17 Ekim 2017

Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi

“Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim’i entelektüel ve siyasi açıdan bir güç kazanma denemesi, insanlık durumunun hayati yönlerini dogmatik olmayan ve geniş kapsamlı bir çerçevede ele alan bir araştırma, gerçekten mümkün olan o başka dünya hakkında bize hâlâ ilham verip çok şey öğretebilen bir çalışma. Özenli okumayı ve tekrar okumayı hak ediyor. Pişman olmayacaksınız.”
- David Harvey
Eleştirel coğrafyanın önde gelen isimlerinden Neil Smith’in Eşitsiz Gelişim: Doğa, Sermaye ve Mekânın Üretimi başlıklı bu eseri tutkulu bir çalışmanın ürünü. Tezine Henri Lefebvre’in Mekânın Üretimi’nde bıraktığı yerden başlayan Smith, insan doğasından yapılı çevreye, kent ölçeğinden kolonyalizmin coğrafyasına ve emperyalizmin küreselliğine kadar uzanan soyut ve somut mekânlarda görülen, düşünülen, incelenen doğayı merkeze alıyor. Doğa, sermaye ve mekânı bir bütünsellik içerisinde inceleyerek, doğayı insana dışsal bir “nesne”ymiş gibi ele alan yaklaşımın metafizik karakterinden kurtarıp maddileştiriyor.

Frankfurt Okulu teorisyenlerinin savının aksine, doğanın insanın üretici eyleminin kapsamı olduğunu ve verili koşullar çerçevesinde onu kendisiyle birlikte dönüştürdüğünden kapitalist gelişim dinamiklerinin çeşitli ölçeklerdeki mekânlar üzerinde nasıl eşitsiz bir karakter taşıdığına işaret ediyor. Tarihi coğrafyayla, kenti kırla, şehrin yapılarını ormanlarla, Güney Asya’nın fabrikalarını Amerika’nın düzlükleriyle buluşturan Smith, eleştirel mekân teorisinin kapsamını genişletiyor. Bundan milli parklar da nasibini alıyor!

Sel Yayıncılık, Ekim 2017, 332 Sayfa, 26 TL

Ritimanaliz: Mekân, Zaman ve Gündelik Hayat


“Lefebvre’in doğal, bedensel ritimler ile mekanik, makine ritimleri arasındaki mukayeseye olan ilgisi programlarla yapılabilen orkestrasyon çağında müzikal bir dönemeç olarak anlaşılabilir. (...) Lefebvre, birtakım meseleleri incelemek ve gözden geçirmek için, ritmi bir analiz biçimi –analizin yalnızca bir nesnesi olmaktan ziyade bir analiz aleti– olarak kullanır. Bunlardan bir tanesi kent sorunudur, Fransa’daki ve başka ülkelerdeki şehir hayatıdır. Lefebvre’in de belirttiği üzere, ritimanalist ‘bir senfoni veya bir opera dinler gibi bir evi, bir sokağı, bir şehri de dinleyebil[en]’ birisidir.”
- Stuart Elden
Henri Lefebvre üzerinde çalıştığı son kitap olan ve ancak ölümünden sonra yayınlanan Ritimanaliz’de onlarca yıldır sürdürdüğü yoğun felsefi, sosyolojik ve teorik tartışmaların en özgün meyvelerinden birini okurlarına sunuyor. Çalışmasının merkezine felsefe tarihinde ihmal edilmiş “ritim” kavramını alarak onu mekân, zaman ve gündelik hayat bağlamında inceliyor. Bu noktada beşeri bilimlere kendine has bir metodoloji öneriyor: “Ritimanaliz.

Döngüsel ve doğrusal ritimlerin, saatlerin, günlerin, dalgaların, müzikal seslerin, insanların beden hareketlerinin analizine odaklanan bu yeni disiplin, toplumsal süreçlerin kavranmasında Lefebvre’in belirlediği önemli sac ayakları olan mekâna, zamana ve gündelik hayata dair bilgimizi derinleştirmeyi amaçlıyor. Böylelikle ritmi felsefi düşüncenin ve toplumsal teorinin odağına taşıyor ve Marksizmin özgün metodolojisini tahrif etmeden, potansiyelinin fiiliyata geçmesine de katkıda bulunuyor.

Sel Yayıncılık, Ekim 2017, 128 Sayfa, 14 TL

Doğa Kavramı


Whitehead’in düşüncesinde doğanın temel yapı taşları olan olaylar, gerçekliği diziler şeklinde örgütleyen ve bir tutarlılık ekseninde konumlandıran kurucu süreçlerdir. Zamanı ve mekânı olaylardan bağımsız düşünemeyeceğimizi iddia eden düşünür, nesne olarak temsil ettiğimiz her şeyin olay parçacıklarından oluşan bir bileşim olduğunu söylüyor. Böylece etkileme ve etkilenme kapasiteleriyle dolu olaylardan oluşan bir evren imgesi, felsefenin gündemine ilk kez böylesi bir netlikle oturuyor. Bu proje, yaşadığımız evreni sabit varlıklardan oluşan bir yığın olarak değil de olay dizileri şeklinde düşündüğümüzde, gerçekliğin bambaşka bir biçimde tezahür edebileceğini gösteriyor. Whitehead’in süreç felsefesinin kurucu eserlerinden biri olan Doğa Kavramı’nın bağlamı, Öklid, Pisagor, Einstein, Dedekind ve Poincaré gibi fizikçi ve matematikçilerin yanı sıra Platon ve Yunan felsefesine ilişkin tartışmalar ışığında belirleniyor.

Alfa Yayınları, Eylül 2017, 228 Sayfa

Son Sultan Abdülhamid


Biz kimiz Hamid? Tek vücutta birleşmiş iki kutuptan hangisi ben, hangisi sen?

Konumuz Sultan II. Abdülhamid.

Son yıllarını Beylerbeyi Sarayına hapsedilmiş olarak geçiren ve yaşamı orada noktalanan Osmanlının 34. padişahı. Kurgumuz ise o sürede kendi kendine bir vicdan muhasebesi yapmış olabileceği. Pek çok kimsenin, birbirine zıt iki farklı kişilik taşıdığına inandığı ve sizin de katıldığınızı umduğumuz görüşten hareketle, öngördüğünüz vicdan muhasebesini bu iki kişilik karşı karşıya gelerek yapabilir diye düşünürsünüz. Alırsınız keskin bir kılıcı elinize, koca bir karpuzu ortadan bölercesine dimdik indirir, iki kişi elde edersiniz. Görüşleri zaman zaman buluşabilse de genellikle birbirine ters düşen, çatışan, biri ak derken öbürü kara diyen,yetenekleri ve zaafları farklı alanlarda ortaya dökülen iki kişi: Abdül ve Hamid.

Alfa Yayınları, Ekim 2017, 432 Sayfa

Antik Yunan'ın Kültür Tarihi


Egon Friedell 1938 yılında Alman birliklerinin Avusturya’ya girmesinin ardından intihar ettiğinde Antik Yunan’ın Kültür Tarihi’ni yeni yazıp bitirmişti. Gestapo tarafından el konulan Kitabın manuskriptleri Friedell’in varislerinin cesaretli girişimleri sayesinde kurtarılabildi.

Kitap klasik kültürün şekillenmeye başladığı zamandan doruğa ulaştığı zamana değin bilinmeyen pek çok şeyi aydınlatıyor. Hem de bunu antik Yunan’da günlük yaşamı bir belgeselde birebir izliyormuşuz tadında yapıyor. Antik Yunan’ın Kültür Tarihi modern kültürün nüvelerinin atıldığı antik Yunan kültürü hakkında derin bilgiler edineceğiniz eşsiz bir kültür tarihi kitabıdır.

Alfa Yayınları, Ekim 2017, 312 Sayfa

19. Yüzyıl Osmanlı Devleti’nde İhtida ve İrtidad


“Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyıldaki ihtida [Müslümanlığı kabul etmek] ve irtidad [Müslümanlıktan dönmek, başka bir dini seçmek] vakalarının daha önceki ihtida ve irtidad vakalarından farkı neydi? İnsanlar neden geri çekilmekte olan bir inanca giriyorlardı? Makedonya’daki bir keçi çobanının, diyelim 1657’de Müslümanlığı seçmesi, 1876’da aynı coğrafi bölgedeki bir keçi çobanının Müslüman olmasından neden çok farklıydı?”

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ihtida ve irtidad politikalarına odaklanan bu araştırma, 19. yüzyıl Osmanlı bağlamında ihtida ve irtidadı farklı kılan noktaları inceleyerek, etnik milliyetçilik, vatandaşlık, hayalî cemaate dahil olmak, hayalî cemaatten dışlanmak ve kimlik inşasının sosyal politikası kavramları aracılığıyla kapsamlı bir tartışma yürütüyor.

Selim Deringil, bir yandan farklı etnik, milli ve dinî cemaatlerin 19. yüzyıl boyunca yaşadıkları dönüşümleri, bu dönüşümler sırasında biçimlenen milliyetçi perspektifleri ihtida ve irtidad vakaları etrafında ele alırken diğer yandan Osmanlı İmparatorluğu’nun bu vakalar karşısındaki tavrını Tanzimat’tan itibaren değişen ve sabit kalan araçlar ve yaklaşımlar aracılığıyla değerlendirmeye tâbi tutuyor. Osmanlı devletinin ihtida ve irtidad karşısında tercih ettiği, yürüttüğü, görmezden geldiği ya da ısrarcı olduğu noktaları ele alarak, imparatorlukta Tanzimat’tan itibaren tebaaya/vatandaşlara yaklaşım konusunda yaşanan süreklilik, değişim ve kesintileri de gözler önüne seriyor.

İletişim Yayınları, 1. baskı - Ekim 2017, 384 sayfa, 30 TL

Hamidiye Alayları: İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri


"Hamidiye Hafif Süvari Alayları varlık gösterdikleri otuz yıldan uzun süre içinde aşiret mensuplarının, ailelerinin, komşularının, korumaları altındaki unsurların yaşamını ve bölgenin tamamını etkileyeceklerdi. Bölgesel ölçekte, imparatorluk çapında, hatta uluslararası düzeyde Osmanlı politikalarının yörüngesinin şekillenmesinde de rol oynayacaklardı. Milisler yerel güç yapısının dönüşümünde ve Kürt toplumunun toplumsal ve siyasi örgütlenmesinde öne çıkacaklardı. Bölge genelinde arazi kullanım hakkının yapısı üzerindeki etkileriyle ekonomik manzaranın değişmesinde de önemli bir rolleri olacaktı. Geç Osmanlı döneminde devlet-toplum ilişkilerini de etkileyen milis örgütlenmesi, aslında Osmanlı Devleti’ni tam da bir ulus-devlete dönüşme anında görmemizi sağlayan aydınlatıcı bir mercek oluşturur. Son olarak, Hamidiye örgütlenmesi Osmanlı sonrası devletlerin liderlerinin kendi iç tehditleriyle baş etmek üzere oluşturdukları sonraki Kürt aşiret milisleri için model ve emsal işlevi görecekti." 

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde oluşturulan Hamidiye Alayları, hedefleri ve etkileri bakımından ilgi çekici bir tarihî vakadır. Somut etkileri 1890’dan Kurtuluş Savaşı’na kadar izlenebilirken, tarihî ve siyasi etkisi günümüze uzanan izler bırakmıştır. Janet Klein, ortaya koyduğu kapsamlı bir araştırma ve geniş bir tartışmayla Hamidiye Alayları’nı, bu alaylarla sınırlı olmayan bir perspektifle ele alıyor.

İletişim Yayınları, 3. baskı - Eylül 2017, 335 sayfa, 28 TL

Askerlik "İşi": Askerî İşgücünün Karşılaştırmalı Tarihi (1500-2000)


“Askerlerin yaptığı işi emek olarak görmeye karar verirsek, askerî işgücü diğer işgücü biçimlerinden temelde farklı mıdır diye sormak elbette isabetli olur. Askerlerin yaptıkları işin eşi benzeri olmadığı savunulabilir, çünkü iş gereği türdeşlerini öldürerek bir bakıma insanoğlunun en büyük tabusunu açıkça ihlal ederler. […] Ancak istisna oluşunun kaynağı ne olursa olsun, eninde sonunda bir ordu her sanayi dalı gibi sermayenin ve emeğin etmenlerini temel alarak kurulur, tam da bu nedenle askerlerin faaliyetlerini bir başka iş türü olarak değerlendirmek mümkündür.”
Erik Jan Zürcher’in derlediği bu kitap, alanında uzman akademisyenlerin, dünyanın dört bir yanındaki askerî işgücünü incelediği makalelerden oluşuyor. Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’yı da içine alan geniş bir coğrafyada ve 1500-2000 yıllarını kapsayan geniş bir zaman aralığında askerî işgücü ilişkilerine odaklanıyor. Askerliğin çıkış noktasından, daimi orduya, vergi öder gibi zorla ifa edilen askerlik görevinden, bu görevin paralı bir “”e dönüşmesine, zorunlu ve gönüllü askerlik anlayışına ve özgür işgücüne kadar farklı kategorilerde ele alınan akserî işgücünün zamanla ne gibi değişikliklerden geçerek günümüzdeki haline geldiğini ortaya koyuyor. Bunu yaparken hem farklı bölgeler ve zamanlardaki hem de aynı dönem ve benzer coğrafyalardaki askerî işleyişlerle karşılaştırmalar yapıyor.

İletişim Yayınları, 1. baskı - Ekim 2017, 664 sayfa, 45 TL

13 Ekim 2017

Nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş yaşamayı öldürüyoruz


Göklerin merhamet dolu olduğuna inanıyorum. Bizse nefsimizin beton çatısını tepemize dikmiş yaşamayı öldürüyoruz. Merhamet... Alem bu temel üzerinde eğer toprağa, tohuma hatta kire, lekeye merhamet... Merhamet olmasaydı su olur muydu? Rengi merhamet, sesi merhamet, pırıltılı, şırıltılı su. Ne duruyorsunuz sökün sahte su borularını. Ev ev merhamet şebekesi kurun. Tepelerinizdeki çatıları da yıkın, göklerle temasa geçin. O zaman göreceksiniz ki acı su borularından kendi kendine tatlı su akacak. Ve başlar üstünde güneşe yol veren kubbeler yükselecek.

Necip Fazıl, Reis Bey (1988)
Fotoğraf: Edirne

09 Ekim 2017

Ekmeleddin İhsanoğlu hocadan başucu kitabı


"Osmanlı Bilim Mirası" gibi bir kitabın doğrusu epeydir basılmasını bekliyordum. Çünkü Osmanlı bilim dünyasına girmek ve bu ülkenin 15’inci asırdan beri yolunu aydınlatan matematikçileri, astronomları, kimyagerleri, eczacıları, coğrafyacıları hem de Hüseyin Saadetin Arel gibi musiki nazariyecilerini ve üstatların toplandığı kaynakların yer aldığı kütüphaneleri bildiren, yazmaların durumunu tasvir eden bir toplu değerlendirme ve her zaman müracaat edebileceğimiz bir el kitabı yoktu. Yapı Kredi Yayınları arasında çıkan bu iki cildi, Osmanlı tarihi araştırmalarının vazgeçilmez kaynağı olacak.

Bu kitap ancak Mısır’da büyüyen, Ayn Şems Üniversitesi’nde çalışan, hem ülkesinde hem de İngiltere’de kimya eğitimi gören Ekmeleddin İhsanoğlu gibi çalışkan, Şark ve Garb’ı meczeden biri tarafından hazırlanabilirdi. İhsanoğlu, yurtdışında büyüyen gençlerin içinde Türkçeyi hakkıyla, bütün zenginliğiyle kullanan hocadır. Uzun yıllar yürüttüğü idarecilik döneminde, IRCICA (İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi), İslam dünyasının başarılı ve ehliyetle çalışan tek kuruluşuydu. Kurduğu Bilim Tarihi kürsüsünde kurumların gelişmesine, bunların tasvirine önem verdi. Aynı kürsüde Feza Günergun ve Mustafa Kaçar gibi bilim tarihçilerimiz, Ankara’daki Aydın Sayılı Hoca’nın ve Sevim Tekeli’nin yanında yetişen grubun yanında ayrı bir renk ve boyut teşkil eder.

Elimizdeki iki ciltlik ve hemen hemen 1200 sayfalık kitap, mükemmel bir fihrist, geniş bir bibliyografyayla konuyu araştıranların şükranını hak ediyor. Konular ise çok enteresan. Mesela Osmanlı bilim literatüründe ‘ispiritizma aleyhinde’ bir eserin bile yer aldığı görülmekte. 1326/1907 tarihli bu baskı kitap aynı zamanda Osmanlı tıbbında ruhiyat ve sinir hastalıklarıyla ilgili neşriyatın arasında yerini alıyor.

15’inci asırda Semerkant geleneğini taşıyan Osmanlı bilimi, 20’nci yüzyılın şartlarına, tıp, kimya, biyoloji, veterinerlik, astronomi gibi dallara ve bunların örgütlenmesine adım atarak ömrünü tamamlamıştır demiyoruz, Cumhuriyet dönemine bayrağı devretmiştir. Bu çalışmayla hem araştırmalarımız kolaylaşacak hem de hiç değilse zaman zaman, bölüm bölüm okunduğu takdirde bugüne dek ortada dolaşan birtakım bilgilerin yanlış, bazı yorumların da önyargı olduğu anlaşılacaktır.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 01.07.2017)

Genç kuşaklar, düşünme-anlama-yorumlama-seçme yetisinden yoksun


Hangi bağlamda olursa olsun, başkaları tarafından belirlenmek, yönlendirilmek, bağımsız düşünme, söz söyleme ve eylemde bulunma yeteneğini yok eder. Modern zamanların güvencesizleri olan Müslüman halklar, popülizmlerle/hamasetle/romantizmlerle temellendirilen bir propaganda dünyasında yaşadıkları için, hakikatin dünyasında yaşayabilmek için gereken sorumlulukları üstlenemiyor, İslami varoluşa ilişkin bilinci/sorumlulukları temsil edemiyor. Hakikatten ödün verilemeyeceğini, hakikatin göreli hale getirilemeyeceğini, hakikat insanlarının konjonktürel davranma lüksüne sahip olamayacaklarını bilmiyor ya da bilmek istemiyoruz.

İslam dünyası toplumlarında geleneğin/göreneğin/muhafazakarlığın/statükonun kurbanları haline getirilen genç kuşaklar, düşünme-anlama-yorumlama-seçme yetisinden yoksun olarak yetiştiriliyor. Gelenek/görenek, hangi alanda olursa olsun, bir otoritenin himayesine-müdahalesine ihtiyaç duymaksızın genç kuşakların düşünme, söz söyleme ve eylemde bulunma liyakatine sahip olamayacaklarını iddia edebiliyor. Gelenek/görenek genç kuşakların özneleşmelerine hayat hakkı tanımıyor. Gelenek/görenek genç kuşakların sahici özneler olmalarına izin vermediği için, genç kuşaklar kendi durumlarının gerçeğini bilmiyor, koşullarının farkına varamıyor, neyin/nelerin farkında olmadığını idrak edemiyor. Yüzyıllardır, mistifikasyona/vulgarizasyona tabi tutularak, dini ve politik popülizme hizmet etmek üzere araçsallaştırılan “din” algısı, bugün, Türkiye de dahil olmak üzere İslam dünyası ülkelerinde, resmi dini kurumlar aracılığıyla resmileştirilerek, büyük ölçüde sınırlandırılmıştır.

Avrupa referanslarına, kavram ve kurumlarına tam bağımlı bir bünyenin, bu referansların, kavram ve kurumların meşruiyetlerini tartışma liyakatine sahip olmayan bir bünyenin, Avrupa’ya, Amerika’ya sadece söylem düzeyinde meydan okumasının bir anlamı olamaz. Hangi bağlamda olursa olsun, bağımlı her bünye, her tür tehdide-istiskale sonuna kadar açıktır. Bağımlı her bünye, kendisini acziyet ifadesi olan kavramlarla -mazlumlar, mahrumlar vb. - ifade eder.

İslam dünyası toplumları bugün radikal savrulmalar, sürüklenmeler ve hiçlikler yaşıyor. Sözünü ettiğimiz hiçlik, daha çok İsrail sümürgeciliği karşısında somutlaşan bir hiçliktir. Eleştirel sorgulamalara yabancı bir kültür dünyasında yaşadığımız için, hiç değişmeyen aynılıkları tekrar ediyor, yalnızca belirli bir kimliğe hitap ediyor, bütün insanlığa, ortak insanlığa hitap edebilecek uluslararasılaşmış erkek ya da kadın aydınlar, entelektüeller, dava insanları yetiştiremiyoruz. İktidar yapılarından, devlet yapılarından bağımsız entelektüel kadrolara, ufuklara ve stratejilere sahip değiliz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 09.10.2017)

İnsanın âhengi kâinatın âhengi gibidir


Kâinattaki âheng, “Lâ İlâhe İllallah”ın açık göstergesidir. Müzikteki âheng, Pythagoras'ın dediği gibi kâinattaki âhengin yansımasıdır. Müziği gerçek anlamda anlayan, kâinatı ve bütün varlık âlemini anlar. Bunları anlayan da, Allah'ı bilir. Müzik, doğru ve hakkını vererek kullanan için Allah'tan uzaklaştırıcı değil, Allah'a yaklaştırıcı bir vesîle olabilir.

Mûsikî, melodi ve ritm âheng demektir ve bir âheng ortaya koyar. Nefha-i ilâhî ile can bulmuş insan, bütün varlığı âheng ile yaratan Allah’ın “varlığı âhengli yaratma”sı sebebi ile, âhengli bir iç âleme sahibtir. Yazının başında insanın, eski feylezofların tâbiri ile, “mikro kosmos”, yani “küçük âlem” olduğundan bahsetmiştim ve “büyük âlemin (makro kosmos)” âhengi ile aynı özellikleri taşıdığını da ilave edeyim. Mûsikî bir âheng ilmidir. Kâinat ise âhengdir.

İnsanın âhengi kâinatın âhengi gibidir. Tabiatında âheng vardır. Tabiatındaki bu âhengden dolayı âhenge ve buna dâir her şeye yatkındır, kulak kabartarak dinler veya hoşuna gider.

Yalçın Çetinkaya
(Yenişafak, 08.10.2017)

28 Eylül 2017

Varlık duada kendini bulur


Duanızı edin. Gücünüzün buna, ancak buna, bilhassa buna yeteceği haberi verilmiştir. Verilen haberin alınan haber haline girmesi insanlık tarihi olarak adlandırılmaktadır. Bu yüzden haber değeri taşıyan her hangi bir şeye omuz silkmeniz sizin insanlığınızda yıkıcı tesir uyandırır. Siz bu vakıaya da omuz silkebilirsiniz. Umursamazlığınız duanız olur böylece. İnsanı diğer bütün yaratıklardan dili, duası değil, dilindeki, duasındaki şuur ayırır. Susamadan içmek, açlık hissi içindeyken yememek insana mahsustur. Sözün rehberliği insana mahsus sahanın açılmasını sağlar. İnsanî faaliyetin hududunun şiirle çizildiğine şahit oluruz. Varlık şahit olunan vesilesiyle doğan duada kendini bulur. İnsanlaşmak ve insan kalmada ısrar etmek, giderek inatlaşmak özneyi takdire rıza gösterme mevkiine yerleştirmiştir. Allah insanın yerini “âlem-i sagir” olarak tayin etmiştir. O insan kaderine küsse de, varlığını kaderine dâhil olma şevki ile bitiştirse de bu böyledir.

Doğumunuz henüz gerçekleşmemişken, daha siz dünyaya gelmeden varlık, varoluş hakkında intibalar edinmeğe başlarsınız. Akabinde bir gün veya akabindeki her günün akabindeki her gün tercihlerde bulunursunuz. Ömrünüz edindiğiniz intibalar sebebiyle ya hakkında müphem bilgiler edinmiş bulunduğunuz varlığı kendi hizanıza, nefs hizasına çekme veya nefsinizi varlığın içine düştüğü o ipham hizasına çekme tercihinde bulunarak geçecektir. Dünyada süsler eksik değildir. Dünyadaki süslerin gözleri kamaştırmasında bir haz var. İçinizdeki hislerin bu hazza mukabil, giderek bu hazza rağmen sizde cennet hasreti uyandırma ihtimali de var. Cennete mümasil hiçbir şeyin dünyada bulunmadığı keşfine açıksınız. Bu keşfi umursamayıp daha renkli başka şeyler keşfetmeği deneyebilirsiniz. Dünyayı cennet bellemek kadar dünyada cennet aramak da küfre kapılan zevatın payına düşüyor.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 28 Eylül 2017)

27 Eylül 2017

Ayder Yaylası


1994 yılında milli park, 1998 yılında ise doğal sit alanı ilan edilerek koruma altında alındı. 2006 yılında da Bakanlar Kurulu kararıyla, “Kültür ve Turizm Koruma Gelişim Bölgesi” ilan edildi. 1998 yılında doğal sit alanı ilan edilen yayla için yasaya göre valilik tarafından 2 yıl içerisinde koruma amaçlı imar planı oluşturulması gerekiyordu. Ancak, aradan 19 yıl geçmesine rağmen yayla için imar planları hazırlanmadı.

Koruma planlarının uygulanması halinde yapılaşma tipi ve yoğunluğunun ancak projeler dahilinde yapılabileceği Ayder Yaylası, her geçen gün doğal özelliğini yitirdi. Çamlıhemşin Belediyesi Meclisi, Ayder Yaylası’ndaki 290 yapıdan 158’i hakkında, kaçak ve ruhsata aykırı olduğu gerekçesiyle yıkım kararı aldı.

Kaçak ve ruhsata aykırı yapıların yıkılması için Kamu İhale Kanunu’nun ilgili maddesi uyarınca hizmet alımı yoluyla açık ihaleye çıkıldı. Ancak yıkım ihalesine katılan firma olmayınca kaçak yapılar yıkılamadı. 5 ayrı koruma kararına rağmen kaçak yapıların yükseldiği Ayder Yaylası’nda TOKİ tarafından uygulanacak Kentsel Dönüşüm Projesi için beş farklı yayla modeli hazırlanıyor.

Öncelikle kaçak ve ruhsata aykırı binaların yıkılması gerekiyor. Bu yapılmalı, Cumhurbaşkanımızın sözü yerde kalmamalı. Bu yıkım bir milat olmalı, bundan böyle turizme açılacak diğer yaylalar için örnek teşkil etmeli.

TOKİ diğer yaylalar ve bakir alanlar için bu projeleri derhal uygulamaya koymalıdır.

Bülbülü eti için öldürmeye kalkmayalım.

Ergene projesi de Sayın Veysel Eroğlu tarafından fikrî takip ile uygulanıyor. Umarız bu önemli su kaynağında balık tutulacak günleri görürüz. Haliç Projesi gibi bir “Başarı hikâyesi” olur.

Lütfen sanayi uğruna (turizm uğruna) önce kirletip sonra temizlemeye kalkmayalım. Maliyeti çok ağır oluyor.

Türkiye’nin su kaynakları fazla değil. Tıpkı Ergene gibi Gediz, Menderes, Sakarya vb. de aciliyle kirlilikten kurtarılmalıdır.

Mustafa Kutlu
(Yenişafak, 27.09.2017)

Eğitilmek için doldurulduğumuz okullarda hepimizi mahvettiler


Günlerden Pazartesi. Daha uyanır uyanmaz karşıdaki okul müdürünün merdiven başından ya da kürsüden yaptığı konuşmanın sesi odamın içine kadar geliyor. Sözcükleri tane tane duyamıyorum ama buyrukçu ses duvarlara çarpıp duruyor. Bir öğrenci olmadığım halde bu içe işlemiş, korkularımızın orta yerine kurulmuş ses beni tıpkı çocukluğumda ve gençliğimdeki gibi huzursuz ediyor. Sanki okula geç kalmışım da azar işitiyorum. Yataktan doğrulup bir süre odanın içinde telaşla dolaşıyorum, konuşma uzadıkça asabiliğim daha da artıyor. Arsız bir konuşma bu; mekanik, ruhsuz, anlayışsız, hakikatten, mevsimlerden, pınarlardan, sokak aralarından, ev içlerinden, ergen ıstıraplarından nasibini almamış güçsüz bir adamın konuşması. Şu anda bir okul müdürü olarak nutuk çeken küçük devlet memurunun histerisi bütün odayı kaplıyor. Ve ben de onun sayesinde hiçbir şüpheye yer bırakmayan bir gerçeği kendime itiraf etme cesareti buluyorum: Eğitilmek için doldurulduğumuz okullarda hepimizi mahvettiler. Şu ya da bu oranda mahvolduk; orada ancak hasar kadar başarılı sayıldık ve hakkımız olan hasar diploması elimize tutuşturulmadan da mezun edildik. Bütün o Halil’ler ve bütün o Hasan’lar yani gelecekteki mühendisliği değil şuracıktaki tamirhane çıraklığını tercih edenler de ağız dolusu küfürleri, dillere destan sevdaları, arabesk şarkılar eşliğinde yaptıkları resmi geçitleriyle bir hasara maruz kalmadıklarını defalarca ispatlayıp durdular…

Artık dönüp de ruhumuzu geri isteme şansımız yok. Onu bir ilkokulun sınıflarında, bir ortaokulun telaşlı zil seslerinde, bir lisenin sıralarında parça parça harcayarak buraya kadar geldik işte. İşte ben, şimdi evimin odalarından birinde, karşıdaki küçük memurun kendisine ait olmayan bir sesle, Tanrı’nın ülkesinden devletin ülkesine zorunlu göçe tabi tutulmuş ergenlere yaptığı konuşmayı dinliyorum. Bazı sözcükler seçiliyor ya da hafızam onları getirip bu konuşmaya ekliyor: “Gençler. Gençler. Müdürünüz konuşuyor, iyi dinleyin.” Ve benim iç sesim: Belki de mağdurumuz konuşuyor. Ama bir iç sesten daha fazlasını da söylemek lazım. Derdim, sırf modaya uymak için her ağzımızı açtığımızda eğitime, eğitim sistemine muhalefet etmek değil. Türkiye’yle ya da herhangi bir ülkeyle de sınırlı değil. Ben hâlâ çok basit bir soruya takılmış duruyorum: İnsanı bir okul kapısından içeriye girince huzursuz eden, ona geçici bir hapishaneye giriyormuş duygusu yaşatan nedir? Bir hasar diploması verilseydi, can sıkıntısı dersinden kaç aldığımızı da öğrenmiş olacaktık…

Ali Ayçil
(Gerçek Hayat, 25.09.2017)

12 Eylül 2017

Lütfi Bergen: "Ancak dua edenler ölü olmadıklarına bizi ikna edebilir."


İnanan birinin hareket ettiğinin en önemli göstergesi duadır. Ancak dua edenler ölü olmadıklarına bizi ikna edebilir.

İnsanın hareketi seferde olduğunu gösterir. Seferi olmayan biri miskindir (miskin, sakin olan, mesken-sükun). Miskin sefil, fakir değil; seferini kaybetmiş, varoluş sebebini yitirmiş, hareketini unutmuş kişi demektir. İnsan sefer için gelmiştir. Biz misafiriz. Biz yeryüzüne fırlatılmış değiliz. Allah "yeryüzünde bir halife yaratacağım" dediğine göre düşmeseydik de yere inecektik. Melekler yeryüzü için yaratılmış varlığın bilgisine, onun sefer ehli olmasına, onun yerdeki misyonuna secde etmiştir.

Sefer sofra demektir. Allah İnsan suresinde miskine, yetime, esire sofra aç demiştir.

"Ve sevdiği taamı (yemeği), miskinlere, yetimlere ve esir olanlara yedirirler." [İnsan Suresi 76: 8]

Allah Asr suresinde insanın bu üç zümreye olan görevini yapmamasını kınar: "İnsan hüsrandadır."

İnsanın halifeliği sofra açmakla ilgildir. Türkiye'de kadın hareketi sofra açmamak, yemek pişirmemek talebiyle sofradan geri kaldı. İnsanın halife olması kamusal alanda varlık bulma anlamına gelmez, sofrası yetime miskine, esire (müptela olmuşlara) açık olmak anlamına gelir.

İbrahim (as) meleklere sofra açmıştı. Hz. İsa da havarilerine sofra açmıştı. Hz. Meryem'e de sofra inmiştir. Anadolu'nun bin yıllık kültüründe Bacıyan-ı Rum sofra açar. Ahilik sofra hizmetidir.

İnsan harekettir: Sefer der vatan.

İnsan dua etmeden yaşamakla gaflete düşmektedir. Dua 'davet' demektir. İlahi planda her dua edenin duasına icabet edilir. Ancak insan acaba dua etmekte midir? Dua, kelimelerle yaşanılan mekâna-zamana mühür vurmak ama en çok benliği inşa etmek anlamına gelir. İnsan varoluşunu dua ile gerçekliğe çıkarır. Dua bir tutunmadır. İnsan dua eden bir varlıktır.

Dua insanın fakirliğinin idrakıdır: "Ey insanlar! Siz fakirsiniz." [Fatır 15]

Dua ölmeye hazırlanmaktır. İnsan ölmeye gelmiştir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

İsmaililer: Tarihleri ve Öğretileri


İsmaililer, en büyük ikinci Şii İslam topluluğu olup yaklaşık pek çok ülkeye dağılmış olarak yaşamaktadırlar. Yirmi yıllık bir araştırmanın ürünü olan bu kitap, İslamın oluşum döneminden günümüze dek İsmaililerin tarihlerinin ve öğretilerinin izini sürüyor. Erken Fatımiler, Fatımilerin altın çağı, Tayyibi Mustali dönemi ve Moğol istilası öncesi İran ve Suriye’nin Nizari İsmailileri dahil olmak üzere her aşama ayrıntılı bir şekilde anlatılmıştır. Son bölümde modern İsmaili toplulukların, özellikle de Nizarilerin sosyo-ekonomik gelişmelerinin tarihi verilmiştir. Çeviriye temel alınan son baskıda, yazar metni güncellemiş, kaynakçayı genişletmiş ve fotoğraf eklemiştir.

“Hem kalınlık olarak hem de içerik olarak tek kelimeyle devasa. Daftary uçsuz bucaksız kaynaklarla ve aşırı karmaşık bir konuyla olağanüstü bir şekilde başa çıkmış.”
- Robert Irwin, Journal of Royal Asiatic Society

“Daftary’nin çalışması İsmaili tarih araştırmalarında bir dönüm noktasıdır.”
- David O. Morgan, History

“Daftary, İsmaililerin uzun ve karmaşık tarihlerinin her aşamasını belgelendirmiş.
- Paul E. Walker, Journal of the American Oriental Study

11 Eylül 2017

Mevlana ve Yunus Emre buluşması: Sonsuz Yol (Endless Path)


Albüm fikri Mahsa'dan çıktı. Mahsa, Secret Ensemble için iki yıl önce İstanbul'a geldiğinde bana Yunus Emre'yi sordu. Hz. Mevlana'nın bir sözünü Mahsa'ya aktardım. Rivayet edilir ve tekke erbabı da bilir ki Hz. Mevlana Yunus Emre için "Hangi manevi menzile vardımsa onda bir Türkmen kocasının ayak izini gördüm" der. Mevlana'nın Yunus Emre için böyle bir şey söylemesi Mahsa'yı oldukça etkiledi. Böyle bir niyet peydah oldu içinde ve "Gel, beraber bir Mevlana ve Yunus Emre albümü yapalım. Onların beraber yürüdükleri yolu anlatalım" dedi. Albümün adı da bu yüzden Endless Path (Sonsuz Yol).


Böyle bir albümün nasıl kaydedileceği sorundu. Bu sorunu KKV Records prodüktörü Erik Hillestad çözdü. Geçen sene benimle bu albüm için toplantı yaptıklarında bir mekan tavsiye etti. Oslo'da dağların tepesinde Emanuel Vigeland MüzesiTaş bir bina. İçinde ressamın çizdiği resimler var. Resimler ışıktan zarar görmesin diye hiç ışık almıyor. İçeriye eğilerek girdiğimiz ufacık bir kapı var. O kapıdan sızan ufak bir ışık ile önümüzü görüyoruz. Bu müzede dokunduğunuz her şey 22 saniye uzuyor. 22 saniye uzayan bir efekt düşünün. Sound olarak içeride müzik yapmak son derece zor. Çünkü en zorlandığımız konu mekandan yayılan seslere hakim olmaktı. Ses mühendisiyle beraber biz de o sıkıntıyı çektik. Albümün hikayesini o mekanda çok güzel anlattık. Erik Hillestad bizim ne yapmak istediğimizi çok güzel anlamıştı.


Türkiye'de orijinal müzik üretme konusunda sektörün çok ciddi tavsiyelere ihtiyacı var. Şunu anladım ki müzik mekanla örtüşmediği zaman senden bir şey almıyor. Yapacağın müziğe ait bir mekan ya da bir ambians bulamadığın zaman gerçekten kendinden bir şey çıkaramıyorsun. Çıkardığın şeyler hep suni. Kayıt yaptığın stüdyolar gibi. Bu en başta bana çok ciddi bir tecrübe oldu. Çok minimal bir icra yaptık ama çok fazla şey anlattık buna da bu mekan sebep oldu.


Albüm kayıt aşaması beş gün sürdü. Bir albüm süreci içerisinde yapılabilecek en zor şeyi yaptığımızı düşünüyorum böyle bir mekanda kayıt yaparak. Gerçekten beş gün çile doldurduk. Karanlıkta hiç birbirimizi görmedik. Canlı kayıt yapan insanlar bilirler saatlerce prova yaparsınız. Canlı kayıt cesaret ister okuyucu ve icracılar açısından. Biz o cesareti konuşmuyoruz bile. Enstrümanların sesleri sürekli birbirine karışıyor. Perküsyon vurduğu zaman başka bir şey duyulmuyor. Mekan herkesi terbiye etti. Herkesin müziğini, tekniğini, nefsini terbiye etti. Mekanın izin verdiği şeyler ve o izin ölçüde bir müzik çıkardık.

Coşkun Karademir
(Yenişafak, 10.09.2017)

Ali Şükrü Bey'in Tan Gazetesi


Tan ga­ze­te­si­ni ta­nı­tan bu ki­tap, Ah­met De­mi­rel’in da­ha ön­ce ya­yım­la­dı­ğı­mız Bi­rin­ci Mec­lis’te Muha­le­fet: İkin­ci Grup baş­lık­lı in­ce­le­me­si­ne bel­ge­sel bir kat­kı ni­te­li­ği ta­şı­yor.

Bi­rin­ci Mec­lis’te Trab­zon Me­bu­su ola­rak gö­rev ya­pan Ali Şük­rü Bey’in sa­hi­bi ve baş­ya­za­rı ol­du­ğu Tan, 19 Ocak 1923’te İkin­ci Grup’un gö­rüş­le­ri­ni yay­mak ama­cıy­la yayın ha­ya­tı­na atıl­dı. Haf­ta­da al­tı gün ya­yım­la­nan ga­ze­te, baş­ya­za­rı­nın bir­kaç ay son­ra hâ­lâ tam ola­rak ay­dın­la­tı­la ma­yan bir ci­na­ye­te kur­ban git­me­si ne­de­niy­le to­pu to­pu 68 sa­yı ya­yım­la­na­bil­di. De­ği­şik kü­tüp­ha­ne­le­re da­ğıl­mış Tan’la­rı bi­ra­ra­ya ge­ti­re­rek ha­zır­la­nan bu der­le­me­de, ön­ce İkin­ci Grup’un te­mel gö­rüş­le­ri, son­ra ga­ze­te­nin içeri­ği de­ğer­len­di­ri­li­yor. Ar­dın­dan, he­men he­men tü­mü Ali Şük­rü Bey ta­ra­fın­dan ka­le­me alın­mış başya­zı­la­rın ta­ma­mı­nın, önem­li bu­lu­nan baş­ya­zı dı­şın­da­ki ya­zı­la­rın ve yi­ne Ali Şük­rü Bey’in hazırladı­ğı “Halk ve Hü­kü­met” baş­lık­lı ya­zı dizi­si­nin çev­rim­ya­zı­la­rı­na yer ve­ri­li­yor.

Ga­ze­te­nin ya­yım­lan­dı­ğı sı­ra­da en önem­li gün­dem mad­de­si­ni oluş­tu­ran Lozan gö­rüş­me­le­riy­le il­gi­li ya­zı­la­rın her bi­ri önem­li bir bel­ge ni­te­li­ğin­de. Ay­rı­ca bir­çok ya­zı­da ele alı­nan ko­nu­la­rın, güncel tartışmalarla da kesişiyor ol­ma­sı özel­lik­le dik­kat çe­ki­yor. Araş­tır­ma­cı­la­rın ol­du­ğu ka­dar, ya­kın ta­ri­hi­mi­ze ilgi du­yan her­ke­sin “bir şey­ler” bu­la­bi­le­ce­ği, Tür­ki­ye Cum­hu­ri­ye­ti’nin ku­ru­luş gün­le­ri­nin da­ha iyi an­la­şıl­ma­sı­na katkı­da bu­lu­nan önem­li bir kay­nak.

İletişim Yayınları, 2. baskı - Ağustos 2017, 288 sayfa, 25,50 TL

Salâhattin Köseoğlu'nun Milli Mücadele Hatıraları

Salâhattin Köseoğlu bir Osmanlı subayı olarak başladığı askerlik hayatını Balkan, Çanakkale savaşlarıyla, Kafkas-Doğu Cephesi kumandanlığıyla sürdürdü. Mütareke döneminde Anadolu’ya ilk geçenlerdendir. Merkezi Sivas’ta bulunan Üçüncü Kolordu’nun Kumandanlığına getirildi ve Kazım Karabekir’in On beşinci, Ali Fuat Cebesoy’un Yirminci Kolordusuyla birlikte Anadolu hareketinin dayandığı başlıca askerî birliklerden birini yönetti. Kolordusuyla birlikte Sivas Kongresi’nin güven içinde yapılmasını sağladı. 1920’de kolordusu lağvedilip Merkez Ordusu’na dönüştürülünce, Aralık 1920-Nisan 1923 arasında Birinci Meclis’in çalışmalarına Mersin milletvekili olarak katıldı. İkinci Grup’un kurucuları arasında yer aldı. Meclis’in üstünlüğü, başkumandanlık kanunu, seçim kanunu, temel hak ve özgürlükler ile İstiklal Mahkemeleri konusunda Birinci Meclis’te muhalefetin en önemli simalarından biri oldu. Nisan 1923’te kurulan İkinci Meclis’e katılmadı.

Ahmet Demirel tarafından titizlikle hazırlanan Salâhattin Köseoğlu’nun anıları, Birinci Meclis’in en heyecanlı günlerinin ve İkinci Grup’un tarihinin en önemli kısımlarına ışık tutuyor. Bu anılar aynı zamanda İkinci Grup’un kuruluşu, kuruluş tarihi ve İkinci Grup’un bugüne kadar bilinmeyen tüzüğü gibi önemli tarihsel noktaların bilinir hale gelmesini de sağlıyor.

“Kanaatime göre cumhuriyet hakiki manasıyla memlekette oturmamış, halkın kalbinde, dimağında yerleşmemiş, onun akideleriyle, adetleriyle intıbak ve ünsiyet edememiştir. İdare tahakküm devresinden feragat ve samimiyet devresine intikale kadar hadisatın neler göstereceğini kimseler bilemez. Her boş geçirilen gün, ömürler pahasıdır."
- Salâhattin Köseoğlu

İletişim Yayınları, 1. baskı - Eylül 2017, 440 sayfa, 35 TL

Mecma-ül Bahreyn'e vardığım zaman



Mecma-ül Bahreyne vardığım zaman
Hızrı bulup candan kölesi oldum
Ledün ilmin bana eyledi ihsan
Sırrı sırrullahın tamamı oldum

Can kulağı ile beni dinleyin
Ey arifler ehli Hakk'a söyleyin
Birleşerek beni tavaf eyleyin
Çünkü la mekanın mekanı oldum

Her bir tarikattan istifa ettim
Tarik-i hudaya iltica ettim
Ey Harabi hakka iktida ettim
Şükür bektaşiyy'ül melami oldum

Edib Harabî

"Cümle vücud içre baktı. Zatından zatına muhabbet eyledi. Aşka geldi. Ol dem nefesinden nefes verdi... Sual olunmadı: "Buğday mı nefes mi?" diye. Evvel ahir nefesindi... Nefes alındı; la mekandan mekana gelindi. Nefes verildi, alındı, verildi... dembedem... Çünkü her dem bu demdir, dem bu dem. İlk alınandır nefes. Her dem alınıp verilendir nefes. Son verilendir nefes. İlk an, son an "bir nefes"..."
- Hüseyin Albayrak

Aşk atına süvar olan âşıklar



Aşk atına süvar olan âşıklar
Ölünceye kadar yorulmaz imiş
Hakkı can gözüyle gören sadıklar
Bu fani dünyaya sarılmaz imiş

Arifler mal için etmez teftişi
Cümlenin muradın veren bir kişi
Bir gerçeğe taktıranlar kirişi
Değme tokmak ile kırılmaz imiş

Kiraman katibi cümleyi yazan
Berhudar mı olur doğrudan azan
Fırsat elde iken sermaye kazan
Eli boş divana varılmaz imiş

Bahçesini serçeşmeden suvaran
Muhabbet meyvesi biter firavan
Ehl-i Beytten çerağını uyaran
Kıyamete kadar kararmaz imiş

Sıdkî der yar olma kavl-i yalana
Sakın emeğini verir talana
Bunda al-evlada muhib olana
O divanda sual sorulmaz imiş

Sıdkî Baba

08 Eylül 2017

Lütfi Bergen: "Rızk-erzak bağı kırıldı."


Rızk kelimesinin erzak kelimesiyle olan bağı da kırılmıştır.

Bu kırılma nedeniyle "rızkımı arıyorum" ifadesiyle aslında "kamusal alandaki statümü korumam gerekir" kastedilmiş olunur. Oysa kamusal alan kavramı çatışma alanıdır. Farklı söylemlerin, tavırların ve aslında rekabetin yaşadığı burjuva toplumsallığıdır.

Rızk aramayı kamusal alana ve bu alandaki statütüsünü koruma refleksine tahavvül eden Türkiye'deki dindarlık kendi anlam dünyasından koptu. Dolayısıyla klasik toplumsal zamanındaki rızk arama tahayyülüyle günümüz toplumsal zamanın rızk için yaşama kaygısı birbiriyle çatışmaktadır.

Klasik zaman dindarlığı rızkı içinde yaşamasını asgari düzeyde temin eden erzak ve eşyaları görüyordu. Modern zaman dindarlığının rızkı içinde hayalleri vardır. Milyonluk konutlar, lüks arabalar. Üstelik bu arayış mahalleyi terketme refleksidir.

Oysa klasik zaman dindarlığının servet büyüklüğü mahalleyi terk niyeti taşımazdı. Çünkü rızk topluluğa (cemaate) inmekteydi. Bu nedenle günümüz Müslümanlarının poğaça-simit peşinde koşturmaları mahalle hayatını terkin neticesidir.

Modern Müslümanlar sofra açamamaktadır. Oysa rızk sofraya inmektedir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

07 Eylül 2017

Şerif Mardin vefat etti

Şerif Mardin hoca vefat etmiş. Her okuyucusunda hakkı olan muazzez bir kişilik, aykırı bir zihin, kuvvetli bir kimyaydı. Allah rahmet etsin.

Teknoloji üzerindeki kontrolünü yitirmiş insan


Ölçüsüzlüğünün sınır tanımazlığı ile insan teknolojiyi doğaya saldırganca bir meydan okumanın aracı olarak kullandığından bu yana, kendini doğanın efendisi olarak görmüştür. Teknoloji insanın en temel ihtiyacı olan açlığı ortadan kaldırmak amacıyla toprağı ekip biçmek ve masallardaki bolluk ülkelerini gerçeğe dönüştürmek için bir araçken, bugün açlığın gelişmiş ülkelerde çoktan ortadan kalktığı bir dünyada artık insanın en temel ihtiyacı haline gelen mutluluk ve onu gidermenin yolu olan hazzı doyurmanın bir aracına dönüşmüştür. Teknoloji başından itibaren insanın yoksun olduğu şeyleri gidermenin bir aracı olarak, yok ettiklerini yeniden var etmenin de vaatlerini taşımıştır. Böylece insan ve teknik birbirine bağımlı hale gelmiş, yok etme ve var etme döngüsünde varlığı vazgeçilmez bir yer edinmiştir. Bu sürecin nasıl sonuçlanacağını elbette bilmek imkânsız, ancak günümüzde insanın teknolojiye olan bağımlılığı arttıkça, diğer insani pek çok şeyden uzaklaştığını görmemek de imkânsız.

İnsan türünün kendisi tarafından yok edileceğini düşünmek her ne kadar olası görünmese de, bilimkurgu filmleri bu olasılığı işleyerek aslında bir uyarı mekanizması görevi de görmektedir. Gelecek, bugünün kodlarıyla okunduğunda hiç de parlak görünmüyor. Makine sermaye sahiplerinin elinde ve kontrolünde olmaya devam ettikçe ve sermaye sahipleri daha fazla para hırsıyla hareket etmeye devam ettikçe, gelecek insanın yarattığı şey karşısında yenileceğinin işaretlerini şimdiden bize gösteriyor. Teknoloji üzerindeki kontrolünü çoktan yitirmiş olan insanın bir sonraki türe yol açacağını, dolayısıyla kendi türünün sonunu kendi elleriyle getirmeyeceğini, hele yapay zekâ hakkında kehanetlerde bulunan bilim insanlarının sesleri yükselirken, kim garantileyebilir?

Dilek Özhan Koçak
(Birikim, 06.09.2017)

05 Eylül 2017

Vicdanını o denli kaybetmek mümkünmüş demek ki


Asıl, çağrımız, seslenişimiz, talebimiz karşılıksız kaldığında, hitabımız yankılanamadığında, muhatap bulamadığımızda ölür içimiz. Hüsranların en büyüğüdür bu. İnsan ancak onu düşünen hiçkimse kalmadığı zaman gerçekten ölür.

Bir de şu var o halde: Vicdan verili, biyolojik kuruluşumuzda içerilmiş ve tamamlanmış bir kendilik değildir. Her seferinde aynı geriye-dönüşlü jestle içimizdeki nüvelerini keşfetmemiz, pratik etmemiz, aktüelleştirmemiz gereken ruhsal bir potansiyeldir. Ölmüş çocuklarının yasını tutmaya bile izin verilmeyen, buna vakit bile bulamamışken, çünkü başlarına gelenin ne olduğunu henüz idrak bile edememişken, o kederli anaları meydanlarda yuhaladığımızda çoktan vicdansızlığın kör kuyusuna düşmüş oluruz.

Vicdanını o denli kaybetmek mümkünmüş demek ki. Bugünkü hayatımız sefil bir iktidar ve güç mücadelesinden ibaret hale gelmişse eğer, en temeldeki güç ve tahakküm ilişkisinin mantığını serbestleştiren iktidar arzusuyla şişmiş bir ruhumuz varsa, vicdanın pınarları kurumuş demektir. Çünkü vicdan bir mütekabiliyet ve ortaklık alanından, ötekinin -ve kendimizin- varlığını gözetme ve eşdeğer sayma kapasitesinden neşet eder. İnsan olmak böyledir işte: Hem ağır bir yük hem de eşsiz bir armağan.

Erdoğan Özmen

Tüketim ekonomisine karşı kanaat ekonomisi


İsraf haramdır diyoruz, açık büfe açıyoruz. Dünya hiç bu kadar insafsız olmamıştı. Bir yanda açlıktan-susuzluktan ölenler, öte yanda vur patlasın çal oynasın tıkınanlar.

İnsanların kalkınmaya-ilerlemeye-refaha koşması esasen nefsin emrine girmelerindendir. Oysa aslolan “kanaattir”. Halk arasında bunu ifade eden bir söz var: “Yılan yılan olduğu halde toprağı kanaat ile yalar”. Toprak biter mi?

Bitiyor işte, okyanuslar kirleniyor.

İnsanları korkuya sevk eden nüfus artışı ve çoğalan nüfusu besleme endişesi. Çarklar bunun için dönmeli diyorlar.

Oysa dünya büyük.

Bugünkü nüfusunun elli katını bile besler. Ekmekler çöpe atılmasa, açık büfeler kurulmasa, su-hava-toprak kirletilmese, mevcut konfordan ve tüketimden vazgeçilse. Teknolojinin yıkımı terkedilse. Hız ve hazzın peşinden koşulmasa. Kısası nefsin kışkırtmalarına insan kapılmasa daha huzurlu, gelecekten emin olacak.

Dünya için reçete şudur: Tüketim ekonomisine karşı kanaat ekonomisi.

Kanaat hakim olursa insanoğlu ne doğal kaynakları böyle vahşice tüketir, ne de kendini harap eder. Kalkınma-ilerleme-zenginlik-refah denilen seraptan kurtulur.

Ne olacak yani; beş kap yeme, karnını şişirip ilaca-doktora gitme. Böyle söyleyince ilaç sanayii ne olacak, diyorlar. Ben iktisatçı değilim. Ama bir yolu bulunur diyorum. Yeter ki uzmanlar yeni enerji kaynakları bulma yolundaki çalışmalarını tüketimi kısma yolunda harcasınlar.

Az ye, az uyu, az konuş. Sana bir şey olmaz. Olursa nane-limon kaynatırsın bir şeyin kalmaz. Ne depresyon, ne obezite, ne diyet, ne kozmetik, ne moda, ne otomobil, ne yat, ne kat.

İnsanları fukaralığa mı çağırıyorsun?

Hz. Peygamber’in hayatına çağırıyorum. Bir öğünde kaç kap yemek yiyordu. Kaç kat elbisesi vardı. Nasıl bir evde oturuyordu? Ne kadar sadaka veriyordu?

O devir başka, bu devir başka.

Eh, âhir zamandayız. İnsanoğlu âhir zamanda azacak.

Zenginlik dediğin nedir ki; gönül zengin olmayınca.

Mustafa Kutlu

İlahi bağışlara istihkakımız var mı?

Dünya düzeninin ideolojik aygıtları aracılığıyla sürdürdüğü kitlesel propaganda kampanyaları karşısında eleştirel ve bilinçli farkındalıklar oluşturamıyor, sorgulayıcı bilinç inşa edemiyor, dolaysız hesaplaşmalar yapamıyoruz. Sahte varoluşlar, hangi kültürde, hangi toplumda olursa olsun, gerçek, sorumlu ve bağımsız tercihler yapamıyor. Sahte varoluşlar sebebiyle gündelik dünyanın sıradan/bayağı gerçekliğini aşamıyoruz.

İslam toplumları da dahil olmak üzere bütün toplumlarda ahlaki ve düşünsel dürüstlüğün/içtenliğin kaybı sebebiyle, aydınlar ve entelektüeller, konumlarının gerektirdiği sorumlulukları üstlenemiyor. Konjonktürel nedenler ve koşulların baskısı sebebiyle aydınlar/entelektüeller, resmi amaçların/söylemin/beklentilerin hizmetine giriyor, resmi yanlışlara ortak oluyor. Ahlaki ve düşünsel dürüstlüğümüzü kaybettiğimiz için, İslam’ın sadece sembolik ve folklorik bağlamda var olmasının ne anlama geldiğini, bir anlam taşıyıp taşımadığını gündeme getiremiyoruz. Bu konuyu gündeme getirmemek için her yola başvuruyoruz. Hangi anlamda ve bağlamda olursa olsun, var olmanın mevcut olmakla mümkün olabileceğini hiç bir şekilde hatırlamak istemiyoruz.

Bir tarafta kapitalizmin, sekülarizmin, liberalizmin, içerisinde yaşadığımız toplumdaki fiili-somut-maddi-belirleyici-sorgulanamayan mevcudiyeti karşısında; öte tarafta ise aziz İslam’ın belirleyici-tayin edici olmayan soyut varoluşu karşısında anlaşılması ve izah edilmesi asla mümkün olmayan sorunlu bir kayıtsızlık sergilemeye devam edebiliyoruz. Toplumlarımız, halklarımız ve geleneğimiz, hep bir ilahi bağış-lütuf-mucize bekliyor. İlahi bağışlara, lütuflara istihkakı olup olmadığını ise hiç düşünmüyor.

Atasoy Müftüoğlu

29 Ağustos 2017

Necmettin Alkan: "NİLİ olmasaydı, İsrail'in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı."


Yakın tarihimizin klişeden uzak yerlerine yolculuk yapmayı seven bu hususta akademik literatüre katkılar sağlayan bir tarihçimiz, Necmettin Alkan...

Hocayla son çalışması "Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı" penceresinden bir söyleşi yaptık. Faydalı olmasını temenni ederim.

Yağız Gönüler / twitter.com/ekmekvemushaf

***

Necmettin Bey, evvela yeni kitap hayırlı olsun. Oldukça ilginç bir konu. Her kitabın bir hikâyesi vardır sözüne binaen, isterseniz kitabın hikâyesiyle başlayalım. Kitabın fikri ve materyalleri nasıl ortaya çıktı, yazım süreci nasıl oldu, sizden dinleyelim.
Evet, doğrudur. Her kitabın bir hikâyesi vardır. Son kitabımın hikâyesi Almanya’da doktora yaptığım yıllara kadar geri gidiyor. Üniversite kütüphanesinde rast geldiğim Alexander Aaronsohn’un hatıratını tercüme ederek yayınlamıştım. Kitap yayınlandıktan sonra Popüler Dergisi’nin editörü, kitap ve Aaronsohn kardeşler hakkında bir makale yazmamı rica etmişti. Ben de Alexander, kız kardeşi Sarah ve ağabeyi Aaron hakkında bir makaleyi kaleme alarak dergiye göndermiştim. Türkiye’de akademiyaya intisab edip yoğun bir çalışmaya sürecine girdikten sonra bu konuyla ilgilenemedim. Öylece bıraktım. Bu senenin başlarında Kronik Kitap’tan Adem Koçal’ın Alexander’ın hatıratını yeniden yayınlama teklifini getirince, ben kendisine kitaba bir giriş yazarak bu kardeşlerden ve kurdukları NİLİ örgütü hakkında bilgi vermeyi teklif ettim. Adem Bey’in bunu kabul etmesi üzerine çalışmaya başladım. Fakat neticesinde öyle bir eser ortaya çıktı ki, Alexander’ın hatıratı bu çalışmaya ek olmuştu.

Son dönemde Orta Doğu’daki casusluk faaliyetlerine yönelik kitaplar dikkat çekiyor. Sadece tarih okuyucusunun değil, bu kitaplardan roman keyfi alan okuyucular da bir hayli fazla. Biz işin tarihi/siyasi tarafına bakalım ve soralım; sizce neden orta doğu ve casusluk faaliyetleri bu kadar ilgi çekiyor?
Kadim tarihin merkezlerin biri olan Orta Doğu her bakımdan önemlidir. Öncelikle modern medeniyet tarihinin dinî ve kültürel birikiminin tamamı buradandır. Bir Sümer, Babil, Asur ve Mısır medeniyeti ve kültürünü kaldırın veya çekin alın Batı Avrupa Medeniyeti diye bir şey ortada kalmaz. Matematikten mimariye, mimariden astronomiye, astronomiden dine ve dinden siyasete. Her şey kadim Orta Doğu’dan Greklere, Greklerden Müslümanlara, Müslümanlardan Avrupalılara ulaşıyor. İkinci olarak ise modern seküler ve laik Avrupa’nın manevi ve kültürel zamkı olan dinin ki bu Hristiyanlıktır, kökeni de aynı şekilde Orta Doğu’dur. Hz. İsa ve Havarileri Filistinli Yahudilerdir. Bir Yahudi peygamberi idi. Modern Hristiyanlıkta fazlaca Pagan Roma-German etkileri olsa da önemli oranda Filistin kökenli Yahudilik de etkilidir. Son olarak ise takriben son iki yüzyılda ise işin içine bir de coğrafî-stratejik hesaplar da girmiştir. Özellikle de 1798 senesinde Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgali bu emperyal rekabeti Orta Doğu’ya taşımıştır. Bu bölgede bolca çıkan petrol ve doğal gaz bütün bunların tuzu biberi olmuştur. Son kertede İslâm ülkelerinin ve Müslümanların bir şekilde kontrol altında tutulmak istenmesi de bir neden olarak zikredilebilir. Özetle ister maddî ve isterse manevi olsun, fark etmez. Avrupa ve Avrupalı emperyal güçler Orta Doğu ile ilgilenmek zorundaydılar ve hâlen de zorundadırlar.

Kitapta antisemitizmi “Modern Yahudi Karşıtlığı” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız? Ve bir de dünkü antisemitizmle bugünkü antisemitizm arasındaki en mühim farklılıklar nelerdir?
Bana göre, antisemitzim ya da Yahudi karşıtlığını bu şekilde ikiye ayırmak doğru bir tercihtir. Kadim Yahudi karşıtlığı çıkış itibarıyla dinîdir. Yani Hz. İsa’nın, Yahudiler tarafından dönemin Roma vâlisen şikâyet edilmesi üzerine çarmıha gerilmesi hususunda Hıristiyanlar Yahudileri suçlamaktaydılar. Onlara göre Hz. İsa ete kemiğe bürünmüş Tanrı’dır ve Yahudiler Tanrı İsa’yı putperest Roma düzenine şikâyet ederek onun öldürülmesine neden olmuşlardır. Dolayısıyla onlara göre, Yahudiler Tanrı katilidir. Avrupa’daki Yahudi karşıtlığının sosyo-psikolojik ve teolojik zemini budur. Zaten Hıristiyanlıkta eskiden beri olan gelen ezeli günah inancından dolayı, eskiden işlenen bir günahın daha sonraki nesillere intikal ettirilmesi ve bundan dolayı da sonraki nesillerin itham edilmesi kolaydı. Bu şekilde Yahudiler doğrudan Tanrı katili olarak görülmeye ve Yahudilerden nefret edilmeye başlandı. Yani Avrupa’daki Yahudi karşıtlığı aslında doğrudan teolojik/ilahiyat sorunudur. Modern Yahudi karşıtlığı ise bize göre 19. yüzyılda daha seküler ve dünyevi bir şekilde almıştır. Bu sıralarda Yahudiler siyasi, iktisadi ve kültürel olarak sorunlu görülüyordu. Bundan dolayı da Avrupa’da istenmiyorlardı. Bunların Avrupa’dan atılması için de Yahudi karşıtlığı daha seküler bir tonla gündeme geliyordu. Aslında burada antisemitizmin özündeki teolojik çekirdek hiçbir zaman kaybolmadı. Modern zamanlardaki Yahudi karşıtlığı daha seküler bir renge bürünse de özündeki dinîlik hiçbir zaman yok olmamıştır. Dinî olan karşıtlık, dünyevî olanlar kaplanmıştır diyebiliriz.

Siyonizm kelimesinin kökünün Yahudi dinî metinlerinde Kudüs’ün yerine kullanılan “Siyon”a dayandığını, yüzyıllar sonra ilk olarak 1886’da Matthias Birnbaum tarafından siyonizm kavramına dönüştürüldüğünü söylüyorsunuz ve siyonizmi "Seküler Siyasî Milliyetçilik” olarak tanımlıyorsunuz. İki aşamalı (1. Dünyanın her yanındaki Yahudilerin Filistin’e göçü - 2. Filistin'de İsrail'in kuruluş serüveni) dediğiniz siyonizm hareketinde NİLİ örgütünün en ciddi faaliyetleri neler olmuştur?
Bize göre Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için İngilizlerle anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Osmanlı Dördüncü Ordusu’ndan topladıkları istihbarat bilgileri karşılığında İsrail’in kurulması sözünü gayri resmi olarak aldıklarını düşünüyorum. Bu hususta elimizde somut bir belge olmamasına karşın, Aaron Aasrohn’un Londra’ya gidip orada yaptığı gizli görüşmeler buna işaret ediyor. Bu arada Aaron’un Londra’daki temaslarında İngiliz Siyonistler devreye giriyorlar. Sykes-Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu, Nili’nin istihbarat faaliyetleriyle ve Aaron’un pazarlıklarıyla örtüşüyor. NİLİ diye bir örgüt çıkıp, böyle bir istihbarat faaliyetinde bulunmasaydı, İsrail’in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı diye düşünüyorum. En azından İngiliz desteği bu kadar erken ve kolay alınamazdı.

Aaronsohn kardeşlerin dünya üzerinde bir benzeri var mı pek bilmiyorum lakin “görevleri” itibariyle insanı şaşırtan bir yapıları var. Alexander Aaronsohn, propagandist, Aaron Aaronsohn diplomat ve Cemal Paşa’nın danışmanı, Sarah Aaransohn kadınlardan sorumlu. Bir de Absalom Feinberg var, radikal bir şair. Bu görev dağılımı kendi istekleriyle mi oldu yoksa birileri tarafından tevdi mi edildi?
Bahsettiğiniz şekildeki bir görev dağılımını kendilerinin yaptığını düşünüyorum. Mantıklı bir dağılım burada söz konusu. Mesela Alexander, daha önce Amerika’ya gitmiş, oradaki Siyonist çevreleri tanıyor. Bir de eğer Filistin’den kaçmasa Osmanlı zaptiyesi kendisini yakalayacaktı. Dolayısıyla Amerika’ya kaçıp orada propaganda faaliyetlerini yaptı. Ağabeyi Aaron bilinen bir ziraatçı. Avrupalı Siyonist çevreler kendisini tanıyor. Bunların referansı ve desteğini alarak İngilizlerle rahat görüşebilirdi. Böyle de oldu. Geriye Sarah kalıyor. Genç ve güzel bir kadın Sarah ise dikkat çekmeden faaliyetleri yürütebilirdi. Yani şartların ortaya çıkardığı bir görev dağılımı var.

NİLİ çok amatör bir oluşum gibi görünüyor bilhassa kuruluş aşamasında. Eğitim ve donanım anlamında yardım alıyor mu? İngilizlerle sıkı bir temas var metinlerde okuduğumuz kadarıyla, yani bir "ikna süreci" de söz konusu. Ciddiyetlerine inandırma konusunda zorluk mu yaşıyorlar? 
Evet. Tabii ki. Mesela Sarah İskenderiye’ye gittiğinde orada bir eğitim alıyor. İngilizleri ikna ise kolay olmuyor. Önce Alexander bir teşebbüste bulunuyor. Ciddiye alınmıyor. Ardından Aaron devreye giriyor. O da Avrupalı etkin bazı Siyonistleri devreye sokup, öyle ikna ediyor İngilizler. Yoksa İngilizler başlangıçta bunları ciddiye almıyor. Hatta bunlardan karşı istihbarat diye şüpheleniyorlar da.

Kritik zamanda hayati istihbarat" tanımınız akıllara Teşkilat-ı Mahsusa’yı getiriyor. Bu bir teşkilatın, örgütün ya da ekibin en mühim vasfı olsa gerek. Belirli bir uzmanlığı gerektirdiği de bariz elbette. NİLİ’nin hayati istihbaratlarına dair neler anlatmak istersiniz? 
Mesela Dördüncü Ordu’nun Suriye, Ürdün ve Filistin bölgesindeki dağılımları, asker sevkiyatları, ağır topların durdukları konumları, çöldeki su kaynaklarının yeri gibi bilgiler zikredilebilir.

Bir propaganda malzemesi olarak “mağduriyet ajitasyonu” hâlâ yoğun biçimde kullanılıyor. Bunu başta Almanya ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde görmek mümkün. Sanki tüm ülkeler gittikçe “geçmişle hesaplaşma” yapmaya girişiyorlar gibi bir izlenim de var. Kimi doğal, kimi mecburi. NİLİ, mağduriyet ajitasyonu konusunda ne tip propaganda faaliyetleri gerçekleştirmiş?
Maalesef öyle. Avrupa’da çeşitli çevrelerdeki Türk ve Müslüman karşıtlığının bir tezahürüdür, bu tür ajitasyonlar. Özellikle de Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecindeki etnik ve milliyetçi çözülmeye karşı tedbir alan Osmanlı hükümetleri hep bu tür ajitasyonlarla bir şekilde etkili tedbir almaları engellenmiştir. Önce Balkanlar ve ardından da Anadolu’da maalesef bunu fazlasıyla uygulamışlardır. Filistin örneğinde ise NİLİ aynı şeyi yapmıştır. Avrupalı çevrelerden destek alabilmek için bu tür ajitasyonları yapmışlardır. Alexander, Aaron ve Sarah doğrudan Ermeni Tehciri’ni kullandılar. Belli bölgelerdeki Ermenilerin savaşın sonuna kadar Suriye’de zorunlu iskâna tabi tutulmasını, Türklerin/İttihâdçıların bir Hristiyan karşıtlığından ortaya çıkan bir mezalim olarak takdim ederek, sıranın Yahudilere de geleceğini iddiasını yoğun bir şekilde işlemişlerdir. Mesala, Alexander hem İskenderiye’de hem de Amerika’da makaleler yayınlayarak bu konuları işlemiş, bir de meşhur hatıratını yayınlamıştır. İngiliz istihbaratı bu kitabı altı dile tercüme ettirerek dağıtmıştır.

İngilizlerin müteşekkir olduğu bir örgüt NİLİ. Başta burun kıvırsalar da belli ki hizmetleri onların orta doğuda, bilhassa Filistin topraklarındaki emelleri hususunda önemli bir yere sahip. “Niye her taşın altından İngilizler çıkıyor?” gibi cevabı bariz olan bir soru sormayacağım ama bir İngiliz Dışişleri yetkilisine “onlar için ne yapsak hizmetlerinin karşılığını ödeyemeyiz” ve General Macdonough’a “onların istihbaratı olmasaydı Allenby kazanamazdı" dedirten tabiri caizse ince işler neydi?
Elbette. Bu ifadeler doğrudan NİLİ mensuplarının topladıkları istihbarat bilgileriyle alakalıdır. Bana göre bu ifadelerde hiçbir abartı yok. İngilizlerin Filistin ve Suriye başarıları biraz da bunlarla alakalıdır.

Sizinle 2012'de “II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası” üzerine bir söyleşi yapmıştık. Aradan 5 sene geçmiş. NİLİ meselesinde, “Abdülhamidî diplomatik tavır”a dair bir şeyler yakalamak mümkün mü? Sultan NİLİ'den ya da bazı safhalarından haberdar mı? Son sorumuz buydu. Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.
Eyvallah. Sultan II. Abdülhamid bu süreçte tahtta değil. Malum 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmiş, yerine Mehmed Reşad geçmişti. Fakat ilginç bir bilgi, Aaron Aaronsohn yurtdışı tahsilinden Filistin’e döndüğünde bölgede Siyonist propaganda yaptığına dair haber alınınca Anadolu’ya sürgüne gönderiliyor. Bu takriben 1908 Jön Türk İhtilali öncesine tekabül ediyor. Sultan Hamid, Jön Türklere yaptığı gibi onu da belli bir maaş karşılığı sürüyor. Fakat Jön Türk İhtilali’nin ardından Filistin’e dönmesine müsaade ediliyor. Tıpkı Mekke Şerifi Hüseyin’in İstanbul’u terk edilmesine izin verilmesi gibi. Bu iki örnek Sultan II. Abdülhamid yönetiminin böylesi ayrılıkçı aktörleri tespit etmesi ve kontrol altına alması noktasındaki başarısını gösteriyor. Fakat hükümdarlığının son yıllarında artık bu dikkati göstermiyor. Sonrası ise malum.

Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

Necmettin Alkan, Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı (Kronik Kitap, 192 Sayfa)
İncelemek ve satın almak için: kitapyurdu.com

27 Ağustos 2017

Osmanlı mahalle sistemine ancak mahalleden birinin kefaletiyle girilebilir

Başörtülü yazarlar bazı makalelerinde "mahalleye geri dönmeliyiz" fikrini işliyor. Diğer yandan kadının aktif-özne olmasını savunuyorlar. Bu iki istemin birbiriyle çelişik olduğunu Osmanlı mahalle sistemi hakkında biraz araştırma yapan her akademisyen bilmek durumundadır.

Osmanlı mahalle sistemine ancak mahalleden birinin kefaletiyle girilebilir. Mahalle sistemi erkek olsun kadın olsun özneliği silmektedir. Yani mahalleye malı-mülkü olan giremez. Kefaleti kabul edilen bir kefille mahalleye girilebilir. Mahalleye girmenin bir bedeli var. Ör:mülkiyeti öncelikle komşunuza-mahalle sakinine satmaya mecbursunuz. Aksi halde ön-alım davası açılır. Osmanlı Mahallesinin giderleri için avarız akçası ödemeye mecbursunuz. Osmanlı mahallesi cemaattir. Yani özne kimlikler mahalle kimliği içinde erimek zorundadır.

Mahalle sisteminde Batılı İnsan Hakları Teorisi işlemez. Örneğin suçların şahsiliği yoktur. Faili meçhul hırsızlık halinde ahali bedeli öder. Oysa Türkiye'de başörtülü kadın yazarlar insan hakları teorisini savunmaktadır. O halde "mahalleye geri dönelim" söylemi çelişkilidir. Mahalleye girebilmek için gereken kefalet çok ağır bir yükümlülüktür. O kişinin her malî-ahlâkî-dinî amel ve niyetine kefalet verilir. Bugün müslümanlar bırakın kefil olmayı, birbirlerine borç bile veremiyor. O halde "mahalleye geri dönmek" nasıl olacak?

Bursa kadısına 1577 tarihli bir emirde "her mahallenin imamına tenbih edesin ki mahallinde kefülsüz kimesneyi temekkün ettirme" yazılmış.

Kefalet sağdan-soldan-aşağıdan-yukarıdan 40'ar hane arasında gerçekleşiyor. Bu durumda hane başına 6-7 kişi yaklaşık 1000 kişi. Bu bin kişi mahalleye kim girdi, ahlakı nasıl, ne iş yapar gibi soruları soruyor. Çünkü o ailenin kusurunun maddi sorumlusu mahalle sakini. Böyle bir mahallede kimse özne olamaz: "Bedenim bana ait" diyemez. Çünkü mülkiyetin dahi sana ait değil. Bu durumda insan hakları ve mülkiyet-toplumsal sözleşme çalışan başörtülü kadın yazarların Osmanlı hukuku bilmediği ortaya çıkıyor.

Osmanlı mahallesine girmek onun ibadetine, inancına, kültürüne dahil olmak anlamına gelmektedir. Mahalle sakinleri mahallenin bekçisini, temizlikçisini istihdam ettiğinden içlerine karışmasına izin verdikleri kimseden azami riayet bekler.

Mahalle, birlikte gülen, birlikte ağlayan, birlikte kazanan, birlikte ibadet eden cemaatin bireyler üstü ortak yaşamı alanıdır. Oysa başörtülü kadınların özneleşme-özgürleşme talepleri koca-baba-oğullar (erkekler) karşısında dahi "biz" değil "ben" demeyi öne çıkarır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

21 Ağustos 2017

Osmanlı tarihine dair okuduklarınızın çoğu efsaneydi


BUGÜNE KADAR OSMANLI TARİHİNE DAİR
OKUDUKLARINIZIN ÇOĞU BİRER EFSANEYDİ…

Osmanlı tarihinin kaynaklarına inildiğinde birçok abartılmış olay ve efsanevî şahsiyet görmek mümkün. Bu durumda okurlar şu soruyu sormakta çok haklı: “Kaynakları bile böyleyse, biz kendi tarihimizi nasıl öğreneceğiz?

İşte bu soruya cevap verebilmek için Osmanlı tarihçiliği konusunda tüm dünyanın parmakla gösterdiği Halil İnalcık, özel olarak araştırdığı 18 konuya özel bir dosya hazırlar ve bu dosyaya şu ismi koyar: Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler.

Halil İnalcık kitabına Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde Rumlarla olan irtibat, İzmir’i fethedip Bizans’ı ürküten Türk komutanı Çaka Bey, son araştırmalar eşliğinde Ertuğrul Gazi’nin gerçek hikâyesi gibi kuruluş döneminin en önemli sayfalarıyla başlıyor.

Kitabın devam eden sayfaları arasında Çelebi Mehmed’in iktidar yolu, İstanbul Kuşatması’ndaki kritik üç gün, İstanbul’un fethi gibi oldukça şaşırtıcı ve kritik konular mevcut.

Boğazların 800 yıllık tarihi ve İstanbul, Sultan II. Osman’ın katli, iç savaş döneminin en merak edilen şahsiyeti Kösem Sultan, Sultan I. İbrahim’in hal’i ve katli, Osmanlıların Avrupa’da Protestanlığın yayılmasındaki rolü ve son olarak İnalcık’ın Türk Tarih Kongrelerinin değerlendirmesi ile kitap son buluyor.

Araştırmalara özgünlük kazandıran ve birer kanıt değeri taşıyan fotoğraflarla Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler’de Halil İnalcık, koca bir imparatorluğu yeniden ayağa kaldırıyor. Bu kitap sayesinde, size öğretilenlerin üzerine daha fazla bilgi koyabilir ya da bildiklerinizin sadece bir efsaneden ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Kronik Kitap, 272 Sayfa

Casusların ortasındaki Osmanlı ve NİLİ


CASUSLARIN ORTASINDAKİ OSMANLI…
Yıl 1915… Yer Ortadoğu…

Bugüne kadar Türkiye’de üzerine çok az araştırma yapılmış, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Filistin’de kurulan tarihin en gizemli casusluk örgütlerinden biri; NİLİ.

Osmanlı ordusu Ortadoğu’yu savunmak için birçok cephede mücadele etmektedir. 1915’te Aaron Aaronsohn önderliğindeki bir grup gencin oluşturduğu NİLİ örgütü, işleri iyice zorlaştırmaktadır. Memur olarak Osmanlı karargâhına sızan örgüt üyeleri orduya dair gizli bilgileri İngiltere’ye vermektedir.

Osmanlı istihbaratı bir yandan NİLİ’yle meşgulken diğer yandan bölgedeki “baş belası” İngiliz casus Lawrence’la da adeta savaşmaktadır. Lawrence’ın hazırladığı Hâşimî İsyanı’nı uygulayan Mekke Şerifi Hüseyin de Büyük Arap Krallığı’nı kurabilmek için casuslarla iş birliği yapmaktadır.

Yakın Çağ Osmanlı Tarihi uzmanlarından Prof. Dr. Necmettin Alkan’ın hazırladığı bu eserle, okurlar hem soluksuz bir şekilde Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’da cereyan eden casuslar savaşını okuyacak hem de Türkiye’de ilk defa hakkında derin bir araştırma yapılan ve Filistin’in kaderini belirleyen NİLİ casusluk örgütüyle tanışacak.

Modern Orta Doğu’nun şekillenişini merak edenler için kaynak niteliği taşıyacak kitapta okurlar şu soruların cevaplarını bulabilecekler:

Aaronsohn kardeşler NİLİ’yi nasıl kurdular?
NİLİ’nin faaliyetlerinde Cemâl Paşa’nın bir ihmali var mıydı?
Aaronsohn kardeşler neyin karşılığı olarak İngilizlerle iş birliği yaptılar?
NİLİ casusları ve Lawrence birlikte hareket ettiler mi?
NİLİ’nin Filistin Cephesi’ndeki Osmanlı mağlubiyetindeki rolü nedir?
Osmanlı istihbaratı içlerine sızan NİLİ’yi nasıl çökertmişti?

Kitapta okurları, NİLİ’nin önemli isimlerinden Alexander Aaronsohn’un 1916’da Amerika’da propaganda için yayınlanan “Türk Ordusu’yla Filistin’de” hatıratının Türkçe tercümesi de bekliyor.

Kronik Kitap, 192 Sayfa

Başlı başına bir medeniyet: Kudüs


TARİHİN İÇİNE SIĞMAYAN,
TÜM COĞRAFYALARIN ÖTESİNDE,
BAŞLI BAŞINA BİR MEDENİYET: KUDÜS

14 Mart 1948 günüydü. O gün İngilizlerin Filistin’den ayrıldıklarını, Yahudilerin İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettiklerini, Arapların savaşa girdiklerini gördü. Bir ihtilaf Kutsal Toprağı alevlere boğacak ve alevler bir daha da sönmeyecekti. Bu kitap ihtilafın doğuşunu anlatıyor.

Şehir tarihi, dinler tarihi, kültür tarihi… Hiç şüphe yok ki dünyada Kudüs’ten başka, tüm bu konulara tek başına cevap verebilecek bir şehir yok. Kudüs bir şehirden çok daha ötesi olduğu gibi çağlar öncesini ve sonrasını kendinde buluşturan başlı başına bir medeniyet.

Kudüs… Ey Kudüs, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında iki kesim tarafından parçalanan Kutsal Kent’in, Kudüs’ün dramatik ve olağanüstü öyküsünü anlatıyor. Larry Collins ve Dominique Lapierre, titiz ve sıkı bir araştırma süreci elde ettiği bilgileri etkileyici bir üslupla okuyucuya aktarıyorlar. Filistin’i bölmek için Birleşmiş Milletler’deki oylama ve oylamanın Yahudiler arasında yarattığı sevinç ve Araplar arasında yaşanan keder, Tel-Aviv – Kudüs karayolu boyunca yaşanan savaşlar, 1948 yılı Mart ayı sonlarında Kudüs’ün neredeyse aç bırakılması, Hurva’nın tahrip edilmesi ve Eski Şehir’in yıkılmasına neden olan saldırılar, İsrail Devleti’nin ilan edilişi, Arap Lejyonu’nun Kudüs’e girişi, Deir Yassin ve Hadassah Hastanesi katliamları gibi dramatik, önemli ve günümüze dek yankıları devam eden olayları Arap ve Yahudi aktörler üzerinden tüm ayrıntılarıyla anlatıyorlar.

Elinizdeki kitapta Kudüs’e dair her şeyi, bir arada bulabileceksiniz. Bazen siyaset ve politika, bazen tarih ve coğrafya, benzersiz fotoğraflar, önemli tarihler, yeni okumalara yönlendirebilecek devasa bir kaynakça…

Kudüs… Ey Kudüs, sizi hem bir roman gibi peşinden sürükleyecek hem de bir belgesel gibi sarsacak.

Kronik Kitap, 608 Sayfa

Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez


Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var.Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen.

Korku kültüründe vatandaşın sahibi devlettir. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır. Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir.

Doğan Cüceloğlu
(Hürriyet, 20.08.2017)

İslam dünyasının entelektüel portresi, Fatih Sultan Mehmed’dir

1481 yılında Costanzo da Ferrara'nın yaptığı bir bronz madalya üzerinde
Fatih Sultan Mehmed.
Fatih, bugün Batı ve Doğu dediğimiz dünyanın ortak noktalarını birleştiren bir hükümdardı. Hep söylediğim gibi ne Rönesans İtalya’sında ne Reformlar Almanya’sında böyle hazırlıklı biri görülmez. Kimse eski Yunanca metin okuyup Venedik elçisiyle kendi dilinde tartışmak, Farsça divan yazmak, Arapça çetin ceviz metinleri okumak kabiliyetine sahip değildi. Evet, İslam dünyasının entelektüel portresi, Fatih Sultan Mehmed’dir. Geride kalanların hepsi sahte çift sütunlu (Pseudo-dipteros) anıt girişleri gibidir. Bir âlemin temsilcisinden söz edilirken en iyisine bakılır. Mektep kaçkını kasabalıların yorumlarının da bu gibi portrelerin tasvirine girişmekten uzak tutulması gerekir.

Yeni Türkiye’nin aydını doğrusu fazla haddini bilmez bir adam tipi. Bunların içinde çok ilginçlerini bilirim. Mesela Fatih’in ne içtiğiyle uğraşırlar. Ben söyleyeyim, hükümdarın göze batmış bir içki tercihi ve mönüsü yoktu. Sarhoşlukla ilgili bir vakası, bir yazısı da görülmüyor. Bu meraka nereden saplandıklarını anlamıyorum. Büyük padişahın kayıtlı tek zararlı yiyecek seçeneği deniz ürünleriydi. İflah olmaz gut (nekris) hastalığı da bundan ileri gelmiştir. Diyete dikkat etmeyen bir savaşçı, süvari hastalığıdır bu. Bütün büyük komutanlarda, mesela 17’nci asrın önemli komutanı Dük de Condé’de görülür.

Julian Raby gibi ve Allah’a şükür Celal Şengör gibi Fatih’in okuduğu kitaplarla ilgilenen insanlar da var. Kütüphanesini başkalarının kütüphaneleriyle mukayese ediyorlar. Bizdeki kıt zekâlılarsa Fatih’in olmayan şarap mönüsü veya utanmaz bir yazarın yaptığı gibi, anlamadıkları şiirdeki sözde erkek aşkıyla ilgileniyor. Böyle namalum olaylara meraklar ancak boş beyinlere hastır. Biraz kitap okuyun.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 20.08.2017)

17 Ağustos 2017

“Yarın bize taze gerilim gerekecek”


AKP yarattığı gerilim ortamının “yaratıcısı” olduğu kadar “kurbanı” da. Bu, özellikle Haziran seçiminin açtığı gediği kapatmak için başvurulan mücadele yöntemiyle zıvanasından çıktı. Şimdi AKP, kendisine muhalif olmayı suç olarak görmeye başlamış durumda. Muhalefet lideri yürüyüşe çıkmış! Olur a. Sen de söyleyeceğini söylersin, hatta gırgır geçersin, falan. Ama öyle olmuyor. Örneğin bugün, Cumhurbaşkanı “…bu içeride olan zat ile alakalı Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa şaşırmayın ha…” diyor. Şimdi, “içeride olan zat”ın “suçlu” olduğu, onu hapse atan mahkûm eden mahkemenin de inandırıcılık veremediği bir iddia. Ama Tayyip Erdoğan’a göre bu zaten kesinleşmiş bir şey. Şimdi onunla bağlantısı “ortaya çıkarsaKılıçdaroğlu da “suçlu” olacak.

AKP iktidarı bu şekilde icat edilmiş bir “suçlar denizi”nin ortasında bir “masumiyet ve doğruluk” adası olarak duruyor. Ama “suç denizi”ni genişletmek için bunca çaba, o adanın kendisini de erozyona uğratmakta. AKP’ye muhalif olan herkes, AKP’ye muhalif olmakla “suç işliyorsa”, yurt içinde, yurt dışında bu muhalefet büyür, büyür ve AKP’yi de yutar. Ama AKP durup böyle bir gelişme ihtimalini düşünme imkânına sahip değil.

Bugün bu kadar gerilimle idare ediyorsa, yarın daha fazlası gerekli olacak. Bunun denetimi de AKP’nin elinden çıkmış. Bugün Büyükada’da toplantı yapan dünyanın en sakin ve demokrasiye vurgun insanlarını toparlayabiliyor. Cumhurbaşkanı ta bilmem nereden onların “suçlu” olduğunu ilan ediyor. Çünkü AKP iktidarına (OHAL’ine vb.) suç lazım, suçlu lazım. Arkadan AKP’nin “basın”ı “kaos toplantısı” falan diye, gerçeklikle ilgisi olmayan şeyleri fütursuzca yazabiliyor.

AKP’nin açtığı bu çığırı kapatma imkânı var mı? Başlattığı süreci durdurabilir mi? AKP’nin içinde “Bu yol nereye varır?” diye endişeyle düşünenler var şüphesiz. Ama onların da görmesi gerektiği gibi, binilen taşıt denetimden çıkmış. Kendi kendini üreten bir hız ve enerjiyle gidiyor. “Yarın bize taze gerilim gerekecek”. Günün gerçeği bu.

Dolayısıyla bunca yıllık iktidar gerçekten bir “ustalık” kazandırmadı. Bu “yedi düvel’le kavgalı” duruma “ustalık” demek herhalde mümkün değil. Ustalık gerekli yer ve zamanda gerekli müdahaleyi yapmak demektir. AKP ise kendi gidişine müdahale edemez durumda.

Murat Belge
(Birikim, 14 Ağustos 2017)

Tevilin işlevsel hikmeti


Bir usul ve teknik olarak tevil, dini çoğullaşmanın ve dini alandaki zenginliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Türkiye özelinde selefilikten tasavvufa, modernistlerden cami cemaatine kadar uzanan çoğul dini alanın oluşmasında, dini metinlerin her daim tevil edilmesinin önemli bir payı vardır. Kişilerin kendi gereksinimlerine ve koşullarına karşılık gelen bir dini yorumu benimsemesi, hayatın olağan akışının bir sonucudur. Oysa Türkiye’de siyasal egemenliği ele geçiren bütün sağ iktidarlar bu akışa, kendi ihtiyaçlarına göre bir yön vermeye çabalamış ve dini alandaki dağınıklığa siyasi bir istikamet verme arzusunda olmuştur. Bu konuda gerçek bir başarı elde eden şüphesiz AKP hükümetleri oldu. Bu başarıyla birlikte tevil meselesi, dini alanın meselesi olmaktan çıkarak siyasal-sosyal meseleleri yorumlamanın yollarından birine dönüştü.

Ortalama bir sosyal bilim merakı olan herhangi birinin bildiği üzere, siyasal-sosyal alanın kutsal metinleri yoktur. Dini metinlerde vaaz edilen genellemeleri, gündelik hayatın şimdisini açıklamak için kullanmak ise heyecanlı hatipler için elverişli olsa bile, toplumsal analiz söz konusu olduğunda, özcü bir sabuklamaktan öteye geçmez. Dinin, dini alanın, siyasal iktidarlar tarafından ele geçirilmesi, dine ait bir usul olan tevili, hızla siyasal-sosyal meseleleri tevil etmenin bir aracına dönüştürmektedir. Böylece kitlelere dini ahlak vaaz etmek ile ahlaki yozlaşmaları dini malzemelerle savunmak arasında herhangi bir mesafe kalmaz. Tutarlılık ya da erdem, hikmet ya da irfan ilk elden terk edilir ve bunların yerine hamaset ve yalan, kibir ve riya doldurulur. Ortaçağ Katolik Hristiyanlığının Avrupa deneyimi bunun örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla sadece Türkiye özelinde değil, dini alanı kendi boyunduruğu altına almayı başaran siyasal iktidarların egemenlik koşullarında gerçekleşmesi mukadderat olan bir süreç... Çünkü siyasetin değişim hızı ile dinin değişim hızı birbirinden çok farklıdır ve siyasal değişimlere uyum sağlamaya zorlanan dini teviller, bu değişime uyum sağlamaya zorlandıkça yozlaşmaktan kurtulamaz. Kolaylıkla uyum sağladığında ise dini anlamda bir değeri kalmaz, pespaye siyasetlerin elbezine dönüşür. Böylesi koşullar altında kaçınılmaz olarak, yalan ve iki yüzlülük toplumsal ve siyasal hayatın temel prensiplerinden biri haline gelir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘Müslüman entelektüel’ olarak anılan kişilerin neredeyse hiçbirinin bugün özgül karşılığının bulunmamasının; İslami kamuoyu için kanaat önderi kabul edilen bazı kişilerin meczuplukla fırıldaklık arasında bir yere sıkışmış olmasının; özellikle dini meselelerde itibar edilen birçok ismin ciddi bir itibar erozyonuna uğramış olmasının ve birçok dini cemaatin AK Partinin yereldeki örgütlenme ağları olarak algılanmasının nedenleri arasında yukarıda bahsi geçen sürecin ciddi bir etkisi var.

Son referandum ile birlikte, halk tarafından seçilen Meclis iradesinin, yani parlamenter demokrasinin sonuna gelindiği de ilan edildiğine göre, kendini, iktidarın doğal temsilci olarak gören İslamcıların, din işleriyle uğraşanların ve cemaat liderliği yapanların iktidar aygıtı olmaktan başka hiçbir işlevlerinin kalmayacağı söylenebilir; bu işin trajik kısmı. Komedi kısmı ise Kemalizm sonrasında şekillenen yeni otoriter rejimin ideolojik söyleminin ve toplum mühendisliği aymazlığının, dün İslamcılık içerisinde yer alan ve bugün partizan olmaktan başka bir çareleri kalmamış gibi gözüken kişiler tarafından uzun yıllar boyunca eleştirilmesidir. Kişinin kendi sözüyle sınanması büyük imtihan... İşte burada, Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın bileşenlerinden biri olan yalan ve iki yüzlülük bir sosyal norm olarak çelişkilerin üstünü örtebilmek için fütursuzsa ortaya salınıyor. Tevilin işlevsel bir hikmeti varsa, o da burada devreye giriyor.

Polat S. Alpman
(Birikim, 17 Ağustos 2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.