendi ayna imgesiyle (ya da bir ayna işlevi gören ebeveynler, kardeşler ve akranlarla) özdeşleşmesi sayesinde, o özdeşleşmenin içinde varlık kazanır. İmgesel kimlik/özdeşlik kendimin dışında yer aldığı, bu yabancı kurguyu kendime taşıdığım içindir ki –kendimden– yabancılaşmış bir kimliktir bu. İmgesel kimlik anlamında ego, özneyi öteki üzerinden geçen, öteki sayesinde aktüalize olan bir sapak vasıtasıyla bireyleştirir. Bu anlamda ego bir yabancılaşmanın mekanıdır.

Demek şu var: Kendine varmanın en uzun ve dolambaçlı yolunu kat eden varlıktır insan. O yüzden belki de, kendine dönmek ya da bakmak daima problemli, çok katlı ve/ya da çeşitli dolayımlar yardımıyladır. Ya da, kendi üzerine düşünmek, kendi hal ve düşünceleri üzerine tefekküre dalmak daimi yazgısıdır insanın. En nihayetinde bu, bulduğunu sandığı şeyi bir daha ıskalamama arzusuyla ilişkilidir belki de.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 31.05.2017)

04 Haziran 2017

Betondan bir cehennemin alevleri arasında


Her yana bak, her yöne bak, çevir başını muhteşem yaratılışa tekrar tekrar bak. Görülmesi ve ibret alınması gereken o kadar çok şey var ki; güneş, ay, yıldızlar, denizler, dereler, dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, böcekler, rengârenk çiçekler…

Temâşâ et ki tefekküre yol bulasın.

Temâşâ ve tefekkür olmaksızın iman nasıl kemâl bulsun?

O halde ey insan! Tefekkür büyük bir imkândır, aracısız, vasıtasız, tek başına.

Pekâlâ bugün yaşadığımız şehirlerde nasıl temâşâ ve tefekkür edeceğiz, böyle yerler, böyle imkânlar kalmış mıdır? Benim yaşadığım azman şehirde böyle bir yer/imkân kalmadı. Hırs, kibir, şehvet, hevâ ve hevesler tabiatı yok etti bitirdi, yeşilden cennetten mahrumuz artık.

Betondan bir cehennemin alevleri arasında kavrulup yanıyoruz…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 01.06.2017)

Ramazan manisi: Kızkulesi


Köhne sözleri n’idelim
Taze edâlar idelim
Bu gece size sultanım
Kızkulesi’n methedelim

Eski İstanbul sokaklarında sahur davulcusu


31 Mayıs 2017

Şehir asla unutmaz


Kadim toprakların, tarihi şehirlerin kaderi, geçmişleri gibi inişli çıkışlı, bilinmezlerle dolu ve bir o kadar da çok yönlü faktörlere bağlı. Tarihi şehirler sadece bir yerleşim yeri; üstünde yaşayanlar da sadece günlük hayatını tamamlayan sıradan insanlar değildir. O şehrin insanları bunun farkında olmasalar da şehrin hafızası o şehrin insanına galebe çalacak, şehri ve tarihi bir şekilde hatırlatacaktır. Şehir asla unutmaz çünkü. Eğer insanların hafızasının, kimliğinin oluşumunda mekânın, tarihin bir şekilde katkısı, etkisi varsa tarihi dokuya gözlerini açarak büyüyen insan tekinin davranış̧ kodları, hayata bakışı, bilinç düzeyi de şehrin meydanlarından sokaklarına, taş evlerinden kiremit çatılarına, mabetlerinden insan kıyafetlerine değin uzanan bir yığın çevre şartlarının etkisinde kalır. Tarih bu şehirlerde, bu kadim coğrafyalarda nihai hesaplaşmayı yapar. Bu nedenle bu tür mekânlar, coğrafyanın tüm modern zaman aygıtlarının ayartıcı gelişmişliğine rağmen son hükmü verir. Kadim şehirler modern zamanların savaşlarına, siyasal anlaşmalarına, toplumsal altüst oluşlarına bir şekilde ya direnirler, ya öncülük ederler ya da geleceğin şekilleneceği pek çok oluşuma yataklık ederler.

Âkif Emre, Kudüs: Taş ve İşgal Mimarisi
(Arka Kapak, Sayı 7, Nisan 2016)

Koca Mustâpaşa ve insanları


Koca Mustâpaşa, sokakları, evleri, bahçeleri, mescidleri ve diğer yapıları ile eski bir İstanbul semti idi. İlk bakışta buradaki mekânlar ve insanlar başka semtlerde de izlenebilen olağan bir hayatın içinde gibi görünürlerdi. Hâlbuki burada biraz vakit geçirilip bazı davranışlar ve biçimler gözlemlendiğinde ve bunlar ihtiyarımızda olmayan bir temayül ile tahlil edildiğinde bu semtte bir başka sükûnun hâkim olduğu, farklı bir nefhanın gizlide gizliye fısıldadığı anlaşılırdı. Bu başkalık, hayatın şu yaşadığımız maddi çerçeve ile sınırlı olmadığının, bunun ötesinde de en azından bu hayat kadar gerçek bir hayatın var olduğunun iç dünyamızın derinliklerinde hissedilmesi ile başlardı.

Eski insanımız, içinde yaşadığı dünya hayatını ve ölümden sonra yaşayacağına inandığı ahiret hayatını, bu iki âlemi bir görmüş, bu birliğe iman etmiş ve bunu bütün hayatına aksettirmişti. Bu akis, dünya ile ahiretin bu bütünlüğü Koca Mustâpaşa'da mekâna da yansımıştı, orada dirilerle Allah'a gidenler arasındaki mesafe, birçoklarınca aşılmaz gibi görünen bu uzaklık ortadan kalkmış idi. Bu beraberlik, semtin mânevî havasını fetihten beri geçen beş yüz sene zarfında daima açık ve berrak tutmuştu.

Koca Mustâpaşa'nın insanı "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş ve bu düsturu hayatına nakşetmişti. Ölümle karşılacağı o bilinmez vakti, hep şimdi bu dem bilmiş ve bu dünya ile olan alakasını bu bilince göre düzenlemişti. Her an yola çıkmaya hazır bir seyyah gibi "Haydi gidiyorsun" nidasını işitince huzur ve itminan-ı kalb ile bu dâvete hemen icabet edebilecek bir tarzda yaşıyordu. Koca Mustâpaşa ve ona benzeyen diğer semtlerimizde mânevî çerçeveyi hep berrak tutan, işte bu hâlet idi.

Sadettin Ökten
(Yahya Kemal'in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, sf. 54-55)

Eski insanlar, eski İstanbul




Eski insanlar bugün hayallerde bile yer almayan eski İstanbul'u kendi özgün tasavvur ve telakkilerine göre imar ve inşa etmişlerdi. Bu insanlar için hayatı yaşanmaya değer kılan ve anlamlandıran şey gönül dedikleri bir var oluş idi, gönül de ancak aşk ve teslimiyet ile var olabiliyor, yaşayabiliyor ve gelişebiliyordu. Aşk ve teslimiyet medeniyetinin insanları yani ecdadımız, bu medeniyetin yetiştirdiği gönüllerini ortaya koyarak, gönlü adeta mücessem bir şekle sokarak eski İstanbul denilen rüyayı meydana getirmişlerdi. 

Sadettin Ökten
(Yahya Kemal'in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, sf. 50)

Bir bardak su bir bardak çay ve yarım poğaça

Merhum Akif Emre'nin çalışma masasından son fotoğraf 
Ölümdür bu resmin adı. Hiç birimiz onu ne kendimize ne de sevdiklerimize yakıştırabiliriz. Yakınımıza, ocağımıza çöksün istemeyiz. Ki ölüm öte taraftan çok burayı, dünyayı ilgilendirir. Her ferdin, her meşrebin kendisince bir macerası ve ereği vardır dünyada. Ölüm de bu erekle ister istemez çarpılır. Tablonun altına hep imzayı ölüm atar. Bu yüzden, tanırız o çizgiyi. Yazı, sanat ve düşünce adamına gelince, bir örümceğin salyasından dokunmuş ağ gibi ince, narin ve boşlukta sallanır onun için dünya ve ölüm. Görmezden gelemez ama onun ağına kurban gitmek de hiç istemez. Herkesin av tamtamlarıyla ormanda şehvetle coştuğu anda, o, avın gözlerine yığılan büyük korkuyu düşünür hep. Çünkü dünyadan önce insanın kendisi büyük korkudur, korkunçluktur. Yazı adamının gözlerindeki büyük hayret bundandır.

Akif Emre’nin bir mütevazı çalışma masasında, bir büyük ressamın son dünya tablosu gibi yazı adamına bıraktığı resmi bir ahlak yazıtı sayıp öyle okumak bu yolda yürüme iddiasını kaybetmeyenler için çok değerlidir. O enerjisi yüksek cehdi yanında bilgi, kültür, düşünce ve samimiyetle ördüğü hayat eyleminde, dirençle özgür kalmanın ve özgün olmanın yollarını da araştırmış bir öznedir. Günlük hayatta onunla kurduğumuz temasın asıl arkasında hayatın hep bir av sahnesi gerilimiyle kurulmuş tablosu karşısında duyulan bir büyük kırılışın izleri vardır.

En son bir belediye otobüsünde karşılaşmıştık onunla. Daha dün aramızda yarım kalmış bir cümle varmışçasına reel olanın dışına çıkıp bağımsız düşünmenin sınırlarına varmıştık. Anında dünya ve Türkiye iç içe geçivermiş, hayat kadar düşünce ve siyaset dünyası aynı cümlelerin içinde yerini alıvermişti. Farkındaydı ‘çürüme’nin. Biliş, samimi ve donanımlı içtenlikle aramızdaki zamansal mesafeyi hemen kısalttı. Ötesinde, yazdıklarını okuduğunuzda saklı hedeflerin ötesinde berrak bir amaca bağlandığını görürdünüz. Eleştirellik bir tür ergin ve yaratıcı zihin kuşanmasıydı Akif Emre’de. Bu eleştirelliği başka bir gruba veya amaca teşne olmaksızın hep işletti.

Bir bardak su bir bardak çay ve yarım poğaça. Bu yarımlık, bu simgesel kalıtlar, orada durmadı. Az sonra dünyaya doğru kollarını sıvayacak, zihninin koridorlarında dolaşacaktı. Soruları güncellenmiş bilgilerle ülke ve insan adına yoğurup harekete geçecekti. Lakin bu yazı adamı, birden ölümün o hep şaşırtan hamlesiyle çelmelendi. Bıraktıkları çok okumaya uygun son tabloya dönüştü ve zamanın duvarına asıldı.

Belki de o tablo başlangıçtan beri hep vardı. Ölüm onu somutladı. Ve konuştu. Ben dedi bunca zaman durduğum yerden eğilmeden size baktım. Meyveleri bu kadardır belki şu iştah kabartan dünyadan payıma düşen. Ama siz de görüyorsunuz, doğrandıkça artan ekmekler ve birer varlık kuşu gibi aramızdan havalanan bu lokmalar bizim son güzelliğimiz olsun. Biz işte böyle yarım yarım yaşar, ölürüz yarım yarım. Biz ölmeden kimse inanmaz buna. Ve yarım kalan ilerler, yarım olan hep insan kalır ayrıca…

Ömer Erdem
(Karar, 30.05.2017)

Gazali, İslam düşüncesini doğru yola oturttu


Haçlı olaylarının çizdiği hazin tablo, Muhyiddin-i Arabi gibi ümmet ulularının maneviyatında bir rahne açamamış, karamsarlık ve umutsuzluk bulutları bu yüce gönülleri kaplayıp karartamamış, o yüzden de, karşılaştıkları zatlar ne kadar erişilmez olursa olsun, sonra geleceklerin belki de onlardan da büyük olabileceği iyi zannını taşımışlar ve belirtmişlerdir. Bu yüzdendir ki, diğer büyükler gibi, Muhyiddin-i Arabi de bir köşeye çekilip imanını kurtarmaya çalışmakla yetinme gibi bir yolu tutmamış, yolları urgan gibi beline dolayarak şehir şehir, ülke ülke dolaşmış, bilginleri aramış, onlardan yeni bir şeyler öğrenmek istemiş ve kendi bildiklerini ve bulduklarını da, istidatlı gördüğü kişilere, gençlere, soyunun getirdiği cömertlikle, öğretmiş, adeta güneşin ışığını ortaya saçması gibi, bilgi ve iç alem görüşlerini sergilemiştir.

Kimileri sanır ki, Mevlana'da belli bir andan sonra ansızın büyük bir değişiklik olmuş, birdenbire, olduğundan bambaşka bir Mevlana doğmuştur. Oysa, hiç bir değişim ve oluşum, birdenbire olmaz. Derinlerde, görünmeyen planda, yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi olur. Bir deprem gibi. Biz sanırız ki, deprem ansızın olur. Gerçekteyse, kimbilir, toprağın derinliklerinde, ne kadar zaman, nice fiziki ve kimyevi etki, karşı etki oluşum serilerinin birbirini izlemesinden sonra, yeraltına sığmayacak hale gelen patlamanın yeryüzüne çıkması zaruret haline gelmekte. Patlama, volkanik dağ uçlarında, yanardağların harekete geçmesi, faaliyete başlaması şeklinde olur, nispeten düz yerlerde de, sarsıntı biçiminde kendini belli eder.

Ruhtaki oluşumlar da bir bakıma böyledir. Yalnız şuurumuzun değil, şuuraltımızın da uzun bir sürede kendine mahsus bir tarzda bir eğitim alması söz konusudur. Anonim arketiplerin şuuraltında şahsileşmesi, bir hayli çile sonucu gerçekleşen mutlu bir olaydır. Bir ruhun olgun, ama taptaze, yeni, hatta beklenmedik bir kişilik, deyiş ve görünüşle ortaya çıkması, ruh derinliklerindeki depremin yüzeye vurmasının bir belirtisi olduğu kadar ve daha çok, bir gülün yavaş yavaş olgunlaşarak birden açılışında olduğu gibi, tabii gelişmesinin bir meyvesidir.

Şeriat nedir, tasavvuf nedir, nübüvvet ve velayet kavramlarının hakikati nedir, tasavvuf ile felsefenin kesin farklılığı nereden kaynaklanıyor gibi soruların cevabını net olarak Gazali düşüncesinde buluruz. Gazali böylece, medeniyet katına yükselmiş İslam düşüncesini, sapmalardan, materyalizm ya da sahte spritüalizm yönlerine kaymalardan kurtarıp yine asıl doğrultusuna, doğru yola (sırat-ı müstakime) oturttu. Öleyazan ilmi diriltti. Din ilimlerinin dirilişini gerçekleştirdi. İlim yolunu yeniledi, tazeledi. Düşünce alanında yeni bir zenginliğin tohumlarını saçtı tarih tarlasına. Adeta kıyamete kadar sürecek bir pay sahibi oldu kendinden sonraki bütün İslam düşüncesi gelişmelerinde...

İslam Milleti yine ruh ve zihin sağlığına kavuştu. Fakat galip ihtiyaç, zihin planında idi. Tasarruf da bilhassa o alanda oldu. İmam-ı Azam'ın kaideleştirdiği İslam hayatının düşünce formunu İmam-ı Gazali çizdi. İslam medeniyeti ilerleme ve gelişmesinin adeta sembol kafası oldu o...

Sezai Karakoç
(Mevlânâ, Diriliş Yayınları)

30 Mayıs 2017

Keşke kıymet bilirliğimizi insanlar yaşarken gösterebilsek


Gazete köşelerinde memleket ahvaline değinen kalemlerin birçoğu olması gerekeni hali hazırda olanmış gibi yansıtmaktan çekinmiyorlar. Yanlışa kılıf, yalana şahit aramayı gazetecilik zannedenler var. Bu tip köşe yazarları arzuladıkları övgü ve taltifi yaşarken fazlasıyla görürler. Akif Emre gibi hatır için cümle kurmayanlar ise yaşarken kimseden ne övgü beklerler ne de taltif görürler. Ancak ölümleriyle birlikte biriktirilmiş güzel sözler ruhuna hediye eylenircesine cömertçe sarf edilir.

Keşke kıymet bilirliğimizi insanlar yaşarken gösterebilsek. Ölenlerimizin arkasından anma günleri yapmaya gösterdiğimiz ceht ve gayreti keşke onlar yaşarken onları anlamak için gösterebilsek. Ölenlerimize güzelleme yapmak bir tür kalp yumuşatma ve vicdan teskin metodu.

İnsafa getirmek için bizi hayat ölümü hep üzerimize salar. Oysa ölümün üzerine hayatı salmak lazım değil midir? Hayat en diri haliyle aramızda dolaşsa ne olur! Birbirimizin varlığına dokunmuş oluruz en azından. Yaşıyor olduğumuzu umursamaktır yaşayan her dostun farkına varmak. Eksile eksile bir araya geliyoruz, çok yazık!

Ölümler bizi bir arada tutuyor hayat değil. Şimdi ölümün nöbetini tutan kim bilir kaç kişi var ve biz onların varlıklarından habersiz ölüm günlerini bekliyoruz iki çift laf söylemek için. Yaşarken bakışlarımızı gözlerinden çevirdiğimiz dostlarımızın yumuk bakışlarına nazar ediyoruz ölünce.

Bakışlarımız gözünden düşüyor dostlarımızın.

Belki de biz düşüyoruz hayatın gözünden.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 30.05.2017)

Cemâl-i yâr hep güzeldir Âkif

Akif Emre, Numan Kurtulmuş, Ali Pulcu,
Kemal Şişman, Mahmud Erol Kılıç, 1985 Göynük.
Âkif ketum diyebileceğimiz bir arkadaştı. Fazla konuşmayı sevmediği gibi her şeyi de yazmazdı. Yanlış yapan, yozlaşan, şımaran, yalaka ve ne oldum delisi olan öyle insan vardı ki tanıdıklarından yazacak olsa bugün bundan payını almayacak kimse kalmazdı. Kendisine yönelik o boykot çağrıları yapanların dahi arkasında kimler olduğunu iyi bilirdi. Ama öyle yapmadı, incinse de incitmedi. Vahdet duygusunu hep muhafaza etti. Tekfir edeni tekfir etmedi. Duygusal, hassas, kırılgan bir yapısı vardı oysa ki. İçine attı her şeyi.

...

Aklın arkada kalmasın, Yeryüzü hep problemli Âkif, seyahatleri de hep meşakkatli. Cemâl-i yâr hep güzeldir Âkif, seyr ilallah hem zevkli.

Her mahalleden insan bu güzel adam için hep güzel şeyler yazdılar, söylediler. Onun güzel ahlakına şâhidlik ettiler. Tıpkı adaşının dediği gibi “Bu şehâdetler ki dinin temeli" ise keyfine bak Âkif şimdi Yâr'in ile başbaşasın!…

Mahmud Erol Kılıç

Akif Emre kimsenin adamı değildi


Akif Emre kimsenin adamı değildi, bilinci ve vicdanı özgür bir düşünce adamıydı. Güce ve iktidara olan mesafesini İslami sınırlara riayet ederek belirledi. Kendisini güncel ve yerel olana hapsetmediği için, dünyanın dört bir yanında ne olup bittiğinin en üst düzeyde farkındaydı. Dürüst bir hayat yaşadı. Allah ona rahmet eylesin.

Atasoy Müftüoğlu

Ağaç, getirdiği yıkımla intikamını alır onu kesenden

Leonardo'nun Vinci'de çocukluğunu geçirdiği ev, Vinci / Toscana.
- Ortalama insan; görmeden bakıyor, duymadan dinliyor, hissetmeden dokunuyor, tat almadan yiyor, bedenini duyumsamadan hareket ediyor, koku bilincine erişmeden nefes alıyor ve düşünmeden konuşuyor.

- Ne kadar yaklaşırsanız o kadar sevimsiz ve zararlı olan bir şey var. (ateş)

- Ruhsuz vücutla kendi yargılarıyla bize nasıl iyi ölüneceğini öğreten kuralları verecek. (Kuralları öğreten kitap)

- Mâkul ve tecrübeli diye tanınmış kişiler görülecek. Onlar bir şeye ne kadar az ihtiyaç duyarlarsa o kadar oburca elde tutmaya çalışacak. (ne kadar yaşlanırlarsa o kadar cimdi olacaklar ve az bir zamanları kaldığında cömert olacaklar)

- İnsanlık yürüyecek ama hareket etmeyecek, orada olmayan insanlarla konuşacak ve konuşmayan birilerini duyacak. (hayâl)

- Varlıklarını ve isimlerini unutacak büyük bir kalabalık olacak ve diğer ölülerin kalıntıları üzerindeymiş gibi yalan söyleyecekler. (kuşun tüyünde ulumak)

- Kötülüğü cezalandırmamış kişi, kötülük yapılmasını buyurmuş olur.

- Ağaç, getirdiği yıkımla intikamını alır onu kesenden.

- Umut öldüğünde boşluk doğar.

- Duvarı yıkan altında kalır.

- Başta karşı koymak, sonda karşı koymaktan daha kolaydır. 

Leonardo Da Vinci, Herkes Dünyanın Merkezidir
(Çeviren: Robin Derviş, Dante Kitap)

Tanburî Cemil Bey ve bülbülün feryâdı

Boğaziçi'nden bir sabah. Ali Halil (1904-1974) resmi.
Tanburî Cemil Bey bir gün dostlarına bahçede tanbur çalıyordu. Bir bülbül feryad ederek yakına geldi. Cemil bekledi. Bülbül sustu, sonra Cemil Bey’le birlikte civardaki Babaç bülbüllerini susturacak şiddette tekrar öttü. Allah'ım o ne dem çekişti. Bu saz, söz değil; insanoğluyla tabiatın amansız bir savaşıydı. O çalıyor, bülbül söylüyor, çırpınıyor, çıldırıyordu. Bu sefer tanbur durdu. Bülbülün feryadı başımızın üstündeydi. Ömer’in elini sıktım. Ona bülbülün alt dallara indiğini, bize yaklaştığını anlatmak istiyordum. Cemil kendinden geçmiş, sanki bülbüle pes ettirmeye azmetmiş bir kudretle çalıyordu. Birden, ağaçtan havuzun kenarına bir cisim düştü. Ben evvela yaprak sandım, fakat dikkat edince gözlerime inanamadım. Hepimiz donduk kaldık. Yere düşen bülbül son kudretini sarfederek, kıvrılarak, dönerek yerde şakıyordu. Cemil devam ediyordu. Bülbül son bir feryâd kopardı ve tanburun sapına kondu. Allah! diye bağırmışım. Cemil sazı bıraktı. Ben onun ellerini öpmek için yaklaştığımda gözyaşlarıyla yüzünün sırılsıklam olduğunu fark ettim.

Refi' Cevad Ulunay

26 Mayıs 2017

Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine


Millet ve vatan kavrayışlarının tarihi ile ilgili tartışmaları derinleştirebilmek için, gerek bu unsurların, gerekse bunları paylaştığımızı tahayyül ettiğimiz başka insanlardan oluşan topluluklara duyulan aidiyet hissinin tarihine eğilmek gerekir. İşte burada zihnimizin hayret kapısını ardına kadar açık tutmakta yarar var. Vatan, il, yurt, ulus, kavim, millet, soy gibi kavramların mazisi hepimiz için sürprizlerle dolu. Geçmişin en az bizim kadar incelikli insanlarının bu kavramların içini nasıl farklı şekillerde doldurduklarına yakından bakmak zorundayız.

Osmanlı devletinin şemsiyesi altına girmiş insanları ve onlara ait toprakları anlayabilmek için karşımıza çıkan en önemli anahtar kelimeler arasında diyar-ı Rum ve Rumîlik var. Bu sözcüklerle birlikte birçok soru sökün ediyor: Diyar-ı Rum neresidir? Bir tür vatan mıdır? Anadolu mudur Roma mıdır? Kimlere Rumî denmiştir? Roma kimliğinin ve kültür mirasının tapusu Bizans’tan Batı’ya mı geçmiştir?

İnsanlığın geçmişi bize farklı yerelliklerin mümkün olduğunu, “bir yer’in insanı olmanın” çok farklı şekillerde yaşanabileceğini gösteren nice hikâye sunuyor. Diyar-ı Rum’a dair bu küçük kitap bu hikâyelerden birine odaklanıyor.

Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine
Metis Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2017, 144 Sayfa, 18 TL

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.