12 Nisan 2017

Herkes kendi masalını yıkmalıdır


Dünyaya gelmek, bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek, havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

İnsan yavrusu, uğradığı saldırıdan korunmak için önce en yakın çevresinin yardımından yararlanır. Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, ilk sığınaktır. Sonra derece derece başka korunma bölgelerine uğrar insanoğlu. Ailesi, dostları, kavmi ve belki bütün insanlık, bir tek insanın yüzyüze geldiği saldırılarda bazen bir zırh, bazen bir kalkan olarak kullandığı unsurlar sayılabilir.

İnsanların ilk nefesten son nefeslerine kadar süren savaşta kullandıkları korunma araçları ve silahlar sadece fizik varlıkları ile işe yaramaz, bir de bunların anlamları, değerleri dolayısıyla sahip oldukları bir güç vardır. İnsanların yaşama hakkı ve imkanı, fizik dünyanın kaçınılmaz zorlamaları yüzünden değil, düşünceler ve kabuller dünyasının gerekleri yüzünden doğar. Hiçbir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır diye “var” kabul etmez. Bir insan diğeri için var kılan, karşısındakinin kendisiyle kurduğu anlam bağıdır. Bu anlam bağı içinde bir başka insan, bize saldıranlardan biri veya uğradığımız saldırıda müttefiklerimizden biri olarak telakki ederiz. İşte bu noktada insan tekinin insan elinden çıkma kurumlarla ilişkisi önem kazanır. Toplum dediğimiz yapı içinde bizi fizik dünyanın saldırısından koruyacak anlam bağlarını esas kabul ederiz. Öyle ki korunmaya müstahak olmak, söz konusu anlam bağları içinde olmakla eş anlamlı hale gelir. İnsanlar insanlara belli anlam bağlarını koruma adına saldırır. Bu durumda insanlar, kendi kabulleri aracılığıyla meydana getirdikleri dünyayı, fizik dünyadan daha gerçek sayar hale gelirler. Giderek fizik dünya, bizim anlamlar ve değerler dünyamızın korunması ve devam edebilmesi için kullandığımız gereçlerden ötede bir önem taşımaz. Değerlerimiz uğruna ölür ve öldürürüz.

Dünyaya gelmekle uğradığımız saldırıdan bizi koruyan nesne ve kurumların bizimle ilişkisi tek yönlü değildir. Bizim savunmamıza imkan verdikleri gibi bize karşı birer saldırı unsuru haline de dönüşebilirler. Bizler onların bizi koruduğu alan içinde geliştirdiğimiz değerler muvacehesinde ilişkilerimizi yeniden düzenleme çabasına girişiriz. Artık bu yeniden düzenleme çabası, bizi, savunan ve saldıran konuma getirir. Ailenizi savunur, topluma saldırırsınız; dostlarınızı savunur, ailenize saldırırsınız. Bir toplum kuruluşu tarafından savunuluyor olmak, sizi bir başka toplum kuruluşuna saldırabilir konuma getirebilir. İnsanların hangi güç veya güçler tarafından savunulduklarını açıklıkla kavrayamayışları ve yine hangi güç veya güçlerin saldırıları altında kaldıklarını gerçekten bilemeyişleri onları karmakarışık muharebe biçimlerine, tanımadıkları savaş alanlarına sürükler. İnsanlar bir kör döğüşü içinde bulunduklarını gizliden gizliye sezer dururlar, ama hem doğar doğmaz karşılaştıkları saldırılar hem de kendilerine bu saldırıları göğüslemede yardımcı olan güçlerin bizatihi saldırgan tutumları her birini çok yıldırdığı için ilk ve asli çabalarından fazlasına el uzatamazlar: Yaşayabilmek, hayatta kalmak.


Yaşıyor, yani savaşıyor olmak her ne kadar insanın ilk, tek ve asli çabası olarak kalsa da insanlar kendilerini ister istemez buldukları bu çatışmanın kendilerince doğrulanır bir mahiyet kazanmasını arzu ederler. Zaten yapmak zorunda oldukları işi, itile kakıla değil, gönüllüce yapmak isterler. O yüzden yürüdükleri, ama rotası belli olmayan yolda karşılaştıkları her işaret, her bellilik onlara güven verir. Doğru yolda gittiklerine inanma telaşına kendilerini o kadar şiddetle kaptırmışlardır ki kuşatıldıkları anlam çemberinden işlerine gelen her adlandırmayı, her tanımı üzerinde fazla düşünmeksizin benimseyiverirler. Çünkü savaş sürmektedir ve ellerine geçirdikleri silahı veya kalkanı kullanmada biraz tereddüt gösterecek olurlarsa öldürücü bir darbe yemekten korkarlar.

Halbuki acelecilikleri yüzünden insanlar derinden arzuladıkları doğrulanmayı feda ederler. Yüzyüze geldikleri ilk anlam bölgesinden bazı adlandırmaları, bazı tanımları seçivermek onların elbette yaşama savaşını biraz daha uzatmalarını kolaylaştırır, ama iş hangi muharebeyi kabul etmede, hangi savaş alanını seçmedeyse durum farklıdır. Bu durumda yine karşımıza çıkan işaretleri hesaba katar, onların bize nasıl yardımcı olacağını düşünürüz. Durup düşünürüz. Artık bizim için ne pahasına olursa olsun yaşama savaşını devam ettirmek değil, bu savaşı tanıdığımız bir meydanda ve meşru saydığımız muharebe usulleriyle devam ettirmek önemlidir. Böylelikle alıp başımızı gitmek yerine, kendi yolumuzda yürümek tercihini yapmış oluruz.

Peki, niçin? Madem istesek de istemesek de savaşacağız ve madem bir şeylerin bizi sevkedip sürüklemesiyle bizim muharebe usûlünü, savaş meydanını seçmemiz arasında savaşın sonuçlanması bakımından hiçbir fark yok; niçin birinciyi değil de ikinciyi seçelim, neden bile isteye savaşa girelim ve neden saldırılan karşılamak üzere kendi yolumuzda yürümek tercihinde bulunalım? Bu sorunun cevabı yok. Daha doğrusu bu soru, cevabını içinde taşımaksızın sorulamayan türden. İnsanları böyle bir soruyu göze alanlarla, bu türden sorulan kendilerinden uzak tutmaya çalışanlar diye ikiye ayırmak bile mümkün. İnsanların çoğunluğu kendilerine sunulmuş anlama kalıplarını ve toplum tarafından geçerli sayılmış eyleyiş biçimlerini eleştirmeksizin benimserler. Bu kalıp ve biçimleri eleştirmeye güçlerinin yetmeyeceğini düşünürler. Böyle insanlar bilinçli bir savaş yürütmezler, kendilerine özgü yolu aramazlar. Savaşın gereğini yerine getirirler ve üzerinde bulundukları yoldan giderler. Sorgusuz, sualsiz. Azınlıkta bulunan bazı insanlar ise savaşın gereğini yerine getirip getirmeme konusunda bir açıklığa varmak isterler. Yaşamak savaşmaya, savaşmak yaşamaya değer mi? Bu soru bir kez soruldu mu, artık cevaplandırılmış demektir. Çünkü “Ne için?” sorusu, onun bir şey için olması zorunluluğunu anlatır. Savaşı sorgulamayanlar onun neye değdiğini bilmeye de uzak kalacaklardır.


Ne var ki soruyu sormakla sağlanan uyanış, hep elde tutulabilen bir kazanç olmayabilir. Soruyu sorar, onun zımnî cevabını bazı sarih ifadelerle biçimlendirip güçlendirebiliriz. Niçin savaştığımızı bildiğimizi kabul ederiz. Bu belirgin kabul öyle noktalara varabilir ki bizler, böyle bilgiç bilginliğimiz içinde ilk sorduğumuz sorunun değerini kaybederiz. Soruyu sormuş ve sözde cevabı bulmuş biri olarak, kısa bir süre içinde, soruyu hiç sormamışların sürüsüne tekrar katılabiliriz. Esasen yaşadığımız hayat ilk soruyu sorma gücünü gösteren, bu cesareti kendinde bulan insanlar için hazırlanmış tuzaklarla dolu. Her bunalımlı (kritik) durumda, bizleri, o sorgulamayan insanların kendilerini içinde rahat hissettikleri masallar bekler. Her zaman düşünme yeteneğimizi dumura uğratmak, araştırma gücümüzü kırmak için uydurulmuş masallar vardır veya bazı isimler, yaftalar, sıfatlar kolayca bazı durumlara yakıştırılır. İnsanların çoğunluğu bu uydurma, yakıştırma işini kendi savaşının bir gereği olarak yerine getirir. Onlar bilinçsiz, uyku sersemi savaşlarını ancak kendi anlamadıkları kavramları herkes için anlaşılmaz kılmak suretiyle yürütebilirler. Ne zaman zor bir durumla, yalnızca düşüne düşüne anlayabileceğimiz, bazı araştırmalar yaparak açıklayabileceğimiz bir durumla karşılaşsak; birileri kalkıp buna kısa yoldan bir açıklama getirir, bazı kolay adlandırmalarda bulunur, bize bir masal kurar. Biz bu masallara kandığımız kadar insanlığımızı sıradanlaştırırız. İnsan olmanın özellikli vasıflarından uzaklaşırız. İnsanlığımızı hakkıyla yeniden ele geçirmemiz, insan olarak kendimize gelmemiz, ancak bize uyku veren bu türden masalların etkisinden sıyrılmakla başlayabilir.

Karşılaştığımız bunalımlı durumların her açıklamasına “bunların hepsi masal” deyip dirsek çeviremeyiz. Açıklama olarak bize sunulanların masal karakteri besbelli olsa bile onlara ilgi ile bakabiliriz. Masalların ilginç olmadıklarını kim ileri sürebilir? Masalı ilginç bulmak, incelemeye, ayrıştırmaya değer bulmak başka, masala inanmak yine başka. Bir masalın uyku verip vermediği biraz da bizim o masala avunmak, gerçekleri göğüslemekten kaçmak üzere yönelip yönelmediğimizle bağlantılı. Çünkü bunalımlı durumlar karşısında getirilen açıklamalar bilim alanında bile masal karakterli olabilirler. (Bilimin başlı başına koskocaman bir masal olmadığını kim söylemiş?) XVIII. ve XIX. yüzyıl fiziğinde bütün cisimlerin içine sinmiş bir eterin varlığına inanıldı. Fizikçiler XX. yüzyılda atomun varlığına inanmakla kalmadılar, bombasını bile yaptılar. Evet, patlayan masal!

Düşünmek adlandırmakla, adları öğrenmekle başlar. Adların yardımıyla kavramlara sahip oluruz. Kavramlarımızı düşüncemizi ilerletmede, bilgimizi artırmada ve açıklamalar getirerek meselelerimizi çözmede birer ilet, birer cihaz olarak kullanırız. Böylece belli tasavvurlara ulaşırız. Musavver dünyamız, gerçek dünyamızı anlaşılır kılmada bizim en büyük ve vazgeçilmez kazancımız sayılır. Adları bilmeseydik, kavramları kullanamasaydık ve tasavvurlar elde edemeseydik insan olamayacak, yeryüzündeki yaratıkların en şereflisi olma vasfını edinemeyecektik. Bizi kurtuluşa götüren düşüncemiz ve düşünmemizi mümkün kılan adlandırmalar, kavram ve tasavvurlar eğer yerli yerinde olmazlarsa bizim mahvımıza da sebep teşkil edebilirler. Yani bizi düşünemez, çarpık düşünceli veya düşüncenin ne olduğunu tanımayacak kadar kemikleşmiş kılabilirler. Gözümüzü açsın diye kullandığımız dil, gerçeklerin üzerini örtüp onları bize göstermez hale gelebilir. Dilin doğru ve yerli yerince kullanılması, elbet başarılması gereken bir görev olarak her birimizi beklemektedir; ama bu doğru düşünüp doğru eylememizin yeterli çabası değildir. Adlandırmalarımız, kavramlarımız ve tasavvurlarımız bizi o adlandırmaya, o kavrama ve o tasavvura götüren niyetlerle, şartlarla ve ortamla birlikte anlamlandırılabilirse önümüzde bizi çıkış yoluna götürebilecek bir yol açılabilir. Dil, bizim danışmanımızdır. Dile danışan kim ise dilin danıştığı da o kimsedir. Danışma tanışmaya dönüşünce gerçek parlar. Danışma bir danışıklılık haline gelirse herkesi yanıltan bir masal çıkar ortaya. Masalların en kötüsü de kendimiz hakkındaki masaldır. Herkes kendi masalını yıkmalıdır.

İsmet Özel
(Waldo Sen Neden Burada Değilsin, TİYO, sf. 9-14)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.