29 Mart 2017

Muhafazakârlar ısrarla kendilerini zehirliyorlar

Hasan Aksakal
Herkesçe kabul gören bir referans listesinin oluşmaması… Buradan ilerlersek; günümüzde Türk muhafazakârlığında ikon haline gelmiş veya sıklıkla temsil noktasında ifade edilen bazı isimlerin aslında muhafazakârlığı temsil etmediğini (dolaylı olarak) dile getiriyorsunuz. Bu durumu, muhafazakâr cenahta bir entelektüel noksanlığı veya “Türk Politik Kültüründe Romantizm” adlı çalışmanızdaki kavramdan mülhem entelektüel pusulasızlık olarak nitelendirebilir miyiz?

Entelektüel pusulasızlık sorunundan Türkiye’de hiçbir çevre münezzeh değil. Türkçülerin ve sosyalistlerin geçmişte, 1980 öncesinde daha köşeli, daha programatik okumalar yaptıkları, daha disipline edilmiş bir dünya görüşleri olduğunu söyleyebiliriz; türlü aptallıklarla, yasaklı kitaplarla, yasaklı kavramlarla kendilerini ses yalıtımlı birer balonun içine hapsetmiş olsalar da… Ancak muhafazakârlığın Türkiye’de bir Marx’ı, Lenin’i olmadığı gibi, bir Seyyid Kutup’u, bir Gaspıralı İsmail Bey’i, bir Gandhi’si, bir John Locke’u da hiç olmadı. Batı muhafazakârlığının en bilindik isimleri olan Edmund Burke, Justus Möser ya da Joseph de Maistre’ye de bizim muhafazakârlarımızda neredeyse hiç denk gelmeyiz.

Aslında beni cezbeden daha ilginç bir ayrıntı var. Türk muhafazakârlığının öncüsü kabul edilen sanat ve fikir insanları Oryantalizme karşı çıkarken Oryantalistleri sevdiler, onlardan alıntılar yaptılar. Batı’nın çöküşünden sevinç ve ümitle bahsederken ateistleri, nihilistleri, radikalleri kendilerine referans saydılar. Doğuya hiç teveccüh göstermedi, hiç gitmediler; giden bir Yahya Kemal oldu, o da diplomatik görevinin zoruyla ve bin bir şikayetle hemen çok sevdiği İstanbul’una döndü (Halide Edip’in sürgününü bu kapsamda saymıyorum). Aynı Yahya Kemal, bir yandan Osmanlı nostaljisi icra ederken, diğer yandan Bağdatlı olan Ahmet Haşim’e karşı küçümseyici bir tavırla “Arap” deyip durdu. Bir “konumlandırma sorunu” olduğu muhakkak. Bir de üstüne, kaybolmuş birinin önüne her gelenden medet umması misali, yön duygusunu yitirmiş gibi bir hâl var muhafazakârlarımızda… Bugün de devam ediyor bu. Kof bir Maveraünnehir edebiyatı yapan “Üsküdar entelleri” -evet böyle bir tip türedi- konuştukları kültür dünyasının haritasını veremez durumda.

Bunun sebebi, diğer birçok şeyle beraber, Türkiye’de ne yazık ki sistematik düşünce becerisini geliştiren derslerin eğitim sistemimizde yer bulamaması. Sistematik felsefe, felsefe tarihi, edebiyat kuramı, edebiyat tarihi, siyaset kuramı, siyasi düşünceler tarihi ve diğer hepsi… Maalesef lise seviyesinden doktora programlarına kadar bizi ele aldığımız bir konunun hem soy-kütüğü takip edilebilir bir biçimde tarihiyle hem de o konunun dünyanın başka yerlerinde nasıl yankı bulduğunu izlememizi mümkün kılabilecek bir biçimde coğrafyasıyla buluşturamayan bir eğitim tarzımız var. Bireysel merakı olanlar içinse, daha önce belirttiğim gibi, yine eğitimle alâkalı olan dil sorunumuz, kütüphane sorunumuz var. Araştırma yapmak isteyeni destekleyecek -ve sadece bilimsel motivasyonu olan- kurumlar oluşturamama sorunumuz var… Hâliyle, daha küresel boyutu olan konuların kökünü de dalını da alıp özümseyemediğimiz gibi, kendi yerel konularımızı, dertlerimizi, fikirlerimizi de dışarıya uzatamıyor; dilimizi, dimağımızı dünyalılaştıramıyoruz. Kitapta bahsettiğim gibi, modern Türk düşüncesinin kurucu babası sayılan Nâmık Kemal bile İngilizceye çevrilmemiş bugüne dek. Bu şartlar, muhatabı sadece Türk muhafazakârı, Türk İslamcısı ya da Türk solcusu olan fikir ya da sanat insanlarına “Ne satsam alıcısı çıkar” dedirtiyor. Zaten çoklu ve eleştirel düşünce kültüründen uzak bir insan kaynağımız da olunca, söze Türkiye’nin dünya liderliğinden girip Masonlara, Yahudilere, Tapınak Şövalyelerine, Amerikan emperyalizmine, bunlar da yetmeyince İngiliz derin devletine kadar her şeyi üç adımda nasıl geri bırakıldığımıza (geri kalmışlığımıza değil, geri bırakılmışlığımıza!) bağlayıveriyoruz. Eleştirel ve rasyonel düşüncenin sözünün pek dinlenmediği yerde aklı yormayan komplo teorileri kabul görür. Açık açık yazılmışın okunmadığı yerde tarihin gizlenen sırları; Osmanlı’nın, Ayasofya’nın, Kuran’ın şifreleri çok satar. İnsanları manipüle edip nefretle donatır durursunuz. Necip Fazıl gibi birçok kanaat önderinin anti-entelektüalizme yönelme sebebi toplumdaki bu “zahmetsizce bilme” ve “düşmanı kolayca bulma” temayülünü görmüş olmalarıdır.

Beni asıl rahatsız eden de bu kadar ayan beyan olan bu tavrı Türk muhafazakârlığının hâlâ tek bir eleştirel okumaya tâbi tutmamış olması… Bugünün 80 milyonluk Türkiye’sinde muhafazakârların muhafazakârlık hakkındaki referansı Beşir Ayvazoğlu, tarihçisi Mustafa Armağan olmamalıydı… Muhafazakârlar ısrarla kendilerini zehirliyorlar.

Hasan Aksakal
(SosyalBilimler.org söyleşisinden, 20.03.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.