27 Mart 2017

Şu an Türkiye’nin manevi damarları kesik, yok

Çözüm ne?

Olay gelip gelip bir yerde kilitleniyor maalesef. O da “geleneği” devirmeler… Bu açmaz çözülmediği sürece Türkiye’nin Doğu Anadolu sorunu, Türkiye’nin Kürt problemi, Türkiye’nin dinle ilgili pozisyonları her zaman sıkıntılı olacaktır. Türkiye’nin dinle ilgili pozisyonunun normalleşmesi, Türkiye’de etnisite algısının normalleşmesi “geleneğe” dönüşle olur.

Kutsallık bir problem Türkiye’de. Şu an Türkiye’deki anti-tradisyon, anti-maneviyat cepheyi ben hiçbir ülkede görmedim. Türkiye camilerinde siz maneviyat hissediyor musunuz bir Müslüman olarak? Bu çok ciddi bir sorundur. Kravatlı, takım elbiseli imam modeliyle, devlet memuru imam modeliyle siz insanların spiritüel ihtiyaçlarını karşılayamazsınız. İnsan eklemlenmek ister, insan bir üst merciye bağlanmak ister. Nuri Pakdil üstadın “Bağlanma” kitabını bu arada tavsiye ederim. Bağlanma’yı okusun herkes. İnsan bağlanmak ister ama modernist ilahiyatçı, “Niye bağlanıyorsun?” der. Kadın, kocasına bağlanmayacak. Koca, karısına bağlanmayacak. O zaman Allah’a da bağlanma, Peygambere de bağlanma. Öyle gider, şeytana kadar gider bu. Bu çok şeytani bir kafa yapısı. Bağlanmada bazı suistimaller olabilir. Her şeyde suistimal olabilir ama suistimal ihtimali var diye bağlanmayı yok sayamazsınız. Modernist ilahiyatçılar, Selefiler ve Kemalistler el birliğiyle Türkiye’nin maneviyatının köküne dinamit soktular. Zaten Türkiye’de bir ilahiyatçılar ve bir de Kemalistler pozitivisttir. Türkiye’nin maneviyatına en büyük darbedir bu. Türkiye’nin damarlarını kesmektir. Bir toplum maneviyatıyla ayakta durur. Buna siz hars deyin, ekin deyin, maneviyat deyin, ülkü deyin, referans deyin ne derseniz deyin, bunlar olmadan bir toplum ayakta duramaz. Şu an Türkiye’nin manevi damarları kesik, yok. Benim tabur imamım, ordu şeyhim vardı. Askerlik spiritüel bir olaydı. Sadece ele tüfek alarak yapılan bir şey değildi. Siz bunların kutsallığını soyutladınız. Bundan dolayı şu an Türkiye’nin en ciddi problemi kutsalın tanımlanması problemidir. Türkiye’de kutsal hâlâ bilinmiyor. Buna İslamcılar da, Müslümanım diyenler de dâhil. Anlatabiliyor muyum?

Hocam materyalist bir kafa yapımız var. Görmediğimiz, duymadığımız bir şeye inanamıyoruz. Dayatılan bir yaşam tarzı var ve bu yaşam tarzında da maneviyat yok. Maneviyatı, kutsallığı tekrar idame etmek için devlet aklının da bir şeyler yapması gerekiyor. Mesela siz bir yazınızda, “Tekkeler açılmalıdır ve ehl-i tarik bir Diyanet İşleri Başkanı olmak şartıyla Diyanet’e bağlanmalıdır.” diyorsunuz. Günümüzde bunun pratik bir karşılığı var mı sizce?

Evet, benim teklifim bu. Pratiği çok zor değil çözülür. Önce zihinlerde bir çözelim de pratiği hiç sorun değil. Osmanlı nasıl çözüyordu? “Gelenek” nasıl çözüyordu? “Gelenek”te bunların hepsi çözülmüştü. Hepsinin yeri vardı. Açarız bakarız, Meclis-i Meşayih diye bir şey var. Kuralları var, nizamnamesi var. Nasıl çözmüş gider bakarız, inceleriz oradan kopya çekeriz. Ben size Sibirya’dan veya Patagonya’dan örnek vermiyorum. Size sizden, kendi tarihinizden örnek veriyorum. Bu kadar yabancılaşma olmaz yahu… Bugün Bulgaristan kendi köklerine dönüyor. Yunanistan, Rusya kendi köklerine dönüyor. Biz de hâlâ kendi kökümüzden uzaklaşıyoruz.

Sizin sürekli söylediğiniz “Gelenekli düşünce ve kurumların ihyası”ndan bahsediyorsunuz galiba? 

Evet, odur. Türkiye’deki en büyük problemlerden bir tanesi de “Gelenek” kavramının anlaşılmaması zaten… 

Nedir gelenek? 

Özellikle modernist Selefilerin en darbe vurduğu şey gelenektir. Çünkü kendilerinin bir geleneği yok. Bugün birçok kuruluşun “since …” veyahut “…’den beri” diye etiketleri vardır. “Ooo 1890’dan beri kurulmuş bir pastaneden ben alışveriş yapmam, bunlar çok ilkel şeyler!” mi diyorsunuz. Özellikle bir şeyin geleneğinin oturabilmesi için uzun yılların geçmesi ve kaç nesil tecrübe edilmesi gerekir. Bugün Amerika FDA’i yani ilaç onaylama kuruluşu, piyasaya yeni çıkan bir ilacı 5–10 yıl denedikten sonra onaylıyor. Bugün çıktı yarın sabah onayladım. Hiçbir ilaç öyle onaylanmaz. Onun için şu an nevzuhur ilahiyatçıların, “Ben Kur’an’cıyım, ben şucuyum, ben bucuyum, o Hadis yok, bu Hadis yok, üç Muhammed beş Muhammed!” gibi söylemler hiçbir şey ifade etmiyor. Bu tarz kişiler tabi ki bu görüşleri söyleyebilirler yani hiç karşı değilim. 40 sene 50 sene denenirler, bakılırlar, tecrübe edilirler, ondan sonra beğenilirse gelenek hâline gelirler. Yoksa çöpe gider. Mevlana ise hâlâ konuşuyor...

Osmanlı nüfus cüzdanında; “Millet-i Osmaniyye’denim kavm-i Türk’denim” veyahut “Millet-i Osmaniyye’denim kavm-i Ekrad’danım” yazardı. Ecdadın bu bin yıllık tarzı oturmadığı sürece Türkiye’nin bu sorunu kalıcı olarak maalesef çözülemeyecektir. “Gelenek”ten kastettiğim şey de budur. Geleneksiz bir dinden de millet anlayışından da korkulur. Geleneği olmayan İslamcıdan da korkulur. Anlatabiliyor muyum? Yoksa tarihsel olarak geriye dönelim diye bir şeyi hiç kimse iddia edemez. Geçmiş geçmiştir, ama öz, yani bin yıllık geçmiş tecrübelerden oluşan prensipler düzeyi muhafaza edilmelidir. Bursa’da 1867’den beri faaliyette olan bir kebapçıda şu yazıyordu: Gelenek külleri saklamak değil ateşi canlı tutmaktır”. Kebapçı anlamış meseleyi bizimkiler anlamıyorlar hâlâ…

Mahmud Erol Kılıç
(YeniBirlik, 25.03.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.