TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

4 Ocak 2017 Çarşamba

İstanbullu denen adam, şimdi İstanbul'da Çinliden daha nadirdir


Türkler iki seneden beri yavaş yavaş İstanbul'un ne derece Türk şehri olduğunu unuttular. Banisine yârin ağyarın lanet okuduğu Beyoğlu sokaklarında bile âdetlerini şaşırarak, tavırlarını kaybederek tanımadıkları bir diyara düşen mahcup seyyahlar gibi yürüyen Türkler var. Rumların ecnebilik tasladıkları günden beri Türkler payitahtlarının bütün güzelliklerini ve lezzetlerini alaturka buluyor, tatlı suyunu içmekten utanıyor, mesirelerini methetmekten çekiniyor.

Ruslar ve ecnebiler iki senedir yeni bir İstanbul icat ettiler. Florya'da yüzen, Maltepe kıyılarında derilerini kızartan bu muhacir veya misafir veya tüccar ecnebiler şimdi bize, fetihten itibaren bu şehirde nesil nesil ecdadı olanlara rehber ve örnektirler. Geçen gün dikkat ettim: Moda'nın sazlı ve kayalı denizinde birçok erkekler, kadınlar -ekserisi Türk, Rum ve Ermeni yerlilerdi- güneşin ve suyun zevklerini beyhude taklide çalışıyordu.

Eskiden bizim de hamamlarımız ve kumsallarımız vardı. Biz de bu şehrin ziyasını ve denizini tanırdık. Hâlbuki şimdi kendi memleketlerinin ve âdetlerinin hususi zevkiyle buraya gelenler bizden şehri öğrenmek şöyle dursun, bize şehrimizi öğretiyorlar. Öğretiyorlar değil, unutturuyorlar. Şüphesiz babalarımızın sevdiği İstanbul şimdi bizim sevmiş göründüğümüz, sevmesini taklide özendiğimiz İstanbul değildi. Babalarımız iyi suyun nebean ettiği yeri, haziranda serin rüzgârın estiği sırtı, kışın havanın ılık ve rutubetsiz olduğu mahalleyi tanıyorlardı. Bu gün herhangi bir dostunuza sorunuz, İstanbul'da bahar nerede daha yeşildir, yaz ne tarafta daha ferahtır, kış ne semtte daha mütebeddildir? Dostlarımız bu suallere hayret edecekler ve size yabancıların mevsimler için intihap ettikleri yerleri tavsiye edecekler.

Atalarımız böyle değildi, sırf havasını güzel veya suyunu tatlı bulduğu için ömrünü Çamlıca'da geçiren ve iki saat kaleminde çalışmak için dört saatini yolda geçiren Türkler vardı. O Türklerdir ki; bu şehrin bütün tatlarını sezmek ve bütün sefalarını sürmek için in cin geçmeyen yerlerde köşkler kurdular, tepelere tırmandılar.

Geçen gün, oldukça ihtiyarca bir ahbabımıza bir kadeh Sırmakeş suyu verdiler, suyu bardağın kenarından yavaş yavaş, emer gibi yokladı ve “Bu su Sırmakeş'ten değildir!” dedi. Heyhat, bugün İstanbul'da nice aileler filtrede bütün ceyyid hassalarını kaybetmiş yahut kaynayarak büsbütün pörsümüş ve ölmüş Terkos suyu içiyor.

İstanbul'u benimseyelim, İstanbul bizimdir. Mümkün olsaydı bütün Türkleri her gün beşer defa Fatih'in, Selim'in türbelerinden geçirir, selatin camilerin kubbeleri altında murakabeye vardırırdım. Şüphesiz bu tavaf ibadet kadar mukaddes olacaktı. Şimdi, yanınızdaki Türk'e sorunuz; Mevlevî tekkelerini tanıyor mu? Dergâhlardan haberdar mı? Süleymaniye Camii'nin kapısından girdi mi? Fatih'in bu şehre girdiği yerlerde kaç defa dolaştı? Bu şehrin mazisine dair zihninde silik bir hayal bile var mıdır? Sorduklarınız size samimi cevap verseler, anlarsınız ki genç Türkler bu şehre Perapalas rehberiyle üç gün dolaşan maverayı ebhar seyyahlarından daha yabancıdırlar.

Doğduğumuz, havasını teneffüs ettiğimiz, suyunun ve rüzgârının sesini dinlediğimiz bu şehirde yeni lezzetler bulmak şöyle dursun, dedelerimizin öğrettiği güzelliklerden de bîhaberiz. İstanbullu denen adam, şimdi İstanbul'da Çinliden daha nadirdir. Eserlerimiz ve ölülerimizle meskûn olan İstanbul'u benimseyelim ve çocuklarımıza İstanbul'u sevmek usullerini öğretelim.

Heyhat, fetihten bunca asır sonra bir Türk'ün bu satırları yazacağı ve bir Türk'ün gönlünden bu endişelerin geçeceğini bilseydi, Fatih ne derdi, Fatihler kim bilir ne düşünürdü?

Falih Rıfkı Atay
(Dergâh, 20 Ağustos 1921)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder