TARİH, KAYNAK ESERLERDEN OKUNUR.

13 Mart 2017 Pazartesi

Derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar eleştiriyi mümkün kılmıyor


Düşünme bir aletle, uğraş, çaba, gayret ve mesai harcanması neticesinde elde edilen belki bir özdür. Bu bakımdan yukarıdaki çıkarıma izafeten düşünce ile felsefe farklı şeylerdir. Çünkü felsefe nasıl düşünüleceğinin, nasıl düşünülürse gerçeğe erişilebileceğinin metodudur. Türkiye’de edebiyat mahvilleri bu ayırımı zihni anlamda yapamadıklarından felsefe ile düşünceyi bir görmekte ve buradan doğan bir sebeple de düşünceyi edebiyatla bir tutmaktadırlar. Oysa nicelikleri benzer gibi görünse de nitelikleri bakımından edebiyat ile düşünce farklı, edebiyat ile felsefe ise farkın ötesinde, ayrı dünyaların mensuplarıdırlar.

Düşünceyi köklü bir şekilde ele almaktan kaçınmak için konuyu iki kısma ayırmak muhtemelen kolaylık sağlayacaktır. Bunun için bugünü ve dolayısıyla bugünün oluşmasına vesile olan dünü, daha eski dönemlerden ayırmak gerekir. Türkiye’de düşünce söz konusu olduğunda çizilecek en belirgin hat bu yüzden Tanzimat’ın ilanı üzerinden geçer. Tanzimat son tahlilde özgürlük ve serbestiyet fikirlerinden ziyade Batı’nın fikri anlamda Osmanlı’ya sirayetidir. Bugün tartışma konusu edilen hemen pek çok konu için milat Tanzimat'tır.

Bürokratik gelenek ve askeri sınıf

Edebiyatın, 19. yüzyıl elitinde, tıpkı öncesinde olduğu gibi bir profesyonel bir form olarak değil de hobi halinde sürdürüldüğü görülmektedir. Devleti idare eden askeri sınıfı oluşturanların bir şekilde edebiyattan nasiplendikleri ve ürün verdikleri bilinmektedir. Gerek ilmiye gerek seyfiye gerekse kalemiyede olsun Osmanlı seçkinlerinin sahip oldukları dünya ikiliydi ve bu ikili dünya mükemmel bir biçimde birbirini tamamlamaktaydı. Çünkü padişahın bir biçimde tebası olan askeri taifesinin asli işlerinin dışında edebiyatla meşgul olmaları hem örflerinin hem de makamlarının adeta bir gereğiydi. İleride de değinileceği üzere layiha yazmak gibi bir görevle birlikte divan inşa etmek de askeri sınıfın vazgeçilmez kimlik bulma yollarından biriydi. Bu bakımdan Osmanlı eliti edebiyata ve onun formlarına uzakta bir konumda değildi. Nesir yani düz yazı yanında şiirle de hemhal olmaklıkları, bir edebi gelenek olarak sembolik bir dil ile yaşamı izaha kalkışmaları, hayat metnine nüfuz ile yakından alakalıydı. Bugün uzmanlığın övülmesi nedeniyle pek anlaşılmaz gelse de bir elit hem savaş yapar hem meydan açar hem de beyitleri bünyad ederdi. Edebiyat alanındaki bu türlü beceriler, Osmanlı bürokrasisinin yetişmesi ve olgunlaşmasında önemli enstrümanlardı. Onun için ne klasik dönemde ne sonrasında ne de Avrupa ile sıkı ilişkilere rağmen modern öncesi devirde bu gelenekten uzaklaşılmadı.

Osmanlı ve Cumhuriyet elitleri için hiçbir zaman yabana atılacak bir saha şeklinde telakki edilmemiştir. Ancak bunca derinlikli çabalarla bir seviyeye getirilmişken Tanzimat ile vuku bulan kültür değiştirme üst kararı, düşünce üretme biçimini de yavaş ancak azimli bir biçimde edebiyata ya da edebiyattan doğan veya onunla ilişki içinde bulunan modern sahalara doğru yönlendirmiştir.

Hukuk, ilahiyat ve edebiyat

Osmanlı münevverleri kelamdan neşet eden usul çerçevesinde kendilerine sağlanmış tefekkür imkânlarıyla düşünüyor bunu da fıkıh denen hukuk-ilahiyat ikilisiyle teoloji konularında yapıyorlardı. Mukayeseli bir incelemeye girişilecek olursa başka kültürlerin de benzer mecraları oluşturduğu ve geliştirdiği görülebilecektir. Modern Batı toplumu da hukuk, ilahiyat alanlarına sanatı, edebiyatı ve deneysel bilim araştırmalarını ekleyerek düşünme üretimine yeni katkılar sunmuşlardır. Çeşitliliğin kendisi düşünmenin üretiminde bir avantaj sağladığı gibi esneklik ve yaygınlık imkânlarını da artırmıştır. Buna karşın Osmanlı deneyiminde bugüne değin geçen süreçte düşünme üretim biçimi hukuk ve teolojik alanların aleyhine bir şekilde daralarak edebiyat alanında sıkışıp kalmıştır. Elbette felsefe, uygulamalı bilim gibi başka formların kullanımından da bahsedilebilir. Ancak Batı ile olan ilk temastan bugüne dek edebiyatın etkiliği karşısında görülen yaygınlığı neredeyse hep bu alanda merkezileşmiştir. Sonuç olarak kaçınılmaz bir biçimde son dönem Osmanlı elitlerinden bugüne dek düşünce üretimi edebiyat alanına sıkışmış, üretim de mecburen bu alanın müntesipleri eliyle yürütülmüştür.

19. yüzyıldan sonra ilk önemli eserleri tercüme edenlerin kimler olduğu ayrıca düşünülmeye değer içeriktedir. Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa ve adları aşağıda anılacak olan paşalar ve diğer önde gelen devlet adamları klasik düşünme mecraları ile edebiyat arasındaki geçişin nasıl yapıldığına ilişkin müşahhas örnekler olarak son derece önemli figürlerdir. Nasihatname, layiha ve benzeri nesir örneklerinin uzunca bir geçiş dönemi telakki edildiğinde 19. yüzyılından sonraki edebiyat, yeni bir form olması yüzünden deneysel bir uygulama ve serbestlik sağlamıştır. Kuşkusuz ilgi çekici olması edebiyat biçimi olarak şiirin ve nesrin düşünceleri daha kolay, doğrudan aktarmaya müsait bir form haline dönüşmesinde gizlidir. Kaldı ki toplumun büyük bir çoğunluğu toplumsal yaşamı nedeniyle yakın bir çerçeve de çizmektedir.

Batı ile karşılaşma

Klasik yazılı kültürü temsil eden hukuk ve ilahiyat üzerinden ilerleyen düşüncenin ilk kez sözlü olana geri çekilişi Tanzimat’tan vuku buldu. Takvim-i Vekayi gazetesinde kendini bulan hal, düşüncenin edebiyat üzerinden ileride alacağı yolun tohumlarının atılmasıyla sonuçlandı. Radikal olmayan ilk örnekler Sadık Rıfat Paşa ve Mustafa Sami Efendi gibi bürokratik gelenek içinde yetişmiş devlet adamlarının edebiyat içerikli düşüncelerinde görülmeye başlandı. Vatan ve millet sembollerinde kendisini bulan fikirler hem Batı’ya karşı geliştirilen münasip entelektüel müdafaalar hem de politik mücadeleler için bir zeminin güçlendirilmesiyle kendini buldu. Sonrasındaysa hürriyet fikirleri içinde gözlenen yeni nesil düşünce akımları ilkin Yeni Osmanlılar Cemiyeti ile açıkça görünür oldu. Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Ebuzziya Tevfik ve bu kuşağın diğer mensupları dili ve düşünceyi mecburen bu mecraya doğru sevk ettiler. Aslında bu safhada bahsi edilenlerin Batı’daki eğitimleri ve yaşayışları üzerinden temasa geçtikleri Batılı roman formunu da dikkate almak icap etmektedir. Ancak bu durumun tali bir konum içerdiğinden başka bir yazının konusu olarak kendisine ayrılacak satırları bekleyecektir. Bununla birlikte bu döneme ilişkin en azından hukuk ve ilahiyat içerikli nispeten nitelikli girişimlere ismen değinmekle yetinilmelidir. Bu dönemde Mecelle çalışması, Gelenbevi’nin Abdünnafi Efendi tarafından yapılan çevirilerin, Cürcani’nin ve Mübarekşah’ın eserlerinin yeninden yayımlaması ve daha pek çok örnek olmuşsa da Batı ile yapılacak mücadelede hem cılız, hem yetersiz, hem niteliksiz ve dolayısıyla da hem de akim kalmıştır. Daha sonrasındaysa Meşrutiyet ve sonrasında mücadele mecrası olarak edebi biçimler, zihni meleke ve emek gerektiren yazı kültürünün bir formu haline dönüşmüş oldular. Herhalde bu ilk karşılaşma, bunun neticesinde fikri karşı gelme, siyasi ve iktisadi alanlardaki geri çekiliş kendisini yazıda da gösterdi ve edebiyat düşüncelerin üretildiği bir mecra, yayıldığı bir mahreç haline dönüştü. Sonrasında bu mecburiyet zamanla bir gelenek haline dönüştü. Böylece 19. yüzyıl sonrasındaki neredeyse tüm düşünceler kendilerini edebiyatla var olur bir niteliğe büründürdüler. Batı ile bu karşılaşma etkilerini hala sürdürmekte, hukuk, ilahiyat gibi köklü ve tarihi tefekkür mecraları geliştirilememektedir.

Mukayese ve eleştiri

Batı edebiyat dünyası içinde zamanla kök salmış bir review, diğer bir deyişle değerlendirme geleneğinin varlığına dikkat çekmek gerekir. Değerlendirme yapılırken başka örneklerle mukayesesi edebiyat eserini hem mantık örgüsü içerisinde hem dilim imkanları istikametinde hem de gelenek çerçevesinde denetlenmesini mümkün kılar. Modern anlamda Batı aklının bu keşfi, niteliği ve niceliği ne olursa olsun düşünceyi tahkim ile sonuçlanmıştır. Zira değerlendireme ve eleştiri son tahlilde bir meşvereti oluşturmuş bu da düşüncenin gelişimine olumlu katkılar sağlamıştır. Batı aklında, düşüncenin tüm formlarına ilişkin onlarca eleştiri okulu ortaya çıkmışken Türkiye’de edebiyatın eleştiriden yoksun kalması bu mecranın entelektüel müdahalenin uzağında konum almasına neden olmuştur. Mesela Nouvelles de la République des Lettres, The Sewanee Review, The Edinburgh Review ve The New York Review of Books, The Southwest Review, The Yale Review ve The New Yorker gibi değerlendirme dergileri 19. yüzyılda yayın hayatına başlamışlardır. Dolayısıyla bu tercihin kamusal onayla kendine yer bulması edebiyatta bir eleştiri ve değerlendirme anlayışının oluşmamasına yol açmıştır. Sürecin bu devinimi ise Türkiye’de üretilen düşüncenin eleştiriden uzakta bir konfor imkanı sağlaması yüzünden edebiyat alanının tercih edilmesine sebebiyet vermiştir. Sonuç olarak eleştiri en azından nefis için arzu edilir bir düşünsel faaliyet değildir ve fikri anlamda eleştiriden uzakta kalmak onu üreten bakımından hem tek hem özgün hem de ulaşılamaz kılmaktadır. Böylesi karmaşık ve simgesel bir duruş ise düşünceyi ulaşılamaz, dahası eleştirilemez bir konuma dönüştürmektedir. Türkiye’deki edebiyatın eleştiri ve değerlendirme imkanları ile dış etkilere açık olmaması onu güçlendirmemekte, sanılanın aksine kırılganlaştırmaktadır. Öyle olunca Türkiye’deki edebiyatta fikir üretenlerin nispeten bir konfor içinde hareket ettiklerini söylemek mümkün görünmektedir. Çünkü eleştiriyle düşünceler başka düşüncelerle karşı karşıya getirilip öncekiler eksik, gedik, doğru ya da yanlış gibi göreceli kavramlarla bir sınava tabi tutulamıyor, mukayese maruz bırakılamıyor.

Sonuç olarak Türkiye’de edebiyatın eleştiriden uzak olması, düşüncenin bu alan üzerinden ilerlemesine de bir şekilde yol açıyor. Bununla ilgili başka bir husus yahut kanıt ise değerlendirme dergilerinin olmaması, olanlarının da kendi epistemik birlikleri çerçevesinde övgüden ileriye gitmemesidir. Türkiye’deki edebiyat alanında bir eleştirinin olmadığını açıkça söylemek icap ediyor. Çünkü az önce de zikredildiği üzere bir eleştiri imkanı olarak tasavvur edilebilecek dergilerin bu görevi yerine getirmemeleri büyük bir eksikliktir. Keza eklektik bir anlayıştan uzakta, eleştiri altında derin övgü süreçlerinin hakim olduğu editoryal yakınlıklar da eleştiriyi mümkün kılamamaktadır. Böylesi bir devinim ise bilerek ya da bilmeyerek epistemik kooperatiflerin oluşmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla düşüncelerin de bu birliktelikler üzerinden ilerlemesi öncelikle eleştiri imkanını ortadan kaldırmakta ya da epistemik birlikteliğin kanonuna uygun olup olmama eleştirisinden geçmesi kafi görülmektedir. Elbette bu durumun oldukça makul kimi sebepleri bulunmaktadır. Edebiyatın dış etkilere açık olmaması, dıştan gelecek müdahalelere en kapalı olan alan bulunması bu sebeplerden bazıları sayılabilir. Çünkü misal olarak düşünce hukuk üzerinden ilerliyor olsa doğal bir şekilde dış etkilere daha açık olacaktır. Zira kuşkusuz hukukun edebiyata görece daha evrensel bir niteliği vardır; yahut coğrafyanın veya teolojinin geniş insan toplulukları ve kültürleri kapsaması nedeniyle eleştiri ve dış müdahaleye daha açık bir niteliği mevcuttur. Zira evrensellik niteliği geliştikçe bir düşünce tabii olarak daha çok kişinin ve fikrin etkisine açık kalacaktır. Bu da eleştiri alanının genişlemesine yol açacak ve test edilebilirliğiyle birlikte niteliği yükselecektir. Ancak Türkiye’deki edebiyat kimliği ve tabiatı gereği bunların tümünden uzakta korunaklı bir alanda ilerlemeye çalışmaktadır. Dolayısıyla bahsi edilen bu durum edebiyatın konforlu bir ortam üretmesine neden olmaktadır. 

Türkiye’de edebiyatın bu konforlu kimliğinin nitelik boyutunun dışında bir de nicelikli konforundan bahsedilebilir. Yukarıda da bir vesile ile zikredildiği üzere yeni bir fikir üretmek için donanım, laboratuvar ve benzer maddi ve manevi araçlara duyulan ihtiyaç Türkiye’de ya en az ya da hiç yok mesabesindedir. Dolayısıyla böylesine az imkan ve mesainin neticesinde üretimde bulunmak son derece kolay, arzu edilir bir şeydir.

Edebiyatçı ve eleştirmen kim?

Türkiye’de edebiyatın genel anlamda bir memurluk zihniyeti üzerinden ilerlediğini görmek mümkündür. Bu zihniyet zamanla değişim göstermiş olsa da eleştiriye yönelik bir atmosferin oluşmasına henüz yol açmamıştır. Zira edebiyat Tanzimat sonrasında kimi kez muhalif bir nitelik sahibi olmuşsa da son tahlilde resmi bir araç kimliğini sürekli sürdürmüştür. Çünkü Batılılaşma serüveninde neredeyse Batı’da devlet kurumuna muhalefet olarak ortaya çıkan ve gelenekselleşen kültürel, iktisadi ve bilimsel yenilikler Osmanlı Devleti’ne modernizmin taşıyıcısı olarak bizzat resmi görüşle ithal edilmişlerdir. Akademi, giyim-kuşam, tiyatro, edebiyat ve benzerleri bu yaklaşımla memleketin yaşamına girmişlerdir.

Devlet ya da müesses yapının koruması altında gelişen edebiyat dünyasının bu yüzden hem fikri üretimde hem de eleştiride nitelikli bir külliyat oluşturabilmesi mümkün görünemez.

Edebiyatın memur kimliği yüzünden, geçimlerini memurluktan kazananların yeni bir şey söyleyebilmeleri bu sebeple muhtemel değildir. Dolayısıyla yukarıda sayılan pek çok nedenden ötürü edebiyatın memurluk zihniyeti yüzünden devletçi bir hal alması da Türkiye’deki düşüncenin edebiyat üzerinden ilerlemesine imkan tanımaktadır. Zira hemen hemen modernizmin Osmanlı toplumunda kendisine taraftar bulmasıyla modern yaklaşımları benimseyen ve bunları topluma aktaranların da memurluk kisvelerini üstlerinde taşımaları, bunun resmi bir görev telakki edilmesine de kolaylıkla imkan sağlamıştır. Bu durumun da son derece makul gerekçelerinin başında edebiyatın bir modernleşme ya da modernleşmenin dışında devlete ait kararların yayılmasına hizmet etmesi gelmektedir. Batı ile karşı karşıya gelinmesinin sonrasında bazen organize bazen de kendi başına ilerleyen Batılılaşma çabaları edebiyatı temel araçlardan biri haline dönüştürmüştür. Böylece edebiyat ve edebiyatçıların omuzlarına bu dönüştürücü olma öncü rolleri yüklenmiştir. Böylece edebiyat ve düşünce üretiminin belirlenmiş sınırlar içerisinde yürütülmesine zımnen karar verilmiştir.

Sonuç

Klasik dönemde temel düşünme ve düşünceleri yayma biçimleri fıkıh ve ilahiyat iken dönemin zorunlulukları ve karşılıklı etkileşimlerle bu kabuller zamanla değişmiş, anılan alanların yerine edebiyata geçmiştir. Batı karşısındaki tepkisizlik, etkili bir cevap üretememe ve ne olduğunu anlayamama gibi nedenlerle edebiyat temel düşünme, düşünce üretme ve yayma biçimi haline gelmiştir. Zira eleştirinin olmaması, daha az mesai, daha az masraf ve daha az yatırım gibi cezbedici yanlar da tercihi kuvvetlendirmiştir. Ayrıca edebiyatın etkili nüfuz edebilme hassası onu çok kullanışlı ve faydalı bir araca da dönüştürmüştür. Ancak bu durum düşünme üretiminin ve yayımının ortalama bir seviyede kalmasına yol açmıştır.

Murat Çelik
(Serbestiyet, 01.03.2017)
* Yazı buraya kısaltılarak alınmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder