30 Mart 2017

Bahar, yaratıcıyla konuşmaya çıktığımız büyük bir ayindir


Eğer söze, “Ey dalgın, bak bahar geldi!” diyerek başlayacağımı düşünüyorsan yanılıyorsun. Ne sürekli insanlara iyi olmayı telkin eden bir vaiz edasıyla konuştum seninle, ne her ağzımı açtığımda ahlaktan bahsettim, ne de kardeşliğin ve dostluğun kıymetini yineleyip durdum. Biliyorum ki başkalarına sıkça iyilikten bahsedenlerin, dostluğun ve kardeşliğin kıymetini hatırlatıp duranların netameli bir tarafları hep vardır. Bunu anlamak hiç de zor değil üstelik: Eğitimciler, çocuklara davranışlarımızla örnek olmak yerine onlara nasihatte bulunmanın pek de bir faydası olmadığını iyi bilirler. Başkalarının dedikodusunu yapmaktan zevk alan bir annenin, küçük kızına dedikodunun kötü olduğunu söylemesi hiç de inandırıcı değildir mesela; cümlelerinin arasına küfür serpiştiren bir babanın oğlundan düzgün evlat olmasını istemesi de öyle. Elbette görevleri gereği insanlara iyiliği emredip kötülükten alıkoyan birileri olacak. Ama siyasetçilerin, sporcuların, şairlerin, her türden magazin esnafının sürekli birilerini işaret ederek iyilik ve ahlaktan dem vurmaları, bir “iş planlaması”dır. İyi olan ve dostluk gösteren ayrıca bunları bir söylev malzemesi yapma ihtiyacı duymaz. Bu kavramlar kötücül ruhun sargısı olmaya da pek müsaittir…

...

Ey dalgın, bak bahar geldi! O, hiçbir şey öğretmeyen tek mevsimdir. Bu yüzden en iyi öğretmenimiz odur. Çiçeklerinin pek çoğunun adını bilmesek de, hangi kokunun hangi bitkiden sızdığını ayırt edemesek de, günlerin sınavından hepimizi başarıyla geçirir. Ve telkinsizdir! İyi olmayı öğütlemez, kötülükten uzak durmak için ihtar edip durmaz, dostlukların kıymetinden dem vurmaz. Sadece kendisi olarak, kendisine kapılmış olarak ve kendisini bütün şeffaflığıyla bize açmış olarak gelir ve gider. Telkinsizlik, bu büyük vaazın biricik sırrıdır. Varlığını bahara kaptırmış biri, dünyaya, dünyanın söz dizimine geri döndüğünde, orada kararmış taşlar, taşlaşmış yasalar, yasalaşmış törenler, törenleşmiş töreler görünce, bu kez baharla karşılaşma şaşkınlığına hiç benzemeyen bir şaşkınlık yaşar. İsterseniz buna eve dönme şaşkınlığı diyelim. Ama daha ileri de gidebiliriz; bir çiçek olmadığı için, yenilenme şansını yitirmiş dünyaya dönüşün şaşkınlığı da denilebilir pekâlâ. Bahar, örgütlü bir ahlaka ihtiyaç duymadan, yaratıcıyla konuşmaya çıktığımız büyük bir ayindir. Ona ne kadar kendimizi kaptırırsak, dünyanın kapanından o kadar kurtulmuş oluruz…

Ali Ayçil

Bugünün dünyasında durmaksızın çoğalan tek şey iktidar ihtiraslarıdır


Günümüzde, bir yanda bütün sınırları kaldıran, küresel bir ufuk ve vizyona sahip bir dünya var, diğer yanda, biz Müslümanları içerisine alan, etnik sınırlara, mezhepçi sınırlara bölünmüş, bu sınırları olabildiğince çoğaltan bir başka ve çok tuhaf bir dünya var. Biz Müslümanların, içerisinde yaşadığımız dünya hakkında tutarlı ve bütünlüklü bir fikrimiz yok. Bu durum, İslam toplumlarının hem zihinsel, hem ahlaki bir problemle karşı karşıya bulunduğunu gösteriyor. Bugünün dünyasında durmaksızın çoğalan tek şey iktidar ihtiraslarıdır. İnsani yanımız, ahlaki yanımız, deruni yanımız, medeni yanımız azaldıkça, aramızdaki çatışmalar, rekabetler ve karşıtlıklar çoğalıyor. İnsani yanımız azaldıkça, konuşmak yerine, saçmalamayı seçiyoruz. Bugünün gerçeklerini söyleyebilmek için çok güçlü sözcüklere, çok güçlü bir dile ihtiyacımız var. Ortada hepimizi çok yakından ilgilendiren bir yetersizlik sorunu olduğu çok açıktır. Bulunmamız gereken yerde bulunmadığımızın ne yazık ki farkında değiliz. Farkında olmadığımız için yalnızca duygusal deneyimler biriktiriyoruz. 

Zihinsel anlamda sömürgeleştirilmeye maruz kalmak, hiçbir şeyin bilincinde ve farkında olmamakla yakından ilgilidir.


Tarihsel yanılsamaların, aldatmacaların, yalanların farkına varmayanlar, bunların sonuçlarına katlanırlar. Günümüzde yaşandığı üzere, toplumlarımızda daha çok ekonomik nedenlerle, politik nedenlerle kimi ayaklanmalar yaşanıyor. Ancak, hiçbir toplum, hiçbir hareket, akım, cemaat, parti vb. zihinsel sömürgeleşmeye karşı ayaklanmayı, bununla hesaplaşmayı düşünmüyor. Zihinsel sömürge durumunda yaşamayı sürdürdüğümüz için, emperyal oyunların, büyük oyunların, çıkarlara dayalı karmaşık oyunların parçası haline geliyoruz. Propagandacıların anlattığı öykülere inanıyor, gerçeklere uyanmıyoruz. Çoğu zaman kimi ucuz/bayağı çıkarlarımızı/bencilliklerimizi sürdürmek adına susuyor, hakikati söylemeye cesaret edemiyoruz. Hakikati söylemediğimiz için onulmaz ahlaki yaralar alıyoruz. Sahte kutsallar ve kutsallıklar adına sömürülen ve sürüklenen kitleler yalanlarla da yönetilebiliyor. Kendi kendilerine kutsallık kazandırabilen “mübarek zatlar” bilinçsiz kitleleri bütün varlıklarıyla birlikte sonuna kadar rehin alabiliyor.

Zihinsel ve ahlaki özgürlüklere ve bağımsızlığa sahip olsaydık, bütün bu olup bitenleri hakikat adına sorgulayabilecek, çaresiz olmadığımızı kanıtlayabilecektik. Hangi tür çıkar mülahazası tarafından araçsallaştırılmış olursak olalım, bu tercihimiz sebebiyle, kendi kendimizi değersizleştiriyor, anlamsızlaştırıyoruz. Çıkar mülahazalarına, bencilliklere, ucuz/bayağı ihtiraslara, ucuz/bayağı karşıtlıklara direnerek, direnilebileceğini göstererek nitelikli ve onurlu bir hayata yeniden dönebiliriz.

Atasoy Müftüoğlu
(Ukba Dergisi, İktidar İhtirasları, 01.10.2016)

Siyasiler sanat eserlerini mesaj olarak kullanırlar


Roma Antlaşması'nın imzalanmasının 60. yıl dönümü kutlamalarında Papa'nın yaptığı açıklamalardan çok verdiği resim daha çok öne çıktı. Siyasette bilinen bir gerçektir. Siyasiler sanat eserlerini mesaj olarak kullanırlar.

Sanatın sanat olmaktan fazlasıyla anlam yüklendiği Batı kültüründe bir ünlü tablo, bir mimari eser belki de sanatçının aklına gelmeyen bir bağlam ve anlamda belli siyasi mesaj vermek için kullanılır. Sanatın siyasal obje haline gelmesi batılı devlet adamlarının sık sık başvurdukları bir yöntemdir. Bu anlamda sadece sanat eserleri değil mekan ve zamanlamana da belli bir mesaj vermek üzere kullanılabilir. Söz gelimi İkinci Dünya Savaşı sonrası dünya sisteminin temellerinin atıldığı Yalta Konferansı'na bir gönderme olarak Soğuk Savaş sonrasının en önemli buluşmasının Malta açıklarında bir gemide yapılması gibi. Liderlerin önünde poz verdikleri ünlü tablolar genelde tesadüfen oraya konmaz. Tablonun bir hikayesi, konusu ya da toplumda bilinen anlamı öne çıkartılarak uygulamaya konan siyasetler daha estetize edilmeye çalışılır.

Roma Antlaşması'nın kutlaması vesilesiyle Papa'nın etrafında toplanan Avrupa Birliği liderlerinin verdiği poz da benzer çağrışımları içeriyor.

Akif Emre

29 Mart 2017

Ağır Hasarlı Algılar

Eleştirel soruşturmalar yapmaya cesaret edebilseydik, berrak düşüncelerimiz ve bilincimiz olacaktı. Ortak İslâmî ilkeler temelinde bütünleşememek gibi bir patoloji içerisinde yaşıyoruz. Hiçbir konuda bugün, bir berraklığa sahip değiliz. Her şey, her geçen gün daha da bulanık ve kirli hâle geliyor. Konjonktürel yorumların ötesine geçemiyoruz. Çok ucuz, çok bayağı karşıtlıkların üstesinden gelemiyoruz. Sessiz uzlaşmalar yaşıyoruz. Hangi alanda olursa olsun, sessiz uzlaşmaların eylemsizlikle sonuçlanacağını hatırlamalıyız.

Benmerkezci dünyalar, ilgiler, tercihler, ilişkiler bizleri modern kabilelere dönüştürüyor. Birbirleriyle konuşmayan, konuşmaya tenezzül etmeyen, birbirlerini anlamayan, anlamaya çalışmayan, birbirleriyle tartışmayan kabileler, birbirleriyle barbarca çatışıyor. Modernler hayatî sorunlar karşısında her zaman çaresizdiler, bizler de kabilecilikler karşısında acz içerisindeyiz.

Atasoy Müftüoğlu, Ağır Hasarlı Algılar
Hece Yayınları, 191 Sayfa, 15 TL

Kalbin Akletmesi


Kalbin Akletmesi, Abdurrahman Arslan'ın düşünce meseleleri yanında, günümüzde de farklı şekillerde ele alınmaya devam eden âlim ve düşünürler üzerine kanaatlerini içeriyor. Söyleşiler, peşin peşin doğruluğu kabul edilen kavramlarla, kanılarla değil, sorgulayarak ilerliyor. Haliyle kitapta yer alan metinler daha ziyade yerleşik kanaatleri sorgulayan muhtasar bir düşünce tarihi kritiği olarak bir ufuk çiziyor.

Düşüncenin geçmişi ve bugünü yanında istikbali üzerine odaklanan kitabın hedefi, İslâm düşüncesinden Batı düşüncesine, tasavvuftan modern dönemde tasavvufa, entelektüel geleneğimizin temsil gücü yüksek isimlerinden Gazzâlî'den İslâm düşüncesinin Batıya etkisine, çağdaş İslâm düşüncesinden Fazlur Rahman'a İslâm düşüncesinin genel bir seyrini vermektir. İslâm düşüncesinin parlak döneminde din ile felsefe arasındaki gerilimle Grek tarzı felsefe yapma biçiminin tek boyutluluğunu irdeleyen kitapta, İslâmcılık ve çağdaş İslâm siyaset düşüncesinin muktesabatının derinlikli/eleştirel bir değerlendirmesi de tartışmaya dâhil ediliyor.

Kalbin Akletmesi, günümüzde Müslümanların kendilerini kökleri pozitivist anlayışa dayanan fikri kalıptan yeterince kararlı biçimde sıyırarak usul ve esasa bağlı olarak özgün bir düşünme biçimi geliştirmelerinin nasıl mümkün kılınabileceğini araştırıyor.

Abdurrahman Arslan, Kalbin Akletmesi
Beyan Yayınları, 192 Sayfa, 13 TL

Muhafazakârlar ısrarla kendilerini zehirliyorlar

Hasan Aksakal
Herkesçe kabul gören bir referans listesinin oluşmaması… Buradan ilerlersek; günümüzde Türk muhafazakârlığında ikon haline gelmiş veya sıklıkla temsil noktasında ifade edilen bazı isimlerin aslında muhafazakârlığı temsil etmediğini (dolaylı olarak) dile getiriyorsunuz. Bu durumu, muhafazakâr cenahta bir entelektüel noksanlığı veya “Türk Politik Kültüründe Romantizm” adlı çalışmanızdaki kavramdan mülhem entelektüel pusulasızlık olarak nitelendirebilir miyiz?

Entelektüel pusulasızlık sorunundan Türkiye’de hiçbir çevre münezzeh değil. Türkçülerin ve sosyalistlerin geçmişte, 1980 öncesinde daha köşeli, daha programatik okumalar yaptıkları, daha disipline edilmiş bir dünya görüşleri olduğunu söyleyebiliriz; türlü aptallıklarla, yasaklı kitaplarla, yasaklı kavramlarla kendilerini ses yalıtımlı birer balonun içine hapsetmiş olsalar da… Ancak muhafazakârlığın Türkiye’de bir Marx’ı, Lenin’i olmadığı gibi, bir Seyyid Kutup’u, bir Gaspıralı İsmail Bey’i, bir Gandhi’si, bir John Locke’u da hiç olmadı. Batı muhafazakârlığının en bilindik isimleri olan Edmund Burke, Justus Möser ya da Joseph de Maistre’ye de bizim muhafazakârlarımızda neredeyse hiç denk gelmeyiz.

Aslında beni cezbeden daha ilginç bir ayrıntı var. Türk muhafazakârlığının öncüsü kabul edilen sanat ve fikir insanları Oryantalizme karşı çıkarken Oryantalistleri sevdiler, onlardan alıntılar yaptılar. Batı’nın çöküşünden sevinç ve ümitle bahsederken ateistleri, nihilistleri, radikalleri kendilerine referans saydılar. Doğuya hiç teveccüh göstermedi, hiç gitmediler; giden bir Yahya Kemal oldu, o da diplomatik görevinin zoruyla ve bin bir şikayetle hemen çok sevdiği İstanbul’una döndü (Halide Edip’in sürgününü bu kapsamda saymıyorum). Aynı Yahya Kemal, bir yandan Osmanlı nostaljisi icra ederken, diğer yandan Bağdatlı olan Ahmet Haşim’e karşı küçümseyici bir tavırla “Arap” deyip durdu. Bir “konumlandırma sorunu” olduğu muhakkak. Bir de üstüne, kaybolmuş birinin önüne her gelenden medet umması misali, yön duygusunu yitirmiş gibi bir hâl var muhafazakârlarımızda… Bugün de devam ediyor bu. Kof bir Maveraünnehir edebiyatı yapan “Üsküdar entelleri” -evet böyle bir tip türedi- konuştukları kültür dünyasının haritasını veremez durumda.

Bunun sebebi, diğer birçok şeyle beraber, Türkiye’de ne yazık ki sistematik düşünce becerisini geliştiren derslerin eğitim sistemimizde yer bulamaması. Sistematik felsefe, felsefe tarihi, edebiyat kuramı, edebiyat tarihi, siyaset kuramı, siyasi düşünceler tarihi ve diğer hepsi… Maalesef lise seviyesinden doktora programlarına kadar bizi ele aldığımız bir konunun hem soy-kütüğü takip edilebilir bir biçimde tarihiyle hem de o konunun dünyanın başka yerlerinde nasıl yankı bulduğunu izlememizi mümkün kılabilecek bir biçimde coğrafyasıyla buluşturamayan bir eğitim tarzımız var. Bireysel merakı olanlar içinse, daha önce belirttiğim gibi, yine eğitimle alâkalı olan dil sorunumuz, kütüphane sorunumuz var. Araştırma yapmak isteyeni destekleyecek -ve sadece bilimsel motivasyonu olan- kurumlar oluşturamama sorunumuz var… Hâliyle, daha küresel boyutu olan konuların kökünü de dalını da alıp özümseyemediğimiz gibi, kendi yerel konularımızı, dertlerimizi, fikirlerimizi de dışarıya uzatamıyor; dilimizi, dimağımızı dünyalılaştıramıyoruz. Kitapta bahsettiğim gibi, modern Türk düşüncesinin kurucu babası sayılan Nâmık Kemal bile İngilizceye çevrilmemiş bugüne dek. Bu şartlar, muhatabı sadece Türk muhafazakârı, Türk İslamcısı ya da Türk solcusu olan fikir ya da sanat insanlarına “Ne satsam alıcısı çıkar” dedirtiyor. Zaten çoklu ve eleştirel düşünce kültüründen uzak bir insan kaynağımız da olunca, söze Türkiye’nin dünya liderliğinden girip Masonlara, Yahudilere, Tapınak Şövalyelerine, Amerikan emperyalizmine, bunlar da yetmeyince İngiliz derin devletine kadar her şeyi üç adımda nasıl geri bırakıldığımıza (geri kalmışlığımıza değil, geri bırakılmışlığımıza!) bağlayıveriyoruz. Eleştirel ve rasyonel düşüncenin sözünün pek dinlenmediği yerde aklı yormayan komplo teorileri kabul görür. Açık açık yazılmışın okunmadığı yerde tarihin gizlenen sırları; Osmanlı’nın, Ayasofya’nın, Kuran’ın şifreleri çok satar. İnsanları manipüle edip nefretle donatır durursunuz. Necip Fazıl gibi birçok kanaat önderinin anti-entelektüalizme yönelme sebebi toplumdaki bu “zahmetsizce bilme” ve “düşmanı kolayca bulma” temayülünü görmüş olmalarıdır.

Beni asıl rahatsız eden de bu kadar ayan beyan olan bu tavrı Türk muhafazakârlığının hâlâ tek bir eleştirel okumaya tâbi tutmamış olması… Bugünün 80 milyonluk Türkiye’sinde muhafazakârların muhafazakârlık hakkındaki referansı Beşir Ayvazoğlu, tarihçisi Mustafa Armağan olmamalıydı… Muhafazakârlar ısrarla kendilerini zehirliyorlar.

Hasan Aksakal
(SosyalBilimler.org söyleşisinden, 20.03.2017)

Osmanlı - Türk Tarihi: 1774 - 1923 Batı Etkisi


Roderic Davison, Batı diplomasisi ve Türk tarihi hakkındaki derin bilgisinden yola çıkarak, büyük güçlerin mücadele ettiği, milliyetçiliğin yükselmeye başladığı, Osmanlı İmparatorluğuna Batılılaşma reformlarının şekil verdiği ve yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu bir dönemi gözler önüne seriyor.

Kitap Türklerin ilk zamanlarından İmparatorluğun yıkılışına kadar olan süreçte Türk-Osmanlı tarihine genel bir bakışla başlıyor. Devamında 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğundaki değişimler, Batı düşüncesi ve kurumlarının imparatorluk üzerindeki etkisi ve İmparatorluğun bazı unsurlarının bu etkiler karşısındaki direnci, Avrupa’nın büyük güçlerinin kimi zaman imparatorluğun iç işlerine müdahale edecek boyuttaki diplomatik baskıları ele alınıyor. Osmanlı İmparatorluğuna telgrafın gelişiyle ilgili makale bize hayatın birçok farklı alanında etkili olacak yüksek Batı teknolojisinin nasıl karşılandığını gösteriyor.

“Roderic Davison, kırk yıllık meslek hayatında Osmanlı diplomasisi araştırmalarını yüksek bir standarda kavuşturan duayen bir tarihçidir.” 
- Doç. Dr. Donald Quataert, New York Universitesi

Roderic H. Davison, Osmanlı - Türk Tarihi: 1774 - 1923 Batı Etkisi
Alfa Yayıncılık, 376 Sayfa, 25 TL

21. Yüzyılın Başlangıcında Terörizmle Stratejik Mücadele


Ulusal ve uluslararası birçok kurum ve kuruluşta terörizmle mücadele konusunda dersler, konferanslar veren, bu konuda birçok makale kaleme alan, uzman, eğitmen Osman Şen bu kitabında terör sorununa geniş bir perspektiften bakıyor. Teröre salt siyasi bir vaka olarak bakmayan, terörü siyasi, politik, felsefi, sosyolojik, tarihi, kültürel vb bütün yönleriyle ele alan Osman Şen bugüne kadar pek tartışılmayan terörün insani boyutunu da hesaba katıyor. Bunu yaparken de küresel anlamda devletlerin başına bela olan terör oluşumlarını temel yönleriyle ele almayı unutmuyor. Güvenlik sorununa getirilen çeşitli yaklaşımları tek tek inceleyen Şen, bugüne kadar görülmemiş bir şey yaparak feminizm, Frankfurt Okulu, Kopenhag Okulu gibi felsefi sosyolojik öneme sahip birçok kavrama da gönderme yapıyor.

Dr. Osman Şen, 21. Yüzyılın Başlangıcında Terörizmle Stratejik Mücadele
Alfa Yayıncılık, 308 Sayfa, 19 TL

Türk Muhafazakârlığı: Terennüm, Tereddüt, Tahakküm


Romantizm, milliyetçilik ve modernite üzerine çalışmalarıyla tanınan siyasetbilimci Hasan Aksakal bu kitabında, okuru, Nâmık Kemal’in sancı dolu fikir dünyasından günümüzdeki “muhafazakârlaşma” tartışmalarına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor.

Aksakal, özgün değerlendirmelerle Türk muhafazakârlığının tarihsel gelişimini âdeta gergef gibi işlerken, bir yandan da “karşı-aydınlanma”, “garbiyat”, “Türkosentrik tarihselcilik” ve “nihilizm” gibi kavramları Türkiye’deki muhafazakârlık çalışmaları repertuarına kazandırıyor.

Türk edebi kanununun merkezini oluşturarak âdeta terennüm ederken, toplumsal ve siyasal modernleşme konusunda her daim tereddütte kalan ve demokrasi rejimiyle birlikte güç istencini sıklıkla tahakküm şehvetine dönüştüren bu bir hayli karmaşık ilişkiler ve fikirler ağı başından beri Janus heykeli olmuştur. Aksakal’ın resmettiği üzere, muhafazakârlık bugün de iki zıt yöne bakan sureti ve çelişkili karakteristik özellikleriyle çözümlenmeye direnmektedir. Bu tespitten yola çıkan çalışma, Türk muhafazakârlığının siyasal-kültürel doğasını anlamak için bir zihin haritası niteliğinde…

Hasan Aksakal, Türk Muhafazakârlığı: Terennüm, Tereddüt, Tahakküm
Alfa Yayınları, 222 Sayfa, 19 TL

28 Mart 2017

Tek dil olmadan tek bayrak olmaz

İstiklâl Marşı Derneği, 1 Nisan Cumartesi günü Ankara'da,

Tek dil olmadan tek millet olmaz 
Tek dil olmadan tek devlet olmaz 
Tek dil olmadan tek vatan olmaz 
Tek dil olmadan tek bayrak olmaz 

serlevhalı iki celseden müteşekkil bir seminer tertip etmiştir.

Saat 14:00'da başlayacak seminer arzu eden herkesin iştirakine açıktır.

01 Nisan 2017 Cumartesi, 
14:00 Hak-İş Genel Merkezi Konferans Salonu 
Tunus Cad. No:37 Kavaklıdere - Ankara

Döneceksen Türk irfanına dön


Sürekli Anadolu irfanına dönüşten bahsediliyor. Neyle döneceksin kardeşim? Fast-food lokantalarınla mı? 35 yıl borcunu ödeyeceğin evinle mi? Itrî'yi tekfir eden hocanla mı döneceksin Anadolu irfanına? Allah'ın evinde hutbeye çıkıp siyasî metin okuyan blue jean'li imamınla mı? İrfanı hangi Anadolu'da bulup da döneceksin? Krediyle anası ağlamış çiftçinin, madende ölümlerden dönmüş işçinin kan kustuğu Anadolu'da mı? Geç güzel kardeşim. Anadolu irfanı bitti. O çeşmeden artık su akmaz. Döneceksen Türk irfanına dön. Asırlardır vuruyorlar, ölmüyor, ayakta.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

27 Mart 2017

Şu an Türkiye’nin manevi damarları kesik, yok

Çözüm ne?

Olay gelip gelip bir yerde kilitleniyor maalesef. O da “geleneği” devirmeler… Bu açmaz çözülmediği sürece Türkiye’nin Doğu Anadolu sorunu, Türkiye’nin Kürt problemi, Türkiye’nin dinle ilgili pozisyonları her zaman sıkıntılı olacaktır. Türkiye’nin dinle ilgili pozisyonunun normalleşmesi, Türkiye’de etnisite algısının normalleşmesi “geleneğe” dönüşle olur.

Kutsallık bir problem Türkiye’de. Şu an Türkiye’deki anti-tradisyon, anti-maneviyat cepheyi ben hiçbir ülkede görmedim. Türkiye camilerinde siz maneviyat hissediyor musunuz bir Müslüman olarak? Bu çok ciddi bir sorundur. Kravatlı, takım elbiseli imam modeliyle, devlet memuru imam modeliyle siz insanların spiritüel ihtiyaçlarını karşılayamazsınız. İnsan eklemlenmek ister, insan bir üst merciye bağlanmak ister. Nuri Pakdil üstadın “Bağlanma” kitabını bu arada tavsiye ederim. Bağlanma’yı okusun herkes. İnsan bağlanmak ister ama modernist ilahiyatçı, “Niye bağlanıyorsun?” der. Kadın, kocasına bağlanmayacak. Koca, karısına bağlanmayacak. O zaman Allah’a da bağlanma, Peygambere de bağlanma. Öyle gider, şeytana kadar gider bu. Bu çok şeytani bir kafa yapısı. Bağlanmada bazı suistimaller olabilir. Her şeyde suistimal olabilir ama suistimal ihtimali var diye bağlanmayı yok sayamazsınız. Modernist ilahiyatçılar, Selefiler ve Kemalistler el birliğiyle Türkiye’nin maneviyatının köküne dinamit soktular. Zaten Türkiye’de bir ilahiyatçılar ve bir de Kemalistler pozitivisttir. Türkiye’nin maneviyatına en büyük darbedir bu. Türkiye’nin damarlarını kesmektir. Bir toplum maneviyatıyla ayakta durur. Buna siz hars deyin, ekin deyin, maneviyat deyin, ülkü deyin, referans deyin ne derseniz deyin, bunlar olmadan bir toplum ayakta duramaz. Şu an Türkiye’nin manevi damarları kesik, yok. Benim tabur imamım, ordu şeyhim vardı. Askerlik spiritüel bir olaydı. Sadece ele tüfek alarak yapılan bir şey değildi. Siz bunların kutsallığını soyutladınız. Bundan dolayı şu an Türkiye’nin en ciddi problemi kutsalın tanımlanması problemidir. Türkiye’de kutsal hâlâ bilinmiyor. Buna İslamcılar da, Müslümanım diyenler de dâhil. Anlatabiliyor muyum?

Hocam materyalist bir kafa yapımız var. Görmediğimiz, duymadığımız bir şeye inanamıyoruz. Dayatılan bir yaşam tarzı var ve bu yaşam tarzında da maneviyat yok. Maneviyatı, kutsallığı tekrar idame etmek için devlet aklının da bir şeyler yapması gerekiyor. Mesela siz bir yazınızda, “Tekkeler açılmalıdır ve ehl-i tarik bir Diyanet İşleri Başkanı olmak şartıyla Diyanet’e bağlanmalıdır.” diyorsunuz. Günümüzde bunun pratik bir karşılığı var mı sizce?

Evet, benim teklifim bu. Pratiği çok zor değil çözülür. Önce zihinlerde bir çözelim de pratiği hiç sorun değil. Osmanlı nasıl çözüyordu? “Gelenek” nasıl çözüyordu? “Gelenek”te bunların hepsi çözülmüştü. Hepsinin yeri vardı. Açarız bakarız, Meclis-i Meşayih diye bir şey var. Kuralları var, nizamnamesi var. Nasıl çözmüş gider bakarız, inceleriz oradan kopya çekeriz. Ben size Sibirya’dan veya Patagonya’dan örnek vermiyorum. Size sizden, kendi tarihinizden örnek veriyorum. Bu kadar yabancılaşma olmaz yahu… Bugün Bulgaristan kendi köklerine dönüyor. Yunanistan, Rusya kendi köklerine dönüyor. Biz de hâlâ kendi kökümüzden uzaklaşıyoruz.

Sizin sürekli söylediğiniz “Gelenekli düşünce ve kurumların ihyası”ndan bahsediyorsunuz galiba? 

Evet, odur. Türkiye’deki en büyük problemlerden bir tanesi de “Gelenek” kavramının anlaşılmaması zaten… 

Nedir gelenek? 

Özellikle modernist Selefilerin en darbe vurduğu şey gelenektir. Çünkü kendilerinin bir geleneği yok. Bugün birçok kuruluşun “since …” veyahut “…’den beri” diye etiketleri vardır. “Ooo 1890’dan beri kurulmuş bir pastaneden ben alışveriş yapmam, bunlar çok ilkel şeyler!” mi diyorsunuz. Özellikle bir şeyin geleneğinin oturabilmesi için uzun yılların geçmesi ve kaç nesil tecrübe edilmesi gerekir. Bugün Amerika FDA’i yani ilaç onaylama kuruluşu, piyasaya yeni çıkan bir ilacı 5–10 yıl denedikten sonra onaylıyor. Bugün çıktı yarın sabah onayladım. Hiçbir ilaç öyle onaylanmaz. Onun için şu an nevzuhur ilahiyatçıların, “Ben Kur’an’cıyım, ben şucuyum, ben bucuyum, o Hadis yok, bu Hadis yok, üç Muhammed beş Muhammed!” gibi söylemler hiçbir şey ifade etmiyor. Bu tarz kişiler tabi ki bu görüşleri söyleyebilirler yani hiç karşı değilim. 40 sene 50 sene denenirler, bakılırlar, tecrübe edilirler, ondan sonra beğenilirse gelenek hâline gelirler. Yoksa çöpe gider. Mevlana ise hâlâ konuşuyor...

Osmanlı nüfus cüzdanında; “Millet-i Osmaniyye’denim kavm-i Türk’denim” veyahut “Millet-i Osmaniyye’denim kavm-i Ekrad’danım” yazardı. Ecdadın bu bin yıllık tarzı oturmadığı sürece Türkiye’nin bu sorunu kalıcı olarak maalesef çözülemeyecektir. “Gelenek”ten kastettiğim şey de budur. Geleneksiz bir dinden de millet anlayışından da korkulur. Geleneği olmayan İslamcıdan da korkulur. Anlatabiliyor muyum? Yoksa tarihsel olarak geriye dönelim diye bir şeyi hiç kimse iddia edemez. Geçmiş geçmiştir, ama öz, yani bin yıllık geçmiş tecrübelerden oluşan prensipler düzeyi muhafaza edilmelidir. Bursa’da 1867’den beri faaliyette olan bir kebapçıda şu yazıyordu: Gelenek külleri saklamak değil ateşi canlı tutmaktır”. Kebapçı anlamış meseleyi bizimkiler anlamıyorlar hâlâ…

Mahmud Erol Kılıç
(YeniBirlik, 25.03.2017)

Şu an kutsal olmayan kişiler kutsal rolündeler

Cumhuriyetle birlikte bütün dergâh, tekke ve zaviyeler kapatıldı. Bu sebeple de eğitim ruhsuz ve maneviyattan yoksun bir yapıya büründü. Tamamen seküler bir eğitim sistemine geçtik, ilahiyat da buna dâhil… Bu bağlamda geleneksel eğitim sistemiyle modern eğitim sistemini kıyaslar mısınız? 

Çok doğru… 30 Kasım 1925’te yani dergâhların kapatıldığı sırada İstanbul’da kayıtlı, açık, faaliyette bulunan dergâh sayısı 400 küsurdu. İstanbul’un o zamanki nüfusu 600 bin civarında. 600 binlik bir şehirde 400 dergâh açık bir şekilde faaliyette bulunuyor. Hadi diyelim içlerinde sıkıntılı olanlar var ama bunların hepsi mi kanunsuz ve devleti ele geçirmek için çalışma yapan yerler? Hiç alakası yok. Mustafa Kemal Paşa’nın çocukluğu bile Selanik Mevlevihanesi’nde geçiyor. Babası Ali Rıza Efendi’nin terekesinde bir Nakşi şeyhinin Miftâhü’l-kulûb isimli eseri çıktı en son. En yakın silah arkadaşı Çanakkaleli Tatar İzzet Paşa Çanakkale Uşşakilerinden… Hasan Ali Yücel, Mevlevihane’de doğup büyüyor. Nazım Hikmet, Halep Mevlevihanesi’nin çocuğu. Dergâhın kuyusu” adında bir şiiri var. Anlatabiliyor muyum? Yani dergâh, tekke öyle kötü imaj sahibi değilken birdenbire ne oldu da toptan bir karalamaya maruz kaldı. Kadızadelilerden Kemalistlere uzanan bir çizgide “Tekkeler Yıkılmalıdır” slogan oldu, bu adla kitaplar yazıldı. (Bkz. Derin Tarih, Şubat 2017).

Peki, o zaman niye kapatıldı onca tekke? 

O hâlâ bir soru işareti. Bilinen gerekçe Şeyh Said isyanı. Muayyen bir kişinin muayyen bir yerdeki muayyen bir hareketi bütün bir yapıya hamledildi. Suçun şahsi olduğu söylenir ama öyle olmadı. Bir kanunsuz iş yapan doktor yüzünden bütün hastaneleri kapattık gibi bir durum. Absürd bir durum anlayacağınız. Bana göre esas sebep zihniyet uyuşmazlığı. Fransız devrimcileri niye manastırlara saldırdılarsa bu da aynısı.

Şu an seküler bir sistem var. Bu seküler sistemin içinde manevi değerlere nasıl referans gösterilecek? Ya da önce şunu sorayım: Seküler/sekülerlik nedir?

Seküler tanımını bile doğru tanımlamak gerekecek. İki tip seküler insan var. Birinci tip, bir ömür manastırda yaşıyor. Manastırın dışında bir hayatı yok. Evlenmeyecek, iş tutmayacak, işi sadece “Sacerdotal” denilen yani kutsal işlerle, namaz, niyaz ve ibadetle meşgul olacak. İkinci grup insan ise sivil toplumda hayatı olacak, işi olacak, eşi olacak ve arada bir o manastıra gidip gelerek manastırdaki insanların dünyalık işlerini karşılayacak. Seküler, bizim toplumumuzda yanlış tercüme ediliyor. Seküler, ateist oldu bizde. Seküler ateist değildir. Sekülerin ideal karşılığını gelin kendi kültürümüze adapte edelim: Mesela Konya’da Mevlana Asitanesi var, Hacıbektaş’ta Bektaşi Asitanesi var değil mi? İstanbul’da Yenikapı Mevlevihanesi var, Galata Mevlevihanesi var vs. Bazı dervişler orada yaşarlar, mücerred denilir onlara. Çileye girerler. Anlatabiliyor muyum? Bunlar kutsal kişilerdir. Dış dünyayla çok fazla bağlantıları yoktur. Bir grup insan ise haftanın belirli günlerinde dergâha gelirler. Zikre iştirak ederler. Sonra evlerine dönerler. Dergâhta yaşamazlar. Dergâh dışı hayatları olur. İşte o dergâh dışı hayatları olan kimselere “seküler” denir. Yani normalde bunlar maneviyatı, dergâhı inkâr eden kimseler değillerdir. Türkiye’de maalesef öyle algılandı. Binaenaleyh Türkiye’de her kavram gibi gerçek sekülerliğin de oturması lazım. Gerçek sekülerlikte kendini ibadete verecek insanlara bir yer açılması gerekir. Yüzlerce dergâhta kendini vakfetmiş, ciddi manada bir dergâh hayatı yaşayan insanlar olacaktır. Onlara gerçek dervişler denir. Şu an olduğu gibi çakma derviş değillerdir onlar. Dervişliği tam zamanlı yaşarlar. Öyle insanlarda belirli açılımlar olur, belirli kerametler olur. Doğal olarak olur ve onlar insanların saygısını kazanırlar. İnsanlar, dinlerini öğrenmek veya sorularını sormak için onlara gelirler. O âlim/ârifler de onları aydınlatırlar. Siz şimdi bu mübarek dervişleri kovdunuz. Sonra da birileri hakları olmadan bu mübareklik makamına soyundular. Problem bundan kaynaklanıyor. Şu an kutsal olmayan kişiler kutsal rolündeler. Hatta öyle insanlar var ki mafya babası gibi örgüt yönetiyor ve aynı zamanda kutsal adam rolü oynuyor. Bu mümkün değil, asla mümkün değil. Tasavvufun insan eğitim merkezli duruşu gerçekleştirilemeyince, bunun önü tıkanınca ister istemez sahte seyr-i sülûk mekanizmalarının önü açıldı. Buna Rene Guenon, “sahte inisiyasyon” der. Veyahut içi boşaltılarak bir tür “Yeni Çağ Akımları” hâline getirilen yapılara dönüşünce ancak izin verilir oldular. “Gelenek”teki yapıyla alakası olmayan tarikatvari oluşumlar ortaya çıktı. Dikkat edin “tarikatvari” dedim.

Mahmud Erol Kılıç
(YeniBirlik, 24.03.2017)

Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik


Ara Güler’e Türkiye Ermeni Katolik Patrikhanesi tarafından düzenlenen bir törenle ‘Mıgırdiç Beşiktaşlıyan Özel Nişanı’ verildi. Ben de orada bir konuşma yaptım; onun bu ülkeye ve toplumsal hafızamıza neler kazandırdığını anlattım.

Türkiye’ye fotoğraf, çıktığı anda gelmiştir ama bu fotoğrafların hepsi ne hikmetse aynı yerleri gösterirdi. Ayıp olmasın diye çekilen birkaç Sultanahmet ve Ayasofya fotoğrafı haricinde oryantal odalıklar, öküz arabaları ve sürücüleriyle feraceli hatunlar, Sébah & Joaillier fotoğrafhanelerin çıkardığı turistik panolardı.

İstanbul’un sokaklarına dair çok az fotoğraf vardır. 1920’lere ait National Geographic koleksiyonları bu dediklerimden farklı ama ne de olsa bilgisiz ve hareket kabiliyeti az adamların çekimiydi.

Karşımızda, ilk defa vatanımızı belgeleyen, onu hafızalarımıza nakşeden bu memleketin bir evladı var. Ara Güler olmasa yakın Türkiye’nin tabiatını, tarihini, insan manzaralarını bilemezdik. Bizim için o devir Amerikan hurda arabalarından ibaret, unutmayı tercih ettiğimiz bir İstanbul olarak kalacaktı. İstanbul’un kayıkçıları, hamalları, Aphrodisias’ın el değmemiş doğal hali kadar; o fakir ama güzel şehrin manzarası biz o devri görsek dahi hatıralarımızı uyarıyor.


Ara Üstat yıllar önce fotoğraf için sokakları arşınladığında; Beyoğlu’nda yaşayan hemşeriler Suriçi’ndeki İstanbul’u görmeden ölebilirlerdi. Memleket üzerine en çok konuşan ediplerimiz ve sanatçılarımız bile askerlik muameleleri için Fatih’e gittiğinde, onlar için bu zahmetli bir tecrübe olurdu. Kadıköylüler için Süleymaniye, karşı taraftaki bir siluetti. Bugün ise gençler Ara Güler üstadın İstanbul’unu araştırmayı, yeniden bulmayı merak eder oldular. Bu şevk onun basılan albümlerinden geliyor.

Ben kendim de 1954’ten beri tanıdığım, kokusunu aldığım, sevdiğim İstanbul’u belgelemekten acizdim. Fotoğraf çekmezdim. Bu açıdan bize kendi hatıralarımızı verdiği için Ara Güler Üstat’a ayrıca teşekkür etmeliyiz.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 26.03.2017)

Kûçek Mustafa Dede'nin Âyîn-i Şerîfi

Mehmet Âkif şiirlerinden besteler

Çamaşırcı sanki bizim Abdülhamit; kayıkçı sanki


Şimdi dizilerden öğrenmeye çalışıyoruz tarihi. Yeni bir dizide 2. Abdülhamit, İngiliz elçisini tokatlıyor. Doğruluk payı var mı?
- Başlar şimdi öyle şeyler. İngiliz’i döver. Onu yapar, bunu yapar. Necip Fazıl’ın bir Abdülhamit’i vardı mesela. Theodor Herzl’e bir bağırıyor ki! Yok bu. Çamaşırcı sanki bizim Abdülhamit; kayıkçı sanki. Realiteyle bir ilişkisi yok. Tarihçi, oyuncu, edebiyatçı istediğini yapabilir diye bir kaide yok. Saçma sapan karakter çizemezsin. Kimsenin de hakkı yok.

Madem Türklerin tarihe damga vurduğu çağlardan bahsediyoruz; bu çağlarla ilgili dizilere ne dersiniz?
- Onların da senaryoları zayıf. Bizde sinemacılarda tarih bilinci pek yok. Dışarıdaki sinemacılara bir bakın. Mesela İtalyanlara. Pasolini’si, Rosselini’si... Adamlardaki tarih bilgisi ve yorumu muazzamdır. Ben mesela Viyana’dayken Pasolini’nin ‘Decameron’unu seyretmiştim. Bizde göstermemişlerdi. Çok etkilenmiştim. Bir tarih yorumu var. İtalyanlar da hep bulunur bu.

Visconti’nin ‘Leopar’ı var mesela.
- İşte onu Ankara’da görmüştüm. Ama ne gördüm ki acaba? Kes Allah kes, bir şey bırakmamışlar. Bu defa ‘Decameron’ gibi ayıp bulunduğundan değil, sıkılmış filmden belli ki kesen adam. Alain Delon’a, Claudia Cardinale’ye, o muazzam Burt Lancaster’ın sahnelerine dikkat etmişler ama geride bir şey bırakmamışlar. Herif sahnede salya sümük ağlıyor ama neden? Belli değil. Oturdum ‘Leopar’ı tekrar seyrettim yıllar sonra; bambaşka bir filmmiş. Zaten bunları üç-dört defa seyretmek gerekir. Andrzej Wajda’nın ‘Vaat Edilmiş Topraklar’ı mesela. Beş defa seyredersin. Çünkü tarih biliyor ve meraklı bir adam Wajda. Sosyalist Polonya’da yaşarken, çöken aristokrasiyi de merak etmiş. Mesele tarihse, her şey birbirine bağlıdır. Sinema da dahildir buna. Bizde bu adamlardaki donanım yok maalesef.

Hocam ama ‘Muhteşem Yüzyıl’ çok başarılı bulunmuştu.
- Çünkü bizde farklı bir şey var: Müzik, kumaş, giyim... Topkapı da iyi kullanıldı. Millet bekliyormuş meğer. O kadar gerçek olmayan bir Türk imajı vardı ki önceden; bu film bu yüzden tuttu dışarıda.

Oyunculukların hakkını da teslim edersiniz herhalde.
- Evet, oyunculuk müthişti. Cumhuriyet’in tiyatro eğitimi tesirini göstermiş. Ben Topkapı’dayken ziyarete geldiklerinde avluya bir baktım, eski badi badi koşuşan figüranlar kalmamış. Yeniçeri gibi yeniçeriler gelmiş. Aktörlük biliyorlar, spor biliyorlar. Hiç unutmam “Destur! Hünkâr!” diye bir bağırdı yeniçeriler. Salı günüydü; boş saray sanki canlandı birden; orada yaşayanların ruhları ayaklandı. Böyle bir kadro işi götürüyor tabii. Ama senaryo götürmüyor.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 25.03.2017)

Belirlenmiş bilinçle yaşamak çok kolaydır


Hangi bağlamda olursa olsun, hangi dünya görüşü adına olursa olsun, belirlenmiş bilinçle yaşamak çok kolaydır. Belirlenmemiş bilinçle, bilgi ve düşünceyle yaşamak ise, yüksek düzeyde sorumluluk almayı, yüksek düzeyde farkındalık sahibi olmayı, çok derin kapsamlı sorgulamalar yapabilmeyi, ısrarla bütünlük bilincinin peşinde koşmayı, bütün boyutları görebilmek için her an yüksek düzeyde zihinsel teyakkuz ve dikkat içerisinde bulunmayı zorunlu kılar. Müslümanlar olarak burada sözünü ettiğimiz niteliklere sahip bulunsaydık, kendisini İslam'a nisbet eden bir toplumda, seküler kesinliklerle İslami görelilikleri uzlaştırarak yaşamanın tarihte benzeri görülmemiş bir inhiraf olduğunun farkına varacak ve bu doğrultuda yeni bir bilincin inşası için harekete geçmiş olacaktık. Bu tür bir yeniden inşayı hiç mi hiç konuşmak/tartışmak istemediğimiz için, hayatlarımızı tarihsel bir sapmayla bütünleşerek geçiriyoruz.

Belirlenmiş bilinç/algı, propagandaya dayalı tercihler yaparken, belirlenmemiş bilinç/algı, bilgi ve farkındalığa dayalı tercihler yapar. Romantik/hamasi bir dil ve söylem, her zaman gerçeklerin örtbas edilmesi doğrultusunda yoğun bir biçimde istismar edilir. Hamasi sloganlar, klişeler, derin/kapsamlı düşünceden, eleştiriden kaçışın ifadesidir. Benzer biçimde, ideolojik dil de gerçekleri bir bütünlük içinde yansıtmaz, yansıtamaz. Romantik/hamasi bir dille nitelikli/derinlikli bir değişim/dönüşüm sağlanamaz. Her tür popülizmin nitelikleri bayağılaştırdığını hatırlamamız gerekir. Romantik popülizmler de, ideolojiler de, bilgi ve bilinç içermezler, duygusal kanaatler içerirler. Bir yanda romantizm, hamaset ve popülizmle bütünleşen bir dil ve söylem, diğer yanda ise düşünce, kültür, siyaset ve dini hayatımızdaki karizmatik figürlerin, liderlerin şahsında kurumlaşmış otoriteye itaat, eleştirel açılımlara, yaklaşımlara hayat hakkı tanımadığı için, hayatımızı seküler kesinliklerin ve İslami göreliliklerin zorlama meczinin karşımıza çıkardığı anlaşılması ve açıklanması mümkün olmayan tuhaf çelişkiler içerisinde sürdürmeye devam ediyoruz.

Atasoy Müftüoğlu

23 Mart 2017

Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek


Yarın ayran bile içemezsin. O, bardağı on kuruşa olan ayran. Yani bir kaşık yoğurtla bir bardak suyu karıştırıp da on kuruşa satan adamın namussuz olduğunu bile bile elinden içtiğin enayicesine bütün şehir insanlarının gözü önünde yapılan hırsızlığı, dolandırıcılığı bile bile... Değiştir mesleğini be! Dur ayrancının önünde sabahları. Yap bir güğüm ayran evde. Koy o herifin önüne kaldırıma. İki kuruştan ayran sat, sat da herif gözünü oysun. Seni parayla fukaralar tutup dövdürsün. Daha olmazsa öldürtsün.

Kestane sat bir çıkmaz sokağın başında. Çürüklerini ayır ayır, sokağa at yine üç yüzden okut. Korkma ziyan etmezsin. Ama başına bela musallat olurmuş; aldırma, koru kendini. Seni tanıyan kimse senden kestane almazmış; senin gözünün önünde, giderler çürüklerini inadına başkasından alırlar da senden almazlarmış. Varsın almasınlar.

Bütün şehirle dost değilsin a! Sen başla bir defa işe, bir haftaya kalmaz, şapkası delik, gözleri uçuk, rüzgara karşı içi yünsüz bir adamcağıza çürüklerini, pişmemişlerini dayayacaksın. Bunu yapacaksın. Yapmazsan hayatından, kestanecilikten hiçbir şey anlamayacaksın. Manav çırağını, bakkal oğlunu, tüccar katibini, gazeteci yazarını böyle yetiştiriyor. Bu şehir böyleyken, bu böyle sürüp gidecek.

Sait Faik Abasıyanık, Mahalle Kahvesi

Karanlık, ölümün bir cüz'üdür


Çocuklar sinemada bir atlı alkışlıyor
Bu yüzden seviyorum seni
Bizimkiler bu yüzden yeniyor ötekileri

İsmet Özel, Çağdaş Bir Ürperti

***

Boş vaktim oldukça sinemaya giderim. Yumuşak bir karanlığa gömülmüş, makinenin hışırtısını dinleyerek, cismimin değil, ruhumun bir çetin yol üzerinde mola verdiğini hissederim. Karanlık, ölümün bir cüz'üdür, onun için dinlendiricidir. Büyük dinlenme, bir zulmet denizine dalıp bir daha ışığa kavuşmamaktan başka nedir?

Sinemanın diğer bir fazileti de olgun yaşın, kafatası içinde bir deste devedikeni gibi sert duran acıtıcı mantığı yerine, çocuk safdilliğini ve kolayca aldanış kabiliyetini ikame etmesidir. Rüya âlemi üzerine açılmış sihirli bir pencereyi andıran beyaz perdede koşuşan, dövüşen, düşen, kalkan şu ahmak eşhasın tatsız tuhaflıklarından veyahut kovboy süvariliklerinden veya harikulâde hırsızlık vak'alarından başka türlü tat almak kabil olur muydu? İnsan saffetiyle beslenen sinema edebiyatı, henüz kıymetsiz muharririn işidir. Resmi beyaz perde üzerinde kımıldayan şu rimel ile kirpiğinin her teli bir ok gibi dikilmiş güzel kadının gözünden damla damla akan sahte gözyaşları, zevkini ve aklıselimini, şapka ve bastonuyla birlikte vestiyere bırakmayan adamı, teessürden değil, ancak can sıkıntısından ağlatabilir. Sinema, böyle yormayan masum bir göz eğlencesi kaldıkça, yorgun başın munis bir ilticagâhıdır. Her zevkini kaybetmiş ruhu, çocukluk tazeliğine kavuşturan bu karanlıkta, basit musiki, tatlı bir ninni vazifesini görür. Ben, en güzel ve en dinlendirici uykularımı sinemanın ipek yastıklar gibi başın arkasına yığılan yumuşak karanlıklarına medyunum.

Ahmet Haşim, Bize Göre,1928

22 Mart 2017

Türklerin Altın Çağı


TARİHİN EN UNUTULMAZ ÇAĞLARINDA
DÜNYAYA HÜKMEDENLER: TÜRKLER

“Türkiye’nin yüzyıllar önce açılan tarih defteri henüz kapanmamıştır ve sık sık da görüyorsunuz ki bu defter kapanmaz. Onun için tarih bilmek; nereden geldiğinizi, nasıl yurt edindiğinizi öğrenmek zorundasınız. Tarihini bilmeyen, hafızası olmayan toplumların nerelere gideceğinin, sürükleneceğinin, dahası neler yapabileceğinin hesabı olmaz.”
- İlber Ortaylı

14. ve 17. yüzyılları arasında Hindistan’dan Viyana kapılarına kadar muazzam büyüklükte bir coğrafyaya hükmettiler… Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa’nın tarihini şekillendirdiler. Uyguladıkları askerî taktiklerle imkânsız görülen pek çok savaştan zaferle çıktılar…

Hangi kıtada olursa olsun adalet esasıyla yönettiler… Sorunlarını çözemeyen Avrupa devletlerine fikirleriyle ilham verdiler… Mimarîden musikiye, edebiyattan tıbba kadar yeryüzünün her coğrafyasında kalıcı bir iz bıraktılar.

Birçok devlet kurdular: Timurlular, Altın Orda, Memluklar, Osmanlılar

Efsane hükümdarlara sahip oldular: Emir Timur, Fatih Sultan Mehmed, Sultan Baybars, Kanuni Sultan Süleyman, Babür Şah

İlber Ortaylı, Asya’nın bozkırlarından Avrupa’nın içlerine kadar ilerleyen, dünya tarihinde zirveye taht kuran Türklerin muhteşem yıllarını anlatıyor…

Türklerin Altın Çağı, İlber Ortaylı’nın satırları arasında dolaşmak isteyen her yaştan okuyucunun zevkle okuyacağı bir başucu kitabı…

Kronik Kitap
TÜR: TARİH
ISBN: 978-975-2430-03-7
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 320

Ali Şükrü Bey: Mücadeleyle Geçen Bir Ömür

Trabzon Mebusu” olarak bilinen Ali Şükrü Bey, 39 yıllık hayatına pek çok meslek sığdırmıştır. Osmanlı Donanması’nda subay olarak görev almış; dergi çıkarmış ve yazarlık yapmıştır. Millî Mücâdele döneminde ise, işgale karşı önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Ankara’da toplanan Birinci TBMM’ye Trabzon Mebûsu olarak katılmış; oturumlardaki siyasî fikirleriyle dikkatleri çekmiş ve meclisteki İkinci Grub’un önemli isimlerinden biri olmuştur. 1923’te TBMM’deki Lozan görüşmelerinin yapıldığı sırada bir cinayete kurban gitmiştir.

Ali Şükrü Bey’in öldürülmesi çok konuşulsa ve yazılıp çizilse de tarihçiler arasında hâlen tartışmalı bir konu olarak devam etmektedir. Onun faaliyetleri ve ölümü üzerine birçok soru cevaplandırılmayı beklemektedir.

– Millî Mücâdele’de yeri ve rolü nasıldı?
– Mustafa Kemâl Paşa ile hangi konularda fikir ayrılığına düştü?
– Neden ve nasıl öldürüldü?
– Suçlu gerçekten Topal Osman Ağa mıydı?
– Cinayet şahsî nedenlerden dolayı mı işlenmişti?
– İsmail Hakkı Bey’in cinayette bir rolü var mıydı?
– Lozan Barış Konferansı’nı hangi konularda eleştirmişti?
– Pontus ve Ermeni meselesine bakışı nasıldı?
– Ordu ve askerlik hakkında ne düşünüyordu?
– Kanun teklifleri ve TBMM’deki muhalefetinde neleri hedefledi?

Prof. Dr. Necmettin Alkan ve Doç. Dr. Uğur Üçüncü tarafından hazırlanan “Ali Şükrü Bey” kitabında bütün bu ve benzeri sorular cevabını buluyor; yakın tarihimizin karanlık bir dönemi aydınlatılıyor.

Kronik Kitap
TÜR: TARİH | DİZİ: TÜRKİYE TARİHİ 
ISBN: 978-605-83011-9-1 
EBAT: 13,5×21 | SAYFA: 336

21 Mart 2017

Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir


11 Eylül’den sonra Amerika’da başlayan ve sonrasında Avrupa’da da taraftar bulan İslamofobi her iki kıtada aynı şekilde anlaşılmıyor. Avrupa için bu kavram, tarihi Türk nefretinin bir yanına iliştirilmiş bir kavramdır ve içinden Türkleri çıkardığınızda, politik manzaraya uygun bir sözcük olmanın ötesine geçmez. Çünkü Avrupa’nın gözünde Türkiye dışındaki bütün İslam ülkeleri nihayetinde eski birer sömürgedir; onlara karşı psikolojik bir güveni vardır. Yeri geldiğinde, yeniden bir efendi-köle ilişkisine girmekten geri durmazlar. Oysa Türkiye, erken ortaçağdan bu yana Avrupa’nın kıta kimliğini inşa etmek için kullandığı, ortak düşman haline getirdiği bir ülke. Hatta bugün Avrupa Birliği halini almış büyük kıta organizasyonunun temelinde “ortak düşman Türk’e karşı birleşme duygusu” yatıyor desek, abartmış olmayız. İspanya’nın bir kıyısına hapsolmuş Endülüs macerasını saymazsak, 11. yüzyıldan bu yana haç-hilal savaşı bir Türk-Avrupa mücadelesi olarak süregeldi. Ve öyle görünüyor ki Batı, hâlihazırdaki koşullar yüzünden bir kez daha ortak düşmanını hatırlayarak kendine çekidüzen vermeye çalışıyor.

İyi de, açıkça haksız olmasına rağmen Avrupa ülkeleri Hollanda’nın yanında saf tutarken, İslam ülkeleri neden Türkiye’nin yanında güçlü bir şekilde saf tutmadılar? Güçsüz birkaç ülkeden çıkan birkaç cılız ses dışında ihvanlarımızdan, bizi yalnız bırakmadıklarını gösteren bir tavra şahit olmadık. Mesele İslam Konferansı Örgütü ve Arap Birliği hemen harekete geçip sert açıklamalarda bulunabilirdi. Nihayetinde Türkiye “ümmet”in bir parçası değil miydi! Biz bu sorunun da cevabını biliyoruz. Biliyoruz ki, Türkiye tarihsel krizlerde yapayalnızdır. Onun arkasını dayayabileceği komşuları yoktur. İran, bir zamanların Venedik ya da Kutsal Roma Germen’i ile iş tutan aynı İran’dır. Türkiye batıya her yöneldiğinde, başını geriye doğru dönüp Fars’ı kontrol etmek zorunda kalacaktır. Türkler, İslam âlemine rağmen İslam âlemini sırtında taşımak zorunda kalmış bir millettir. Bugün de mevkiini tarihi bir bilinçle koruyan Türkler dışında bir millet yoktur. Bu mevki aynı zamanda yalnızlık mevkiidir; orada Türk şuuru oturur. Türkiye ile Hollanda arasındaki kriz, kısa sürede yapayalnız Türkiye’nin bütün bir Avrupa ile hesaplaşmasına dönüştü. Ders çıkarmayacaklar biliyoruz ama batıcı aydınları da Cemil Meriç’in cümleleriyle selamlayalım: “Bütün Kur’an’ları yaksak, bütün camileri yıksak, Avrupalının gözünde Osmanlı’yız. Osmanlı, yani İslâm. Karanlık, tehlikeli bir düşman.

Ali Ayçil

Her birimiz bir başkasına ötekiyiz


Irkçı bakışa göre Müslüman, sadece içerideki düşman olarak terörle olan savaşında Avrupa’yı zayıflatmaz ama aynı zamanda, İslami norm ve değerlere bağlılığıyla da Avrupalılık mefhumunun kendisini tehdit eder. Yurtseverlik kılığı altında anti-İslam ırkçılığı, çok kültürlü dokuyu tahrip ediyor ve birlikte yaşama pratiklerinin altını oyuyor. Asimilasyon, bir dizi zecri uygulamayla icbar edilir. Yurttaşlık kanunları güvenlik eksenli olarak yeniden tanımlanır, zorunlu dilbilgisi ve yurttaşlık sınavları getirilir, cami heyetleri için davranış kodları oluşturulur ve Müslüman kadınlar için giyim kuşama dair bazı kısıtlamalar getirilir. Barbar öteki, önce barbarlığın bütün alametlerinden arındırılmalıdır. Hiç bitmeyen bir uygarlık misyonu.

Ahlak, ötekine karşı duyduğumuz sorumlulukla başlar. Ne tarih görülmeyecek kadar uzağa gidebilir, ne de insan. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Avrupa kendi karanlığıyla yüzleşmeyi başardığı gün, bize ders vermeyi düşünsün. O zamana dek, bizim bu örgütlü riyakârlıktan öğrenecek bir şeyimiz yok. 

Kemal Sayar

20 Mart 2017

Düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır


Hollanda, Almanya, Fransa gibi önemli Batı Avrupa ülkelerinin Türkiye konusunda tırmandırılan krizde takındıkları dayanışmacı tavır karşısında düşülebilecek en önemli tuzak toptancılıktır. Yani, toptan tüm Batıyı karşımıza alan, daha doğrusu Avrupalıları bize karşı birleştirici bir dilden kaçılması gerekir. Avrupa fikrini oluşturan tarihsel süreç ve değerlerle Avrupalılar arasındaki nüansları, stratejik hesaplaşmaları gözetmeden yapılan, tek tek doğru olsa bile tümünü Müslümanlara, bize karşı birleştiren dil ve tutumdan kaçınmamak en büyük hatalardan biridir.

Batı ve özelde Avrupa'yı iki temel eksende değerlendirmek gerekir. Temelde Batı uygarlığı ve onun değerleri karşısında bizim nerede durduğumuzu yerli yerine oturtan medeniyet perspektifli bakış; ikincisi ise, daha çok stratejik, politik rekabete, hesaplaşmalara dayalı yaklaşımlar.

Hollanda'nın çok açık biçimde yaptığı ırkçı kışkırtmanın “Avrupa'nın kendi değerlerine ihanet” olarak eleştiren söylem üzerinde durmakta yarar var. Avrupa uygarlığına ve değerlerine dair hiçbir çekince koymadan, varsayılan bu değerlerle çeliştiği için eleştirmek ciddi bir çelişkiye götürür. Tıpkı Avrupa Birliği'ne girmeyi bir medeniyet projesi sayan resmi söylemin içerdiği açmazda olduğu gibi... Evet, Avrupa ve Avrupa Birliği kendi iç çelişkilerinden, çatışmalarla dolu geçmişinden, vahşi kapitalizm ve sömürgecilik sonrası düzen arayışlarından, bunlara karşı toplumsal hareketlerden ders çıkartarak kendileri için belli kriterleri oluşturdular. Ancak bu standartların felsefi gerekçeleri ve kültürel, tarihsel arka planı ile İslam'ın teklif ettiği değerler bütününe muhteva olarak karşılık geldiği söylenemez. Bu temel çelişki ile hesaplaşmadan Avrupa'nın kendine ihanet ettiği söylemi medeniyet bağlamında baştan kaybedilmiş özür dilemeci bir savunmadır.

Batı uygarlığını, küreselleşen ve dünyayı tek tipleştiren değerlerin anayurdu olarak Avrupa ve Avrupa fikri ile felsefi, dini, entelektüel düzeyde hesaplaşamayan söylemler, Avrupa'yı temel olarak referans alan mahcup eleştirilerden öteye gidemez. Ve bu dille yapılan eleştiriler Batı ve Avrupa'yı haklı çıkartan bir sonuca götürür.

Avrupalılar arasında tarihsel olarak hep var olan ve bugün de her ne kadar üstü örtülmüş gibi görünen ama kriz dönemlerinde ortaya çıkan etnik, mezhepsel ve stratejik farklılaşmayı doğru okumak zorundayız. Gittikçe daha öne çıkan ötekileştirici politikaları eleştirebilmek, her şeyden önce bu zihniyetin beslediği tarihsel kökleri ve düşünsel temellerini doğru okumakla mümkün olur. Bunu yapamadığınız takdirde, kendi iç çelişkilerini yok sayan toptancı söylemler hepsinin ötekine karşı birleşmelerini sağlar.

Akif Emre

Kültürel muhafazakârlıklar, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu


Kültürel muhafazakârlığın belirleyiciliği sebebiyle, bugün İslam dünyası toplumları pek çok hayati sorunla karşı karşıya bulunduğu halde, bu sorunlarla yüzleşemiyor. Tasavvufi ilgiler, yoğunluklar, toplumlarımızda zihni etkinliğin sonunu hazırlarken, kültürel muhafazakârlıklar da, düşünsel, felsefi hareketsizliğe, içe kapanmaya neden oldu. Modern zamanlarda, kültürel değişimin, sürekliliğin, üretkenliğin durdurulması, milliyetçiliklerin yükselişi, İslami bütünlüğün bozulmasına, dağılmasına neden olduğu kadar, toplumlarımızı modernliğin saldırıları karşısında da büyük ölçüde savunmasız bıraktı. Bugün, kronik hale gelen bu zaaflar halen sürdürülüyor. Bunun içindir ki, sömürgeci sistemle kültürel bir hesaplaşma bile gerçekleştirilemiyor. Sözünü ettiğimiz zaaflarımız sebebiyle kendimizi İslami anlamda ifade edebileceğimiz bağımsız bir dile bile sahip değiliz.

İçerisine kapandığımız, kapatıldığımız kültürel muhafazakârlık sebebiyle, Avrupa tarihini, kültürünü, uygarlığını, aklını, bütün tarihlerin, kültürlerin, uygarlıkların ve akılların öznesi saymak gibi derin bir patolojiye katlanıyoruz. Batının her konuda ayrıcalıklı ve üstün bir konuma yerleştirilmesinin ahlaki ve felsefi hiç bir dayanağı, gerekçesi ve açıklaması yoktur. İnsanlığın büyük öyküsü dikkate alındığında, Avrupa'nın hiç bir ayrıcalığı bulunmadığı görülecektir. Modern ya da geleneksel patolojilerden bağımsızlaşabilmek için, ahlaki ve zihinsel ilkelilik-yetkinlik temelinde, bağımsız İslami zihinsel alanlar açmak üzere eleştirel sorgulamalar yapabilmeliyiz.

Ahlaki ve zihinsel bir mücadele, ekonomik ve politik değerler (para/iktidar/şöhret/makam/mevki vb) yoluyla değil, ahlaki ve zihinsel bağımsızlık, üretkenlik ve özgünlük gibi değerlerle sürdürülebilir.

Modern-seküler zamanlar, Batı dışı toplumları, kültürleri ve felsefeleri dikkate almayan çok kibirli ve küstah bir dil oluşturdu. İslam dünyası toplumları, kendi toplumlarımızı anlamak, kendi kültürlerimizi tanımlamak için bile bu küstah dilin oluşturduğu düşünsel-felsefi-kültürel çerçeveleri ithal etmeye devam ediyor. Bu durum, anlaşılması mümkün olmayan çok büyük bir çelişkiyle karşı karşıya bulunduğumuzu gösterir. Avrupalı bilgiyi ve aklı evrensel bilgi ve akıl olarak tebcil eden bir toplumun ve kültürün, kendi aklına ve bilgisine güven duymayacağı, tebcil edilen bilgi ve akıl karşısında bir aşağılık duygusu yaşayacağı çok açıktır.

Atasoy Müftüoğlu

İstiklâl Marşımız Nasrullah Camii'nde okundu



İstiklâl Marşı Derneği 10. Sene-i Devriyesini Kastamonu'da kutladı.

İstiklâl Marşımız Büyük Millet Meclisi'nden evvel ilk okunduğu yer olan Nasrullah Camii'nde ilk kez aslına münasip olarak okundu.

17 Mart 2017

İçinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir


İnsanlar aslında inançları doğrultusunda binalar inşa ederler ve diktikleri bu binaların biçimi onların dünya görüşünü ve insanın bu dünya görüşündeki yerinin ne olduğunu açıkça ortaya koyar. Modern mimari de sekülerleşme ideolojisini ve bazen de nihilist ideolojiyi ifade eder. (…) Tıpkı karınca kulelerinin, kendilerini inşa eden karıncaları cüceleştirdiği gibi, içinde yaşayan insanları cüceleştiren seküler şehir, sadece geleneksel öncelikleri tersine çevirmekle kalmamış, aynı zamanda bütün insani değerleri de yerle bir etmiştir. Bu şehirde hiçbir bina insan ölçülerine göre yapılmamıştır. Tıpkı, insanın üzerine on numara büyük gelen bir takım elbiseye benzeyen bu şehir, ne insan yerleşimine uygundur nede arasına sıkıştırıldığı fiziki manzaraya aittir (…)

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(Tanrı'yı Hatırlamak, İnsan Yayınları)

Bir adımlık yola bir ömürlük rota

Çizim: Pawel Kuczynski
Mesai yapıyoruz ama bunun sadra şifa bir getirisi olmuyor. Bir adımlık yola bir ömürlük rota çizmiş gibiyiz. Kah laf ebesi oluyoruz entelektüel sofralarda, kah körebe hayatın ara sokaklarında! Söylem salıncaklarında bir o yana bir bu yana sallanıp duruyor, hava aldığımızla kalıyoruz. Hal böyle olunca vakit çarçur olup geçiyor, elde kalan üç beş bozukluk dışında, hiçbir şey birikmiş olmuyor açtığımız Hakikat hesabında.

Gökhan Özcan

İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğu

Son 200 küsur yıldır rasyonalizmi dinden çok da uzak olmayan bir şeye dönüştürdük, dolayısıyla Kierkegaard’ın bütün bunların tamamı ile ilgisi olduğu yönündeki ısrarla kulak asmamamız çok kolay. Ama Kierkegaard’ın özellikle de hayatının sonlarına doğru Danimarka’nın resmi kilisesine karşı topyekûn bir başkaldırı içinde olduğunu es geçmemek gerekir. İçsellik ve manevi hayatlarımızın sorumluluğunu alma konularındaki ısrarı aslında günümüzde pek çok insana cazip gelen kişisel Hristiyanlığa epey yakın. Filozof kendi adınıza düşünmemizi öyle tutkuyla istiyor ki yeri gelince İncil’i aradan çıkarma fikrini de evirip çeviriyor.

Aslında incili ortadan kaldıran bir reform Luther’in Papa’yı aradan çıkarması kadar yerinde olurdu. İncil’in üzerine bu kadar yoğunlaşmak öğrenim dindarlığına ve teolojik kılı kırk yarmalara yol açtı -eğlenceden ibaret bunlar. Bu tip meselelerde öğrenim zamanla toplumun en alt katmanlarına sızdı, bu yüzden artık kimse İncil’i insan gibi okumuyor. Üstelik bu durumun verdiği zararın telafisi yok. Bu tavır, varoluşun anlamı sorusundan kaçmak ve kaçışlarına mazeret uydurmak isteyenlerin sığınağı haline geldi. Çünkü insanın öncesinde gözden geçirmek istediği bir şey, yaşamaya başlamadan önce öğrenimin tamamlanması gerektiği bahanesi var hep. Bu da, pek tabii, insanın hiçbir zaman işe koyulmaması anlamına geliyor. (Günlükler ve makaleler, 1833 - 1855)

Kierkegaard kendisi de dahil olmak üzere insanların manevi meselelerde kendilerini uzman gibi sunması fikrinden (hele ki bunun için para alan rahip ve piskoposlardan) o kadar hazzetmiyordu ki, kitaplarının özel bir otoriteye yazılmadığını sürekli vurguluyordu; hatta kitaplarından birinin adı ‘Otoritesiz’di.

Robert Ferguson, Kierkegaard’dan Hayat Dersleri, Türkçesi: Elif Ersavcı
Sel Yayıncılık135 Sayfa, 12 TL

16 Mart 2017

Bir şehir düşüncesi geliştirmek


Mevcut şehir düşüncesi üzerine yapılan yayınlarda üç farklı boyut öne çıkıyor. Bir kısmı doğrudan batılı tecrübeyi olduğu gibi monte eden tercümeye dayalı düşünüş biçimi ki belli açılımlar sağlasa da bunun özgün bir yanı yoktur. İkinci tür muhafazakâr yaklaşımla yapılan yayınlar, daha çok geçmişe özlemi yansıtır. Bunlar, özellikle elimizden yitip giden tarihi eserler, kültürel varlıklar, gelenek ve şehir mirasına dair nostaljik hatırlayışlardan öteye geçmeyen çalışmalardır. Daha çok temsil ettiği mana ve ruhu ihmal eden Boğaziçi, İstanbul övgüsüyle malûldür. Özellikle turistik boyutu öne çıkan belli başlı mekânları ideal şehir modeli olarak sunan, bunun üzerinden bir medeniyet söylemi üretmeye çalışan, yaşadığımız hayatla temas etmeyen yazılardır... Şehir her şeyden önce tarihsel birikim ve süreklilik ve mekan-insan tasavvurunu gerektirir. Bu tür yayınlar geçmiş öykünmeciliğine mahkum olmakla anakronizmden kurtulamazlar. 

Öte yandan yeni yeni kendini göstermeye başlayan hayata dokunan, şehir düşüncesini tarihsel arka planıyla birlikte kavrama ve teorik çerçeve oluşturma çabalarını takip etmek gerekiyor. Modernleşme ve küreselleşme ile birlikte geleneksel şehirlerin ve ona bağlı toplumsal ilişkilerin hızla çözüldüğü bir zaman diliminde geçmişin romantizmine takılıp kalmak gerçeklerden kaçmak anlamına gelir. Batıcı elit ideolojisinden sonra muhafazakar kesimin elinde altüst olan şehirlerdeki sorunları ve sorumluları görmeden, modernleşmenin yıkıcı etkileriyle yüzleşmeden, toplumsal ve kültürel altüst oluşları yok sayarak elbette bir şehir düşüncesi geliştirilemez. 

Akif Emre

Allah insana sonsuz ölçüde yakın


İnsanı ilâhî Hakikat'ten ayıran şey, barikatların en zayıf olanıdır: Allah insana sonsuz ölçüde yakın, fakat insan Allah'a sonsuz ölçüde uzaktır. Bu engel, insan için bir dağdır; insan, bizzat kendi elleriyle ortadan kaldırmak zorunda olduğu bir dağın önünde durmaktadır. Toprağı eşeler, fakat nafile; dağda bir değişiklik olmaz. Bununla birlikte, insan Allah adına eşmeye devam eder. Ve dağ ortadan yok olur. Hiçbir zaman var olmamıştır.

Gai Eaton / Hasan Abdu'l-Hakîm
(İslâm ve İnsanlığın Kaderi, İnsan Yayınları)

15 Mart 2017

Heidegger: "Bütün çalışmalarım, dağların ve köylülerin dünyası tarafından yönlendirilmiştir."


Kara Ormanların güneyinde geniş bir yayladaki sarp yamaçta, 1150 metre yüksekliğindeki tepede küçük bir kayak kulübesi vardır. Kulübenin zemini 6'ya 7 metredir. Alçak dam 3 odanın üstünü örter: Bir tarafı mutfak olan oturma odası, yatak odası ve bir çalışma odası. Bu benim çalışma dünyamdır… Ben bile aslında hiçbir zaman manzarayı böyle inceden inceye yoklamam. Mevsimlerin büyük iniş ve çıkışlarındaki saatlik, günlük-gecelik değişimlerini seyre dalarım. Dağların ağırlığı ve kütlelerinin sertliği, çam ağaçlarının temkinli büyümesi, parlayan, çiçeklenen çayırların sade ihtişamı, uzun güz akşamlarındaki dağ deresinin şırıldaması, derin karla kaplı düzlüğün sert sadeliği, bütün bunlar -gündelik varoluş boyunca- orada yukarıda sürer gider ve peş peşe gelir ve salınır durur. Bu manzara, yine de, yapmacık anlardaki keyifli bir dalış ve yapay bir empatide değil, aksine kendi varoluşunu, sadece, Çalışmanın içerisine yerleştirdiğinde bulur. Bu Dağ gerçekliği için mekânı sadece Çalışma açar. Çalışmanın gidişi manzarada olup bitenlere gömülmüştür.

Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında ve her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde, o zaman felsefenin yüksek zamanıdır. İşte o zaman, felsefenin soruları sade ve önemli olmak zorundadır. Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olamaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülmez.

Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar…


Şehirli sözümona bir taşra ikametiyle olsa olsa bir kez 'esinlenir.' Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir. Şimdilerde ara sıra, orada yukarıdaki çalışmam; burada aşağıdaki toplantılar, konferans yolculukları, tartışmalar ve öğretim etkinlikleri nedeniyle uzunca bir süre sekteye uğramaktadır. Ancak tekrar yukarıya çıkar çıkmaz, kulübedeki varoluşumun daha ilk saatlerinde, önceki sorgulamalarımın bütün dünyası, dahası onları bıraktığım biçimiyle ortaya çıkıyor. Kendimi sadece çalışmanın salınımı içinde bulurum ve aslında onun gizli yasasını asla bütünüyle bilemem.

Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.

Martin Heidegger

Adam Sharr, Heidegger'in Kulübesi (Türkçesi: Engin Yurt)
Dergâh Yayınları180 Sayfa, 16 TL

13 Mart 2017

Derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar eleştiriyi mümkün kılmıyor


Düşünme bir aletle, uğraş, çaba, gayret ve mesai harcanması neticesinde elde edilen belki bir özdür. Bu bakımdan yukarıdaki çıkarıma izafeten düşünce ile felsefe farklı şeylerdir. Çünkü felsefe nasıl düşünüleceğinin, nasıl düşünülürse gerçeğe erişilebileceğinin metodudur. Türkiye’de edebiyat mahvilleri bu ayırımı zihni anlamda yapamadıklarından felsefe ile düşünceyi bir görmekte ve buradan doğan bir sebeple de düşünceyi edebiyatla bir tutmaktadırlar. Oysa nicelikleri benzer gibi görünse de nitelikleri bakımından edebiyat ile düşünce farklı, edebiyat ile felsefe ise farkın ötesinde, ayrı dünyaların mensuplarıdırlar.

Düşünceyi köklü bir şekilde ele almaktan kaçınmak için konuyu iki kısma ayırmak muhtemelen kolaylık sağlayacaktır. Bunun için bugünü ve dolayısıyla bugünün oluşmasına vesile olan dünü, daha eski dönemlerden ayırmak gerekir. Türkiye’de düşünce söz konusu olduğunda çizilecek en belirgin hat bu yüzden Tanzimat’ın ilanı üzerinden geçer. Tanzimat son tahlilde özgürlük ve serbestiyet fikirlerinden ziyade Batı’nın fikri anlamda Osmanlı’ya sirayetidir. Bugün tartışma konusu edilen hemen pek çok konu için milat Tanzimat'tır.

Bürokratik gelenek ve askeri sınıf

Edebiyatın, 19. yüzyıl elitinde, tıpkı öncesinde olduğu gibi bir profesyonel bir form olarak değil de hobi halinde sürdürüldüğü görülmektedir. Devleti idare eden askeri sınıfı oluşturanların bir şekilde edebiyattan nasiplendikleri ve ürün verdikleri bilinmektedir. Gerek ilmiye gerek seyfiye gerekse kalemiyede olsun Osmanlı seçkinlerinin sahip oldukları dünya ikiliydi ve bu ikili dünya mükemmel bir biçimde birbirini tamamlamaktaydı. Çünkü padişahın bir biçimde tebası olan askeri taifesinin asli işlerinin dışında edebiyatla meşgul olmaları hem örflerinin hem de makamlarının adeta bir gereğiydi. İleride de değinileceği üzere layiha yazmak gibi bir görevle birlikte divan inşa etmek de askeri sınıfın vazgeçilmez kimlik bulma yollarından biriydi. Bu bakımdan Osmanlı eliti edebiyata ve onun formlarına uzakta bir konumda değildi. Nesir yani düz yazı yanında şiirle de hemhal olmaklıkları, bir edebi gelenek olarak sembolik bir dil ile yaşamı izaha kalkışmaları, hayat metnine nüfuz ile yakından alakalıydı. Bugün uzmanlığın övülmesi nedeniyle pek anlaşılmaz gelse de bir elit hem savaş yapar hem meydan açar hem de beyitleri bünyad ederdi. Edebiyat alanındaki bu türlü beceriler, Osmanlı bürokrasisinin yetişmesi ve olgunlaşmasında önemli enstrümanlardı. Onun için ne klasik dönemde ne sonrasında ne de Avrupa ile sıkı ilişkilere rağmen modern öncesi devirde bu gelenekten uzaklaşılmadı.

Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri için hiçbir zaman yabana atılacak bir saha şeklinde telakki edilmemiştir. Ancak bunca derinlikli çabalarla bir seviyeye getirilmişken Tanzimat ile vuku bulan kültür değiştirme üst kararı, düşünce üretme biçimini de yavaş ancak azimli bir biçimde edebiyata ya da edebiyattan doğan veya onunla ilişki içinde bulunan modern sahalara doğru yönlendirmiştir.

Hukuk, ilahiyat ve edebiyat

Osmanlı münevverleri kelamdan neşet eden usul çerçevesinde kendilerine sağlanmış tefekkür imkânlarıyla düşünüyor bunu da fıkıh denen hukuk-ilahiyat ikilisiyle teoloji konularında yapıyorlardı. Mukayeseli bir incelemeye girişilecek olursa başka kültürlerin de benzer mecraları oluşturduğu ve geliştirdiği görülebilecektir. Modern Batı toplumu da hukuk, ilahiyat alanlarına sanatı, edebiyatı ve deneysel bilim araştırmalarını ekleyerek düşünme üretimine yeni katkılar sunmuşlardır. Çeşitliliğin kendisi düşünmenin üretiminde bir avantaj sağladığı gibi esneklik ve yaygınlık imkânlarını da artırmıştır. Buna karşın Osmanlı deneyiminde bugüne değin geçen süreçte düşünme üretim biçimi hukuk ve teolojik alanların aleyhine bir şekilde daralarak edebiyat alanında sıkışıp kalmıştır. Elbette felsefe, uygulamalı bilim gibi başka formların kullanımından da bahsedilebilir. Ancak Batı ile olan ilk temastan bugüne dek edebiyatın etkiliği karşısında görülen yaygınlığı neredeyse hep bu alanda merkezileşmiştir. Sonuç olarak kaçınılmaz bir biçimde son dönem Osmanlı elitlerinden bugüne dek düşünce üretimi edebiyat alanına sıkışmış, üretim de mecburen bu alanın müntesipleri eliyle yürütülmüştür.

19. yüzyıldan sonra ilk önemli eserleri tercüme edenlerin kimler olduğu ayrıca düşünülmeye değer içeriktedir. Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa ve adları aşağıda anılacak olan paşalar ve diğer önde gelen devlet adamları klasik düşünme mecraları ile edebiyat arasındaki geçişin nasıl yapıldığına ilişkin müşahhas örnekler olarak son derece önemli figürlerdir. Nasihatname, layiha ve benzeri nesir örneklerinin uzunca bir geçiş dönemi telakki edildiğinde 19. yüzyılından sonraki edebiyat, yeni bir form olması yüzünden deneysel bir uygulama ve serbestlik sağlamıştır. Kuşkusuz ilgi çekici olması edebiyat biçimi olarak şiirin ve nesrin düşünceleri daha kolay, doğrudan aktarmaya müsait bir form haline dönüşmesinde gizlidir. Kaldı ki toplumun büyük bir çoğunluğu toplumsal yaşamı nedeniyle yakın bir çerçeve de çizmektedir.

Batı ile karşılaşma

Klasik yazılı kültürü temsil eden hukuk ve ilahiyat üzerinden ilerleyen düşüncenin ilk kez sözlü olana geri çekilişi Tanzimat’tan vuku buldu. Takvim-i Vekayi gazetesinde kendini bulan hal, düşüncenin edebiyat üzerinden ileride alacağı yolun tohumlarının atılmasıyla sonuçlandı. Radikal olmayan ilk örnekler Sadık Rıfat Paşa ve Mustafa Sami Efendi gibi bürokratik gelenek içinde yetişmiş devlet adamlarının edebiyat içerikli düşüncelerinde görülmeye başlandı. Vatan ve millet sembollerinde kendisini bulan fikirler hem Batı’ya karşı geliştirilen münasip entelektüel müdafaalar hem de politik mücadeleler için bir zeminin güçlendirilmesiyle kendini buldu. Sonrasındaysa hürriyet fikirleri içinde gözlenen yeni nesil düşünce akımları ilkin Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile açıkça görünür oldu. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Ebuzziya Tevfik ve bu kuşağın diğer mensupları dili ve düşünceyi mecburen bu mecraya doğru sevk ettiler. Aslında bu safhada bahsi edilenlerin Batı’daki eğitimleri ve yaşayışları üzerinden temasa geçtikleri Batılı roman formunu da dikkate almak icap etmektedir. Ancak bu durumun tali bir konum içerdiğinden başka bir yazının konusu olarak kendisine ayrılacak satırları bekleyecektir. Bununla birlikte bu döneme ilişkin en azından hukuk ve ilahiyat içerikli nispeten nitelikli girişimlere ismen değinmekle yetinilmelidir. Bu dönemde Mecelle çalışması, Gelenbevi’nin Abdünnafi Efendi tarafından yapılan çevirilerin, Cürcani’nin ve Mübarekşah’ın eserlerinin yeninden yayımlaması ve daha pek çok örnek olmuşsa da Batı ile yapılacak mücadelede hem cılız, hem yetersiz, hem niteliksiz ve dolayısıyla da hem de akim kalmıştır. Daha sonrasındaysa Meşrutiyet ve sonrasında mücadele mecrası olarak edebi biçimler, zihni meleke ve emek gerektiren yazı kültürünün bir formu haline dönüşmüş oldular. Herhalde bu ilk karşılaşma, bunun neticesinde fikri karşı gelme, siyasi ve iktisadi alanlardaki geri çekiliş kendisini yazıda da gösterdi ve edebiyat düşüncelerin üretildiği bir mecra, yayıldığı bir mahreç haline dönüştü. Sonrasında bu mecburiyet zamanla bir gelenek haline dönüştü. Böylece 19. yüzyıl sonrasındaki neredeyse tüm düşünceler kendilerini edebiyatla var olur bir niteliğe büründürdüler. Batı ile bu karşılaşma etkilerini hala sürdürmekte, hukuk, ilahiyat gibi köklü ve tarihi tefekkür mecraları geliştirilememektedir.

Mukayese ve eleştiri

Batı edebiyat dünyası içinde zamanla kök salmış bir review, diğer bir deyişle değerlendirme geleneğinin varlığına dikkat çekmek gerekir. Değerlendirme yapılırken başka örneklerle mukayesesi edebiyat eserini hem mantık örgüsü içerisinde hem dilim imkanları istikametinde hem de gelenek çerçevesinde denetlenmesini mümkün kılar. Modern anlamda Batı aklının bu keşfi, niteliği ve niceliği ne olursa olsun düşünceyi tahkim ile sonuçlanmıştır. Zira değerlendireme ve eleştiri son tahlilde bir meşvereti oluşturmuş bu da düşüncenin gelişimine olumlu katkılar sağlamıştır. Batı aklında, düşüncenin tüm formlarına ilişkin onlarca eleştiri okulu ortaya çıkmışken Türkiye’de edebiyatın eleştiriden yoksun kalması bu mecranın entelektüel müdahalenin uzağında konum almasına neden olmuştur. Mesela Nouvelles de la République des Lettres, The Sewanee Review, The Edinburgh Review ve The New York Review of Books, The Southwest Review, The Yale Review ve The New Yorker gibi değerlendirme dergileri 19. yüzyılda yayın hayatına başlamışlardır. Dolayısıyla bu tercihin kamusal onayla kendine yer bulması edebiyatta bir eleştiri ve değerlendirme anlayışının oluşmamasına yol açmıştır. Sürecin bu devinimi ise Türkiye’de üretilen düşüncenin eleştiriden uzakta bir konfor imkanı sağlaması yüzünden edebiyat alanının tercih edilmesine sebebiyet vermiştir. Sonuç olarak eleştiri en azından nefis için arzu edilir bir düşünsel faaliyet değildir ve fikri anlamda eleştiriden uzakta kalmak onu üreten bakımından hem tek hem özgün hem de ulaşılamaz kılmaktadır. Böylesi karmaşık ve simgesel bir duruş ise düşünceyi ulaşılamaz, dahası eleştirilemez bir konuma dönüştürmektedir. Türkiye’deki edebiyatın eleştiri ve değerlendirme imkanları ile dış etkilere açık olmaması onu güçlendirmemekte, sanılanın aksine kırılganlaştırmaktadır. Öyle olunca Türkiye’deki edebiyatta fikir üretenlerin nispeten bir konfor içinde hareket ettiklerini söylemek mümkün görünmektedir. Çünkü eleştiriyle düşünceler başka düşüncelerle karşı karşıya getirilip öncekiler eksik, gedik, doğru ya da yanlış gibi göreceli kavramlarla bir sınava tabi tutulamıyor, mukayese maruz bırakılamıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de edebiyatın eleştiriden uzak olması, düşüncenin bu alan üzerinden ilerlemesine de bir şekilde yol açıyor. Bununla ilgili başka bir husus yahut kanıt ise değerlendirme dergilerinin olmaması, olanlarının da kendi epistemik birlikleri çerçevesinde övgüden ileriye gitmemesidir. Türkiye’deki edebiyat alanında bir eleştirinin olmadığını açıkça söylemek icap ediyor. Çünkü az önce de zikredildiği üzere bir eleştiri imkanı olarak tasavvur edilebilecek dergilerin bu görevi yerine getirmemeleri büyük bir eksikliktir. Keza eklektik bir anlayıştan uzakta, eleştiri altında derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar da eleştiriyi mümkün kılamamaktadır. Böylesi bir devinim ise bilerek ya da bilmeyerek epistemik kooperatiflerin oluşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla düşüncelerin de bu birliktelikler üzerinden ilerlemesi öncelikle eleştiri imkanını ortadan kaldırmakta ya da epistemik birlikteliğin kanonuna uygun olup olmama eleştirisinden geçmesi kafi görülmektedir. Elbette bu durumun oldukça makul kimi sebepleri bulunmaktadır. Edebiyatın dış etkilere açık olmaması, dıştan gelecek müdahalelere en kapalı olan alan bulunması bu sebeplerden bazıları sayılabilir. Çünkü misal olarak düşünce hukuk üzerinden ilerliyor olsa doğal bir şekilde dış etkilere daha açık olacaktır. Zira kuşkusuz hukukun edebiyata görece daha evrensel bir niteliği vardır; yahut coğrafyanın veya teolojinin geniş insan toplulukları ve kültürleri kapsaması nedeniyle eleştiri ve dış müdahaleye daha açık bir niteliği mevcuttur. Zira evrensellik niteliği geliştikçe bir düşünce tabii olarak daha çok kişinin ve fikrin etkisine açık kalacaktır. Bu da eleştiri alanının genişlemesine yol açacak ve test edilebilirliğiyle birlikte niteliği yükselecektir. Ancak Türkiye’deki edebiyat kimliği ve tabiatı gereği bunların tümünden uzakta korunaklı bir alanda ilerlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bahsi edilen bu durum edebiyatın konforlu bir ortam üretmesine neden olmaktadır. 

Türkiye’de edebiyatın bu konforlu kimliğinin nitelik boyutunun dışında bir de nicelikli konforundan bahsedilebilir. Yukarıda da bir vesile ile zikredildiği üzere yeni bir fikir üretmek için donanım, laboratuvar ve benzer maddi ve manevi araçlara duyulan ihtiyaç Türkiye’de ya en az ya da hiç yok mesabesindedir. Dolayısıyla böylesine az imkan ve mesainin neticesinde üretimde bulunmak son derece kolay, arzu edilir bir şeydir.

Edebiyatçı ve eleştirmen kim?

Türkiye’de edebiyatın genel anlamda bir memurluk zihniyeti üzerinden ilerlediğini görmek mümkündür. Bu zihniyet zamanla değişim göstermiş olsa da eleştiriye yönelik bir atmosferin oluşmasına henüz yol açmamıştır. Zira edebiyat Tanzimat sonrasında kimi kez muhalif bir nitelik sahibi olmuşsa da son tahlilde resmi bir araç kimliğini sürekli sürdürmüştür. Çünkü Batılılaşma serüveninde neredeyse Batı’da devlet kurumuna muhalefet olarak ortaya çıkan ve gelenekselleşen kültürel, iktisadi ve bilimsel yenilikler Osmanlı Devleti’ne modernizmin taşıyıcısı olarak bizzat resmi görüşle ithal edilmişlerdir. Akademi, giyim-kuşam, tiyatro, edebiyat ve benzerleri bu yaklaşımla memleketin yaşamına girmişlerdir.

Devlet ya da müesses yapının koruması altında gelişen edebiyat dünyasının bu yüzden hem fikri üretimde hem de eleştiride nitelikli bir külliyat oluşturabilmesi mümkün görünemez.

Edebiyatın memur kimliği yüzünden, geçimlerini memurluktan kazananların yeni bir şey söyleyebilmeleri bu sebeple muhtemel değildir. Dolayısıyla yukarıda sayılan pek çok nedenden ötürü edebiyatın memurluk zihniyeti yüzünden devletçi bir hal alması da Türkiye’deki düşüncenin edebiyat üzerinden ilerlemesine imkan tanımaktadır. Zira hemen hemen modernizmin Osmanlı toplumunda kendisine taraftar bulmasıyla modern yaklaşımları benimseyen ve bunları topluma aktaranların da memurluk kisvelerini üstlerinde taşımaları, bunun resmi bir görev telakki edilmesine de kolaylıkla imkan sağlamıştır. Bu durumun da son derece makul gerekçelerinin başında edebiyatın bir modernleşme ya da modernleşmenin dışında devlete ait kararların yayılmasına hizmet etmesi gelmektedir. Batı ile karşı karşıya gelinmesinin sonrasında bazen organize bazen de kendi başına ilerleyen Batılılaşma çabaları edebiyatı temel araçlardan biri haline dönüştürmüştür. Böylece edebiyat ve edebiyatçıların omuzlarına bu dönüştürücü olma öncü rolleri yüklenmiştir. Böylece edebiyat ve düşünce üretiminin belirlenmiş sınırlar içerisinde yürütülmesine zımnen karar verilmiştir.

Sonuç

Klasik dönemde temel düşünme ve düşünceleri yayma biçimleri fıkıh ve ilahiyat iken dönemin zorunlulukları ve karşılıklı etkileşimlerle bu kabuller zamanla değişmiş, anılan alanların yerine edebiyata geçmiştir. Batı karşısındaki tepkisizlik, etkili bir cevap üretememe ve ne olduğunu anlayamama gibi nedenlerle edebiyat temel düşünme, düşünce üretme ve yayma biçimi haline gelmiştir. Zira eleştirinin olmaması, daha az mesai, daha az masraf ve daha az yatırım gibi cezbedici yanlar da tercihi kuvvetlendirmiştir. Ayrıca edebiyatın etkili nüfuz edebilme hassası onu çok kullanışlı ve faydalı bir araca da dönüştürmüştür. Ancak bu durum düşünme üretiminin ve yayımının ortalama bir seviyede kalmasına yol açmıştır.

Murat Çelik
(Serbestiyet, 01.03.2017)
* Yazı buraya kısaltılarak alınmıştır.

Arap dünyasını tanımamız lâzım


Yakın tarihimiz üzerine otuzu aşan, kırka yanaşan araştırmalarıyla Orhan Koloğlu ne spekülasyon yaptı ne günlük politikaya hizmet etti, ne bir kör kozmopolitizm, ne de kaba bir ulusalcılık izledi. Bilinmeyen doğruları tespit edip değerlendirmeyi tercih etti. Tarihçi Kitabevi’nden çıkan yeni kitabı "Türk-Arap İlişkileri Tarihi", Koloğlu’nun yaptığı araştırmaların son halkası. Enerjik ve çalışkan tabiatıyla kendisine daha nice uzun araştırmaları tamamlamasını temenni ediyoruz.

Koloğlu üstat, 1982 yılında Libya’da bir seminere gittiğimizde oradaydı. Türk-Arap ilişkileri hakkında bir konferansı hazırlayanlar arasındaydı. Sözü geçen alandaki bilgisinin derinliğine hayran olmuştum. Üç yıla yakın Libya’da yaşadı. Babası soyadından da anlaşılacağı gibi Anadolu’dan çıkıp Trablusgarp eyaletine yerleşen yeniçerilerden birinin soyundan geliyor. Bu yüzden Libya, bağımsızlığını kazanır kazanmaz Türkiye’de Mülkiye’de okuyan ve kaymakamlık yapan bu Türk gencini, Sadullah Koloğlu’nu başbakan olarak istedi.

Orhan Koloğlu çalışkan bir devlet görevlisidir, Basın Yayın Genel Müdürlüğü zamanında bunu gördük; vazifeşinas bir araştırmacıdır. Mütevazıdır; sorulan soruların hepsine cevap verir. Bağnaz değildir. Ne Araplar için peşin hükümlü olanlardan ne de Arap politikasını her daim haklı ve yüce gösterenlerdendir.

Koloğlu’nun bu kitabında 19’ncu asır ve bilhassa II. Meşrutiyet yıllarına dair yanlış bilinenlerin nasıl farklı verilerle değerlendirildiğini göreceğiz. Asıl ilginci, özellikle Cumhuriyet döneminin Arap dünyasıyla ilişkilerine bu kitaptan bakma imkânı bulmamız. Kütüphanenize katmanız gereken bir eser.

İlber Ortaylı

Türk - Arap İlişkileri Tarihi, Orhan Koloğlu
Tarihçi Kitabevi, 392 Sayfa, 34 TL
http://www.tarihcikitabevi.com/kitaplarimiz/turk-arap-iliskileri-tarihi

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.