24 Nisan 2017

İnsanlar şehirlere, şehirler insanlara benziyor


Sezai Karakoç’un şiirlerinde ve yazılarında geçen bir beynelmilel hava vardır. Bu coğrafya-aşırı havaya, zaman-aşırı bir havayı da eklemeli. Orta Doğu’nun şehirleri onun satırlarında resm-i geçittedir. İslam şehirlerinin göz alıcı çağları da öyle. Sezai Karakoç’un, altmışların Türkiye’sinde bu sesi, bu duyarlığı nereden bulup çıkardığı bende hep merak konusuydu. Öyle ya, o vakitler Türkiye’nin başka İslam ülkeleriyle, İstanbul’un başka İslam şehirleriyle alakası hemen hiç yoktu. Kabul, bazı Mısırlı, Pakistanlı Müslüman düşünürlerden yapılan tek tük çeviriler vardı ama bunlar da kültürel ve felsefi olmaktan öte siyasi içeriklere sahipti. Sezai Karakoç ise, Orta Çağların Orta Doğu’sundan çekip çıkardığı bir sesi tekellüfsüz, öz malı gibi kullanıyor, cari İslamcı coğrafya tahayyülünü genişletiyordu. Bu sesi, bu bakışı nereden tevarüs etmişti? Hangi kaynakları okumuştu? Kimlerden etkilenmişti?

Bu sorunun elbette tek bir cevabı yok. Çünkü bir fikrin bir tek kökü olmaz, belki kökleri olur. Ama büyük şairin bu sesinin zamansızlığı ve bu sesi keşfedişi hakkındaki merakım, Maraş’ı, Antep’i ve Diyarbakır’ı görünce yatıştı. Diyarbakır’ın bileşenleri, yine Erganili olan Sezai Karakoç’un sesinin bileşenlerini hatırlatıyordu. Sezai Karakoç, Diyarbakır’dan Ankara’ya, Ankara’dan İstanbul’a çekilmiş bir hattı. Tarihin büyük işini henüz bitirmediği bir şehir gibiydi orası. Seküler bir dünyaya ait olamayacak kadar İslamdı. Halep’i, Kerkük’ü, Bağdat’ı görmeye, onu ya da Antep’i görmekle başlayabilirdiniz. Orta Doğu’nun bir sürü kadim dilinin ve lehçesinin işitildiği, benim için yepyeni seslerle dolu yerlerdi bu şehirler.

O seyahatte, Diyarbakır’ın merkezindeki bir otelin beşinci katında kalıyordum. Akşam sekiz civarında, caddeden bir ses gelmeye başladı. Melodik, ritimli bir şey okunuyordu aşağıda. Kürtçe bir şey. Aşağı indim. Otelin karşı kaldırımında onu gördüm. Taburesinde oturmuş, iki gözü de kör, yeleğinin yeşil takım elbisesini tamamladığı, başında siyah örme takkesiyle yaşlı bir adam. Kaldırımda oturmuş okuyordu. Kürtçe’nin içinden Kerbela, Fatıma, Hüseyin, Allah isimlerini seçebiliyordum. Kırk beş dakika kadar okudu, daha doğrusu terennüm etti. Gelen geçen üç beş kuruş koyuyordu önüne. Okuması bitince, toparlandı, yalnız ayrıldı. Ertesi gün yine geldi. Sonraki gün yine. Bu manzara benim büyüdüğüm yerlerde değil ama Halep’te, Lahor’da ya da Kahire’de rastlayacağınız bir şeydi. Büyük şairin mutfağına dair bir ifşayla karşılaşmış gibiydim.

Yani insanlar şehirlere, şehirler insanlara benziyor. İnsana dair bir keşif bizi o insanın şehrini keşfe, bir şehre dair bir bulgu bizi o şehrin insanına aşinalığa sevk ediyor.

Bir şehri tanımanın belki en güvenilmez yollarını memleketine yabancı gazetecinin, duygusuz bilimin, kavgacı gündelik siyasetin dili döşüyor. Şehirleri tanımaya türkülerden, çarşılardan, cami cemaatinden başlamak en iyisi. Hatta o şehri hiç görmemiş olan kör hafızlardan.

Ahmet Murat

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.