28 Nisan 2017

Ne mutlu diğer ilklerden olanlara

August Landmesser
Son nefeste "Bunu saymıyorum ve bir şans daha istiyorum" diyemeyeceğimiz topu topu bir tek hayatımız var... Neden 'o ilkler'den olarak bu tek hak izzetsizce heba edilir?

Oysa tarihi sadece tahtakurusu gibi hayat sürenler yazmıyor... Ya da tarih onları anarken diğer 'ilkler' gibi ayrıcalıklı yere koymuyor...

26 yaşındaki August Landmesser de o kalabalığın içinde bir ilkti, hatta tekti... Hitler faşizminin güç gösterisi yaptığı o gemi indirme töreninde Nazi selâmı vermeyen ilk ve tekti... Selâma durmuş diğer on binler yok oldu ama bugün Landmesser'i biliyoruz...

İşgalcilere sıkılmış 'ilk kurşun'un sahibi Hasan Tahsin'i biliyoruz... Hem de çok iyi biliyoruz... Türk'ün tutunmak kavgasındaki millî mücadelecileri hain gösteren, uçkura göre fetvacı ilkleri de...

Firavun'a rağmen bebek Musa'ya sahip çıkan Asiye'yi bildiğimiz gibi... Hz. Ömer'e kılıç göstereni ismen bilmesek de rûhen bildiğimiz gibi...

İlk alkışlayan olmak yerine ilk "Senden büyük Allah var" demek... İlk keramet atfeden olmak yerine ilk adaleti hatırlatan olmak...

"Ne güzel buyurdunuz" diyen ilk olmak yerine yanlışa ilk yanlış diyenler arasına katılmak... "Fikirde hür, emirde robot" safsatası yerine "Fikrim varsa ben varım, fikrim yoksa ben yokum" diyebilmek...

Haksızlık bizim mahalleden kaynaklandığında, tek başına kalmak pahasına da olsa, o mahallenin hüküm sahiplerine karşı çıkıp mazlumun yanında ilk yer alan olmak... Hakkı başkası temsil ediyorsa, mahalle baskısından, taassuptan ve cahiliyeden korkmadan, 'atalar dini'ne esir düşmeden o hakkı sahibine teslim etmek...

Ne mutlu diğer ilklerden olanlara... Ne mutlu diğer ilklerin yanında ve yolunda saf tutanlara...

Servet Avcı
(Yeniçağ, 28.04.2017)

Sanatçı: Sahasının cengâveri


Sanat tarihinin takvim şeridi 564 sene önceki Türk unutkanlığından günümüze uzanır. 

Bu takvim boyunca çığır açan sanat yaklaşımının noksanlıkları verilen eserde sırıttığı halde açılan geçitten geçme kolaylığını kullanan sanatçı eseriyle maharet gösterdi sanıla geldi. Sanatçılardan birisi aşina olunan sanat dilinin hangi imkânlarının ihmal edildiğini fark ettirme uğruna takipçilerin nankör nazarlarından yara almağı göze aldı mı, ardından gelenin parsa toplama yolları daha kolay yürünür şekle girdi. “Bir medeniyet olgunluk dönemini çöküşe geçince yaşar”. Bu tarz aforizmalarla kendimizi avuturuz. İşin özü itibariyle mesaisini sanata hasreden herkes her devirde kendini insanlığın imdadına yetişmek için feda etti. Sanatçı ister edip, ister ressam, ister besteci olsun sanat dili ile ikrar edilebilenin sınırlarını zorlayarak kendine tahsis edilmiş yere ulaşmağa çabaladı.

Bu çaba hatırına sanatçılar aleyhine konuşmaktan imtina etmelidir. Bir sanatçıya sahasının cengâveri olması sebebiyle sanatçı dediğimizi hatırda tutmalıyız. Bizler samimi sanat takipçileri isek sanatın muhtevasının her hangi bir uzlaşı çerçevesine sığan bir anlam taşımadığı dikkatinden uzak kalamayız. Bizi tek ilgilendiren sanatçının bize ulaştıracağı ışık uğruna kendini yakma derdine düşüp düşmediği, bizi bayağı ve harcı âlem şeylere gönül eğdirme belâsından kurtarıp kurtarmadığıdır. Takvim şeridi boyunca Wagner’in veya Brahms’ın, Picasso’nun veya Matisse’in, Baudelaire’in veya Ziya Paşa’nın tarafını tutmak zorunda değiliz. Mecbur olduğumuz muktedirlere yaltaklananların kirlenmişliği bilincidir. Sanat takipçileri olarak temiz kalmamız için harama hile karıştıran günü kurtarıcılar safını, “sayyad-ı bî insaf” hizmetini terk etmemiz kifayet eder.

Katolik kilisesi kapılarını ardına kadar bir Luther şakirdi Bach’a açıyor. Açmayıp da ne yapsın? Bestelerine bir yandan çocuklarının nafakasını çıkarmağa çare, diğer yandan ibadet şevkine vesile olsun diye emek veren Bach medeniyetin klasisizme yer açmasının öncüsü bir Barok temsilcisi kabul edilir. Barok ’un kollarından birini Rokoko ’ya uzatmasının sebebi de belki Haendel’in Su Müziği diye bilinen süitlerini İngiltere Kralı I. George’un kendine karşı öfkesini teskin etmek için bestelemiş olmasıdır. Amellerin niyetlere göre oluşundan şüphe etmemize mahal yok.

İsmet Özel, 26 Nisan 2017
(Tamamı: İstiklâl Marşı Derneği)

27 Nisan 2017

Kendi kendinize aykırı düşün!


(…) Kendi kanılarımıza çok inandığımız için biri bizim dünya görüşümüze katılmadığında genellikle üç tip tepki veririz.

Tepki 1 “Cehalet varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiden düpedüz yoksundur işte. Bilseydi, bizimle aynı tarafta olurdu. Tek ihtiyacı olan biraz bilgilendirme. Siyasî aktivistler böyle düşünür, diğerlerinin öğretilerek iknâ edilebileceğine inanır.

Tepki 2 “Aptallık varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiye sahip ama beyni gelişmemiş, bu yüzden doğru sonuçları çıkaramıyor. Eblehin teki işte. Aptal” tüketicileri kendi kendilerinden korumak isteyen bürokratlarda bu tepki pek rağbet görür.

Tepki 3 “Fenalık varsayımı”: Karşımızdaki gerekli bilgiye sahip, bunları anlıyor ama kasıtlı olarak çatışmaya giriyor. Maksadı fena. Bir çok dindar, inanmayanlara bu şekilde davranır: Şeytana uymuş olabilir.

Sonuç: Hiçbir şey kendi kanılarımız kadar ikna edici değildir. Her ne pahasına olursa olsun onlara sadık kalırsanız, bu çok doğaldır, ama tehlikelidir de. İç görüş, kendi içimize bakış büyük ölçüde imalattır. Kendinize fazlasıyla çok fazlasıyla uzun süre güvenirseniz, uyanış o derece sert olabilir. Bu yüzden bir şeye ne kadar ikna olursanız, kendinize karşı o derece eleştirel olun. Akıllı bir insan olarak dogmalara ihtiyacınız yok. Kendi kendinize aykırı düşün! 

Rolf Dobelli, Hatasız Düşünme Sanatı
(NTV Yayınları, Çeviren: Itır Arda)

26 Nisan 2017

Hakikat ile sanallık


Yalın hakikat ile gerçek-dışılık arasındaki sınırın çözüldüğü ve bulanıklaştığı çılgınlık yüklü bir zamanda yaşamaktayız şimdi bizler. Televizyon dizilerinden bildiğimiz bir oyuncuyla gerçek hayatta herhangi bir yerde karşılaştığımızda bocalıyoruz. Niçin bocalıyoruz? Çünkü o oyuncunun gerçek kimliği ile televizyon dizisindeki rol kimliğini ayırt etmekte zorlanıyoruz. Hakikat ile sanallık sınırının bulanıklaşması işte böyle bir durumdur. Acayiplik ya da çılgınlık buradadır. O meşhur oyuncunun televizyon dizisinde rol yaptığını (oyun oynadığını) unutabiliyoruz. Unutmasak bile hakikat ile oyunu karıştırıyoruz. Edebiyat kuramcısı Todorov da aynı durumdan yakınmaktadır: “Bir rolü, o rolü üstlenen aktörün kendisiyle karıştırmamak gerekir.” İşte bütün bu bulanıklaşmalar bizde algı (idrak) karmaşasına yol açıyor. Böylelikle de anlamsızlık oluşuyor. Fransız düşünür Jean Baudrillardyararsızlık mantığı” demektedir bu anlamsızlığa ve anlamsızlığı şöyle izah etmektedir: “Günümüzde olaylar artık gerçekten olup bitmemektedir. Bunun nedeni canlı yayın adı altında gerçekleştirilen üretim ve dağıtımdır. Olaylar bu canlı yayın denilen boşluk içinde kaybolup gitmektedir.

Olayların gerçekten olup bitmemesi, Baudrillard’ın ifadesiyle, illüzyondur. Yani gözbağcılıktır ki sanallık dediğimiz muğlâklığa varıyoruz. Muğlâklık yani boşluk. Canlı yayının adı canlıdır fakat buradaki canlılık bir yanılsamadır. Sadece televizyon değil, internet ortamı da canlı yayındır. AVM’lerdeki veya şehir meydanlarındaki dev ekranlarda gördüğümüz ürün tanıtımları da birer gözbağcılıktan başka bir şey değildir. Adım başı her yerde karşımıza çıkan (gözlerimizin içine sokulan ve hatta başımıza kakılan) billboard dediğimiz reklâm panoları da böyledirler. Gündelik hayatımızda artık her şey tüketimi özendirme üzerine inşa edilmektedir. Öyle ki, tüketmeye yeterince gönüllü olmayanlar toplum içinde hor görülmektedir. Burada bir toplum baskısı söz konusudur. “Bu çağda otomobilsiz olmaz ki canım” türünden söylemleri hep işitiyoruz. İşte bu türden söylemler toplumsal baskıdır ve otomobilsiz bir ömür sürmek sanki imkânsızmış algısı oluşmuştur. İşbu algı aslında dayatmadır.

Tüketim kültürünün bir diğer çıkmazı da korku unsurudur. Şöyle ki: Herhangi bir reklâm kuşağını seyrettiğimizde şu türden korkutmalara maruz bırakılıyoruz: “Bizim firmamızın diş macununu kullanmayacak olursanız dişleriniz çürür.” Bir başka örnek: “Bizim ürettiğimiz bebek bezini kullanmayan ailelerin bebeklerinin popoları pişik içinde kalır.” İşte bütün bu reklâm sloganları birer korkutma taktiğidir. Oysaki insanlık on binlerce yıl boyunca otomobil veya diş fırçası kullanmaksızın varlıklarını sürdürmeyi başarmışlardır. Şüphesiz ki teknoloji de bir nimettir. Eski insanlar diş hekimliğinin şimdiki imkânlarından mahrum kaldıkları için dişleri apse yaptığında çok ıstırap çekmişlerdi. Teknoloji bizi pek çok sıkıntıdan kurtarmıştır. Veba gibi, kolera gibi bulaşıcı hastalıklardan kurtarmıştır. Ne var ki ileri veya yüksek teknolojinin o sınır tanımayan büyüleyiciliği bizleri acımasızca tutsak edinmiştir. Daha da ötesinde, laboratuvar ortamında birtakım virüsler üretilerek hiç tanımadığımız yeni salgın hastalıklar başımıza belâ edilmiştir. İnsanlığın karanlık geleceğini anlatan bilim-kurgu filmlerinin ana teması da teknolojinin baş döndürücü hegemonyasıdır. Eşyanın bendesi olmak dediğimiz o tehlikeli yerdeyiz artık. Akıllı robotların insanlara hükmettiği bilim-kurgu senaryolarını çoktan yaşamaya başladık bile. Çağımız insanı internet bağımlısı değil midir? İşte size eşyanın egemenliği! Bizler artık kendi irademizle hareket edemiyoruz. Sinema perdesindeki oyuncular gibiyiz. Bizlere dayatılan senaryoların figüranlarına dönüşüyoruz her geçen gün. Postmodern hayat işte kısaca böyle bir hayattır. Ve bizler bu karanlık hayatı konfor tutkusuyla kolayca, hiç sorgulamaksızın, neredeyse gönüllü olarak kabulleniyoruz.

İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor.

Metin Savaş

Mekanik yaşam

Resim: Edvard Munch
Eski zamanların insanlarına mahalle bakkalları nasıl tabii görünüyorduysa günümüzün insanlarına da AVM’ler o derece tabii görünüyor. Buradaki doğal görünüş bir saplantı veya kuruntudur ve açıktan açığa bir yanılsamadır. Çok çok öncesindeki çağlarda mahalle bakkalı bile yoktu, para yoktu, kurumsallaşmış pazar ekonomisi yoktu. Ya ne vardı? Yağma ve takas vardı. Bugün bizim (kendi algılarımıza kıyasla) ilkel dediğimiz eski çağların insanları yağmacılıkla ve takas yoluyla temel ihtiyaçlarını temin ediyorlardı. Bugün bize barbarlık şeklinde görünen yağmacılık eski çağların insanları indinde tabii bir hayat tarzıydı. Eski çağların insanları nasıl ki yağmacılığın doğru olup olmadığını sorgulamayı düşünemiyorlar idiyse günümüzün insanları da merkezinde AVM’lerin yer aldığı tüketim kültürünün doğrularını ve yanlışlarını hiç sorgulamıyorlar. AVM hayatı bizler için artık tabii bir yaşam tarzıdır. İşte bu doğallık yanılsaması bizleri köreltiyor ve tekdüze diyebileceğimiz mekanik bir yaşantıya sürüklüyor.

Çağımızın neredeyse bütün düşünürleri postmodern zamanların (önceki çağlara kıyasla) çok daha fazla gayrıtabii olduğunda hemfikirdirler. Her çağ kendi şartları içerisinde sorunludur ama postmodern zamanlar çok daha fazla problem içeriyor. Postmodern hayat tarzında doğallık daha azdır veya sanallık çok daha baskındır. İleri teknoloji biz insanları büyülüyor, insanlığımızı tırpanlıyor, gündelik hayatımızın doğallığını tehlikeli bir şekilde yanılsamalar âlemine boğuyor. Yanılsamalar âleminden kastımız sanallığın hükümranlığıdır. Sinema, radyo ve televizyon derken şimdi artık gündelik hayatımıza cep telefonu, tablet ve internet girmiştir. Facebook veya Twitter dediğimiz sosyal medya ile birlikte gündelik yaşantımız artık neredeyse büsbütün sanal bir âleme dönüşmüştür. O kadar ki, ileri teknoloji ortamında gerçek ile hayal birbirine çok fazla karışmıştır. Çok eski çağlarda mitolojik kavrayış ile gündelik hayatın gerçekliği nasıl birbirine bağlı idiyse günümüzde de ileri teknolojinin doğurduğu sanallık ile gündelik yaşantımızın gerçekleri iç içe geçmiştir. Buna şöyle bir örnek verelim: Ekran ve klavye başına oturduğumuzda sosyal medyada her gün görmeye alıştığımız bir arkadaşımızı birkaç gün göremez olduğumuzda endişeye kapılıyoruz. Acaba başına bir şey mi geldi diye tedirgin oluyoruz. Hâlbuki sosyal medya bir mecburiyet değildir. Facebook ya da Twitter ortamında her gün bulunmamız gerekmiyor. Ama işte sanallık bizim hayatımıza öylesine sinmiştir ki gerçek hayatta aylarca göremediğimiz bir dostumuz için endişelenmiyorken sosyal medyada birkaç gün görünmeyen bir arkadaşımızı merak ediyoruz. İleri teknolojinin büyüsü işte budur. Postmodern hayat işte böyle bir acayipliktir.

Metin Savaş

Tanburi Cemil Bey Derneği'nde Derya Türkan - Özer Özel konseri

25 Nisan 2017

Sebep sensin gönülde ihtilâle



Sebep sensin gönülde ihtilâle
Sürüklersin beni sonsuz melâle
Bilirsin müptelâyım ben ezelden
Belâyı âteşe belki hayâle

Senin cevrin senin zulmünle şâdım
N'için durun figân-ı şule zâdım
Benim sensin bu alemde muradım
Düşürsen de beni sonsuz melâle

Beste: Mustafa Nâfiz Irmak
Güfte: Râtip Aşir - Mustafa Nâfiz Irmak
Makam: Şevkefzâ

Solist: İbrahim Suat Erbay
Tanbur: Muhammed Enes Üstün
Kemençe: Emine Bostancı
Ney: Ahmet Altınkaynak
Yer: Tanburi Cemil Bey Derneği, Üsküdar

Vazgeçemediklerinin Toplamıdır İnsan: Yas, Melankoli, Depresyon

Son zamanlarda bir psikiyatr elinden çıkmış ve okuduğum en kuvvetli, gerçekçi, tutkulu kitap. Artık duygularımız politikadan ve güncelden bağımsız değil. Hastalıklarımız ve hatta ailevi görevlerimiz bile böyle. O yüzden çözümlerimiz sahici olmalı, romantik değil. Nostaljik akılla kuvvet kazanamayız. Ayakta kalmak için aklın da kalbin de en önce yaşama ve anlama sevgisiyle çalışması şart. Meraklısına... / Yağız Gönüler

Nereye dönse, ne yapsa vazgeçemediği ve bırakamadığı şeylerin toplamıdır insan. Onların içimizde birikmesidir varlığımızın esasını oluşturan. Kristaller halinde içimizde çökelmesi, yer etmesidir. En baştan bizi orada bekleyen, verili bir kimlikle, ‘fıtratımıza’ kayıtlı bir özle başlamayız hayata. (…) yüce bir gayretle adeta yoktan var ederek adım adım inşa ederiz kendimizi. Yaşadığımız bütün ayrılıkların, kayıpların ve hüsranların yasını tutarak, onlardan ve bozulan her ilişkiden, sevdiklerimizi inciten ve acıtan her şeyden kendimizi de sorumlu sayarak insan oluruz. Hiç terk etmeden. Her kayıpta, kaybettiğimiz kişi ya da şeyle özdeşleşerek. Onların gölgesini üstümüze düşüre düşüre kurarız benliğimizi. Varlığımızın en içinde, her birimizi vefasızlıktan ve kadir-kıymet bilmezlikten esirgeyen güçlü bir çekirdeği muhafaza ederek. (…) Teşekkür etmeyi ve minnet duymayı ta başta öğreniriz.

Travmaların üst üste geldiği, yoğun ve “kötü” duygularla hemhal olduğumuz zamanlardayız. Yas tutuyor veya daha kötüsü tutamıyor, hüzne boğuluyor, çaresizlik hissediyor, karşılaştığımız sevgisizlik ve nefret karşısında dehşete düşüyoruz. Duygular, geldiği gibi yaşanır elbette. Ama onlarla nasıl yaşayacağımız üzerine düşünmemiz gereken bir mesele.

Erdoğan Özmen, duygularla aklın, duygularla politikanın iki alakasız küre olmadığını gösteriyor bu kitabında da. Başta yas ve melankoli olmak üzere, duygu durumlarımız üzerine düşünüyor. Gayet yalın, kötülük ve iyilik üzerine düşünüyor aslında.

Yüzleştiği hüzne katılan bir üslupla, ama hem de tutkuyla, yaşam sevgisiyle yazılmış denemeler.

İletişim Yayınları, 1. baskı - Mart 2017 
263 sayfa, 23,50 TL

Yapamıyorsan kenara çekil


Vazifesi "dünyayı güzelleştirmek" olan insan, yapamadığı yerde kenara çekilmeyi bilse, doğanın güzelliği zaten her yeri ve her şeyi sarıyor.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

İnsandan insana giden yol


Sekiz aydır bu caddede işe gidip geliyorum” diye mırıldandı psikolog genç kız, “bugüne dek baş örtümden dolayı bir söz işitmemiştim. Halk oylamasından hemen sonraydı. Karşıdan karşıya geçerken bir kadın gözlerini gözlerime dikerek sert sert bakmaya başladı. Tam yanımdan geçerken, ‘her yerdesiniz, bir bitmediniz !’ diye tıslayarak yanımdan geçti.” Bir meslektaşım Cuma namazı çıkışında bir kavgaya tanık olmuş. Cuma namazından dağılan cemaatin içinden gençten birisi, cami çıkışında evet broşürlerinin dağıtılmasına itiraz etmiş ve “Burası Allah’ın evi, buraya siyaset karıştırmayın” şeklinde bir itirazda bulunmuş. Bunun üzerine aynı cemaatten daha yaşlı bir fert bağırıp çağırmaya başlamış, “Hepimiz Evetçiyiz, Hayır diyen teröristtir, sen terörist misin?” “Amcayı çok zor yatıştırdık” diyordu meslektaşım. Bu iki örnek, toplumsal gerginliğin dürtüsellik ile birleştiğinde sosyal dokuyu ne ölçüde tahrip edebileceğinin yakın zamanda yaşanmış örnekleri. O halde insandan insana giden yolu bir kez daha hatırlamanın tam sırası.

Öteki var olmadığında ben yokum. Gözüm karşımda bir nesne arıyor, insan dünyaya düşmekle bir ilişki arıyor. Tutunacak bir dal, uçurum aşağı kayıp düşmemek için bir tutamak. İlişki konuşmak demektir. Bebek gözleriyle konuşur, varlığının annenin gözlerinde yansımasını ister. İnsan iletişimi çok katmanlı bir yapı, duyguları iletmeye ve saklamaya yarar, yalan söylemeye yarar, gönül okşamaya ve kırmaya yarar. Ötekiyle doğru bir iletişime girme arzumuz onunla hemhal olabilmekle mümkündür ancak, onun var olma biçimine, dünya görüşüne nüfuz edebilmem ve onunla ortak bir anlam oluşturabilmem için onun dilini bilmeli, o dilden konuşabilmeliyim. Kendi kavramsal çatımı ona dayatmak yerine onun dilinde hünerli olmalıyım ki kendi arzu, tarafgirlik ve önermelerimi bir kenara bırakarak bir konuşma başlatabileyim. Kendimi bir bilmeme noktasına yerleştirerek başlamalıyım işe. Önce dinlemeyi öğrenmeliyim, her şeye hemen tepki vermek zorunda değilim. Bu ilk sessizlik bizi pek çok esaretten azat eder. Muhatabımı bütün insanlığı ve o insanlığın bütün karmaşıklığı içinde algılayabilmemledir ki onunla karşılıklı bir ilişki için ilk adımı atmış olurum. Derdim onun dünyasına girmek, onunla olmak, ikimizin de ‘ötekilerden biri’ olduğunu kabullenmek. Her birimiz bir başkasına ötekiyiz. Mavi gezegende her birimiz ötekine bağlı ve bağımlıyız. Bu yüzden insanlığımızın en derin katmanlarında sevgi ve sevebilme yeteneği yatar. Bir toplum evladını seven anne babalarla serpilip gelişir. Sevgiyi vermekle sevebilmeyi öğretir anne baba, sevmenin mümkün olabildiğini öğretir. İnsan daima yakınlık arayan bir varlık. İnsan ruhunun bugün yaşadığı büyük kriz sevebilme yeteneğimizin törpülenmesinde yatıyor. Dünyaya baktığımızda bir düşmanlar ordusu görüyor, masum tabiatı dahi ehlileştirmezsek canavarlaşacağını varsayıyoruz.

Kemal Sayar

Önce adam olmaya çalış!


Bir zamanlar ''muvaffakiyet'' diye bir sözcük kullanılırdı Türkçemizde. Nedense, şimdilerde pek iltifat görmüyor; zira eskimiş sayılıyor. Onun yerine ''başarı'' veya “başarılı olmak” ifadeleri daha revaçta. Her fırsatta karşımıza çıkan ''başarı'' sözcüğünün kısa bir zaman diliminde ''muvaffakiyet''in veya “muvaffak olmak” tabirinin yerini alması aslâ bir tesadüf değil.

Zihinde değişmeler olunca, çaresiz dilde de değişmeler oluyor. Dünyaya, olaylara bakışımız, ister istemez kullandığımız ''simge''leri de dönüştürüyor; öyle ki, ya eldekilerin içini boşaltıp onları yeni anlamlarla dolduruyor, ya da çok daha kullanışlı, elverişli yepyeni ''simge''ler üretiyor.

Niçin ''muvaffakiyet'' sözcüğünü ihmâl edip, yerine ''başarı'' sözcüğünü ikame ettik dersiniz?

Sırf eskimiş olduğu için veya telâffuzu güç olduğundan mı?

Hayır! Bilâkis bu sözcük, kökü/kökeni itibariyle zihnimizle/zihniyetimizle uyuşmadığı için onu bir köşeye fırlattık. Eskiyen, gerçekte sözcüğün kendisi değil, ait olduğu dünya idi; ''muvaffakiyet''in o dünyada işgal ettiği mevkî idi.

Dilerseniz, şu eski dostun, ''muvaffakiyet''in anlam dairesine biraz yaklaşalım; yakınında başka hangi tanışlar varmış, göz ucuyla bir seyredelim.

Kökü: ''vefk''. Hemen yanına ''vifak''ı da ekleyelim, lâzım olacak çünkü.

Önce eski bir âşina: ''tevafuk-muvafık''... Bir şeyin bir şeye muvafık olması (tevafuk), gerçekte onların birbirleriyle münasib/mütenasib olması demekti; iki şey birbirine denk gelirse, tesadüf ederse, birbirleriyle uyum içerisinde olursa, sonucun ''muvafık'' olduğu söylenirdi. (''Muvafakat''ı hatırlatmaya gerek var mı?)

Bir diğeri: ''ittifak''... Bu sözcük de aynı kökten gelir; “anlaşma, uyuşma”, hatta ''rastlantı'' demektir; ''müttefik'' de pek tabii ki “ittifak eden”...

Eh, bir de ''tevfik'' (“başarıya ermek” değil, “başarıya erdirmek”) tabiri vardı ki o dünyanın insanları, ellerindeki bütün gayret ve çabayı gösterdikten sonra, inançlarının gereği “tevfik Allah''tandır!” demeyi bir âdet ve itiyad hâline getirmişlerdi. Çünkü ''tevfik'' ve ''teveffuk'', kişinin kendi elinde değildi; gayret ve çaba tek başına yetmezdi; aksine bu bir nasip işiydi. Talibin nasibi varsa, yani taleb ettiği ile kendi arasında bir nisbet mevcutsa, vücuda gelirse, ancak o zaman, istediğinin olacağına, maksadına ulaşabileceğine inanırdı. Gayret, bu nisbeti meydana getiremezdi. Nisbeti olmadığı hâlde gayret edene “kifayetsiz muhteris” denirdi.

O insanlar nasiblerinin ne olduğunu, kendilerine münasib ve muvafık olanı gerçek anlamıyla bilemeyeceklerini bilirler, öyle inanırlardı. İyi bildikleri kötü, kötü bildikleri iyi çıkabilirdi. Tüm nisbetleri bilmek imkânsızdı. Bütünüyle nisbeti bilmek, her şeyi bilmekti.

Eskiler, bir şeyi isterler ve gayret edip, istedikleri şey ile aralarındaki nisbetin gerçekleşmesini umarlardı sadece. Onca gayretlerine rağmen, olmazsa, gerçekleşmezse, ''nasip değilmiş!” derler ve kendilerini üzmezlerdi. Her işin bir sahibi vardı. Tevfik O'ndandı. Başarıya erdirmek O'nun elindeydi. Dilerse olurdu, dilemezse olmazdı. Nisbetlerin Rabbi, her şeye bir nisbet (isim) vermiş, kullarını bu nisbete riayet etmekle, o nisbete muvafık hareket etmekle mükellef kılmıştı. Kısacası, nisbetlerin (âlemlerin) Rabbi, her ismini, bir nisbet hâlinde kullarına birer “rabb-i has” (ayn-ı sabite) olmak üzere tayin etmiş; diğer nisbetleriyse, gayretleri nisbetinde lütuf ve ihsan edeceğini bildirmişti.

''Muvaffakiyet'' demek, işte bu yüzden münasib olanın, yani nisbetin, tenasübün, münasebetin gerçekleşmesi (başarıya erdirilmek) demekti.

Peki ya başarı?

''Başarı'' sözcüğünün geçmişi uzun değil, kadîm dünyayı terkedişimizle yaşıt. Köküyse ''başarmak''tan, yani “baş'a erme”ye, “baş'a varma”ya, “baş olma"ya dayanıyor. Kısacası, ''başarı'' demek, “baş'a çıkmak”, “baş'a tırmanmak” demek.

Ey talib! Başarılı olma isteğinden ötürü seni kınadığımı düşünüp sukût-ı hayâle uğradığını yazıyorsun. “Baş(arılı) olmaya değmez” dediğim için üzülmüşsün.

Niçin? Ermediğin bir ''baş''a, çevrendekileri erdirmeyi bir marifet zannettiğin için.

Ey talib! Marifetin anahtarını, kaybettiğin yerde aramıyorsun; zira kendini aramıyorsun! Aradığın, sadece ''başarı''nın, ''baş"a ermenin, ''baş"a çıkmanın, ''baş'' olmanın anahtarı.

Peşinden koştuğun dünyanın senden yüzçevirmesinden yakınıyorsun. Peki ya yüzünü sana çevirirse, söyle bakalım, hâlin nice olur sanıyorsun?

Sen baş olmayı bırak, benim yaptığımı yap, önce adam olmaya çalış!

Dücane Cündioğlu

Ancak insan varsa sabah da vardır


Kadim dünyadan bu güne ‘aydınlık bir sabaha uyanmak’ düşüyle doludur insanlık. O sabah gelip çattığında adeta bütün kötülükler bitecek, acılar dinecek, dünyanın kanunu değişecektir. Çünkü sabah ışık olduğu kadar hayata büyük tutunuşudur insanoğlunun.

Veliliği yanında şairliği de bilinen Aziz Mahmut Hüdai’ye atfedilen bir menkıbede ‘ bir sabaha uyanmak’ düşüncesinin bizdeki özü de saklıdır. Aziz Mahmut Hüdai, sabah ezanını herkesten evvel okumak için can atarmış. Hatta önceden ve ağır ağır okunması gerektiğini istermiş. Kendisinin de bu ezanlardan birisini okuduğuna inanabiliriz. Bu hassasiyetini soran talebelerinden birisine aşağı yukarı şöyle söylemiş. "Gündüzün içinde her şey açıktır ve herhangi bir sıkıntıya düştüğünde insanın bir çare bulması daha mümkündür. Ama gecenin içinde öyle insanlar vardır ki acı, sıkıntı, ağrı, umutsuzluk ve kötü düşlerden kurtulmak için ne yapacaklarını bilemezler. Hasretle sabahı beklerler. Onların tek umutları sabahı müjdeleyecek olan ezan sesidir. İşte onlar için, belki de o tek bir kişi için acele etmek, erken davranmak gereklidir." Umudu, sabahla birleştiren buna benzer pek çok dolaylı anlatım bulunur eski kültürde. Doğu’nun, dönüp dolanıp ‘sabah vakti’ne atıf yapması sadece tarihsel tecrübesiyle değil zaman algısı ve onu içselleştirme yöntemiyle çok alakalıdır. "Işık doğudan gelir". Doğu bunca karanlık ve karmaşa içinde hala bu bilgi ve umutla ayakta kalır.

"Her gün yeniden doğarız bizden kim usanası" demiş Yunus Emre de. Türkçe’de gün kelimesi mesai saatlerini değil tam da güneşi ve onun meyvesi sabahı karşılar . Sabah, Arapçadan içimize çekilmiş sonra da kültürel tecrübenin içinde neredeyse Türkçeleşmiş bir kelimedir. Onun sadece bir anı değil birbiriyle çok ilişkili metaforlara bürünmesi, anlam katmanları edinmesi, kültürel tecrübenin şevk yanında yaratıcı hamlelerinden de gelir. Öyleyse ‘ bir sabaha uyanmak’ aynı zamanda, yeni, özgün, yaratıcı nice düşünceyi önermek demektir. Yoksa, ölü ve karanlık gecenin eşiti hatta efekti bir sabah olmaktan kurtulamaz hiçbir şey. Fecr-i kazip sabah değildir.

Sabah ile insan arasında güzel bir anlaşma var. Sabah geldiğinde insan bir kere daha bu anlaşmaya bağlılığını yeniler ve sabahın hakkını yerine getirir. Yola çıkar. "Yola çıkan için gün ışımıştır" demiş yine eskiler. Ve yola çıkan bu ışık içinde bilir ve bu bilişi ta içinden duyar ki, ‘bir sabaha uyanmak’ kaderi yaşamak değil o kaderin tam da kendisi, öznesi olmak anlamına gelir. İnsan sabahtır ebedi. Ancak insan varsa sabah da vardır.

Ömer Erdem

24 Nisan 2017

Mihrican mı değdi



Mihrican mı değdi gülün mü soldu
Gel ağlama garib bülbül ağlama
Felek baştan başa kimi güldürdü
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Şakı benim şeydâ bülbülüm şakı
Bu dünya kimseye kalır mı bâki
Sana da mı değdi feleğin oku
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Gonca gül açılır hâr ile geçer
Dertlilerin ömrü zâr ile geçer
Turabî biçare serinden geçer
Gel ağlama garib bülbül ağlama

Turabî

İşidin ey ulular


İşidin ey ulular, ahir zaman olusar,
Sağ Müselman seyrektir, o da güman olusar.

Danişmend okun tutmaz, derviş yolun gözetmez,
Bu halk öğüt işitmez, ne sarf zaman olusar.

Gitti beyler mürveti, binmişler birer atı,
Yediği yoksul eti, içtiği kan olusar.

Yani er gelmiş erden, elini çekmiş şerden,
Deccal kopusar yerden, ahir zaman olusar.

Aceb mahluk irişti, göz yummadan dirişti,
Helal haram karıştı, assı ziyan olusar.

Birbirin yavuz sanır, ettiğim kala sanır,
Yarın mahşer gününde, işi beyan olusar.

Ey Yunus imdi senin ışk ile geçsin günün,
Sevdiğin kişi senin, canına can olusar.

Yunus Emre

Organik derviş olmak



Elli küsur yıllık hayat tecrübemden hâsıl olan kanaate göre insanoğlunun azgınlık, sapkınlık, arsızlık, şımarıklık, dalkavukluk gibi tüm yozlukları bu âlemdeki varlık ve varoluşun “bugün var, yarın yok”tan ibaret olduğu hakikatini kasıtlı unutma iradesinden doğar. Bu iradenin temelinde ise dünyadan kâm alma muradı yatar. Fani hayat dünyevî nimetlerden azami oranda kâm alma muradına bağlanınca, insan bu murada ermek için her türlü ahlaksızlığı gayet tabii davranış gibi kodlar; hatta rezileti fazilet bile sayar. Kanaatimce, insanın olumlu anlamda insan/adam olması için en esaslı formül, organik/doğal dervişliktir.

Organik nitelemesi bahse konu dervişliğin kurumsal tasavvuf ve profesyonel sofuluktan bambaşka bir anlam içerdiğini belirtmek içindir. Profesyonel sofulukta, dinî değer ve kavramlar vesilesiyle devşirilen maddi-manevi sermayenin dünyevî yatırımlara dönüştürüldüğü iyi bilinmektedir. İnsanın azgınlık, arsızlık, şımarıklık gibi ahlâkî dertlerine deva olacağına inandığımız organik/doğal dervişlik ne “bir lokma bir hırka”cılık, ne âlemdeki diz boyu kötülük karşısında teolojik yalakalık ve ne de “leyse fi’l-imkân ebdeu mimmâ kân” (varolması mümkün âlemler içinde en iyisi ve en güzeli işbu âlemdir) mottosunda ifadesini bulan felsefî-tasavvufî polyannacılıktır.

Organik dervişlik, öncellikle insanın her daim “işte geldik gidiyoruz” duygusunu aklından/fikrinden çıkarmaması, dünyevî olan ve dünyada kalan cezbedici metalar karşısında şehvetini dizginleyebilmesi, ağzından su akmasını engelleyebilmesi, her hâlükârda perhizi bozmamayı başarabilmesidir. Kısacası, organik dervişlik, dünyaya mesafe koyabilmek, dünyevî olanın cazibesi karşısında tok gözlü olmayı başarabilmektir ki bunun İslam geleneğindeki özgün adı zühd ve zahitliktir.

Zahidlik, riyazet ve halvet adı altında insanın kendine eziyet etmesi, terk-i terk adı altında kendi varlığını sıfırlayıp silmesi ya da şikeftiyye diye anılan kimseler gibi mağaraya çekilip tam bir inziva halinde dünyadan el etek çekmesi değil, bilakis maddi/fiziki varlığıyla toplumsal hayatın içinde olduğu halde manevi/ruhi varlığıyla periferide kalmayı başarması, dolayısıyla aç kurt gibi dünya malına, makama, mevkiye saldırmak yerine fedakârlık, diğerkâmlık, kanaatkârlık gibi erdemlere ram olmasıdır. Hepsinden önemlisi de insanın hem Allah’la, hem insanlarla hukukunda ivazsız-garazsız ilişki kurmayı en temel ahlaki ödev saymasıdır. Bu vesileyle belirtmek gerekir ki Kant’ın “ödev ahlakı” ve “ahlak kanunu” kavramlaştırması özellikle teistik subjektivizmi savunan, yani “Allah, hırsızlık iyi deseydi çalıp çırpmak salih amel olurdu” demekle aşağı yukarı aynı kapıya çıkan teolojik ahlak nazariyelerinden çok daha ahlaklıdır.

Organik dervişlik, toplumsal düzlemdeki bunaltıcı gelişmeler ve refah seviyesindeki yükselişlerle koşut olarak ortaya çıkan çok yönlü anomaliler karşısında hissedilen bezginlik, bıkkınlık, usanmışlık gibi sıkıntılardan sıyrılıp başı serin, gönlü ferah tutmak için de çok iyi bir çaredir. Nitekim İslam tarihinde ön plana çıkan ilk zahitlik tecrübeleri de gerek Hz. Peygamber’in vefatından kısa bir süre sonra yaşanan ve ümmetin sinesinde çok derin yaralar açan Cemel, Sıffîn, Kerbela gibi trajik olaylar, gerek fetihler ve ganimetlerin artışıyla maddî refah seviyesindeki yükselişle birlikte dünyaya ram olmalar ve yozlaşmalara tepki olarak zuhur etmiştir. Hasen el-Basrî, Mâlik b. Dinar, Süfyan b. Uyeyne gibi şahsiyetler hem yozlaşmadan korunmanın, hem de dünyevileşmenin kirine pasına bulaşmamanın çaresini zahitlikte görmüş ve bu yüzden, Kafka’nın deyişiyle, “Huzur mu istiyorsun; az eşya, az insan” fehvasınca yaşamayı seçmişlerdir.

Organik derviş olabilmenin imkânı hakkında birkaç husus zikredilebilir. Birincisi, insanın kendini bildiği günden itibaren sabır, şükür, tevekkül, ihsan gibi kemal vasıflarıyla bezenmiş olmasıdır ki bu tür vasıflar toyluk çağında bile insanı “Allah dostu” kılabilir; ancak bidayetten itibaren bu tür kemal vasıflarıyla muttasıf olan insanlar pek nadirdir. İkincisi, hayatta derin acılar yaşamak ve bu acılar vesilesiyle olgunlaşmaktır. Üçüncüsü, uhrevi âlemin kapısından geri dönmekle eşdeğer bir musibet atlatmak ve bu sayede uslanmaktır. Dördüncüsü ise Azrail’le karşılaşmak ve son nefeste kaçınılmaz olarak doğal dervişlikte karar kılmaktır; lakin dervişlik uhrevi âlemde değil, bu dünyada hurdahaş olmadan önce lazımdır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk
(Karar, 22.04.2017)

Cem Sultan'ın nadir portreleri




Her içe kapanma büyük bir kuraklığa neden olur

Geçmişin hükümranlığının tayin edici rolü sebebiyle, şimdinin dünyasına hitap edebilecek bağımsız düşünceler geliştiremiyor, oluşturamıyoruz. Ancak bağımsız düşüncelerle içerik üretilebileceğinin farkında değiliz. Bağımlı her düşünce, paketlenmiş, kalıplaşmış, slogana dönüştürülmüş bir düşüncedir. Genç kuşaklar coşkulu olabilirler; ancak olgun kuşakların daha derinlikli, bütünsel bakışlara sahip olmaları gerekir. Olaylarla çok yakından ilgilenen ama fikirlerle ilgilenmeyen bir topluluk için, sağlıklı bir gelecek imkânı yoktur. Hangi nedene dayalı olursa olsun, kendi iradelerini başkalarının iradesine teslim eden topluluklar, kendi kendilerini köleleştirmiş olurlar.

Hangi gerekçeye dayalı olursa olsun, hiç bir içe kapanma savunulamaz, mazur görülemez. Her içe kapanma büyük bir kuraklığa neden olur. Kendi içine kapanan bir kültürün, tek tipli bir kültürün, kapalı ve tek başına yaşayan, yaşatılmak istenen bir kültürün, insanlığın dünyasına kazandırabileceği herhangi bir şey olamaz. İçe kapanmak, geçmişe kapanmak, insanlıkla konuşma ve iletişim kurma yetisini kaybetmekle sonuçlanır.

Atasoy Müftüoğlu

İslamcılık, kendi acısının tecrübesiyle başkalarının acılarını görebilmenin hareketiydi


Dil bize sorunlarımızı uygun bir üslupla konuşup çözümleyelim, ara bulucu ve hayra çağıranlardan olalım diye de verildi. Elbette türlü suretlerle daima canlı tutulan korkuları tanımlamadan bir rövanşa özgü kısır döngüden çıkılamaz.

Halk kendisine verilen hizmetin kıymetini biliyor, bu nedenle de adaletin tecellisi konusunda tedirginliğini ortaya koyuyor: Ne adına yaşandı bütün acılar ve şimdi hangi endişelerle tanımlanmakta…

İslamcılık, kendi acısının tecrübesiyle başkalarının acılarını görebilmenin hareketiydi. Sadece adil muamele, hakça paylaşım ve liyakat varsa, İslamcılığın hala etkili olduğundan söz edebiliriz. KHK’ler alanında yaşanan haksızlıklar bir an önce giderilmeli. Darbe girişiminin asli sorumluları konusunda kamuoyu vicdanını tatmin eden adımlar atılmazken pekala kandırıldıkları düşünülebilecek insanların ailece mağdur edilmesi, geleceğe dönük acıları çoğaltıyor.

Kaldı ki bunun bir de geçmişi var. KPSS sorularının çalınması yüzünden mağdur olan sayısız insan da bu hukuksuzluğun tamirini bekliyor.

Her oylama yeni bir başlangıç fırsatı anlamına geliyor. Bir muhasebe ve özeleştiri ortamı oluşuyor. Heder olmamasını dilerim.

Küresel sistem bizi un ufak ederek istikametini yenilemeye çalışıyor. Müslümanların temsil ettiği umut, bize ait olmayan silahların ateşlendiği, bize ait olmaması gereken kinlerin sergilendiği sahnelerde daha ne kadar tüketilecek? Barış için emek vermenin de cihad olduğunu ne zaman öğreneceğiz? Sahi, kim daha doğru bir şekilde İslamcı?

Cihan Aktaş

İnsanlar şehirlere, şehirler insanlara benziyor


Sezai Karakoç’un şiirlerinde ve yazılarında geçen bir beynelmilel hava vardır. Bu coğrafya-aşırı havaya, zaman-aşırı bir havayı da eklemeli. Orta Doğu’nun şehirleri onun satırlarında resm-i geçittedir. İslam şehirlerinin göz alıcı çağları da öyle. Sezai Karakoç’un, altmışların Türkiye’sinde bu sesi, bu duyarlığı nereden bulup çıkardığı bende hep merak konusuydu. Öyle ya, o vakitler Türkiye’nin başka İslam ülkeleriyle, İstanbul’un başka İslam şehirleriyle alakası hemen hiç yoktu. Kabul, bazı Mısırlı, Pakistanlı Müslüman düşünürlerden yapılan tek tük çeviriler vardı ama bunlar da kültürel ve felsefi olmaktan öte siyasi içeriklere sahipti. Sezai Karakoç ise, Orta Çağların Orta Doğu’sundan çekip çıkardığı bir sesi tekellüfsüz, öz malı gibi kullanıyor, cari İslamcı coğrafya tahayyülünü genişletiyordu. Bu sesi, bu bakışı nereden tevarüs etmişti? Hangi kaynakları okumuştu? Kimlerden etkilenmişti?

Bu sorunun elbette tek bir cevabı yok. Çünkü bir fikrin bir tek kökü olmaz, belki kökleri olur. Ama büyük şairin bu sesinin zamansızlığı ve bu sesi keşfedişi hakkındaki merakım, Maraş’ı, Antep’i ve Diyarbakır’ı görünce yatıştı. Diyarbakır’ın bileşenleri, yine Erganili olan Sezai Karakoç’un sesinin bileşenlerini hatırlatıyordu. Sezai Karakoç, Diyarbakır’dan Ankara’ya, Ankara’dan İstanbul’a çekilmiş bir hattı. Tarihin büyük işini henüz bitirmediği bir şehir gibiydi orası. Seküler bir dünyaya ait olamayacak kadar İslamdı. Halep’i, Kerkük’ü, Bağdat’ı görmeye, onu ya da Antep’i görmekle başlayabilirdiniz. Orta Doğu’nun bir sürü kadim dilinin ve lehçesinin işitildiği, benim için yepyeni seslerle dolu yerlerdi bu şehirler.

O seyahatte, Diyarbakır’ın merkezindeki bir otelin beşinci katında kalıyordum. Akşam sekiz civarında, caddeden bir ses gelmeye başladı. Melodik, ritimli bir şey okunuyordu aşağıda. Kürtçe bir şey. Aşağı indim. Otelin karşı kaldırımında onu gördüm. Taburesinde oturmuş, iki gözü de kör, yeleğinin yeşil takım elbisesini tamamladığı, başında siyah örme takkesiyle yaşlı bir adam. Kaldırımda oturmuş okuyordu. Kürtçe’nin içinden Kerbela, Fatıma, Hüseyin, Allah isimlerini seçebiliyordum. Kırk beş dakika kadar okudu, daha doğrusu terennüm etti. Gelen geçen üç beş kuruş koyuyordu önüne. Okuması bitince, toparlandı, yalnız ayrıldı. Ertesi gün yine geldi. Sonraki gün yine. Bu manzara benim büyüdüğüm yerlerde değil ama Halep’te, Lahor’da ya da Kahire’de rastlayacağınız bir şeydi. Büyük şairin mutfağına dair bir ifşayla karşılaşmış gibiydim.

Yani insanlar şehirlere, şehirler insanlara benziyor. İnsana dair bir keşif bizi o insanın şehrini keşfe, bir şehre dair bir bulgu bizi o şehrin insanına aşinalığa sevk ediyor.

Bir şehri tanımanın belki en güvenilmez yollarını memleketine yabancı gazetecinin, duygusuz bilimin, kavgacı gündelik siyasetin dili döşüyor. Şehirleri tanımaya türkülerden, çarşılardan, cami cemaatinden başlamak en iyisi. Hatta o şehri hiç görmemiş olan kör hafızlardan.

Ahmet Murat

23 Nisan'da (2017) çocuklara ne söylettiler?



Fethullah Gülen vasıtasıyla Türkiye'ye sokulan ve yayılan bozuk anlayış dokulara işlemiş. Devletin Fethullah Gülen Cemaati düşmanlığı da anlaşıldığı kadarıyla konjonktürel. Zihniyet her yere sirayet etmiş ve hatta hükmediyor. Bu çocuğumuz Başbakan Yardımcısı Tuğrul Türkeş'in faaliyetleri hakkında bilgi veriyor.

23 Nisan 2017

Cumhuriyeti bir çocuk gibi sevmek





Cumhuriyeti çocuk saflığıyla ve heyecanıyla sevebilmenin sonsuz güzelliği...

21 Nisan 2017

"Size medh ü sena edenin yüzüne toprak atın."


Peygamberimiz Aleyhisselam: "Allah vefalı dostluk kuranları sever" buyurmuştur.

Sezai Karakoç üstadımızla görüşmemiz 60 seneyi geçmiştir. Allah razı olsun. Düşüncelerini yaşayan bir şair ve mütefekkirdir. Yapmayacağınızı niye söylersiniz emrinden uzak duran ve yine zulme meyletmeme emrine hassasiyetle uyan; Allah'ı unutmayan ve unutturmamak için şiirleri ve eserleri olan, konuşmaları hep bu mihval üzere olan zamanımızın bir hak rehberidir.

Şahidi olduğum, üstadımızın tek bir üzüntüsü vardır. Şu anda bu üzüntü devam etmektedir. O da şudur: Kendi şiir ve sözlerini, makalelerini okuyan, fakat o fikirleri bir maske yapıp kendisi yaşamayan kimselerin olması.

Üstadım, güneş doğunca, yeryüzü aydınlanıyor, fakat orada gül de görülüyor, çamur da. Siz bir ışık nöbetini aldınız ve devam ettiriyorsunuz. Allah razı olsun.

Sezai Karakoç Bey'e sordum: O kadar toplantı, belgesel çekimi yapılıyor. Siz niye hiçbirine katılmıyorsunuz? Sezai Bey dedi ki; "Peygamberimiz Aleyhisselam'ın bir sözü var: Size medh ü sena edenin yüzüne toprak atın..."

Abdullah Işıklar
(1937-2017 Yılları Arasında Türkiye'yi Aydınlatanlar, sf. 225 - 226)

Paris Büyük Camii'nden fotoğraflar





Mudéjar (Müdeccen, İspanya Müslümanları) stilinde inşa edilmiş. Endülüs mimarîsine benzerliği bundan.

II. Hasan Camii


Kazablanka, Fas. İnsan bakmaya doyamıyor.

20 Nisan 2017

Âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz


Bugün klasik kelamın kalıpları içinde konuşup modern durumun karşımıza çıkardığı fikrî ve felsefî sorunlar yumağına asırlar öncesindeki cedellerden istimdatla cevap yetiştirmeye çalışan skolastik zihniyet insanın Tanrı, âlem ve hayatla ilgili büyük sorularını özgüven içinde tartışmak ve bu sorulara sadra şifa cevaplar bulmak için kendini paralamak yerine, dinî alanla ilgili hemen her geleneksel kabulü bir çırpıda dogmalaştırmayı, her bir kritik meseleyi etraflıca tartışmayı da ilhad göstergesi olarak kodlamayı tercih etmektedir. İşbu zihniyet böyle davranmakla bir taraftan belli bir tarihî-mezhebî yorumu bizatihi din ile özdeşleştirmekte, bir taraftan da kendince tek sahih dinî anlayışı muhafaza ettiğini düşünmektedir. Üstelik bu zihniyet kışkırtıcı hamasi söylemlerle sırf kendi mahallesinden devşirdiği, ardından yine hamasi söylemlerle endoktrine edip militanlaştırdığı bir “ergen kitlesi” marifetiyle İslam medeniyetini çok parlak bir geleceğe taşıyacağını vehmetmektedir. Oysa tarihî tecrübede farklı fikirler ve görüşler ne kadar zenginleşmiş ve özgür düşünce ortamında ne kadar fazla tartışılmışsa, İslam medeniyeti de o kadar gelişmiştir. Buna mukabil dinî düşünce ne kadar skolastikleşmiş ve zecrî tedbirlerle farklı görüşlerin önü ne kadar çok kesilmişse, medeniyet de o nispette fakirleşip inkıraz etmiştir.

Sözün özü, Allah’ın yahut Tanrı’nın ontolojik, epistemolojik, ahlâkî ve estetik ifade sistemlerimizin teşekkülünde fiilî sıfatlarıyla etkin rol oynayan aşkın ve içkin (evvel, âhir, zâhir, bâtın) bir varlık olduğu hakikatini ortaya koymakla mükellefiz. Ayrıca dünyanın bizden ve bizim mahalleden ibaret olmadığını kafamıza sokmak, kendi gettomuz ve vakumumuzdan çıkıp âlemde neler olup bittiğini anlamaya çalışmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de kendimize yeni bir dil ve dünya görüşü (ilm-i kelam) kurmak zorunda olduğumuzu artık kabullenmeliyiz. Bunun salt teolojik argümanlarla kurulamayacağını söylemek bile zaiddir. Daha açıkçası, yeni bir dil ve dünya görüşü kurma yolunda genel felsefeden tarih, bilim, ahlak ve tasavvuf felsefelerine, sosyolojiden antropoloji ve sosyal psikoloji gibi beşerî ilimlere kadar insanlığın müşterek ilmî ve entelektüel müktesebatının hemen her biriminden faydalanmamız gerektiği şüphesizdir. Ecdat, fetih, nizam-ı âlem, medrese nostaljileriyle kendimiz çalıp kendimiz söylemeye devam ettiğimiz takdirde, deizm gibi tehditler yakın gelecekte karabasan gibi üstümüze çökecektir.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

Güç başka insanların hayatında bir fark yaratabilmektir


Toplumlar en incinebilir ve güçsüz üyelerine nasıl davrandıklarıyla miyara vurulur. Bauman’ın, gelir adaletsizliğinin sonuçlarını açıklamak üzere başvurduğu analojideki gibi; köprüler, üzerlerinden geçen yükün ağırlığı tabliyelerin dayanabileceği gücün ortalamasını aştığı zaman çökmez; yük, tabliyelerden en zayıf olanın üstünden geçtiği anda yıkılır. Bu durumda köprü ayaklarının ortalama taşıma kuvveti pratikte hiçbir anlamı olmayan istatistiksel bir kurgudur. İçimizdeki güçsüz insanların ihtiyaçlarına dikkat kesilerek gücü iyi biçimlerde kullanabilir ve topluma kalıcı bir biçimde katkı sağlarız. ‘Güç başka insanların hayatında bir fark yaratabilmektir’ demiştik. İşte o başka insanlar, güçsüzlerdir. Garipler, ezilmişler, sessiz bırakılmışlar. Güçsüz bırakılmış insanlar sürekli bir çevre tehdidi ve ruhsal zorlanma altında yaşar, topluma katkı sağlamaktan aciz kalırlar. Toplumsal eşitsizliğin tali bir hasarı olarak şiddet ve suç, fakir muhitleri avlar. Çünkü yoksullar, en az dirençli parçası olarak bir elektrik devresinin sigortasıdır. İlk düşen onlardır ancak onlarla beraber gelecek de düşer. Yoksul çocuklar erişkinlere, okul idarecilerine ve başka yetke kaynaklarına daha az güvenir. Güçsüz hisseden insanlar daha az konuşur, daha az söz alır ve eyleme daha az geçer. Güçsüzlük, çevresel tehditlere karşı sürekli bir teyakkuz hali getirir beraberinde, güçsüzlüğün aslında değersizlik olduğu ve hayatların başka hayatlara nispetle daha önemsiz sayıldığı ön kabulünü besler. Endişe ve depresyon, fakirhaneleri iki kat daha çok yoklar. Spivak’ın “Madun Konuşabilir mi?” tartışmasıyla ifade ettiği üzere, güçlüler bir fırsat vermediği sürece madunun sesi indirgenmiş, asimile edilmiş, yani hiç duyulmamış olarak kalacaktır.

Güç tarafından baştan çıkarılmadan güçle nasıl başa çıkmalıyız? Öncelikle güç duygumuzu fark etmemiz gerekir. Güç; şöhret, para veya sosyal sınıfta saklı değil; güç iyilik için harekete geçebilmek gayesidir. Mütevazı olalım. Başkalarının saygısı hepimizin hoşuna gider ama kendi çabamıza âşık olmayalım, tam aksine kendimizi eleştirelim. Açık bir zihinle başka insanlardan gelebilecek eleştirileri kabul ve hatta teşvik edelim. Cömert olalım: Kaynak, zaman, para ve gücümüzü başkalarıyla paylaşmaktan çekinmeyelim. Verebilmekle sosyal ağlarımızdaki başka insanları da güçlendirir ve dünyada bir değişim yaratma imkânı buluruz. Başkalarını ne kadar güçlendirebiliyorsak, iyilik o kadar çoğalır. Saygı duyalım. Başkalarına duyduğumuz saygı onları yüceltir, güçlendirir. Bir toplumun bütün fertleri saygı ve haysiyeti hak eder. Çözümün bir parçası olalım. İnsanı alçaltan her şeye karşı duralım. Geçmişin ahlaki yanlışları yüzünden güçsüz düşmüşlere omuz verelim. Hayatın içinde sessiz devrimler yapalım. Herkesin kendisini az ya da çok güçlü hissettiği daha eşit bir toplum, iyilik yolunda daha muktedir bir toplumdur.

Kemal Sayar

"Karşı tarih" adamları


Karşı tarih” bir ideoloji değil, bir görme biçimidir. Geçmişe baktığında ne gördüğünle ilgilidir daha çok. Ama insan geçmişe başka, bugüne başka bakmaz. Kendi zamanını yekûnlaştıran biri zaten tarihin kurgulanışını sorgulamaz ve onda zalimce bir yan olduğunu aklının ucundan bile geçirmez. Aslında “karşı tarih”, kişinin gelecekte yok sayılmış bir özneye dönüşmemek için verdiği bir savaştır. Karşısında düzenli olarak yağlanıp işletilen bir yekûnlaştırma atölyesinin çalıştığının da farkındadır. Devletler, inançlar, şirket ruhları, takımdaşlıklar, hemşerilikler şu yalnız varlığa kucak açıp durmaktadır işte. Yıldızlı gök altında bir başına durmakta zorlanan herkes, kendisine uygun bir kuyu bularak tarihin işini kolaylaştırır. Geriye, “karşı tarih”in adamları kalır. Onlar gerçek yalavuzlardır; bazen bir dağ tekkesine çekilmiş, bazen bir kütüphaneye sığınmış, bazen adresi olmayan yolculuklara çıkmış, şu büyük anlatı değirmenine düşüp öğünmemek için her yolu denemişlerdir. Bana öyle geliyor ki Tanrı, tarihi yapıp sonra ona tapanlara değil de, şu yalavuzlara, şu “karşı tarih” adamlarına daha yakındır…

Ali Ayçil

"Biz buradayız ve ayaktayız. Sizleri bekliyoruz."


Sezai Bey kendisiyle ilgili televizyon çekimlerine, anma gecelerine katılmaz. Şan ve şöhret peşinde hiç olmamıştır. İstanbul'da Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı tarafından bir Sezai Karakoç gecesi tertiplendi. Salon hınca hınç doldu. Öyle ki, merdivenlerde bile oturanlar vardı. İstanbul'un her görüşten insanı oraya Sezai Bey için geldiler. Sezai Bey katılmadı. TRT belgesel çekerken de kendisi program çekimine katılmadı. Kültür Bakanlığı'nın verdiği plaket ve para ödülünü de, Cumhurbaşkanı'nın verdiği ödülü de almaya gitmedi. Kültür Bakanlığı'na, plaketimi PTT ile gönderin, parayı da ihtiyaç sahibi birine verin dedi.

Bana: "Sezai Bey sizi kırmaz, söyleyin de Cumhurbaşkanı'nın ödülünü almaya gelsin" dediler. Ben de Sezai Bey'e bana gelen talebi ilettim. O, bana şöyle bir bakarak: "Kalbime soracağım Abdullah" dedi. Fakat bakışlarından gitmeyeceğini anladım.

Sezai Bey bu tür faaliyetleri, kendisinin bazı çevrelere tarafmış gibi gösterilmek istenmesi olarak değerlendirir ve kimsenin tarafı olmadığını, kendi fikir kozasında yaşadığını belli etmek için bu tür faaliyetlere katılmaz. "Biz buradayız ve ayaktayız. Sizleri bekliyoruz" der.

Abdullah Işıklar
(1937-2017 Yılları Arasında Türkiye'yi Aydınlatanlar, sf. 231)

Aziz Nesin'in derviş babasına yazdığı şiir


Aziz Nesin'in bir Rufai dervişi olan babası Abdülaziz Efendi için yazdığı şiir:

Dünyaların en iyi babası benim babamdır
Düşmandır düşüncelerimiz
Dosttur ellerimiz
Dünyada tek elini öptüğüm
Babamdır
Kırkını geçtin adam olmadın der
Başım önümde dinlerim
Önünde tek baş eğdiğim babamdır
Sabahlara dek Kur'an okur
Anamın ruhuna
İnanır ona kavuşacağına
Bana gavur der
Diş bilemeden
Dünyada tek bağışladığı ben
Tek bağışladığım odur
Başım derde girdikçe bakar çocuklarıma
Bir türlü ölemiyorum der senin yüzünden
Çocuklar ortada kalacak
Ölemez kahrımdan benim
Yaşamak zorunda benim yüzümden
Gözlerindeki ateş bakışlarında söner
Tuttuğun altın olsun der
Çocukluğumu tek anlayan odur
Dünyaların en iyi babası benim babamdır

19 Nisan 2017

Günümüzde Müslümanların arasında da deizm yayılıyor

Modern ‘Deizm’ 16. yüzyıldan itibaren Batı’da tartışılmaya başlanır. Hıristiyanlığın ana metinlerindeki tahrifatlar, metinlerdeki anlatılanların doğruluğu hakkındaki kuşkular felsefi ve teolojik tartışmaları alevlendirir. Kilisenin kurumsallığı, katı din anlayışı, kilisenin ürettiği ruhbanlık dolayısıyla geleneksel inançlarda aşınma başlar. Hıristiyanlığın tek tip, tek düze baskıcılığı, dünyayı dünya gerçekliğinden farklı yorumlayışı aynı zamanda bu öğretilerden kopmayı da getirir. Kilisenin ürettiği Tanrı anlayışını reddeden ve bunun karşısına aklı koyan ve akılla dünyanın daha güzel inşa edilebileceğini savunan ‘Deizm’ kendini gösterir. Deizm, Din adamlarının ruhsal otoritesine karşı çıkar. Samuel Johnson sözlüğünde, ‘Deizm’i: “Tanrı’ya inanç, fakat dinsel imanın diğer tüm öğelerini reddetmek” olarak tanımlar. Batı’daki ‘Deizm’ aslında çok güçlü filozof ve düşünürler de çıkardı. Lord Herbert, Thomas Morgan, Descartes, Spinoza, Rousse, Voltaire, Immanuel Kant… İslam’da ruhban sınıfının olmaması, dinin katı bir kurumsal yapı öngörmemesi, dini otoritenin kilisedeki ve ruhbanlıktaki gibi tanımlanmaması ve dini hareket alanının sadece din adamlarına bırakılmaması, din ve dünya işlerinin uhrevi ve dünyevi olarak kesin sınırlarla ayrıştırılmamış olması, aklın ve ruhun dışlanmaması dolayısıyla Batı’daki gibi sert ‘Deizm’ düşüncesi görülmez. Yukarıda isimlerini saydığımız filozof ve âlimler dinsizlerin, ya ha Hıristiyan, Yahudi düşünürlerin İslam peygamberi ve nübüvvet hakkındaki eleştirilerine cevap verme amacındadırlar.

Günümüze geldiğimizde Müslümanların arasında da ‘Deizm’in yayılmakta olduğunu, ülkemizdeki gençlerin dine mesafeli yaklaştıklarını görebiliriz. Ahlaksızlaşan, yüzsüzleşen ve hayatta iyiliği, adaleti temsil etmesi gerekirken dini öğretilerin tam tersine kötülüğe, zulme evrildiğini görmek insanları İslam’a karşı soğutuyor. Dini ilkelerin sosyal hayatta, pratikte görünmemesi moral, motivasyon kaybına yol açıyor. İslam’ın özünden arındırılması, ruhunun yitmesi insanımızı da derinden yaralıyor. Ne yazık ki Batı’nın yüzlerce yıl önce yaşadığı dini, sosyal buhranı biz şimdilerde yaşıyoruz. Hem de daha zor şartlarda. İslam’ın ilk dönemlerinde ruhban sınıfının olmadığını belirtmiştik. Bugün meşruiyeti kendinden menkul cemaatler, tarikatlar ruhbanlık üretiyor. Beşinci sınıf teorilerle kitleler hipnozite ediliyor. Allah’ın, Peygamberin insanlara yüklemediği misyonlar, dini unvanlar çeşitli kurumlara ve kişilere etiketleniyor. Kriz dönemlerinde, sıkıntılarda insanların, Müslümanların yanında yer almaş gerekenler kurumların, statükoların yanında mevzileniyor. Bu zor dönemlerden, buhranlardan sağ çıkanlar da kendilerini Batı’da neşv-ü nema bulan ‘Deizm’in kucağına atıyor. Başkaca alternatif de yok zaten. Çünkü kötü kullanılan, dünyasal güce araç haline getirilen İslam insanları kucaklayacak sıcaklıktan, ruhtan, merhametten arındırılıyor. Batı’da kilise ve din adamları marifetiyle bozulan, tahrif edilen metinler dolayısıyla insanlar dinin alanından kaçıyor. Bizde ise bozulmamış, tahrife uğramamış kaynaklar ilim adamlarının, siyasetçilerin elinde oyuncağa döndürülüyor. Her iki dünya içinde düşünen, akıl eden namuslu bireyler için dinden kaçmak dışında bir alternatif bırakılmıyor. Evet, ‘Deizm’ Batı’da çok büyük filozof ve düşünür yetiştirdi ama bizde bunlar çapında kafalar da çıkmayacak…

Muaz Ergü

Mitolojilerle maskelenen modern yalanlar

Bugün dünyanın karşı karşıya bulunduğu uygarlık krizi ve ideolojik kriz, insanlığı bir kez daha sağcı/popülist zamanlara, süreçlere, dönemlere doğru sürüklüyor. Bizler, Müslümanlar olarak, ilahi varoluşun bütün insanlara aynı nitelikleri kazandırdığına, bütün insanların yeryüzünde aynı statü içinde konumlandırıldıklarına inanırız. İslam’a katılmak, Müslümanlara, topluma, hayata, tarihe, hayatın her alanına bir ahlak ve değer sistemi kazandırma sorumluluğu yükler. Sağcı/popülist zamanlarda, ulus-devlet çıkarları adına din’in araçsallaştırılması kabul edilemez. Algılarda ve ölçülerde yaşanan konjonktürel değişkenlikler, eleştirilmesi zorunlu büyük yanlışlardır.

Modern zamanlar boyunca İslam dünyası toplumları, bir yanda mitolojilerle maskelenen modern yalanlarla, bir diğer yanda da batınî spekülasyonlarla/hayallerle maskelenen yalanlarla, hayati sorunlardan, önceliklerden, ilgilerden, sorumluluklardan ve hakikatten uzaklaştırıldılar. Her iki durumda da zihin dünyamız anlamsız klişelerle işlevsiz hale getirildi. Büyük niteliklere yabancı ve sadece sayılara duyarlı bir zihniyet sebebiyle bu klişelerle hiç bir şekilde hesaplaşamıyoruz. Kendi zaaflarımız ve çelişkilerimiz yokmuş gibi davranarak, karşı karşıya bulunduğumuz bütün sorunları dış etkenlere bağlıyor, sömürgeleştirilebilir durumda olanların patolojilerini konuşmaya cesaret edemiyoruz.

Günümüzde, Müslümanlar olarak bizlerin, bütün insanlık için geçerli İslami değerleri gereği gibi savunamamak, temsil edememek, bu değerleri somutlaştırabilecek bir ahlaka ve iradeye sahip olamamak gibi çok hayati bir sorunumuz var. Bu değerlerin ulus-devlet, kabile ve milliyet bencilliklerine göre araçsallaştırılmaları, sınırlandırılmaları, İslami dayanışmayı imkansız kılıyor.

Atasoy Müftüoğlu

Neredeyse kendimizi hissetmiyoruz



Teknolojiyi, fikirlerimizi ve duygularımızı düşünürken bile paylaşarak kendimizi tanımlamak için kullanıyoruz. Önceleri şöyleydi: Bir şey hissediyorum, telefon edeceğim. Şimdi ise: Bir şeyler hissetmek istiyorum, bir mesaj atmam gerek. Bu yeni 'paylaşıyorum öyleyse varım' rejimindeki sorun bağlantımız olmadan kendimiz gibi hissetmiyor oluşumuz. Neredeyse kendimizi hissetmiyoruz. Sonra ne yapıyoruz? Daha fazla bağlanıyoruz. Ama bu süreç içinde, kendimizi yalıtılmış olmaya hazırlıyoruz.

Sherry Turkle

18 Nisan 2017

Türk olmak demek


Müslüman olmak için kelime-i şahadet getirmenin kifayet edişi kişinin Müslümanlığının değerine açıklık getirmez. Altın, gümüş değerinde Müslüman olmak var; nikel mesabesinde, teneke değerinde Müslüman olmak var. Türk olmak demek, gayr-ı Müslimlerin ölçülerine intibak eden bir Müslüman değil, bizatihi ölçüyü temsil eden Müslüman olmak manası taşır. Modern zamanlarda Müslüman olarak bizi hem dalaletten, hem ihanetten kurtaracak olan Türkleşmekten başkası değildir. Geride bıraktığımız XX. Hıristiyan asrında çoğu insana Allah’ın tayin ettiği şartları Allah’tan daha etkileyici bulan Müslümanlar taifesinden biri olmak; kadir-i mutlak olan Allah’a sığınmaktan daha cazip geldi. İtikadî sarsıntı tehlikesinden ötürü Müslüman olmağı Türk olmak takip etmelidir diyoruz. Yukarıda zikredileni tekrarda fayda var: Türk olmak için Rafızilikten ve itizalden sıyrılma, arınma zarureti vardır. Her iki hadisenin de vukuu hayatımızdaki nebatî ve hayvanî hususiyetleri kasten ihmal etmemizle mümkündür.

Kur’an ne şiirdir, ne de esatir-i evvelin. Şiirdir diyenler çıkış yolunu felsefede, esatir-i evvelindir diyenler matematikte arayanlar zümresine destek, kuvvet sağladı. Kâinatın ezeli, insan imkânlarının sonsuz olduğu mantığına hapsedilenler her şeyi Yaradan’ın insana haddini bildirmesinin bütün iktidarın ellerinden alınması anlamına geldiğini fark edenler kelâmullah kavramına açıktan ve gizliden savaş açtı. Buna mukabil maceradan ve vehimden salim kalmak isteyen herkes için Kur’an yegâne melce oldu. İman başka hiçbir şeye değil, hassaten kelâmullahın insandaki inikâsına taalluk eder.

İslâm, İman, İhsan sıralamasına rıza gösterenler sırat-ı müstakim değeriyle hemhâldır. Budur bir insanı kayırmanın bütün insanlığı kayırma anlamı taşıması ve yine budur bir insanın elinden insanlaşma imkânlarını almanın bütün insanlığı yok etme cürmü bilinişi.

İsmet Özel, 18 Nisan 2017
(Tamamı: İstiklâl Marşı Derneği)

Dünya sevgisini kalpten çıkarmak


(…) Karın ağrısından şikâyet eden bir hasta bunun ilacını kullandığı takdirde fayda görür, fakat baş ağrısının ilacını kullandığı takdirde hiçbir fayda görmez. Helâke sürükleyen cimriliği, yüz sene boyunca gündüzleri oruç tutmak ve geceleri namaz kılmak gideremez. Yine nefse ve hevâya uyma hastalığını, tendini beğenme hastalığını, çok Kur’an okuma, çok ilim elde etme, zikretme, ibadet etme tedavi etmez. Bunu ancak onu kalpten çıkarıp, onun zıddı olan tevazuyu kalbe yerleştirmek suretiyle tedavi edebilir.

Eğer, “ekmek mi üstün, yoksa su mu üstün?” diye sorulursa, buna “yerine göre ekmek, yerine göre su efdaldir” diye cevap verilir. Öyleyse malı hayır yolunda sarfederek şükretmek sâlih bir ameldir ki bununla kalpteki cimrilik giderilmiş olur. Çünkü bu yüzden dünya sevgisi kalpten çıkmış olur. Bu sayede kalp Allah’ı tanımaya ve O’nu sevmeye hazırlanmış olur. (…)

İbn Kayyım el-Cezviyye
(Sabredenler ve Şükredenler, İnsan Yayınları)

Ürettiğimiz gerçeklikten kaçış zor


Bugün ortaya çıkan sonuç, oyunun kuralları açısından ortadan bölünmüş bir ülkeyi bir ‘tek adam’ sistemine taşımak anlamına geliyor ve bunun sosyal, ekonomik ve siyasi tepkilerinin orta vadede olumsuz olacağı açık. Üstelik bu ortamda ekonomiden dış politikaya başarı elde edilmesi çok zorlaşacağı gibi, başarısızlıkların bütün yükü AK Parti’nin sırtına bindirilecek. Böyle bir sürecin sonunda 2019 seçimlerinin meclis çoğunluğu üreten bir oyla kazanılması da hayal olabilir…

Buna karşılık ‘hayır’ giderek bizzat muhafazakar kesimin zihninde kaçırılmış bir fırsat haline dönüşürse kimse şaşırmasın… Çünkü o durumda hem Türkiye hem de AK Parti için çok daha az sakıncalı ve yönetilebilir bir döneme imkan tanınabilecekti. Hükümet devam edecek, genel seçim 2019’da önceden saptandığı tarihte ve bir normalleşme sürecinin uzantısı olarak yaşanabilecek, hükümetin elinde demokratik niteliklere özen gösterilmiş yeni bir taslak üretme şansı kalacaktı. Şurası çok açık… Eğer AK Parti demokratik değerlere sahip çıkan bir taslakla halkın karşısına çıksaydı bugün en az yüzde 65 onay alırdı… Dolayısıyla bugün alınan ‘evet’, ileride alınabilecek olan yüksek oranlı ve meşruiyet açısından rahatlatıcı olan bir başka ‘evet’in önünü kesmiş oldu.

Gündelik siyasete fazla kapılmadan baktığımızda Türkiye’nin esas meselesinin yönetim sistemi değil, yönetim zihniyeti ve kültürü olduğunu bir kez daha görüyoruz… Ürettiğimiz gerçeklikten kaçış zor: Ekonomi patinajda, Kürt meselesi tıkanmış, hukuk devleti ilkeleri yıpranmış, Suriye’de yolun sonuna gelinmiş, uluslararası bütün aktörlerle mesafe açılmış, basın özgürlüğü daralmış… Bunların üzerine marifetmiş gibi kullanılan ayrıştırmacı dili, düşman üretimini ve hamaseti ekleyin.

Bizim asıl gerçeğimiz bu ve aynı zihniyet devam ettiği sürece hiçbir yönetim sistemi bunları iyiye götüremez. Doğru yönetim bilgili ve kişilikli kadrolara, demokratik karar mekanizmasına, delegasyon şaffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin benimsenmesine, liyakate ve nesnelliğe dayalı bir yönetme kültürünün yerleşmesine ve özeleştiri ortamına muhtaç. Bu haliyle getirilmek istenen taslağın ruhu ise maalesef aksi yönde…

Türkiye boşu boşuna hem bir yılını heba etti hem de gelecekte atabileceği doğru bir adımdan feragat etti. Üstelik sırf referandumu kazanma uğruna ileriki dönemi başarısızlığa sürükleyecek bir zafiyete de sebebiyet verildi. Değer miydi?

Etyen Mahçupyan

Birbirimizi anlama vaktidir


Tercihler çoğunlukla duygusal olduğu için bu referandumda siyasiler yine düşünceyi harekete geçirip ikna edecek söylemlerle değil, duygusal hitap biçimleriyle halkı etkilemeyeçalıştılar.

Seçim sonuçlarının bizim kadar ölüm-kalım mücadelesine dönüştüğü başka bir ülke var mıdır bilmiyorum. Bu niye böyle?

Kaybettiğine inanan kesimlerin adaletli temsil hakkından mahrum olacaklarına dair duydukları endişe belki de en büyük sebep. “Artık bizim borumuz ötecek”, “bundan böyle biz varız”, “gelirsek ne yapacağımızı göstereceğiz.”... gibi rövanşist ve üstünlerin gücüne dayalı söylemler kaybettiğini sanan (kaybeden de diyebilirsiniz) kesimi ister istemez savunmaya ve de savunma dili geliştirmeye sevk etmektedir.

Gerçekten yeni bir Türkiye idealinden bahsediliyorsa eski ve fersude geçmiş zaman alışkanlıklarından kurtulup mesnetli ve derinlikli bir tarih bilinci geliştirmek şarttır.

Referandumda çıkan sonuç bir şeyler söyleyen, konuşan ve yer yer ellerini şakaklarına koyup düşünen bir sonuçtur. Bu manzarayı halk organize etmiştir. Kırmadan dökmeden başarmıştır bunu. Şimdi bir teşehhüt miktarı durup düşünerek birbirimizi anlama vaktidir.

Hüseyin Akın

Keskin çizgilerle ayrışmış, kamplaşmış bir toplum fotoğrafı


Ak Parti'nin birkaç seçim döneminden beri bir gerilim stratejisi üzerinden kampanyayı yürüttüğü söylenebilir. Muhafazakar kesimin korku ve endişeleri üzerinden yürütülen seçim stratejisi uzun vadede sosyal dokuya zarar veren riskli bir yöntem. Bu yöntem kısa vadede seçim kazandırmış olabilir ancak birbiriyle diyaloğu olmayan, keskin çizgilerle ayrışmış, kamplaşmış bir toplum fotoğrafı veriyor. Muhafazakarların belli değer ve söylemler üzerinden tahkim edilmesi, belli kesimler için toparlayıcı olsa bile bütüne bakıldığında toplumu kamplaştırma riski mevcuttur. Kendini bu topraklara ait hissetmeyen kesimlerin hoşnutsuzluklar üzerinden ülkenin sosyolojisi ile oynayarak gerektiğinde azınlıkçı iktidarlara çanak tuttukları ortam göz önüne alındığında ortaya çıkan bu fotoğrafın anlamı daha iyi anlaşılır. Özellikle her eylemi dini bir dile yaslama, gerekçelendirme alışkanlığı bunun tipik örneğidir.

Yapılması gereken gerilim stratejisinin sürdürülmesi değil toplumsal kesimler arası farkın derinleşmesini engelleyecek bir dilin kurulmasıdır.

...

Ve asıl unutulan temel konu ise, duvara çarpan neoliberal ekonomik politikaların faturasını ödemek durumunda kalan geniş yığınların sorunları, sadece sosyal yardım politikalarına havale edilemeyecek kadar ciddiyet arz etmesidir. Siyaset sadece kimlik politikalarına indirgediğimizde asıl acıtan meseleyi gözden kaçırıyoruz. Yumuşatılması gereken sadece siyasal dil değil ekonomipolitikaların adalet, hakkaniyet, dürüstlük esaslı yürütülmesi gereğidir. 

Sonuçta referandum sonrası girilen süreç, öncesinden daha riskli, zor bir döneme işaret ediyor...

Akif Emre

13 Nisan 2017

Kendine kör bir insan dünyayı hangi berraklıkta görebilir?


İnsanları değiştirmek istiyoruz ancak onlar tarafından değiştirilme düşüncesi bizi dehşete düşürüyor. Bir misafiri kapıda karşılar karşılamaz onu soru yağmuruna tutarsanız bu nezaketsizlik addedilir, önce onu içeri alır hoşâmedî eder, sonra sohbete başlarsınız. Kendi öznelliğimizin, kendi duygularımızın farkında olmakla düşüncelerimizdeki katılık yerini esnekliğe bırakabilir.

Bir örnek vereyim: Geçtiğimiz haftayı Floransa’da Avrupa Psikiyatri Kongresi’nde geçirdim. Orada iki tanınmış bilim adamı bir oturumda münazara ediyor, biri sözgelimi ‘’esrar her ortamda yasaklanmalıdır’’ı savunuyor, diğeri ‘’yasaklar ilgiyi çoğaltır’’ı. Her ikisi de bilimsel kanıtlar sunuyor ve sonunda kimin haklı olduğuna izleyici karar veriyor. Jüri başkanı olan bilim adamı, tartışmalardan sonra, ‘’şimdi size beş dakika’’ dedi, ‘’bu beş dakikada karşıt görüşün ne denli haklı olduğunu savunacaksınız’’.

Çok eğitici ve adam edici, karşıt görüşü savunmak zorunda kalmak. İnsanın ideolojik keskinliklerini törpüleyecek bir deneyim. Bu egzersizi hayatın bizi kuvvetli taraftarlıklara zorladığı konularda deneyebiliriz. Bir tür hayal alıştırması, muarız saydığımız insanların neler düşünüyor ve hissedebiliyor olacağına dair bir temrin.

Başka hayatların tanığı olduğumuz kadar kendi hayatlarımızın da tanığıyız. Kendine kör bir insan dünyayı hangi berraklıkta görebilir? Gördüğümüz her şeyi kendi benliğimizin prizmasında kırıp döküp görüyorsak, benlik yanılsamasından başımızı kaldıramıyorsak, İlahi bilgiden uzağa düşmüşüz demektir. İçin için, asit gibi yanar o akıl. Ne kadar sahicisin, bir sor kendine. Görgü şahidi olduğun şu hayatın ne kadarını sen kendi iradenle yazdın, ne kadarı eline tutuşturulan repliklerden ibaret?

Kemal Sayar

Görünüşte zengin ve kalabalık, özünde yoksul ve yoksun


Temel tercihlerimizde isabetli olduğumuzu söylemekten uzağız; çünkü temel konuların hiçbirinde tercih yapabilecek idrak seviyesinde değiliz. Bu idraksizlik, bu kalbî körleşme, bu fikir daralması, bu tek boyutluluk, bu zihnî ve duygusal tembellik hali; şüphe yok ki bugünün insanının görünüşte zengin ve kalabalık, özünde yoksul ve yoksun hayatının bulabileceğimiz en gerçek sebebidir.

Kim olduğumuza, bizi 'Var Eden'in dışında birilerinin karar vermesine izin veriyoruz. Bizi kendi icatları olan hevâ ve heveslerle hamur ya da daha doğru deyişle çamur gibi yoğurmalarına izin veriyoruz. Bize; hayatımızı, vaktimizi, bedenimizi, zihnimizi ve kalbimizi ne ile meşgul edeceğimizi söylemelerine izin veriyoruz. Bizi birer kuklaya çevirmelerine ve iplerimizle istedikleri gibi oynamalarına izin veriyoruz. Ve ne yazık ki, bütün bunların sorgulamadan muaf birer alışkanlığa dönüşmesine de izin veriyoruz.

Yanlışlar, hatalar ve günahlar, vazgeçmesini bilen için paha biçilmez birer nimettir. Onlara, nedamet kapısını artık açılamaz hale getirecek kadar alışmanın sonuysa herhalde hüsrandan başka bir şey değil!

Keşke bilebilsem ve keşke bilebilsek!

Gökhan Özcan

12 Nisan 2017

Partilerimiz acaba gerçekten siyasi parti karakterine sahip midirler?


Kırk yıldan daha az demokrasi hayatımız, tam üç senelik de particiliğimiz olduğu halde tam on bir tane siyasi partimiz var. Bunca yoklukların arasında, İstanbul sokaklarındaki otobüsler kadar bol hale gelen partilerimiz acaba gerçekten siyasi parti karakterine sahip midirler? Yoksa az veya çok sürekli birer siyasi deneme, mevki-i iktidara doğru bir yürüyüş denemesi mahiyetinde kuruluşlar mıdır? Biz de olduğu gibi böyle herkesin kendi zevkine, sırf kendi şahsi partisini kurması doğru mudur ve böyle kuruluşlar tam manasıyla birer siyasi parti sayılırlar mı?

Siyasi Partilerin felsefi ve ideolojik temellere dayanan programları vardır. Bir partinin programında parlak, şatafatlı vaatlerin hiç yeri ve manası olmadığı gibi aklımıza geldiği tarzda “biz şunu yapacağız” demekle de parti programı meydana gelmez. Yapacağımız şeyler başta kabul ettiğimiz felsefi ve sosyal prensiplerin zaruri neticeleri olmalıdır; öyle ki başkaları da bizim prensiplerimizden mantıki ve zaruri yollardan giderek bizim çıkarmamış olduğumuz bir neticeyi çıkarabilmeli ve böyle bir gayenin tahakkukunu da bizden isteyebilmelidirler. Bir parti programının prensipleriyle bütün teferruatı ahenktar bir bütün halinde olmalı, en ufak bir tezat veya çelişme bulunmamalıdır.

Bir partinin düşünenleriyle yürütenleri ayrı olmalıdır. Parti asıl düşünenlerin doktrini, mahsulü olur. Bunlar, üniversitelerin elemanları ve çok kere hiç olmazsa az veya çok uzun bir zaman hareket adamı olmanın, devlet ve ikbalin zevkine kendilerini kaptırmamış adamlardır. Memleketçe namus ve irfanıyla tanınmış birkaç fikir adamının anlaşmasıyla meydana gelen bir partiye millet itimat edebilir. Bir partinin hareket adamları hayatın pratik planlarında veya milletin meclislerinde tesadüflerle tanınabilen ve kolaylıkla temin edilebilen unsurlardır. Bunların değerleri, kendilerine emanet edilen bir fikri, bir doktrini hakkıyla ve samimi olarak benimseyip benimsemeyişlerinde ve bunu gayeye doğru götürebilmek hususundaki kabiliyetlerinde aranır.

Bir parti doğmadan evvel o memlekette bir fikrin, parti halinde şekil alacak olan bir fikrin tarihi olmalıdır. Böyle bir fikrin zaman zaman hareket haline gelmek için kımıldayışları, emekleme denemeleri o milletin mazisinde görülmüş olmalıdır. Birdenbire şimşek çakması gibi ve hiç beklenmedik isim ve gayelerle partilerin kuruluşu, bunların ömürsüz birer heves denemesinden ibaret olduklarına alamettir. Sanki bir millet tarihinin akışı arasında gizli iradeler vardır. ‘Var olmak iradesi’ halinde zaman zaman yönelen bu ruhi değerler onların varlıklarının farkına varan bir mütefekkirin zihninde uzun müddet saltanat kurar. Böyle bir fikrin vücudu sonra cemiyete intikal eder. Böylece partiler, var olmak isteyen zaruretlerdir. Yoksa herhangi bir devirde bir veya birkaç kişinin zihninde doğuveren bir heves, bir temayül veya bir ihtiras eseri değillerdir.

Bir partinin gayesi, bir fikir ve davaya aynı hayat ve ihtiyaçlar devam ettikçe her zaman hizmet etmek, bir fikri böylece mütemadiyen tekâmül ettirmektir ve böyle bir fikir sistemine uygun, ona paralel hareketler sistemi ortaya koymaktır. Parti, düşman gemisine isabet edip onu batırdıktan sonra kendisinin de yok olup ortadan kalması tabii görülen bir torpil gibi değildir. Parti, fikirden ibaret kabzası içinde her zaman kullanılır değere sahip asla paslanmayan, kırılmayan bir kılıç gibidir. Gaye iktidar sandalyesi değil, parti doktrini muvaffakiyeti olunca gayeye ulaşmak için yabancı doktrinlerle muvazaa yapmak en hakiki tabiriyle gülünç, çok kere tam bir sahtekârlık olur.

Nihayet bir partinin şehitleri olur, fedakâr isimleri bulunur. Partinin şehitleri mutlaka kılıçla ölenler değildir. Bütün bir hayat boyunca kanaatini feda etmeyip mevki ve ikbale tenezzül etmeyerek devlet mevkiinden uzakta yaşamış, hep aynı karar ve kanaatle siyaset ve vicdan dünyasında zaman zaman dövüşmüş, devirlerin sefaletlerine nefsini terk etmemiş ve böylelikle tertemiz örnek bırakarak vatan topraklarına gömülmüş olanlar, kurulacak partilerin en büyük şehitleridir.

Nurettin Topçu, Siyasi Partiler, 17 Nisan 1948

Herkes kendi masalını yıkmalıdır


Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

İnsan yavrusu, uğradığı saldırıdan korunmak için önce en yakın çevresinin yardımından yararlanır. Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, ilk sığınaktır. Sonra derece derece başka korunma bölgelerine uğrar insanoğlu. Ailesi, dostları, kavmi ve belki bütün insanlık, bir tek insanın yüzyüze geldiği saldırılarda bazen bir zırh, bazen bir kalkan olarak kullandığı unsurlar sayılabilir.

İnsanların ilk nefesten son nefeslerine kadar süren savaşta kullandıkları korunma araçları ve silahlar sadece fizik varlıkları ile işe yaramaz, bir de bunların anlamları, değerleri dolayısıyla sahip oldukları bir güç vardır. İnsanların yaşama hakkı ve imkanı, fizik dünyanın kaçınılmaz zorlamaları yüzünden değil, düşünceler ve kabuller dünyasının gerekleri yüzünden doğar. Hiçbir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır diye “var” kabul etmez. Bir insan diğeri için var kılan, karşısındakinin kendisiyle kurduğu anlam bağıdır. Bu anlam bağı içinde bir başka insan, bize saldıranlardan biri veya uğradığımız saldırıda müttefiklerimizden biri olarak telakki ederiz. İşte bu noktada insan tekinin insan elinden çıkma kurumlarla ilişkisi önem kazanır. Toplum dediğimiz yapı içinde bizi fizik dünyanın saldırısından koruyacak anlam bağlarını esas kabul ederiz. Öyle ki korunmaya müstahak olmak, söz konusu anlam bağları içinde olmakla eş anlamlı hale gelir. İnsanlar insanlara belli anlam bağlarını koruma adına saldırır. Bu durumda insanlar, kendi kabulleri aracılığıyla meydana getirdikleri dünyayı, fizik dünyadan daha gerçek sayar hale gelirler. Giderek fizik dünya, bizim anlamlar ve değerler dünyamızın korunması ve devam edebilmesi için kullandığımız gereçlerden ötede bir önem taşımaz. Değerlerimiz uğruna ölür ve öldürürüz.

Dünyaya gelmekle uğradığımız saldırıdan bizi koruyan nesne ve kurumların bizimle ilişkisi tek yönlü değildir. Bizim savunmamıza imkan verdikleri gibi bize karşı birer saldırı unsuru haline de dönüşebilirler. Bizler onların bizi koruduğu alan içinde geliştirdiğimiz değerler muvacehesinde ilişkilerimizi yeniden düzenleme çabasına girişiriz. Artık bu yeniden düzenleme çabası, bizi, savunan ve saldıran konuma getirir. Ailenizi savunur, topluma saldırırsınız; dostlarınızı savunur, ailenize saldırırsınız. Bir toplum kuruluşu tarafından savunuluyor olmak, sizi bir başka toplum kuruluşuna saldırabilir konuma getirebilir. İnsanların hangi güç veya güçler tarafından savunulduklarını açıklıkla kavrayamayışları ve yine hangi güç veya güçlerin saldırıları altında kaldıklarını gerçekten bilemeyişleri onları karmakarışık muharebe biçimlerine, tanımadıkları savaş alanlarına sürükler. İnsanlar bir kör döğüşü içinde bulunduklarını gizliden gizliye sezer dururlar, ama hem doğar doğmaz karşılaştıkları saldırılar hem de kendilerine bu saldırıları göğüslemede yardımcı olan güçlerin bizatihi saldırgan tutumları her birini çok yıldırdığı için ilk ve asli çabalarından fazlasına el uzatamazlar: Yaşayabilmek, hayatta kalmak.


Yaşıyor, yani savaşıyor olmak her ne kadar insanın ilk, tek ve asli çabası olarak kalsa da insanlar kendilerini ister istemez buldukları bu çatışmanın kendilerince doğrulanır bir mahiyet kazanmasını arzu ederler. Zaten yapmak zorunda oldukları işi, itile kakıla değil, gönüllüce yapmak isterler. O yüzden yürüdükleri, ama rotası belli olmayan yolda karşılaştıkları her işaret, her bellilik onlara güven verir. Doğru yolda gittiklerine inanma telaşına kendilerini o kadar şiddetle kaptırmışlardır ki kuşatıldıkları anlam çemberinden işlerine gelen her adlandırmayı, her tanımı üzerinde fazla düşünmeksizin benimseyiverirler. Çünkü savaş sürmektedir ve ellerine geçirdikleri silahı veya kalkanı kullanmada biraz tereddüt gösterecek olurlarsa öldürücü bir darbe yemekten korkarlar.

Halbuki acelecilikleri yüzünden insanlar derinden arzuladıkları doğrulanmayı feda ederler. Yüzyüze geldikleri ilk anlam bölgesinden bazı adlandırmaları, bazı tanımları seçivermek onların elbette yaşama savaşını biraz daha uzatmalarını kolaylaştırır, ama iş hangi muharebeyi kabul etmede, hangi savaş alanını seçmedeyse durum farklıdır. Bu durumda yine karşımıza çıkan işaretleri hesaba katar, onların bize nasıl yardımcı olacağını düşünürüz. Durup düşünürüz. Artık bizim için ne pahasına olursa olsun yaşama savaşını devam ettirmek değil, bu savaşı tanıdığımız bir meydanda ve meşru saydığımız muharebe usulleriyle devam ettirmek önemlidir. Böylelikle alıp başımızı gitmek yerine, kendi yolumuzda yürümek tercihini yapmış oluruz.

Peki, niçin? Madem istesek de istemesek de savaşacağız ve madem bir şeylerin bizi sevkedip sürüklemesiyle bizim muharebe usûlünü, savaş meydanını seçmemiz arasında savaşın sonuçlanması bakımından hiçbir fark yok; niçin birinciyi değil de ikinciyi seçelim, neden bile isteye savaşa girelim ve neden saldırılan karşılamak üzere kendi yolumuzda yürümek tercihinde bulunalım? Bu sorunun cevabı yok. Daha doğrusu bu soru, cevabını içinde taşımaksızın sorulamayan türden. İnsanları böyle bir soruyu göze alanlarla, bu türden sorulan kendilerinden uzak tutmaya çalışanlar diye ikiye ayırmak bile mümkün. İnsanların çoğunluğu kendilerine sunulmuş anlama kalıplarını ve toplum tarafından geçerli sayılmış eyleyiş biçimlerini eleştirmeksizin benimserler. Bu kalıp ve biçimleri eleştirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünürler. Böyle insanlar bilinçli bir savaş yürütmezler, kendilerine özgü yolu aramazlar. Savaşın gereğini yerine getirirler ve üzerinde bulundukları yoldan giderler. Sorgusuz, sualsiz. Azınlıkta bulunan bazı insanlar ise savaşın gereğini yerine getirip getirmeme konusunda bir açıklığa varmak isterler. Yaşamak savaşmaya, savaşmak yaşamaya değer mi? Bu soru bir kez soruldu mu, artık cevaplandırılmış demektir. Çünkü “Ne için?” sorusu, onun bir şey için olması zorunluluğunu anlatır. Savaşı sorgulamayanlar onun neye değdiğini bilmeye de uzak kalacaklardır.


Ne var ki soruyu sormakla sağlanan uyanış, hep elde tutulabilen bir kazanç olmayabilir. Soruyu sorar, onun zımnî cevabını bazı sarih ifadelerle biçimlendirip güçlendirebiliriz. Niçin savaştığımızı bildiğimizi kabul ederiz. Bu belirgin kabul öyle noktalara varabilir ki bizler, böyle bilgiç bilginliğimiz içinde ilk sorduğumuz sorunun değerini kaybederiz. Soruyu sormuş ve sözde cevabı bulmuş biri olarak, kısa bir süre içinde, soruyu hiç sormamışların sürüsüne tekrar katılabiliriz. Esasen yaşadığımız hayat ilk soruyu sorma gücünü gösteren, bu cesareti kendinde bulan insanlar için hazırlanmış tuzaklarla dolu. Her bunalımlı (kritik) durumda, bizleri, o sorgulamayan insanların kendilerini içinde rahat hissettikleri masallar bekler. Her zaman düşünme yeteneğimizi dumura uğratmak, araştırma gücümüzü kırmak için uydurulmuş masallar vardır veya bazı isimler, yaftalar, sıfatlar kolayca bazı durumlara yakıştırılır. İnsanların çoğunluğu bu uydurma, yakıştırma işini kendi savaşının bir gereği olarak yerine getirir. Onlar bilinçsiz, uyku sersemi savaşlarını ancak kendi anlamadıkları kavramları herkes için anlaşılmaz kılmak suretiyle yürütebilirler. Ne zaman zor bir durumla, yalnızca düşüne düşüne anlayabileceğimiz, bazı araştırmalar yaparak açıklayabileceğimiz bir durumla karşılaşsak; birileri kalkıp buna kısa yoldan bir açıklama getirir, bazı kolay adlandırmalarda bulunur, bize bir masal kurar. Biz bu masallara kandığımız kadar insanlığımızı sıradanlaştırırız. İnsan olmanın özellikli vasıflarından uzaklaşırız. İnsanlığımızı hakkıyla yeniden ele geçirmemiz, insan olarak kendimize gelmemiz, ancak bize uyku veren bu türden masalların etkisinden sıyrılmakla başlayabilir.

Karşılaştığımız bunalımlı durumların her açıklamasına “bunların hepsi masal” deyip dirsek çeviremeyiz. Açıklama olarak bize sunulanların masal karakteri besbelli olsa bile onlara ilgi ile bakabiliriz. Masalların ilginç olmadıklarını kim ileri sürebilir? Masalı ilginç bulmak, incelemeye, ayrıştırmaya değer bulmak başka, masala inanmak yine başka. Bir masalın uyku verip vermediği biraz da bizim o masala avunmak, gerçekleri göğüslemekten kaçmak üzere yönelip yönelmediğimizle bağlantılı. Çünkü bunalımlı durumlar karşısında getirilen açıklamalar bilim alanında bile masal karakterli olabilirler. (Bilimin başlı başına koskocaman bir masal olmadığını kim söylemiş?) XVIII. ve XIX. yüzyıl fiziğinde bütün cisimlerin içine sinmiş bir eterin varlığına inanıldı. Fizikçiler XX. yüzyılda atomun varlığına inanmakla kalmadılar, bombasını bile yaptılar. Evet, patlayan masal!

Düşünmek adlandırmakla, adları öğrenmekle başlar. Adların yardımıyla kavramlara sahip oluruz. Kavramlarımızı düşüncemizi ilerletmede, bilgimizi artırmada ve açıklamalar getirerek meselelerimizi çözmede birer ilet, birer cihaz olarak kullanırız. Böylece belli tasavvurlara ulaşırız. Musavver dünyamız, gerçek dünyamızı anlaşılır kılmada bizim en büyük ve vazgeçilmez kazancımız sayılır. Adları bilmeseydik, kavramları kullanamasaydık ve tasavvurlar elde edemeseydik insan olamayacak, yeryüzündeki yaratıkların en şereflisi olma vasfını edinemeyecektik. Bizi kurtuluşa götüren düşüncemiz ve düşünmemizi mümkün kılan adlandırmalar, kavram ve tasavvurlar eğer yerli yerinde olmazlarsa bizim mahvımıza da sebep teşkil edebilirler. Yani bizi düşünemez, çarpık düşünceli veya düşüncenin ne olduğunu tanımayacak kadar kemikleşmiş kılabilirler. Gözümüzü açsın diye kullandığımız dil, gerçeklerin üzerini örtüp onları bize göstermez hale gelebilir. Dilin doğru ve yerli yerince kullanılması, elbet başarılması gereken bir görev olarak her birimizi beklemektedir; ama bu doğru düşünüp doğru eylememizin yeterli çabası değildir. Adlandırmalarımız, kavramlarımız ve tasavvurlarımız bizi o adlandırmaya, o kavrama ve o tasavvura götüren niyetlerle, şartlarla ve ortamla birlikte anlamlandırılabilirse önümüzde bizi çıkış yoluna götürebilecek bir yol açılabilir. Dil, bizim danışmanımızdır. Dile danışan kim ise dilin danıştığı da o kimsedir. Danışma tanışmaya dönüşünce gerçek parlar. Danışma bir danışıklılık haline gelirse herkesi yanıltan bir masal çıkar ortaya. Masalların en kötüsü de kendimiz hakkındaki masaldır. Herkes kendi masalını yıkmalıdır.

İsmet Özel
(Waldo Sen Neden Burada Değilsin, TİYO, sf. 9-14)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.