29 Aralık 2017

“Doğum ve ölüm” kavramları özelinde, eski Türklerin geliştirdiği inançlar nelerdir? Bu inançların, sonraki yüzyıllarda benimsenen yeni inançlara etkileri olmuş mudur?

Orta Asya coğrafyası dediğimiz bu sert iklimli uçsuz bucaksız bozkır, oralarda yaşamakta olan muhtelif Türk topluluklarının inançlarını şekillendiren en temel faktör olmuştur. Bir defa bunu unutmayalım ve ne demek olduğunu iyi düşünelim. Onların inançlarında gördüğümüz, günümüz tarihçilerinin “tabiat kültleri” tabir ettiği inançlar, bu coğrafyanın ürünüdür. Pek çok toplumda olduğu gibi eski Türklerde de ruh ve ahiret inancı vardı. Bu yüzden ölüm her şeyin bittiği bir son değildi. Ruhun kuş olup uçarak bedeni terk ettiğine inanılırdı. Dede Korkut hikâyelerini hatırlayınız. Ölmüş ataların ruhları da tabiat kuvvetleri gibi kutsaldır. Atalar kültü dediğimiz güçlü inanç, bunun sonucudur. Mezarları ziyaret edilir ve onları memnun etmek için adaklar adanır. Ata ruhlarının aileyi koruduğuna inanılır.

Türkler göçebe olmalarına rağmen cenazeyi bir köşeye atmazlar, ölüye büyük saygı duyar ve çeşitli merasimlerle onu ya defnederler veya Kırgızlarda olduğu gibi (bilhassa sert kışlarda donmuş toprağı kazıp mezar yapmak hayli güç olduğu için olsa gerek) yakarlardı. Ölüm sonrası uygulamalar arasında: Yas tutmak, ölünün mezarı başına “balbal” tabir edilen mezar taşlarını dikmek ve cenaze yemekleri sayılabilir. Halkımız bunların ölünün arkasından mutlaka yerine getirilmesi gereken “olmazsa olmaz” İslami inançlar olduğuna inanır. Oysa bunlar İslam’a değil Türklere ait şeylerdir.

Ahmet Yaşar Ocak
(Karar, 28.12.2017)

28 Aralık 2017

At Kitabı


"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!"

Bizi edebiyatımızla tanıştıran bu ilk dizeler, bin atlının yola revan olup zaferler kazanıp çocuklar gibi şen olduğu o akınları, nal sesleriyle birleştirerek zihinlere nakşetmiştir.

Dünyanın ilk bilimsel at eğitim kitabı Kikkuli isimli bir at eğitimcisi tarafından MÖ 15. yüzyılda Hattuşa-Boğazkale’de yazılmıştır. Kikkuli metni Xenophon’un at eğitim kitabı Hippike’den tam bin yıl öncesine aittir.

Türkçede atın rengini, özelliklerini, organlarını, yaşını, koşumunu, hareketlerini ifade eden zengin bir kelime dağarcığı bulunmaktadır.

Atlara mezar yapılmıştır, mesela, 2. Osman’ın atı Süslü Kamir’in mezartaşı Üsküdar’dadır.

18. yüzyıl mahkeme kayıtlarından atların çalındığını, at sahiplerinin yılmadan atlarının izini sürdüğünü, at pazarlarında kaybolan atları aradığını görmekteyiz.

İnsanlar gibi atların da şecere kayıtları bulunmaktadır. Osmanlı donanmasında at gemisi tabir edilen gemilerle asker, malzeme ve hayvan taşınmıştır.

Emine Gürsoy Naskali
Kitabevi Yayınları, 800 Sayfa

Şeyh Şamil ve Kafkasya:
Mücadele - Sürgün - İskân


Elinizdeki bu kitap; Anadolu, Rusya ve Kafkasya tarihi açısından önemli bir isme ve faaliyetlerine odaklanmaktadır. Şeyh Şamil ismini “işitmeyen yoktur. Şamil anıldıkça Kafkasya hatırlanır. Kafkas düşünüldükçe Şeyh Şamil yaşar. Bu iki kelime her zaman için müteradiftirler.

Şeyh Şamil’in 19. yüzyıl ortalarındaki Rus yayılmacılığına karşı mücadelesi; Kafkasya başta olmak üzere Anadolu ve Rusya’yı da içine alan bir coğrafyayı önemli ölçüde etkilemiştir. Şeyh Şamil’in, Rusların bölgeyi işgalini yaklaşık 30 yıl geciktiren mücadelesinin kırılması; Kafkaslardan Anadolu’ya yoğun bir göç dalgasını beraberinde getirmiştir. Başta Çerkesler olmak üzere çeşitli Kafkas halkları Anadolu’ya gelerek yerleşmiştir.

Elinizdeki bu kitap, Şeyh Şamil’in doğumu, gençlik yılları, Müridizm Hareketi, Ruslarla mücadelesi, Çerkeslerin Anadolu’ya sürgünü ve iskânı ile söz konusu süreçlerin edebiyata yansımaları gibi çeşitli konular üzerine kaleme alınmış 11 makaleden oluşmaktadır. Şeyh Şamil ve Kafkasya, 19. yüzyıl ortalarında yaşanan ve günümüz Anadolu’su ile Kafkasya’sını şekillendiren olayları akademik bir bakış açısı ile incelemektedir.

Kitaba katkıda bulunanlar Süleyman Nazif’in 1914 yılında yazdığı aşağıdaki satırların günümüzde de geçerli olduğuna samimiyetle inanmaktadır:

Bu perişan satırlarla o ünü ebedi olan o kahramanın ne olaylarını/yaptıklarını tasvir etmek emelimdir, ne simasını resm eylemek haddim. Şeyh Şamil’in hayatı hakkında geniş bilgiye sahip olanlar, bildiklerini yazıp yayınlarlarsa hem İslam tarihine, hem milletlerin tarihine hizmet etmiş olurlar. Şeyh Şamil gibi büyük bir adamın namına böyle nakıs birkaç satır yazmak yetmez. Ciltlerle kitaplar yazılmalı, yüzlerle abideler yapılmalıdır.

Mehmet Ali Bozkuş, Hakan Yazar
Kitabevi Yayınları, 245 Sayfa

25 Aralık 2017

Muhafazkârlaşma adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir

Türkiye’de siyasal düşünce tarihinin sağlıklı bir biçimde yazılamamasının en önemli nedenlerinden biri kavramlarla değil niyetlerle konuşuluyor olmasıdır. İnsanlar neye taraftar veya karşı oluşlarına göre anlam yüklüyor kelimelere. Her kelime, her anlam çerçevesi bir niyeti ima ediyor. Başka bir deyişle hiç kimse birebir yalın anlamların karşılığını konuşamadığı için gölgeli kelimeler kullanıyor.

...

İslamcılık Türkiye’de, her zaman için bu toplumun dinamik unsurlarına yansıyan ve ‘kültürel ve toplumsal’ meşruiyete sahip tek akımdır. Geldiğimiz süreçte İslamcılığın diri, düşüncel ve aksiyoner karakterini tehdit eden en büyük kırılmalardan biri muhafazakarlaşmadır. Muhafazkârlaşma siyasal ve küresel iktidarlar karşında uzlaşarak tezlerinden vazgeçilmesi karşılığında; adaletin, merhametin sesinin boğulması demektir. Bugün hem İslamcılığın muhtevasının boşaltılmasına yol açacak hem de İslamcılığın anlaşılmasının önündeki yanılsama muhafazakarlaşmadır.

...

Yeni muhafazakâr sınıfın, zıddına benzemeye başladığına, daha önce eleştirdiği davranış normlarını aynen benimsediğine bir kez daha tanık oldum. İnsanların helalinden kazanıp helalinden harcamaları ile lümpen, saygısız bir şekilde servetini gösteriş vesilesi yapması arasında fark var. En azından toplumsal planda sergilenen sonradan görme zenginlik alametlerinin, değişimden çok yozlaşma işareti olduğu söylenebilir.

...

Türk aydın tipinin iki önemli özelliği var: Toplumu ile yabancılaşma pahasına Batılılaşmaya tapınması, değişim ve ilerlemecilik iddialarına rağmen statükodan yana olmasıdır. Kendini toplumu değiştirmeye adamış bizdeki aydın kadar dünyada toplumuna yabancılaşmış başkaca bir örnek az bulunur. Bu yönüyle de ‘dünyanın en yalnız/aydını’dır Türk aydını. Paradoksal biçimde yalnızlığına, toplumsal ve kültürel temelsizliğine rağmen güçlü. Gücünü yaslandığı statükodan ve statükoculuğundan, sermaye-iktidar ilişkilerinden alır.

Âkif Emre, Müstağrip Aydınlar Yüzyılı
(Büyüyenay Yayınları)

20 Aralık 2017

Kendini beğenmenin sebepleri

(…) Büyüklenmenin başlıca dört sebebi vardır: Kahredici bir kuvvet, emredici nüfuz, ahâlinin boyun eğmesi ve kendine eş olanlarla az görüşmek. Şöyle anlatılıyor: Bir gurup Hz. Ali’nin arkasından büyük bir coşkuyla alkışlıyor, büyükleyerek yürüyorlardı. Hazret bunlara:

Yahu biraz uzak durun, pabuçlarınızın şakırtısı kulağıma girmesin. Bu gibi hâller ahmakların kalbini bozar.” buyurdular.

İbn-i Mesud arkasında yürüyen bir topluluğa: “Yahu, dönün. Bu hâl arkadakiler için zillet, öndekiler için fitnedir.” dedi.

Kays bin Hâzim rivayet ediyor: Ulvî heybeti karşısında titremeye başlayan bir zate Peygamber Efendimiz: “Kendine gel, ne korkuyorsun? Ben güneşte kurutulmuş eti yiyen birçkadının oğluyum.” Buyurarak korkudan kurtulmasını inayet buyurdular.

(…) Hz. Ömer bir gün halkı camiye toplamış, mimberde konuşma esnasında: “Ey insanlar, banim yiyecek bulamayıp halalarımın verdiği avuç avuç hurmalarla gün geçirdiğimi biliyorsunuz. Ah o günler ne günlerdi…” buyurmuşlar. Orada bulunanlardan Abdurrahman b. Avf:

Ey mü’minlerin halifesi, vallahi nefsinizi çok tahkir ettiniz, hor gördünüz” deyince, Hz. Ömer:

Sen ne söylersin? Ben yalnız kaldığım vakit o senin acıdığın nefis bana ne söylese beğenirsin; sen mü’minlerin başkanısın, senden büyük kimse yoktur, diyor. Ben de ona haddeni bilmesi için böyle yaptım.” buyurdular.

(…) Hz. Ebubekir (r.a.) kendinin mehdini, övüldüğünü işitince:

Rabbim sen beni, benden ziyade bilirsin. Ben de nefsimi övenlerden ziyade bilirim. Tanrım; beni onların zannettiklerinden hayırlı kıl. Onların bilmeyip, senin bildiğin, yanında mâlum olan kusurlarımı da affeyle. Beni bunların sözleriyle muaheze eyleme, azarlayıp darılma.” diye dua ederdi.

Mâverdî, Yüce Hedefler Kitabı
(Hazırlayan:Yaşar Çalışkan, Büyüyen Ay Yayınları)

Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz


İnsanımızın bütün dertlerini, en manasız taraflarını bile sevecek kadar tanıyıp bilen, bilmekle kalmayıp, bütün bunların acısını üzerinde duyduğunu düşünen ve nihayet okuduğumuz frenk kitaplarını susturarak kendi sesimizin duyulmasını sağlamaya çalışan yerli ve millici arkadaşların düşüncelerinde bir cansızlık olduğu gözüküyor.

Yazdıkları şeylerde, Tanpınar’ın kastettiği, içinden yaşamışlığın sıcaklığı yok. Bu nedenle kolay karikatürize edilebilen, insanların cansız nesnelere kolay dönüşebildiği bir yerli ve millilik bu. (İdris Küçükömer’in ‘Türkiye’de sol sağdır sağ soldur’ demesi gibi ‘Türkiye’de doğucular batıcı batıcılar doğucudur’ desek yeridir.)

Bilenler bilir ki Anadolu’da ‘yerli’ kelimesi insanlar için kullanılmaz. ‘Yerli tohum’dan, ‘yerli gübre’den, ‘yerli domates’ten, ‘yerli inek cinsleri’nden bahsedilir ama insanın yerlisinden bahsedilmez.

Belki ‘yabancı’ manasında ‘yaban’ denilen kişiler vardır ama yerli denilenler -Tanpınar’ın genç yazarının behsettiği türde- gerçekte olmayan, kuklalardır. Anadolu’da kimse kendisinin yerli –ve de milli- olup olmadığını sorgulamaz (İstanbul’a mahsus bir maraz mıdır diye sorası geliyor insanın.)

Belki de gerçek yerlilik kim değil ne sorusunun cevabında gizlidir ve aynı toprağın üzerindeki herkesi eşitleyen bir geniş yüreklilik gerektirir.

Ahmet Erkan Koca
(Serbestiyet, 20.12.2017)

Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın


Kafka’nın Gregor Samsa’sı, kafa sesiyle tıpı tıpına şöyle düşünür: “Ailesi, dünyanın fakir insanlardan beklediği her şeyi yerine getiriyordu” (Gülperi Sert çevirisi, T. İş Bankası Yayınları) ya da belki şöyle: “Dünyanın yoksullardan beklediğini onlar fazlasıyla yerine getiriyordu” (Vedat Çorlu çevirisi, İthaki Yayınları). Eninde sonunda dünyanın yoksullardan bir beklentisi olduğunu; Gregor Samsa’nın babası, annesi ve kız kardeşinin bu beklentiyi sınıfsal konumlarına yakışır bir çalımla, hem de fazla fazla yerine getirdiğini biliyoruz. Baba, banka memurlarına kahvaltı taşır; anne, başkalarına dikiş dikerek kendini tüketir; kız kardeş, müşterilerin arzularına göre koşturup durur. Başkaları için, diğerlerinin ihtiyaçlarını, arzularını gidermek için durup dinlenmeden, çalışırlar. Bu uyum, dünyanın beklentisi ile yoksulun, böğrünü kolaya alıştırmama azmi arasındaki uyum yani, ürpertici. Çünkü adaletsiz dengeye, “dünyanın dengesi bu/böyle”deki içeriğe bir kesinlik katıyor. Dünya bekleyecek; yoksul, yoksulca davranacak. Bir tür derviş edasıyla, kabulüyle belki. Yoksulluk, sadece yoksunluğu, güçlüğü, imkânsızlığı ya da idare etmeyi değil; –iyiden iyiye alışkanlık kazanmış bir beklentiyle– bünyesinde göz tokluğunu, gönül zenginliğini ve bilgeliği barındıran fakirliği, fakir gibi yaşama halini de kapsayan, çeperi geniş bir sözcük. Fakiranelerinde fakirce yaşayan, alçakgönüllü ve çalışkan insanları var dünyanın.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Jülide Sarıeroğlu’nun Asgari Ücret Tespit Komisyonu toplantısında sarf ettiği “işçi (ve işverenden) fedakârlık bekliyoruz” cümlesi, en çok dünyanın yoksullardan beklentisini kendinde hak görerek hatırlattığı; (böylelikle bir anlamda) yoksullukta bir sabit, değişmeyen ve değişmeyecek bir öz bulduğu ve bu öze göz diktiği için ürpertici: Yoksul, fedakârlık yapabilendir. Zaten yoksun olduğunuz şeyden kısmak mümkün değil gibi görünebilir ama yoksul, hiç sahip olmadığından da kısmayı becerebilen, idareli kullanabilen, idare etmek orda dursun –her koşulda hayatta kalabilendir. Mesela yoksul çocukların bedenleri gıda/enerji yoksunluğunu, tasarruf dönemine girerek; büyümekten tasarruf ederek karşılıyor. Filmlerde ve öykülerde ölebilirler tabii fakat hangimiz garip değiliz ki? Bu nedenle konu asgari ücret ya da para bile olmayabilir. Konu, belki de Gregor’un bir çırpıda söyleyiverdiği “her şey”dir, yoksulluktan ve yoksulluğa dair olandan beklenen sonsuz rızadır? Yoksulun işe yarar olması gerekir. İnşaat iskelelerinden maden ocaklarına, atölyelerden ev içlerine radikal emekleriyle; dizi filmlerinde mecaza indirgenen, incelikle anlatılan hayat hikâyeleriyle işe yaramalı yoksullar.

Sema Aslan
(Birikim, 16.12.2017)

Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz


“Coca-Cola’nın “Hayatın tadı” başlıklı reklam serisinden öğrendiğimiz gibi, başarısızlıkta başarı da şahane bir şey olabilir. Reklam klibinde büyükbabasını ziyaret eden bir torun görürüz; büyükbabası okulun nasıl gittiğini sorar, genç adam bir yıl ara verdiği yanıtını verir. Sonra büyükbaba son kız arkadaşını sorar ve torun çoktan yeni bir tane bulduğunu söyler. Sonra torun büyükannesinin nasıl olduğunu sorar ve büyükbaba karısının briç kulübünden bir arkadaşlarıyla birlikte yaşamaya başladığı haberini verir. Bu noktada iki adam birbirini Coca-Cola’yla selamlar ve bize hayatın ne kadar lezzetli olduğu anımsatılır.”

Bildiğimiz anlamlarda ne anne-babanın, ne kuşak farkının, ne dede ve ninelerin aktardığı bilgilerin/masalların, ne bir kuşağın kendinden sonrakini eğitmekle yükümlü olduğu bir ilişki biçiminin, ne kılavuzluğun, ne süreklilik ve istikrarın, ne de bağların artık ortada olmadığı bir aile resmidir bu. Aynı zamanda bu, bütün kolektif örgüt ve kurumları (sendikalar, kitle örgütleri, politik partiler, ulus-devletler, aile, ve müşterek temsillerin ve kuşaklar-arası ileti ve aktarımın mahalli olarak kültür) parçalanması gereken lüzumsuz artıklar ya da modası geçmiş köhne yapılar olarak gören neoliberal ideolojinin hikayesidir. Çünkü sermayenin ve metaların bütün yerküreyi serbestçe kat edebilmesinin önündeki bütün engeller temizlenmelidir.

Yeni bir özne formunun şekillenmekte oluşundan söz etmeliyiz demek ki. Bünyevi olarak zaten var olan psikotik eğilimlerin/nüvenin giderek daha fazla aktüalize olduğu, artık sadece gevşeklik ve plastiklikle karakterize şeylere/durumlara kolayca uymaya ve yamanmaya müsait, metaların/iletişimin/enformasyonun akış hızına ve tüketime (dört bir yandan yükselen “tüket!” buyruklarına) çoktan duyarlı ve savunmasız hale gelmiş istikrarsız ve kırılgan yeni bir özne. Çünkü her türlü tarihsel bağlamdan ve süreklilikten, kuşak/sıra/zaman bilgisinden mahrum edilmiş (demek alçak gönüllüğü, borçlu olmayı, şükran duymayı unutmuş), kendi başına, kendi kıt imkan ve araçlarıyla kendini yaratmak ve icat etmek –imkânsız– ödeviyle kalakalmış günümüzün çıplak, yüzer-gezer ve yalnız bireyi. Bu çaresizlik ve muhtaçlık yüzünden biraz da, her birimiz pazarda bol miktarda bulunan çeşitli “arzu nesnelerine” sahip olmanın mutluluğun koşulu olduğuna ikna edilmiş halde değil miyiz?

Her yerde nasıl ebeveyn olunacağını, çocuklarını nasıl yetiştireceğini bilemeyen, uzman görüşleri ve tavsiyeler peşinde koşmaktan bitap düşmüş genç anne ve babalar var artık. Kendine duyduğu inancı ve güveni kaybetmiş haldeyiz her birimiz. O inanç ve güvenin teminatı olan bağlardan, ilişkilerden, yerlerden ve sembolik dayanaklardan (insanın yüceliğini ve derinliğini inşa eden sembolik boyutudur çünkü) yoksunuz artık. İnsanlık durumumuzun vehametini kavramak için, çocuklar ve gençler arasında hiperaktivite ya da depresyon tanısının ne denli yaygın olduğu ve ilgili ilaçların (concerta/ritalin ve bilumum antidepresan ve antipsikotiklerin) ne çok kullanıldığı üstüne düşünmek yeterli olacaktır. Çocukların/gençlerin aşırı hareketliliği, şiddet patlamaları, eyleme dökmeleri (acting-out) ya da keder ve ümitsizliklerinin aslında ne anlattığını, sözcüklere dökülemeyen ve dile gelemeyen şeylerin ne olduğunu dinlemek ve işitmek için ne zamana, ne dikkate ve özene, ne arzuya, dahası ne ruha ve sembolik çerçeveye içinde yer olmayan bir dünya işte.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 13.12.2017)

11 Aralık 2017

Türklerin Şeytani Masalları


Türk halk inançlarındaki korkutucu figürlerin bilinen örnekleri hayli köklü ve geniş bir konunun görünen yüzüdür. Dışarıdan bakan bir göz bu köklerin mecrasını takip ettikçe, geçtiği coğrafyaları, temas ettiği kültürleri gördükçe karşısına çıkan isimler, tabirler ve hikâyeler karşısında hayranlığı ve ürpertiyi aynı anda yaşayacaktır.

Okuyucu, Seçkin Sarpkaya’nın “Türkiye Sahası Masal ve Efsanelerinde Demonolojik Varlıklar” adlı araştırmasının rehberliğinde insanın hem merak duygusunu hem de korkularını kamçılayacak bu zengin sahayı ziyaret etme olanağı buluyor.

Bu kitap halk bilimi araştırmacıları ve halk bilimi dersi alan öğrenciler kadar Türkiye sahasındaki bir masalın, efsanenin ardına takılıp başka diyarların, uzak ama tanıdık kültürlerin etkisini keşfetmek, masalların ve efsanelerin arasında dolaşmak isteyenlerin, devlerin, perilerin, ejderhaların, cinlerin izinden gidebilecek meraklı okurların, duvarda asılı Şahmaranların, fırtınalı gecelerde kükreyen cadıların, gelinlerin canını çalan alkarılarının hikâyelerini öğrenmek isteyen okurlar için de önemli ve hayli zengin bir araştırma.

Mehmet Berk Yaltırık
Yedikuleli Mansur'un yazarı

Seçkin Sarpkaya, 
Türklerin Şeytani Masalları: Türk Masal ve Efsanelerinde Demonik Varlıklar
Karakum Yayınları, 304 Sayfa
İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/turklerin-seytani-masallari-amp-turk-masal-ve-efsanelerinde-demonik-varliklar/443708.html

06 Aralık 2017

Şehir bir şahsiyet meselesidir


Evlerimizi terk ettik. Artık betonarme konutlarda kameraların hâkimiyetinde hepimiz birer cezalı gibi yaşıyoruz. Aynı apartmanda seneler geçiriyoruz fakat komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz. İyi günde kötü günde kapıların çalındığı, hâlin hatırın sorulduğu, gönül sofralarının kurulduğu ve muhabbetin tüttüğü iklimler çok eskilerde kaldı. Kaybolan bu asil ve şerefli hayatımız artık romanlara ve romantik dizilere konu oluyor.

Çocuklarımızı sokağa göndermeye korkuyoruz çünkü oyun alanları birer birer otoparka dönüştü. Dört tekerlekli ölüm araçları arasında yitip giden çocuk oyunları, modern şiire bunalım dizeleri üretiyor. Pedagoji, psikoloji ve psikiyatri; çocukların huzurlu evlerde ve güvenli sokaklarda gösterdiği gelişimi hatırlamak istemiyor.

Yaşam vızır vızır akıyor ve hayatlarımız her geçen gün kâbusa dönüşüyor. Uyanamıyoruz. İşe geç gitmenin bile bahanesi kalmadı. Canımız sıkıldı, türlü buhranlar ve sağlık sorunları peyda oldu, yaratılış gayemizden uzaklaştık, hayatın anlamını lüks konutlarda ve yüksek performanslı araçlarda arar olduk. Artık hafta sonu gezmelerine motosikletle, teravihe ciple gidiyoruz. Diğer taraftan "Müslümanca yaşamak" üzerine söylevler dinliyoruz, köşe yazıları okuyoruz. Hiçbirimiz bu “kendi kendini kandırma” hâlinden utanmıyoruz.

Elinizdeki kitap Türkiye'nin son yıllarda geçirdiği ve hâlâ geçirmekte olduğu kentleşme süreci boyunca yaşananlara nostaljiden uzak bir pencereden bakıyor. Bazen geçmişin, "eskilerin" izini sürüyor. Bazense şehir üzerine yayımlanmış kitaplara dikkat çekiyor. Bunlarla yetinmeyip şehri dert edinmiş isimlerle söyleşiyor, rüya göremeyen insanın vaziyetini anlatıyor. İddiası yok fakat yükü çok ağır.

Çünkü şehir bir şahsiyet meselesidir.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir
Karakum Yayınları
192 Sayfa

İncelemek ve satın almak için:
http://www.kitapyurdu.com/kitap/sarkisi-biten-sehir/443707.html

Yeni kapak, yeni baskı: Kalın Türk


İşinize gelir veya gelmez; ama hakikat bu: Türk olmakla Türk vatanında olmak tarihin akışı marifetiyle özdeş kılındı. Türk isek düşünce sahamız tarihin ne marifet gösterdiği olmalı. Çünkü tarih sahnesinde başrol oynamadan Türk olmadık. Dilde tarihî kapitalizm tamlaması varsa Türk yüzünden, giderek Türk İstanbul yüzünden var. Nasıl vatanı olmaksızın Türk varlığını teşhis imkânsızsa Türk varlığı serpilmeden vatanın işareti belirmez. Türk varlığına da, Türk vatanına da kefil Türk lisanıdır. Türk toprağı insan ile hangi seviyede olursa olsun konuşma, konuşuş, konuşukluk vasıtasıyla münasebettar kılındı.

İsmet Özel

İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi


Kendimizi tanımaktan kaçmak için bu kadar büyük çaba harcayışımızın elbette bir sebebi var. Kendini tanıyan insanın, bugün bizim kendimize reva gördüğümüz yaşama alışkanlıklarını kendine, insanlığına yakıştırmasına imkan ve ihtimal yok. Çünkü kendini tanımaya niyetlenen insan, insanı hakikatine götürecek yolda ilk adımı atmış demektir. Hakikat, kendini bize uzaktan bile gösterse hayatımızın her köşesini işgal etmelerine izin verdiğimiz yalanların fiyakası anında bozulur, beş kuruş etmezlikleri ortaya çıkar, aşikar olur. İnsanın hem hakikatin ne olduğuna dair bir fikri olup, hem de mesaisini yalana dolana ayırmaya devam etmesi mümkün değildir. Hayatımıza hakikatin gölgesi bile düşse, ondan gayrısının nezdimizdeki hükmü anında düşer.

...

Herkesi olduğumuza ikna etmeye çalıştığımız o insan ne kadar yoruyor aslında bizi. Ona erişmek için sarsak bir halde didinip duruşumuz ne kadar gülünç bir hale düşürüyor hepimizi. Kendi elimizle çizdiğimiz imajların içini doldurmak için ne kadar da ümitsizce, ne kadar acınası bir debelenme içindeyiz. İddialarımızın ağırlığı nasıl da eziyor her geçen gün bizi. Herkesin içinden aynı düşünce geçiyor biliyorum; keşke bu kadar tedbirsizce açılmasaydık kendi kıyılarımızdan. Kollarımız giderek güçten düşüyor, gövdemiz ağırlaşıyor, kulaçlarımız cansızlaşıyor, bu yabancı sularda boğulup gitmek için miydi bütün bu iddialar?

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 04.12.2017)

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir


Sanatı, ne olursa olsun sadece sanatı kendi bağlamı içinde tartışabilmek için hem sanatçının tek, tekil, özgür ve yetkin olması gerekiyor hem de o sanatçıyı takip edenlerin ona hayat verebilecekleri bir iklim oluşturmaları şart. Çevresiz sanat elbette mümkün. Hatta, sanatın, sanatçının bir çevre tarafından kabul görmek gibi bir amacı da olamaz. Ancak, her eylemin, her işin bir doğası vardır ve o dışarıdan gelen sebeplerle değil sadece kendi sebepleriyle oluşur. Buna rağmen, sözgelimi şiir sanatı içinde, sadece bir şairi özellikle takip eden, kitaplarını okuyan, hayata oradan bağlanan insanların olması son derece normaldir. Anormal olan, şiir dışı sebeplerle o insanın etrafında mutlakçı bir halka oluşturulmasıdır. Değerlendirmelerin estetik ölçülerin dışında ifade edilmesidir. Çünkü şiir söz konusu olduğunda, çevredekiler homurdanmaya, o şairin bazı özelliklerinden bahsetmeye, o özellikleri yüceltmeye, böylelikle de aslında kendilerini konuşmaya başlarlar. Şiiri konuşup, tartışmak için ise, genel sanat donanımı yanında, şiire ilişkin esaslı estetik bilgi, birikim ve dertlere sahip olmak gerekir.

Sanat doğruyla yanlışın, ak ile karanın tartışma alanı değildir.

Günlük politikaya çok bağlı bir hayatımız var. Onun pragmatist karakteri yanında, güç ve imkan dağıtan rüzgarına kolay kapılışın kökeninde de sanatçı bağımsızlığı yatıyor. Yalnızlık, bağımsızlık, müdanasızlık kimsenin kolay tercih edebileceği bir yol değil. Değerlerle değil duygularla bağlanıyor herkes birbirine. Oysa duygular düşüncenin ilk setinde, eleştiri ve felsefenin ilk geçidinde eriyip gidiyor. İlerlemek için her şeyden önce ferdiyet ve eleştiri gerekiyor. Eleştiri için ise yöntem bilgisi.

Dikkat çekici ve çarpıcı olan bütün bu manzaraya rağmen sanattan geri düşmüyor oluşumuzdur. Hayatımızın kaotizmi sanki bize özgü bir sinerji de yaratıyor. Ama sonuna kadar buna bel bağlayamayız. Tartıştığımız ve tartışmak istediğimiz konu sanatın, sanatçının varlığı ve yokluğu değil. Var olanın üzerine gerçekten düşünüp düşünemediğimiz. Daha yükseğine bu yolla talip olup olmama isteğimiz. Sanatta bunu tartışırız.

Ömer Erdem
(Karar, 05.12.2017)

04 Aralık 2017

"Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı."


Hiç dikkatinizi insanların Herodot’tan itibaren kafadan attığı tarihle Allah’ın bize verdiği tarih arasındaki farka teksif ettiğiniz oldu mu? Allah bize, biz Müslümanlara, giderek Türklere hiçbir ümmetin nasibine düşmemiş bir tarih verdi: Üretimler marifetiyle tezyifata, tezvirata uğratılamamış bir Asr-ı Saadetimiz var, dünya süsü tezyifat ve dünya süsü tezvirat karşısında hangi tavrı takınmamız gerektiğini öğrendiğimiz bir Hulefa-i Raşidin devrimiz var. Bu tarihin ne değer taşıdığından bihaber sefiller evine bir kez bile üzerinde para bulundurarak girmemiş Rasulu Ekrem’in öldüğünde zırhlarından birinin bir Yahudi’ye rehin bırakıldığı haberini şaşkınlıkla karşılıyor.

Hareketlerini şaşkınların iddia ve faraziyelerle dolu dünyasının dalgalanmasına uyduranların Müslümanlığına rıza gösterildiğinde payımıza Allah’ın gazabından başka bir şey düşmediği gündelik hayatla doğrulanmaktadır. Gündelik hayatın baskısı hepimizin üzerinde iz bırakarak devam ediyor. Baskı karşısında tepkimiz ne olacak? Elimizden gelenin ne olduğunun haberi hoşumuza gidiyor mu? İnsana mahsus hayat varsa, bu hayatın tekmili şartların şuuruna taalluk eder. Ben bu satırları Allah’ın inayetine teveccühüm sebebiyle yazmıyorsam uğranılan zararı artırıyorum demektir. Zarara uğrayan kimler? Fayda, zarar, kâr ölçülerimiz ne?

Kur’an Arapça nazil oldu; ama her Arap Müslüman olmadı. Her Türkün kimliğini İslâm dairesinde buluşu Kur’an-ı Kerîm’in Türk dillerine ebelik edişi sebebiyledir. Ancak bu dillere imtisal edenler Türk kalabildi. Estonyalıların, Bulgarların, Finlerin, Macarların, Eskimoların, Amerika yerlilerinin Türk olmayışları başka türlü izah edilemez. Türklüğün irtibatı Asr-ı Saadet ve Hulefa-i Raşidin devrinden kesildi mi insan türünün serapları tefekkür diye yutması adî vakıa sayılacaktır. Yaratılmışlar arasında kötü şartları tebcil eden insandan başkası olmasa gerek.

İsmet Özel, 30 Kasım 2017
Tamamı için: İstiklâl Marşı Derneği

Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı


Sanatların ve bilimlerin gelişmesi ahlâkın gelişmesine katkıda mı bulunmuştur yoksa bozmuş mudur ahlâkı? Bundan da önce, insan için ahlâkın ne kadar önemi vardır sorusunu sormak gerekir belki ama bu soru çok daha derin bir konu; din, felsefe, psikoloji ve sosyolojinin ilgi alanına giriyor. Bilimin insan ahlâkı üzerinde olumsuz bir etki oluşturduğunu söylemek bir iddiadan fazlası, bir realitenin itiraf edilmesi olur. Bilmeyen, cahil bir yaratık olarak dünyaya gönderilen insan her öğrendiği bilgiyi, iyilikten çok kötülük, erdemli olandan çok ahlâksız olan için kullandı. Yaratan bizden pek çok gerçeği saklamakla büyük bir merhamet gösteriyor. Gelişmiş diye adlandırılan günümüz dünyasının insan aklının sınırlarını zorlayan vahşeti, ahlâksızlığı başka nasıl açıklanır? Özünde yalnızca var olandan haberdar olma anlamına gelen bilim, şımarıklığa, küstahlığa, Tanrıya karşı bir başkaldırıya sürükledi insanlığı. Rousseau, “Tanrının, yaptığı her şeyin üstüne kalın bir örtü çekmekle bizi boş araştırmalardan kurtarmak istemişti adeta” diyor.

Tanrının bana verdiği bilgelik gibi bir üstünlük, benim bilmediğimi bilmediğimden emin olmamdır sadece” derken sanılmasın ki Sokrates cahilliği övüyor. Hz. Adem de ne yaptıysa bir şeyler öğrendikten sonra yapmadı mı? Şeytan zaten yanlış yapmaya meyilli insanın eğitim görmemiş nefsinden daha çok iş yapmıyor kesinlikle.

Namusun ve ahlâkın kaderi, bilimlerin ve sanatların gelişmesine bağlıdır. Onların saçtığı ışık ufkumuzda yükseldikçe erdem kaybolmuştur ve aynı olaya her çağda, her yerde tanık olmuştur insanlar” diyor Rousseau. Haksız olduğunu rahatça söyleyebilir miyiz? Yüce gönüllülük, adalet, ölçülü olma, insanlık, cesaret, merhamet, erdem sözcüklerinin anlamı hangi okulda öğretiliyor? Çocuklar Tanrıdan söz edildiğini duyuyorlar ama O’na saygı duymuyor, O’nu sevmiyor sadece O’ndan korkuyorlar. Eskiden devlet başkanları yalnızca cesaretten, asaletten ve faziletten bahsediyorlardı, şimdiyse paradan ve ticaretten bahsediyorlar. Milletler artık para basma makinesi kadar değerli sürülerden başka bir şey değil. “Devletler için önemli olan parlak ve geçici olmak mıdır yoksa erdemli ve kalıcı mı? Parlama arzusu ruhlarda hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz” diyor Rousseau.

Sanatlar elbette böyle kötü bir dünya kurmak için yola çıkmadı ama insanın çoğunluğunun içindeki kötülükler onu bu yola itti. Sanat zamanla tüm değerleri yıkıp yeni ve sınırsız bir dünya oluşturmak hayalinin peşine takıldı. Boş ve yararsız nutukçuların elinde erdeme saldıran, inancın temellerini baltalayan bir silah haline geldi.

Adalet güzel şey ama onu doğuran, insanlar arasındaki adaletsizlik. Adaletsizlik olmasa hukuk ne iş yapardı? Sanat var olan gerçeklikten başka bir gerçeklik arayışı, gerçek “ben”den başka bir “ben”in arayışı olarak ortaya çıktı. Çünkü terbiye görmemiş nefisli insan kötüydü ve onun erdemleri öğrenmeye ihtiyacı vardı. Bu noktada erdemli insanın çok az oluşundan dolayı sanat asıl amacından saptı ve çoğunlukla bilimin yolunda ilerleyip erdemin köklerine saldırdı. Pek çok ülkede deneysel ve devrimsel sanatlar bir önceki neslin tüm inanışlarına saldırarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinde bulundular. Deney ve devrim kavramları yeni bir şey yapmak uğruna ahlâk sınırlarını zorlama şeklinde tezahür etti. Bu ahlâksızlıklara karşı tepkiler hemen tutuculuk, dar kafalılık olarak lanse edilmeye ve hem zihni hem de bedeni çıplaklıklar uygarlığın gereği gibi gösterilmeye çalışıldı. Bunda da büyük oranda başarılı olundu. Tutuculuk, aslında ilk insandan bu yana var olan mahremiyet, edep, ahlâk ve asâlet gibi duyguları yok sayanların ‘uygarlık’ adını verdikleri vahşiliğine verilmesi gereken bir isimdi. Ama insanlar yanlış olanı eleştirmek yerine doğru olanı savunmaya çalıştıkça bir yandan da yanlış yaptıklarına inanmaya başladılar.

İnsan ruhunun mahremini çözmek amacını güden sanat, sınırsızlığı seçerek yozlaşmaya büyük bir katkı sağlayanların elinde yüce amaçlarından bir bakıma saptırılmış oldu. İnsani, ahlâki ve dini değerleri umursamadan özgürlük ve uygarlık adına yapılan her yeni devrim, toplum ahlâkını ve erdemlere olan saygıyı yok etti. Sorumuzu bu açıdan sorduğumuzda olumsuz bir cevap alıyoruz: Bilimler insanı şımarttı, sanatlar da ahlâksız yaptı.

Dünya yeniden bir devrime ihtiyaç duyuyor. Cahiliyet devrinden yeniden ahlâk devrine geçiş gerekiyor. Her anlamda çıplaklığın prim yaptığı bu dünya artık yeniden insani ve dini erdemlere geri dönmek zorundadır. Bu arada her devrimin sonucu olan dışlama bu sefer de sınır tanımayan ahlâksız anlayışı hedef alacaktır.

Emre Miyasoğlu
* Bu yazı daha evvel Millî Gazete'de yayınlanmıştır.
twitter.com/emremiyasoglu

"Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı."


Tirmizî’den naklen Hz. Ali diyor ki: Allah Rasûlü (sav) daima güler yüzlü, yumuşak tabiatlı idi. Katı ve kaba değildi. Çarşıda, pazarda bağırıp çağırmaz, aşırı laflar etmez, önüne geleni ayıplamaz, münakaşaya (ağız dalaşına) girmezdi. Hoşuna gitmeyen bir şey olursa görmezlikten gelir, kendisine umut bağlayanı sükut-u hayâle uğratmazdı. Nefsine karşı üç şeye dikkat ederdi: Cedele girmemek, laf kalabalığı yapmamak ve kendisini ilgilendirmeyen şeye burnunu sokmamak. İnsanlara karşı da üç şeye dikkat ederdi: Kimseyi kötüleyip ayıplamaz, kimsenin ayıbını araştırmaz, sevap ummadıkça konuşmazdı. O konuştuğunda oturanlar sus pus kesilir, başlarında kuş varmış gibi kıpırdamadan dinlerlerdi. O sözünü bitirdiğinde konuşurlardı. O’nun huzurunda münazaa etmezlerdi. Biri konuşacak olursa diğerleri susar, sözünü tamamlayana dek O’nu dinlerlerdi. Söz hakkını sırasıyla verirdi. Onların güldüğüne güler, onların hayret ettiğine hayret ederdi. Yabancının gerek konuşmasındaki gerek sorularındaki hamlıklara sabrederdi, ashabının sabrı taşıp engellemek istemelerine rağmen şöyle derdi: bir ihtiyaç sahibi sizden yardım istediğinde yardım ediniz. İyilik etmediği kimsenin övgüsünü kabul etmezdi. Ancak haddi aşacak veya bir hakikati çarpıtacak olursa ya müdahale ederek veya ayağa kalkarak sözünü keserdi.

() O şöyle derdi: “Burda bulunanlar bulunmayanlara bildirsin, ihtiyacı olup da iletemeyenleri bana bildirin. Muhtaç olduğu halde ihtiyacını yetkili merciye iletemeyen kimsenin durumunu ilgili makama ileten şahsın, Allah kıyamet günü ayaklarını sağlam kılar.” Onun huzurunda bu gibi şeyler dışında bir konu gündeme gelmezdi. Kimseden de başka türlü bir teklif kabul edilmezdi. İlim ve hikmet arayarak gelirler ve delil ve hidayet bulmuş olarak (muratlarına ererek) dönerlerdi. () Güzeli destekler ve pekiştirir, çirkini yerer ve ucuzlaştırırdı. 

Allâme Yusuf b. İsmail en-Nebhânî, Fezail-i Muhammediyye
(Çev.: Fethi Güngör, İnsan Yayınları)

28 Kasım 2017

Kızılbaşlar Osmanlılar Safeviler


Türkmenler, Safevîler, Kızılbaşlar, Osmanlılar gibi kavramlar aslında Türk tarihinin önemli parçalarıdır ve bazen birini diğerinden ayırmak mümkün değildir. Ne var ki, gerek siyasî gerekse dinî meseleleri izah ederken konunun anlaşılmasını kolaylaştırmak için bunlardan birini tercih etmek zorunda kalıyoruz. Bu zorluk kendi içinde bir karmaşa meydana getiriyor aslında.

Bu kitapta değişik dönemlerde kaleme alınan ve birbirini tamamlar mahiyette 15 makale yer almaktadır. Kızılbaş ve Türkmen algısındaki değişim; İran, Azerbaycan ve Anadolu Türkleri arasındaki dinî, kültürel ve siyasî birlikteliğin tarihî kökleri, Kızılbaş ve Safevî algısının Osmanlı kültüründeki yeri buradaki makalelerin özünü oluşturuyor. Bu çalışmanın tamamı okunduğunda zihinleri meşgul eden pek çok sorunun cevabına ulaşılabilecektir.

Yeditepe Yayınevi, 208 Sayfa

Bizans Devrinde Boğaziçi

Tarihin her çağında dünyanın önemli merkezlerinden biri olmuş olan İstanbul’un, yerleşme yeri olarak seçiliş, doğuş ve gelişmesinde büyük rol oynayan unsurlardan biri hiç şüphesiz Boğaziçi’dir. Bu gün Boğaziçi hızla değişmekte ve tarih içinde ona ün veren güzelliklerini bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybetmektedir. Kaybolan Boğaziçi’nin tarih içindeki durumu ve karakterini yeterli biçimde ele alan eser mevcut değildir. Boğaziçi tarihi ve arkeolojisi de yeterince açık surette ortaya koyulabilmiş değildir. 

Elinizdeki bu kitap 1973 yılında Boğaziçi’nin geçmişi, o günkü durumu ve geleceği hakkında düzenlenen bir sempozyum için Prof. Dr. Semavi Eyice tarafından hazırlanan bildirinin kitaplaşmış halidir. Çalışmamızdaki esas gaye, Bizans devrindeki Boğaziçi hakkında genel bir fikir vermek, şimdiye kadar görülen ve bilinen kalıntıları ile onu tanıtmaktır. Ortaya çıkan bir gerçek de şudur ki Boğaziçi’nin güzelliklerini ortaya çıkaran Osmanlı dönemidir. Bizans döneminde burada sadece kıyılarda belki birkaç balıkçı köyü, tepelerde de manastırlar vardı. Sadece bir sarayın da varlığı bilinir.

Bizans çağına ait en küçük buluntular ile, mimari kalıntılarından tespit edilebilenlerin bulgularından oluşan görsel malzemeler ilk defa olarak bu elinizdeki eserde toplanıp kullanılmıştır. Zevkle okumanız dileğiyle.

Yeditepe Yayınevi, 264 Sayfa

Hattın Çelebisi: Hasan Çelebi


Erzurum'dan Medine'ye

Bir insanın ömrüne neler sığabileceğini, kaderin insanı nerelerden nerelere sürükleyebileceğini bilmek, bizler için mümkün değil. Erzurum’da küçücük bir köyde, savaş şartlarının oluşturduğu yoksulluk ortamında talebe yetiştiren ne Emin Hoca, Osman Hoca, Yusuf Hocalar ne de ders okuyan Mustafa Çelebi, Mevlüt Ülker, Ali Ağırman, İbrahim Altaş, ... arkadaşları Hasan Çelebi’nin bir gün hepsinin belki gitmeyi arzu ettiği Medine’deki mübarek mescitlerin yazılarını yazacak kadar bir şöhrete kavuşacağını tahmin edemezlerdi... Ama, aşk, sevgi ve gayrete Allah’ın tasarrufatı eklenince her şey farklı olmaya başlıyor insan hayatında...

“Hikmetin ayakta kalması kalemledir”

Kalem, kağıt ve yazı... Allah’ın insanlara en güzel hediyesi. Yazıyı sanat haline getirmek ise insanın Allah’a, Allah kelamına olan sevgisinden kaynaklanıyor. Hattat, kendini Allah’a veren, amellerin hakiki müşterisi olarak ancak O’nu seçen, ne yapmış ve ne yazmışsa, O’nun adını yüceltmek, rızasını kazanmak için yapandır. Hattat, aşkını kamış, kalem yoluyla kağıda döker. Neyzenin elinde ayrılık acısıyla inleyen kamış, hattatın elinde vuslatın özlemiyle deli divane olup raks eder. Her hareketi O’nu anlatır. Kalem O’ndan izler bırakır geçtiği her noktaya.

Hattat, yazıyı yazmaya başladığı andan itibaren ibadet halindedir adeta. Kamış kalem, kağıdın üzerinde, bir eli gökyüzüne, bir eli yere açılmış, pervane gibi dönen bir semazendir artık. Kalem yol alırken kağıt üzerinde zaman çoktan anlamını yitirmiştir...

Yeditepe Yayınevi, 104 Sayfa

27 Kasım 2017

Şairler ve modern insanın sıkıntıları


Sıkıntının sebebi olarak ayrılığı gösteriyorlar. Çocuk doğarken, anadan ayrılırken yaşıyor ilkin bunu. Ve arkasından peşpeşe sökün ediyor bütün ayrılıklar. Fert bazında ana-baba ölümleri, elden kayıp giden sevgililer, hicretler, işçi göçleri, talebe göçleri, hatta iş seyahatleri… Hepsi ayrı ayrı ayrılık türleri ve insan sıkıntısının kaynakları. Çok hızlı seyahat araçlarının memleketten ayrılıkları nasıl birer şok gibi insan ruhuna ağdırdığını düşünmeyiz bile. Uçağa binip gitmenin, birkaç saat içinde başka bir iklimde olmanın verdiği konfor hissi yeter bize. Türlü araçlar, elektrikli ev aletleri, giyim kuşam konusunda getirilen, yiyip içmede sağlanan pratiklikler, aslında her biri bir ayrılık doğurduğu halde sahte bir rahatlık duygusu oyalar insanı.

Şairler modern insanın sıkıntılarını belli psikolojik açıklamalarla ortaya koymuyorlar. Ama onlar insanın gözle görülür, elle tutulur başarılarına bakarak yazdıkları şiirlerde bile, toplam çizgisinin altındaki kelimenin yenilgi ve başarısızlık olduğunu görebilirler. İşte bu sebepledir ki bütün insanların bir defa olsun gerçekleşmesini bekledikleri katıksız bir mutluluğun şiirini yazmaya kalktıkları oluyor. Belki de yekun çizgisinin altındaki hükmün değişmeyeceğini bile bile.

Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde
(Beyan Yayınları)

23 Kasım 2017

Sofrası olmayan eve ev diyemeyiz


"Ocağın sönmesin" Bu söz sofranın evde açılması demektir. Sofrası olmayan eve ev diyemeyiz. Modern insan ev'de yaşamıyor. Sofrası olmayan bir otağ=od/ağ=ocak, ev değildir.

Sofra açmak Hz. İbrahim'in ve muhterem eşi Sâre'nin biz Müslümanlara öğrettiği bir gelenektir. Onlar Allah'tan misafir istemişler, Allah da insan görünümlü iki melek göndermişti. Melekler sofra açan Sâre'ye muştu verdiler. Sofra, berekettir.

Bir erkek arslan kendi doymadıkça ailesinin açlığını düşünmemektedir. Modern insanın sofrasızlığı da böyledir. O yalnız kendi açlığını doyurmanın peşindedir. Yemeği kendine özgülenmiştir.

Tek kişilik yemek, sofrasız kalmaktır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

Tahtacı Semahı (Mersin / Çamalan)

Ağaç keserken yapılan dua (Mersin)

21 Kasım 2017

Kültürler birbirlerinden saklana saklana değil birbirlerine yaklaşa yaklaşa gelişirler


Ekonomik birer terim olan iki kavramı sırf işlevsel olsun diye kullanacak olursak, üretici (sanatçı) ile tüketici (birey) arasında özgürlük kadar tutku, arzu, duyuş, paylaşım, heyecan, psikolojik gereklilik, düşünce, ilerleme fikri gibi hatların da sağlam tutulması gerekiyor. Kültürel ortam, en geniş manada ne kadar canlı ve özgürse, bu hattın toplumsal karakter ve maya kazanması da o kadar mümkün hale geliyor.

Kültür belki de bir yandan yaratıcı özne ile paylaşıcı öznenin bir dağ zirvesine aynı anda ve aynı şevkle bakmasının da adıdır. Ona tırmanırken kimse kimse ile yarışmaz, kimse kimsenin üzerinde hak ve iktidar davası gütmez. Kültürdeki iktidar kavgası, bu anlamda bireysel değil ideolojik ve kadük sosyolojik sebeplerden beslenmiş aşılabilir kalıtlardır. Hem toplum içinde hem de diller, dinler arasında ‘savaş’ üzerine kurulmuş kültür kavgaları söylemleri sertleştirmek ve sınırları yükseltmekten başka bir işe yaramaz. Eğer varsa bir ‘kültür kavgası’ bu herkesin kendi kendisini en yüksek seviyede var etmesi ile mümkün olabilir. Bu yüksek açığa çıkarmadan uzun erekte taraflar yarar görür. Kültürler birbirlerinden saklana saklana değil birbirlerine yaklaşa yaklaşa gelişirler.

Bir öznesiz kültür söyleminin dillendiriliyor oluşu, kültürü, insan varoluşunun eşsiz ve yüce bir dışavurumu olarak değil de kolonyalist yerel bir anlayışın güncel ve gelip geçici yansıması olarak görmenin de ifadesidir. Kültürün yaratıcı özneleri özgürleşip bireyselleşemedikçe kültür verimlerinin özgünlüğünün mümkün olamayacağı gibi bireylerin ilerleme hakları da ellerinden alınacaktır. Hem yaratıcı özne hem de paylaşımcı özne su sızıntıları gibi buluşacak bir yolu er ya da geç icat eder. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Ne var ki burada konuşulan açık toplumda olup bitenlerdir. Açık toplum, sadece siyasal demokrasinin değil her tür kültürel, düşünsel ve inanç eksenli oluşumun da üzerine oturduğu toplumdur. Tamamen odur. Özneler egemenliğinin iklimidir.

Ömer Erdem
(Karar, 21.11.2017)

Yaşatan

Alphonse Neumans (1852–1893)
Ben halka bakınca gümüş tırnaklı kısraklar
Sırça kirpikli gelinler huylanır.
Ben halka bakınca terlenirim
Yaslanırım tarlaların gölgesine, tozuna
Kirlenir gülkurusu mendilim.
Benim rengimle kim yarışabilir
Sancımı kimler alt edebilir ben halka bakınca?
Ben ki kazdım, küredim, ellerimle boşalttım geceyi
Yıldızları, hüznü ordan fırlatıp attım,
Sonra ordan fırtınalı bir tüzeyle halka bakınca
Yeniden yaralandım dünya ırmaklarından.

Dünyanın ırmakları dediğim yer
Aydınlık, gülümserlik ve sevda.
Oysa halkın göz çukurları çamurlanmıştır
Kanı ılgıt ılgıt akar, kanı kara
Yazlık sinemalarda, üniformalar altında
Banknotların, kıravatların saltanatıyla
Çürütülmektedir halk.
Gözlerim
Ne güzeldir halka bakınca
Gözlerimde böğürtlendir
Avuçlarımda nar,
Ayaklarını çıplatıp sulardan geçen çocuklar
Sevinçle kıpırdatır yapraklarımı.
Halkım
Bıçaklanmış bir kadın gibidir
Kaygular içinde yapayalnız
Zehirli çiçeklerin uğultusu
Uzaklaşmaz kulaklarından.

Gözlerim
Neden güzeldir halka bakınca
Beni neden küflemez o çökertilmiş anlam
Her daim karnımda tıkılı duran şafak
Dünyalar biriktirir halk adına?
Çünkü bana göbek bağımdan işliyor toprak
Hançeri ellerinde neşter kılan
Arkadaşlarım var dağlarda.
Kara yerden kırmızı gelincikler biterken
Leylekler kirlenirken bin bereket uğruna
Şeffaf, bakire kızlar pencerelerden
Kaçırılmak için elederken delikanlılara
O zaman benim gözlerim işte
Kavi bir mavzer olur halka.

Kanıma kızgın demirler sokulur
Ben halka bakınca
Kömür kokusundan yüzlerim kabarır
Kalbim uyanır gıres lekelerinden
Gök gürülder köleler kıpırdanır
Uykumun rengi yayılır dünyaya
Uykum çünkü uçarı, çünkü hovarda
Şafakların öncesidir,
Sazaklar içinde bir çocuğu emzirir
Çaputlara sarılmış çürüksüz çocuğu
Ben halka bakınca.

Yaşamak güzeldir
Gözlerim daha güzel
Gözlerim daha güzel halka bakınca
Ve sürülmüş toprağı
Yaratkan beyni
İşleyen elleri huylandıran bakışlarım
Yani insan türünü var kılan kız
Yani hatta tarlalarda
Döl yataklarında bile oyalanmayan
Savaşın, sevdanın rengi
Her güzellik bu rengin ardındadır
Yaşamak bir başına bu rengi geçebilmez
Ölümden korkup da sonunu sayan
Ölür gider yar koynuna giremez.

İsmet Özel, Yaşatan

Dinlemek için: Youtube

Yukarılara ve içeri bakma zamanıdır


Mirasımızı hatırlama ve kadim bilgeliğe uyanık olma, yukarılara ve içeri bakma zamanıdır. Cevaplar zamandan bağımsız olarak hep orada, zamanın başlangıcının hatırasını taze tutan ilahî hediyede, üstümüzdeki ve en derin benliğimizdeki şeydedir. Tek yapmamız gereken doğru yöne bakmaktır.

Gai Eaton (Hasan Abdulhakîm)

Bir çırpıda hayatın canına okuyabiliriz!


Bir tuşa basarak hayatın anlamına ulaşabiliriz. Bir tıkla insan olmanın sırlarını çözen anahtara kavuşabiliriz. Bir tıkla bilgeliğe erebilir, iki adımda aşkın hiç inilmemiş derinliklerine inebiliriz. On kitap okuyarak insanlık tarihinin ipliğini pazara çıkarabiliriz. İki sloganla bir kıyıda bütün ömrümüze yetecek kadar dava biriktirebiliriz. Beş dakikada hiç kimsenin izah edemediği meseleleri izah edebilir, daha az zamanda herhangi bir muammayı çözüp atabiliriz. Birilerini kendimize çekmeniz sadece iki havalı cümlemize bakar, ortalığı ateşe vermemiz için belki azıcık daha fazlası gerekir. Sadece elimizi cebinize atarak bu dünyada sorulmuş ve sorulacak her soruya anında cevap verebiliriz. Herkesin aklında olan şeyleri sanki ilk defa biz bulmuşuz gibi etrafa satabiliriz. İki cümle denkleştirip anlamın belini kırabiliriz. Sadece gömlek ve pantolonumuzu yenileyerek çağın gerektirdiği değişimi tam tekmil geçirebiliriz. Saçımızı iki yandan azıcık kırptırarak dünyanın bir trendinden, en gıcır, en şahane bir başka trendine atlayabiliriz. Eve kapanıp filanca dizinin bütün sezonlarını beş kahve içimi zamanda izleyerek her türlü sosyal ortamın en orta yerinde kendimize bir loca kapatabiliriz. Hayat zor diyorlar ya, onlara zor... Biz, bir tuş, iki tık, üç beş dakika zaman ve küçük bir illüzyonla bir çırpıda hayatın canına okuyabiliriz!

Gökhan Özcan
(Yenişafak, 16.11.2017)

16 Kasım 2017

Lütfi Bergen: "Şehri nasıl kuracağız sorusunun cevabını vermemiz lazım."


Şehir kanunu teklif etmiyorlar. Eğer Müslüman olduğumuzu iddia ediyorsak, ister kültürel Müslüman olalım ister gerçekten İslam’ı bir hayat nizamı olarak kabul edelim ama Türkiye batıdan farklılığı sonuç itibariyle bu ülkede yaşayan herkesin kültürel anlamda dahi Müslüman olarak görüntüsüdür batıya göre. Bu anlamda bile baksak bir şehri nasıl kuracağız sorusunun cevabını vermemiz lazım. Bunu da tabi kendi kaynaklarımıza göre vermemiz lazım. Bu kavramın temeli olarak Kabe’yi öneriyorum. Çünkü Kabe’nin anlamı, kübik en yüksek bina demek. Bir şehirde en yüksek bina ibadethane olması gerekiyor. Mesela, Ayasofya şehrin en yüksek binası. Bu kültür sadece bize ait olan bir şey değil. Hz. Adem’den beri gelen şehir teorisinin sebebi bu çünkü Kur’an’da ‘şehirlerin anası’ diyor. Bu da Mekke’ye göre beyan edilmiş bir ifadedir. Yeryüzündeki bütün şehirler Mekke’ye bakarak, onu şehrin anası olarak görerek inşa edilmiştir. Biz de buradan hareketle şehrin en yüksek binasını ibadethane olduğunu düşünerek kurmamız lazım ki Gaziantep’e eski fotoğraflara baktım. Diğer binalara göre hep ibadethaneler yukarıda, demek ki bu bir ölçüdür.

Klasik bütün İslam şehirlerinde bir pazar var. Bu pazar insanın insanı aldatmadığı, yani ‘bizi aldatan bizden değildir’ mantalitesiyle kurulmuş bir pazar. Dolayısıyla pazarı da böyle inşa etmemiz gerekiyor. Şehir bu anlamda iki merkezli. Şehrin üçüncü ayağı da mahkemedir. Ahi Evran yaşamış olduğu bölgelerde Kayseri var onun gibi şehirlerde esnafların halkla olan çatışmalarını safların kendi aralarındaki hukuki ihtilafları çözen bir hakem, yargıçtı aynı zamanda. Bugün bir mal aldınız, verdiniz bozuk, arızalı çıktı. Malı aldığınız anda dahi değiştiremiyorsunuz. Size diyor ki servise götürün serviste halledin diyor. Size bir sürü prosedür koyuyor. Bu klasik İslam şehrinde bu iş böyle değildi. Anında çözen bir mekanizma vardı ve orada tüketiciyle satıcı arasındaki veya satıcıların kendi aralarındaki borç ilişkileri anlamında anında çözülürdü. Şehri eğer biz bu üç mesele üstüne bina edersek bugünkü dünya küresel kentleşme düzenine doğru gidiyoruz şu anda buna karşı bir rezervimiz olur.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi
(Memohaber, 16.11.2017)

15 Kasım 2017

Kavram İşgalinden Toprak İşgaline


Düşünmeyi bir yaratılış görevi olarak gören ve bu emre uymamaktan imtina eden mütefekkir için, düşünmek gerçeklere kişisel bir yorum katmak değil, gerçeği bulup saf haliyle aktarmaktır. Kendi yaratılışını bilmekten bile aciz bir varlık olarak, var oluşlar deryasında mütekebbir bir tavırdan berîdir. Kâinata doğru yahut yanlış kural ve kaideler koymayı “bilme”ye karşı bir hadsizlik bilir, mütevazıdır.

Yüz yıldan fazladır Müslümanların bilerek yahut farkında olmadan zihniyet işgaline boyun eğmiş olması, günümüz İslâm coğrafyası ve ikliminin duçar olduğu durumun başlıca sebebidir. Nedir bu zihniyet işgali? Kendine ait olmayan fikirler, kavramlar, dertler ve duygular, yani bütün bunlardan mülhem, yabancı bir dünyayı yaşamak ve anlatmak, tüm somut işgallerin ötesinde bir garabet ve zavallılıktır. Bu meseleye artık işin özünden bakmak icap ediyor. İnsanların kullandıkları kelime ve kavramlar onların dünyasını yansıtır. Duygu ve düşüncelerimiz öylesine zapt edilmiş durumda ki, “kendimiz” olabilmemiz için belki nesiller geçmesi gerekiyor. İşi kavramsal boyuta kadar indirip yeniden bir dil kurmamız gerek. Derdimizi ifade eden kelimeler bulmalı. Mesela, mütefekkir ile aydın kavramları arasındaki mânâ farkını anlamak ve yaptığımız tercihin bizim için basit bir kelime seçmekten öte bir anlam taşıdığını görmek gerekir. Bahsettiğimiz asla bir kelime/kavram ırkçılığı değildir ve aralarında tercih yaparken etimolojik bir fanatizm de değildir vurgulamak istediğimiz. Fakat eş anlamlılık iddiasıyla tuzağa düşürülerek zaman içerisinde önce avamın ve ardından havasın dilinden koparılan kelime ve kavramlar, yerlerine konulan kelimelerle anlamdaş olsalar da aynı anlama gelmezler. Çoğu zaman birbirinin yerini tutmazlar, birbirlerinin muadili değillerdir. Aydın ve mütefekkir kelimelerinde olduğu gibi…

İkisi de entelektüel insan karşılığında kullanılan “aydın” ve “mütefekkir” kelimelerini düşünürken hangi dilden geldiklerini bir kenara bırakıp ne anlam ifade ettiklerine yoğunlaşalım.

Aydın” kelimesi, öğrenim görmüş, çok okumuş, kültürlü, bilgili, görgülü, ileri ve açık düşünceli gibi anlamlara gelir. Çerçevesini rasyonal bilimlerin çizdiği ölçüde sınırsız bir “bilme”yi kapsar. Bu “bilme” durumunun ahlâki, dini yahut herhangi başka toplumsal bir normu yoktur. Felsefesi bile matematiksel bir kesinliğe dayanırken, insan mantığının sınırları içerisinde kâinatı ve kurallarını materyalist bir düzlemde ele alır. İnsan mantığının almadığı hiçbir şey, düşünmeye değer bulunmaz. Somut, duygusuz ve küstahtır.

Fikir” etmek kökünden türetilen “mütefekkir” ise daha en başta düşünme çerçevesi bakımından çok farklı bir mânâ içerir; insan mantığını değil, vahyi esas alan bir düzlemde düşünen bir zihniyeti ifade eder. Bu bakımdan düşünme ve öğrenme felsefesi matematiksel yahut mantıksal değil, taabbudîdir. Düşünmeyi bir yaratılış görevi olarak gören ve bu emre uymamaktan imtina eden mütefekkir için, düşünmek gerçeklere kişisel bir yorum katmak değil, gerçeği bulup saf haliyle aktarmaktır. Kendi yaratılışını bilmekten bile aciz bir varlık olarak, var oluşlar deryasında mütekebbir bir tavırdan berîdir. Kâinata doğru yahut yanlış kural ve kaideler koymayı “bilme”ye karşı bir hadsizlik bilir, mütevazıdır. Bilgisi sınırsız değildir, zira her zaman için bilemeyeceği şeyler olacağının farkında olarak, hep aciz olduğu “bilme”nin karşısında susuz ve mahcup bir öğrenci gibidir.

Bu meselenin kültürel zenginlikle ilişkisini düşünmeli şimdi. Bir toplumun gücü ve zenginliği kültürel mirasıyla ölçülür. Kültürel mirasın en önemli taşıyıcısı ise dil ve edebiyattır. İnsanoğlu dünyayı halef-selef ilişkisiyle öğrenen bir varlık olması hasebiyle bu mirasa muhtaçtır. Bu mirası kavrayabilmesi için öğrenmesi/öğretilmesi gereken insan, anadilin kısır bırakılarak kendi mirasını anlatamayacak bir “yabancı dil” haline gelmesi yüzünden genetik kodlarına aykırı bir duygusal ve düşünsel eğitime maruz kalır. Yüz yılı aşkın süredir yaşadığımız tam anlamıyla bir duygusal ve düşünsel yıkımdır. Daha elli yıl öncesinin metinlerini okuyup "hissedemeyen" bir toplumun bırakın düşünmeyi, gerçek duygular hissetmesi bile beklenemez.

İşin özü aidiyet algısında saklıdır ve aidiyetin ilk şartı ise sevgidir. Sevmediğiniz bir şeyle aitlik ilişkisi kurmanız mümkün değildir. Sevmek için ise bilmeniz gerekir. Sevgi yalnızca fıtrattan gelen insiyaki bir his değildir. Kendinize ait olarak gördüğünüz can/mal/aile sevgisi insani olmakla birlikte sevgi zincirinin en alt tabakalarını oluşturur. Sizi siz yapan hikmete, sahip olduğunuz malı hangi amaç için kullanacağınıza, ailenizi hangi idealle yaşatacağınıza dair bir fikriniz yoksa, bencil bir varlık olarak devasa kapital sanayi içerisinde bir somun parçası olmaktan öte anlamınız yok demektir.

Sevginin işgalle ilişkisi ise aslında çok nettir. Kendisine ait kelime, kavram ve duyguları (bilmediği için) sevmeyen/sevemeyen insanın dilini, edebiyatını, sanatını, kültürünü, toprağını ve coğrafyasını gerçekten sevmesi de mümkün değildir. Bu yüzden dil insanın namusudur. Çünkü dil ile kültürünü, kültür ile dinini (çünkü bizim kültürümüzü İslâm şekillendirmiştir) ve din ile de kendini ve kendine ait olan her şeyi namusun gibi koruma terbiyesine sahip çıkarsın. Şimdi bu düşünme melekelerimizi bile bize düşman olan gayrimüslim inanç ve kültürlerin öğretisi ve dogmalarına teslim edişimizin acı sonucunu açıkça tecrübe ediyoruz. Buna rağmen çözümün ne olduğu üzerine konuşan az sayıda münevver ve mütefekkir dışında binlerce “aydın”, hâlâ bizi yıkan değerler üzerinden güya çözüm arayışları üzerine konuşuyor. Bu toprakları nasıl düşmanca meydan okumalarla işgal etmedilerse, yeniden fikri ve fiili olarak fethetmek hamasetle olacak iş değildir.

Bu kavramsal ve dolayısıyla duygusal işgalin bir sonucu olarak Kudüs ve Mescid-i Aksa işgalinin gerçek sebebi üzerinde durmalı. Meselenin özü, açıkça itiraf etmeliyiz ki, Müslümanların inandığını iddia ettiği Allah ve Resulünün (sav) emaneti olarak bıraktığı Mescid-i Aksa’yı gerçekten sevmemesi ile ilgilidir. Kavramlarını, dilini ve kültürünü düşman kavimlere teslim ederek kiralık bir zihniyetle yaşar hale gelen ve hayatı temel ihtiyaçlar düzeyine indirgeyen toplulukların artık “uzaklarda bir yerde” kalan Mescid-i Aksa’yı canı, ailesi ve malı gibi aziz ve dokunulmaz görmemesi kaçınılmazdır. Ümmet olma bilincinden uzun zaman önce koparılan Müslüman yığınlar “Nasılsanız öyle yönetilirsiniz” Hadis-i Şerifinin de açıkça gösterdiği gibi suçu yöneticilerine atmakla vebalden kurtulabileceklerini zannetmesinler.

Bu zavallı tablodan kurtulmanın çaresi “muhabbet”te gizlidir. “Ey iman edenler, iman ediniz!” âyet-i kerimesi (Nisa/136) ile “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız” hadis-i şerifini bu bağlamda düşündüğümüz zaman ümmet olarak birbirimizi, ayrı ayrı herbirimize ve toplu olarak hepimize ait olan şeyleri “gerçekten” sevmemiz ve dolayısıyla da namusumuz gibi sahip çıkmamız mümkün olabilir. Ve iman korku ve menfaat işi değil, bir sevgi ve muhabbet işidir. On dört asırdır inananları bir arada tutan o aziz bağı sevgi ve muhabbet oluşturuyordu, son asırda materyalist düşünceden devşirilen oryantalist bir inanç olan korku ve menfaat zinciri değil… Bu zinciri kırabilmenin yegâne yolu ise dünyayı yüzlerce yıl sevgi ve adaletle yöneten devlet geleneğimizin benimsediği tasavvuf ve tarikat yoludur. Müslüman devletlerin işgallere boyun eğmemesi için imanı bir aşk ve muhabbet mesabesinde algılaması ve fiili işgalden önce fikri işgali namus meselesi olarak görmesi gerekiyor. Devletleri bu minvalde yeniden şekillendirebilmek için ise toplumların köklerine doğru bir değişim geçirmesi gerekiyor. Bu dönüşüm, materyalist-duygusuz aydınlar eliyle değil, düşünmeyi bir ibadet olarak gören mütefekkirlerin çoğalması ve toplumu yönlendirmesiyle mümkün olabilecektir.

Özetle, toplumumuzun ibadet aşkıyla düşünen ve düşündüren mütefekkirleri pek az ve rasyonal-materyalist zihniyetle toplulukları duygusuz cesede dönüştüren aydınları pek çok olduğu müddetçe, toplu olarak dünya tarihinde bir karakter göstermemiz ve bireysel olarak da onurlu ve anlamlı bir hayat yaşamamamız mümkün değildir.

Emre Miyasoğlu
twitter.com/emremiyasoglu
(Sebîlürreşad Mecmua, Ağustos 2017, sayı 1019)

14 Kasım 2017

Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek istemiyoruz


Modernliğin mitolojik ideolojisi, her zaman, kendi çıkarları doğrultusunda, kendi gerçekliğini, kendisi üretiyor. Edilgin, bağımlı, konformist her toplumsal ve siyasal bünye, kendi başına hiç bir şey yapma iradesine sahip olmadığı için, sözünü ettiğimiz mitolojiler aracılığıyla üretilen, icat edilen, kurgulanan gerçekliklere maruz kalıyor.

Bir kez daha, tarihlerinin en karanlık dönemlerinden birini yaşayan Ortadoğu toplumları, bugün, öngörülemeyen koşullarla, amansız belirsizliklerle bir kez daha kuşatılıyor. Kültürel mücadeleyi kaybeden toplumlar, hiç bir mücadelede varlık ve hayatiyet belirtemiyor, seslerini hiç kimseye duyuramıyor. Günümüzde, İslam toplumlarında, modern-seküler-liberal siyasal mitolojinin maskesini indirerek, bu mitolojiyle hesaplaşabilecek, bağımsız, radikal, üretken kadrolar, hareketler, akımlar ve fikirler yoktur. Bizler, Müslümanlar olarak bu kadroları, bu hareketleri, akımları ve fikirleri konuşmak yerine, popülist politik ve dini figürlerin eylemlerini konuşuyoruz. Bu nedenle Müslüman halklar hayatın her alanında büyük zihinsel/kültürel/siyasal yıkımlara katlanıyor.

Zihinsel bir yıkıma maruz kalan bir bünye, maruz kaldığı mitolojik dilin egemenliğiyle, tahakkümüyle hesaplaşma ihtiyacı duymadığı için, bu dilin bir parçası haline geliyor. Bu yüzdendir ki, bugün, sömürgeci icadı yapılar üzerinde temellendirilen dar bölge milliyetçiliklerini aşma iradesi gösteren bir vizyon oluşturamıyor; insanlar, toplumlar ve kültürler arası iletişimi imkansız kılan çıkarların, bağnazlıkların ve narsizmlerin dilini aşamıyoruz. Kendi bağımsız bilinçli tercihlerimizle temellendiremediğimiz sahte/gri varoluşlar içerisindeyiz. Kendi gerçekliğimizle yüzleşmek istemiyoruz. Çünkü, hamasete dayalı klişeler, düşünsel çözümlemelere geçit vermiyor. Ucuz zaferler için, her zaman ucuz yöntemler, ucuz bir dil icat edilerek, halklar milliyetçi retorik yoluyla yönlendirilebiliyor. İslami anlamda bugünkü konumumuzu bütün boyutlarıyla belirleme ihtiyacı duymuyoruz. Tarihsel gerçeklere göre değil, mitolojik anlamda eklektik olarak icat edilen bir geçmiş anlayışı, bugünün/şimdinin ufkunu kapatıyor.

Düşünce dünyamız, entelektüel dünyamız, İslami geçmişimizle ilgili olarak bir iç hesaplaşma yapmıyor, yapamıyor. Kısa vadeli çıkarlar için, geleceğe yönelik çözümlemeler hep gözardı ediliyor. Kısa vadeli çıkarlar, kuşatıcı ve eleştirel bakış açılarına ihtiyaç duymuyor. Gerçeklerle yüzleşmek istemeyen, böyle bir yüzleşmeden rahatsızlık duyan yanlış umutları biriktirmeye devam ediyoruz. Yanlış umutlarımız sebebiyle, tarihle ilgili zorlu sorular sormaya cesaret edemiyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 13.11.2017)

Türkiye için asıl çalışmak


Devlet, iktidar olmanın da gururu ile kültürü, doğasına keyfince müdahale edilebilecek bir mevhum sanıyor. Oysa, yaratıcı kültürün -ki onun içine mimarlık, şairlik, sinemacılık, edebiyatçılık, müzisyenlik, ressamlık gibi pek çok kişilik dahildir- özünde barındırdığı muhalifliği kendisine bir düşmanlık olarak gördükçe devlet, kendi kavramsal gücünü de aşağı çeker. Sanat ve yüksek düşünce elittir ve o ne devletin ne halkın hizasına gelmek zorunda değildir. Sıra dışı örnekler ve tutumlar genel bir kanunmuş gibi dayatılamaz. Sanatın içinde her zaman böylesi uç tipler bulunur hatta bulunmalıdır. Ancak, söz gelimi Neşet Ertaş da bir sanatçıydı ama elit değildi önermesi kendi içinde hem doğru hem tutarlı olmakla birlikte, Türkiye sınırları dışında hükümsüzdür. Sanat ve düşüncede ölçü evrensel estetik ve kavramsal değerlerdir.

Sanat adamlığı evrensel ölçekte özgüven ve iddia sahibi olmaktır. Türkiye’nin hem medeniyet krizi hem de düştüğü kültürel burgaç bu noktayı kaçırmasından kaynaklanıyor. Bugün şiir yazanlar, gündelik olanın iğvasına kapılmayıp, Türkçe duyuşun modern derinliğini, çağdaş formla yaratmanın peşindeyken onlara gelip geçici ve folklorik söylemlerle yaklaşmak bir anlam ifade etmez mesela.

Türkiye için asıl çalışmak, Türkçe için çalışmak ve onun elit ve yaratıcı dokusunu canlı tutmaktır. Tiyatrocular, sinemacılar (son başarılı ve evrensel örnekler Semih Kaplanoğlu ve Nuri Bilge Ceylan), romancılar (Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş, Şule Gürbüz) yazıyı ve sanatı yaratırken halka karşı olmak gibi bir ilkeden hareket etmezler. Halk ve karşıtlık meselesi kavramsal değil icat edilmiş sosyolojik bir masktır ve sadece mevziye adam taşımaya yarar.

Ömer Erdem
(Karar, 14.11.2017)

Bahçede gezinen alnı aydınlık insanlar


Hep bir bahçe düşünürüm. İlerde, doğuda, tepesi karlı mavi ve yüksek dağlar. Bahçede gül çitleri. Gerçek doğu gülleri. İğdeler. Havuz. Suya düşen badem çiçekleri, yapraklar. Pembe şeftali çiçekleri, beyaz erik çiçekleri. Ağaçlar altında masalar. Beyaz örtülü masalar. Masalara düşen ağaç gölgeleri. Kuş esintileri, gül kokusunun merhabası. Bahçede gezinen alnı aydınlık insanlar. Masalarda oturup bir şeyler yazıyorlar, sonra güneşe bakıyorlar. Kitap hışırtıları, az ve yavaş konuşmalar. Ne üzüntü çığlığı, ne neşe kahkahası. Sabah rüzgârı esintisi ve bahar.

Bu tablo benim dağımdan bir parçadır. Tabiatla insanın kaynaşmasında altın oran. Büyük şehirlerin insan hadımlaştıran etkisinden kurtulmuştur. Köyün, insanı tabiat içinde eritişinden arınmadır.

Bu tabloda insan yaniden doğacaktır. Adeta ölmüştür de dirilecektir.

İnsan köyden büyük şehire niçin gitmiştir. Daha doğrusu büyük şehirler kurmak zorunda kalmıştır?

Sezai Karakoç, Mağara ve Işık
(Diriliş Yayınları)

13 Kasım 2017

"Elimizden bir şey gelmez"


Bir yüzyılda, resmin, şiirin, müziğin genel görünümünü kimse tasavvur edemez. Atina’nın ya da Roma’nın gerilemesinden sonra, bizzat bilincin bitkin düşmesi gibi, ifade araçlarının da bitkin düşmesiyle uzun bir duraklama dönemi olacaktır. İnsanlık geçmişi canlandırmak istiyorsa kendine ikinci bir çocukluk yaratmalı, yoksa hiçbir zaman sanatlara yeniden başlayamaz.

...

İnsanın çağıyla çatışma hâlinde yaşaması bir ayrıcalıktır. Her ân, başkaları gibi düşünmediğimizi biliriz. Bu keskin benzemezlik durumu, ne denli yoksul ne denli kısır görünürse görünsün, olaylara uygun “derin” düşüncelerde boşu boşuna aradığımız felsefi bir konuma sahiptir yine de.

...

Elimizden bir şey gelmez”; günümüz hakkında, gelecek hakkında, olayların gidişi hakkında ona söylediğim, kulaklarına bas bas bağırdığım her şeye karşı, o doksanlık kadın hep bu lafı tekrarlıyordu… Ondan başka bir cevap koparmak umuduyla oflamaya puflamaya, sızlanmaya devam ediyordum. O sadece sonu gelmez bir şekilde “Elimizden bir şey gelmez” diyordu, sonunda kızdım ve yanından uzaklaştım; kendime de ona da öfkelenmiştim. Bir budalaya içini dökmek amma da fikirmiş! Dışarıda olduğum bir gün, tam bir fikir değişimi yaşadım. “Ama ihtiyar haklı,” dedim. “Nakaratının, kuşkusuz en önemli hakikati içinde taşıdığını nasıl da hemen anlayamamışım? İçimizdeki her şey bu hakikati reddederken, olagelen her şey onu haykırmıyor mu?” 

E.M. Cioran, Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne
(Çev: Kenan Sarıalioğlu, Metis Yayınları)

Modern sanat bir komplodur


Birkaç sanat yapıtı konusunda, ama değerleri en düşük olanlar konusunda değil: Değersiz olanın tam bir görünüşüne sahip, buna değersiz denir ve gerçekten değersizdir.

Çağdaş sanatın tüm anlaşılmazlığı şurada: Değersizliğe, önemsizliğe, anlamsızlığa, bayağılığa sahip çıkmak –kendisi zaten değersiz olduğu halde değersizlik uğruna savaşmak. Kendisi zaten anlamsız olduğu halde anlamsızlığı amaçlamak. Yüzeysel sözcüklerle yüzeyselliğe can atmak. Aynı terslik daha önce minimal düşüncenin başına da gelmişti.

Her yerde aynı büyülü söz: Ben değersizim, ben değersizim! Oysa değersizlik rastgele herkesin üstlenmeyeceği gizli bir niteliktir. Önemsizlik buna hiçbir zaman can atmayan birkaç ender yapıtın ayrıksı niteliğidir. Değersizliğe can atmak yalnızca insanları asıl anlamına aykırı anlam çıkararak açıkça söylemeden kendilerine önem ve saygınlık vermeye zorlamak için blöf ve şantajdır: Bunun o kadar değersiz olması olanaksızdır, bir şey gizliyor olmalıdır. Çağdaş sanat bu belirsizlikle oynuyor ve bundan bir şey anlamayanların (yani anlaşılması gereken şeyin tam bir sezgisi içinde olanların) suçluluk duygusu üzerinde spekülasyon yapıyor. Venedik’ten tek bir önseziyle döndüm: Modern sanat bir komplodur. (…)

Sanat konusunda en ilginç şey modern izleyicinin süngerimsi kafaiçine sızmak olacaktır. Çünkü bugün giz şurada: Alıcının beyninde, merkezinde. Bunun gizli yanı nerede? “Yaratıcılar”ın nesnelere ve bedenlerine çektirdikleri eziyetleri, izleyiciler kendi kendilerine ve kendi zihinsel yetilerine çektiriyorlar, izdüşümsel bir suç ortaklığına göre. Benim “sanatın komplosu” adını verdiğim şey bu. Bu nedenle de estetik konusunda, en kötüye karşı hoşgörü eşiğinin adamakıllı yükselmesi.

Jean Baudrillard, Cool Anılar III-IV
(Çev: Yaşar Avunç, Ayrıntı Yayınları)

Bütün adamlar esnediler


Yaşamak için hoş bir ülkeydi, ama insanlar o kadar tembeldi ki, başkan sınırları savunmalarını emrettiğinde esnediler, işgâle uğradılar.

İşgâlciler de tembelleşmeye başladılar ve günün birinde yeni başkan adamlara sınırları savunmalarını emrettiğinde hepsi esnediler. Yeniden işgâle uğradılar. Şildi de başka bir ülkeden gelen adamlar tarafından. Bir kez daha işgâlciler kısa zamanda tembelleştiler ve üçüncü kez yeni bir başkan adamlara ülkeyi savunmalarını emrettiğinde, hepsi esnediler. Bir kez daha işgâle uğradılar. Ülke her seferinde daha kalabalıklaşıyordu. Bu, bütün halklar -hatta dünyanın öbür ucundan gelenler bile- o ülkeyi işgâl edene ve sonra da peşpeşe işgâle uğrayana kadar tekrarlandı. Başka hiçbir yerde insan kalmamıştı. Herkes bu hoş ülkeye üşüşmüştü. O zaman ülkenin yeni başkanı o dünyanın geri kalanının işgâl edilmesi emrini verdi, çünkü dünya tamamen boştu. Bu yüzden onun insafına kalmıştı. Ama bütün adamlar esnediler. Ve böylece o (kimseye haber vermeden) yürüyüp gitti, tek başına. 

Gonçalo M. Tavares
(Çev: İpek Gürsoy Kutluyüksel, Kırmızı Kedi Yayınları)

Canlı olduğu yaşam ile ölü olduğu yaşam


Geçmişle ilgili şöyle anılarımız olabilir: Yaşama ve ölme şansımızın eşit olduğu bir araba kazası örneğin. Doğal olarak, bundan söz eden kişi hayatta kalmayı tercih etmiştir, diğeri de ölmeyi. Aramızdan biri, bu tür bir kavşağın önünde her bulunuşunda önünde iki evren vardır. Bu evrenlerden biri, kişi orada öldüğü için her tür gerçekliğini yitirir; buna karşılık, hayatta kalmayı sürdürdüğü için diğer evren gerçek olarak kalır. Ölüden başka bir şey olmadığı için evreni terk eder ve hâlâ canlı olduğu diğer evrene yerleşir. Böylelikle iki yaşamı olduğu söylenebilir: Canlı olduğu yaşam ile ölü olduğu yaşam. Bu iki yaşam arasında, bu kadar önemsiz bir ayrıntıya bağlı olan çatallanma bazen öylesine naziktir ki, insan mukadder olayın başka bir yerlerde sürüp gittiğine inanmadan edemez. (Nitekim, sık sık rüyalarda ortaya çıkar ve bizler bu olayı en son anına kadar yeniden yaşarız.) o halde bu seçenek pek de hayalî sayılamaz; zihnimizde vardır ve koşut bir varoluş sürdürür. Bilinçdışından da söz edilemez, çünkü sözkonusu olan şey bastırım ya da bastırılmış olanın geri dönmesi değildir.

Jean Baudrillard, İmkânsız Takas
(Çev: Ayşegül Sönmezay, Metis Yayınları)

12 Kasım 2017

Beyâti Peşrev



Beste: Neyzen Emin Dede
Makam: Beyâti

Akşam yine gölgen, yine gölgen



Akşam yine gölgen, yine gölgen, yine akşam
Gölgen neyi görsem neyi sevsem neye baksam

Sensiz içilen bade karanlık dolu bir cam
Gölgen neyi görsem neyi sevsem neye baksam

Aguşum açık, rengim uçuk, kalbim ışıksız
Karşımda günün çehresi bir yaslı çatık kız
Hüsnün o kadar taze ki sevgim yakışıksız

Beste: Sadettin Kaynak
Güfte: Cemâlî Nâbedit
Makam: Muhayyer Kürdî

Sazendeler:
Aslıhan Eruzun Özel - Kemençe
Bekir Şahin Baloğlu - Ud
Korkutalp Bilgin - Tanbur
Serdar Bişiren - Bendir
Orçun Güneşer - Ney
Serkan Halili - Kanun

Sûzidil Mevlevî Âyini - Zekâî Dede



Güftesi ve güftenin tercümesi:
http://nagmeiask.blogspot.com.tr/2017/11/suzidil-mevlevi-ayini-zekai-dede.html

10 Kasım 2017

Dünyanın yedi harikasından birisi: Tac Mahal




Malum olduğu üzere Hindistan Moğul imparatoru Şah Cihan 14. çocuğu Gevher Begum’u doğururken vefat eden çok sevdiği karısı Mümtaz Mahal’e bir türbe olarak 1632’de muhteşem bir eser yaptırmıştı. Bendenize yakından görmenin ve mermerlerine dokunmanın nasip olduğu Tac Mahal adındaki bu eser dünyanın yedi harikasından birisi olarak kabul edilmiştir. Mimarı Konya’dan... Mimari çiziminin Büyük Şeyh İbn Arabi’nin Fütühat’ında Âlemin Mertebelerini anlattığı yerde derkenara çizdiği bir şekilden ilham alınarak çizildiği ileri sürülür. Gerçekten muhteşem bir eser. İnsanoğlu böyle bir şeyi nasıl yapabilir diyeceğiniz güzellikte muhteşem bir eser. Sert bir madde olan beyaz mermerin içi oyularak başka renklerdeki taşların kakılması suretiyle oluşturulan tezyinat insanın aklını başından alıyor.

Mahmud Erol Kılıç
(Yenişafak, 05.11.2017)

09 Kasım 2017

2. Uluslararası Osmanlı Coğrafyası Arşiv Kongresi: "Tarihin Yeniden Yazımında Arşivlerimiz"


Programhttp://www.tkgmkongre2017.org/program.html

Osmanlı Dönemi ve Sonrası Ülkelerde Devlet, İnanç ve Millet


Osmanlı, Balkan ve OrtaDoğu tarihinin mevcut standart anlatıları bölgenin dönüşümünde milliyetçiliğin rolü üzerinde çok dururlar. Anscombe aslında Osmanlı döneminde dini mensubiyetlerin toplumsal kimliği şekillendiren en etkili unsur olduğunu, dinin devlet ve toplum arasındaki ilişkiyi biçimlendirdiğini ve bir zamanlar Osmanlıların işgal ettiği topraklarda bunu hala yapmaya devam ettiğini ileri sürüyor. Kitap bu argümanı örneklendirmek için 19. yüzyıl ve Osmanlı-sonrası bağımsızlık döneminin temel dönüşümlerini inceliyor.

Olağanüstü derecede karmaşık, coğrafik olarak çeşitli ve çoğunlukla yanlış anlaşılan bir bölgeYle ilgili son derece başarılı ve zarif bir analiz.
- Benjamin C. Fortna, SOAS, University of London

Anscombe’un bir Osmanlı İmparatorluğu tarihçisi olarak çok yönlü ve engin uzmanlığı kitap boyunca kendini gösteriyor.
- Hasan Kayalı, University of California, San Diego

Bu kitap etnik kimlikler, sekülerleşme ve Osmanlı mirası üzerine bilindik vurgulardan kopup din ve dönüşümleri bağımsızlaştırarak merkeze alıyor. Anscombe kışkırtıcı ama asla indirgemeci ya da basit değil.
- Michael A. Reynolds, Princeton University

Alfa Kitap, 424 Sayfa

Osmanlılar ve Haçlılar


Tarih disiplinine bizzat şekil vererek kendi metodolojisini ve bilgi birikimini tarihçilik mesleğine kazandırmış, dünyaca ünlü bilim insanı Halil İnalcık, tarihe modern anlamda baktığı kitapları, makaleleri ve ansiklopedi maddeleri ile yeni nesil sosyal bilimciler için en önemli fikir kaynaklarından biri.

Dünyanın en önde gelen Osmanlı tarihçisi” olarak anılan İnalcık bu kitapta Osmanlılar ve Haçlılar arasındaki mücadelenin çerçevesini 1329-1451 ve 1451-1522 yılları arasında iki ana başlıkta çiziyor.

Türk İskânı ve Hıristiyan Tepkisi, Osmanlı Fetihleri ve Haçlı Seferleri, Balkanlar İçin Mücadele, Fatih Sultan Mehmed’in İmparatorluğu ve Osmanlılar, Haçlı Seferleri ve Rönesans Diplomasisi üzerinden Osmanlıların Orta Avrupa ve Akdeniz’de pekişen konumunu akıcı üslubuyla anlatıyor. Diğer taraftan 16. Yüzyıl itibarı ile haçlı düşüncesinin değişen dünya düzeni içerisindeki geçersizliğini vurgulayarak Osmanlı İmparatorluğu ile Batı Hıristiyan âlemi arasındaki mücadelede yeni bir safhanın ne şekilde başladığını aktarıyor.

Alfa Kitap, 195 Sayfa

25 Ekim 2017

İmanım niyetim bana kâfidir


Âşık Veysel, İstiklâl Harbi'ne gözleri sebebiyle katılamadı. Ve şu dizeleri yazdı:

"Nasip değilmiş şehitlik kardaş
İmânım niyetim bana kâfidir."

24 Ekim 2017

Tanburî Necdet Yaşar vefat etti


Nurlar içinde yat Tanburî Necdet Yaşar... Bahçende güller coşsun, bülbüller şakısın. Yârin ile her dem hoş olasın...

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.