27 Şubat 2017

Karaköy Yolcu Salonu yıkıldı


Mimar Rebii Gorbon’un eseri Karaköy Yolcu Salonu yıkıldı. Değişen toplum yaşantısına sahne olmasıyla Türkiye’nin yakın tarihinin en önemli eserlerindendi. Ne olursa olsun bu bina korunmalıydı. Bu gibi yıkım ve yapımların hemşerilere de ilan edilmesi ve tartışılması gerekmez mi?

Uyarlayarak kullanan zihniyetin yerini kolayca yıkanlar aldıkça kimsenin kalıcı bir eseri ortada görünmez. Zamanında bu memleket idaresi Mimar Sinan mescitlerini bile “Yol yapacağım” diye yıkmakta tereddüt göstermemiştir. “Efendim, bina tehlike arz ediyor, mail-i inhidam (çökmeye meyilli)” sözü bu şehrin her binasına uygulanabilir. Arkadaki otelleri, gökdelenleri ve stadyumu görmeden Dolmabahçe Sarayı için de aynı raporu verebilirsiniz. Karaköy Yolcu Salonu’nun ne kadar güzel bir eser olduğu tartışılır. Yalnız o sıradaki daha çirkin eserler ve Fındıklı’nın diğer gökdelen gecekonduları ortada durdukça insanlar artık eskiyi arar oldular. Bu eser tescilli yapı; gerçi gudubet İstanbul Belediye Sarayı da tescillidir. Yine de bazı yapıları çok abartmadan yeniden kullanmanın yolu araştırılmalıydı.

İlber Ortaylı

Halk, mimari çevrenin oluşturulmasından kopartıldı


Kültür dediğimiz şey halktan koparıldı önce. Bir grup Batıcı zevatın Batı dünyasında gördüklerini buraya nakletmeleri düzeyine indirildi. Tanzimat’tan ve Cumhuriyet’ten sonra halkın kültür ile ilişkisi kılıçla kesilmeye çalışıldı. Halkın sanatı yaşamasını yok etmeydi bu. Mimari söz konusu olduğunda, mühendislik mimarlığın yerine getirilerek ‘kimsenin aklı ermez, bu iş hesaptır’ denerek, halk mimari çevrenin oluşturulmasından kopartıldı. Mimari eserin bütün insanlara açık olan yüzlerinin konuşulup tartışılması, bütün güzelliklerinin tartışılarak yaşanması gündem dışına itildi. Böyle olunca da eserler müzelik oldular.

"Bilge Mimar" Turgut Cansever
Tamamı için: http://www.dunyabizim.com/alinti/26004/ortak-guzellik-degerleri-parise-benzemek-icin-allak-bullak-edildi

Kent nedir, şehir nedir?


İçinde birbirine aykırı bunca hayatın yaşandığı, bunca farklı faaliyetin cereyan ettiği, bunca farklı işlevli binanın inşa edildiği beldeleri ortak tek bir kelime ile adlandırmak ne derece doğruydu? Lügatlerde kelimeler mi tükenmişti de hepsine ya şehir ya kent diyorduk? Bütün beldelere tek bir ad vermek bizi yanlış düşüncelere sürüklemez miydi? Nitekim şehirden türeyen medine/ medeniyet ile kentten türeyen city/ civis/ civilization/ uygarlık kavramlarının birbirinin yerine kullanılması başlıbaşına bir kargaşa nedeni değil miydi? Zîra Müslümanlar kent ve şehri, uygarlık ve medeniyeti ayır(a)mayınca bu sefer Batı'nın uygarlık ürünlerine medeniyet demeye başlıyorlardı. Modern (kalkınmacı, ilerlemeci…) müslümanlara göre otomobil, telefon, bilgisayar, gökdelenler… medeniyet vasıtaları, hatta medeniyetin ta kendisiydi.

Mimar Semih Akşeker
Tamamı için: http://www.dunyabizim.com/alinti/25953/hangi-belde-kent-hangi-belde-sehir

Her durumla uzlaşmanın, büyük bir yanılsama olduğu düşünülmüyor


Hamasetin egemen olduğu kültürlerde ucuz iyimserlikler, duygusal tatminler, her durumla uzlaşılabilecek bir algı dünyası oluşturuyor. Duygusallıklar istenilen yönde manipüle edilerek toplumsallaştırılabiliyor. Her durumla uzlaşmanın, büyük bir yanılsama olduğu düşünülmüyor. Hamasetin hakim olduğu toplumlarda – kültürlerde duygular ölçüsüzce abartılıyor, nitelik yoksunluğu farkedilmiyor, nitelik yoksunluğu sorun teşkil etmiyor, gerçekliğe dönüşmeyen söylemler toplumda karşılık bulabiliyor.

Duyguların, duygusallıkların abartıldığı toplumlarda, materyalist – seküler ontolojinin baskısı, belirleyiciliği ve kuşatması tartışma konusu olmaktan çıkmış ya da çıkarılmıştır. Hangi gerekçeyle yapılmış olursa olsun, sömürgeci dilin, düşüncenin, dünya görüşünün meşrulaştırılmış olduğu, uygulama alanı bulabildiği bir toplumda bu durumu, bir sorgulama, yüzleşme, hesaplaşma konusu yapmak gerekirken, böyle bir durum yaşanmıyormuş gibi bağımsızlıktan söz etmek, medeniyet mücadelesinden söz etmek anlaşılabilir bir durum değildir.

Müslümanlar olarak, iktidarların, dünyevi zenginliklerin, hazların, imkanların değil de, hakikatin etrafında toplanmış olsaydık, tarihsel çapta çok büyük bir sapmanın adı olan seküler kesinliklerin mahiyetini, rolünü kamusal planda tartışma konusu yapabilecektik. Din'in etkin belirleyiciliğini, toplumu, siyaseti ekonomiyi, hukuku biçimlendirme, yapılandırma iradesini reddeden sekülerliğin bütünüyle Avrupa tarihi ve kültürü ile ilgili olduğunu ısrarla vurgulamamız gerekir. Kendimizi, her şartta ve ne pahasına olursa olsun, Müslüman olarak tanımlıyorsak eğer, İslami ilkeleri, ölçütleri, yasaları, normları, idealleri en güzel şekilde yaşanılabilir kılmak üzere sorumlu çabalar harcamak zorundayız.

Atasoy Müftüoğlu

Eskiler haberin yükü ile yaralı değildi


Haberdar olduğumuz “haberler” yüzünden kalbimiz yaralı. Kimimiz farkındayız bu yaranın, kimimiz bihaber.

Eskiler haberin yükü ile yaralı değildi.

Ardı ardına gelen savaşların, askere gönderilip de 46 ay boyunca haber alınamayan oğulların anası olan bir kuşak büyük ninemin kuşağı. Ki onların “efendi”leri de 10 yıl, 12 yıl askerlik yapmıştı. Oğullar askerde, gelinler evde, köyü basan eşkıya başa bela. Elde yok avuçta yok. Bütün cümlelerin yokluğa çıktığı bir dönem.

Ama köydeki herkesin durumu aynı. Yokluğu pay etmek kolay. Önemli olan varlığı pay etmek.

İşte şimdi bizim yükümüzü ağır eden varlığı pay etmek üzerinden yaşadığımız bu sıkıntı.

İçimizin sıkılması, hayat enerjimizin düşmesi, ağzımızın tadının bozulması varlığı pay edemememizden sebep. Yokluğun mesuliyetini yüklenemeyip onu “haber” olarak tükettikçe duyarsızlaşıyoruz, en olmazları “e ne var ki bunda” diye karşılayıp, “aleme deli lazım” haberlerini taşım döküm kaynatıp, ısıtıp ısıtıp tekrar ortaya getiriyoruz.

Fatma Barbarosoğlu

Nemize lazım gerçek bizim!

Çizim: Pawel Kuczynski
İsimleri yerine 'nick'leri, resimleri yerine 'avatar'ları, sözleri yerine 'twit'leri, sokakları yerine 'ortam'ları, gülücükleri yerine 'smiley'leri, sembolleri yerine ikon'ları olan, hayata sırt çevirerek 'face'ini ekranlara dönen, birbirinin hayatına dokunabilmek için bile tuşlara dokunması gereken, dünyasını, duygularını, düşüncelerini sayılı karakterlere sığdırabilen, fazlasını aramayan, kendince takipçi kasan, paydaş olmadan paylaşan, yediğini, içtiğini, gezdiğini, nerede kimle takıldığını anında teşhir eden, izlenmek, beğenilmek, takip edilmek için adeta çırpınan, kendinde ne olup bittiğine dönüp bakmayan ama herkesin kendisine bakmasını isteyen, kendine sanal kişilikler, duygular, duyarlıklar kurgulayan, sonra anlaşılmaz şekilde bütün bunları yaşamak sanan bir koca kalabalık değil miyiz artık; nemize lazım gerçek bizim!

Gökhan Özcan

25 Şubat 2017

Osmanlı mûsıkîşinasları


18. yüzyılda yaşamış, Osmanlı minyatür sanatının son büyük temsilcisi Levnî'nin III. Ahmed'in dört oğlunun 1720’de gerçekleşen ve 15 gün süren sünnet şenliklerini anlattığı Sûrname-ı Vehbî'de Osmanlı mûsıkîşinasları.

Mûsikîden anlamayan, her yapılanı güzel zanneder


Basit gözlemlerle anlaşılacaktır ki, insanın bağlı olduğu ahenk hangi seviyede ise o insanın düşünme seviyesi de aynı seviye çevresindedir. Bağlı olduğu ahenk dolmuş şarkıları, gazino müziği seviyesinde olan insan dünyayı aynı seviyeden kavrayabilir. Düşünüş ve kavrayış seviyesi bu müziği yaşatacak, bu müziği devam ettirebilecek kırattadır. Böyle birinin yüksek seviyeli düşünceleri ne anlaması ne de aktarması mümkündür.
- İsmet Özel 

Eğer mûsikîden anlamıyorsanız, günümüzde olduğu gibi her yapılanı güzel zannetmek durumuna düşersiniz. Bunun sebebi artık elimizde neyin ne kadar güzel olduğunu tartacak bir terazimizin kalmamış olmasıdır.
- Sadreddin Özçimi

24 Şubat 2017

Vâsıl olmaz kimse Hakk'a cümleden dûr olmadan



Vâsıl olmaz kimse Hakk'a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz bir gönülde tâ ki pürnûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk
Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma'mûr olmadan

"Mûtû kable en temûtu" sırrını fehm eyleyen
Haşr u neşri gördü bunda nefha-i sûr olmadan

Mest olanların kelâmı kendinden gelmez velî
Pes "ene'l hakk" nice söyler kişi Mansûr olmadan

Hakk cemâlin ka'besini kıldı âşıklar tavâf
Yerde Ka'be gökyüzünde beyt-i ma'mûr olmadan

Mest olub mestâne geldim tâ ezelden tâ ebed
İçdiler aşkın şarâbın âb-ı engür olmadan

Bir 'acâib derde düşmüş Şemsî yanıyor müdâm*
Hakk'a makbûl olmak ister halka menfûr olmadan

*Bu mısra bazı kaynaklarda "Bir 'aceb sevdâya düşmüş tutuşur Şemsî müdâm" şeklindedir...

Şemseddin Sivâsî Hazretleri

Ben beni bilmem neyim dünyâ nedir ukbâ nedir


Ben beni bilmem neyim dünyâ nedir ukbâ nedir
Söyleyen kim söyleten kim aşk nedir sevdâ nedir

Mey nedir sâkî nedir Mecnûn nedir Leylâ nedir
Kimse idrâk eylemez bu alem-i eşyâ nedir

Gül dırahtında kuru feryâd ile kâm isteyen
Ölmeden dostun yoluna tuttuğun da'vâ nedir

Arayıp gezmektedir pervâne aşkın âteşi
Dosta cân vermek murâdı bilmez istiğnâ nedir

Takınıp zincîr-i aşkı dîvâne oldunsa eğer
Halkı ta'cîz eyleyip senden sana şekvâ nedir

Vâkıf oldunsa eğer “kâlû belâ” esrârına
Maksûdun ancak rızâdır cennet-i âlâ nedir

Şems gibi izhâr olur her kimde var envâr-ı aşk
Âşikâre yanmalı âşıklara ihfâ nedir

Aşk bazârızûlî kimse basmasın ayak
Şem’î yanmak rif’atin oddan sana pervâ nedir

Nutk-i şerif: Âşık Şem'î
Okuyan: Muzaffer Ozak [k.s]

İstiklâl Marşı Derneği'nin onuncu sene-i devriyesi


12 Cemaziyelahir 1438 Cumartesi (11 Mart 2017)
İstiklâl Marşının Kabulünün Sene-i Devriyesi Münasebetiyle
Mevlid-i Şerif
Nasrullah Camii, İkindi namazını müteakip

Konferans
Kastamonu Belediyesi Kuzeykent Konferans Salonu
19:00 (Akşam Namazını müteakip)

İmza
Of Not Being A Jew
20:30 Kastamonu Belediyesi Kuzeykent Konferans Salonu Fuayesi

Malazgirt Zaferi’nin ne gibi sonuçları oldu? Bu başarıdan dünya siyaseti nasıl etkilendi?


Hepimizin bildiği üzere artık Anadolu toprakları Selçukluların fethine daha uygun hale gelmiştir. Bundan önce göçebe Türkler Anadolu’ya giriyorlardı ama arkalarında bir devlet desteği olmaksızın hareket ediyorlardı. Ayrıca yerleştikleri yerlerde siyasi bir oluşum meydana getirmekten ziyade devamlı hareket halindeki seyyar bir grup durumu arz ediyorlardı. Ancak şimdi durum değişmişti. Sultan Alparslan, Malazgirt’te omuz omuza savaştığı beylerine Anadolu’da yerler ihdas etmiş, buraları kendilerine yurt yapabilme izni vermişti. Kitabımızın ilerleyen kısımlarında anlatacağımız bu 1. dönem Anadolu beylikleri, Anadolu’nun gerçek fatihleri olacak ve bu toprakların tapusu olarak buralarda kalacaklardı.

Bu zafer ile birlikte Avrupalılar Türklere hiç olmadığı kadar dikkat kesilmişlerdi. Bundan böyle kendilerine ve dinlerine karşı en büyük düşman olarak gördükleri Türklere karşı silahlarını hazırlayacak ve ard arda gerçekleştirecekleri Haçlı Seferlerinde Türkleri de hedef tahtasına koyacaklardı. Doğu Roma İmparatorluğu Türklerin gücünü ve hedeflerini artık çok iyi biliyordu ama iş işten geçmişti. Bundan sonra Anadolu’nun müdafaası adına kısa süreli harpler olagelecek, belli zamanlarda kurulan ittifaklar ardından gelen savaşlar ile sürecek ama Türkler tarafından Anadolu’nun fethi kaçınılmaz bir şekilde gerçekleşecekti.

Talha Uğurluel, Cansu Canan Özgen
Selçuklu'nun Şifreleri, Kronik Kitap, sf. 128-129

Devlet kutsal değildir, millete hizmet için kurulmuştur


Bizim geleneğimizde, medeniyetimizin temelinde, din ve devlet ayrı değildir. Bunlar içiçe birbirine geçmiştir, neredeyse aynı şeydir. Daha doğrusu, din bir toplumun inandığı yaşama düzeninin ismidir, devlet de onun sistemidir, aracıdır. Ancak bu ikisi birbirine kenetlenmiştir, birbirinden ayrılmaz. Bu sebeple devlet kutsal değildir. Elbette sonuç itibariyle devlet, millete hizmet için kurulmuştur. Fakat bir şirket de değildir.

Bu kenetlenişten dolayı, onda bir "kutluluk" vardır. Kutsallık değil, kutluluk. Ben konuşmalarımda bu ikisini ayırıyorum. Bizim geleneğimizde de mübarek kelimesi kullanılır, mukaddes kelimesi kullanılmaz. Mesela gerek şehirler için olsun, gerek devlet için olsun. Hatta bu bizim eski Türkçe'de, diyelim ki Divan-ı Lugat-ı Türk'te veya devlet için bir Müslüman Türk olarak kitap yazmış olan Has Hacib'in Kutadgu Bilig'inde, "kut" kelimesi kullanılır. Kutluluk dediğimiz şeyin köküdür. Sonradan uydurma dilde kutsal diye bir kelime icat edildi. Aslında öyle bir şey yok. Kudsi diye Arapça bir kelime vardır, bundan güya Türkçe olarak kutsal yapılmaya kalkıldı. Fakat Kudsiyet Allah'a mahsustur. Kutluluk ise olabilir. İslam Milleti "kut"lu bir millettir. İslam Devleti "kut"lu bir devlettir. Bu denilebilir, ama kutsal denilemez. Çünkü kutsallık kudsi anlamında Allah'a mahsustur, Allah'a ait bir sıfattır.

Şimdi bu kutluluk kutsallık derecesine çıkarılamaz, fakat sıradanlaşmaz da. Hep diyorlar şimdi, gene Batı'dan alınan tabir ile, devlet bizim vergilerimizle ayakta duruyor, o zaman benim hizmetçimdir diye. Bir anlamda elbette ki devlet hizmet eder, hizmet için kurulmuştur. Milletin bir aracı olarak, yaşama sistemimizin bir aracı olarak bir yanıyla hizmet sistemidir.

Fakat bir yanıyla da, gerektiğinde bizi hizaya sokan, gerektiğinde bizim nefsimizin istemediği bir yönde, nefsimizin razı olmadığı yönde dahi adımlar atan, toplumun geleceği için, inancımızın buyruğu olarak, bize doğruyu, yeniyi, iyiyi, güzeli, gerekirse, gerektiği takdirde zorla da, güçle de empoze eden bir güç olacaktır. Sadece bir yüzü yoktur. Bir yüzü elbette, gönüllü olarak bunları kurmamızdır, bu en güzelidir. Fakat, kötülükle de savaşan bir güçtür devlet. Yoksa kötülüğü başıboş bırakıp, sadece hizmet aracı olarak ayakta duramaz.

Nitekim bugün gene İslam ülkelerinde devletin kötülükle mücadele edemediği, kötülüğün başını alıp gittiği ortadadır. Aynı şekilde güzeli, iyiyi ve doğruyu da vaz edemediği, yaşatamadığı da ortadadır. Bütün bunların kökünde, devletin dinden ayrı olması yatmaktadır. Çünkü din, medeniyetimiz demektir.

Bizdeki din anlayışı ile Batı'daki din anlayışı çok farklıdır. Onlarda din inanç demektir. Bizde ise inanç temelli medeniyet demektir. İslam, sadece bir inanç demek değildir. İnanç elbette temeldir, fakat o inançtan ibaret değildir. O inanç somutlaşarak, önce insanda bir üstün insan, gerçek insan, insan-ı kamil doğurur. Somut olarak onu doğurur, teorik kalmaz, inançtan ibaret kalmaz. Daha sonra da öyle bir toplum doğurur, sonra da öyle bir devlet doğurur. Bir medeniyet ortaya koyar. Bunları birbirinden ayıramazsınız. İslam Medeniyeti'nin kendine mahsus devleti, kendine mahsus toplumu, kendine mahsus insanı vardır.

Sezai Karakoç
(29.11.2014 tarihinde Yüce Diriliş Partisi'nin Haseki'deki İstanbul İl Merkezi'nde yaptığı konuşmadan)

22 Şubat 2017

Gelin tanış olalım


Tanışmak, birlikte başlamaktır, birlikte bitirmektir. Birlikte solumak, birlikte duymak, birlikte yürümek, birlikte dayanmak, birlikte katlanmaktır tanış olmak.

Tanış olmak, birlikte bütünleşmektir. Yürekleri birbiri içinde eritmeksizin tanışmak olmaz. Gövdelerin birbirini tanımasına, tanışma demek olmaz.

Tanışmak, katılmaktır, katmaktır, yüklemektir ve yüklenmektir. Katılmıyorsanız, katmıyorsanız, yüklemiyor ve yüklenmiyorsanız, tanışmıyorsunuz demektir.

Selâm, tanışların evrenine açılan kapanmaz bir kapıdır. Bu kapıdan akan hep sevgidir, hep bir dostluktur, hep bir kardeşlik ve arkadaşlıktır.

Sohbet, tanışlar için sıcak bir kucaktır, sıcak bir barınaktır. Tanış olmayan inşirah nedir bilmez bağırlarda. Birbiriyle tanış olmayan için Hakk'la tanış olmaya bir yol yoktur.

Tanış olmak bir buyruğa cevap vermektir. Yüce bir buyruğu yerine getirmektir. Tanış olmaksızın bu hayata müdahale etmek bu hayat içinde ayakta durmak, sürüp giden bu ters akışı durdurmak olmaz.

Tanışmak, sele dönüşen bir rahmet içinde, yine bir rahmet için birlikte sırılsıklam ıslanmaktır. Tanış olmak, birlikte özlemek, birlikte kucaklamak, birlikte sahip olmak, birlikte mahrum olmak birlikte istemektir.

Tanışlar, aynı renklerin, aynı çizgilerin, aynı kokuların, aynı lezzetlerin ve aynı acıların biçimsel özellikleri farklı habercileridirler. Onlar, birlikte yakaracaklar, birlikte yaklaşacaklar, birlikte varacaklardır.

Bir sevdayı bin büyütmek ancak tanışlara özgü bir şandır. Sevdaları tanışlar bölüşmekte, hüzünleri tanışlar bölüşmekte, tanışlar bölüşmektedir.

Tanış olanlar birbirlerini dinleyenlerdir, birbirlerine söyleyenlerdir. Uyaranlardır. Uyarılanlardır. Tanış olunca hiçbir alanda darlık yoktur.

Tanış olmak, evrene, eyleme, sorumluluğa ve sabahlara birlikte uyanmaktır. Tanış olmak bütün bir mü'min coğrafyayı yüreklere nakşetmektir. Tanışmak hep bir barışmaktır, hep bir bağışlamaktır. Barışmaksızın, bağışlamaksızın hakk'a ulaşmak olmaz.

Atasoy Müftüoğlu, Vakti Kuşanmak

Sakın halka kötülük etme, bu hususta Allah’tan kork!

Harun Reşid'in Şarlman elçilerini kabulü.
Ressam: Julius Köckert
(...) Ey Harun! (Kıyamet gününde) o adaletli Hâkim’in huzuruna çıkarılacaksın; bunu unutma!.. Düşün ki ey Harun, Allah’ın nidâcıları, "Ey zalimler, yardımcılarınızla birlikte toplanın! Nerede o zalimler ve yardımcıları?" diye çağırdıklarında, sen de ellerin boynuna bağlı olarak Allah’ın huzuruna çıkacaksın. O zaman ellerini çözecek tek şey, yönetimdeki adaletin ve iyi muamelendir. (…) Ey Harun! Eğer haksızlık edersen, ahirette kendi sevaplarının başkasının terazisine, başkalarının günahlarının da senin terazindeki günahların üzerine eklendiğini göreceksin! Yani bela üstüne bela, zulmet üstüne zulmet! Bu uyarımı iyice aklına yerleştir… Ey Harun! Sakın halka kötülük etme, bu hususta Allah’tan kork! Ümmet-i Muhammed’e şefkatli ol, onları güzellikle yönet. Şunu bil ki, bu hükümdarlık senden öncekilere bâki kalsaydı şimdi sen bu makamda olamazdın. Demek ki aynı şekilde senden de başkasına geçecek...

Ünlü âlim Süfyân es-Sevrî’nin, Abbasi halifesi Harun Reşid’e yazdığı uzun mektuptan. Aktaran, Gazâlî.

21 Şubat 2017

19. yüzyılda Saraybosna

İstanbul, 1910, simitçi çocuklar

Selçuklu'nun Şifreleri


Göçerek, konarak, savaşarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldılar. Devletler kurdular, farklı isimlerle anıldılar. Tarihe ihtişamlı bir imparatorluk, görkemli bir miras bıraktılar… Selçuklular…

Öteki Gündem programıyla reytingleri alt üst eden Cansu Canan Özgen, Selçuklu tarihi hakkında en çok merak edilen soruları soruyor; tarihi günümüze taşıyan üslubuyla takdir edilen Talha Uğurluel, çok kıymetli görseller eşliğinde ustalıklı cevaplar veriyor.

Türkler tarih sahnesine ne zaman çıktı?
Orta Asya’daki Türkler, İslamiyet’i, kimlerden ve nasıl öğrendi?
Çinliler ve Abbasiler arasındaki mücadelede Türklerin rolü neydi?
Türk tarihinde yaygın olarak kullandığımız “Türkmen” tabirinin Oğuzlarla bir ilgisi var mıdır?
Selçuklular kendilerinden önceki diğer Türk devletleri gibi neden Asya’da kalmadılar?
Selçukluları tam bağımsız hâle getiren Dandanakan Savaşı ve tarihçilerin
“Dünyanın Gelini” dediği Rey hakkında bilinmeyenler…
Malazgirt Savaşı öncesinde Sultan Alparslan’ın askerlerine yaptığı müthiş konuşma…
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’i esir eden Selçuklu askerinin ilginç hikâyesi…
Sultan Alparslan’ın kabrinin nerede olduğuna dair son bilgiler ve değerlendirmeler…
Unutulan Türkler: Suriye ve Irak Selçukluları…
Şam ve Kudüs tarihinde Selçukluların rolü…
Selçukluların Altın Çağı: Sultan Melikşah dönemi…
Nizamiye Medreseleri ile başlayan eğitim seferberliği…

Tüm bu sorularla birlikte Anadolu’nun kapılarını Türklere açan Selçuklulara dair merak edilen her şey, benzersiz görsel arşiviyle Selçuklu’nun Şifreleri kitabında.

Kronik Kitap, 240 Sayfa (Renkli resimli)
http://www.kronikkitap.com/selcuklunun-sifreleri/

Dünyaya itirazın mısraları: Minnet Eylemem


Gizlenen Tarihimiz ve Ruhuna Kitap adlı blogların yayın yönetmenliğini yapan Yağız Gönüler’in ikinci şiir kitabı Minnet Eylemem, günümüz dünyasına itirazın en belirgin mısralarını taşıyor.

İnternetten sipariş vermek için:
Kitapyurdu | Babil | D&R | Idefix | Hepsiburada

İstanbul Felsefe Seminerleri


İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nün düzenleyeceği felsefe seminerleri ajandası.

Konferans: İslam Felsefe-Bilim Tarihini Dönemlendirmek


İSAMER Konferanslarının üçüncüsü bugün 16:00'da yapılacak. İhsan Fazlıoğlu, İslam Felsefe-Bilim tarihini dönemlendirme üzerine konuşacak.

20 Şubat 2017

Zihinsel karmaşa içinde hayatlarımızı sürdürüyoruz

Hayati gerçeklerle, hayati sorunlarla, tarihsel sorunlarla-gerçeklerle hesaplaşmaya, yüzleşmeye güç yetiremeyen toplumlar/kültürler, yanılsamalarla, yanlışlarla, yanlış bilinçle, yalanlarla birlikte yaşamaya mahkum oluyor. Yanılsamalarla, yanlış bilinçle, yanlışlıklarla kirlenen, kirletilen, güçsüzleştirilen, içi boşaltılan zihin ve ruh dünyamız, bilincimizin sömürgeleştirilmiş olmasını hayati bir sorun olarak görmüyor. Bir yanda gerçekliğin dayanılamaz, tahammül edilemez, kabul edilemez baskısı, bir diğer yanda sınırsız duygusallıklar, romantizmler ve yanılsamalarla, zihinsel karmaşa içinde hayatlarımızı sürdürüyoruz. Irkçı bir kültür ve uygarlığın oluşturduğu jeopolitik gerçekliğin farkında olamamak gibi algısal zaaflarımız var. Bilincimiz sömürgeleştirildiği için, düşünsel/kültürel/felsefi özgünlükleri bütünüyle yok eden taklit, kopya ve öykünme süreçlerini sürdürüyoruz. Modern ya da geleneksel konformizmin sınırları içerisinde kalarak, bu sınırlara tabi olarak ve itaat ederek, bu itaati içselleştirerek kendimizi konumlandırdığımız için, bağımsız, özgür/özgün bir düşünce, kişilik, kimlik sahibi olmayı, bağımsız/özgür bir içerik üretmeyi, üretmek gerektiğini hiç umursamıyoruz.

Düşünce, kültür, ilahiyat hayatımız/dünyamız, İslami bağlamda bütün tartışmaları, sömürgeleştirilmiş bilincin ufku/imkanları içerisinde sürdürüyor. Sömürgeleştirilmiş bilinç, bağımsız İslami ufku, modeli, dünya görüşünü, bireysel dindarlığa indirgeyince, Müslüman/İslamcı düşünce insanları, kültür insanları, bilim insanları için devlet mantığına, piyasa mantığına, etno popülizmlere, mezhepçi popülizmlere iltica etmekten başka bir yol kalmıyor. Devlet de, akılla, fikirle siyaset yapmak yerine, romantizmlerle, duygularla, duygusallıklarla siyaset yapıyor.

İslami inançları, düşünceyi, kültürü ve medeniyeti ontolojik bütünlük ve bağımsızlık içinde temsil edemeyen; hayati/temel/varoluşsal sorunları dışarıda bırakarak dini, bilimi, siyaseti korkunç önyargılarla malûl beyaz Avrupalı bakış açılarına mahkûm olarak, modern-seküler-sömürgeci modeli tek gerçeklik sayarak tanımlamaya ya da bu doğrultuda tecrübe etmeye çalışan; kabile, hizip, mezhep sınırlarını aşarak bütün insanların zihinlerine giremeyen; sürekli olarak koşulların basıncına maruz kalarak genel geçer algılara, yaklaşım ve yorumlara kendini hapseden bir bakış açısı ile İslami bir hayat tarzı gerçekleştirilemez.

Atasoy Müftüoğlu

Arsalar ve çocukluk


Arsalarda büyüyen çocuklar anlar: Geriye dönüp baktığımızda, oyun çağımıza dair güzel hangi hatıra varsa, hep arsalarda geçmiş. 

Arsa dediğimiz bu biçimsiz, kazaen oluşmuş boşluklar yerine, şimdi artık tertipli, düşünülmüş oyun alanları var diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü biz zaten tertipli ve rasyonel bir alandan yani evin ve okulun dünyasından, dağınık ama ilham veren, biçimsiz olduğu için müdahalemize açık, gözlerden kaçtığı için bize özgürlük bahşeden arsaların dünyasına kaçıyorduk. İnşaat işlerimizin bu kadar delirmediği dönemlerde, arsalar kolay kolay kimsenin ilgisini çekmezdi. Kırk yılın başında, arsanın sahibi gelir, ölçer biçer, birilerine arsayı gösterir, sonra da uzun süre görünmemek üzere birlikte giderlerdi. Biz sanki arsanın sahibi bizmişiz gibi hissederdik ama bazı kafa dengi arsa sahipleri de bize böyle hissettirirdi zaten. Bu yüzden arsa, asfalt yolların, gri okulların ve iki artı bir dairelerin dünyasından, yani büyüklerin ve devletin basık dünyasından çıkabildiğimiz, çıkıp da soluk alabildiğimiz bir ara dünyaydı. 

Arsalar adı konulmamış bir mukaveleyle çocuklara devredilmiş yerlerdi. Yetişkinler zaten gelmezdi, delikanlılar için de olsa olsa Köpeköldüren filan içmeye uygun bir yerdi ama bu da küçük şehirlerde müsamaha ile karşılanacak bir şey olmazdı. Bu sebeple, büyükler dünyası içinde, çocukların fethederek kendi düş ülkelerine dahil ettikleri somut toprak parçalarıydı onlar. Arsalar bu yüzden istisnai yerlerdi: Düş dünyasının fiziki dekorlarıydı.

Ahmet Murat

Robotik muhafazakarlar


Müslümanların modern dünyada gelişmeci, kalkınmacı hedefleri ve bu uğurda inançlı robotlar ol/a/mayacakları, Müslümanlıkları nedeniyle bu role razı olamayacakları bilindiği için önlerindeki engeller kaldırılmaz.

Çoğu Müslüman kanaat sahiplerinin unutmuş göründüğü bu husus bugünü de geleceği de kavramanın anahtarı durumunda… Müslümanlar bir Japonya, Tayvan muamelesine razı olduklarında önlerindeki engellerin kaldırılacağından emin olabilirler.

Müslüman toplumların sorunu sadece hayat standardına ulaşmak değil, modern dünyaya karşı anlamlı bir tekliflerinin olup olmayacağıdır. Anlamlı bir cümlesi olmadan teknolojik medeniyetin küresel ekonomik sitemin bir parçası haline gelmeye razı olmak Müslüman robotlar üretmek demektir.

...

Kapitalist ve modern dünyayı sorgulamadan seküler ve Müslüman kalmayı deneyenler robotik muhafazakarlardır. Bu muhafazakarlaşma tipolojisi Müslümanlık kaygısı güden tüm yapılar için bir yüzleşme vesilesi olmalıdır.

Küresel ölçekte denenen Müslüman robotik toplum modeli tuzağı İslam dünyasının önündeki en büyük sınavdır. Sorun teknolojiyi taklit ederek, siyasal ve ekonomik dünya sisteminin dişlisi olmayı becerebilmek değil, sisteme rağmen anlamlı cümle, teklif sahibi olabilmektir.

Akif Emre

17 Şubat 2017

Bizler geçmişe doğru düşündüğümüz için, bugünü/şimdiyi ihmal ediyoruz


İslami mirasın mahiyeti üzerinde eleştirel bir değerlendirme bugüne kadar yapılabilmiş değildir. Bu mirası nerede, nasıl uygulayabileceğimizi bilmiyoruz. Bu mirasın bugün ne ifade ettiği konusunda da herhangi bir çalışma yapılabilmiş değildir. Bizler geçmişe doğru düşündüğümüz için, bugünü/şimdiyi ihmal ediyoruz. İslam, bugünün seküler/liberal/emperyal/ırkçı tarihinin maalesef nesnesidir. İslam’ın özne konumuna yükseltilmesi mücadelesi, en hayati mücadeledir. İslam’ın nesne konumuna mahkûm edildiği bir dünyada hiçbir İslami özgürlükten söz edilemez. Cami inşa etme özgürlüğünün İslami özgürlükle hiçbir ilgisi yoktur. İslam hukukunun özgür olmadığı, İslami bilginin özgür olmadığı, İslami ekonominin özgür olmadığı, İslami siyasetin özgür olmadığı bir toplumda bilinç inşa etmemiz gerekirken, gösterişli camiler inşa etmemizin anlaşılabilir bir yanı yoktur. Cami inşa etmek, olsa olsa büyük bir aldatmaca olabilir.

Özne olabilmek için bir medeniyetin ihtiyaçlarına bütünüyle cevap vermek üzere hayatın her alanında çok yoğun, çok derinlikli, çok boyutlu, çok ufuklu, çok nitelikli, çok kuşatıcı, çok kapsamlı bilgi/ bilinç/ içerik/ kültür/ estetik/ vizyon üretmek gerekir. Ürettiğimiz bilginin/ bilincin/ içeriğin insanlığın ilgisini/ dikkatini/ beğenisini kazanması gerekir. Nesne olarak yaşamak; risk almaksızın, sorumluluk almaksızın, bir bedel ödemeksizin, düşünmeksizin, araştırmaksızın, merak etmeksizin, hayret etmeksizin, büyük sürünün sıradan bir parçası olarak yaşamak demektir. Nesne olarak yaşamak; taklit ederek, kopya ederek, tekrar ederek, boyun eğerek, itaat ederek, diz çökerek, hayal dünyalarında yaşayarak, ciddi hiçbir çaba harcamaksızın, bir tavır, tarz, duruş sahibi olmaksızın yaşamak anlamını taşır.

Atasoy Müftüoğlu

Memleket, vatan, yurt


Vatansızlık nasipsizliktir dedim. İyi mi ettim? Böyle bir söz söylemenin kayda değer bir gerçeği ortaya çıkardığına kanaat getirecek kim? Önce memleket derken neyi, vatan derken neyi, yurt derken neyi anladığımız hususunu sarahate kavuşturmalıyız. Ağzımızdan çıkanı kulağımız işitsin. Memleketimiz, vatanımız, yurdumuz derken, aynı şeyi, bir tek şeyi kast etmiş olabiliriz. Olmayabiliriz de. Memleket denildiğinde insan münasebetlerinin tasdikine açık bir mekân anlaşılır. Sıla-i rahim için memlekete gideriz. Yurt ise canlılığın muhafazasına, idamesine, mübrem ihtiyaçların giderilmesine müsait lüzumlu yerdir. Yalnız insanlara değil, hayvanlara, giderek bitkilere de yurt nispet edilir. Müteâl bir mefhum olarak vatan gerek memleketi, gerekse yurdu ihata etmekle kalmayıp her ikisiyle ulaşılamayan bir idraki, bir iradeyi ifade ve temsil eder.

Allah herkese, Müslim veya gayr-i Müslim herkese bir yurt, bir memleket nasip eder; ancak şuna dikkat edilsin ki, Allah’ın nasip ettiği vatan sadece İslâm’ı idrak eden kullarına mahsus kılınmıştır. Vatanı müdafaa memleketi ve yurdu müdafaanın ötesindedir. Oldubittiler vatanı müdafaa faaliyetini inkıtaa uğratabilir, lâkin nihayete erdiremez. Vatan hususunda kalkış noktamız Asr-ı Saadette tebarüz etti. Kıblemizi Kudüs’ten Kâbe’ye kıyam ile selâm arasında çevirmek suretiyle hitamına erdiğimiz bir gerçeğin tezahürü idrakimiz haline geldi. Gerçek birilerinin yüzünü buruşturuyor. İşte tam da bu gerçek vatan sevgisinin imana nispet edilmesine sebep olmuştur. Kıblesiz birinin vatan fikri edinmesi muhaldir. Türklerin diğer milletlerden üstün kılınışı ehl-i kıble vasıfları ile vakidir.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 17 Şubat 2017)

14 Şubat 2017

Şu dünyada insan olmaktan başka bir vazifemiz yok


Bir insanı öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir buyuran ilahi ölçü, dikkatimizi bir insanda düğümlenmiş, bir insanda birikmiş, bir insan ölçeğinde damıtılmış insanlık anlamına çekiyor: İnsan, kolayına insan olmuyor yani. Bir insanı imha etmek, yıllar yıllar içinde, o sonsuzcasına çeşitlenip çiçeklenmiş olan anlar boyunca, insanın eriştiği o bütün bir dünyevi ve ruhsal deneyimi imha etmek anlamına geliyor. Bir insanın ilahi fiillere ve şuunata mazhariyetini yok etmek, bir insan tezgahında Allah’ın dokuduğu ve görünür kıldığı manayı yıkmak anlamına geliyor.

İnsanın topraktan binasını yıkmak yanında, kalbini yıkmak da bir cinayetten farksız. Çünkü aslında insanın insan sayılması için gereken anlam, iç dünyasında yaşanmış hayatın bir muhassalası. İnsan olmanın anlamı, içte kurulan iklimin şartlarında yaşanmış bir hayatla açığa çıkıyor. İnsan içine çıkmaya mecali olmayan ve bir yatağa mahkum olan bir kötürüm mesela, bir dış hayata sahip olmamakla birlikte, bu iç hayatı sebebiyle insan oluyor. Kalp yıkılınca, insan oluşun vasatı yıkılmış oluyor.

Ama insanın kıymetini takdir edebilmek için de kişinin önce kendisindeki insanlık cevherini takdir edebilmesi gerekir. Yani insanın kendisine bir insan olarak biçtiği değer, başka insan teklerine yönelik alakasını ve hürmetini de belirler. Başkasındaki anlamı değerli bulabilmesi için öncelikle bu anlamın kendisindeki yankısını bulabilmiş ve onu tanıyabilmiş olmalı. Yani, “Asaf’ın mikdarını (değerini) bilmez Süleyman olmayan/ Bilmez insan kadrini alemde insan olmayan.” (Ziya Paşa)

Şu dünyada insan olmaktan başka bir vazifemiz yok. İnsan olabildikçe, insan olmanın ne olduğuna dair de güçlü bir şuur kazanacağız. Bu şuur başka insanlara bakışımızda önümüzü aydınlatacak. Başka insana duyduğumuz hürmet, bizim hürmete layık oluşumuzda temellenecek. Hürmet görebilmek için değil, hürmet görmesek bile cevherimizin hürmete layık olması bakımından hürmet gösteriyor olacağız. Hürmet göstermenin, karşımızdakini yücelten bir şey olmak yerine, bizi yüce kılan, bizim insan olmaya dair şuurumuzu keskinleştiren bir şey olduğunu anlayacağız.

Hürmetten kazançlı çıkanın hürmet gösterilen taraf olduğunu sanıyorsak çok yanılıyoruz. Asıl kazançlı olan, hürmet göstererek, kendisindeki insan olma anlamını billurlaştıran, insan olmanın niteliğine dair bir aydınlanmanın peşinde olan taraftır.

Ahmet Murat

İnsan hakları deyince ne anlayacağız?


Dünyada otuz milyon insan iradeleri dışında çalışmaya zorlanıyor. İnsan hakları anlaşmalarının genel olarak insanlığın iyiliğini artırdığına dair çok az veri var.

İnsan hakları dediğimizde politik hakları mı anlayacağız (oy verme hakkı, özgür konuşma ve keyfi olarak gözaltına alınmama hakkı) yoksa sosyal ekonomik hakları mı (çalışma, sağlık, eğitim hakkı)? Batılı yardım kuruluşları çoğu zaman 19. yy emperyalistlerinin daha yumuşak bir biçimi olarak uygarlaştırma misyonu güdüyorlar. Batının politik ve ekonomik sistemini Doğu’ya ihraç etmenin orayı medenileştireceğini düşünüyorlar. Dünyada iki milyar insan sıhhi şartlara sahip değil, bir milyar insan temiz suya erişemiyor, 10 milyon çocuk her yıl önlenebilir hastalıklardan ölüyor. İnsan hakları kavramı kültürel egemenliğin bir sopası olarak kullanılıyor olabilir mi? Batılı birey anlayışına yaslanan, bireyi kutsayan bir Batılı kavramlaştırma nereye kadar evrensel olabilir? Sözgelimi Asyalı daha muhafazakâr, kültürel değerlere yaslanan daha otoriter bir haklar standardı da cari kabul edilebilir mi? Gelişme mi hakları öncelemeli, yoksa haklar mı önce gelmeli? Bunlar verimli tartışma konuları. Nitekim bütün bu konular etrafında dünyada nitelikli bir entelektüel tartışma yürüyor.

İnsan hakları, kimse ayrı ve istisna tutulmaksızın, her insanın temel haysiyeti üzerine temellenebilir ve kültürel farkları dikkate alabilir. İnsanlığın bugüne dek karşı karşıya kaldığı adaletsizliklere ortak bir tepki olarak tanımlanabilir insan hakları, mutlaka sabit bir kültürel veya felsefi kaynaktan beslenmesi gerekmez. Kültürel hassasiyeti dikkate alan, insanların maruz kaldıkları adaletsizliklerin kolektif tarihleri üzerine kurulu bir insan hakları mefhumu geliştirilebilir. Sivil toplumun hazırlığında ön aldığı ve toplumdan uluslararası hukuk sahasına taşınan bir manzumeler bütünü olabilir. Dünyanın başka renk ve seslerini de içine alan, yerel duyarlıkları es geçmeyen bir insan hakları düşüncesi ümit edilir ki adaletsizliklere karşı daha güçlü bir duvar örer. Ufukta görünmüyor mu? Biz hayal etmekle başlayalım, zira hayal devrimcidir.

Gün ışımaya durduğunda, bilgeliğin kuşu kanatlarını çırpar.

Kemal Sayar

13 Şubat 2017

İsmail Kara: "Türkiye’de insanlar Türk meselesini konuşmayacaksa neyi konuşacak?


Ben Cumhuriyet Dönemi’nde yetişmiş bir insanım. Yani Cumhuriyet Dönemi’nin bir ürünüyüm. Fakat aynı zamanda dönemin ve ideolojisinin de mağduruyum. Tarihim ve talihim, zorluklarım ve imkânlarım burada. Şöyle düşünüyorum; problem ne kadar ağır olursa olsun onu anlamaya gayret etmek, anlama safhasını geçip çözmeye başlamak hem sizin hem de etrafınızdaki insanlar için bir imkândır. Ahlaki olarak söylersek problemini anlamak, fark etmek bir insanın yücelmesinin kapısıdır. Entelektüel olarak bakarsanız kafasının büyümesi, ufkunun gelişmesidir. Onun için, içinde bulunduğum entelektüel veya fiili sıkıntıları, hissettiğim krizleri sadece bir şikâyet ve ağlaşma konusu görmedim. Ben fert olarak bunları nasıl aşacağım, içinde bulunduğum toplum bu problemi nasıl anlayıp aşacak, buna ağırlık verdim. Bu yüzden belki kendimi tedavi etmiş oldum, kesin bir şey diyemem ama problemlerin boğuculuğundan kısmen belki bu yolla kurtuldum. Bunu bir talih olarak gördüğümü söyleyebilirim. Eserlerimin bir muhassalası kalacaksa, sorularımın bir muhassalası kalacaksa başkalarının talihsizlik olarak gördüğü, benim talih gördüğüm şey dolayısıyladır. Ama bunun bir bedeli var tabii. O da ayrı.

...

Sadece edebiyat ve sanat hakikatin, gerçeğin, realitenin tam bir temsili ve ifadesi olmaz. Hatta edebiyat tek başına kaldığı zaman gerçeğe işaret kapasitesi düşük de olabilir, illüzyonlara sebebiyet verebilir. Sanat alanının yerinde bir fonksiyon icra edebilmesi için ilim, bilgi ve fikirle, isterseniz felsefeyi de katalım, iç içe, yanyana olması lazım. İlim ve fikir alanı için de sanat ve edebiyat böyledir. Bunların hepsinin arasında bir geçişkenlik hatta kuvvetli bir ilişki olması lazım. Birbirini besleyecek ve kuvvetlendirecek bir ilişki.

...

Türkiye’nin problemi, Doğu-Batı kıskacında kalması değil kendisine bir merkez bulamamasıdır. Diyorum ki Türkiye’de enternasyonalizm Solculuğu, Turancılık Milliyetçiliği, Ümmetçilik İslâmcılığı merkezden kopardı. Bakınız burada İslâmcıların ciddi şekilde yanıldıkları bir nokta var. Müslüman olmaları dolayısıyla kendilerinin ayaklarının yerden kesildiğini, merkezden uzaklaştığını düşünmüyorlar. Bu aslında fena bir hissiyat değil fakat felsefi olarak karşılığı yok. Yazdıkları eserlerin dilini yoklayalım, Türkiye ile irtibatları ne düzeyde diye bir tahlil yapalım. Netice enteresan, belki ürkütücü çıkacaktır. Problem Doğu-Batı problemi değil, Türkiye’de eğitim almış insanların hangi fikre ve ideolojiye mensup olursa olsun Türkiye’den bir şekilde kopmasıdır. Başka bir şekilde söylersek merkezinin olmayışıdır. Eğer merkezde anlaşabilirsek konuşabilme oranımız, konuşma kalitemiz ve insanlığa hitap etme kapasitemiz yükselecek. Merkezimiz olmadığı için kendi içimizde de, etrafımızdaki halelerle de gerçek bir diyalog kuramıyoruz. Kendimizle diyalog kuramıyoruz.

...

Türk meselesi çok önemli… Nereden başlasak acaba? Bu meselenin Türkiye’de zafiyete uğraması, paranteze alınmaya çalışılması, İslâmiyet’in paranteze alınması kadar ciddi bir meseledir. Belki ikisi aynı şey. Bunun altı çizilmeli. Kürt meselesi veya milliyetçilikle alakası yok bunun. Türkiye’de insanlar Türk meselesini konuşmayacaksa neyi konuşacak? Türk meselesi konuşulmadan Türkiye’de Kürt meselesi konuşulabilir mi? Bu Türkçe eğitimi yapmadan, yapamadan Kürtçe eğitimi yapmayı konuşmaya benzer. Mesleki başka bir şey söyleyeyim; İmam Hatip Liseleri ve ilahiyat fakültelerindekilerin bir kısmının Arapçaları gramatikal olarak Türkçelerinden iyi fakat Türkçeleri yetersiz veya zayıf olduğu için Arapça bir eseri ağırlığıyla Türkçeye çeviremiyorlar.

İkinci olarak Türkiye’de, Türk meselesinin yeniden problemli hâle gelmesi uyarılmış bir hadisedir. Bunun da tarihi, soğuk savaş döneminin bitişiyle başlar. Soğuk savaş sonrasında dünyaya empoze edilen ana söylem kimlik ve azınlıktır. Soğuk savaş söylemi ise refahtı. Refahın yerini kimlik aldı. Üçüncü bir şey daha var: İnsanlara soruyoruz, “Amerika, İngiltere, Almanya veya Fransa’da milliyetçilik yükseliyor mu düşüyor mu?” Cevap, “Yükseliyor.” Peki Türkiye’de niye düşüyor? Dayatılmış olması dışında neyle açıklanabilir bu?

...

Dar kafalılığın da boyutları, çeşitleri var tabii. Güya felsefe grubu derslerini azaltarak temel dini ilimleri daha fazla ve daha vasıflı okutacaklarmış. Duyan da eğitim diye bir dertleri var zannedecek.

İsmail Kara
(Arkakapak, 16)

Tanıl Bora: "Düşünmek, aynı zamanda dert etmektir."


Bu kitap, düşünce akımları üzerine yazılsa da aslında düşünme pratiği üzerine, belki de düşünmenin kendisi üzerine de bir güzelleme. “Güzelleme”den kastım, böyle bir kitabın mevcudiyete kavuşması. Böyle bir dönemde, böyle bir kitapla karşımıza çıktığınıza göre, iyiye gidişe, “umut”a laf olsun diye değil, içtenlikle inanıyorsunuz sanırım? 
Hem ideolojiyle, hem düşünceyle ilgileniyorum, kitapta da öyle, ikisi birbirine karışıyor. Karışır da. Lakin düşünceyi ayırt eden bir hasleti var: Salih düşünce, kendisi üzerine de düşünen düşüncedir. Düşünmek, bir soyutlama olarak, aktüalitenin, halihazırın ötesine geçmeyi sağlar. Akıl yürütme demektir. İdeoloji, elbette düşüncelerden beslenir, lakin daha kendinden memnun, kendiliğindenleşmiş, daha “şuursuz” bir zihniyet formatı… Düşünceyle endişenin kökteş olduğunu da unutma, Farsçada bizim düşünce dediğimize “endişe” diyorlar bildiğim kadarıyla. Yani düşünmek, aynı zamanda dert etmektir. Düşünce sevgisi, ondan.

Kitap siyasi meseleleri konu edinse de dil açısından bir edebi eser tadında. Göz korkutan bir hacme sahip ama akıcı ve duru bir anlatımı var. Üstelik sizin kendinize has sıfat tamlamalarınız da cabası! Bu anlamda, kitabın dil yetkinliği için ne düşünüyorsunuz? 
Söylediklerine ancak teşekkür edebilirim. Dilerim gerçekten bir dil zevki veriyordur metin. Dille ilgili şunu eklemek isterim: Ele aldığım ideolojik dünyaların, düşünce mahfillerinin dilini de bazen örneklemekten öte “yansıtarak” aktarmak istedim.

Böyle bir ülkede, bu kadar kapsamlı bir çalışmayı yaparken kendinizi güncelin negatif enerjisinden nasıl korudunuz? Tamamen korunabiliyor değilim, bu mümkün olmadığı gibi “doğru” da değil! Memlekette olup bitenle elbette alakadarım fakat “güncel” denen gündelik dağdağaya dalmaya çok meraklı değilim, sosyal medya “faaliyetim” de yok. Genellikle sakin huylu sayılırım. Ayrıca “müsbet davranışlılar” severim, arkadaşlarım genellikle onlardandır, galiba bunun da bir faydası dokunuyor! Ama bunlar işin şakası, esas önemlisi çalışmaya odaklanmaktır. Gökten taş yağsa, yapabildiğin ve yapmayı üstlendiğin işi yapmaya çalışmayı, kısacası vazife ahlakını önemsiyorum. Gökten yağan taşlarla bile olsa, taş üstüne taş koyup, iyi kötü bir barınak yapmaya çalışmak.

Sadece düşünceyi değil, düşünürleri de gözeten bir haliniz var. Düşünürleri bu kadar ‘düşünmenin’ gerekçesi nedir?
Fikir çilesi”, derler, eskilerin romantik üslubunda. Fikir çilesi çekenlere, yani gerçekten kafa patlatarak, kendini değil de fikrin veya “konunun” kendisini ciddiye alarak düşünüp yazanlara hürmet duyuyorum. Düşünce insanları ilke olarak kadrinin bilinmediğini düşünmeye yatkındır; aralarında bazılarının, belki birçoğunun, gerçekten de kadri bilinmez. Kitapta işte o kadri bilinmeyenleri de içermeye çalıştım. Genel olarak, kadir bilmeye çalıştım.

Kitabı üretmek için kişisel amacınızın yanında, “şu kimseler okusa ayrıca bir mutlu olurum” dediğiniz bir çevre var mıdır?
Ne kadar ince düşünceli bir soru bu, teşekkür ederim! O inceliğin hakkını vermek bakımından, isim anamam.

Farklı çıkan her ses ideolojik olmakla itham edilir. Bu ithamın kendisi de bizatihi ideolojiktir. Peki, bu tutumun ideolojisi nedir?
Başkalarını, ötekilerini, hasımlarını, aykırıları “ideolojik” olmakla itham edenler, kendi ideolojilerini, ideolojik yönelimlerini, takınaklarını “ideolojik” saymazlar. Kendilerininkinin düşünce, kanaat olduğunu, aslında daha ziyade “aklın yolu” olduğunu “sağduyu” olduğunu varsayarlar. İdeolojinin olumsuz, kimi zaman kriminal anlam yükü nedeniyle ve “kutuplaştırıcı” niteliği nedeniyle… Radikal akımların bağlılarıysa, “ideolojik” olmaktan sakınmazlar. Açıkça doğru (kendilerininki) ve açıkça yanlış ideolojiler (diğerleri) vardır onlar açısından. Sosyalist sol açısından püf noktası, ideolojinin hem kaçınılmaz, mecbur, hem sana lazım da olan, hem de aynı zamanda “yanlış bilinç” mahiyeti taşıyan bir zihniyet yapısı olarak düşünülegelmiş olması. Bu, sürekli bir özeleştiriyi teşvik eden verimli bir çelişkidir.

Aman çocuğum, fazla düşünme, yoluna bak sen” ülkesinde bu kadar kapsamlı ve çeşitli bir siyasi ideoloji dökümü çıkmasını nasıl yorumlarsınız? Bu çeşitlilik realitede ne kadar karşılık bulmuştur? Yani, gerçekten de isimleri kadar çeşitli midir?
Bu şüpheyi dile getiren birçok arkadaşım oldu. “Bu memlekette üzerinde durmaya değer bu kadar fikir mi var?” diye sordular. Müthiş, parlak fikirler olmayabilir ama insanların içinde dönendiği ideolojiler, ganidir. Bir de, düşünsel üretimin ve ideolojik formasyonların etkililiğini elbette önemsemekle birlikte ona tabii kalmadım. O kadar etkili olmayabilir, “marjinal” kalmış olabilir, bir özgünlüğü olan akıl fikir erbabını da zikretmeye çalıştım.

Bu coğrafyada düşünceye kıymet verilmemesinin nedeni iktidar yapıları mı, toplumsal yaşam mı? Yumurta mı, tavuk mu sorusu!
Yumurta, tavuk, folluk, kümes. Tabii, hepsi. İktidar yapıları, otoriter ve milliyetçi-muhafazakar terbiye, düşünceyi araçsallaştıran bir zihniyeti dört koldan yeniden üretiyor. Muhalif gelenekler de, bunun karşısında düşünceyi ve düşünmeyi bizzat değerli kılan bir “töre” yaratmakta zayıf kalıyorlar. Sadece çaresizlikten, takatsizlikten değil, kendileri çok zaman o araçsallaştırıcı bakışın dışına çıkamadıkları için de zayıf kalıyorlar.

Tanıl Bora
(Duvar, 02.02.2017)

Taklitçilik, özgünlüğün ve özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu unutturdu


Hayatiyetlerini sürdürebilmek, var kalabilmek için toplumlarımız bir tür şizofreniyi seçtiler. Hangi yönde gerçekleştirilmiş olursa olsun, her türden taklitçilik, özgünlüğün ve özgürlüğün nasıl bir şey olduğunu unutturdu. İster geçmişe ister modernliğe yönelik olsun, taklitçi politikalar, toplumlarımıza kendi gerçekliklerini tanımlama bilincini / yeteneğini bütünüyle kaybettirdi. Toplumlarımızda, ilerleme ve kalkınma ideolojilerinin mutlaklaştırılması nedeniyle, kültürel hassasiyetler, kaygılar, sorumluluklar bütünüyle terk edildi.

Modern zamanlar boyunca toplumlarımızın maruz kaldığı kültürel istila, özgün ve özgür bir tahayyüle/tasavvura geçit vermediği gibi, zihinsel ve ruhsal yetilerimizi de standartlaştırıyor. Her alanda, edilgin alıcılar haline getirildiğimiz için, kültürel üretkenlik yeteneğimizi kaybettiğimizi farketmiyoruz.

Günümüz dünyasında kitlesel medya aracılığıyla 'anında evrenselleşmeler' yaşanıyor. Kitlesel medyanın yerel kaynaklı farklılıkları aşan bir özelliği var. Kitlesel medya bütün yapıları, siyasal/ekonomik/kültürel bir şekilde dönüştürebiliyor. Bu durum yeni bağımlılık biçimleri oluşturuyor. Ulusal-ötesi bilgi akışı, kültürün sanayileşmesi, Anglosakson kültür emperyalizminin oluşturduğu kültürel tekel, hangi toplumda yaşıyor olursak olalım, kitlelerin gerçek dünyayı nasıl algılamaları gerektiği noktasında belirleyici olabiliyor. Bu noktada İslam dünyası toplumlarının, ulus-devletlerinin kültür politikaları konusunda doğru sorular sormaları, doğru çözümlemeler yapmaları, hayati önemi olan bir konudur. Kültürel, entelektüel, felsefi ülkesizleşme sorunu, milliyetçiliklerle, popülizmlerle, hamasetle ve romantizmlerle aşılamaz. Hangi alana ilişkin olursa olsun, yeni bir inşa, yeniden bir inşa, ancak sömürgecilerin dayattığı kesinliklerle hesaplaşabilecek kapsayıcı kültürel içerikle mümkün olabilecektir.

Atasoy Müftüoğlu

10 Şubat 2017

Hırsızlık ilkin ‘ev’in çalınması ile başlar, evimiz çalınmıştır


Doğa insanın değil, insan doğanın parçasıdır. Ve bu düşünce bizi sonunda kimin kime karşı efendi olacağı tartışmasına götürür. Tecrübeler göstermiştir ki insan ne kadar doğaya yaklaşırsa o kadar medeni bir varlık olarak kalmakta ne denli ondan kopup onun tabiatına aykırı davranırsa o ölçüde şiddete yönelip barbarlaşmaktadır. 21. yüzyılda şiddet, estetik ve saklı bir kavramdır doğa ve insan ilişkileri kapsamında.

Eski medeniyetlerin bir özelliği de tabiatla kurdukları ölümsüz uyum kabiliyetidir. Bu bağlamda evi düşünmek, evi kurmak ve bunu yaparken de hep doğayı akılda tutmak kadim ruhsal konumlanışımızla ilgilidir. Kendisini doğanın bir canlı süreği gören insanlık anlayışı uzun vadede sadece insan türünün değil bütün canlı ve cansız varlıkların da manevi güvencesidir. Ev doğayla kurduğumuz esaslı etkileşimin ilk ve en estetik formudur ve insan buradan adım adım şehre ve en sonu da kültür dediğimiz atmosfere çıkar.

Biz son bir yüzyıldır evi kurmakla değil yıkmakla meşgulüz. Anadolu coğrafyasına adım atalı beri burada tutunmuş bütün kültür ve medeniyet tortularını komplekssizce benimseyip kendisine dönüştüren yaşama anlayışı, son atılımında ev yönünden de tökezlemiş ve bir türlü ayağa kalkamamıştır. Hangi inanç, hangi felsefi düşünce olursa olsun sonunda mekana ve zamana bağlı kalarak kendisine özgü somut bir yaşam biçimi edinmek durumundadır. Türklerin ev meselesindeki çoğul zenginliği bir yandan uyum kabiliyetiyle ilgilidir ama asıl kilit konu doğadır. Rüzgarı, toprağı, suyu, ateşi, kuşları, ağaçları, zamanı, mekanı, görülüp görülmeyen her şeyi Tanrı’dan bir emanet gören ve attığı her adımı buna göre hesaplayan bir toplumun elbette özgünlüğünden söz edilebilir. Türk evi teknik bir toplam değil sonunda ontolojik, estetik, felsefi ve doğal bir göstergedir. Bina yaparken ağaçtaki kuşun yuvasına düşecek gölgeyi hesaplayan toplumların şiiridir ev.


Evi bir arsa, parsel, demir, çimento, tapu, kadastro meselesi olarak gören rakam kafalı adamların barbarlarla yarışırcasına İstanbul başta olmak üzere Anadolu’ya yayılmış ev mimarisini ve onunla peteklenmiş yaşam felsefesini görmezden gelip yuva, ocak, yurt da sayılan evin, sokakların ve şehirlerin yıkılmış olmasını sadece sosyolojik sebeplerle açıklayamayız. Nahid Sırrı Örik’in yazdığı İstanbul yazılarını bir kere okuyan vicdan sahibi bir entelektüel yıkımın felsefi karakterinin nerede düğümlendiğini kolaylıkla sezebilir. Ev deyince bugün apartman dairesini anlayan sıradan insanın ruhuna sızan ve onun özünü boşaltan doğa anlayışı şairler, sanatçılar ve kültür adamları tarafından sezilmiş ve yazıya dökülmüştür ama kulaklar, gözler değil gönüller ve vicdanlar kör ve sağır olduğu için bu uyarı karşılıksız kalmıştır hep.

Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Turgut Cansever, Samiha Ayverdi, Uğur Tanyeli, Doğan Kuban, Refik Halit, İlhan Ayverdi, Cengiz Bektaş, Beşir Ayvazoğlu, Dücane Cündioğlu gibi nice sanatçı, yazar ev meselesine eğilip içine düştüğümüz çıkmazı yorumladılar. Ev’i çözmeden, şehri düşünemeyeceğimizi, şehir olmadan da kültürden söz açılamayacağını doğrudan ve dolaylı yollarla ifade ettiler. 2. Yeni dahil sonrası bütün yetkin şairler insan özünden çıkarak evi tartıştılar. Haldun Taner’in ünlü Keşanlı Ali Destanı, Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ı bile sonuçta eve çıkar ama sanattan eğlenceyi anlayan bir toplumda yol almak her zaman kolay değil.


Bugün maddi durumu biraz olsun imkan veren kimseler evlerini doğayla uyumlu hale getirmeye çalışıyorlar. Bahçesi, içinde ağaçları, etrafta kuşlar, havası da temiz olsun istiyorlar. Bu doğanın bir parçası olma fikrinin dışa vurumudur sonuçta. Ancak, ev hakkı madde ile değil doğrudan ve sonuna kadar insan olmanın köküyle ilgilidir ve adalet düşüncesi tam olarak ‘ev’den başlar. Burada Proudhon’un Mülkiyet Fikri kitabını anmanın tam zamanıdır. Hırsızlık ilkin ‘ev’in çalınması ile başlar. Evimiz çalınmıştır. Buradan başlayalım.

Ömer Erdem
(Karar, 31.01.2017)

Dervişler ve Sufi Çevreler: Klasik Çağ Osmanlı Toplumunda Tasavvufî Şahsiyetler


Kadim bir kökeni olmakla birlikte İslam medeniyeti içinde müstesna bir konuma sahip tasavvuf düşüncesinin temsilcisi olarak kabul edilen mutasavvıflar gerek yaşadıkları dönemlerde, gerekse ölümlerinden sonra kendilerini takip eden müritleri yahut etraflarında oluşan kült sayesinde bireyleri ve toplumları derinden etkilediler. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kuruluştan yıkılışa hemen her devirde Sünni ya da diğer anlayışları benimseyen, bazen sultanlarla çok yakın ilişkiler kurup, bazen de muhalif olmaları nedeniyle takibata uğrayan, hatta idam edilen sufilerin mevcudiyeti biliniyor. 

Osmanlı döneminde Şeyh Edebalı ve Osman Gazi’nin ekseninde başlayan sufi çevre-iktidar ya da diğer bir deyişle tekke-devlet ilişkileri, Orhan Gazi-Geyikli Baba; Yıldırım Bayezid-Emir Sultan; II. Murad-Hacı Bayram Veli; Fatih Sultan Mehmed-Akşemseddin; Kanuni Sultan Süleyman-Yahya Efendi ve I. Ahmed-Aziz Mahmud Hüdâi örneklerinde görüleceği üzere ilerleyen zamanlarda da devam etmiştir.

Elinizdeki kitabın ilk bölümünde sufilerin hayatlarından bahseden menakıpnameler ve Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli bir yeri olan vilayetnameler incelenmekte, “Dervişler ve Sufi Çevreler” başlıklı ikinci bölümde ise Vefai tarikatına dair bir monografi ile çoğu 1300-1600 yılları arasında yaşamış bazı sufilerin hayatlarına dair yazılar yer almaktadır. Seyyid Ali Sultan, Emir Sikkînî, Yazıcızâde Kardeşler, Otman Baba, Merzifonlu Piri Baba, Koyun Baba, Seyyid Velâyet, Baba Haydar en-Nakşbendî, Beşiktaşlı Yahya Efendi ve Lâ’lîzâde Abdülbâki Efendi kitapta biyografilerine yer verilen mutasavvıflardır. Bu şahsiyetlerin hayatları okunduğunda bazen iktidarın en üst noktalarına nüfuz edebilen bir süt kardeşin hayatını, bazen kırda koyun çobanlığı yaparak ömrünü geçiren bir taşra mutasavvıfının kendine has dünyasını, bazen sahip olduğu fikirleri yayabilmek amacıyla Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan fedakâr mutasavvıfların düşünce yapısını, bazen de ciltler dolusu kitap yazan bir Osmanlı entelektüelinin dünyasını tanımak mümkün olabilecektir. 

Haşim Şahin, Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim üyesi. Orta Zamanın Türkleri ve Anadolu Beylikleri adlarında iki kitabıyla Arı Kovanına Çomak Sokmak: Ahmet Yaşar Ocak Kitabı isimli bir söyleşisi yayınlandı.

Haşim Şahin
Kitap Yayınevi, 264 Sayfa, 30 TL

İstanbul Günlükleri ve Anadolu'da Yolculuk: 12 Aralık 1802 - 22 Kasım 1803

Alman seyyah Ulrich Jasper Seetzen 1802’de geldiği İstanbul’da altı ay kaldıktan sonra Anadolu yolculuğunun ilk durağı olan Bursa’ya gider. Manisa üzerinden İzmir’e ulaştıktan bir süre sonra da kervanla Halep’e doğru yola koyulur. Uşak, Afyon, Konya ve Antakya’yı görüp, dikkatini çeken her şeyi günlüğüne kaydeder. Bir yılı aşkın süre Halep’te kalarak Arapçayı iyi konuşacak kadar öğrenir, Müslümanlığı kabul ettikten sonra da Cidde ve Mekke’ye gidip hacı olur. Artık Hacı Musa Efendi adıyla bilinmektedir. 1811’in Eylül ayında Maskat’a gitmek üzere El-Muka’dan ayrılırsa da iki gün sonra ölü bulunur. Sana imamının emriyle yol arkadaşlarınca zehirlenmiş olduğu düşünülmektedir.

Seetzen’in Türkçeye iki cilt halinde kazandırdığımız 800 sayfaya yakın hacimdeki eseri her şeyden önce III. Selim dönemi İstanbul’una ayırdığı neredeyse 400 sayfayla bir Batılının gözünden kentin günlük yaşamına dair o tarihe kadar yazılmış en ayrıntılı anlatıdır. Kahvehaneler, mesire yerlerinde yemek yiyip, şarkılar söyleyerek ve halk oyunları oynayarak Paskalya yortularını kutlayan Rumlar ve Ermeniler, Kürtlerin türküler söyleyerek yaptıkları halk oyunları, kısbetlerini giymiş pehlivanların yağlıgüreş müsabakaları, çocukların sokak oyunları Seetzen’in dikkatle izleyip kaydettiği ayrıntılardır.

Yazar pamuklu dokumaların üretildiği, boyandığı, üzerlerine desenlerim basıldığı işyerlerini, ipekli dokuma evlerini, ipek bükümhanelerini, top dökümhanesini, gemi çapası atölyesini, kiremit ve tuğla ocaklarını da gezer. Zeytinyağı üretiminde ve imparatorluğun kahve kavurma işliğinde (tahmis), cam atölyelerinde çalışan işçilerin çektikleri güçlükleri ayrıntılarıyla anlatır, bağa ve sedef kakmalı eşyalar üreten zanaatkârların, saraçların, nargile çubukları yapan ve lüleleri altın yaldızla kaplayan ustaların hünerlerini hayranlıkla seyreder. Seetzen’in yeni açılan Mühendishane Mektebi ile Üsküdar’daki Türkçe eserler basan matbaa hakkında verdiği ayrıntılar ise bilim ve matbaacılık tarihimize katkı yapacak niteliktedir.

Yazar bentleri, kente su ileten kemerleri, sarnıçları inceler, Galata Kulesi’ne de çıkarak camilerin muazzam kubbeleri ile bezenmiş büyüleyici manzarayı seyreder. Seetzen’in Anadolu yolculuğu ise bizlere o dönemin Bursa, Manisa, İzmir, Uşak, Afyon, Konya ve Antakya gibi şehirlerinin camileri, pazar yerleri, medrese, tekke ve kütüphaneleri, evleri, bahçeleri, hanları ve hamamları hakkında değerli bilgiler sağlar.

Yol güzergâhındaki yaşadığı eşkıya korkusunu, yerel ayanların gücünü, kıyı kesimlerinden Anadolu içlerine ilerledikçe yabancıları görmeye alışık olmayan ahalinin kuşkulu yaklaşımlarını ilginç gözlemleriyle aktarır. Anadolu coğrafyasının yer yer büyüleyici atmosferini de çok güzel tasvir eder.

Ulrich Jasper Seetzen
Çeviri: Selma Türkis Noyan
Kitap Yayınevi, 2 Cilt, 772 sayfa, 97,50 TL

Cereyanlar: Türkiye’de Siyasî İdeolojiler


Cereyanlar, Türkiye’de siyasî ideolojilerin özelliklerini; birbirlerini etkileme ve birbirlerinden etkilenme süreçlerini; cereyanlar içindeki figürlerin ideolojik seyahatlerini; muarız bellediklerine dair kurguladıkları dili; ideolojileri popülerleştirme tekniklerini ve siyasî ideolojilerin gündelik hayatta nasıl karşımıza çıktıklarını ustalıkla işlenmiş bir biçimde gözler önüne seriyor.

Tanıl Bora, “cereyanlar”ı şu başlıklar altında tartışıyor: Geç Osmanlı Zihniyet Dünyası, Batıcılık, Kemalizm, Milliyetçilik, Türkçülük ve Ülkücülük, Muhafazakârlık, İslâmcılık, Liberalizm, Sol, Feminizm ve Kürt Siyasal Hareketi. Sadece başı sonu belli metinlere değil, sözlere ve jestlere de bakıyor, “kimin söylediği”ne değil “ne söylediği”ne odaklanıyor. Böylece, siyasî düşünceleri sarmalayan ideolojik muhtevayı ve “iklim”i de ortaya koyuyor.

Cereyanlar’ı bir siyasal düşünceler kitabı olmanın ötesine taşıyan ve Türkiye’nin düşünsel ethosunu anlamamızı sağlayan heyecanlı bir metin haline getiren de bu: Olayları anlatmak ve analiz etmekle yetinmeyip bunların arkasındaki düşünce oluşumlarını ele alması. Son derece zor bir işin altından başarıyla kalkan bu kitabı okurlarımıza sunmaktan kıvanç duyuyoruz.

Tanıl Bora
İletişim Yayınları, 926 Sayfa, 55 TL

Anadolu Selçukluları: Bir Hanedanın Evrimi


Anadolu (Rum) Selçuklularının ideoloji ve zihniyet tarihinin izine düşen bu kitap, bugüne kadar tarihin bu bölümü için yapılmış yorumlardan ve gözlemlerden farklı bir değerlendirme ortaya koyuyor. Anadolu Selçuklu sultanlarının göçebe beylerden Pers-İslâm hükümdarlarına dönüşmelerini inceliyor. Özellikle, “cihat” kavramının, Anadolu Selçukluları için, politikalarına şekil verecek kadar önemli olup olmadığını masaya yatırıyor. Bunu yaparken Bizans ve Anadolu Selçuklu kaynaklarını, günümüze ulaşan sikkeleri ve kitabeleri kullanan Mecit, kitap boyunca Anadolu Selçuklularının başarısının askerî değil, ideolojik olduğunu gösteriyor.

Anadolu’daki Selçuklular, küçük bir beyliğin hükümdarlarından Anadolu’nun neredeyse tamamına hükmeden sultanlara dönüşmeyi nasıl başardılar? Bu devletin kuruluşunu mümkün kılan etkenler nelerdi? Bugüne kadar tarihçiler bunu siyasal, ekonomik ve demografik etkenlerle açıklamaya çalıştılar. Ne var ki, her ne kadar bu etkenler önemli olsalar da, Rum Selçuklu devletinin oluşumunu izah etmeye yetmezler. İdeolojinin bir devletin oluşumunda önemli bir rol oynadığı şimdiye kadar kabul edilmemiştir.

Songül Mecit
İletişim Yayınları, 344 Sayfa, 28,50 TL

Aziz Valentin’i değil Aziz Mahmud Hüdayi’yi tercih etmek


Aziz Valentin’in değerler ölçüsüne göre değil, Aziz Mahmud Hüdayi’nin değerler ölçüsüne göre sevmek, sevilmek istiyorum. Bu yüzden her günümüz sevgililer günü, kadınlar günü, anneler günü, babalar günü, eğitimciler günü, madenciler günü, sanatçılar günü olmasını temenni ediyorum. Her anımız ubudiyet anı, her nefesimiz Allah’a kulluk nefesi olmasını dilerim. Hepsi bir arada. Bulaşık deterjanı gibi. Bu şekilde tüketimimizin kirlerini temizlemiş oluruz. Giderken, buradan ayrılırken mobilyalarımızı, çiçeklerimizi, takılarımızı, yazlıklarımızı, çikolatalarımızı, gezi fotoğraflarımızı, parfümlerimizi yanımızda götüremeyiz. Aldığımız ve verdiğimiz dualar, tebessümler, anlayışlar, yardımlar, sadakatler, şefkatler, güler yüzlerle bir daha dönmemek üzere gideceğiz. Ubudiyyet evimiz bunlarla donanmış olacak. Tükenmez bunlar, dedim ya. Her ne kadar soyut görünürse, bunlardan daha somut bir şey olur mu?

Bu yüzden birden Aziz Valentin’e Aziz Mahmud Hüdayi’yi tercih eden hepinizin Sevgililer/Kadınlar/Anneler/Babalar gününü değil, Sevgililer/Kadınlar/Anneler/Babalar ömrünü kutluyorum.

Amina Siljak-Jesenkovic

09 Şubat 2017

Tüketim neredeyse kutsallaşırken kutsal olan tüketime dönüşüyor


Küresel tüketim kalıplarının yönlendirdiği günümüz dünyasında, dini hayat, artık diğer küresel hayat formlarıyla iç içe geçiyor, yer yer eriyor, ancak bir alt-kültür olarak varlığını sürdürebiliyor. Dinlerin ve tüketim toplumunun anlam dünyaları farklı, aralarında temel kaynaklar açısından kaçınılmaz bir gerilim ve mücadele ortamı doğuyor. Özellikle İslam dininin sahip olduğu muhteva itibariyle alt-kültür olarak konumlanmaya pek müsait olmaması, tüketim kodlarıyla işlenmiş bir toplumsal vasatta belli gerilimleri kaçınılmaz kılıyor. Ama bu doku farklılığına rağmen tüketim değerleri ve dini değerler aynı toplum içerisinde yaşıyorlar, yaşamak durumunda kalıyorlar… Böyle bir ortamda bir yandan tüketim neredeyse kutsallaşırken bir yandan da kutsal olan tüketime dönüşüyor. Tüketimin kutsallaşması derken kastımız, tüketim etkinliklerine ve araçlarına çok yüksek bir önem atfedilmesi, insanlara büyülü bir atmosferde hizmet sunulması. Aynı şekilde kutsalın tüketime dönüşmesiyle, dini değerlerin, sembollerin içinin boşaltılıp tüketim mantığı içerisinde tekrar sunulmasını anlatmaya çalışıyoruz.

Bir yandan dini uyanış ve semboller yaygınlaşıyor bir yandan da bazılarının “dinselin burjuvalaşması” dedikleri durum ortaya çıkıyor. Bu ikisinin kesişim noktasında “İslami moda” denilen bir olgu, kitlelere açılıyor. Şüphesiz kendilerince İslami kabul edilebilirlik ölçüleri içinde İslami burjuvaziyi yeni tüketim ve tecrübe ve heyecanlarına davet ediyor… Tüketim toplumunda yaşayan dindar bir insanın hayatında ve düşünce dünyasında, ikisi arasındaki zıtlıklar, sanıldığı gibi basit değil, oldukça girift bir ilişki olarak ortaya çıkıyor. Kendilerini kulluk üzerinden tanımlamaya çalışan dindar insanlar, ister istemez diğer taraftan bilinçli veya bilinçsiz olarak markaların işaret değerlerini satın almak için yarışıyorlar… Maalesef benzeri tablolar, hac ve umre ibadetinin gerçekleştirilme süreçlerindeki gelişmeler ve yeni biçimlerde görülebiliyor; metalaşmanın ve tüketim toplumuna has alışkanlıklarının dini değerlere yansıması burada bile ortaya çıkabiliyor…

Erol Göka
(Yenişafak, 09.02.2017)

İnanmak, inandırıcı olmak diye bir sorun yok artık


Dünyanın tüm yalanları, uzun zamandır güçlendirdiği egemenliğini yakında iyice büyütüp pekiştirip, sabahların, sevgilerin, dostlukların, kadim değerlerin ve gerçeklerin yerini alacak. Niye? İnsan kendine inanmıyor çünkü, kendisini inanılacak bir varlık olarak mı görmüyor ona değer mi bulmuyor yoksa bunun yaşamında bir değişikliğe yol açmayacağını, yani bundan bir çıkarı olmayacağını düşündüğü için mi inanmıyor, bilmiyorum

İnsan kendine inanmıyor, insanı kendisine bir başkasının, bir aracının inandırması gerekiyor. "İnan bana" diyor o bir başkası, kendini elçi sayan ve sanan aracı, "inan bana, ben senin için varım, senin kendine inanman için" diyor. Kendisine inanmak için önce bir başkasına inanmaya koşullandırılmış çağın insanı bu. Ona benzeyen insan ne kadar çoksa, o kadar rahat ediyor, o kadar çok inanıyor ve o kadar çok düşman oluyor başkasına. 

 Haydar Ergülen

08 Şubat 2017

Paşa kükreyiverir: "Nühüft dedik nühüft!"

Kemal Karaöz ve Özer Özel
Fotoğraf: Osman Beyaztaş
Balaban Tekkesi'nde Kemal Karaöz'ün nefis ney icrasına, yine aynı nefislikteki sesi eşlik ederken, Özer Özel de kendine has tanbur icrasını gerçekleştiriyor ve dinleyenler makamın hem inceliklerini hem de ahengini keşfetmeye çalışıyordu. Dinleyen kimseden çıt çıkmadığı gibi, yukarıda bahsettiğim bebeğin de tek bir 'agu'su bile duyulmadı. Bir beste bir taksim usulüyle süren konserde, eserlerden sonra zaman zaman Kemal ve Özer hocalar söyleştiler. Biz de gülümsedik. Önce Özer Özel, "Ne o? Hiç sesiniz çıkmıyor? Demiştim ben, bu işte böyle bir makam. Sanki kapıdan içeri padişah girecekmiş gibi." dedi ve makamın manevî boyutunu tarif etti.

Teknik boyutuna dair ise Kemal Karaöz'den çok hoş bir hikâye dinledik. Hikâye şöyle: Büyük tanbur sanatçılarımızdan ve bestekârlarımızdan Refik Fersan, ramazan-ı şerif günü paşalardan birinin evine davet edilir. İftar edildikten sonra mûsıkîye merakı yalnız meraktan ibaret olmayan paşaya ve misafirlerine iftar sonrası mûsıkî ziyafeti yaşatılacaktır kısacası. Refik Fersan, diğer sazende arkadaşlarıyla iftarın bitmesini beklerken "Acaba paşamız hangi makamda fasıl geçilmesini arzu ederler?" diye merak ederler. Nihayet Fersan, paşaya bu meramını iletir ve o ürkütücü cevabı alır: Nühüft! Hemen arkadaşlarının yanına döner ve hiç ellerinde 'nühüft takımı' olmadığını, şimdi ne yapacaklarını düşünmeye başlarlar. Bu esnada sazendelerden biri "Ya hu nühüftün nasılsa kararı hüseynî aşirân. Biz de biraz yegâh saz semâîsiyle başlayalım, kimse anlamaz zaten" der. Önce peşrevle başlarlar fakat o da ne? Başladıktan çok kısa bir sonra masasında pürdikkat esere kitlenen paşa kükreyiverir: "Nühüft dedik nühüft!"

Hikâye neşeli bir hikâye olsa da bir paşanın bu denli mûsıkî bilmesine şahit olmamız el'an gurur duymaya vesile. Ne mutlu ki bu topraklardan böyle güzel gönüller geçmiş, onlardan bize nice hatıralar kalmış. Nakledenlerden de Allah râzı olsun.

Yağız Gönüler
Tamamı için: Dunyabizim.com

Elhan-ı Şita kitapçığı neşrolundu


“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş
Eşini gaib eyleyen bir kuş
gibi kar”

Oscar WildeTabiat sanatı taklit ediyor.” der. Cenap Şehabettin öldüğünden bu yana kar bir kez olsun Elhan-ı Şita'daki gibi yağmadı. Elhan-ı Şita şiirinin eriştiği seviyeyi görecek gözü, duyacak kulağı Türk harfleri elimizden alındığı için kaybettik. Haberdar olduğumuz şey en azından iki nesil boyunca Elhan-ı Şita’nın hem Türkiye’deki şiir okuyucusunun hem de Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimlerinin üzerinde bıraktığı büyük tesirdir. Biz harflerimizi geri almaya yeminli insanlar olarak Elhan-ı Şita şiirinin taşıdığı estetik endişeleri fark etmeye talibiz.

Kendisi de bir Plevne şehidinin oğlu olan Cenap, Elhan-ı Şita'yı ilk kez Servet-i Fünun mecmuasının Dömeke Meydan Muharebesi akabinde neşredilen "Evlad-ı Şüheda ve Malulin-i Guzat-ı Osmaniye Menfaatine Mahsus Nüsha-i Mümtazesi"nde yayınladı. Biz de İstiklâl Marşı Derneği üyeleri olarak kendimizi İstiklâl Marşımızda bahsi geçen şehit oğluna nispet ederek yaşıyoruz. Bu sebeple milli endişelerin estetik endişeyle koparılamaz bağını işaret etmesi bakımından bir abide olan Elhan-ı Şita şiirini gündeme getirmenin bize nasip olması tesadüf değil. Bunlara istinaden bu kitapçığı hazırladık. Eğer çabamız karşılığını bulacak olursa önümüzde geniş bir yol açılacağını haber vermek lazım. Bu yolun açılmasının bugün edebiyat adı altında işlenen cürümlerin tasfiyesini de başlatacağı ümidindeyiz. Belirleyici olanın okurun keyfiyeti olduğunu derhatır edelim. Cenap Şehabettin’in dediği gibi “Her cemiyet layık olduğu edebiyatı sever.

(Elhan-ı Şita Kitapçığını TİYO Yayıncılıktan, dernek şubelerimizden ve kitapçılardan temin edebilirsiniz.)

Özel baskı: Of Not Being A Jew


İstiklâl Marşı Derneği Fahri Genel Başkanı Şair İsmet Özel’in OF NOT BEING A JEW kitabının vaat edilmiş tüm şiirler ve son şiirlerini ihtiva eden hitama ermiş özel baskısı TİYO Yayıncılık'tan çıktı.

Kitabın ilk sayfasında şu satırlar yazılı:

Keyif çatma heveslisi zorbalar tıktı şiiri Yahudi olmamakla şaşı bir tesisatçı olmanın dehşeti arasına. Bu kitabın muhtevasını yalnız Türk şiirinin değil, dünyada şiirin canını dişine takıp nasıl idame-i hayat edeceği sualinin cevabı teşkil ediyor. Hitama ermiş bu cevabın kime ne kıymet ifade ettiği mühim. Şiir denilen şey bir tüy olmasaydı ben şiir yazmazdım. O tüy şairin değil milletin dilinde bitmeseydi bu kitap da olamazdı; ama var işte, olmaz olsun bu kitap diyenlere rağmen var. Küfrün azamet, kâfirlerin haşmet arz ettikleri vehmine rağmen bu kitap var. Bir yandan çobanından padişahına kadar şair olan Türk milletine senet tedarik etmenin keyfini sürmek, diğer yandan her mikyasta, her türden millet düşmanlarına her bakımdan nispet vermek, onları çatlatmak üzere var.

06 Şubat 2017

Vefatının 20. Yılında Bekir Sıdkı Sezgin



Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi'nin 3 Aralık 2016 Cumartesi günü vefatının 20. yılında Türk mûsıkisinin üstadlarından, usta sanatçı Bekir Sıdkı Sezgin'i anmak üzere düzenlediği panelde Dr. Timuçin Çevikoğlu tarafından gerçekleştirilen konuşmadır. Kendisi, Bekir Sıdkı Bey’in sanatını okuyuşundaki fesahat, kelimelerindeki açıklık, sesinin tınısındaki sabitlik gibi unsurlar ile icra vasıfları açısından değerlendirmiştir.

Ayrıca bkzVefatının 20. Yılında Bekir Sıdkı Sezgin Paneli - Mûsıkî Konseri

Mûsikîde Teselli Arayan Yalnız Adam: Tanbûrî Cemîl Bey



Bu belgesel, Afyon Kocatepe Üniversitesi Devlet Konservatuarı ve Afyonkarahisar Belediyesi'nin, vefâtının 100. yıldönümü münâsebetiyle yaptığı "Tanbûrî Cemîl Bey Besteleri" adlı yayın için hazırlanmıştır.

Yönetmen: Hakan Yılmaz
Senaryo, Metin Yazarı ve Seslendiren: Timuçin Çevikoğlu
Genel Sanat Yönetmeni: Burak Kaynarca
Röportajlar: Gamze Kor
Ses Kayıt ve Düzenleme: Serdar Dinç
Deşifre: Selin Çırak
Kamera: Hasan Tak, Onur Erkan, Ceyda Topal
Görüntü Yönetmeni: Hasan Tak
Kurgu: Hakan Yılmaz

02 Şubat 2017

50’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük


Bu kitap, 1950’li yılları o dönemin gözü ve diliyle okumak isteyenler için, o dönemin gazete ve dergilerinin rehberliğinde hazırlandı. “Şimdiki zaman beledir” dizesi, o dönemin popüler türküsü “Ha bu diyar”dan kopup geldi.

Şimdiki zaman beledir”, 50’li yıllar Türkiyesi’nin ritmi üzerinde şarkılar, türküler mırıldanan sazlı cazlı bir sözlük. Bu sözlük, memleket tarihinin belki de en hareketli perdesine yansıyan renkli ve siyah beyaz manzaralara, yaşanan olayların siyasal ve kültürel zeminine, köyüne, kentine, ilklere, yeniliklere, romanlara, öykülere, filmlere, şarkılara, danslara bakıyor; insanların alışkanlıklarına, seslerine, sözlerine, düşlerine, düşüncelerine, Salâh Birsel’in deyişiyle, “ayran içişlerine” eğiliyor.

Elvis Presley, Zeki Müren, Leyla Gencer, Brigitte Bardot, Ayten Alpman, Dizzy Gillespie, Nana, 6-7 Eylül olayları, Migros kamyonları, köy romanları, Yeşilçam’ın doğum sancıları, Kore’ye giden askerler, allı yeşilli traktörler, çalgılı gazinolar, alaturka-alafranga çekişmesi, radyo günleri...

Yazar: Derya Bengi
Yapı Kredi Yayınları, 372 Sayfa, 75 TL

Bizans saray yaşamının altın çağına dair kapsamlı bir çalışma


1950’de Dumbarton Oaks’ta Andreas Alföldi, Francis Dvornik, André Grabar, Ernst H. Kantorowicz, Hans P. L’Orange ve Paul A. Underwood’un da katılımıyla “İmparator ve Saray” konulu bir sempozyum düzenlendi. 44 yıl sonra, Nisan 1994’te aynı yerde, “829’dan 1204’e Bizans Saray Kültürü” adında farklı bir başlık altında düzenlenen bir başka Dumbarton Oaks Sempozyumu’nda, yeni bir akademisyen kuşağı tarafından bu konuya tekrar dönüldü. Aradaki yılların Bizans çalışmalarındaki artan uzmanlaşmayı yansıttığı 829 ve 1204 tarihleri, Bizans saray yaşamının altın çağını kapsadığı için seçilmiştir. Bu dönem, saray yapımının yeniden canlandırılması ve üzerinde ötücü kuşlarıyla efsanevi altın ağaç gibi otomatlarıyla bilinen, süsleme âşığı Theophilos’la başladı; IV. Haçlı Seferi ve Konstantinopolis’teki sarayın yıkılmasıyla sona erdi. Aynı kronolojik sınırlar sempozyumun bu yayını için de büyük ölçüde geçerlidir ve böylelikle sarayın zirvede olduğu dönem kayıt altına alınmış olmaktadır.

Bu kitabın konusu hem yeni, hem eskidir. Ortaçağ’dan itibaren Konstantinopolis’teki imparatorluk sarayları Bizans’ın dışarıdan görünüşü açısından çok önemli olmuştur. Ancak, bilimde ve literatürdeki ününe karşın Bizans sarayını bir fenomen olarak bütünlüğüyle analiz etmeye yönelik girişimler nispeten azdır. Güzel sanatlar ve törensel faaliyetler gibi, saray yaşamının farklı yönlerine ilişkin önemli çalışmalar yapılsa da bu veçheler geniş bir tablo içerisinde nadiren bütünleştirilmiştir. Bu kitapta bir araya getirilen araştırmalarla Bizans saray yaşamının birbiriyle bağlantılı bütün yönlerini sunan bütünsel bir kompozisyon sağlanması amaçlanmaktadır. Yazarlar imparatorluk saraylarını, bahçe ve parklarını, tören ve ayinlerini, giysileri ve imparatorluk sembollerini, sarayda muhafaza edilen rölikleri, saray ikonlarını, saray retoriğini, saraylıların entelektüel yaşamını, sarayın toplumsal yapısını, unvan sahiplerinin gelirleri de dahil olmak üzere unvanlar hiyerarşisini, saray sanatı ikonografisi ve ideolojisini tartışıyor. Aynı zamanda Bizans imparatorlarının saraylarıyla aynı dönemdeki Müslüman, Ermeni ve Normandiyalı hükümdarların sarayları arasındaki ilişkilere dikkat çekiliyor. Son olarak, yeryüzündeki imparatorluk sarayı ile cennetteki Yüce Saray arasındaki etkileşim, özellikle methiyeler ve sanattaki yansımaları ele alınıyor.

Burada, Bizans saray adabının zengin ve karmaşık mekanizmalarını açıklayarak daha ayrıntılı incelemelere gerek bırakmayan makaleleri özetlemeye çalışmadan, tartışmaların büyük bölümünde tekrarlanan önemli bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Yazarlarının çoğunun işaret ettiği gibi, 11. yüzyılda sarayın rolünde ve niteliğinde temel bir değişim gerçekleşti. Bu değişim saray yaşamını her düzeyde ve her yönde etkiledi. Bunun temelinde sarayın toplumsal yapısı vardı. Makedonyalılar döneminde imparator üst yöneticilerini kökenlerine fazla dikkat etmeden seçerdi, ancak Komnenos ailesinden gelen imparatorların yönetiminde seçkin görevler kalıtsal olarak devam eden aristokrasiye ya da en yüksek konumlar söz konusu olduğunda, imparatorun kendi akrabalarına verildi. Sonuç olarak 10. ve 11. yüzyıllarda, ele aldığımız dönemin sonraki bölümlerine göre daha dikey bir sosyal hareketlilik vardı. Ancak terfileri ve ücretleri imparatora ait olan Makedonyalılar dönemi saraylıları imparatora daha bağımlıyken, 12. yüzyılda saray değerleri değişti. Komnenoslar yönetiminde saray mensubu bireyler hükümdarla ilgili rolleri konusunda daha bireysel ve bağımsız bir yaklaşım edindiler ve entelektüellerin edebi yapıtlarında bile fark edilebilen bir değişim oldu. Üstelik Törenler Kitabı (De Ceremoniis) gibi 10. yüzyıl kaynaklarının ortaya çıkardığı saraylı kadınlara yönelik resmi ayrımcılığın 12. yüzyılda bir ölçüde terk edilmiş olduğu da anlaşılmaktadır.

Bizans sarayı içindeki bu değişim sanatta ve mimaride de yansımasını buldu. Değişim en belirgin olarak sarayın, Büyük Saray köşklerinden, bahçelerinden ve teraslarından, kent surlarındaki Blakhernai’nin, Philopation’un av alanlarına bakan ve şatoyu andıran ortamına taşınmasıyla simgelenmiştir. Küçük nesneler dünyasında, 10. ve 11. yüzyılların özelliklerinden olan ve sıkı düzenlemeye tabi saraylar arası hediye değiştokuşunun yerini 12. yüzyılda daha geniş aristokrat ve tüccar müşteriye yönelik, benzer ancak daha ticari biçimde üretilen parçaların daha geniş ve merkeze daha az bağlı olan dağıtımı aldı. Sarayın toplumsal düzeni, zihniyeti ve maddi kültüründeki bu değişimler, Bizans uygarlığının diğer birçok cephesinde olduğu gibi, saray yaşamını usulleriyle yansıtan süreklilik ve değişmezlik imgesinin gerçekte yalnızca görünüşte olduğunu gösterir. Tören, retorik ve sanatın altın peçesinin ardında sürekli değişim ve yenilenme vardı.

Sonuç olarak, sempozyuma katılan konuşmacılara ve bildirileriyle bu kitaba katkıda bulunanlara teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca bu kitabın yayına hazırlanması sürecinde çeşitli biçimlerde yardımları dokunan Hedy Schiller ve Allison Sobke’ye ve kitabın basımını gerçekleştiren Dumbarton Oaks’taki Yayın Bürosu çalışanlarına şükran borçluyum.

Henry Maguire
Illinois Üniversitesi, Urbana-Champaign

Çevirmen: Müfit Günay
Yapı Kredi Yayınları, 428 Sayfa, 32 TL

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.