31 Ocak 2017

Yedikıta dergisinden röportajlar serisi


Mülakat kitapları son dönemde çok revaçta. Eskiden yayıncıların somurtarak baktığı bu alanda şimdi pek çok kitap neşrediliyor. Hakiki okuyucu için mülakat kitaplarının içi nice sırlarla dolu. Bir tarih kitabından ya da bir belgeselden edinilecek malumattan daha fazlası öğrenilebiliyor bu kitaplarla. Yalnız bir ismi değil de birden çok ilim, irfan sahibini konuk eden sayfalar arasında gezinmek, okuyucuya hem geçmişle gelecek arasında lezzetli bir serüven yaşatıyor hem de yepyeni bilgilerle karşılaştırmalı okuma yapma imkânı sunuyor.

Bu tarzdaki kitaplardan ikisini aynı anda neşretti Yedikıta dergisi. Geçtiğimiz Aralık ayında (2016) bir tarih ve kültür dergisi için ulaşılması güç bir sayı adedine (100) ulaşan dergi, tüm sayılarında yaptığı röportajları bir araya getirdi ve ortaya "röportajlar serisi" üst başlığıyla iki kitap çıktı: Osmanlı Gidince ve Geçmişin İzinde.

İki kitabı peş peşe okuyunca bir tuhaf oluyor insan. Neye üzülüp neye şaşıracağını da pek bilemiyor açıkçası. Hakkımızda hayırlısı.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 31.01.2017)

Batı, Müslümanlardan sürekli bir 'öteki' üretiyor ve saldırıyor


Son iki yüz yıldır yaşadığımız ve el'an yaşamakta olduğumuz sarsıntıların ruhumuzda açtığı yaraları kapatmakta güçlük çekiyoruz. Yalnız ruhumuzda değil; aklımızda, zihnimizde, düşüncelerimizde, fikirlerimizde çok boyutlu çatışmalarla karşı karşıyayız. Ülkemizin dört bir yanı ateş hattına dönüşmüş durumdayken yalnız şefkat, merhamet, sağduyu üzerine düşünmekle bir yere varamıyoruz. Şu dönemde kimlik, kişilik, fanatizm, cemaatler, psikolojik sağlık, İslâmofobi, Türk korkusu, öfke, demokrasi, hoşgörü, değerler eğitimi, modernlik, mezhep kavgaları, hoşgörü, sahih muhafazakârlık ve Batı üzerine yeniden konuşmamız ve tartışmamız gerekiyor. Özellikle bu kavramları çok doğru bir şekilde açıklamalıyız. İhsan Fazlıoğlu hocadan ilhamla; kendimizi ve çevremizi tam manasıyla tanımlayamazsak, başkaları tarafından tanımlanabilir hâle düşeriz. Bu düşüş hiç şüphe yok ki geri dönülmesi mümkün olmayan sıkıntılarla, birlik olmaklığımız hususunda hiç kapanmayacak yaralar açabilir. Gerçek şu ki; tanımlamaya, tahlile, tedaviye muhtacız.

Ankara Numune Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari Sorumlusu, aynı zamanda Yeni Şafak köşe yazarı olan Prof. Dr. Erol Göka'nın "Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları" adlı kitabı Kasım 2016'da Kapı Yayınları tarafından neşredildi. Kitap, Göka’nın köşe yazılarından oluşuyor. Bu tip metinleri köşe yazılarından takip edenler için kitap elbette yeni bir şey söylemiyor, daha önceki Göka kitapları gibi deneme kategorisinde değerlendirmek mümkün değil. Yazılar konuları itibariyle veya kronolojik olarak birbirini takip eder nitelikte. Bu hem okuma kolaylığı sağlıyor hem de zamanın güncel mevzularına tekrar dönüp bakmak için ideal. Hiç şüphe yok ki Erol Göka gibi isimlerden muhtelif, daha önce yayımlanmamış, yepyeni düşünce kitapları beklemek de biz okuyucuların naçizane beklentisi.

Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları bir tarafıyla PKK, DAEŞ, 15 Temmuz, FETÖ, İslamofobi gibi günümüzde zihinlerimizi yoğun biçimde meşgul eden konuları psikolojik açıdan incelerken, diğer tarafıyla kirli tuzakların ve ihanetlerin perde arkasındaki sebepleri açıklıyor. 167 sayfalık kitap dört bölüme ayrılmış: “Kimlik Kişilik Fanatizm”, “Manevi Topluluklar ve Psikolojik Sağlık”, “İslam'a ve Müslümanlara Bitmeyen Öfke”, “Çare: Demokrasi, Hoşgörü, Değerler Eğitimi”.

Yağız Gönüler
(Dunyabizim.com, 28.01.2017)

Şeyh Gâlib Dede Türbesi'nden fotoğraflar (Ocak 2017)




Fotoğraflar, blogun kurucusu ve yayın yönetmeni Yağız Gönüler tarafından 31 Ocak 2017 tarihinde çekilmiştir. Tüm hakları mahfuzdur. İzin alınmadan kullanılması hâlinde yasal yollara başvurulacaktır.

Taşralı romantizmlerle oyalanma lüksümüz yoktur


Taşralı romantizmleri aşamayan muhafazakârlıklar sebebiyle, küresel bilgi ve medya tekeli tarafından kontrol edilen zihin dünyamız, varoluşsal sorunları konuşamıyor. Çok uluslu şirketler tüm dünyaya tüketicilik ideolojisini ihraç ediyor. Bu ideoloji toplumlarımıza kültürel emperyalizm biçiminde giriyor. Eleştirel perspektiflere bütünüyle kapalı olan muhafazakârlıklar, radikal bir düşünce hayatına, radikal düşünürlere hayat hakkı tanımıyor. Bu nedenle de toplumlarımız yeni gerçekliklere nüfuz edemiyor. Bugün, Müslümanlar olarak ne yapıyorsak, ne yapmak istiyorsak, hep var olanın sınırları içinde kalarak yapıyoruz. Dünya sistemi bir yanda bütün toplumlarda evrensel ölçekte bir metalaşmaya neden olurken, diğer yanda, İslam toplumları, zihinsel kısırlaşma, kuru lafızcılık sebebiyle İslami inançları şeyleştiren süreçlere sürükleniyor. İnançların şeyleştirilebildiği bir dünyada ve zamanda, tarih sorumsuzca suistimal ediliyor, hamaset yoluyla beyinler yıkanabiliyor, bu yolla kolektif bağımlılıklar oluşturulabiliyor.

...

Her şeyin çok belirsiz hale geldiği bir dünyada, ucuz iyimserlikler telkin eden taşralı romantizmlerle oyalanma lüksümüz yoktur. Hayatta hiç bir şey, insanları, gerçeklerin kendilerinden saklanması kadar, aldatılmak kadar rencide edemez, aşağılayamaz. Günümüzde İslami bünye içerisinde yaşanan her tür parçalanma, sınırsız bir biçimde sömürülüyor. Hâl böyle iken, herkes, her etnik ya da mezhepçi grup, her hizip ya da parti, kendi farkındalığını meşrulaştırabilmek ya da mutlaklaştırabilmek için dışlayıcı bir dil oluşturuyor. Bütün Müslümanların hatırlaması gereken somut bir gerçek var: Emperyalist-sömürgeci irade tarafından hepimize birden dayatılan bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durumda kapsayıcı bir dil, program ve proje temelinde yeni bir bilinç, bu bilince dayalı bir dayanışma inşa edilmediği takdirde, hayatlarımızı tabi kılınmış toplumlar ve kültürler olarak sürdüreceğiz.

Bencilliklerinin, önyargılarının ve çıkarlarının tutsağı olan bir zihniyetle-yaklaşımla ahlaki hiç bir mücadele yürütülemez. Müslümanların bilinç ve düşünme yetilerini duygusallıklardan bağımsız olarak ortaya koyabilmeleri gerekir. Varoluşsal tercihler, ahlaki temeller, kaygılar ve eylemlerle somutlaşır.

...

Hangi toplumda yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanların, yaşadıkları dönemin ve koşulların çıkarlarına ve resmi beklentilerine göre düşünmeye, eylemde bulunmaya çalışmaları, zihinlerin, kişiliklerin ve karakterlerin yozlaşmasına yol açar. Koşullara göre tavizler vererek yaşamayı seçmek ahlaki yıkımla sonuçlanır. Dönemin, koşulların çıkarlarına, taleplerine göre hareket eden topluluklarla hiç bir mücadele yürütülemez. Hikayeyi yeniden başlatacak olan kadrolar, en fazla, en çok insan olduklarında bir mücadeleden söz etmeye başlayabiliriz. En fazla, en çok insan olmak, bütün İslami anlam-amaç ve değerleri eksiksiz bir bütünlük, eksiksiz bir içtenlik, eksiksiz bir sorumluluk duygusu içerisinde en güzel şekilde temsil-tecrübe çabasıyla gerçekleştirilebilir.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 30.01.2017)

Turgut Cansever Hoca’yı yeniden anmak


Rahmetli Turgut Cansever hoca bir mimar ve şehir planlamacısı olduğu kadar bir sanatkâr ve düşünce adamıydı. Aynı zamanda bütünlük peşinde olan, dünyanın, insanlığın ve Türkiye'nin gidişini, en azından kendi mesleği çerçevesinde yakından takip eden, bunun heyecanını duyan sorumluluk sahibi bir ilim adamı ve aydındı. Son yıllarındaki çalışmalarına bir miktar ben de şahit oldum, bazılarına katıldım, lütfedip davet etmesi üzerine bazı zevatla görüşmelerinde bulundum. Mustafa Kutlu, Beşir Ayvazoğlu, Mustafa Ruhi Şirin, Salih Pulcu gibi birkaç arkadaşla birlikte hususi sohbetlerimiz ve müzakerelerimiz de oldu.

Yaşına aldırmadan, yapılan müdahalelerle uğratıldığı haksızlıkları geride bırakarak Türkiye'nin şehirleşme ve konut politikalarında doğru yola girmesi için tabir caizse öncü bir delikanlı gibi ve ideolojisine, siyasi tercihlerine bakmadan istifade edebileceği her insanla birlikte çalışmayı göze alarak, deneyerek günlerini geçiriyordu.

Büyük kayıplarla neticelenen ve geriye derin acılar bırakan 17 Ağustos 1999 depremi ve kronolojik olarak İstanbul/Marmara için yaklaşan büyük deprem tahminleri o günlerde canlı idi. Bu durum onu hem çok tedirgin etmiş hem de çözüm yolları bulmak ve yetkilileri ikna etmek, kamuoyunu hazırlamak için ümitlendirmişti.

Her fırsatta şunları söylüyordu:

1. Türkiye'nin konut stoku hem yetersiz hem de sağlıksızdır, kültürel kodlarla ve tabiat şartları-sevgisiyle uyumsuzdur ve eskimiştir. Ayrıca ülkenin nüfusu hem süratle arttığı hem de köylerden şehirlere daimi göçler olduğu için yeni konutlara ve yerleşim birimlerine âcil ihtiyaç var. Önümüzdeki çeyrek yüzyılda Türkiye mevcut konut ve yapı stokunun büyük bir kısmını yenilemek ve dönüştürmek zorundadır.

Bu bir imkândır. Bunu planlı ve doğru yapabilirsek çözüm yollarını da Türkiye'ye yaraşır bir şekilde açmış oluruz. Tam da burada 1989 yılındaki bir röportajının başlığını hatırlatmanın zamanıdır: “Mimaride yeni yönelişleri ortaya koyabilecek tek ülke Türkiye'dir”.

2. Türk ve İslâm şehirciliğinin istisnai örneklerinden biri olan İstanbul, Bursa ve tarihi şehirler, bazı kasabalar 1950 yılından beri giderek artan bir şekilde bütün iktidarlar tarafından tahrip edilmiştir, darbelerden sonra daha yoğun olmak üzere hâlâ tahrip edilmektedir. İstanbul'un nüfus yoğunluğu ve günlük insan akışı mutlaka kontrol altına alınarak tarihi şehir (suriçi) ve Eyüp, Üsküdar, Kasımpaşa gibi tarihi yerleşim birimleri rahatlatılmalıdır.

Çünkü yeni ulaşım imkânlarıyla İstanbul'un gündelik akışının bir ucu Sakarya'da, diğer ucu Edirne'dedir artık ve buralardan plansız sanayileşme, konutla birlikte düşünülmeyen yeni büyük işyerleri dolayısıyla büyük bir nüfus her gün İstanbul'dan gelip geçmektedir. Bu büyük bir ekonomik israf, vakit kaybı, hava kirliliği, sağlık problemlerinin artması, kontrol edilemezlik demektir. En önemlisi korumanın imkânsız hale gelmesidir. Böyle bir ortamda hiçbir şey hakkıyla korunamaz.

Halbuki bugün artık biliyoruz ki doğru çözüm tarihi bölgelerdeki yeni yerleşimleri kontrol etmek, yayalaşmayı artırmak, büyük, gürültülü ve sarsıntılara sebebiyet verecek, tabii dokuyu etkileyecek motorlu trafik akışlarını azaltmak, kültürel, entelektüel, estetik faaliyet merkezlerini, bunlarla irtibatlı otel, dinlenme tesislerini artırmak lazımdır.

3. İnsanın vazifelerinden biri de güzellik peşinden gitmek, dünyayı güzelleştirmektir. Bu aynı zamanda Yüce Allah'ın cemal sıfatının insanda tecellisi ve onun yaptıklarında görünmesidir. Hem çirkin, ölçüsüz, kaba yahut insanı, tabiatı ezen binalar, şehirler yapmak hem de doğruyu, barışı, insanlığı savunmak mümkün ve inandırıcı olamaz. (Sanatta ve estetikte güzel diğer ilimlerde ve dallarda doğruya, hüsne, iyiye, hayra, sevaba… yakın veya denk düşmektedir).

Türkiye bunu yapabilecek nadir ülkelerden biridir ve bunu yapmak sorumlulukları, vazifeleri arasındadır.

İsmail Kara
(Yenişafak, 31.01.2017)

Aydın ve iktidar ilişkilerinde mesafeli olmak


Sorgulayıcı, eleştirel bir bakış açısının diri tuttuğu zihin; ancak güç ilişkilerinde mesafeli olmakla gerçeği, hakikati görme ve işaret etme imkanına sahip olabilir.

Bu durum Müslüman aydın açısından birincil ve de sorumluluk gerektiren bir misyona dönüşüyor.

Müslüman aydın, düşünür muhalif olmak için muhalefet yapmaz. Ancak Hakk'ın, hakikatin ortaya konması ve dillendirilmesi için siyaseten destekliyor olsa bile iktidar ilişkilerinde mesafeli olmak zorundadır. Bu tavır sadece belli bir ideoloji, sistem veya iktidara karşı sergilenecek bir tutumla sınırlı değil. İlkesel anlamda gücün ayartıcı etkisinden, siyasi ve ekonomik nüfuz alanlarından uzak durarak, mesafeli kalarak hakikati dillendirme, eleştirme, uyarma hakkını ve gücünü elinde tutabilir.

...

Aydın olmanın temel vasfı ilkelerine sahip çıkmak ise aydın tutarlılığının en bariz biçimde göstermesi gereken düzlem de her tür iktidar ve güç ilişkisi karşısında ilkesel tutumunu sürdürebilmesidir.

Bu tutum sadece aydın olmanın fiyakasından ibaret değil bir sorumluluktur. Bir şekilde belli iktidar alanlarını tutanlarla, aynı düşünceyi paylaşıyor olsa bile onlara karşı da sorumluluktur. Onları uyarma, eleştirme, hakikati gösterebilme imkanı nasıl korunabilir, ahlaki tutum başka nasıl sürdürülebilir ki.

Kaldı ki modern devlet aygıtının istihbaratından askeri bürokrasisine, siyasetçisinden iş dünyasına çapraz ilişkilere uzak durmayı başarmayanların hangi ilkesel tavrı sürdürebilmeleri beklenebilir? Siyasal, kültürel geçmişlerinden bağımsız olarak, iktidar hazzı, retoriğin ayartıcı gücü, çelişkilerin, çarpıklıklarım, eksikliklerin üstünü örten entelektüel körlük oluşturur. Söylemin ayartıcılığında ortaya çıkan iktidar hazzı ile girilecek ilişkiler ağı, ilkelerin ortadan kalkmasına, zihinsel dikkatin uyuşmasına hepsinden önemlisi adalet duygusunun ve tutarlılık endişesinin gündemden düşmesi demektir.

Âkif Emre
(Yenişafak, 31.01.2017)

25 Ocak 2017

Yedikıta'dan Röportaj Serisi kitapları

Geçtiğimiz Aralık ayında 100. sayısını çıkaran tarih ve kültür dergisi Yedikıta, yeni bir seri başlatarak yüz sayı boyunca yapmış olduğu röportajları bir araya topladı. “Temel gayelerimizden biri, okuyucularımıza en doğru tarihî bilgileri ulaştırmak, konusunda uzman kişileri konuşturmaktı. Bu noktada düşündük ki, benzer konu başlıkları altındaki yazılarımızı/röportajlarımızı bir araya getirip kitaplaştırırsak, bu konularla ilgilenen okuyucularımız için büyük bir kolaylık yapmış olacağız.” diyen Yedikıta Dergisi’nin röportajlar serisinin ilk kitabı Osmanlı Gidince başlığını taşıyor.

Dergi ekibi, şimdiye kadar yayınladıkları röportajları bir araya getirince, Osmanlı’nın mührünü vurduğu fakat bugün sınırlarımız dışında kalan topraklar ve Osmanlı’dan sonraki “biz” hakkında hayli sohbet ettiklerini görmüş ve bunları müstakil bir kitapta toplamış. Kitaptaki söyleşiler arasında Evlad-ı Fatihan, Ortadoğu, Ayasofya, üçte ikisi vakıf arazisi olan Kıbrıs konuları yer alıyor. En dikkat çekici röportaj ise, İstanbul’dan kalkıp Bulgaristan’a giden ve meşhur akıncı beylerinden Malkoç Bey’in türbesini tamir ettiren “modern zamanlarda bir akıncı”yla yapılmış. Osmanlı Gidince’de, hayatını İstanbul’a adamış meşhurlardan İbrahim Hilmi Tanışık’ın, onun gibi İstanbul sevdalısı torunu İbrahim Akın Kurtoğlu’yla da bir söyleşinin bulunduğunu hatırlatalım.

Serinin ikinci kitabı ise Geçmişin İzinde. “Konuşma dilinin, düz bir metinden her zaman daha keyifle okunabilir olduğu gerçeğinden hareketle, dergimizden seçerek bir araya getirdiğimiz bu röportajların her birinin size yeni bir pencere açacağına eminiz.” sözleriyle esere dikkat çeken Yedikıta Dergisi, bu kitapta özellikle sahaflara ve kitaba geniş yer vermiş. Zira “ciddi emek mahsulü, ecdat yadigârı yazma yahut matbu kitaplarımız, kültür ve medeniyetimizi sırtlayan en mühim unsurlardan.” Sahaflığa dair orijinal bilgiler edinebileceğiniz söyleşiler bir tarafa, özellikle iki duayen; Raif Yelkenci ve Muzaffer Ozak’ın ses kayıtlarının deşifresi olan ilk defa yayınlanmış metinler kitaba ayrı bir değer katmış.

Toplum hafızasına yanlış olarak yerleşmiş tarihî hadiselerin aslını ve doğrusunu yazma”yı kendisine düstur edinmiş Yedikıta Dergisi, kitapta yer alan Osmanlı korsanları konusunda Prof. Dr. İdris Bostan’la yaptığı röportajla ciddi bir yanlışı düzeltiyor.

Gelelim en önemli tarihî bilgiye. İstanbul’un fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed’in gemileri karadan yürüttüğü hep bilinir. Fakat bir kere değil, iki kere yürütülmüş olma ihtimalini duydunuz mu hiç? İşte ilk defa dile getirilen bu konu hakkında Prof. Dr. Feridun Emecen’in anlattıkları da bu kitapta.

Sizlere daha rahat okunabilir bir tarih metni ulaştırmak gayesiyle yaptığımız birbirinden güzel diğer röportajlarımız için sayfaları çevirmeye başlayabilirsiniz.” diyen Yedikıta Dergisi ekibini tebrik ederiz. Keyifli okumalar…

Osmanlı Gidince
Bu kitap sizi kâh alıp götürecek Rumili’ne, Osmanlı’nın kuruluş yıllarından 20. asra kadar uzanan ibretlik bir tarihi anlatacak, kâh sömürgecilik kıskacındaki Ortadoğu’da gezdirecek. Söyleşimizin birinde, Akdeniz’in üçüncü büyük adası ve doğu Akdeniz ticaret yollarının kavşak noktası, Hala Sultan mihmandarı Kıbrıs’ı dinlerken, bir diğerinde bu adanın üçte ikisinin vakıf arazisi olduğunu öğreneceksiniz. Hâlâ acıları dinmemiş, tarihi savaş ve göçlerle yazılmış, Osmanlı’dan sonra da istikrar ve huzur devri kapanmış olan Kırım’ı daha iyi anlayacak ve “Ah Kırım!” demeden yapamayacaksınız. Bu arada, biliyor musunuz Ayasofya Medresesi niçin yıkılmış?…
Röportaj yapılanlar: Ali Osman Uysal, Prof. Dr. Ara Altun, Prof. Dr. Azmi Özcan, Birdal Kanmış, D. Mehmet Doğan, İbrahim Akın Kurtoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Kemal Gurulkan, Osman Kılıç, Prof. Dr. Semavi Eyice, Prof. Dr. Suphi Saatçi, Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Yücel Öztürk.

Geçmişin İzinde
Bu kitap size, İstanbul’un fethi sırasında gemilerin bir değil iki kere karadan yürütüldüğünü ve Osmanlı korsanlarının haydut değil birer deniz gazisi olduğunu söylüyor. Bir taraftan gerçek tarihçilik tarih mi oluyor ve üniversitelerde tarih eğitimi yeterli mi sorularına cevap ararken, diğer taraftan gurbet elde şehit düşen Ertuğrul Firkateyni’ne bir romancının merceğinden bakıyor. Belki de en ilginci, bugün görülmek imkânı olmayan bir vakaya şahitlik ederek, Osmanlı bürokratının terekesinden elli divan çıktığını adeta haykırıyor…
Röportaj yapılanlar: Prof. Dr. Abdülkadir Özcan, Adil Sarmusak, Yrd. Doç. Dr. Adnan Eskikurt, Ahmet Ercan, Prof. Dr. Atilla Çetin, Prof. Dr. Azmi Özcan, Emin Nedret İşli, Prof. Dr. Feridun Emecen, Halil Bingöl, Prof. Dr. Hayrunnisa Alan, İbrahim Manav, İbrahim Sofuoğlu, Prof. Dr. İdris Bostan, Prof. Dr. İsmail Erünsal, Lütfi Bayer, Prof. Dr. Mehmet Akif Ceylan, Mevlüt Ceylan, Prof. Dr. Muammer Demirel,Murat Kargılı, Ömer Ertur, Turan M. Türkmenoğlu.

24 Ocak 2017

Neler olup bittiğini anlamaya ve konuşmaya cesaret edemiyoruz


Müslümanlar olarak, kendimizi İslam medeniyetine nispet edebileceğimiz temelleri, nitelikleri, ölçütleri ve ilkeleri biber birer kaybediyoruz, medeniyet ufkunun sınırları dışına çıkıyoruz. Her toplumda, hayatın her alanında kısmi algıların, etnik/mezhepçi/hiçipçi algıların, tarzların neden olduğu travmatik aşırılıklar yaşıyoruz. İslami varoluşumuzu yeniden ve hemen şimdi sorgulamamızı gerektiren dar görüşlülükler, bencillikler ve taşralılıklarla kuşatılmış bulunuyoruz.

Aziz İslam, hayata, tarihe, olaylara, insanlığa ve insanlara mümkün olan en geniş açıdan bakmak anlamına gelirken, bugün, bunun tam tersi bir tavrı seçiyor, her şeye, her yere, her kese mümkün olan en dar açıdan bakmaya çalışıyoruz. Tarihin taşrasında yaşamaya mahkum oluşumuz, kültürel anlamda, estetik anlamda taşralılık ve köylülükle çok yakından ilgilidir. Kültür, bireysel ve toplumsal davranışların/değerlerin niteliksel bir çerçeve içerisinde somutlaşmasıdır. Müslümanca düşünmek, pratik hayata yansıtmak üzere düşünmekle başlar, soyut değerlendirmeler/yorumlar yapmak üzere düşünmekle değil. İslami sorumluluk, aklı/bilgiyi/bilimi hayatın içerisinde dönüştürücü bir bilinç, ahlak ve estetik şeklinde tecrübe ve temsil edilebilir kılmayı gerektirir. Aklı/bilgiyi/bilimi, temsil ve tecrübe amacı taşımaksızın araçsallaştırmak, çıkar ya da ticaret konusu yapmak, kalplerimizi/bilincimizi birleştiren iradeye saygısızlık anlamı taşır.

Günümüzde, İslami bünye içerisinde tahayyül edilmesi mümkün olmayan bölünmeler, karşıtlıklar, çatışmalar yaşanıyor. Gerçekte ne olup bittiğini, neler olup bittiğini anlamaya ve konuşmaya cesaret edemiyoruz. Bu konular etrafından güncel spekülasyonların sınırları bir türlü aşılamıyor.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 24.01.2017)

Teknoloji değişimi, ata bağlı el sanatlarını ve ticareti yıktı


Türklerin yaşamında at aslî konumda bir hayvandır: “Türkler at ve koşum takımı bakımından kendi özelliklerini ortaya koymuşlardı. Türk süvarisi, dünyanın en güçlü ordularından biri sayılıyordu. II. Mahmud Türk ordusunun başarısızlığında Türk usulü eğerden şüphelenip onu terk etmiştir. II. Mahmud, 1826 sonrasında Avrupa usulü eğerli ata binmiş, giyimini de ona göre düzenlemiştir (…) Bilindiği gibi at koşum ve takımları, ham deriden başlayan, demir aksamıyla tamamlanan önemli bazı yan imalatı gerektirir (…) Osmanlı sarayı, el sanatlarının en önemli alıcısı, sanatkârın en büyük hamisi ve teşvikçisi (…) iken, ihtiyaçlarını başka yerlerden karşılar olmuştur (...) Padişah artık Avrupalıların eşyalarını kullanıyor, kullanılmasını destekliyordu” (Baykara, 2007: 281-282).

Teknoloji değişimi, ata bağlı el sanatlarını ve ticareti yıkmış, ordu-millet bağını kopartmıştır. Padişahın “Batı eğeri” kullanmasıyla binlerce esnaf-zanaatkâr iflas etmiştir. “Batı'nın tekniğini alalım” fikriyle hareket eden Osmanlı Sarayı, kendi halkını iktisadî anlamda çöküşe sürdü ve yoksullaştırdı.

At (ve devenin) iktisadi hayattan çıkarılmasına ilişkin bir diğer örnek de II. Abdülhamit'ir. Osmanlı'da demiryolu (ağırlıklı olarak) II. Abdülhamit döneminde yapılmıştır. İzmir-Aydın arasındaki demiryolu sonrasında yerel esnafın çöktüğünü görüyoruz. At ve deve ile yürütülen mal sevki, yol boyunca kervansaray-hanlar ile büyük bir kesimi ticari hayata dâhil etmekteydi. Bu ticaret çiftçinin ihtiyaçlarını toptancılardan veresiye ile karşılamakta olduğundan çok boyutluydu. Ticari hayatta veresiye alış-verişin anlamı “kredi kullanmak”tır. Toptancı esnaf, üreticiye ertesi hasat zamanı getireceği mahsul karşılığında faizsiz kredi açmaktaydı. Demiryolu ile yüzlerce yıllık ticari zincir çökmüştür. Çiftçi artık küresel pazarla rekabet etmek zorunda kalmıştır. Mahsul, demiryoluyla doğrudan İzmir'e inmek suretiyle aracı toptancılar ve meslekler (hanlar, kervansaraylar, deve katarları, hayvan yemi tüccarları, vs) tasfiye edilmiştir. Çiftçinin ihtiyacı olan krediyi karşılamak için de İzmir'de bankalar açılmıştır. Çiftçi, mahsulün seneden seneye değişken verimine bağlı olarak sabit borçları erteleyen, yeniden yapılandıran toptancıyı kaybetmiştir. Bankalar verimsiz geçen yıllarda borçlarını ödeyemeyen çiftçilerin topraklarını haczetmektedir. II. Abdülhamit devri iktisadi politikaları sonrası çiftçiler topraklarını kaybetmiştir.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 23.01.2017)

Sermaye toplumsal hareketleri bugüne kadar oyaladı ancak deniz bitti


Bir yanda robotlara iş yaptıracak düzeyde gelişen teknoloji, diğer yanda yine aynı teknolojinin sebep olduğu işsizler ordusu. Soru şu? Eğer öldürücü rekabet şartları sermayeyi maliyetleri düşürmeye zorlayan bir faktör olarak robot kullanmaya mecbur ediyorsa işçilerin hali ne olacak? Eğer sermaye insan çalıştırmaya devam edecekse bu sefer sermayenin hali ne olacak? Sermaye işçi yerine robot çalıştırarak rekabet sağlayabilecek duruma gelecekse ürettiği bunca ürünü çalışmayan/işsiz insana nasıl satacak?

Endüstriyel kapitalizm farklı yöntemlerle bugüne kadar varlığını sürdürebildi. Sermaye, sendikal dönem öncesi 1800'lere kadar emeği olabildiğince sömürerek büyük paralar kazanmıştı. 1850'lerde isyanlar başladı. İsyanlar sonrası işçilerin mesai/maaş/mekân şartları düzeltildi. Ardından müzmin buhranlar dönemi 1900'lerde başladı. Bu arada artan işçi eylemleri komünistlerin üzerine yıkılarak durum bir süre daha idare edilmeye çalışıldı. 1980'lerde ise sermaye kendi ülkelerinin burjuvalaşmış işçilerinden usandığında radikal bir karar aldı ve sanayiyi Uzakdoğu'ya kaydırarak ucuz işgücü sorununu aşmaya yöneldi. Ancak bugün bir devrin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Sermaye toplumsal hareketleri bugüne kadar gayet mahirane oyaladı, ancak deniz bitti. Çin zenginleşip kapitalistleşti ve Batılı sermayeye ucuz işgücü sağlayamaz oldu. Çin'in yerine Vietnam gibi fakir ülkelerin de iletişim ve bilişim sektörleri için gereken altyapıyı kurması çok zor.

Sermaye sanayiyi terkediyor ve sancılı/krizli yeni bir dönem insanlığı bekliyor…

Semih Akşeker
(Yenisöz, 19.01.2017)

20 Ocak 2017

Anadolu irfanı kolaylıkla buharlaşıp gidecek bir şey değil

Horasan Erenleri / Mahlukat
Türkiye'de toplumun her bir kesimi öteki kesim tarafından mağdur edildiği hissine kapılıyor. Bu çok tehlikeli bir şey. Bu da uzun uzun konuşmadan, birbirimizin yaralarına merhem olmaya çalışmadan iyileşmeyecek bir şey. Sessizlikle ve görmezden gelmekle, geçiştirilemeyecek bir şey. Savunmacı pozisyonlarımızdan çıkalım, kendi kusur ve hatalarımızla yüzleşelim. Özellikle güven endeksi düşük toplumlarda insanlar buhran zamanlarında şüphe adacıkları oluşturur. Her düşünce gettosu ötekine şüpheyle yaklaşmaya başlar. O zaman da paranoya, başat ruh iklimi olur çıkar.

Terör geleceğimizi gasp ederek umut ve düşlerimizi elimizden almak istiyor. Yenilmeyeceğiz, teslim olmayacağız, vatanımızı terk etmeyeceğiz ama yeter ki kötülüğe karşı aynı yürek hizasında duralım. Kendi aramızda bir konuşma ahlakı geliştirebilelim. İyileşmek için birbirimize gitmeye, konuşmaya, birbirimizin hikayelerini dinlemeye her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Tedavi güveni inşa etmek, toplumun içinde güven dokusunun zedelenmesine ve terörün bizi ayırmasına izin vermemek. Dolayısıyla vatanımızı savunmak konusunda aynı yürek hizasında durmayı becerebilmemiz lazım. Şu zor günler geçene kadar birbirimizle olan kan davalarını askıya almamız gerekiyor.

Birbirimizin yaralarını birbirimize öfkeyle yaklaşarak iyileştiremediğimiz, bu toplumu karşılıklı saldırganlıkla daha iyi bir noktaya getiremediğimiz ortaya çıktı. Bu saatten sonra birbirimize daha merhametli ve müşfik olmaktan, birbirimizin hikayelerini cömertçe dinlemekten başka hiçbir şansımız yok. Belki devletin de daha muhalif sesleri içinde bir şekilde eritebilmesi, onlarla karşılaşma konusunda daha rahat ve özgüvenli davranabilmesi gerekiyor. Kendi varlığına kast etmeyen, şiddeti ve terörü bir araç olarak önermeyen herkesle konuşabilmesi gerekiyor.

Anadolu irfanı kolaylıkla buharlaşıp gidecek bir şey değil. Anadolu irfanının ne olduğunu biz 15 Temmuz gecesinde gördük. O irfanın ne tür bir derviş yiğitliğini mayaladığını gördük. Anadolu irfanı zaten bizim toprağımızın mayasında, tarihsel derinliğinde var olduğu için bugün onca zorluğa rağmen hala birbirimizin gırtlağına çökmüyoruz. O irfan hala ruhlarımızın bir köşesinde varlığını devam ettirdiği için yaşadığımız bütün kaoslara, altüst oluşlara ve tehditlere rağmen 'buradayız, gitmiyoruz' diyebiliyoruz. Bu ülkeyi savunmayı, bu ülkeyi baş tacı etmeyi, çocuklarımıza bulduğumuzdan daha güzel bir ülke bırakmayı kendimize vazife addediyoruz. Eğer bu toplumda iyilik kötülüğe galip gelmeseydi sokaklarda yürüyemez olurduk. Eğer bu toplumda iyiliğin sayısız hikayeleri olmasaydı bütün bu badirelere, zorluklara asla karşı koyamazdık. Anadolu irfanı hem yaşıyor hem yaşatıyor. Bu toprakların da en büyük sigortası odur.

Büyük şehirlerdeki insanın yaşama şartları çok ağır. Bir de terör eylemlerinin çoğunlukla büyük şehirleri hedef aldığını düşünürseniz 'yarın benim çevremde bana zarar verecek bir olayla karşılaşır mıyım' diye düşünen insanın gerginliğinin katmerlendiğini teslim edersiniz. İnsanların sıkıştırıldıklarını düşündükleri ortamlarda gerginlik her zaman fazladır. Mekanın insana daha müşfik davrandığı, mahalle ve komşuluk ilişkileri gibi geleneksel yapıların çözünmeye uğramadığı yerlerde toplumun üzerine hissedilen basınç da daha az olur.

Kemal Sayar
(Yenişafak, 08.01.2017)

17 Ocak 2017

Avrupalıyız diyenler kendilerini aldatıyorlar, Avrupalı değiliz


Nereye ait olduğumuzu bilmiyoruz. Avrupalıyız diyenler kendilerini aldatıyorlar. Avrupalı değiliz. Avrupalının nirengi noktaları, bizde asla yok. Türk olmak için Müslüman olmak lazım. Ama inanırsınız, ama inanmazsınız, o ayrı bir konu. Kimse kimseyi şu dine bu dine inanmak yolunda zorlayamaz. Telkinde bulunamaz. Kuran’da Allah Resulüne “Söyle onlara siz kendi dininizde ben kendi dinimdeyim” der. Bu söylediğim toplum, millet kimliğimizle ilgili bir şey değildir. Ben burada yaşıyorsam ve Türk isem, Müslümanlığın medeniyetini ve aynı zamanda şartlarını benimsemek zorundayım. Tekrar ediyorum, inanırım inanmam, o benim bileceğim iş ama bu medeniyetin renklerini reddediyorsam, burada yaşayamam. Aynı şey Avrupalı için de geçerlidir. Avrupalı olmak demek, Hıristiyan olmak demektir. Önce bunu kabul edersiniz. Ondan sonra o Hıristiyanlığın renkleri vardır, onlar ayrılır. O renk Fransa’da ayrıdır, İtalya’da ayrıdır, İngiltere’de ayrıdır. O değişir ama Avrupalılığın değerlerinin temelinde Hıristiyanlık yatar. Hıristiyanlığı reddedebilirsiniz, Nietzsche gibi Tanrıyı da reddedebilirsiniz ama eninde sonunda Hıristiyan medeniyetinin çarklarından geçmişsinizdir. Nietzsche Hindu değildir, Budist değildir, Müslüman da değildir. O bakımdan, Hıristiyan olmadıkça Türk Avrupalı değildir. Hıristiyan olması yeter mi? Yetmez. Din değiştirsek de, vaftiz olsak da olmaz. Çünkü onun tarihi bir süreci var. O tarih sürecinden geçmedik.

Ş. Teoman Duralı
(Gerçek Hayat, 09.01.2017)

Tüm üretimler saklanmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalıdır


Tarihin yazımında resmi olanın dışında artık başka kaynakların da kullanılması durumu zihinleri akli olmaya zorlamaktadır. Çünkü tarih denilen mefhum ne geçmişle ne de gelecekle alakalıdır. Tarih, anın yahut başka bir deyişle bugünün tezahürüdür. Bugünün okunması demek de olan tarih, salt tek kaynakla açıklanamaz. Dolayısıyla resmi olanın dışındaki kaynakları da işin içine katmak gerekir. Tüm kurum ve kuruluşlar birbiriyle alakalıdır ve özellikle resmi olmayan kurum, kuruluş, işletme ve yapılanmaların fikri üretiminde biçimsel zorunluluklar bulunmamaktadır. Bu durum onlara özgünlük sağlar. Bu özgünlük durumu ise cereyan eden olay ve durumların izahında mikro düzeydeki unsurları içinde barındırmasından ötürü resmi olanın sınırları dışında bir görüş imkanı tanır. Bunun için, yasal düzenlemelerin, sadece resmi olanı değil, sıkı şekilde olmaksızın tasarlanmış kurallar manzumesi ile resmi olmayan kuruluşların ürettiği belge ve bilgilerin düzenlemesi ve saklanmasını da kapsaması gerekir.

Odalar, meslek kuruluşları gibi sivil bünyeler vasıtasıyla saklanmasına gerek duyulan belge ve bilgilerin tedarik edilerek düzenlenmesinin üzerinde durulmalıdır. Her bir varlığın milli kıymet olmasındaki gibi bilgi ve belgelerin de milli servet niteliğinde olduğu görülmeli ve ona göre hareket edilmelidir. Fiziki ya da dijital olup olmadığına bakılmaksızın tüm üretimler saklanmalı ve gelecek kuşaklara aktarılmalıdır. Bunu yapmak dünyada bir ön almaya neden olacaktır; bu da bir fark yaratacaktır.

Bilgi son tahlilde güçtür. Güç ise kuvvetini ona gösterilen önem ve verilen değerden alır.

Murat Çelik
(Serbestiyet, 12.01.2017)

Rusya, Türkiye için doğru ortak mı?

Tor'a göre, Rusya, Türkiye’nin Batı ittifakından bağımsızlaşmasına destek verecek çapta 'küresel aktör' vasfına sahip olmaktan epey uzak. [Fotoğraf: Getty Images]
Türkiye, Batı ittifakından bağımsız girişeceği bölgesel ve küresel aktör olma girişimini destekleyecek ekonomik, siyasi ve askeri güce sahip değil. Eğer Batı ile 1945’den bu yana sürdürdüğü ortaklık bağları tamamen koparsa, Türkiye’nin yeni bir stratejik ortak arayışı içinde olması beklenebilir.

Rusya, Kuzey Kafkasya, Ukrayna ve Suriye’de askeri açıdan etkili olsa da, bilgi-teknoloji, üretim-ticaret, para-finans açılarından bakıldığında yapısal bir güç olmaktan uzak. Bu durumda Türkiye, akılcı denge siyasetini sürdürmek ve geleceğin belirsiz ikliminde ayakta durabilecek alternatif senaryoları süratle çalışmak zorunda.

Selva Tor
(Aljazeera, 16.01.2017)

16 Ocak 2017

Âlem yüzüne saldı ziyâ



Âlem yüzüne saldı ziyâ Âl-i Muhammed
Seyfin çâkedip geldi yine Âl-i Muhammed
Nâdan ne bilir dânâ bilir Âl-i Muhammed
Ve salli alâ seyyidinâ Âl-i Muhammed

Sad salli alâ mürşidinâ şâh-ı velâyet
Kemter kuluyum ben Ali’nin ol şâh-ı keremdir
Hasan başımın tâcı Hüseyn gözümde nemdir
İmâm-ı Zeyne’l-Abâ, Bâkır mihr-i haremdir

Ve salli alâ seyyidinâ Âl-i Muhammed
Sad salli alâ mürşidinâ şâh-ı velâyet

Güfte: Seyyid Nesîmî
Beste: Sebilci Hüseyin Efendi
Makam: Neveser

Âlem-i dilde aceb kâşânemiz var bizim



Âlem-i dilde aceb kâşânemiz var bizim
Can atar şem’-i dile pervânemiz var bizim
Vakt-i seherde açılır âşık-ı sâdıklar
Bâde dolu aşk ile meyhânemiz var bizim

Şeb olur çekiliriz kûşe-i inzivâya
Sohbet-i dildâr içre gam-hânemiz var bizim
Âlem-i kalbe sefer et Sırrî gör hikmeti
Sun’-i Hak’la bir imârethânemiz var bizim

Güfte: Hacı Muharrem Hilmî Efendi (Sırrî)
Beste: Sebilci Hüseyin Efendi
Makam: Nihâvend

13 Ocak 2017

Bibliyofil ve bibliyoman kimdir?


Kitaba merak sarmanın Fransızca'da iki karşılığı var: Bibliyofil ve bibliyoman. Birincisi kitap muhibbidir ki kendi zevkine ve kültürüne veya belirli bir hedefe göre kitap seçer; kıskanç değildir, bunları başka kitap dostlarıyla paylaşmaktan zevk alır. Hayatı boyunca kütüphanesini kurmak için girdiği zahmet kadar, onları başkalarının faydasına sunmak, hatta dağıtmak ve sonunda hasbetenlillâh bağışlamak için de âdeta çırpınır. İkincisi, yani kitap hastası ise her gördüğü kitabı elde etmeye uğraşan, bunlara sadece sahip olmaktan zevk alan, sahip olduktan sonra da kimseye kaptırmayan hatta koklatmayan adamdır.

Orhan Okay, Kâğıt Medeniyeti

Dede'nin ve Itrî'nin yerlerine kimleri koyduk?


...Tanpınar ise, musiki bahsinde de olsa millî kültürün her alanında ölümünden kırk yıl sonra bize ışık tutmaya devam ediyor:

"Oh, bugün bu Dede Efendi'yi de unuttum, yarın da Itrî'den kurtulsam, diyebilir miyiz? Dememiz doğru mu? Nihayet bütün unuttuğumuz, unutacağımız şeylerin yerine ne koyacağız? Haydi bizler koyduk, ya büyük kütle? Yeni yetişenler?"

Çoktan unutturduğumuz Dede'nin ve Itrî'nin yerlerine bir stadyum dolusu insanın, bir dinî ayindeki gibi kendinden geçercesine vecde gelerek dinledikleri şarkıcıları koymadık mı? Elbet Fuzuli'nin, Nedim'in, Galip Dede'nin hatta Tanpınar'ın yerlerine de konulacak arabesk veya lümpen kültürün yazarları da bulunur.

Orhan Okay, Kâğıt Medeniyeti

Orhan Okay hoca vefat etti


Türk edebiyatının büyük hocalarından Orhan Okay vefat etmiş. Makamı âlî, Allah'ın rahmeti bol olsun. Eserleriyle daima yaşayacaktır.

Hocamızın cenazesi; 14 Ocak Cumartesi günü öğle namazını müteakip, Fatih Camii’nden kaldırılacaktır.

Osmanlı ve Avrupa: Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri

“15. ve 16. yüzyıllar Avrupa’sı, zamanın büyük politik-ekonomik gücü Osmanlı’yı hesaba katmadan anlaşılamaz.”
“Avrupa tarihiyle Osmanlı tarihi iki paralel tarihtir; bu nedenle iki dünyanın tarihi karşılaştırmalı olarak incelenmelidir.”
- Halil İnalcık

15. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı, Avrupa tarihini şekillendirmede çok önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı’ya referansta bulunmaksızın raison d’etat, reel politik, güç dengesi ve hatta Avrupa kimliği gibi kavramları açıklamak mümkün değildir. Osmanlı ile Avrupa arasında karşılıklı etkiler aşikâr olduğu halde maalesef bu etkileşim Batı tarihçiliğinde çok fazla dikkate alınmamıştır.

Hristiyan Haçlı geleneği, uzun süren savaşlara bağlı olarak gelişen düşmanlık, kültürel yabancılaşma gibi bazı tarihsel nedenlerden ötürü ve belki de Osmanlı’nın Aydınlanma sürecinin dışında kalması dolayısıyla Osmanlılar Batı tarihçiliğinde genellikle Avrupa ve Avrupalılığın karşıtı ve antitezi olarak ele alınmıştır. Oysa taraflar arasında çatışmadan çok daha fazlası mevcuttur.

Osmanlı Devleti’nin modern Avrupa’yı şekillendirmedeki etkileriyle birlikte Batı tarihindeki yeri ve Avrupa’yla arasındaki siyasi-ekonomik ilişkiler, sosyo-kültürel bir karşılaşma olarak en büyük tarihçilerimizden Halil İnalcık’ın kaleminden, Osmanlı ve Avrupa‘da…

Halil İnalcık, Osmanlı ve Avrupa: Osmanlı Devleti’nin Avrupa Tarihindeki Yeri
Kronik Kitap, 288 Sayfa, 22 TL

Osmanlı İstanbulu'nda Asayiş 1879 - 1909


Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak İstanbul, kalabalık nüfusunu meydana getiren etnik ve dinî çeşitlilik nedeniyle, asayişi özel ilgi gerektiren bir şehir olagelmiştir. Kamu düzenini sağlamak kadar, sarayı korumak da zor ve çetrefil bir meseledir. Bu zor görevin ifasında, Tanzimat’la birlikte ortadan kalkan yeniçeriler bir yana, resmî alanda bekçilerden polislere, sivil alanda hamallardan kabadayılara, çok çeşitli birimler rol alır. Bu birimler asayişin sağlanması kadar sağlanamamasında da pay sahibi olurlar.

Fransız tarihçi Noémi Lévy-Aksu, Osmanlı İstanbulu’nun asayiş meselesini, II. Abdülhamid’in Zaptiye Nezareti’ni kurduğu tarih olan 1879’la, bu nezaretin yerine Dahiliye Nezareti’ne bağlı Emniyet-i Umûmiye Müdüriyeti’nin oluşturulduğu 1909 arasındaki dönemi esas alarak anlatıyor ve Osmanlı’nın son döneminde sarayla tebaa arasındaki ilişkinin çeşitli veçhelerine ışık tutuyor.

“Bu eserin dönem hakkındaki bilgilerimize pek çok katkısı olduğu aşikâr; zira okuyucu burada Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde devlet ve toplum arasındaki ilişkilere dair derinlemesine düşünceler kadar, Osmanlı polis memurlarına yönelik hazırlanmış ders kitapları, 1890’lı yıllarda Ermeni göçmenlere yapılan muamele, gündelik hayatta karşılaşılan sapma ve ihlâller, hatta İstanbul gece hayatının tarihi gibi geniş bir konu yelpazesinde, elle tutulur bilgiler bulacaktır."- François Georgeon

Noémi Lévy-Aksu, Osmanlı İstanbulu'nda Asayiş 1879 - 1909
İletişim Yayınları, 431 Sayfa, 32,50 TL

Konferans: Âriflerin Birleştiriciliği


Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç tarafından verilecek “Âriflerin Birleştiriciliği” konulu konferans 14 Ocak 2017 Cumartesi günü saat 14.00'da M.T.T.B. Konferans Salonu, Cağaloğlu'nda düzenlenecek.

11 Ocak 2017

Bülbül Ağlar Diken Ağlar Gül Ağlar



Usûl erkân bilmez nadan elinden
Usûl ağlar erkân ağlar yol ağlar
Bülbülün figânı gonca gülünden
Bülbül ağlar diken ağlar gül ağlar

Kâmil olanların bellidir yeri
Aşk yoluna koydum can ile seri
Hakk'ın didârını görelden beri
Derya ağlar ırmak ağlar göl ağlar

Haçan cûşa gelse akar bu seller
Açılmış lâleler kırmızı güller
Çalkanır şahanlar dökülür teller
Şahan ağlar pençe ağlar tel ağlar

İyi ile konuş olasın iyi
Felek iyi bilir paşayı beyi
Bu çarhın elinden el aman deyi
Hünkâr ağlar vezir ağlar kul ağlar

Şah Hatâyî'm neler gelir dilimden
Hakikat kuşağın çözme belinden
Nice özün bilmez derviş elinden
Hırka ağlar tülbent ağlar şal ağlar

Söz: Şah Hatâyî
Müzik: Hasan Albayrak (Âşık Pervâne)

Ya Hü Burda Olan Muhibbana Bak



Ya hü burda olan muhibbana bak
Öyle sarga burga kardeş değildir
Edebinle otur yahut burdan kalk
Herkes senin gibi kalleş değildir

Hakk yüzüdür burda gördüğün yüzler
Ve lakin göremez kör olan gözler
Bezm-i erenlerde söylenen sözler
Hakk'ın esrarıdır haşhaş değildir

Söylenen sözlerin cümlesi hoştur
Dolulara dolu boşlara boştur
Harâbî kemteri sanma sarhoştur
Yer içer zevk eder ayyaş değildir

Söz: Harâbî Baba
Müzik: Hasan Albayrak (Âşık Pervâne)

09 Ocak 2017

Mustafa Başkan ile Sözlü Tarih Görüşmesi

Muhafazakarlığı seçmek, köleleştirici sonuçlar doğuruyor


Kendi özgünlüklerini, kendine özgü nitelikleri, kavram ve kurumları, dili ve bilgiyi kaybeden bir kültürün, kaybettiklerini bütünüyle kazanma mücadelesi vermeksizin yapısal bir yenilenmeyi, yeniden inşa'yı gerçekleştirmesi beklenemez. Parçaların diliyle, kabileci ve hizipçi bir dille/yaklaşımla yeni bir hikaye oluşturulamaz, insanlığa hitap edilemez, yeni bir kültür ve medeniyet kurulamaz.

Yapısal bir yenilenmeyi, yeniden inşa'yı konuşmaya, bu konuyu gündeme almaya, bu konu etrafında programlar oluşturmaya cesaret edemeyen düşünce ve kültür dünyamız çareyi, her türlü muhafazakarlıklarla bütünleşmekte buluyor. Muhafazakarlığı, statükoyu ve konformizmi seçmek, rahatlığı ve çıkarı seçmek, ayrıcalıklı konumları seçmek şeklinde tezahür ediyor. Muhafazakarlığı, konformizmi seçmek, hiç bir şeye direnmemek gibi köleleştirici sonuçlar doğuruyor.

İdeolojik fikirler, ideolojik putlar ve putlaştırmalar, emperyalizm aracılığıyla, ideolojik hakimiyet sağladı. Bugün, bu hakimiyet, kimi zaman kültürel, kimi zaman politik, kimi zaman ekonomik yollarla sürdürülüyor. İdeolojik putlarla hesaplaşmayı düşünmediğimiz için, onlarla birlikte yaşıyoruz, hatta, hayat tarzlarımızı ve ilgilerimizi bu putlar belirliyor. Liberal bireyciliğin oluşturduğu insanlık dışı rekabetten rahatsız değiliz. Cansız, ruhsuz kurallar, yapaylıklar içimizi kötürümleştiriyor.

Sömürgeciler, “uygarlaştırma misyonu” gibi çok aşağılayıcı, rencide edici bir klişe aracılığıyla, dünyayı ve insanlığı, uygar ve barbar dünyalar şeklinde ikiye böldüler. Modernliğin mekanik bir insanlık modeli oluşturduğu günden bu yana her tür bütünlüğü, her tür normalliği, her tür doğallığı, her tür içtenliği kaybettik. Varoluşsal bütünlük parçalandı, rasyonalist kategorilere bölündü. Bugün, hiç bir dünya görüşü, hiç bir felsefe bütünlük üzerinde çalışamıyor, hiç kimse bütünlüğün dilini kullanamıyor.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 09.01.2016)

08 Ocak 2017

Zamane cahilin yanına varma



Zamane cahilin yanına varma
Cahil-i nadana sırrını verme
O seni görmezse sen onu görme
Budur bu âlemde hâlın makbûlu

Hâl içinde hâller vardır görürsen
Eğer bu sözümden ibret alırsan
Hakk kelamın fark eyleyip bilirsen
Âli İmrân okur dilin makbulu

Getirip götüren ol Şah-ı Merdan
Kul Fakir'im bizde geldik o şardan
Evveli kulluktur ahiri sultan
Doğup dolunandır nûrun makbûlu

Kul Fakir

06 Ocak 2017

Gaziler cihanın müddeti doldu



Gaziler cihanın müddeti doldu
Dünya bir acayip zamana kaldı
İnsanda itimat itikat n'oldu
Hemen bir zan ile gümana kaldı

Tat kalmadı sirke oldu şıralar
Ben tabibim diyen yüzün karalar
Yanlış merhem ile azdı yaralar
Bir hazik hekim-i lokmana kaldı

Güzide der güçtür nefsin öldürmek
Erlik midir koymadığın kaldırmak
Zamane halkına Hakk'ı bildirmek
Mehdi gibi sahip zamana kaldı

Güzide Ana

Türkler sadece yazıları ellerinden alındığı için şaşkın haldedir


Türkler biri Haçlı Seferleri, ikincisi İstiklâl Harbi akabinde olmak üzere tarihte iki kez vatan sahibi oldu. Bunun ne demek olduğuna akıl erdiremeyen Türklerin eline üçüncü bir fırsatın geçme ihtimali sıfır. İşin sonu neye varacak peki? Biz Türklerin “Bu işin lâmı cimi yok” demiş millet olduğunu bilmeyenler aleyhimize bir dolap çeviriyor. Bizim bunu demekle beyan ettiğimizin hakkı inkâr edenin gözünün yaşına bakmayacağımız olduğunu bilseler dahi aynı dolabın döndürüleceği işin bir yanı. Öbür yanda işin gelip Türklerin hayra dua edip etmediğinde düğümlendiği var. Allah’ın bize hayırlısını vermesine mi dua ediyoruz; yoksa Allah’ı canımızın çektiği ne ise ona icbara mı yelteniyoruz? Türkler başka hiçbir sebeple değil, sadece yazıları ellerinden alındığı için şaşkın haldedir. Aramızdaki bu işin lâmı var diyen zümre farklı tekliflere itibar etmeği inkılâplar bağlamında bir imkân sayan zümredir. Zira “Bakalım, görelim, gidelim, anlayalım” lâfızlarını yazmak için “lâm” harfine ihtiyaç vardır. Biz Türkler bu işin cimi var der isek münafıkların vaatlerinde bir imkânın barındığını kabul etmiş oluruz. Zira “Bakacak, görecek, gidecek, anlayacak” lâfızlarını yazmak için “cim” harfine ihtiyaç vardır. “Lâyecuz” biz Türklerin işine gelmez.

Okuyup yazmada bir tersliğin içine girmemiz kafamızın düzgün çalışmasını imkânsız kıldı. Frenklerin ters yazısı Türk hayatına hem cebren, hem hile ile sokuşturulunca kâfirlerin de nasıl olacaksa bir şekilde hakkı temsil edebileceği ihtimal dâhiline sokulmuş oldu. 1928’de faraza deyiversek ne çıkar dedik ve orada kalakaldık. Kimsesizlere kimselik yapacak ortam dediklerinin böylesi de olur sanısı bizi oyaladıkça günden güne kendimizi bir şey sandık. Sizin anlayacağınız, küfrün makbul addedildiği dünyada doğup büyüyen her kim olursa olsun kendinin bir insan olarak, yani ferden bir insan olmaklığıyla cevheri temsil ettiği inancı içinde yetiştirilme mağduriyetinin sancılarını çeker.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 3 Ocak 2017)

05 Ocak 2017

İnanç insanın varoluşunun bir koşuludur

Erich Seligmann Fromm
(Almanya, 1900 - İsviçre, 1980)
Açgözlülük içsel bir boşluğun sonucudur.

Bütün ağır psikolojik hastalıkların temelinde narsizm yatar.

İnanç insanın varoluşunun bir koşuludur. Sevgiyle olan ilişkisi açısından bunun anlamı kişinin kendi sevgisine olan inancı, başkalarında sevgi yaratabilme ve bu sevginin geçerliliğidir.

Sevgi bir etkinliktir. Edilgen bir olay değildir. Bir şeyin içinde olmaktır. Bir şeye kapılmak değildir. Sevginin etkin özelliği, en genel biçimde şöyle tanımlanabilir: Sevgi; kendinden bir şeyler vermektir, karşındakinden almak değil.

Gerçek sevgi, sonunda ayrılık var gibi görünse bile, insanın sevdiği kişiyi mutlu olacağı yere doğru uğurlamaktan çekinmemesidir. Eğer kişi sevdiğini uğurlamaktan çekinir ve sahiplenmeye kalkarsa, kendine hizmet etmiş olur.

Güç, insanların çoğuna tüm şeylerin en gerçeği olarak göründüğü halde, insanlık tarihi onun tüm insani başarılar içinde en geçici olduğunu kanıtlamıştır.

Karanlıkta ıslık çalmak ortalığı aydınlatmaz.

Psikiyatri bazı kimselerin akıllarını kaçırma nedenleriyle ilgilenir ama asıl sorun, insanların çoğunluğunun neden akıllarını kaçırmadığıdır.

Ancak kendinden bir şey verebilen kişi zengindir.

İnsanın yaşamdaki ana görevi kendisini doğurmak, olma potansiyeline sahip olduğu şeyi olmaktır. Çabasının en önemli ürünü, kendi öz kişiliğidir.

Modern insanın mutluluğu, vitrinlere bakarak kendinden geçmek ve parasının yettiği her şeyi peşin ödeyerek ya da taksitle satın almaktır.

Derin ve ihtiraslı sev! Kalbin kırılabilir ama hayatı dolu dolu yaşamanın tek yoludur.

Tüm uygarlığımız, karşılıklı kar sağlayan bir alışveriş düşüncesi, satın alma açlığı üzerinde yükseliyor.

Direnme gücü, dünya evet sözcüğünü duymak istediğinde hayır diyebilme yetisidir.

İnsanın hayattaki temel görevi kendisini doğurmaktır.

İyileşmenin ilk şartlarından birisi de; kişinin şaşırarak kendi bilmediği yönlerini tanımasıdır.

Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez.

İnsanın insana kattığı anlam dışında yaşamın hiçbir anlamı yoktur. İnsan başkalarına yardım etmediği sürece yapayalnızdır.

Topluma lüzumsuz bilgiler verirseniz, gereksiz bir kalabalık oluşur…

Düşünmek günah işlemeye benzer, insan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan bir daha vazgeçemez.

Anlaşılan şu ki, ortalama insan için büyük bir gruba ait olmamanın hissi kadar dayanılmaz bir his yok.

Sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman baskının ve şiddetin değil.

Seven, sevileni her zaman özgür bırakmalı ve sevdiğinin ruhuna inanmalıdır.

Daha iyi olanı değil, sana kendini daha iyi hissettireni seçmelisin.

Mutluluk tanrıların bir hediyesi olmayıp insanın içsel üretkenliğinin bir başarısıdır.

Bir şeyi yapamayacağıma inanırsam, yapamam. Ama yapabileceğime inandığımda, başlangıçta buna gücüm olmasa bile bu gücü elde ederim.

Geçmişin tehlikelerinden biri köle olmaktı, geleceğinki robot olmaktır.

Erich Fromm

04 Ocak 2017

Turgut Cansever, Barış Manço'ya Zigetvar'ı anlatıyor



Barış Manço Dünya Turu: Zigetvar, Macaristan (1991)

Komşuluk ilişkileri azalıyor


İçinde yaşadığımız dünyanın bize ödettiği bedellerden biri de giderek azalan ve içi boşalan komşuluk ilişkilerimiz. Hızlı yaşam kültürü içinde evlerimiz ve işyerlerimiz arasında mekik dokuyor, önümüze çıkan dost, akraba ve komşularımızı görmezden geliyoruz. Yakınlara ayırdığımız zamanın giderek azalması ‘samimiyetin ölümü’nü getiriyor beraberinde. İnsanlar arasındaki mesafe giderek artar, öyle ki her sabah aynı kapıdan çıktığımız, aynı sokaktan geçtiğimiz, aynı otobüs durağında beklediğimiz komşularımızı bile tanımaz hale geliriz. Bir film repliğinde söylendiği gibi (revolutionary road), ‘bazen en uzak mesafe iki insanın arasındaki kadardır’.

Oysa bir selam yalnızlığımızı alır, dostça bir merhaba endişemizi yatıştırır. Nasıl öfkeli bir söz günlerce ruhumuzu kemirirse, güzel söz ve davranış da ötekine şifadır. Bir yeri sevip oraya ait hissedebilmemiz, orada lezzetine vardığımız insan sıcaklığı ve alakasıyla mümkün. Günlük hayatın dokusuna nüfuz edebilen bir nezaket, hayatı kolaylaştırır ve dünyayı daha tekin bir yer kılar. ‘Sadece ben!’ diyen bir dikkat açlığı, kendi nevrozlarımızı, duygusal telaş ve hamlığımızı ötekine boca etmemize yol açıyor. Herkesin birbirine zoraki komşu olduğu sosyal medya ağlarında kabalık, küfür ve linç adeta norm kabul ediliyor. Kamusal alana aktarılan narsisizm o kadar öfkeli ve saldırgan ki her birimiz kendi mevzilerimizde, kendimize benzeyen insanlarla rahat edebileceğimizi düşünüyor ve konuşma adabını yok ediyoruz.


Ülkemizde özellikle büyük şehirlerde baş gösteren derin yalnızlık duygusunun, bir merhamet üssü olan mahallenin dağılmasıyla ilgisi var. Komşuluk ilişkileri azalıyor ve insanları zor zamanlarda destekleyecek sosyal ağlar kayıplara karışıyor. Evde hasta varsa eskiden komşular bizi düşünür ve çorbamızı hazır ederlerdi, değil mi? Kaç çocuk komşunun evinde karnını doyurabiliyor artık? Komşusunun dert ve tasasına kulak kabartan kaç kişi kaldı? Giderek artan depresyon, madde iptilası, intihar salgınları, şiddet ve endişe bozuklukları gibi ruhsal sıkıntılar, dikenlerini ruha batıran kaktüsler halinde, duygusuzluğun çölünde filizleniyor. Bu sebeple her yıl daha çok sayıda insan, sohbet ve duygusal paylaşımı, terapist odalarında aramaya başlıyor. İnsanlar kendilerini işitecek bir kulak, öykülerine yankı verecek bir gönül arıyor. Yankı alamayan insanın haysiyeti zedeleniyor. Komşunun sesi, merhametin olmadığı bir sokakta yankı bulmuyor.

...

Bugünün komşusu bize fiziksel olarak çok yakın ama ruhen fazla uzak. Merhamet yoldaşımız olduğunda komşu oluruz, o kalplerimizi yakın kılar ve bizi birleştirir. Bir kez komşu olduğumuzda onun acı çekmesi demek, benim acı çekmem demektir. Ortak yaşam kültürü, bu nedenle “ben”i değil, “biz”i korur. “Kurt bile komşusunu yememiş,” denir. Yüz yüze gelmek insan beyninin ahlakla ilgili özgül bir alanını harekete geçiriyor. Yüz yüze geldiğimiz insana daha zor kötülük yapıyoruz. Aynı sokağı, aynı mahalleyi paylaştığımız komşumuza karşı kendimizi mesul hissederiz. Ama artık küçülen bir dünyada hepimiz birbirimize komşuyuz. Yönetmen Inarritu’nun Babil adlı filminde anlatıldığı gibi, Fas’ta ateşlenen bir kör kurşun hemen akabinde Japonya’da, Meksika’da veya ABD’de başka hayatlara tesir edebilir. Bugünün dünyasında iyilik de kötülük de ışık hızıyla yayılabilmektedir. Biz iyiliği ve merhameti çoğaltan komşular olalım. Yüzümüzü merhamete dönelim, kardeşimizin ve komşumuzun bekçisi olalım.

Kemal Sayar
(Gerçek Hayat, 03.01.2016)

İstanbullu denen adam, şimdi İstanbul'da Çinliden daha nadirdir


Türkler iki seneden beri yavaş yavaş İstanbul'un ne derece Türk şehri olduğunu unuttular. Banisine yârin ağyarın lanet okuduğu Beyoğlu sokaklarında bile âdetlerini şaşırarak, tavırlarını kaybederek tanımadıkları bir diyara düşen mahcup seyyahlar gibi yürüyen Türkler var. Rumların ecnebilik tasladıkları günden beri Türkler payitahtlarının bütün güzelliklerini ve lezzetlerini alaturka buluyor, tatlı suyunu içmekten utanıyor, mesirelerini methetmekten çekiniyor.

Ruslar ve ecnebiler iki senedir yeni bir İstanbul icat ettiler. Florya'da yüzen, Maltepe kıyılarında derilerini kızartan bu muhacir veya misafir veya tüccar ecnebiler şimdi bize, fetihten itibaren bu şehirde nesil nesil ecdadı olanlara rehber ve örnektirler. Geçen gün dikkat ettim: Moda'nın sazlı ve kayalı denizinde birçok erkekler, kadınlar -ekserisi Türk, Rum ve Ermeni yerlilerdi- güneşin ve suyun zevklerini beyhude taklide çalışıyordu.

Eskiden bizim de hamamlarımız ve kumsallarımız vardı. Biz de bu şehrin ziyasını ve denizini tanırdık. Hâlbuki şimdi kendi memleketlerinin ve âdetlerinin hususi zevkiyle buraya gelenler bizden şehri öğrenmek şöyle dursun, bize şehrimizi öğretiyorlar. Öğretiyorlar değil, unutturuyorlar. Şüphesiz babalarımızın sevdiği İstanbul şimdi bizim sevmiş göründüğümüz, sevmesini taklide özendiğimiz İstanbul değildi. Babalarımız iyi suyun nebean ettiği yeri, haziranda serin rüzgârın estiği sırtı, kışın havanın ılık ve rutubetsiz olduğu mahalleyi tanıyorlardı. Bu gün herhangi bir dostunuza sorunuz, İstanbul'da bahar nerede daha yeşildir, yaz ne tarafta daha ferahtır, kış ne semtte daha mütebeddildir? Dostlarımız bu suallere hayret edecekler ve size yabancıların mevsimler için intihap ettikleri yerleri tavsiye edecekler.

Atalarımız böyle değildi, sırf havasını güzel veya suyunu tatlı bulduğu için ömrünü Çamlıca'da geçiren ve iki saat kaleminde çalışmak için dört saatini yolda geçiren Türkler vardı. O Türklerdir ki; bu şehrin bütün tatlarını sezmek ve bütün sefalarını sürmek için in cin geçmeyen yerlerde köşkler kurdular, tepelere tırmandılar.

Geçen gün, oldukça ihtiyarca bir ahbabımıza bir kadeh Sırmakeş suyu verdiler, suyu bardağın kenarından yavaş yavaş, emer gibi yokladı ve “Bu su Sırmakeş'ten değildir!” dedi. Heyhat, bugün İstanbul'da nice aileler filtrede bütün ceyyid hassalarını kaybetmiş yahut kaynayarak büsbütün pörsümüş ve ölmüş Terkos suyu içiyor.

İstanbul'u benimseyelim, İstanbul bizimdir. Mümkün olsaydı bütün Türkleri her gün beşer defa Fatih'in, Selim'in türbelerinden geçirir, selatin camilerin kubbeleri altında murakabeye vardırırdım. Şüphesiz bu tavaf ibadet kadar mukaddes olacaktı. Şimdi, yanınızdaki Türk'e sorunuz; Mevlevî tekkelerini tanıyor mu? Dergâhlardan haberdar mı? Süleymaniye Camii'nin kapısından girdi mi? Fatih'in bu şehre girdiği yerlerde kaç defa dolaştı? Bu şehrin mazisine dair zihninde silik bir hayal bile var mıdır? Sorduklarınız size samimi cevap verseler, anlarsınız ki genç Türkler bu şehre Perapalas rehberiyle üç gün dolaşan maverayı ebhar seyyahlarından daha yabancıdırlar.

Doğduğumuz, havasını teneffüs ettiğimiz, suyunun ve rüzgârının sesini dinlediğimiz bu şehirde yeni lezzetler bulmak şöyle dursun, dedelerimizin öğrettiği güzelliklerden de bîhaberiz. İstanbullu denen adam, şimdi İstanbul'da Çinliden daha nadirdir. Eserlerimiz ve ölülerimizle meskûn olan İstanbul'u benimseyelim ve çocuklarımıza İstanbul'u sevmek usullerini öğretelim.

Heyhat, fetihten bunca asır sonra bir Türk'ün bu satırları yazacağı ve bir Türk'ün gönlünden bu endişelerin geçeceğini bilseydi, Fatih ne derdi, Fatihler kim bilir ne düşünürdü?

Falih Rıfkı Atay
(Dergâh, 20 Ağustos 1921)

03 Ocak 2017

Eksiklik kendi özümde

Bir nefescik söyliyeyim
Dinlemezsen neyliyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeye geldim

Ben Hakk'la oldum aşina
Kalmadı gönlümde nesne
Pervaneyem ateşine
Şem'ine yanmaya geldim

Ben Hakk'ın kemter kuluyum
Kem damarlardan biriyim
Ayn-i cem'in bülbülüyüm
Meydana ötmeye geldim

Şah Hatâyî'dir özümde
Hiç hilaf yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Şah Hatâyî

Dost ne için beni zar incidirsin



Dost ne için beni zar incidirsin
Verdiği ikrardan dönen değilem
Senden gayrısına meyil vermedim
Uçup daldan dala konan değilem

Elif mim yazıldı senin aşkına
Korkarım ki yadlar çıkar köşküne
Yandım kül oldum da senin aşkına
Senden gayrısına yanan değilem

Evme deli gönül giden tez gelir
Âşığın maşuğa cilve naz gelir
Yüz yıl yolda kalsam bana az gelir
Bin yıl daha kalsam kanan değilem

Ârif olan bilir benim hâlimi
Mevlâm açık etsin senle yolumu
Dünya güzel dolsa sunmam elimi
Abdal Pir Sultan'ım sunan değilem

Pir Sultan Abdal

Yunanistan'ın Anadolu Hayali: 1919-1922


Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra, Ocak 1915'te İngiltere, Yunanistan'ın Antant safında savaşa girmesi halinde kendisine Anadolu'da "büyük bölgesel tavizler" önerdi. Bu teklifle harekete geçen bir dizi olay, trajik bir biçimde 1922'de Yunan Smyrna'sının (İzmir) yok oluşu ve Anadolu'daki Helenizm'in kökünden sökülmesi ile sonuçlandı.

Michael Llewellyn Smith, İzmir'deki Yunan İşgali'ni ve Anadolu'daki savaşı, Yunanistan'ın "Megalo Idea"sı ile Büyük Güçlerin Ortadoğu'daki rekabetlerinin arka planına yerleştirir. Yunan devlet adamı Eleftherios Venizelos'un "İyonya Hayali"nin kökenlerinin izini, Lloyd George ile paylaştığı Doğu Akdeniz'de bir İngiliz-Yunan Anlaşması ile ilgili fikirlerinde takip eder. Bu sürükleyici öykü, modern Yunanistan'ın politikalarını ve toplumunu şekillendiren felaketin eksiksiz bir hikayesidir.

"Ionian Vision, Thucydides'e layık bir temaya sahip... Bay Llewellyn Smith kaliteli, ihtiyatlı, ilginç bir çalışma üretmiş." (International Affairs)

"1919-22 arasındaki Anadolu Seferi, her anlamda bir Yunan trajedisiydi. Bay Llewellyn Smith'in bu felaketi anlatan akademik versiyonunun hünerleri arasında, kitap boyu sürdürdüğü huzursuz bir telaş ve her şeye rağmen umudu yitirmemek algısı yer alır... Saf fakat eksiksiz bir hikaye." (Times Literary Supplement)

"... durmaksızın okunabilen, büyük bir emekle araştırılmış ve ayrıntılı biçimde belgelenmiş... Bay Llewellyn Smith, savaş ve diplomasiyi anlattığı bu sürükleyici, dramatik ve melankolik destanda, büyük önem taşıyan büyülü bir tarihi çalışma sunuyor." (Lord Kinross, Books and Bookmen)

"20. yüzyılda Yunanistan'ın çapraşık politikalarını anlamak için araştırma yapan kişilerin mutlaka okuması gereken bir eser." (Richard Clogg, News Society)

Michael Llewellyn Smithİngiliz bir diplomat olup Moskova, Paris, Varşova ve Atina’da hizmet etmiştir. Evli ve iki yetişkin çocuk sahibidir. 1960’ın başlarından itibaren Atina’da farklı süreler boyunca öğrenci, öğretmen, yazar ve diplomat olarak yaşamış ve çalışmıştır. İlk olarak 1973’te yayımlanan “Ionian Vision” kitabı, St.Antony’s College, Oxford’da yazdığı doktora tezi temel alınarak yazılmıştır. Asıl araştırma askerî cunta devrinde Atina’da yapılmıştır. Michael Llewellyn Smith ayrıca The Great Island: a Study of Crete (Longman’s, 1965) (ç.n. Büyük Ada: Girit Üzerine bir Çalışma) adlı eserin de yazarıdır. 1996’da Yunanistan’a İngiliz Büyükelçisi sıfatıyla atanmıştır.

Yunanistan'ın Anadolu Hayali: 1919-1922
Tarihçi Kitabevi, 432 Sayfa, 36 TL

Dücane Cündioğlu, Şehir Konuşmaları - II: Şehir ve Mabed



Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Merkezi tarafından düzenlenen Dücane Cündioğlu ile Şehir Konuşmaları “Şehir ve Mabed” konusu ile ikinci kez katılımcılarla buluştu. Cündioğlu, şehir ve mabed arasındaki ilişkiyi Göbeklitepe’den antik Yunan kentlerine, Osmanlı’dan bugüne retrospektif olarak ele aldı.

Bugünün Türkiye'sinde bombalarla siyasi dengeler tanzim edilebilir mi?


Yaşananlara bir bütün olarak bakıldığında, IŞİD ve PKK saldırılarında iki ortak amacın öne çıktığı söylenebilir: İlki, Türkiye’yi “yumuşak karnı” olarak değerlendirdikleri noktalardan vurma gayretidir. IŞİD din ve mezhep fay hatlarını, PKK ise etnik fay hatlarını zorlamaya çalışıyor. Kamuoyunda infial uyandıran eylemlerde gözetilen öncelikli hedef, farklı mezheplerin veya etnik grupların karşı karşıya gelmelerini ve çatışmalarını sağlamak. IŞİD Alevi-Sünni ve dindar-laik ayrışmasını, PKK ise Türk-Kürt kutuplaşmasını derinleştirmeye çalışıyor.

İkinci boyut, Türkiye'yi güçsüz düşürerek kendi planlarına zorlamak düşüncesidir. Adeta birbirinden sıra kaparcasına patlatılan bombalar, gerçekleştirilen saldırılarla Türkiye'nin siyasi dengesi sarsılmak isteniyor. Dünya ve Türkiye kamuoyuna, saldırıları önleyemeyen, vatandaşlarını koruyamayan, aciz kalıp ne yapacağını bilemeyen bir hükumet resmi sunulmasına çalışılıyor. Böylelikle hem hükumete yönelik tepkilerin çığ gibi büyümesi ve muhalefetin artması, hem de müşkül duruma düşen hükumetin kendi istedikleri noktalara razı edilmesi amaçlanıyor.

Peki, bu beklentilerin sahada bir karşılığı var mı? Acaba bugünün Türkiye'sinde bombalarla siyasi dengeler tanzim edilebilir mi? Terör saldırıları toplumsal çatlakları büyütür mü? Her bir saldırının akabinde hükumete olan tepkiler büyüyor mu?

Bana göre, IŞİD ve PKK’nin eylemlerinin iş gördüğü sahalar var. Bilhassa sosyal medyada büyük bir yankı uyandırıyor. Sosyal medyayı mesken edinmiş her taraftan çok sayıda provokatör, trol ve vicdansız var. Bunlar her eylemden sonra kışkırtıcı birçok paylaşımda bulunuyor. Herhangi bir bilgiye ve teyide ihtiyaçları yok. Sorumluluk hissetmiyorlar. Ellerinde hazır bir “suçlu” listesi var; durdukları yere göre bu suçlular Sünniler, Aleviler veya Şiiler, Türkler veya Kürtler, mütedeyyinler veya laikler olabiliyor. Tamamen genellemeci bir tavırla, günahı “öteki” olarak gördüğü kimliğin tüm mensuplarının üzerine yıkıyor ve nefretin karşılıklı olarak büyümesini başarı hanelerine yazıyorlar.

Oysa -bir vesileyle daha önce de söylemiştim- çok şükür toplum sosyal medya değil. Gözlemlerinden çıkardığım sonuç şu: Toplumun ağırlıklı bir bölümü Türkiye'nin çok yönlü ve çok boyutlu bir kuşatma altına alınmak istendiğini hissediyor. Bombaların Türkiye’ye bir istikamet dayatmak için birbiri ardına patladığını, saldırıların Türkiye'yi terbiye etmek için yapıldığını düşünüyor. Ortadoğu’da gördüğü manzara, Suriye ve Irak’ın düştüğü hal onu dehşete düşürüyor.

Vahap Coşkun
(Serbestiyet, 03.01.2016)

Prof.Dr. Saadettin Ökten ile Şehir ve Düşünce

Dücane Cündioğlu, Şehir Konuşmaları - I: Şehir ve Bellek



Marmara Belediyeler Birliği Şehir Politikaları Merkezi tarafından düzenlenen Dücane Cündioğlu ile Şehir Konuşmaları 6 Aralık 2016 Salı günü başladı. On konuşmadan oluşan ve her ay iki konuşma şeklinde tasarlanmış olan Şehir Konuşmaları, “Şehir ve Bellek” konusu ile katılımcılarla ilk kez buluştu.

Dikkat, bizi kendimizden alıp güzelliğe taşır


Dikkatimiz bize aittir. Her şeyin normal seyrettiği bir zamanda neye dikkat edeceğimizi biz seçeriz ve bu da bizim için neyin gerçekten değerli olduğunu gösterir. Ama aynı zamanda dikkatimizi paylaşılan bir dünyaya yöneltiyoruz, bizim nazarımızı celbeden şey bir başkasının nazarını da celbediyor. Dikkatimizi dünyaya çevirerek başka ses ve sözleri dinlemek, başka insanların ve onların iddialarının farkına varmak, ahlaki bir görevdir de. Başkalarının acılarına dikkat kesildiğimiz her seferinde içimizdeki kötülüğün bir kısmını yok ederiz.

Nasıl gıda mühendisleri şeker, tuz ve yağ seviyeleriyle oynayarak damak tadımızı okşayan gıdalar oluşturuyorsa medya da uyaranlarını en cazip paketler halinde, karşı konulamaz bir biçimde sunar. Dikkatin çelinebilirliği, obezitenin zihinsel eşdeğeri olmuştur. Uyarım daha çok uyarılma ihtiyacını beraberinde getirir. Uyarım olmazsa huzursuzlanırız. Hızla akan imgeler, yüz kırk harfe sıkıştırılmış düşünceler ve gün boyu bizden bir cevap isteyen kısa mesajlar, bize bir kitabın sunduğundan çok daha fazla uyarım vaat eder. Modern tüketici benlik, sabır ve adanmışlığı sevmez. Al ve git. Bak ve git. Sığlaşan dikkat. Liberal agnostisizm bize insan için iyi olanın seçme imkânında saklı olduğunu söyler. Ancak tercihlerimiz çoğu zaman bize bile ait değildir, biz seçtiğimizi sansak da birileri bizim yerimize seçer, kapitalizm çağında tercih bir sosyal mühendislik eseridir. Büyük veriye sahip zengin şirketler, internet ve diğer sosyal mecralarda izimizi sürer ve bize neyi seçebileceğimize dair bir paket sunar. Geçenlerde sosyal medya uzmanı bir arkadaşım, sosyal medya ağlarının bizi bilgisayar ve telefonlarımız üzerinden dinleyebildiğini ve konuşma içeriğimizi analiz ederek, önümüze yeni alışveriş seçenekleri yığdığını söylemişti. Dehşet verici değil mi?

Düşünmek inziva ister. Tefekkür, dünyaya gitmek, onunla konuşmak ama sonra yaşadıklarımızı hazmedebileceğimiz bir tecrit hücresi bulmakla gerçekleşir. İçe dönüş olmadan ne güzel bir dize çıkar, ne de ilham verici bir düşünce. İbadet de önünde sonunda bir sevgi yoğunlaşmasıdır, Tanrı’yla aradaki perdelerin kalkması, onun varlığına dikkat kesilerek sadece huzurda olma halidir. Dikkat, hayret ve şükranı besler. Bir çiçeği dikkatle inceleyen kişi onun yaratılışındaki güzelliği görmezden gelemez. Dikkat, bizi kendimizden alıp güzelliğe taşır.

Kemal Sayar
(Serbestiyet, 02.01.2016)

02 Ocak 2017

İhsan Fazlıoğlu hocadan yeni kitap: Nazarî Ufuk


Urefâ'nın dediği gibi bir gülün var-olabilmesi için tüm bir Evren'in var-olması gerekir. Bir insanın ol-a-bil-mesi için ise ayrıca öğretmenin varlığı da zorunludur. Bu nedenlerle bu çalışmamı, 'ol-a-bilmek' yolunda üzerimde emeği olan tüm öğretmenlerime; özellikle, öğrencilerine sadece felsefeyi değil, felsefe yapmayı, olgu ve olaylara nazarî bakmayı öğreten ve buna göre durmayı ve davranmayı gösteren Hoca'm, Filozof Şaban Teoman Duralı'ya ithaf ve takdim ediyorum.
- İhsan Fazlıoğlu

Bir anlam varlığıdır insan; yeryüzünde de ancak anlamlandırabildiği ölçüde vardır. Anlamlandırmak ise büyük oranda çevremizde olup bitenleri açıklamak, çözümlemek ve anlamak-ile mümkündür. Açıklayamadığımız ve çözümleyemediğimiz olgu ve olayları anlayamayız; anlayamadıklarımızı da anlamlandıramayız; anlamlandıramadığımız için de ad yani sınır koyamayız; sınır koyamadığımız için de tanımlamayız; tanımlayamadığımız için de idrâk edemeyiz, yani olgu ve olayları kendi süreçleri ve örüntüleri içinde yakalayamayız. Her şey kendini bize müphem, belirsiz, puslu ve birbirine girgin, karışık bir biçimde verir; zihnimiz karışır, aklımız dolaşır. Bu nedenle okuduklarımızı öğrenmek, öğrendiklerimizi düşünmek, düşündüklerimizi de bilmek zorundayız. İşte elinizdeki çalışma, hâlihazırda içinde soluklandığımız durumu anlamlandırmak için, Bu Ülke'nin ilmî alandaki tarihî tecrübesini seçilmiş örnekler üzerinden açıklama, çözümleme ve anlama çabasına küçük bir katkı olarak düşünülebilir...
(Kitabın arka kapağından)

İhsan Fazlıoğlu
Nazarî Ufuk: İslâm-Türk Felsefe-Bilim Tarihinin Zihin Penceresi
Papersense Yayınları, 304 Sayfa, 21 TL

01 Ocak 2017

Günümüzde Tasavvuf alanında da ciddi problemler var


Mütefekkir, bilge, hakîm, ârif kalmadı... Onların kalpleri vardır onunla aklederler” (Hac 46) âyetini görmeyen Kur'an Araştırma Merkezleri'nde bütün akıl kelimelerini beyinsel faaliyete indirgedik. Tabii bilmiyorsalar soracakları “ehl-i zikir” de (Nahl 43) kalmayınca tekno gençler Allah'ı artık Google'da aramaya başladılar. Sizin anlayacağınız “Göçtü kervan kaldık dağlar başında”.

Doğruya doğru günümüzde Tasavvuf alanında da ciddi problemler var. Yüksek metafizik bilgi ve değer üretmesi beklenilen bu yerler sadece “yanmaz kefen” üretiyorsa bir yerde hata var demektir. Tamam “Hocam o senin dediğini üretebilmek için yüksek bağlantılar gerekir nerede bizde o” denirse anlarım. O zaman bunun adına Tasavvuf demeyiniz de ne derseniz deyin. Hak sohbeti yapılmayıp, Tevhid dersleri yapılmayıp, seyr-i süluk yaptırılmayıp, bunun yerine papağan gibi fetâva kitaplarındaki maddeleri saymakla tasavvuf yapıldığı sanılmasın. O başka bir şey tasavvuf başka bir şeydir.

Diğer taraftan eski bir dergahı kiralamakla, tac-ı şerifle resim çektirmekle, zikir veyahut semada cep telefonlarına kayıt yapmakla da derviş olunmaz. İstisnalar hariç şeyhliği otomatik olarak babadan oğula geçen bir hanedanlığa çevirmekle de olmaz. Hilafet almak için araya siyasileri sokmakla veyahut zavallı şeyh efendinin kafasına silah dayayıp kağıt imzalatmakla da bir şey olmaz.

Şeyh Ebu'l-Hasan Harakanî'den kendisine hırka giydirip icâzet vermesini talep eden ama aslında henüz tam manasıyla olgunlaşmamış bir müridine verdiği şu cevap bu gün de sırf bunların peşinde olanlara büyük bir derstir: “Evlad, eğer hırka ve icâzeti dünyalık bir unvan için istiyorsan o zaman niye marifet ve fenâ yoluna talip oldun ki? Yok, eğer bunu insanları irşâd etmek ve dünyevî olandan uzaklaşmak için istiyor ve kendini de bu makamda görüyorsan o zaman hırka ve icâzeti ne yapacaksın? Yani her iki halde de hırka ve icâzetin sana bir faydası olmaz. Gücün varsa her konuda Hakk'a giden yolu göster de hem halk görsün hem de biz görelim, bakalım neyin varmış?

Mahmud Erol Kılıç
(Yenişafak, 01.01.2017)

O güzel gözlerine hayrân olayım yâr



O güzel gözlerine hayrân (kurban) olayım yâr
Şûh-i sitemkâr beli beli ey gamzesi hunhar
Yâr yâr şûh-i cefâkâr yar
Can tende gönül sende nedir sende
Güman ey can ey aman aman aman ah
Bir nazar kıl şu derdime vay

Beste: Dellalzâde İsmail Efendi
Makam: İsfahan
İcra: Alaeddin Yavaşça

Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin



Çıkmaz derûn-ı dilden efendim muhabbetin
Kurbânın olduğum bize yok mu mürüvvetin
Sen hangi bağın gülüsün ne gülşenin bülbülüsün
Ey serv-i semen bûy-i resîdem

Ey âfet-i dil cûy-i güzîdem
Nedir bu işveler nedir, nedir bu şîveler nedir
Tegafülâne nâz ile ki bu girişmeler nedir
Gören o gül cemâlini tasavvur eyler halini

Hayâl-i lâlin eyleyen senin çeker vebâlini
Kurbânın olduğum bize yok mu mürüvvetin
Ey dil nedir bu mertebe hâhişlern senin
Cây-ı merâmın üzre ikamet mi niyYetin

Beste: Tâb'î Mustafa Efendi
Makam: Beyâtî
İcra: Bekir Sıdkı Sezgin

Harab-ı intizâr oldum aman gel



Harab-ı intizâr oldum aman gel
Yeter üzme efendim her zaman gel
Güzel sözlerle neşven canfâzadır
Beni ihyâ edersin her zaman gel

Güfte: Leylâ Saz
Beste: Leylâ Saz
Makam: Hüzzam
İcra: Sabite Tur Gülerman

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.