17 Ağustos 2017

“Yarın bize taze gerilim gerekecek”


AKP yarattığı gerilim ortamının “yaratıcısı” olduğu kadar “kurbanı” da. Bu, özellikle Haziran seçiminin açtığı gediği kapatmak için başvurulan mücadele yöntemiyle zıvanasından çıktı. Şimdi AKP, kendisine muhalif olmayı suç olarak görmeye başlamış durumda. Muhalefet lideri yürüyüşe çıkmış! Olur a. Sen de söyleyeceğini söylersin, hatta gırgır geçersin, falan. Ama öyle olmuyor. Örneğin bugün, Cumhurbaşkanı “…bu içeride olan zat ile alakalı Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa şaşırmayın ha…” diyor. Şimdi, “içeride olan zat”ın “suçlu” olduğu, onu hapse atan mahkûm eden mahkemenin de inandırıcılık veremediği bir iddia. Ama Tayyip Erdoğan’a göre bu zaten kesinleşmiş bir şey. Şimdi onunla bağlantısı “ortaya çıkarsaKılıçdaroğlu da “suçlu” olacak.

AKP iktidarı bu şekilde icat edilmiş bir “suçlar denizi”nin ortasında bir “masumiyet ve doğruluk” adası olarak duruyor. Ama “suç denizi”ni genişletmek için bunca çaba, o adanın kendisini de erozyona uğratmakta. AKP’ye muhalif olan herkes, AKP’ye muhalif olmakla “suç işliyorsa”, yurt içinde, yurt dışında bu muhalefet büyür, büyür ve AKP’yi de yutar. Ama AKP durup böyle bir gelişme ihtimalini düşünme imkânına sahip değil.

Bugün bu kadar gerilimle idare ediyorsa, yarın daha fazlası gerekli olacak. Bunun denetimi de AKP’nin elinden çıkmış. Bugün Büyükada’da toplantı yapan dünyanın en sakin ve demokrasiye vurgun insanlarını toparlayabiliyor. Cumhurbaşkanı ta bilmem nereden onların “suçlu” olduğunu ilan ediyor. Çünkü AKP iktidarına (OHAL’ine vb.) suç lazım, suçlu lazım. Arkadan AKP’nin “basın”ı “kaos toplantısı” falan diye, gerçeklikle ilgisi olmayan şeyleri fütursuzca yazabiliyor.

AKP’nin açtığı bu çığırı kapatma imkânı var mı? Başlattığı süreci durdurabilir mi? AKP’nin içinde “Bu yol nereye varır?” diye endişeyle düşünenler var şüphesiz. Ama onların da görmesi gerektiği gibi, binilen taşıt denetimden çıkmış. Kendi kendini üreten bir hız ve enerjiyle gidiyor. “Yarın bize taze gerilim gerekecek”. Günün gerçeği bu.

Dolayısıyla bunca yıllık iktidar gerçekten bir “ustalık” kazandırmadı. Bu “yedi düvel’le kavgalı” duruma “ustalık” demek herhalde mümkün değil. Ustalık gerekli yer ve zamanda gerekli müdahaleyi yapmak demektir. AKP ise kendi gidişine müdahale edemez durumda.

Murat Belge
(Birikim, 14 Ağustos 2017)

Tevilin işlevsel hikmeti


Bir usul ve teknik olarak tevil, dini çoğullaşmanın ve dini alandaki zenginliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Türkiye özelinde selefilikten tasavvufa, modernistlerden cami cemaatine kadar uzanan çoğul dini alanın oluşmasında, dini metinlerin her daim tevil edilmesinin önemli bir payı vardır. Kişilerin kendi gereksinimlerine ve koşullarına karşılık gelen bir dini yorumu benimsemesi, hayatın olağan akışının bir sonucudur. Oysa Türkiye’de siyasal egemenliği ele geçiren bütün sağ iktidarlar bu akışa, kendi ihtiyaçlarına göre bir yön vermeye çabalamış ve dini alandaki dağınıklığa siyasi bir istikamet verme arzusunda olmuştur. Bu konuda gerçek bir başarı elde eden şüphesiz AKP hükümetleri oldu. Bu başarıyla birlikte tevil meselesi, dini alanın meselesi olmaktan çıkarak siyasal-sosyal meseleleri yorumlamanın yollarından birine dönüştü.

Ortalama bir sosyal bilim merakı olan herhangi birinin bildiği üzere, siyasal-sosyal alanın kutsal metinleri yoktur. Dini metinlerde vaaz edilen genellemeleri, gündelik hayatın şimdisini açıklamak için kullanmak ise heyecanlı hatipler için elverişli olsa bile, toplumsal analiz söz konusu olduğunda, özcü bir sabuklamaktan öteye geçmez. Dinin, dini alanın, siyasal iktidarlar tarafından ele geçirilmesi, dine ait bir usul olan tevili, hızla siyasal-sosyal meseleleri tevil etmenin bir aracına dönüştürmektedir. Böylece kitlelere dini ahlak vaaz etmek ile ahlaki yozlaşmaları dini malzemelerle savunmak arasında herhangi bir mesafe kalmaz. Tutarlılık ya da erdem, hikmet ya da irfan ilk elden terk edilir ve bunların yerine hamaset ve yalan, kibir ve riya doldurulur. Ortaçağ Katolik Hristiyanlığının Avrupa deneyimi bunun örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla sadece Türkiye özelinde değil, dini alanı kendi boyunduruğu altına almayı başaran siyasal iktidarların egemenlik koşullarında gerçekleşmesi mukadderat olan bir süreç... Çünkü siyasetin değişim hızı ile dinin değişim hızı birbirinden çok farklıdır ve siyasal değişimlere uyum sağlamaya zorlanan dini teviller, bu değişime uyum sağlamaya zorlandıkça yozlaşmaktan kurtulamaz. Kolaylıkla uyum sağladığında ise dini anlamda bir değeri kalmaz, pespaye siyasetlerin elbezine dönüşür. Böylesi koşullar altında kaçınılmaz olarak, yalan ve iki yüzlülük toplumsal ve siyasal hayatın temel prensiplerinden biri haline gelir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘Müslüman entelektüel’ olarak anılan kişilerin neredeyse hiçbirinin bugün özgül karşılığının bulunmamasının; İslami kamuoyu için kanaat önderi kabul edilen bazı kişilerin meczuplukla fırıldaklık arasında bir yere sıkışmış olmasının; özellikle dini meselelerde itibar edilen birçok ismin ciddi bir itibar erozyonuna uğramış olmasının ve birçok dini cemaatin AK Partinin yereldeki örgütlenme ağları olarak algılanmasının nedenleri arasında yukarıda bahsi geçen sürecin ciddi bir etkisi var.

Son referandum ile birlikte, halk tarafından seçilen Meclis iradesinin, yani parlamenter demokrasinin sonuna gelindiği de ilan edildiğine göre, kendini, iktidarın doğal temsilci olarak gören İslamcıların, din işleriyle uğraşanların ve cemaat liderliği yapanların iktidar aygıtı olmaktan başka hiçbir işlevlerinin kalmayacağı söylenebilir; bu işin trajik kısmı. Komedi kısmı ise Kemalizm sonrasında şekillenen yeni otoriter rejimin ideolojik söyleminin ve toplum mühendisliği aymazlığının, dün İslamcılık içerisinde yer alan ve bugün partizan olmaktan başka bir çareleri kalmamış gibi gözüken kişiler tarafından uzun yıllar boyunca eleştirilmesidir. Kişinin kendi sözüyle sınanması büyük imtihan... İşte burada, Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın bileşenlerinden biri olan yalan ve iki yüzlülük bir sosyal norm olarak çelişkilerin üstünü örtebilmek için fütursuzsa ortaya salınıyor. Tevilin işlevsel bir hikmeti varsa, o da burada devreye giriyor.

Polat S. Alpman
(Birikim, 17 Ağustos 2017)

15 Ağustos 2017

Her bencillik, vicdan sahibi olmaya mani olur


Ahlaki gerçekliklerin bencillikler ve çıkarlar doğrultusunda istismar edilebildiği bir toplumda ve dünyada hiç bir şekilde hakikate ulaşılamaz. Bencilliklerin ve çıkarların sınırlarını aşmayı başardığımızda hakikate ulaşabiliriz. Her bencillik ve her çıkarcılık, kolektif her tahayyül ve tasavvuru imkansız kılar. Her bencillik ve her çıkarcılık, daha fazla insan olmaya, daha fazla adil olmaya, daha fazla vicdan sahibi olmaya mani olur. Bencillikler ve çıkarlar ne kazanacaklarıyla, ne elde edecekleriyle ilgilendikleri için, hakikati kazanma liyakatleri yoktur. Bencillikler ve çıkarcılıklar, kendilerinden başka hiç bir şeye değer vermeyen, kendilerinden başka hiç bir şeyi önemsemeyen bir zihin ve ruh dünyasını yansıtırlar.

Ahlaki tercihler evrensel insani değerlerle bütünleştiğinde anlam ve değer kazanır. Güce, bencilliğe ve çıkarcılığa dayalı meşrulaştırma biçimlerinin sıradanlaştırıldığı, normal karşılandığı bir dünya, kötülüklerin meşrulaştırıldığı bir dünyadır.

Atasoy Müftüoğlu

08 Ağustos 2017

14. ve 17. yüzyıl arası çini örnekleri







14-17. yüzyıl arasında İznik ve Konya'da üretilmiş çiniler. Şimdi bu çiniler Metropolitan Müzesi'nde, New York'ta...

07 Ağustos 2017

Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler


Türk kültür tarihinin oluşumu ve gelişimine dair yepyeni bir bakış ilk kez Hilmi Ziya Ülken’in yorumlarıyla gündeme geldi.

Anadolu kültürünün kaynaklarına indiği bu çalışmasında Ülken, Orta Asya’dan Anadolu’ya İran üzerinden geçen ve yerleşen Türk boylarının, Türkmen obalarının bu yeni yurtlarında binlerce yıllık kültür değerlerinden sağladıkları zengin özleri birleştirip nasıl yeni bir öz, yeni bir kimlik yarattıklarını irdeledi ve bu yeni özün, yeni kimliğin niteliklerini araştırdı.

Mevlâna, Hacı Bektaş VeliAhi Evran, Gülşehrî, Âşık PaşaSadreddin Konevî, Davud Kayserî, Molla FenarîGeyikli Baba, Barak Baba, Sarı Saltuk… vd. Anadolu düşüncesine ruhunu, irfanını veren, onu mayalayan “Anadolu bilgelik denizinin” erenleri, abdalları, gazileri üzerinden inançlar, gelenekler, örf ve âdetlerdeki eski kültürlerin izlerini arayan Ülken, 50 yıldan fazla süren çalışmalarında bir cümlede özetlediği şu düşüncesini derinlemesine işledi ve yazılarında ortaya koydu:

Anadolu’ya yerleşen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler, bunları İslâm dinî kuralları, medrese ve tekkenin verdiği Arap ve Fars kültürü unsurları, yerli Anadolu kültürü izleriyle birleştirdiler. Bu sentezden Anadolu Türk kültürü doğdu.

Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler
Doğu Batı Yayınları, 493 Sayfa, 30 TL
1. Baskı - Haziran 2017

Aliya İzzetbegoviç'in On Yılı (1990-2000)


Yazar: Admir Mulaosmanoviç
Çevirmen: Azemina Brkan Baymak
Hece Yayınları, 1. Baskı - Temmuz 2017
416 Sayfa, 32 TL


Bosna hayatta kalmıştır. Müzakereler burada belirli bir rol oynamıştır; buna paralel olarak savunmamızı güclendirmiş ve dünyada Bosna’nın varlığını şöyle ya da böyle sağlamış olduk. Ben her durumda en iyi hamleyi yapmış olup olmadığımı bilmiyorum fakat en iyi bilgilerimi kullandığımı ve vicdanımı takip ederek başkalarının tavsiyelerini dinlemeye hazır bir şekilde hareket ettiğimi söyleyebilirim. 
- Aliya İzzetbegoviç

İslam’da ise şehir ve şehirleşme Tevhid’e ve Risalet’e yönelmektir


Batı’daki şehir ve şehirleşme; rasyonelleşme, sekülerleşme ve modernleşme süreçlerinin sonucudur. Din ve gelenekten uzaklaşma anlamına gelen rasyonelleşme, dünyevileşmenin en temel göstergesidir… İslam’da ise şehir ve şehirleşme (medine/medenileşme), pagan gelenekten uzaklaşarak Tevhid’e (millet-i İbrahim’e) ve Risalet’e yönelmektir. İnsanın gayesi bağımsız bir birey olmak değil aksine Peygamber'in etrafında cemaatleşmek; tüketmek değil üretmek ve paylaşmaktır…

Batı’da insan, rasyonelleşerek, bireyselleşerek ve sekülerleşerek şehirli ve uygar olurken, İslam’da insan, temeddün ederek, vahyin ışığına, Risalet’in halkasına girerek şehirli ve medeni olur. Batılı anlamda medeniyet dinden soyutlanmak, İslami anlamda ise medeniyet dini sadece insana değil, zamana ve mekâna da giydirmektir… Batılı paradigma çerçevesinde kentlileşme-şehirleşme-uygarlaşma-medenileşme kavramları ile Hz. Peygamberimiz'in Yesrib’i Medine haline dönüştürmesi başka bir deyişle Medine’yi kurması üzerinden din, medeni, temeddün ve medineleşmek kavramlarını tartışmak zorunlu ve gereklidir…

Peter Berger’e göre nasıl ki toplum ve kültürün sekülarizasyonundan bahsedebiliyorsak, aynı şekilde bilincin sekülarizasyonundan da bahsedebiliriz. Modern sanayi toplumu, yalnız alt-yapı düzeyinde değil aynı zamanda bilinç düzeyinde de, eğilimleri ve yürürlükteki toplumsal örgütlenmeleri, yüksek düzeyde bir rasyonelleşmeyi öngören çok büyük bilimsel ve teknolojik personel kadrolarının bulunmasını zorunlu kılar. Berger, modernleşmeyle birlikte dinin, dünyevileşmenin bağımlı değişkeni haline geldiğini belirtir ve dinin pazarlanması gerektiğinin altını çizer…

Turgut Cansever’in de ısrarla ve önemle vurguladığı gibi, İslam’ın mekân ve mimari anlayışında belirleyici unsur, Tevhid ilkesidir. Bütün varlık düzeylerine ait problemleri kapsamayan yaklaşımlar, İslami olmaktan çok fetişistiktir. İslam mimarisi; maddi, biyososyal, psikolojik ve ruhi-akli varlık düzeylerinin problemleriyle ilgili spesifik tutumlar ve uygun değerlendirme sistemlerine sahiptir. İslam’ın sanatsal ve kültürel başarılarına, İslam kozmolojisinin ve inanç sisteminin dışında kaynaklar icat etmeye çalışan her türlü tarihselcilik, tek taraflı kalmaya mahkûmdur…

Dursun Çiçek, Şehirleşme bağlamında kavramsal bir tartışma
(Düşünen Şehir dergisinden)

İnsan hayatı parçalı bir hayat değildir


Öncelikle “Dînî-Lâdînî” tasnifinin gerekliliği üzerine yeniden düşünmeli, bu düşünce eksersizlerini de mümkün olduğunca Kur’an merkezli yapmalıyız. Çünkü İslâmiyet’e ve onun mükemmel kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e göre insan hayatı parçalı bir hayat değildir, insan yaptığı bütün amellerden ve konuşmalardan hatta yaptığı müziklerden de sorumludur, dolayısıyla genel olarak insan ama özelde Müslüman için “Dînî ve Lâdînî” tasnifi yanlıştır ve sözkonusu değildir. 

Dînî mûsikî ayrımı veya tasnifi, belki müzikbilimcilerin yapmak zorunda kaldıkları bir tasnif olarak da kabul edilebilir ve bu açıdan bir yere kadar mâzur görülebilir, ama bu kategoriyi mutlaklaştırmanın pek doğru ve isabetli olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu ayırım, İslâmiyet’in ruhuna da aykırı bir ayırımdır. Ayrıca dînî mûsikînin tam olarak “İslâmî mûsikî”nin karşılığı olabileceği konusunda da tereddütlerim bulunmaktadır. Çünkü İslâmî müziğin kapsamının biraz daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Özetle, müzikte “dînî-lâdînî” tasnifinin çarpık Türk modernleşmesinin bir yanılsaması olduğunu, özellikle cumhuriyetten sonra, yine çarpık laiklikle birlikte yükselen bir tasnif olduğunu düşünüyorum.

Yalçın Çetinkaya

27 Temmuz 2017

AK Parti, okumuşlara ihtiyaç duymayacak bir siyaset izledi


Denebilir ki AK Parti, okumuşlara ve entelektüellere ihtiyaç duymayacak bir siyaset izledi. Bu camianın düşünenlerinden beklenen zaten her yanıyla bilindiği varsayılan sorunların kağıda dökülmesi ve halkın anlayacağı dile çevrilmesinden ibaret oldu. Bir de belki üretilecek çözümlerin daha sofistike bir görüntüye kavuşturulması için katkı verilmesi buna eklenebilir. Kısacası, onlardan beklenen malumun sofistike bir biçimde ilamıydı.

Karşılığını ise üniversitelerde hazırlanan kürsüler, gazete köşeleri ve -şayet boş yer varsa- milletvekillikleriyle alıyorlardı. Söyledikleri ya da yazdıklarının gerçekte hiçbir karşılığı olmasa da Parti bunun karşılık bulmasını sağlayabiliyordu. Diğer bir ifadeyle, söylenenlerin değil söyleneceklerin karşılığını üreten bir siyaset entelektüelleri metni eline tutuşturulan bir konuşmacıya çeviriyordu. Ne olursa olsun bütün bunlar, bu kesimin beklentilerinin çok üzerinde bir konum sunuyor ve içten içe hissedilen araçsallaşmadan kaynaklanan huzursuzluğun ortadan kaldırılması için milletin sözcülüğüne soyunuluyordu.

AK Parti, tam da bu yüzden son derece vasat insanlardan ‘büyük’ bilim adamları ve akademisyenler, diplomat ve yöneticiler çıkarabildi. Kendi kadrosunu oluşturmakta sanılanın aksine hiç sıkıntı çekmedi. Buna bağlı olarak farklı bir anti-entelektüalizm de gelişti zamanla.

Entelektüeli hiç olmadığı kadar vasatlaştırdı ve araçsallaştırdı; verilmiş kararlara imza atması, bilinenleri tekrarlaması ve gelebilecek eleştirilere ön cephede karşı durması beklenen kişiler olarak konumlandırdı. Yeni bir şey söylemeleri beklenmiyordu; bu ihtimal gereksiz ve de tehlikeli olabiliyordu. Gerçekte işlevi ve karşılığı olmayan entelektüeller kolayca birer aparaçiğe dönüştüler bu yüzden. Hangi pozisyonda olmalarını anlamak için bir gözleri sürekli partinin nerede durduğunu kolluyordu. Yollarını kaybettiklerinde ise birileri habire ‘konum atıyor’du.

Sonuçta, geniş dünyayla bağlantısı kurulmaksızın tesbit edilmiş olan sorunlar yeni sorunlar üretmeye başladı. Yapılan işlerde hep bir yeterince iyi düşünülmemişlik, yeterince iyi hesap edilmemişlik hali gördük bu yüzden. Dış politika tam anlamıyla içe kapalı dar bir bakışın eksikliklerini idealist bir söylemle kapatma arayışı oldu. İçeride ise adaletsizlikleri gidermek için atılan adımlar başka adaletsizliklere, eşitlik arayışları yeni eşitsizliklere neden olmaya başladı.

...

Gerçek anlamda dünyayı bilerek kendi sorunlarını yeterince içeriden -ve de içten- derinlemesine görebilen entelektüel bilgi ihtiyacı ülke tarihi boyunca belki de hiç bu kadar yoğun olmamıştı. Ne var ki bu insanların ortaya çıkması için gerekli koşullar, bu ihtiyacı karşılıyormuş gibi yaparak konum elde etmiş olanların kimseye söz bırakmamak için sürekli şiddetlenen sesleri arasında gümbürtüye gitmekte ve tartışmaya açılamamaktadır. Bu durum elbetteki bu insanları öne sürenlerce de görülmekte ama kendi sınırlı gerçekliğine katı bağlılıktan gelen aşırı özgüven bir süre daha çelişkilerle yaşamaya imkan verecek gibi gözükmektedir.

A. Erkan Koca
(Serbestiyet, 26.07.2017)

Her yerin sahibi olmak istemişti

...

Terim de hiçbir şey olmamış gibi davranılmasını istiyordu; çünkü Türk halkının ona vefa borcu vardı. Öyle ya; İmparatorluk kavramının doğduğu, kısa süre çalıştığı topraklarda bir anda kendini Julius Caesar katında bulmuştu. İtalyan futboluna verdikleri karşılığında kendisine İtalya’nın güneyi (Çizme kısmı) teklif edilmiş, ama o bunu reddetmişti. Koca İmparator, ne etsin fakir güneyi, o doğuştan kuzeyliydi. Bunu yerine ülkesine dönüp bizim çocukken top oynadığımız, dere geldiğinde yeri sıklıkla değişen toprak çakıl karışımı sahanın da içinde olduğu her yerin sahibi olmak istemişti. Bu isteği de yerine getirildi. Bu ülkede futbol ne varsa her şey Terim sayesinde oldu gibi bir egoyla duruyor karşımızda. Öyle bir mağrurluk ki bu, Batı Roma’nın büyük İmparatoru Sezar bile boynu bükük durur, karşısında ezilir…

...

Yeni bir futbol sezonuna giriyoruz. Dolar’lar, Euro’lar havada uçuşuyor. Uçaklar iniyor kalkıyor, bir göz boyamadır gidiyor sahalarda. Giderek dibe oturan futbolun en tepesindeki insanın istifa etmek yerine kükrediği günleri yaşıyoruz. Bizler ise çok sevdiğimiz futbolu kâh içimiz acıyarak kâh sevinerek kâh üzülerek seyredeceğiz. Önümüze konulan mönüye bakıp yemeye çalışacağız ki, futbolu yönetenler ne hikmetse her defasında aynı yemeği yediriyor bizlere… 

Yazarken bile zaman zaman sinirlendiğim yazıyı bu memleketin topraklarında doğduğu ve bizlere geleceğin anahtarını deyişlerle verdiği için minnet duyduğum “İki kapılı bir handa” yaşayıp giden Aşık Veysel’le bitirmek istiyorum. Ne diyordu büyük halk ozanı: “Beni hor görme kardeşim, sen altınsın ben tunç muyum? Aynı vardan var olmuşuz, sen topraksın ben baç mıyım?

Tuncer Köseoğlu
(Serbestiyet, 26.07.2017)

25 Temmuz 2017

Halil İnalcık'tan İlber Ortaylı'ya son ders: Rumeli'nin fethi


10 Haziran 2016'dan...

Dönene "merhaba" yok

Pir Sultan Abdal
Çizim: mahlukat
Evvel Allah âhir Allah
Dönemem estağfurullah
- Davut Sulari

Sıdkî'yam billahi terkin etmezem
Gayri güzellere meyil katmazam
Kovsalar dövseler burdan gitmezem
Meğer ferman gele süreler beni
- Sıdkî Baba

Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
- Pir Sultan

Baba Eren aşka gelmiş. Her şeye "merhaba" demeden edemezmiş. Bir ağaç görse "Ağaç baba, merhaba.", bir deve görse, "Deve baba, merhaba." Senin anlayacağın, dağa taşa merhaba verip dolaşıyormuş. Aşk ile sarhoş olmuş, muhabbet başını döndürmüş geziyormuş. Derken bir gün yolu değirmene düşmüş. Bakmış taş dönüyor. Aynı muhabbetle değirmen taşına yaklaşmış. "Taş baba merhaba." demiş. Demiş ama bu arada eteğini de kaptırmış. Baba güç bela kendini kurtarmış. Sonra biraz geriye yaslanmış. Değirmen taşına bakmış, bakmış, demiş ki: "Yok baba, yok! Bundan sonra dönene merhaba yok!"
- Ömer Lütfi Mete

24 Temmuz 2017

Tevhidi duymak


Okurken, âdeta yaşadığımız boyutun ötesine geçerek, oralardan bir takım seslerin geldiğini hissediyorum.

Bir yaprağın kımıldayışında, bir telin ihtizâzında eğer siz tevhidi duymuyorsanız, o zaman okuduğunuz eserde de hiçbir şey duyamazsınız… Ben bunları duyarak, o âleme geçerek, okumaya çalışıyorum, okuyorum. İşte o tesir oradan geliyor.

Şimdi bize hocalarımız, başlangıçta hep şunu öğretirlerdi: “Evladım! Allah size, büyük bir musıkî kabiliyeti vermiş olabilir. Musıkîyi, ilmen de iyi öğrenmiş olabilirsiniz. Sesiniz de fevkalâde olabilir. Ağzınızla kuş tutarsınız, herkesi hayretlere düşürebilirsiniz! Ama sanat ahlâkınız, sanatın edeb ve hayâsı yoksa, bunu kazanamamışsanız, hiçbir şey değilsiniz!” derlerdi. Atalarımızın evlerine girdiğimiz zaman, hemen baş köşede şöyle bir levhayla karşılaşırdık: Edeb Yâ Hû!

Bekir Sıtkı Sezgin

23 Temmuz 2017

Lütfi Bergen'den dostluk üzerine

Fidel Castro, Malcolm X.
İnsanın hayatta bir ya da iki kere dostu olur. Zira onun kutsallığını, emanet ve kefaletinin ağırlığını taşımaya çoğu kişinin tahammülü yoktur.

Aslı dostluk iyiler arasında ortaya çıkar, tarif edilemez. Dostluk gibi görünen arkadaşlıklarsa ya haz ya fayda için oluşan biraradalıklardır.

İyiliği üstün değer saymayan kişilerin "dost"lukları dost tuttuklarına değil, onların nesnelerine, zenginliklerine, faydalarına yönelmiştir.

Dostluk bir bedende iki baş olmak gibidir. O acı çektikçe senin de acı çekeceğin kesindir.

İnsanın en iyi, en yüce dostu zevc/zevcesidir. Fakat eşlerden biri bunu çoğunlukla idrak edemeyecektir.

Kötü, kötüye dost edilmiştir. Bu durumda dostluk kötüye bir cezadır.

Haz ve faydaya adanmış yaşam, dostluğa layık bir yaşam değildir.

Dostunun iyiliklerinde bir eksiklik görüyorsan bu, sendeki başka türden bir eksikliğin denkleştirilmesindendir.

Âlemde her şey kendi dengiyle denkleştirilir. Dostun da senin denginden başkası değildir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

13 Temmuz 2017

Afet söylemi ile meşrulaştırılan bir kentsel dönüşüm var


Kentsel dönüşümün sermaye ile ilişkisinden bağımsız bir şekilde ele alınması gündemdeki tartışmaların temel eksiği bence.

Bu meselenin iki boyutu var; birincisi sermayenin kendisini yeniden üretmesinin bir aracı olarak kentsel dönüşüm, ikincisi ise bu dönüşümün aldığı biçim ve betonlaşma, dikey kentleşme, ölçeklerin büyümesi ve doğanın topyekun tahribine neden olan kalkınmacı müdahale anlayışı.

Meselenin her iki boyutunun ayrı ayrı ama elbette birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Önce kenti sermayenin sonsuz, sınırsız ihtiraslarının elinden kurtarmak ve çocuklarımıza miras bırakacağımız bir emanet olarak görmekle işe başlamak durumundayız.

Afet söylemi ile meşrulaştırılan bir kentsel dönüşüm var ama bu söylem sermayenin dizginlenmesine mani oluyor. Sermayeyi meşrulaştırıyor ve masumlaştırıyor.

Bu İslami bir tutum değil. Kamu ve sivil toplum, kamunun çıkarları adına sermayeyi denetlemelidir, kamu ve sivil inisiyatiflerin işlevi budur.

Aksi takdirde çalışanların hayat ve sağlığı, doğanın ve kültürel mirasın korunması lüks masraf kalemleri gibi algılanmaya başlar ve göz ardı edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bugün olan tam olarak budur.

Alev Erkilet
(Haber10, 13.07.2017)

12 Temmuz 2017

İstanbul'da bir sokak, 1860

İstanbul'da bir ayakkabı tamircisi, 1900'ler

Çifte Minareli Medrese, 1833


Çifte Minareli Medrese (Hatuniye Medresesi)
Godfrey Thomas Vigne, 1833, Erzurum

Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Manâkıbı


Özgün bâtıni din anlayışıyla ve etrafında gelişen toplumsal hareketle XV. yüzyılın ilk bölümünde Osmanlı’nın en önemli figürlerinden biri olan Şeyh Bedreddin’in yaşam öyküsüne dair tek birincil kaynak Manâkıbnâme’dir. Abdülbâki Gölpınarlı’nın bu birincil kaynağı aktarırken aynı zamanda Şeyh Bedreddin’in yaşam öyküsünde karanlıkta kalan noktaları da aydınlığa kavuşturduğu Sımanvna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Manâkıbı, bu önemli âlimin şahsiyetinin nasıl şekillendiğini anlamak için anahtar niteliğindedir.

Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmûd, kitaplarını Nil’e döken, “Vâridât”iyle çığır açan coşkun bir mutasavvıf, kendisiyle görüşen bilgin müverrih İbnî Arabşâh’ın özellikle fürû’ı fıkhiyyede “vüs’at-i ilmiyyesini deryâ gibi pâyansız” bulduğu, en önemli bir fıkıh kitâbı olan “Hidâye”ye cevap verilmez bin doksan suâli olduğunu kendisinden işittiği, kendisinin “Câmi’ül-Fusûleyn”, “Teshil”gibi büyük fıkıh eserlerinden yüzyıllarca bilginlerin yararlandığı engin bir hukuk üstâdı ve müctehidi, sosyal mücâdeleler târihinin sayılı olaylarından birinin törebeyiliğe (derebeyliğe) ve taassuba karşı savaşan ve ülküsü uğrunda Sokrates kadar muhteşem bir savunmadan sonra Serez çarşısında çıplak asılarak cân veren kahramanıdır.

Kapı Yayınları, 408 Sayfa

Türklerin Psikolojisi


Türklerin Psikolojisi, Erol Göka’nın tarihsel psikoloji sahasındaki titiz çalışmalarının ürünü. Göka, psikolojik bilimlerden sağlanmış bilgiyle tarihe bakarak bugüne dair sonuçlar elde etmeye çabalıyor. Tarihçilerin tersine, tarihe bugünden geriye doğru bakıyor, Türklerin şimdi öne çıkan topluluk psikolojilerinin, grup davranışlarının geriye doğru izini sürüyor. Genel okuyucuya yönelik, gündelik dile yakın, bilimsel bir deneme kıvamındaki Türklerin Psikolojisi, alıntılardan ve referanslardan kaçınan bir üslupla Türklerin psikolojisine dair temel hususları ele alıyor, Türk grup davranışlarının kodlarını çözümlüyor.

Kapı Yayınları, 310 Sayfa

Kitap hakkında bir yazıNeydik, ne olduk, hâlimiz nicedir?

Tanrı Adına Savaş


Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamda Köktendincilik

Bu olağanüstü kitabın önemi geniş kapsamlı görüşleri kadar ayrıntılarında yatmakta… Köktendincilik zorla kontrol altına alınamaz. Eğer yenilgiye uğratılmak isteniyorsa öncelikle anlaşılmak zorunda.
- Philip Ziegler, Daily Telegraph

Köktendinciliğin hayaleti dünyamıza musallat olmuş durumda ve çoğumuz sadece dehşete kapılmakla kalmadık, bundan şaşkınlığa da uğradık… Hasta rehberine ihtiyacımız var. Karen Armstrong işte bu rehber.
- A.N. Wilson, Daily Mail

Armstrong bütün alışıldık yeteneklerini sergiliyor: Onun gözüyle on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılla ilgili her satır değerli ve her hikâye ilgi çekici.
- Felipe Fernandez-Armesto, Literary Review

Olağanüstü bir kitap. Din ve politikayla çok az ilgisi olan bir okurun bile mutlaka alması gereken bir kitap.
- Tom Morton, Scotland on Sunday

Karen Armstrong’un kitabı köktendinciliği korkutucu öğlerinden arındırılmış olarak görmemize, böylece de onu ciddiye almamıza ve onunla baş etmeye yönelik stratejiler geliştirmemize imkân sağlıyor. İnsancıl ve anlayışlı.
- Gabriel Josipovich, The Times

Alfa Kitap, 624 Sayfa

Erken Modern İslamda Zaman


Safevi, Babürlü ve Osmanlı İmparatorluklarında 
Takvim, Tören ve Kronoloji 

9. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar matematikte, astronomide ve astrolojide kaydedilen başlıca gelişmeleri sağlayanlar Avrupalı bilim insanları değil Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorluklarındaki Müslüman astronomlardı. Stephen P. Blake’in bu etkileyici çalışması bu üç imparatorluktaki İslami zaman kavramını ve bunun taşıdığı tarihi ve kültürel önemi karşılaştırmalı biçimde incelemektedir. Her bir imparatorluk, bir yandan geçmişteki modelleri de göz önünde bulundurarak, yeni bir güneş takvimi, bu takvime uygun zaman dilimleri ve mevcut kültürel kaynaklara dayanarak yeni bir dini törenler dizisi meydana getirmiştir. 1591’de ilk İslami binyılın sonuna gelinmesiyle yaşanan heyecan, her bir imparatorlukta ardı ardına apokaliptik mesihler ve hareketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kitap yalnızca İslami zaman sistemini öğrenmemizi değil, İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların Batı dünyası üzerindeki etkilerini anlamamızı da sağlamaktadır.

Alfa Kitap, 170 Sayfa

11 Temmuz 2017

Türk Milleti bunları kaydediyor


Eskişehir'de 19 Mayıs'ı kutlayan, Andımızı, İstiklâl Marşı ve İzmir Marşı'nı okuyan üniversite öğrencileri ile ilgili önce soruşturma açıldı, sonra yurtlarından atılıp öğrenci bursları kesildi. Bu ancak, Türkiye Yunan ordusun işgali altında olsaydı olurdu. Ancak "Keşke İstiklâl Harbi olmasaydı" diyen sakat kafalı ve ruhlu çakma tarihçilerin Cumhurbaşkanlığı masasında ağırlandığı Türkiye'de, İstiklâl Marşı söylemenin cezalandırılması şaşırtıcı değil. Türk Milleti bunları kaydediyor.

Prof. Dr. Ümit Özdağ
twitter.com/umitozdag

Sinan Yılmaz - Üsküdar: Altın Şehir

Türkiye'ye ve Türk tarihine zarar verici saldırılar var


Prof.Dr. İlber Ortaylı, Varşova Yunus Emre Enstitüsü ile Türkiye'nin Varşova Büyükelçiliği tarafından The Royal Castle'daki The Great Assembly Hall'de düzenlenen konferansta bir saatten uzun süren konuşmasının sonunda aldığı sorulardan biri üzerine mülteci krizi dolayısıyla giderek ırkçılaşmaya başlayan Avrupa'da Polonyalıların Türklere karşı tutumunu değerlendiriyor.

Video altyazılıdır. İzlerken altyazınının açık/kapalı durumundan emin olmalısınız.

Hiç bir şey üretemeyen dondurulmuş zamanlarda yaşamak


Dünya Müslümanlığı bugün, Batı uygarlığının ürünü olan bir düzende, bu düzenin kavram ve kurumlarıyla bütünleşerek, bu düzeni, kavram ve kurumlarını içselleştirerek yaşıyor. Anlaşılması ve gerekçelendirilmesi mümkün olmayan sözünü ettiğimiz bu içselleştirme/özümseme sebebiyle, İslamın bir dünya görüşü olarak, bir dünya düzeni olarak yerinden edilmiş olması konusu, her nasılsa hiç bir kesimde farkedilmiyor. İslamın yerinden edildiği, bir dünya görüşü, hayat, siyaset, hukuk tarzı ve ekonomik bir sistem olarak belirleyici iradesinin bütünüyle elinden alındığı, yalnızca bir maneviyat biçimi olarak yaşamasına izin verildiği bir dünyada, Müslümanların kendilerine özgü bir siyaset, hukuk, ekonomi ve kültür felsefesi oluşturma çabasına girişmeden sadece ‘yeni bir medeniyet tasavvuru’nu gündemde tutuyor olmalarının büyük bir tutarsızlıktan ibaret olduğunu bilmek gerekir. Toplumlarımızın her şeyden önce entelektüel/felsefi yoksulluğu/mahrumiyeti aştıktan sonra medeniyet tasavvuru söylemini gündemlerine almaları icabeder.

Her popülizm, yalnızca romantik/ütopik sayıların çoğalmasına hizmet eder. Düşünmeyi, anlamayı ve bilmeyi reddeden dondurulmuş bir zihin dünyası, yaşama sevincinin, üretme sevincinin ne demek olduğunu bilemez. Hiç bir şey üretemeyen dondurulmuş zamanlarda yaşamak, her şeye maruz kalmak anlamına gelir, yaşamak anlamına gelmez.

İslami bağlamda, kavramsal, kurumsal bir dil-yapı-model-çerçeve üretemiyorsak, bağımsızlık ve özgürlük iddiasında bulunamayız. Özgürlük ve bağımsızlık, niteliksel farkındalıklarla başlar. Geleneğe, muhafazakârlığa körü körüne bağlılık, niteliksel farkındalığa sahip olmamıza izin vermiyor. Bu nedenledir ki, hepimiz doğuştan yabancılaştırıcı bir zihinsel ortamda hayata başlıyoruz. Genç kuşaklar, doğuştan yabancılaşarak hayata katılıyor. Zihinsel tembellik, zihinsel meskenet, bağnazlık, sıradanlık, kuşaktan kuşağa geçen zihinsel bağımlılıklar oluşturuyor. Bu bağımlılık sebebiyle, toplumsal, siyasal, kültürel varoluşun parçalanmasına engel olamıyoruz. Bu bağımlılık sebebiyle, kendi varoluşsal değerlerimizi, inançlarımızı, dünya görüşümüzü somut bir gerçekliğe dönüştüremiyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 10.07.2017)

Kolektif değişim için muhafazakârlıkların aşılması gerekir


Katlanılamaz olana, katlanılması mümkün olmayana katlanmaya devam etmek, umutsuzluk, yetersizlik, cesaretsizlik ve çaresizlikten kaynaklanır. Umut ve cesaret katlanılamaz olana karşılık vermeye başladığımızda başlar. Katlanılamaz olana karşılık vermeye başlayabilmemiz için, İslam dünyası toplumlarında entelektüel hayatın kolektif bilinç, kolektif değişim ve kolektif irade merkezinde, nitelikli kadrolar eşliğinde yoğun-kapsamlı bir program oluşturmaları zorunlu hale gelmiştir. Bu kadroların küresel düzlemde düşünme ve algılama sorumluluğuna sahip olmaları hayati önemdedir. Kolektif değişim için, yararcı-bencil dünyalardan ayrılarak, melankolik bağlılıkları terk ederek, alışılagelen çerçevelerin değiştirilmesi, muhafazakârlıkların aşılması gerekir. Bunlar gerçekleştirilmediği takdirde, hiç bir alanda, hiç bir şekilde, yeniden yapılanma gerçekleştirilemez. Her yeniden yapılanma, özgün olana, başlangıçta gerçekleştirilene ulaşabilmek için, geçmişin taklitinden vazgeçerek, geçmişteki üstünlüğün/üretkenliğin/vizyonun yeniden inşasına yoğunlaşmak zorundadır.

Günümüzde gerçek kaygılara sahip, gerçek tercihler yapabilecek, gerçek insanlara ihtiyacımız olduğu açıktır. Yararcı-bencil-popülist kültürlerde, gerçek kaygılardan, gerçek tercihlerden ve gerçek insanlardan, bunlara olan ihtiyaçlardan söz etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Popülizmlerin bir din gibi algılanabildiği toplumlarımızda bütün ilkesel sınırların keyfi bir şekilde ve ısrarla ihlal edilişine seyirci kalamayız. Popülizmlerin tahakkümüne seyirci kaldığımız için, bugün, ne yazık ki, konjonktürel dindarlıklar, pragmatik dindarlıklar, milli dindarlıklar, devlet dindarlıkları, coğrafi dindarlıklar, İslam’ın yerine ikame ediliyor, edilebiliyor. Ayrıca, gerçek kaygıların, gerçek tercihlerin ve gerçek insanların azaldığı bir dünyada, elektronik dostluklar, konjonktürel dostluklar, pragmatik dostluklar, etnik ve mezhepçi dostluklar, gerçek dostlukların yerine geçiyor.

Müslüman zihnin, aklın, bilincin, düşüncenin yenilenebilmesi için, bu zihnin, her tür dayatmaya, müdahaleye, propagandaya, işgal ve kontrole açık olmaktan kurtarılması zorunludur. Zihin dünyamızın yoksulluğuyla ilgili olarak, gerek içeriden ve gerekse dışarıdan zihinsel işgale açık durumda bulunmasıyla ilgili olarak nitelikli hiç bir çalışma yapılmadığı çok açık bir gerçektir. İçerisinde yaşamakta bulunduğumuz zihinsel-entelektüel yoksullukla, anlam ve amaç yoksulluklarıyla, ilkesel yoksulluklarla, siyasal alan da dahil olmak üzere hiç bir alanda etkili bir fail haline gelmemiz mümkün olamaz. Özgün ve bağımsız içerik üretemeyen bir topluluk, yaşayan bir medeniyet kuramaz, onurlu bir temsil hakkına sahip olamaz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 03.07.2017)

10 Temmuz 2017

Ailenin refahına değil, hayatına ortak olmak



Acı, üzüntü, hayal kırıklığı ve başarısızlık yoksa bir hayatın içinde, o hayattan bir hikâye çıkmaz. Bunlar genellikle, patron çocuklarının özellikleridir. İnsan değeri bilmezler, kızarak yönetirler, her şeye hakları olduğuna inanırlar. Şimdi orta gelir düzeyindeki aileler de çocuklarını buna özenerek yetiştirmeye başladılar. "Benim yaşadığım zorlukları yaşamasın aman". Ben soruyorum bulunduğum ortamlarda, kırsal bölgede yetişen var mı, ne yapıyordunuz 5 yaşındayken diye. Kırsal bölgede yaşayan bir çocuk 5 yaşında mutlaka ailesinin hayatına katkıda bulunur. Ailenin refahına ortak olmaz, hayatına ortak olur. Şimdi biz çocuklarımızı ailenin refahına ortak ediyoruz. En küçük yaştan itibaren aile içinde bir takım şeyler yapmak o çocuğun görevi olmalı. Ödev karşılığı değil, o ailenin parçası olmasının uzantısı. Bunun karşılığını hayata nasıl taşırız? Çocuklarımızı 13-14 yaşından başlayarak yaz tatillerinde çalıştırarak yaparız.

Prof. Dr. Acar Baltaş

Kimler çalgıcı kimler sâzende?


Sâzende, enstrumanıyla ayrılması zor iki dost, iki sevgili gibidir. Derdini ona söyler, hislerini onunla anlatır. Enstrumanla dostluk, varlığı; o üstesinden zor gelinir “ego”yu enstrumanda gizlemek anlamına gelir. Sâzendelik böyle bir şey olsa gerektir. Sâzendenin enstrumanıyla ilişkisi sadece bir fiziksel ilişki değildir… bir gönül ilişkisidir. Sâzende enstrumanına zarâfetle dokunur, ama enstrumanı da ona aynı zarâfetle dokunur. Dokunmaları karşılıklıdır. Bunu herkes anlayamaz, hele karşıdan bakıp sâzendeyi izleyen hiç anlayamaz.

Çalgıcı, enstrumanın peşine takılan, kendini enstrumanı ile vâreden kişidir, sâzende ise enstrumanın kendisine tâbî ve teslim olduğu kişidir. Çalgıcı, haddini bilmez, gerçek yüzünü bir müddet gizler ama öyle bir zaman gelir ki maskesi düşer. Sâzende böyle değildir, sâzende kendi iç akordunu ve dengesini iyi kurmuş, dosdoğru kimsedir. Çalgıcı kibirli, iki yüzlü, yalancı, dedikoducu ve şımarıktır, çalgıcılık da insanın kibrini artırır. Sâzende ise sessiz ve sakindir, kendi konuşmaz ama sazını güzel konuşturur, yalan söylemez, mütevâzîdir, olgundur.

Sâzendelik sabrı geliştirir, insanın kendisini eğitmesini sağlar, benliğini dizginleyip tevâzûunu artırır. Çalgıcı, dinleyiciyi büyüleyip etkilemek, kendisini övdürmek derdindedir, kendini beğenmiştir, sâzende ise güzel icrâ derdindedir, nefsini terbiye etmiş, sabrı ve tevâzûyu öğrenmiş olmalıdır. Çalgıcı, kendisini alkışlatmak, sürekli beğenilmek ve kendi varlığını âbideleştirmek derdindedir… sâzende ise bir medeniyetin, bir mûsikî kültürünün bütün yükünü ve ağırlığını adeta kendi omuzlarında hisseder… sorumlu olduğunu düşünür. Kendisi için değil, ait olduğu kültür ve medeniyet için icrâ eder.

Çalgıcı tüccardır, onun için para önemlidir, para için her kılığa ve her mekâna girer. Meyhanede çaldıktan sonra çıkıp tekkeye girmekte çalgıcı açısından hiçbir sakınca yoktur. Ama sâzende için paradan daha önemli şeyler vardır. Sâzende, sazını insanın süflî arzularına teslim etmez. Sazını barlarda, pavyonlarda, meyhanelerde, gazinolarda çalmaz, herkesin önüne çıkarmaz. Sazı adeta mahremidir onun. Sazını çalıp maharetini sergilemekten hicab duyar sâzende.

Çalgıcı için dış görünüş önemlidir. Enstrumanını içinden değil dışından çalar, bu yüzden gösteriş ve artistlik onun için önemlidir ve çaldığı enstrumanından çıkardığı nağme dinleyenin de dışında kalır, asla kalbine ulaşmaz, ulaşamaz. Çünkü kalbinden çıkmamıştır. Ama sâzende içinden, kalbinden çalar ve çaldığı sazdan çıkan güzel nağme dinleyenin de kalbine ulaşır. Sâzende için kalp önemlidir. Sâzendenin sazının sesi, kalbinin sesidir… onun için dinleyenin kalbine ulaşır.

Çalgıcı için enstrumanı, adı üzerinde sadece bir “âlet”tir. Para kazanma, kendini ispat etme, tanınma, bilinme âleti. Kendisine göstermelik ve sahte saygılar duyulmasını sağlayan basit bir “âlet”. Ama sâzende için sazı, bir dost, bir yârendir. Sazına saygı duyar… çünkü kendisine saygı duyar.

Enstruman çalmak, müzisyenliğin mütemmim cüz’ü olması bakımından önemli. Varlığı, “ego”yu enstrumanda yok etmek bakımından önemli. İnsanın kendisini hizaya getirmesi bakımından önemli. Tevâzû sahibi olabilmek bakımından önemli. Sayılamayacak kadar çok yararları vardır enstruman çalabilmenin. Ama gerçek bir sâzende olmak şartıyla.

Şimdi etrafınıza bir bakın bakalım, kimler çalgıcı kimler sâzende. Ya da kaç tane gerçek mânâda sâzende bulacaksınız… ya da bulabilecek misiniz?

Yalçın Çetinkaya
(Yenişafak, 09.07.2017)

07 Temmuz 2017

Mevzu İstanbul ise, mevzu Üsküdar ise nasıl susalım?


Üsküdar meydanından çevre mahallerine kadar birçok yeri elden geçirildi. Kimileri revize dedi, kimileri yenileme. Bir şekilde Üsküdar betona döndü, ciddi biçimde yüz değiştirdi. Eski ikliminden eser kalmadı demeyelim, hâlâ var, lakin o kokuyu teneffüs etmek çok güç bu kadar dizel ve benzinli motor arasında. Bunca kadim bir yer olan Üsküdar, sizin yaşadığınız süreçte ne tür değişimler geçirdi, sizin dikkatinizi çekenler neler oldu?
Değişim kaçınılmaz. İsteseniz de, istemeseniz de bu olacak. Bu şehir yüzyıllar boyunca değişti. Zelzelelerle, yangınlarla değişti. Bunların istenmemesi, yaşanmalarını engelleyemedi, engelleyemezdi de zaten. Bugün de değişmeye devam ediyor şehir. Ancak değişim böyle mi olmalıydı diye bir haklı soru var. Bu soruya da, ‘evet, tam olarak böyle olmalıydı’ diyecek bir Allah’ın kulu yoktur herhalde. Dünyanın en sıradan şehirlerinin bile böyle hoyratça değişmediğini düşünürseniz, İstanbul’da olan bitenler için sözün bittiği yere geliyorsunuz. Konuyu Üsküdar özeline taşıdığımızda da olumlu şeyler söyleyebilmemiz çok zor. Ne kadar isterdik hep güzel şeyler yapılsın ve biz de avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlayalım. Ama yok işte. Üsküdar’dan Çamlıca’ya doğru bakın, sonra Çamlıca’ya çıkıp oradan Üsküdar cihetine bakın. Kendinizi bir an önce uyanmak istediğiniz bir kabusun ortasında bulursunuz. Ben, Çamlıca’dan şehri seyretmeyi özlediğimde artık çoğu kez tepeye çıkmak yerine oturup eski resimlere bakmayı, siyah-beyaz Yeşilçam filmlerini izlemeyi tercih ediyorum. Bu faslı da izninizle burada kapatmak istiyorum, zira uzadıkça içimi dayanılmaz bir acı kaplayıveriyor.


Meydan projesi olsun, Şemsi Paşa Camii sahil projesi olsun, bu projeler hakkında neler söylemek istersiniz? Projelerin sahildeki ayağı şimdilik durduruldu. Revize edilerek devam edileceği söyleniyor. Kimileri hata olduğunu kabul etse de kent yönetiminde korkunç bir inat hâkim. Şahsen kentlerimizde olanların ‘sonradan vazgeçilen birer hata’ değil, bilakis bile isteye yapılan bir tarih, kültür, medeniyet işgalidir, yıkımı olduğunu düşünüyorum. Yönetim sınıfı, hani muhafazakârlar diye soruyorum, neden muhafaza etmektense yıkmayı, bakmaktansa yenilemeyi -üstelik hangi bilinç seviyesiyle olduğu meçhul- tercih ediyor sizce?
Ah bu sorulara bir cevabım olabilseydi keşke. Neden neden diye çırpınıp duruyoruz, sadece şehre dair taşıdığımız iyi niyetli kaygılarımız ve ses verişimiz bile başka yerlere çekilebiliyor. Mevzu İstanbul ise, mevzu Üsküdar ise nasıl susalım Yağız Bey? Hiç kusura bakmasınlar, hiç susmamızı beklemesinler. Bence yöneticiler bu sesin sahiplerine teşekkür etmeli, onları bu şehrin ücret talep etmeyen gönüllü çalışanları olarak en azından bir iki gönül okşayıcı sözle taltif etmeli. Bu güzel sesi patırtı olarak nitelendiren bahtsız kalemlere alan açmamalı. Eseri tek başına değerli kılan imzalar vardır. Düşünsenize elinize bir tablo geçmiş ve üzerinde Hoca Ali Rıza’nın imzası var. Bir hat levhası ve altında Yesarizade veyahut Sami Efendi imzası. Şemsi Paşa Külliyesi bir Sinan eseri, daha ne olsun. Ama daha çok şey var elbette. Bir kere bu şehre aşık pek çok insan tanırım ki, küçük camilere ayrı bir sevda ile bağlanmışlardır ve bu insanlar söze genelde Şemsi Paşa Camii ile başlarlar. Halk daha çok Kuşkonmaz ismi ile tanıyor bu camiyi ve herkesin buraya yakıştırdığı kendine göre bir hikayesi var. Oraya o kazıkları çakmak diye bir şey -bırakın yapmak- nasıl düşünülebilir? Evliya Çelebi, “Sahilde küçük bir camidir. Amma o kadar şirin bina olunmuştur ki, geriden gören kasr-ı müzeyyen zanneder” diyor Şemsi Paşa Camii için. Bakınız nerede diyor? Sahilde diyor. Orayı sahil kılan ne? Boğaziçi. Bu şehri dünyanın incisi yapan su yolu. Boğaziçi’nden bir karış çalmanın bile bende bir izahı yok. Meydan projesi ile ilgili görseller paylaştılar. Bununla ilgili atılacak hayırlı adım da çok bellidir: Bir an önce durdurmak.

Sinan Yılmaz
(Sosyalbilimler.org, 06.07.2017)

Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar: Hanefilik - Maturidilik - Yesevilik


Türkler’in İslam’la şereflenmeleri sadece Türk tari­hinin değil, İslam tarihi ve dünya tarihinin de en büyük hâdiselerinden biridir. İslam, neredeyse, Türk topluluklarının millî dini haline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuş ki Türk denilince İslam, İslam denilince Türk akla gelmiştir. Türklerin ahlakî ve kültürel değerleri, İslam’ın değerleri ile aynı ufukta buluşturulmuş ve İslam medeniyetinin değerlerine güç katmıştır. Türklerin İslam anlayışı, kendine özgüdür: İslam’ı kendi kültür ve gelenekle­ri ile uyumlu bir şekilde yeniden anlamayı ve yorumlamayı tercih etmişlerdir. Fıkıhta Hanefilik, itikatta Maturidilik ve ahlakta Yesevilik, günümüzde “Türk Müslümanlığı” adını verdiğimiz ahlakî ve akılcı dindarlığın üç sacayağını oluşturmaktadır. Türk Müslümanlığı konusunun akademideki yetkin ismi Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun makalelerinin bir araya getirildiği çalışmada, “Türkler Arasında İslam’ın Yayılışı ve İslam Anlayışının Oluşum Süreci”, “Türklerde İslam Tasavvurunun Kaynakları: Hanefilik; Maturidilik ve Yesevilik”, “İmam Mâturîdî’ye Göre Diyânet-Siyâset Ayrımı ve Çağdaş Tartışmalarla Mukayesesi”, “İmam Mâturîdî, Ahmet Yesevî ve Yunus Emre’de Ortak Değerler: İnsan, Akıl-İlim ve Vatan”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Kaynakları ve Yeniden Üretilmesi” gibi birbirinden önemli yazılar yer alıyor.

Ötüken Neşriyat, 272 Sayfa

Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu

Âdeta Balkan İmparatorluğu addedilebilecek Osmanlı Devleti’nin son asrında cereyan eden Balkan Savaşları; Türk milliyetçiliği ve Anadolu topraklarında kurulan millî devlet için bir dönüm noktası teşkil eder. Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti’nin ilk topyekûn savaşları addedilebilir. Osmanlı toplumunda yerle­şik sınırların ve ikiliklerin nispeten aşılması; askerler ve sivillerin, Müslümanlar ve gayrimüslimler, erkekler ve kadınların kısacası tüm Osmanlı vatandaşlarının siyasî ve içtimaî hayata etkin biçimde dâ­hil olması, söz konusu savaşlar ile mümkün olmuştur. Bu sebeple Balkan Savaşları, o ana kadar rüşeym hâlinde olan Türk milliyetçiliği fikrinin geliştiği, palazlandığı, entelektüel bir vâkıa olmaktan çıkıp geniş kitlelere yayıldığı bir dönemi ifade eder. Yahya Kemal Taştan Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu kitabında bu sıkıntılı ve sancılı dönemi sekiz başlık altında ele almıştır: “Savaş, Toplumsal Seferberlik ve Millî Kin”, “Biz Bize Yeteriz: Etnik Dayanışma ve Millî İktisat Projeleri”, “Millî Bilinç: Biz ve Ötekinin İnşâsı”, “Milliyetçi Tarih Yazımının Doğuşu”, “Imperial Vatandan Arta Kalanla Yetinmek: Mahdut Vatan Milliyetçiliği”, “Ontolojik Güvensizlik ve Yeni Vatan Arayışları: Manevî Yurt”, “Gideyim Arayayım Turan Nerede?”, “Anadolu: Mutedil Turan Yahut Muvakkat Ergenekon”.

Ötüken Neşriyat, 232 Sayfa

Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük


Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük ile ilgili konuların gündemimizden hiç düşmediğini; kimlik meselesinin hâlâ siyasî ve fikrî hayatımızı şekillendiren başat âmil olduğunu; hâlâ kim olduğumuz sorusu karşısında bir mutabakat tesis edemediğimizi düşününce, kimlik meselemizin yüz yıllık arka plânına dikkat çekmeye çalışan Mehmet Kaan Çelen'in Osmanlıcılık ve İslâmcılık Karşısında Türkçülük kitabının önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mehmet Kaan Çalen, her üç düşünce akımının temsilcilerini birbirleri hakkında kaleme aldıkları metinlerin üzerinden değerlendirerek, toplumsal yapımızı teşkil eden ana unsurları dikkatli bir gözleme tabi tutuyor.

Ötüken Neşriyat, 236 Sayfa

04 Temmuz 2017

Bireyselleşmenin asıl maliyetini muhafazakarlar ödeyecek


Türkiye entelektüel duruş ve uğraş vermenin anlamlı olmadığı bir ülkeye dönüşüyor. Çabalar siyasetin altında boğuluyor, duyulmuyor ve derinlikli olan her şey sığ ve yüzeysel bir kapışmanın ortasında eriyip gidiyor.

Altını çizmek gerek ki söz konusu bireyselleşmenin asıl maliyetini muhafazakarlar ödeyecek. Çünkü böyle dönemler kişinin ülkesel sınırlar dışında ‘nefes’ alacağı alanlar aramasına neden olur ve entelektüel duruşun imkanları böyle alanların bulunup bulunmamasına bağlıdır. Laik kesim bu açıdan şanslı… Batı dünyası ile yoğun bir ilişki içinde ve orada entelektüel çeşitlilik, özgürlük ve yaratıcılık yelpazesi ‘başkalarını’ da içine almaya çok müsait. Kültürel benzeşme söz konusu ilişkiyi sosyolojik olarak rahatlattığı ölçüde, laik kesimin parlak yeni kuşağına da ev sahipliği yapıyor.

Bu ‘beyin ve gönül göçünün’ muhafazakarlar için iyi olduğunu düşünenler olabilir. Laik kesimin kültürel hegemonyasının bu şekilde biteceğini ve kendilerine yol açılacağını sanabilirler. Ne var ki meseleye bu terminoloji içinden bakmak bile, entelektüel olamama halinin bir göstergesidir. Daha da ileri giderek İslam’da entelektüelin olamayacağını ve zaten olmaması gerektiğini savunanlar da bildiğimiz üzere mevcut… Düşünce tarihi açısından tipik bir bağnazlık olarak değerlendirilebilecek bu görüş, aslında İslam’ı Müslüman cemaatle özdeşleştirmekle kalmıyor, her türlü bireysel duruşu da cemaatçi ve gelenekçi tahakküm altında ezmeyi hedefliyor.

Etyen Mahçupyan
(Karar, 04.07.2017)

30 Haziran 2017

Döktüğümüz her beton, insan ruhunun katılaşması olarak bize geri dönüyor


Gayret ve adanmışlık gerektiren uzun vadeli hedefler, giderek cazibesini kaybediyor. Dünyayı bulduğundan daha güzel bırakmaya niyetlenen “dava delileri”, dişinden tırnağından artırdığını mürekkep kokusuna yatıran “kitap delileri”, bir fikrin heyecanıyla uykusu kaçan gece gezginleri tuhaf yaratıklardır artık. Ekonomik faydası olmayan bir etkinliğin ziyan hanesine yazıldığı bir çağda, samimiyet de ölmeye yatmıştır.

Yaşamışlığın kederi üzerine sindiğinde bir yer bize vatan olur. Bir şehir değişmezleriyle bize bir süreklilik ve emniyet duygusu verir. Bir aile samimiyet ve yakınlığıyla bize bir şahsiyet ve seciye kazandırır. Bir dostluk, fedakârlıkla boy atar. Zaman tefekkürle taçlanır. İyi olan her şey, özünde halisane emeğin ve ebediyetin mührünü taşır.

İnsanı yaşatamazsak, devleti yaşatamayız. Döktüğümüz her beton, insan ruhunun katılaşması olarak bize geri dönüyor. Tabiatta ve insanda göğü göremiyorsak bir sorun var demektir. İktisadi büyümenin insani maliyetlerini tartıya çıkarabiliriz. “İşletme hastalığına tutulmuş” ve her yerde verimlilik gözeten, bu arada insanı bozuk para gibi harcayan modellere karşı sesimizi yükseltebiliriz. E.F. Schumacher’in bir kitabında söylediği gibi, “küçük güzeldir”. Güzel de çoğu zaman hesaba dökülemeyen, ölçüp biçilemeyen, kendini bir bakışta ele vermeyende gizlidir.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 20.06.2017)

Müslüman görünmek mecburiyetinde kalanların sızlanışı


Karadenizliyi asmadan önce son sözünün ne olduğunu sormuşlar. Şunu söylemiş: “Bu da bana bir ders olsun”. Karadenizli hesabına büyük terakki desek yeridir. Asılarak idam edilmekten ders çıkaracak bir seviyeye ulaşmak az şey değil. İnsanın ölümden öğrendiğini diğer başka bir şeyden öğrenebilmesinin yolu bulunamadı. Ölümü askıya alıp ele geçecek olanca imkânın dünya hayatı sırasında yani dünyada eğlenilen müddet zarfında tüketildiği fikrine sarılan herkes kendi kaderinin cahili kalacaktır. Kaderinden bir şekilde haberdar olmak ancak tevekkülle yani emniyet sahasını Allah’a terk ile mümkündür. Bu sebeple küfrü imandan öldükten sonra başa geleceklere atfedilen nazarın ayırdığına şahit oluruz. İmanı ahiret yurdunun hayrına iman edişten kopuk bir şey sanıp dünya düzeni oyunundaki kurucuların tevzi ettiği role soyunanlar yüzlerinin yitip gitmesine aldırmayacak ve maskelerini çizdirmemenin zevkini çıkaracaklardır. Çocukluğumuzda bizler Türk çocukları olmamız hasebiyle çok dik bir yokuşta kızak kaydığımız sırada ve giriştiğimiz kavganın yumruklaşma safhasına ulaştığımızda “Başım gözüm Allaha emanet” derdik. Yaptığımız işin haklılığına kanaat getirişimiz başımızı gözümüzü Allah’ın korumasındandı.

“Yumurtanın sarısı 
Gitti çükümün yarısı”. 

Cumhuriyetin ilânı akabinde Müslüman görünmek mecburiyetinde kalanların sızlanışı bu ifadede yerini buluyor. Sakarya Meydan Muharebesi’nin mağlupları mağlubiyetlerinin acısını biz galiplerin değerlerini gözden düşürerek çıkarmağa çalışıyor. Tuzaklara düşüyoruz. Oysa akıldan çıkarmamak gerekir ki, çiğ yemediği için karnı ağrımayanlar tarihin bir uğrağında Türk topraklarının sünnetle hayat bulduğu vakıasının mümessilidir. Karın ağrısı çekenler Türklerin sadece bu toprakların hâkimi değil; aynı zamanda bu toprakların aslî unsuru olduğu kavrayışını sinsice kemirmekle meşguldür. Türk topraklarına ısrarla sahip çıkanlar Müslüman çocuğu olarak sünnet edilmenin bir kere daha doğuşu, erkekliğin sahicilik istikametindeki tecessümü vesilesiyle varlık kazandığını bilenlerdi. Modernleşmeyi fırsat bilip Türklerin elinden topraklarını alma derdine düşenlerin önce Türk çocuğuna mahsus tekemmül şartlarına musallat oluşu barizdir. Sünnet olan çocuğun çükünün yarısının gittiğini söylemek beklenilen zaman içinde yıpratılmış bir şahsiyeti muhatap almak isteyenlerin marifetidir. Karşılarında kendinden emin Türk çocuğu görmek istemeyenler ruhî gelişimin her sahasında tedbirler aldı. Sünnet olmanın Türk çocuğunu kusurundan arındırdığı fikrini tarihe gömdüler. Zamanında ne demiştik biz? Kusura sünnetçi bakar. Sünnetçi kusurun icabına bakar. 

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 30 Haziran 2017)

Felsefeden kaçıp ne iyi, ne doğru, ne de dürüst olunabilir


Gerek modernlik öncesi, gerekse sonrasında hayatımıza baskın çıkan avutucu yalanlar var. Yalanlarla avunmak dünyayı cennet kabilinden algılama rahatlığı veriyor. Her birimiz hayatımızda gerçeklerin tedirginlik verici bir yer tuttuğunu bildiğimiz kadar gerçeklere sahip çıkmada nasıl çekinik kalındığını da hepimiz biliyoruz. Avutucu yalanları geri plana çekip tedirginlik veren gerçeği öne alma marifeti her insana nasip değil. Güzellik, iyilik, doğruluk, dürüstlük elimize ancak bir bedel karşılığı geçebiliyor. Felsefeden kaçıp araziye, yani genel geçer ortama uyarak ne iyi, ne doğru, ne de dürüst olunabilir. Kılavuzu karga olanın burnunun neden kurtulmayacağı malumdur. Hangi körle yatarsak yatalım şaşı kalkan yine biz olacağız. Her şaşı bakışlı kimsenin yön bakımından tereddütte bırakıldığından da şüphemiz olmasın. Vahim olan vuku bulmuş, olan olmuştur bir kere. Körle yatmışlığımızı izale edemeyiz; lâkin şaşılıktan kurtulmağa dua edip etmemek tercihimize bırakılmış.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 25 Haziran 2017)

28 Haziran 2017

Şairler ve felsefeciler yetiştirmek

Henry David Thoreau’nun Walden Gölü yakınlarında yaşadığı kulübenin
bir replikası ve önünde yer alan heykeli.
Bir kasabada çürümekte olan ilkel bir ormanın üzerinde başka bir ilkel orman dalgalanıyorsa, o kasaba sadece mısır ve patates değil, gelecek çağlar için şairler ve felsefeciler yetiştirmek için de uygundur.

Bitkisel humus tabakasını tüketmiş ve atalarının kemiklerinden gübre yapmak zorunda kalmış bir ulustan ne beklenir ki. Böyle bir toplumda şair ancak kendi fazla yağlarıyla, filozof ise kendi kemik ve iliğiyle beslenebilir.

Henry David Thoreau, Walden

26 Haziran 2017

Şairin toplumsal görevi


Üzerinde durulması gereken diğer bir nokta da bir toplumun, yaşayan bir edebiyatı olmadığı zaman kendi edebiyatının geçmişinden giderek koptuğudur. Eğer geçmişin hâlde devamını sağlayamazsak, kendi edebiyatımızın geçmişi, bize başka bir toplumun edebiyatı kadar uzak ve yabancı kalacaktır. Çünkü çevremizde sürüp giden her çeşit maddi değişmenin baskısı altında yaşayış şeklimiz ve dilimiz değişmeye devam edecektir. Eğer müstesna bir hassasiyeti, dili kullanmada görülen müstesna bir güçle birleştirebilen birkaç kişiye sahip olmazsak yalnız ifade gücümüz değil, aynı zamanda en kaba duyguları hissetme gücümüz de yozlaşacaktır.

Bir şairin kendi zamanında büyük bir okuyucu kütlesine sahip olması çok önemli değildir. Önemli olan, her nesilde hiç olmazsa küçük bir grubun kendisini anlayabilmesidir.

(…) bir toplumda daima, kendi zamanının ilerisinde, ona bağımlı olmaksızın yenilikleri hazmedebilen ve şiirden anlayan bir öncü grubun olması gerekir. Kültürde değişme ve gelişme bir toplumdaki herkesin aynı seviyede şuurlu olması demek değildir. Kültürde değişme, zamanın ilerisinde ama gerçekle ilişkisini kaybetmemiş bir seçkinler grubu ve onu en çok bir kuşak geriden takip eden, tesire açık bir okuyucu kütlesiyle mümkündür. 

T.S. Eliot, Edebiyat Üzerine Düşünceler
(Paradigma Yayınları, Çeviren: Sevim Kantarcıoğlu)

Yazmanın ıstırabı


Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma dürtülerinin altında bir gizem yatar. Kitap yazmak, acıdan kıvrandıran bir hastalığın uzun süren nöbetleri gibi insanı yiyip bitiren korkunç bir mücadeledir. İnsan, karşı koyamayacağı ve anlayamayacağı bir iblis tarafından itilmese kesinlikle böyle bir işe kalkışmazdı. Biliyoruz ki bu iblis herkeste vardır ve bir bebeğin ilgi çekmek için ciyak ciyak ağlamasına yol açan içgüdünün aynısıdır. Fakat yine de sürekli kendi kişiliğini gizleme mücadelesi vermediği sürece insanın okunabilir hiçbir şey yazamayacağı da bir o kadar doğru.

George Orwell, Neden Yazıyorum
(Sel Yayıncılık, Çeviren: Levent Konca)

22 Haziran 2017

Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek


Eyüp Muhcu (Türk Mühendis ve Mimar Odaları Başkanı):
İstanbul’daki bir takım projelerle ilgili karar süreçleri, projenin oluşturulması ve uygulanması tamamen bilimsel ve fenni kurallara bağlı olmadan gerçekleştiriliyor. Bunun sonucunda kent büyük zarar görüyor. Daha önce metro inşaatı çalışmaları sırasında Salacak’ta pek çok ev hasar gördü. Mahallede yapılarda çatlaklar oluştu, bazı evler boşaltıldı. Şemsi Paşa Camii ve diğer kültür varlıkları süreçten olumsuz etkileniyor. Bu çalışmalar nedeniyle oluşan çatlaklar tarihi yapıların ömrünü kısaltıyor, geriye dönüşü mümkün olmayan hasarlara neden oluyor. Çalışmanın gecikmeli de olsa durdurulması doğru ve yerinde bir karar. Bu yapılarla ilgili hasarlar giderilmeden hiçbir çalışmanın yapılmaması gerekir.

Feyza Cansever (Mimar):
İstanbul, İstanbullulara emanet edilmediği sürece ve şehrin büyümesi engellenmedikçe bizler belki Süleymaniye’nin bile yıkıldığını göreceğiz. Demek ki bize layık değil bu güzellikler. Acı ama öyle. Şemsi Paşa Camii’nin neden denize sıfır inşa edildiğini halen mimarlar ve şehirciler bilmiyor, önünden yol geçirebiliyorlarsa söylenecek söz dahi kalmamıştır. Sert olacak ama çocukların bile avlusundan denizi fark etmelerinin güzelliğini ve tadını ezbere bilmeleri gerekirdi.

Prof. Dr. Doğan Kuban (Mimar):
Şemsi Paşa Camii benim için Sinan’ın en etkileyici birkaç yapısından biridir. Gündelik hayata nefis bir şekilde monte olmuş. Ölçeğiyle, suyla ilişkisiyle müthiş bir yapıdır. Çatladı, çatlamadı çok önemli değil. Çünkü biliyoruz ki restorasyon teknikleriyle yapıyı yıkmadan bir şekilde müdahale etmek mümkün. Ama orada kritik olan Sinan’ın denizin kıyısına tasarladığı bir yapının denizle ilişkisinin koparılması. Bu, kabul edilemez bir hata olur. Kesinlikle karşıyım böyle bir şeye. Sinan’a saygımın yanı sıra mütevazi ve gündelik hayatını çok güzel şekilde almış bir yapıdır. Ne kadar zorunlu ve vazgeçilemez bir proje olsa da o noktada bile böyle davranılmaması gerekir. Yazıktır. O esere yapılmaz. Aman ha!

Prof. Dr. Semavi Eyice (Sanat tarihçisi):
Mimar Sinan’ın eserlerinden doğrudan doğruya yapılmış bir külliyedir o. İstanbul’un tarihi eserlerini meydan yapacağız diye yıkacaksak eğer bu memleketten gidelim o zaman. Yapılacak plana eser uydurulmaz. Eser yerinde kalır plan ona göre yapılır. Meydan yapacağım diye camiye zarar vermek kaş yaparken göz çıkarmak olur. Eskiden Anıtlar Kurulu vardı. Bu tek bir kuruldu. Kanun grubundaydı. Ve sınırları Edirne’den Kars’a kadardı. Bir tek kurul karar verirdi ve alınan karar üzerine münakaşa edilmezdi. Ama sonra iş oldukça gevşedi. Artık bu şekilde işlemiyor iş. Sinan’ı törenler yapıp şanlı şöhretli bir sanatkar diye gösteriyorsak, onun da artık eserine dokunmamalıyız.

Karar, 22.06.2017

Sadettin Ökten: "Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok."


Bu kainatı Cenab-ı Allah halk etmiş -bir inanca dayanarak söylüyorum- ve buna da fiziksel ve geometrik bir nispet koymuş. Bir düzlemde böyle; ruhi ve manevi olanları ayırıyorum. Harekete, sese, büyüklüklere, siluete sadece fiziksel ve geometrik nispetle baktığımız zaman insanın hem kendi bedensel varlığıyla hem de doğal yetenekleriyle bu doğa içinde bir yeri olduğunu görürüz. Mesela hayvanlar kadar keskin görmüyor, onlar kadar keskin koku almıyor, kanguru gibi zıplamıyor. Fakat insanın bir başka özelliği var: Bütün bu nispetleri bozabilme yeteneği. Başka hiçbir canlı halk edilmiş bu verimli dünyada nispetleri bozamıyor; fakat insan bozabiliyor. Dolayısıyla birinci etapta insan dediğimiz varlık eğer vahyi bir düzenden hayata bakmıyorsa önce nispetleri bozmakla başlıyor.

Malumunuz, her medeniyet tasavvuru birtakım değerler sistemine dayanıyor. İnsan hayatı, değerler sistemi olmadan yaşayamaz. Bu değerler sistemi şehre yansımak mecburiyetindedir ki o sistemi bizzat görsün, denesin, tecrübe etsin. O zaman da o değerler sisteminin en üstteki değerini temsil eden yapı şehrin en görkemli yerinde yer alır. Bütün medeniyetlerde bu böyledir. İstanbul halkının genel geçer bir değer sistemi olduğu söyleniyor. Şimdi ben İstanbul’a baktığımda o değerler sistemiyle taban tabana zıt bir çelişki görüyorum. Dolayısıyla bu değerler sistemine inandıklarını söyleyenlerin ve ona göre yaşadıklarını iddia edenlerin bu değerler ile yaptıkları arasında çok büyük bir tezat var. Şu anda İstanbul’da bir başka değerler sisteminin yapılanması inşa ediliyor; herkes de bundan memnun. Bir de, nispeti/ oranı bozuyorlar. Dolayısıyla siz bir süre sonra artık bozulmuş bir nispetler dünyasında yaşıyorsunuz. Bunun manevi bir yanı da var. O fiziksel yapıyı üreten düşünsel ve duygusal boyut sizi esir almaya başlıyor. İçinizi boşaltıp kendi değerlerini size enjekte ediyor.

Ben toplumsal bazda konuşuyorum; şimdi gidin, bütün AVM’leri dolu göreceksiniz. Bizim medeniyet tasavvurumuzla alâkası olmadan yapılan binaların hepsi doluyor. Siteler, gökdelenler, apartmanlar boş kalmıyor. Bu, modern hayatın dayatması deniyor. Buna çözümü var mı diye bakmak lâzım. Bir medeniyet tasavvuruna bilinçli şekilde sahip olan toplumlarda bunun çözümü var. Batının ciddi şehirlerine, özellikle de Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu karmaşayı görmüyorsunuz. Orada da gökdelenler var ama başka bir şekilde kullanılıyor. Sokakları, evleri, insanlarıyla oturmuş; çünkü toplumun medeniyet değerleri zihinlerinde ve gönüllerinde stabilize olmuş. Eski şehirlerini, eski sokaklarını muhafaza ediyorlar. Böyle bir fiziksel çevrenin onlara manevi bir zemin sağladığının farkındalar. Biz ise fiziksel çevreyi yok ediyoruz ve “Otuz beşinci katta hatim sürerek Müslümanlık yaşanabilir.” diyoruz. Yaşanmaz.

Osmanlı deneyimi İslâm Medeniyeti’nin yaşanması açısından çok mühim bir deneyimdi. Biz şimdi onun temellerini yıkıyoruz.

İstanbul bu gidişle bir hayal şehir olarak maziye intikal eder, bir arkaik nesne olarak kalır. Şu anda İstanbul’un tekrar bir medeniyete ev sahipliği yapabileceği bir sosyolojik dinamik görmüyorum. Sizin, benim gibi tek tek insanların hassasiyetinden başka bir toplumsal endişe de görmüyorum. Çünkü şu anda toplum, para ve paranın getirdiği gücün peşinde, bu parayı nasıl hak edeceğini bilmiyor.

Hayat bir tarafa doğru akıyor. Biz şu anda kapitalizmin çok kötü bir örneğinin peşinde savrulup gidiyoruz. Bizim şehir, konut, ev, eşya konusunda net bir toplumsal fikrimiz henüz yok. Batı’ya baktığınızda insanların bir okulu yarıda bırakıp bir başka okula başladığını görebiliyorsunuz. Çünkü insanlar aç değiller. Bizde açlık var.


İnsan dediğimiz varlık hazza mecluptur; haz insanı cezbeder. Bir hazdan vazgeçmek istiyorsa da onun üstünde bir başka hazzı tanıması lâzımdır. En üstteki haz, muhabbetullahtır. Ondan bir aşağıdaki haz, sanat hazzıdır. Onları tanımıyorsanız madde sizi elinde evirip çevirir ve rezil eder. Müslümanlara bakıyorum, çoğu bu hazları tanımıyorlar.

Biçim ve üslup mevzubahis ise; üslup kolay kolay çıkmıyor. Her medeniyet tasavvuru yeni bir yoruma girdiği zaman üslup ortaya çıkıyor. Üslup ortaya çıkmadığı zaman ya taklit edeceksiniz ya da tekrar edeceksiniz. Osmanlı mimari üslubu iki buçuk asırda ortaya çıktı. Çünkü yeni bir hayat biçimi, yeni bir anlayış örgütlediler. İbn-i Kemal geldi, Zembilli Ali Cemali geldi, Ebussuud geldi, Cevdet Paşa geldi… Bunlar hayata ürünler getirdiler; toplum da evrilerek kendi değerlerini yeni bir düzleme taşıdı.

Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok. Müslümanların sıkıntısı, biçim üretememeleri. Bu da kolay üretilmez. O biçimi üretmek için eski dönemlerdeki değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi çözümlemek ve onu yeni bir düzleme taşımak gerekiyor. Biz henüz değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi yakalayamadık. Amentü’yü okuyoruz ama o Amentü’den Süleymaniye’nin nasıl çıktığını yakalayamadık, kubbe-kemer kavgası yapıyoruz. Gotik mimari de kubbe ve kemeri kullanıyor, neden ortaya farklı bir şey çıkıyor? O hayata farklı bakıyor, biz farklı bakıyoruz…

Sadettin Ökten
(Boğaziçi Bülteni, Sayı 37, 2013/2, sf. 86-94)

* Kısaltılmış. Hem metnin hem de derginin ilgili dosyasının tam hâlini şuradan temin etmek mümkündür.

Dr. Ali Şükrü Çoruk ile Osmanlı İstanbul'unda Eğlence Kültürü

Cemal Kafadar ile 17. Yüzyıl
(Çelebiler Çağı)

21 Haziran 2017

Yetkililerimiz kültürümüze niçin düşmanlık ediyorlar?


Bugün yerinde yellerin bile esmediği, esemediği, estirilmeyen sivil mimarinin dünya çapındaki şaheseri ahşap binaların ahenginden İstanbul’da hiçbir iz yok. Kırıntısı dahi yok demedim. Elbette yakılacağı veya yıkılacağı günü bekleyen birkaç ahşap virane hâlâ var şehirde. Ama ahşap evlerle örülü bir mahalle yok demek istedim. İstanbul’un mahalle anlayışını yansıtacak, numunelik tek bir mahalle bile göremiyoruz. 

Sadece mahalle mi? Her iki tarafı iki-üç katlı, bahçeli ve Türk pencereli mostralık bir sokağımız bile yok. Bırakmadılar! 

İstanbul’u İstanbul yapan ruh yok. İstanbul’u İstanbul kılan cisim yok. İstanbul’u İstanbullaştıran tasavvur yok.

Hasanali Yıldırım
(Haberiyat, 20.06.2017)

Bir tarih, kültür, medeniyet işgali


Üsküdar sahilini genişletme projesi durdurulmuş. Bu durdurma sonrasında belediye başkanlarına teşekkür eden, onları medeniyet bekçisi olarak gösteren bir kitle var. Ne teşekkürü kardeşim? Akl-ı selim, kalb-i selim, zevk-i selim sahibi insanlar çok şükür hâlâ var halk içinde. Onlar durdurdu. Başkanlarla sandıkta görüşülecek elbette.

Kentlerimizde olanlar "sonradan vazgeçilen birer hata" değil, bilakis bile isteye yapılan bir tarih, kültür, medeniyet işgalidir, yıkımıdır.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

19 Haziran 2017

Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır


İslam dünyası toplumlarında bilinç yetersizliği sebebiyle, kültürel yetersizlikler sebebiyle, Müslüman kitleler kolaylıkla yerleşik düzenlerle bütünleşmeye ikna edilebiliyor. Başkalarını örnek almakla, takdir etmekle, onları taklit etmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bireyler ya da toplumlar, hayatlarını, başka hayatları, tarzları taklit ederek geçirirlerse, hem kendilerine yabancılaşır, hem de kendileri olmaktan çıkarlar. Bugün İslam dünyası toplumları olarak kendimize yabancılaştığımız ve kendimiz olmaktan çıktığımız için, kimliklerimiz pek çok nedenle sınırlandırılabiliyor, hakaret kaynağı haline gelebiliyor. Bugünü ihmal pahasına geçmiş üzerinde yoğunlaştığımız, kahramanlık öyküleri anlatan popüler tarihin kültürel artıklarıyla tarihe tutunmaya çalıştığımız için, kültürel özgünlükler, özgürlükler üretmeyi başaramadığımız için, kimliklerimiz sınırlandırılabiliyor, hakaret konusu haline getirilebiliyor.

Burada, bu olayın, gereği kadar üzerinde duramadığımız çok daha vahim, çok daha tehlikeli bir boyutu olduğunu da kaydetmek gerekir: İslami bünye içerisinde de, kimi aidiyetler, etnik, kültürel ya da mezhepsel aidiyetler, karşılıklı olarak hakaret konusu yapılabiliyor. Bu durum herkes için ortak olan temel İslami değerleri temsil etmediğimizi gösterir. İslam’ın yalnızca kendilerinin yorumlarına açık olduğunu iddia eden her türlü yaklaşım, İslami bütüne büyük zararlar verir. Irkçı otomatlarla, hizipçi otomatlarla, partizan otomatlarla hiç bir mücadele yürütülemez.

Hangi toplumda ve hangi kültürde olursa olsun, tekçi her düşünce, insanlığın dünyasına, insani dünyalara ulaşmamızı imkansız kılar. Her popülizm, tekçi düşünceleri, tekçi çerçeveleri putlaştırır. Kendimizi, hangi gerekçeyle olursa olsun, tek yoruma, tek kişiye, tek esere kapattığımızda, farklı yorumlardan, kişilerden, isimlerden yararlanma özgürlüğümüzü ve anlama yeteneğimizi kaybederiz. Nitelikli bir ortam-iklim-çevre, anlamaya yönelik şiddetli uğraşlarla oluşturulabilir. Anlamaya yönelik uğraşlar, ömür boyu sürdürülmesi gereken uğraşlardır. Kurumsallaşan, kurumsallaştırılan popülizmlerin bir parçası haline getirilen topluluklar, büyük farkındalıkları kaybeder, büyük kavrayışa yabancılaşır, hep yüzeylerde kalırlar.

Atasoy Müftüoğlu

Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul


Shirine Hamadeh, 16. yüzyıl klasisizmi ile 19. yüzyıl modernizmi arasında unutulduğunu düşündüğü bir dönemi, 18. yüzyıl İstanbulu’nu inceliyor.
Gündelik hayatta varolan ve yeni zuhur eden biçim ve üslupları betimleyerek décloisonnement olarak adlandırdığı dönüşümü anlatıyor.

Şehrin değişen mimari yapısına ve onun getirdiği açılımlara odaklanıyor.

Haşmetli saraylar, çeşmeler, sebiller, hasbahçeler, surlar ve kapılara bakıyor. Seçilen renkleri, süsleme tarzlarını, dizeleri, minyatürleri, seyahatnameleri, yasal düzenlemeleri ve çeşitli arşiv kayıtlarını izliyor.

Kamusal alanın dönüşümünü incelerken erken modernliği, Batılılaşma kavramını ve görsel kültürü İstanbul’a özgü koşulları hesap ederek irdeliyor.

Şehr-i Sefa, bir İstanbul kitabı. Siyaset, sanat, mimari, anılar ve kanunlar arasında gezinen nitelikli bir toplumsal tarih çalışması.

Shirine Hamadeh, Şehr-i Sefa: 18. Yüzyılda İstanbul 
Çeviri: İlknur Güzel
İletişim Yayınları, 2. baskı - Nisan 2017, 399 Sayfa, 31 TL

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.