11 Nisan 2017

Kıyafet balosu ile Osmanlı'nın mirasına sahip çıkılmaz


Strazburg'ta bir grup vatandaş Osmanlı kıyafetleri ile referandum için oy kullanmaya gelmiş. Fransa yasalarına saygılı yaşadıklarını ancak geçmişlerini, örf ve adetlerini de unutmadıklarını göstermek istediklerini ifade etmişler... Belli ki kıyafetlerin temsil ettiği ya da ona yükledikleri anlam üzerinden siyasi mesaj da vermek istemişler.

Avrupa'da yaşayan bir grup vatandaşın nostaljik öykünmesi olarak okuyup geçebilirdik normal şartlarda bu tavrı.

Ancak memlekette gittikçe artan çatışmacı iklim her kesimi kendi gerçekliğinden koparıyor. Yaşadığı gerçeklikten kopuş hali muhafazakâr kesimde zamanla anakronik tepkiye dönüşebiliyor.

Osmanlı'ya sahip çıkmak ile Osmanlı özlemi duymak, Osmanlı'yı taklit etmek arasında ince değil kalın bir çizgi var. Bu kalın çizginin bile fark edilemez hale gelmesinin toplumsal sonuçları ağır olabilir.

Adeta kıyafet balosu düzenlercesine Osmanlı kıyafetleri (hangi dönemin kıyafetleri diye sorulabilir) ile geçmişe sahip çıktığını düşünen, bunu bir misyon duygusu ile gösteriye dönüştüren zihnin gelenek algısı ciddi sorunlar içeriyor. Son yıllarda daha yaygınlaşan, özentili şekilde 'Osmanlı' ile başlayan işyeri levhaları, bozuk Türkçe ile hiçbir anlam ifade etmeyen ama Osmanlıca çağrışımı yapan terkipler bu öykünmeciliğin görünür örnekleri. Bu öykünmecilik hali, kendini geçmiş özlemi ve onunla kurduğu bağ üzerinden tanımlayarak bugüne taşımak 'geleneğin yeniden icat edilmesi'nden de farklı bir durum...

Tarihe sahip çıkmak tarihi dondurarak kutsamak değil elbette ki... İdeolojik olarak batıcı seçkinlerin toplumu tarihsizleştirme çabalarına karşı muhafazakâr tepkilerin anlaşılır bir yanı vardı. Bu anlamda bizim geçirdiğimiz modernleşme süreci modernliğin doğasında var olan tepkici, reaksiyoner özelliğini aşan bir toplum mühendisliğidir. Derin travmalara sebebiyet veren sancılı bir toplum mühendisliği...

Ne var ki muhafazakâr kitlenin çevreden merkeze yürüdüğü bir dönemde hala bu tür toplumsal ergenlik tepkileri veriyor olması tarihi anlama ve ilişki biçiminde sorunlu olduğuna işaret...

Batıcılığın siyasal bir projeye dönüşmesi ve toplumda yol açtığı travmaların etkisi anlaşılan bir süre daha devam edecek gibi görünüyor.

Toplumun aidiyeti anlamında tarih sadece bir tecrübe hülasasından ibaret değil. O tecrübenin bugüne yansıyan boyutu özgüven ve yarına dair olgunlaşmış bir gelecek vizyonudur.

Çatışmacı ortam keskinleştikçe muhafazakârlık da yaslandığını düşündüğü tarihi tecrübeyle uyuşmayan tepkiler veriyor. Tarih sadece belli bir toplumsal kesimin tekelinde değil elbette... Sağlıksız tarih okuması tüm kesimlerin zihin dünyasını rehin alıyor. Mesela batıcılık da sadece Cumhuriyet tarihi ile başlayan bir süreç değil.

Bu çerçevede hem gelenekten yana olanlar hem batıcıların tarihle ilişkileri anakroniktir. Mesela Cumhuriyet eliti, Cumhuriyeti kuran, milli mücadeleyi veren kadroların adeta 1923'te doğup bunca işi başarmış gibi bir tarihsiz biyografi sunarlar. Oysa o kadroların tümü Osmanlı eğitim sisteminin, toplumsal yapısının bir parçasıydılar. Tersinden Batıcı eltileri eleştirenler de sanki o kadrolar Osmanlı döneminde hiç yaşamamış, Osmanlı sisteminin ürünü olmaktan çok, gökten inmişler gibi yaklaşır.

Tarihi hem eleştirel hem de bir tecrübe birikimi olarak görmeyenler ya inkar yahut anakronik bir anlayışla tarih dışına düşerler.

İki taraflı her tür ortak değeri tartışmaya açan kamplaşmanın tarafları gerçeklikten koparmak gibi bir netice vereceği muhakkak.

Burada kritik soru Osmanlı'ya sahip çıkmaktan ne anlaşılması gerektiği sorusudur... Osmanlı, insanlık tarihinin son bin yıllık dönemin en önemli tecrübelerinden biridir. Böylesi bir tecrübeyi devralmak küçümsenecek bir birikim değildir. Osmanlı'yı sadece Viyana kapılarına dayanan bir güç olarak algılamak adeta bozgunda fetih düşü görmeye benzer. Evet, bin yıl içinde Orta Asya'dan Avrupa'ya kadar imparatorluk çapında varlık gösterebilen devlet sayısı bir elin parmakları kadardır. Ve bunun mirasına sahip olmak ayrıcalıktır. Batıcıların inkâr politikalarıyla içine düştükleri komplekse hiç gerek yok.

Ancak Osmanlı'ya sahip çıkmak adına onu dondurup bugüne taşımanın da âlemi yok.

Kıyafet balosu ile Osmanlı'nın mirasına sahip çıkılmaz... Eğer Osmanlı medeniyeti diye bir birikim varsa bunun sanatta, estetikte, ahlakta yansımalarına bakmak gerekir. Osmanlı'nın mirasına sahip olmak onu var kılan değerler sisteminin bugün için ne anlama geldiğini kavramakla mümkün… Aksi takdirde Osmanlılık adına büyük bir geçmişi karikatürleştirmiş olursunuz...

İnsani ölçekten ve estetik değerden uzak binalar, restore etmekten bile aciz olduğumuz mimari eserlerle övünmek yetmez. Sinan'ın ortaya koyduğu şaheserleri aynen kopya etmek de büyük ustanın mirasına sahip çıkmak değildir. Vahşi kapitalizm dönemini hatırlatır biçimde rant ekonomisinin ihtiraslarına teslim olmuş betonlaşmış şehirler, estetik ve insani ölçekten mahrum binalarla Osmanlı'ya hiç sahip çıkılmaz. Eğer varsa Osmanlı mirası onu mümkün kılan değerleri bugüne söyletebilmektir.

Bu anakronik gerçeklikten kopuş hali sadece mimari estetik konusuyla sınırlı değil. Siyasal söylemde de benzer şekilde gerçeklikten kopuş yaşanıyor. Bir ulus devleti en azından teorik olarak İslami esasların bağlayıcılığı olduğu imparatorlukla özdeşleştiren yanılgı...

Belki de daha önce 'hangi Osmanlı' sorusunu sorarak işe başlamak gerekir. 19. Yüzyıl'da adeta yarı sömürge haline gelen, batılılaşma cenderesinde değerlerinden kuşkuya düşen bir Osmanlı mı, yoksa Viyana önlerindeki Osmanlı mı?

Eğer Viyana önlerindeki Osmanlı'yı model alacaksanız, neden ve nasıl Viyana önlerinden geri döndüğümüzün cevabına dair kafa patlatmak gerekecek demektir. Tarih bilinci bundan sonra ortaya çıkar.

Âkif Emre

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.