26 Mayıs 2017

Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine


Millet ve vatan kavrayışlarının tarihi ile ilgili tartışmaları derinleştirebilmek için, gerek bu unsurların, gerekse bunları paylaştığımızı tahayyül ettiğimiz başka insanlardan oluşan topluluklara duyulan aidiyet hissinin tarihine eğilmek gerekir. İşte burada zihnimizin hayret kapısını ardına kadar açık tutmakta yarar var. Vatan, il, yurt, ulus, kavim, millet, soy gibi kavramların mazisi hepimiz için sürprizlerle dolu. Geçmişin en az bizim kadar incelikli insanlarının bu kavramların içini nasıl farklı şekillerde doldurduklarına yakından bakmak zorundayız.

Osmanlı devletinin şemsiyesi altına girmiş insanları ve onlara ait toprakları anlayabilmek için karşımıza çıkan en önemli anahtar kelimeler arasında diyar-ı Rum ve Rumîlik var. Bu sözcüklerle birlikte birçok soru sökün ediyor: Diyar-ı Rum neresidir? Bir tür vatan mıdır? Anadolu mudur Roma mıdır? Kimlere Rumî denmiştir? Roma kimliğinin ve kültür mirasının tapusu Bizans’tan Batı’ya mı geçmiştir?

İnsanlığın geçmişi bize farklı yerelliklerin mümkün olduğunu, “bir yer’in insanı olmanın” çok farklı şekillerde yaşanabileceğini gösteren nice hikâye sunuyor. Diyar-ı Rum’a dair bu küçük kitap bu hikâyelerden birine odaklanıyor.

Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine
Metis Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2017, 144 Sayfa, 18 TL

İnsan İletişiminin Kökenleri


İşaret eden bir parmağın ne kadar çok anlama gelebileceğini düşünün: Sizi bir tehlike konusunda uyarabilir, şaşırtıcı ya da komik bir şey gösterebilir, bilmek isteyebileceğiniz bir bilgi verebilir. İşareti yapan kişiyle birbirinizi ne kadar iyi tanıyorsanız, iletilen anlam o kadar incelikli olacaktır. Küçücük bir işarette bunca anlam saklı olabiliyorsa, insanların gerek sistemli diller gerekse çeşitli jest ve hareketlerle gerçekleştirdiği iletişimin mekanizması baş döndürücü olsa gerek.

İnsan iletişiminin evrimsel kökenlerini konu alan bu kitapta, gelişim psikolojisinin önde gelen isimlerinden Michael Tomasello bize tam da bunu gösteriyor. Temel savı, insan iletişiminin işbirliğine dayalı olarak geliştiği yönünde: Evrimin bir noktasında atalarımız gündelik faaliyetlerinde işbirliği yapmaya başladılar, bu da onları bilgi (ve hatta niyet) paylaşımına, yani daha ayrıntılı bir iletişime sevk etti. İşaret ve hareketlerle başlayan bu iletişim zamanla gelişerek sistemli dilleri ortaya çıkardı. Tomasello bu savlarını desteklemek için titizlikle tasarlanmış ve çoğunu kendi ekibiyle birlikte yürüttüğü yaratıcı deneylerden faydalanıyor. Primatlar ve küçük yaştaki çocuklarla yapılan bu deneyler, kendi türümüzün en genç üyeleri ile en yakın hayvan akrabalarımızın iletişim biçimleri arasındaki fark ve benzerlikleri çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

İnsan hayatının ve kültürünün canalıcı bir yönüne ışık tutan bu kitabı, bilimsel düşüncenin inceliklerinden keyif alan bütün okurlarımıza tavsiye ediyoruz.

Michael Tomasello, İnsan İletişiminin Kökenleri
Metis Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2017, 288 Sayfa, 28 TL

Şiir gibi yaşadı Akif Emre

Akif Emre ile Hasanali Yıldırım, Fatih Camii’nde
Şiir gibi yaşadı Akif Emre çünkü Yüce Şiir’in bütün emir ve yasaklarına uymaya her daim özen gösterdi. Çirkinleşmeden, kabalaşmadan hatta. Bununla birlikte ucuz şiir için fevkalâde cezbedici yolları her daim dışladı. Bu söylediğimi başarmak öylesine muhal ki zamanımızda. Düşünün, ülkenin en tepesindeki insanları yakinen tanıyacaksınız; resmi, yarı resmi ve hususi birçok teklif ve davet alacaksınız ama şiiriyetinizi bozmamak için tümünü elinizin tersiyle reddedeceksiniz. Defalarca, defalarca şahidim. Kimileri için mütevazı yaşantı ancak bir zorunluluk. Ama Âkif Emre için bir yaşama anlayışıydı. Bile-isteye tercih edilmiş muhalif bir şiir tavrı. 

Başka bir ifadeyle her has şiir gibi kendi şiiriyetini gizlemeyi tercih etti.

21. yüzyılda, üstelik onca iktidar, bunca ikbal fırsatı varken bunların hepsini ayak altına almak ne demek, bilir misiniz? Gevşememek. Dejenere olmadan dimdik, abide bir şahsiyet olarak kalmak. Gençlerin diliyle rol model olmak. Galiba ben en çok, Mehmet Akif’te görenlerin şahitlik ettiği, Efendimiz’in o emsalsiz ahlâkının kırıntılarının muadilini gözlemlediğim için seviyorum Âkif Ağabey’i.

Tâbiinin büyüklerinden Hasan Basri Hazretleri’nin sözü: “Siz sahabeyi görseydiniz ‘Bunlar deli mi ne?’ derdiniz. Onlar da sizi görseydi ‘Bunlar da Müslüman mı?’ derlerdi”. İşte bu mânâda deliliğine şahitlik ederim Âkif Ağabey’imin.

Hasanali Yıldırım
(Karar, 25.05.2017)

Soner Yalçın'dan Âkif Emre'ye dair


Evet, yazar'dı.

Evet, gazeteciydi.

Evet, belgeselciydi.

Bana sorarsanız hepsinin üstündeydi…

Sufi idi; nefsine hakim.

Hala süren iktidar sarhoşluğu döneminde nemalanma nedir bilmedi. Basitliğe tamah etmedi; cip kültürüne yenilmedi; eşyanın kölesi olmadı yani. Tamahkarları sevmedi. O hep Üsküdar'ın dolmuş müşterisi.

Hep mütevazı.

Hep sokak'ta; 1100 odalı Saray'a dönüp bakmadı bile. Kabe'sini kaybedenlerden değil çünkü.

Siyasi muktedirlere hep muhalif. Ne “hırkası” Cemaat'ten, ne “lokması” parti'den. “İslamcı” değil; samimi Müslüman.

Fikrin namusuna inançlı.

Kalemi keskin. Sözünün eri marifet ehli.

Soner Yalçın
(Sözcü, 25.07.2017)

Ölümle irtibatlı değilseniz hayattan da kopuksunuz demektir


Bir telefon mesajı kadar yakınımızda ölüm. Şahdamarınızdan daha yakın olanın hayatı anlamlı kılan ölüm gerçeğiyle kurduğumuz ilişkiyle bir telefon mesajı kadar yakın ya da uzağız. Bir telefon mesajı kadar yakındım ama cenazesine gidemeyecek kadar da uzak.

Ölüm yoksa hayat da yoktur. Ölümle irtibatlı değilseniz hayattan da kopuksunuz demektir. Ölümle barışık değilseniz hayatı anlamlandırmazsınız demektir. Sanılanın aksine hayatla da barışık değildir ölüm düşüncesine barışık olmayanlar, ölüme hazırlıklı olmayanlar.

Ölüm dikkati bizi hayat, varlık, ebediyet, yokluk gibi temel sarsıcı sorular karşısında diri ve anlamlı kılan yegane bilinç aşaması.

Ölüm dikkatinin yok olduğu, hayatımızdan çekildiği modern zamanlar hayatın da ölüm düşüncesi gibi daha anlamsızlaştığı bir insanlık durumuna işaret eder.

Kendi ölümümüzü dostlarımıza telefon mesajında duyuracak kadar ölüme yakın ve cenazelere katılamayacak kadar meşgul ve uzak bir zamanı yaşıyoruz.

Âkif Emre

23 Mayıs 2017

“Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.”


Taşra, bir kalıba yerleştiremediği insanı farklı türlerde işaretler, ancak ona bir sığınma alanı da sağlar. Hizaya getirmenin başka bir yoludur bu; düzen böyle korunur. Kalp bazen bir adım öne geçer ve düşkünü muhabbetiyle sarar; Mustafa KutluKapıları Açmak”ta anlatmıştı.

Mahalleden site yaşantılarına yönelen şehrin düşkünleri nerelere sığınıyor acaba? Kurumlar çalışkan olsa da hantal, şehrin dehlizleri ise ürpertici. Derviş Zaim’in kahramanı Mahzun, zaman zaman sığındığı Rumelihisarı’nın restorasyon geçirirken elinden alındığını gördü bir gün. İçeriye tavus kuşları yerleştiriliyordu ve girmek için bilet alması gerekiyordu. Doku, böyle de bozuluyor.

Güvenlik”, küreselleşme kültürünün vaadiydi bize, yenilik ve tüketimle birlikte. İnsanlar türdeşleriyle sitelere çekilirken toplum, kendisine çeki düzen vermesini sağlayacak aykırı seslerin uyarılarıyla birlikte çeşitli zenginliklerini yitiriyor. Mahallenin ve labirent sokakların ortadan kalkmasıyla önemli bir istişare ve uzlaşma dilini geliştirme ortamından yoksunlaşıyoruz.

Elbette şehir değişirken raylı sistemle evlerine kapalı yaşamalarına alışılmış engellilerin sokağa çıkmasını sağladı; bu çok kıymetli bir gelişme. Asansöre dayalı inşa, yanı sıra getirdiği sorunlara karşılık, kamusal mekanlarda engellilere katılım kapılarını açtı. Engelli şair Erdal Yalçın’ın şiir toplantılarına, fuarlara katılıp da gece yarısı evine dönebilmesi, metro ve Marmaray bağlantısı olmaksızın düşünülemezdi. Çocuğu engelli nice anne-baba metro ulaşımına güvenerek apartman zindanlarının duvarlarını aşma cesareti kazandı geçen yıllar içinde. Bir tarafta oluşan tahribatı konuşmaya fırsat bırakmayacak kadar hızla değişiyor metropolün sahneleri. Sağlam değerleri yitirmeden yeni imkanlar oluşturmaya gücü yetmediğinde ise medeniyet sadece içli hatıralar sahnesi veya umut veren bir ideal olarak konuşulmakla kalıyor.

Semt ahalisi için cami avlusu ibadet saatleri akışında bir muhabbet ortamı sağlıyor. Köylü, şehirli, yabancı; birlikte süzme yoğurdun ömrünü uzatan şartlardan söz ediyorlar. Topal Muhtar sibyan mektebi hatıralarını anlatıyor, yoğurt bidonlarıyla yayladan gelen Ayşe Hanım üniversitede okuttuğu evlatlarını… Az ötede, İmaret Camii’ne bağlı türbenin kubbesinde bir leylek yuvası var; acaba kaç yıldır orada? İmaret’in (reprodüksiyon olan) kapısında şöyle bir yazı yer alıyor: “Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.

Metropol şartları altında düşündüğümüzde “delice” görünüyor bu söz. Parası olan girilmesi için şifrelere tabi olunun sitelere kaçıyor.

Akıllı şehirler” ısmarlanıyor şimdi de, ortaya çıkan problemler yüzünden. Kimin aklı, nasıl bir akıl… Altı asırlık Muş Ulu Camii’ni sitelerin gölgesinde kaybeden bir şehrin kendine özgü aklı nasıl başında kalabilir? Böylesine yıkıcı bir aklın hakim olduğu şehirde kim kapısını açık bırakabilir kolaylıkla ve kim hangi güvenle, bulduğu açık kapıdan tereddüt etmeden girebilir…

Cihan Aktaş

Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz


Yirminci yüzyılda bir veli” olan Ahmed el-Alavi hazretleri, “Kibirliden rahatsız olan da kibirlidir” der. Aynı şey. Kibirlinin kibri, o hususiyete olan aşinalığımızla belirginlik kazanır. Bizde eğer kibrin esamisi okunmuyor olsaydı, kibirlideki kibri tanıyamazdık. Daha doğrusu, tanısak bile o kibir bizde bir gerilime yol açmaz, belki merhamete yol açardı.

Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliriz. Bir söz vardır: “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz. Kemal kazandıkça, hem kendimizdeki noksanlıkları, hem de başkalarındaki kemali daha ziyade görmeye başlarız. Kendi kusurlarımızı görmek, başkalarının kusurlarını gözümüzde küçültür. Aslında tam da bu sebeple, kendimizi onarmış, o kusurlardan arındırmaya başlamış oluruz. Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına gelir.

Görmeyen kurtulur. Görmeyi sürdürdüğümüz sürece, bilelim ki gördüğümüz o şey, bizim onarılması ve terbiye edilmesi gereken niteliğimizi ifşa etmektedir. İnsan insanın aynasıdır. Hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görmüşüzdür.

Aynı husus iyi niteliklerle ilgili olarak da geçerli. Karşımızdaki iyi niteliği tanıyabilmek için, yine onun bizdeki köküne müracaat etmek gerekir. Bizde ona dair bir şuur olmasaydı, onu tanıyamayacaktık. Karşımızda iyi nitelikler gördükçe, bu bizim iyi niteliklerle donandığımızı gösterir. İyi olan, iyi görür. Tersi de geçerli: İyi gören, iyidir.

Bir şeyi kınamayı sürekli hale getirmek, o şeyle derinden ve güçlü biçimde meşguliyetimizin bir ifşası, demektir. O şeyi lafta, dil düzeyinde yerdikçe, kendimizi adeta o şeyle hesaplaşıyor gibi hissederiz. Ama bu sahici bir hesaplaşma değildir. Belki tersinden bu yerme, o şeyi bizde bir yandan pekiştirirken, öte yandan da bizim o şeyle sahiden, ruhsal olarak hesaplaşmamıza mani olmaktadır.

Bir şeyi yermemiz ve kınamamız zaaflarımızı da ele veren bir ifşa olabilir. Yani o şeyi ne kadar önemsediğimizi, o şeye nasıl meftun olduğumuzu da dile getiriyor olabiliriz. Râbiatü’l-Adeviyye’ye bir adam gelmiş. Başlamış huzurunda dünyayı yermeye: “Dünya şöyle kötü, böyle bayağı, şu kadar adi. Ah şu dünyanın ettikleri.” Epey uzun da süren bu yerme seansından sonra, tarihin gördüğü en dev kadınlardan olan Rabia Sultan ona şöyle demiş: “Bitirdiysen, senin şu ana kadar ne yaptığını söyleyeyim. Senin konuşmandan benim anladığım, sen dünyayı çok önemsemiş, onu çokça kafana takmışsın.

Ahmet Murat

Türkçenin sıkıntısı abartılı bir şekilde muhafazakârlaşmasıdır


Dil hem annemiz hem de çocuğumuz gibidir. Annemiz gibidir, çünkü biz sözcükler tarafından büyütülür, onlarla dünyayı kavrar, onlarla gurbete çıkar, onlarla göğe açılır, onlarla yeryüzünü dolaşırız. Bütün acılarımız ve sevinçlerimiz dil denen beşiğin içinde yaşanır. Bu ömürlük bir beşiktir. Ondan düşünce, dünyadan da düşmüş oluruz. Ama dil bazen de korumaya aldığımız çocuğumuz olur; hayalperest devrimciler, zayıf bir dönemimizde günlük hayatımıza sokulan başka kültürler ya da yerel ağızlarımız dilin ayarını bir miktar bozar. Böyle zamanlarda “dil bilinci” önemlidir. Ve fakat bir de hayatın olağan akışı var; zaman değişir, gençlik değişir, eğilimler değişir, hülasa dünya sadece burada değil her yerde eskilerin hiç de hazzetmeyeceği bir çabuklukla gömlek değiştirir. Bu değişiklikler hep yeni bir dile, yeni sözcüklere hatta sözcükleri eğip bükmeye muhtaçtır. Beşiktaş-Üsküdar arasında çalışan motorlardan birinde, bir akşam karşıya geçerken, gençlerin dille oynadıkları o tatlı oyuna tanık olursunuz mesela: “Ya” derken sözcük uzar “yaaaaaaaaa” olur; “olmaz” derken sözcük uzar “olmaaaaaaazz” olur; “böyle” derken de sözcük “bööööyle” uzar ve sonunda kötü bir “şey” olmaz. Hatta insan onları dinlerken kimi zaman, dili rahat bırakmak gerektiğini bile düşünmeden edemez…

Bir kriz düzeyinde olmasa bile Türkçenin yeni sıkıntısı batılı sözcüklerin istilası değil, “abartılı bir şekilde” muhafazakârlaşmasıdır. Bunun biraz da zamanın ruhu gereği olduğunu biliyoruz. Ama zamanın ruhu dili muhafazakârlaştırıyorsa, yani dil geçmişe dönük işlemeye başlıyorsa, zihin de geçmişe dönük işlemeye başlar. Geçmişte çok mezarlıklar, olup bitmiş harpler, övünülecek hikâyeler vardır. Bu masalsılık bizi bir müddet avutur da. Ama öyle bir an gelir ki birden geleceğin duvarına çarparız. Dil buna hazır olmadığı için, bu çarpmaya bir süre mana veremez. Sonra 150 yıldır tecrübe ettiğimiz bildik düzen yeniden hükmünü yürütür ve geleceğe yetişmek için başkalarının dilini alıp kullanmaya mecbur hale geliriz. Aslında gelecek, geleceğe bir dil hazırlığıdır; dil geçmişe, akıl geleceğe doğru işlemez. Hülasa: Dili “zamanın ruhu” gereği doğuya, batıya ya da ileriye doğru zorlamak ne kadar sıkıntılıysa, geriye doğru zorlamak da o kadar sıkıntılıdır. Ve bir hatırlatma, sular ve diller sonunda mutlaka yataklarına geri dönerler. Yeter ki kuruyup gitmesinler.

Ali Ayçil

Âkif Emre vefat etti


Âkif Emre yalnız yazılarıyla değil, asla eğilip bükülmeyen mümtaz şahsiyetiyle de hatırlanacaktır. Rahmet deryâlarında yüzsün. Çok üzgünüm. Hiçbir zaman mıymıntı edebiyatına yüz vermedi, erdemli muhalefetin asil damarıydı. Bu yönüyle, çevre yazarlardan çok ayrıdır.

Allah büyüktür. Sevdiklerini hiç kirlenmeden ve savrulmadan yanına alır. Cephemiz eksik kalmıştır. Âkif Emre ağabeye hakkımız helal olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Mayıs 2017

Bazen Olmaz: Başarısızlık Hikâyeleri

Herkesin “çok” olmakla, güçlü olmakla, muktedir olmakla, hep kazanmakla övündüğü bir dünya oldu burası…

Tuhaf bir biçimde herkesin gün geçtikçe yalnızlaştığı, mutsuzlaştığı bir dünya…

İşte böyle bir dünyada biz size “başarısızlıktan” söz etmek istedik.

İçimizdeki yetersizlik duygusundan, hata yapma korkusundan, çok isteyip de becerememekten, yanlış kararlarımızın ödettiği bedellerden ve kendimizle yüzleşmenin nasıl zor olduğundan… Başarısızlık aslında büyük bir özgürlük, vazgeçmek büyük bir cesaret, bunları anlatmak istedik.

Hikâyelerine aracı olduğumuz çok değerli isimler, bazen kahkahalarla, bazen gözyaşlarıyla en kişisel anılarını paylaştılar.

Çoğu “İlk kez anlatıyorum bunu” diyerek başladı söze; öylesine saklı köşelerden çıktı geldi hatıralar, duygular.

Cem Yılmaz, Muhtar Kent, Ali Sabancı, Zeynep Bodur Okyay, Cem Boyner, Arda Turan, Hüsnü Özyeğin, Hanzade Doğan Boyner, Abdülkadir Konukoğlu ve Mustafa Denizli’nin içtenlikle anlattıkları hikâyelerinde kendi izinizi süreceksiniz.

Sonrası size kalmış…

İster hayallerinize rağmen “başarı”nın ışıklı neonlarının arkasına saklanın, ister kendiniz olma cesaretini göstererek denemeye devam edin…

Hazırlayan: Özlem Gürses Tatar
Kronik Kitap, 200 Sayfa, 22 TL

İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız


Tarihte üçüncü bir Roma yoktur ve olmayacak. Bizans’ı birinci Roma’nın uzantısı Hıristiyan bir başkent olarak alabiliriz. Zaten adı ‘Nea Roma’ydı; sonra da Konstantinopolis’ti. Osmanlı İstanbul’u, son Müslüman Roma İmparatorluğu’nun başkentidir. Konstantiniyye, Darussaadet, Darulhilafet ve İstanbul diye de anılır. Slav dünyasının Tsarigrad’ı, yani Çar şehriyle, şehrin kurumlarıyla, tarz-ı idaresiyle de birbirine benzer. Eski Roma da buğdayını ve etini dışarıdan getirirdi. Bu beslenme mekanizmaları aynen İstanbul’da da devam etti. Osmanlı’nın buğdayı ve eti Dobruca’dan, süt mamulleri Kırım’dan, pirinci Mısır’dan, meyve ve sebzesi etraftan gelirdi. Şehrin asayişini Roma’da ‘praetor’, Bizans’ta ‘eparh’, bizde ‘kadı’ sağlardı. Üçü de hem hâkim hem belediye başkanı hem de asayişle görevli subayların büyük amiri ve denetleyicisidir. Tarihte en kozmopolit geçinen şehirler dahi bunlar kadar düzgün, uyumlu ve kaynaşık bir kozmopolitliğe sahip değildir. Burada her milletin sesi çıkardı ama bir tanesi yönetirdi. Galiba İtalya’daki Roma’yla buradaki Roma’nın yani İstanbul’un müşterek tarafı da buydu. Bir ana unsur vardı ama öbürleri onun vazgeçilmez parçası olarak bu şehirlerde yaşamaya devam etmiştir.

Bu tatlı tahlil, bu tarihi yorumlama, heyhat bugün şehrin haline baktıkça insanı tarumar eden manzaralarla ani bir balyoz yiyor. Aşırı yapılaşma, İstanbul’un her zaman için özgünlüğü olan küçük yeşil alanların yok olması, kargir ve ağacın kaynaması bugün artık yok. Bir gezi dönüşü iki genç işadamı “Roma güzel ama bakımsız kalmış, oraya gökdelenler yapsalar” gibi laflar ettiler. Galiba zihniyet farkı iki Roma arasında rahatlıkla görülüyor.

Boğaziçi’nde erguvanlardan bahsetmeye utanıyoruz. Mayıs ayında Boğaz’ın erguvanları, denir ki, “Burada bizim ceddimiz, bize göre bin misli çoklukla var” demek için görünürler. Aklı başında hiçbir insan artık yüzü kızarmadan Boğaz’ın erguvanlarıyla övünemiyor.

Biz birinci Roma’dan daha görkemli olan ikincisinin camilerini gölgelemek için çirkin gökdelenler yapıyoruz. Birinciden daha yeşil ve onun kırmızıları kadar uyumlu taş yapıları yok etmek için plastik medeniyetini getirdik. Lüzumsuz süslenen hatta neye yaradığı tartışılan Haliç köprüleri ve ‘kanatlı’ rıhtımlarla neyi berbat ettiğimizin farkında bile değiliz. Geçmişte Boğaz’ın kenarındaki yeni Roma’da nüfus bu kadar sorumsuz artmadı ve sorumsuz yaşamadı. O eski Roma’da yaşayan köleler bile kendileriyle anket yapsanız Roma’yı sevdiklerini söylerlerdi. Roma tarih ve edebiyatının kalıntıları bunu gösteriyor. Oysa bizde belediye anketlerinde bile halkın önemli çoğunluğu İstanbul’u sevmediğini söylüyor.


İstanbul hâlâ Akdeniz’in metropolü. Onun nüfusuna ve mazisine benzer bir başka metropole, Kahire’ye benzeyen bir kadersizliğe düşmemek için şehrimize iyi bakmalıyız.

Müteahhit hunharlığına karşı Roma’daki arkeoloji otoritesinin, kanunlarının benzeri uygulanmalı ve her şeyden evvel İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız ki onun üstündeki her değişikliği gözleyelim ve tedbir alalım.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 21.05.2017)

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi?


Türk şiirini ister Avrupaî Türkçülük araştırmalarının rüzgârına kapılarak Hoca Ahmet Yesevî’den, isterseniz sizin ruhunuzda Türk lisanı ve Türk toprakları kavramlarına muhteva kazandırma isteği ağır bastığı ve bu sebeple şarkiyatçılık desisesine darbe vurmağa hazırlandığınız için Yunus Emre’den başlatın elinize Türk’e mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş bir şiirin geçmesi imkânsızdır. Garipliği görün: Her şeyini şiire borçlu bir milletin kendine mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş şiiri yok. Bu şiirin doğmasına açılan imkân kapısının aralanışı Hıristiyan takviminin 1963’üncü yılında, benim ilk şiirimi neşrettiğim tarihe rastlar.

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi? Dünyanın hiçbir yerinde şair bir usta değildir. Çünkü şiir ortaya kendi dışından gösterilebilir bir malzemenin çok iyi kullanımı sebebiyle çıkmaz. Şairin dille münasebeti ressamın renklerle, çizgilerle, ışıklar ve gölgelerle münasebetine veya bestecinin seslerle, eslerle, tempo, ritim, ahenk bağlarıyla münasebetine benzemez. Ressam ve besteci eserini ortaya koymak üzere işinin başına geçer. Şair ise eserinin eseri olma tuhaflığı içine daldığından ötürü kendi başına hiç mecbur olmadığı bir iş açar. Şairin başına açtığı iş mensubiyetinin ve aidiyetinin gereğini aramaktan başka bir şey değildir. Dünyanın her köşesinde şairin tek boyun eğdiği şey kendi özüne duyduğu saygı olmuştur.

Benim payıma ne düştü öz saygısından? Beethoven’in gözleriyle işittiğini ben kulaklarımla görebildim mi? Aslına bakarsanız bu sual münasebetiyle hazırlanabilecek doğru cevap benim sanat sahasında çekmek mecburiyeti altında bırakıldığım numaranın iç yüzünü ifşa eder. Aslına bakmak! Aslın bir mânâ taşıdığını, mânânın tamamını aslın ifade ettiğini kabul kimin işine geliyor? Türkeli’nde kimsenin işine gelmiyor bu. Gelseydi Türk milletine mensubiyet çoktan Türk milletine aidiyet şekline çevrilmiş olacaktı. Kâfirlerin necasetini fark etmemek İslâm’dan İman’a geçisin kazancını feda etmektir. Küfre bir anlam yükleme gücünden mahrum kalarak, necasetin neye taalluk ettiğine akıl erdiremeden hiç kimse şirkten arınamaz.

Hayatını Türk’e mahsus gerçeklere istinaden şekillendirmenin ne geçmişte herhangi bir dünyevî getirisi oldu, ne halen bu şekillendirme dünyevi rahatlığa imkân sağlıyor ve ne de gelecekte sağlama vaadinde bulunuyor. Türklük tarihte can taşıdıysa serapa uhrevi kazanç alanına dönük haslet oluşuyla can taşımıştı. Türklüğün yokluk alanına sürgün edileceği ihtimali her türlü hesabın haricinde tutulmasaydı bu günkü aymazlık tepkisini de beraberinde getirirdi.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 10 Mayıs 2017)

İbn Haldun'da mûsikî ve mugannîlik


Bil ki mûsikî ve mugannîlik bir sanat olup, ancak ictimâî ve medenî hayatın gelişmiş olduğu bölge ve şehir ahâlîsi arasında yayılır. Kazanç, yaşamak için gerekli nesneler ve ihtiyaçlar yerine getirildikten ve medenî hayatın ihtiyaçlarını tatmin etmek devresi geldikten sonra bu sanata karşı meyil ve heves uyanır. Ancak bundan sonra bolluk ve medenî hayatın i'tiyat ve îcabları ile nefslerini hoşlandırmak isteyenler, mûsikî ve mugannî sesleri işitmek isterler, başka ifadeyle ekonomik halleri bu seviyeye gelenler bu sanata ihtiyaç duyarlar.
- İbn Haldun

İslâm dünyasının neredeyse bütün önemli mütefekkirleri, muhakkak mûsikî ile ilgilenmiş, ya Fârâbî gibi hem mûsikî icrâ edip kitabını yazmış, hem de icrâ etmese bile mûsikî düşüncesine dâir çok önemli eserler ortaya koymuşlardır. Yani mûsikî, hemen hemen bütün İslâm mütefekkirlerinin temel konularından biri olmuş, herbiri mûsikî sahasında heyecan verici ve ufuk açıcı düşünceler ortaya koymuştur. İbn Haldun da bu mütefekkirlerden biridir.
- Yalçın Çetinkaya

18 Mayıs 2017

Şeffaflık Toplumu


Şeffaflık neoliberal bir aygıttır. Enformasyona dönüştürmek amacıyla her şeyi içine girmeye zorlar. Günümüzün gayri maddi üretim ilişkileri koşullarında daha fazla enformasyon ve daha fazla iletişim, üretkenlik ve hızda artış demektir. Buna karşılık gizlilik, yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir.

Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor. Sosyal medya da giderek toplumsallığı disiplin altına alan ve sömüren dijital panoptikonlara benziyor daha çok.

Şeffaflık bir ideolojidir. Bütün ideolojiler gibi onun da mistik hale getirilmiş ve mutlaklaştırılmış olumlu bir çekirdeği vardır. Şeffaflığın tehlikesi de bu ideolojikleşmededir. Totalize edilirse şiddete yol açar.

Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu
Metis Yayınları, 84 Sayfa, 12,50 TL

Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif


"Kişi gördüğü, hissettiği ve öğrendiği şeyin uyandırdığı duygularla hareket ettiğinde kendini hep başka bir yere, başka bir sahneye ya da merkezinde olmadığı bir toplumsal dünyaya savrulmuş halde bulur. Mülksüzleşmenin bu türünü eyleme ve direnişe, ötekilerle birlikte görünür hale gelerek adaletsizliğe son verilmesini talep etmeye yol açan bir duyarlılık biçimi olarak değerlendiriyoruz. Adaletsizliğin aldığı bir biçim de halkların, örneğin zorunlu göç, işsizlik, evsizlik, işgal ve fetih vasıtasıyla sistematik olarak mülksüzleştirilmeleridir. İşte biz de, egemen benliğin malikiyetinden feragat anlamında mülksüzleşerek dahil olunan kolektivitelerin, kimi nüfusları kolektif aidiyet ve adaletten sistematik olarak men eden mülksüzleştirme biçimlerine nasıl muhalefet edebileceğini ele alıyoruz."

Bu kitaptaki yazılar, Mısır devriminin en yoğun günlerinin yaşandığı dönem ile Yunanistan’da Sol'un neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı ciddi muhalefet gösterdiği dönem arasındaki aylarda, iki yazarın yürüttüğü diyalog sonucunda ortaya çıktı.

Özellikle Irigaray’ın çalışmalarından, Heidegger’in teknoloji eleştirisinden, Foucault’nun biyopolitika kavramından ve Lacan sonrası psikanalizden beslenen Athena Athanasiou ile, Foucault’dan ve söz edimleri kuramından, toplumsal cinsiyet kuramından, kuir aktivizmden ve heterodoks psikanalizden yola çıkan Judith Butler, kâh fikir birliğine varıp kâh ayrılığa düşerek “Siyasal duyarlılığı mümkün kılan nedir?” sorusunun peşine düşüyorlar.

Judith Butler, Athena Athanasiou 
Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif
Metis Yayınları, 200 Sayfa, 20 TL

Bir Devlet İki Cumhuriyet


Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kuruluşuna ilişkin iki karşıt fikrin ve pratiğin birbiriyle mücadelesi içerisinde olduğunu vurgulayan bu kitap, özellikle 1920’den 1924’e kadar olan dönemi etraflıca incelemektedir. Cumhuriyet anayasalarını yapan kurucu meclis tutanaklarında ve Cumhuriyet’in korunmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarında net olarak gösterilen bu çatışmanın varlığı, Türkiye’nin gerçek anayasal sorunu olarak sunulmuştur:

En kaba tanımıyla ‘egemenliğin kaynağının halkta olduğu siyasal form’ olarak cumhuriyet, egemenlik kavramının evriminde bir kopuş yaratmıştır. Rousseau ve Sieyes’in düşünceleri ekseninde kopuş, egemenliğin ‘bir’ olan monarktan ‘çok’ olan halka geçişi sorunu olarak tanımlanabilir. Rousseau’dan kaynağını alan halkın temsil edilemez oluşu fikri, halk egemenliği üst kurgusunun ve egemenliğin doğrudan doğruya halk tarafından kullanılmasının; Sieyes’ten kaynağını alan ulusun ancak temsilcileri aracılığıyla konuşabileceği fikri ise ulus egemenliği kurgusunun ve egemenliğin temsilciler eliyle kullanılabileceğinin düşünsel dayanakları olmuştur.

Türkiye’de Cumhuriyet’in iki karşıt kuruluşunu, halk egemenliği üst kurgusuna dayanan 1921 Anayasası ve ulus egemenliği kurgusuna dayanan 1924 Anayasası bağlamında inceleyen araştırma, 1924 anayasal düzeni içinde halka çizilen sınırların, 1961 ve 1982 Anayasalarında ulus egemenliği kurgusu içinde nasıl konsolide edildiğini ortaya koymaktadır.

Günümüzdeki Anayasa tartışmaları açısından önemli bir başvuru kaynağı.

Dinçer Demirkent, Bir Devlet İki Cumhuriyet: Türkiye’de Özyönetim ve Merkeziliğin Anayasal Dinamiği 
Ayrıntı Yayınları, 1.Baskı - 2017, 256 Sayfa, 20 TL

Çizmelerimi çıkarayım mı?


Soma Madeni’nde 301 ölü.

Tütün üretimiyle geçimlerini sağlayan Soma köylüleri, yanlış politikalardan ötürü yer üstünde geçim kaynakları bulmakta zorlanmış, bu kaynakları yeraltında aramak zorunda kalmışlardır. Hızla işçileşen çiftçiler, özelleştirilen madenlerde zor koşullar altında, özellikle de taşeronlaşma ve dayıbaşılık sisteminin basıncıyla, düşük ücretlerle, ağır şartlarda çalışmaya mahkûm edilmişlerdir. Devletin böylesine riskli bir iş alanındaki faaliyetlerinden geri çekilmesiyle, yani madenleri özelleştirme politikaları doğrultusunda özel şirketlere devretmesiyle oluşan sistem ağır sonuçlar doğurmuştur. Soma Katliamı, aşırı kâr hırsı, üretim baskısı, özelleştirme ve taşeronlaştırma politikaları ile dayıbaşılık denen kuralsızlığın ve denetimsizliğin oluşturduğu kötü düzenin bir sonucudur.

Bu kitap tütün destek politikalarının sonlandırılmasıyla başlayan ve katliamla devam eden süreçleri mercek altına alıyor, bu esnada da Soma insanının acılı serüveninin her aşamasını, tanıklıklara dayanarak bütün gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Yaşananların bir daha olmaması için kendi içinde bir hafıza oluşturma çabası...

Onur Yıldırım , Uğur Şahin Umman
Çizmelerimi Çıkarayım mı? Soma... 13 Mayıs 2014
Ayrıntı Yayınları, 1.Baskı - 2017, 352 Sayfa, 25 TL

Çürümeye mahkûm olmak duygusu


Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil toplum da içten içe çürüyor. Korozyona uğrayan metal aksam gibi temas ettiğimiz hava çürütüyor. Soluklanırken damarlarımızdaki akışın pelteleştiğini hisseder gibiyiz. Bunca karamsarlık kuşatmasına maruz kalmamızın asıl nedeni de birilerinin bunları hiç düşünmüyor olması, tam anlamıyla şenlikli bir zafer havasını yaşıyor olmaları. Çürürken bile zafer takı kurduğunu düşündüren bir muhayyile hakim. Her şeyin bir kuşku sebebi olduğu ortamda sağlıklı düşünmek, davranmak mümkün mü? Ya da her şeyin olağanlaştığı, her tür çürümenin normal karşılandığı bir ortamda normal davranmak ne kadar normal bir şeydir?

Âkif Emre

Kapitalizm çağında hikmeti keşfetmek imkânsızdır


Her kavramın gelenekteki karşılığını bulmak gerekir. Modernlik, fıtrattan uzaklaşmadır.

Tasavvuf adı altında bir takım mistik davranışlar aldı yürüdü. Sosyal medyada sabahtan akşama kadar Mevlânâ Celâleddin'den hoşgörü dersleri, Atâullah İskenderî'den hikmet sözleri... Başörtüsüne düşman bir din anlayışı satılıyor. Tarih boyunca nakşibendiliğin kalesi olmuş bir ülkede din bu kadar sahipsiz mi?

Kapitalizm çağında hikmeti keşfetmek imkânsızdır. 

Kant, Hegel, Molla Sadra dağa çıkıp kapanarak tefekkürle hikmeti aramıştır. El watsap'ta göz televizyonda hikmet aranmaz. Hikmet, paketlenip sunulacak bir şey değildir. Öte yandan hikmeti bilmeden başkalarını dönüştüremezsiniz. Salah olmadan ıslah olmaz.

Prof. Dr. Bedri Gencer, 17.05.2017 / TYB İstanbul

Yolda Olmak: 40 Kitabın Anlattığı


“Ben kitab-ı kâinatı hatmetmiş sanırdım sevgilim
Kadd-ı mevzunun görüp tekrar eliften başladım.”

Lütfi Filiz merhum, Aziz Şenol’un talebesi olduğunda bu dizeleri yazmış. Çok şey bildiğini düşünürken ustasının aşkına tutulmuş, boyunun ölçüsünü almış, bir talebe gibi diz çöküp ilk harften, yeniden başlamış… Bendeniz uzun bir dönem “acaba şimdi ne okusam?” sualini sormadım kendime yahut çevreme, soramadım. Hep bir şey oldu, bir mana, bir işaret yahut bir tevafuk. Kitap çekti kendine doğru, okudum. Her bir kitabı bitirdiğimde çok şey öğrendiğimi sandım fakat her bir yeni kitapla da boyumun ölçüsünü alıp en başından başladım...

Kadim geleneğimizde ilim peşine düşenlere daima yola çıkmaları, yolda olmaları önerilmiş. Her kitap bir yol, her okuyan bir yolcu oluvermiş. Kimileri bu seyahati saklamış, gizlemiş. Kimileri de kendince anlatıp, muhabbet etmek istemiş. Nihayetinde insanın da kâinatın da fıtratında aşk var imiş. Aşka muhabbet gerekmiş.

Yağız Gönüler, Yolda Olmak: 40 Kitabın Anlattığı
İhtimal Dergisi Yayınevi, 192 Sayfa, 20 TL
*Yayınevinin tüm eserleri, Kitapyurdu'nda %25 indirimli

Savaş Günlükleri 1939-1943


İkinci Dünya Savaşı ve Mussolini İtalyası’na ışık tutan temel kaynaklardan biri.
- İlber Ortaylı

Mussolini’nin damadı ve İtalya Dışişleri Bakanı olan Kont Galeazzo Ciano, 11 Ocak 1944’te, Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması lehine oy kullanan diğer kişilerle birlikte kurşuna dizildi. Sumner Welles’in hakkında, “Zamanımızın en kıymetli tarihi belgelerinden biri dediği” ve Ciano’nun İkinci Dünya Savaşı’nı biçimlendiren en önemli kişilerle yaptığı görüşmeleri ve düşüncelerini içeren günlüğü ise, Almanların ve Mussolini’nin aksi yöndeki çabalarına rağmen karısı Edda tarafından Mütteffiklere ulaştırıldı.

Savaş Günlükleri, Nazi liderlerinin yargılandıkları Nürnberg Mahkemeleri’nde saldırı savaşı tasarlamak suçu isnat edilen eski Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’un aleyhine delil olarak sunuldu. Kont, İtalya’yı kazanırsa dahi kaybedebileceği bir savaşa sokmamak hususunda Mussolini’den daha öngörülü olduğunu kanıtlamıştı.

Savaş Günlükleri’nin içerdiği bilgiler, İtalya’nın neredeyse kansız bir şekilde Arnavutluk’u ilhak edişini, Hırvatistan üzerindeki planlarını, ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na ne kadar hazırlıksız bir şekilde girdiğini, Yunanistan’daki ve Kuzey Afrika’da yaşadığı felaketleri anlamak adına altın değeri taşımaktadır. Ciano’nun Almanların bu ülkeyi istila etme planlarını Belçika’ya sızdırdığı ve Japon hükümetinin Pearl Harbor baskınından dört gün evvel Alman ve İtalyan hükümetlerini bilgilendirdiği gibi tarihi bilgiler de ilk kez bu vesikada ortaya çıkmıştır. Ayrıca günlükler, İtalya’nın Balkanlar’da Türkiye’yi dikkatle gözlemlemek suretiyle icra ettiği politikayla, Mussolini İtalyası’nın savaş öncesinde ve savaş sırasında Türkiye’ye karşı benimsediği tutuma dair mühim bilgiler içermektedir.

William Shirer gibi yazarların, döneme ilişkin kült kitaplarını kaleme alırken sıklıkla istifade ettikleri Savaş Günlükleri, sunduğu eşsiz bilgilerle okuyucuyu İkinci Dünya Savaşı’na dair birçok hususta aydınlatacağı gibi, ona siyasi tarihin en çalkantılı dönemlerinden birinde, amansız bir güç siyaseti ile iç içe geçen diplomasinin nasıl icra edildiğine ilişkin, izlerini günümüzde de bulabileceği mühim kesitler sunacaktır.

Kont Galeazzo Ciano, Savaş Günlükleri 1939-1943
Kronik Kitap, 640 Sayfa, 35 TL
Çeviri: Selçuk Uygur

Mekân ve Portreleriyle: Osmanlı Dünyası


Osmanlı tarihi denince akla evvela fetihler, savaşlar, siyasî ve iktisadî gelişmeler geliyor. Oysa devletin batıdan doğuya kurduğu hâkimiyet sahası düşünülürse, günümüze kadar ulaşmış mekânların ve o mekânlara unutulmaz izler bırakmış pek çok ismin de anılması gerekiyor.

Tarih alanında özellikle yazdığı şehir kitaplarıyla bilinen, çalışmalarını mekân araştırmalarıyla, görsel malzemelerle zenginleştiren Önder Kaya, “Osmanlı Dünyası” ile tarihimizin unutulmaz mekânlarını ve ilginç karakterlerini bir araya getiriyor. Kronolojik olarak sıralanmış yazılar, Osmanlı kültür tarihinin önemli detaylarıyla son buluyor.

Söğüt’ten Kudüs’e, Edirne’den Bursa’ya kadar hem batıda hem doğuda görseller eşliğinde nefis bir yolculuk yaparken, tek başınıza değilsiniz. Size Merzifonlu Kara Mustafa, Şeytan İbrahim, Deli Hüsrev, Gedik Ahmet, Öküz Mehmet gibi Paşalar, Margaret Fehim Paşa, Zaro Ağa, Cinci Hüseyin Efendi gibi nevi şahsına münhasır isimler de eşlik edecek.

Önder Kaya, Mekân ve Portreleriyle: Osmanlı Dünyası
Kronik Kitap, 248 Sayfa, 20 TL

Anılarda Batı Anadolu Kuva-yı Milliyesi


Ne yazık ki üç asırdan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve cehalet aynası olan tarih levhalarımıza bakmayarak, durmadan altı yüz senelik şan ve şereften söz edip yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an geri kalmadık. İlimden, sanayiden, ticaretten mahrum, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve millet sözünün isnat edeceği esas şartlardan uzak, muhtelif unsurların topluluğundan meydana gelmiş, siyasi hayatını sürdürmesi diğer devletlerin birbiriyle rekabetine bağlı, arazisi büyük fakat kuvveti küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik.
- Mahmut Muhtar Paşa

Mondros sonrası başlayan işgallere karşı ilk tepkiler, bölgesel ve kendiliğinden oluşan küçük ve örgütsüz direnişler biçimindeydi. İlk direniş ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin ilk silahlı karşı koyuşu, Hatay'ın Dörtyol ilçesinde 19 Aralık 1918'de gerçekleşti. Batı Anadolu'da ise işgallere karşı ilk direniş için 15 Mayıs 1919'daki Yunan İşgali'ni beklemek gerekecekti. Bu tarih, aynı zamanda Batı Anadolu'da Kuva-yı Milliye'nin tarih sahnesine çıkışı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'ne giden direniş yolunun açıldığı tarih de olacaktır.

Ali Ulvi Özdemir, Anılarda Batı Anadolu Kuva-yı Milliyesi
Tarihçi Kitabevi, 376 Sayfa, 32 TL

Höyük: Çalınan Hazinelerimiz


- Abi, sen bu işi sadece yabancıların işi değil deyince bak aklıma ne geldi.
- Ne geldi?
- Dün öğlen kazıya gelen İstanbullu Almanlardan benim çukurda gördüğüm gözlüklü adam, dün akşam karanlığında salla karşıya, Samsat tarafına geçti.
- Sen bunu nereden biliyorsun Mevlüt?
- Dün akşam geç saatte değin arkadaşlarla Fırat kıyısında balık tuttuk. O zaman gördüm.
- Yanlış görmüş olmayasın? Çünkü onlar buradan dün öğleden sonra ayrılmışlardı.
- Hayır abi, o adamı iyi tanıyorum. Yabancı plakalı beyaz bir taksi adamı kıyıya bırakıp geri geri döndü.
- Nasıl yabancı plakalı? Urfa dışından mı?
- Hayır abi. Gavur plakalı. Harfleri çoktu ve plakanın yanına büyük bir D harfi konmuştu.

Ahmet Semih Tulay, Höyük: Çalınan Hazinelerimiz
Tarihçi Kitabevi, 168 Sayfa, 22 TL

Tasa ile öfke


Felsefî düşünce sahipleri tasa ile öfke arasında bazı farklılıklar beyan etmişlerdir.

Öfkenin sebebi; bir kimsenin kendinden aşağıdaki birinde kendi aleyhinde hoşlanmadığı bir hâli görmesidir.

Tasanın sebebi ise üstünde gördüğü bir adamın kendisi hakkında revâ gördüğü nâhoş bir hâli görmesidir.

Öfke vücut içinden kaynayarak dışarı fırlar. Tasa, hüzün bunun aksinedir. Onun için tasa, hüzün öldürür çünkü zehiri içte kalır. Fakat hiddet, öfke öldürmez, çünkü zehir dışarı çıkar.

Öfke intikam doğurur. Tasa ise kaygı, dert ve zahmet…

(…)

Fars hükümdarlarından biri bir kağıt yazmış, vezirine teslim etmiş. Sonra hiddetlendiği zaman derhal kendisine gösterilmesini ferman buyurmuş. Bu kağıtta şunlar yazılıymış:

Ne oluyorsun? Öfkeden ne fayda görüyorsun? Sen de bir beşersin. Hükmün altındaki ahâliye acı ki Allah da sana acısın.

Mâverdî, Yüce Hedefler Kitabı
(Büyüyenay Yayınları, Hazırlayan: Yaşar Çalışkan)

17 Mayıs 2017

Söyleşi: Modernliğin Hikmetinden Sual

İktidara eyvallahı olmamak, makama, mülke tamah etmemek

İsmet Özel
İktidara eyvallahı olmamak, makama, mülke tamah etmemek, zulme, haksızlığa karşı çıkmak… Güzel şey bunlar. Gerçek müminden, gerçek entelektüelden, gerçek şairden insan bunları bekler. Mesela kim sevmez zulme başkaldıran “eşkıya” tiplerini, Köroğlu’nu, İnce Memed’i, Batı’da Robin Hood’u… Halk böyledir, muhayyilesinde zulme başkaldıran kahramanlar yaratır, onlara destanlar yazar… İnsan, adalet arayışını böyle “başkaldırı” temalı eserlerde dile getiriyor. Meselâ, Nesimi’nin “Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına/ Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem” mısraları müthiş değil mi? Eskilerin başkaldırısı böyle işte; denî ve fâni dünyaya sırt çevirmek… Tasavvufun özünde de bu anlayış yatıyor. Başkaldırı, isyan dediğin böyle olmalı. Bu manada en sevdiğim mısralar Baki’ninkiler. Bilirsiniz şiir, şöyle başlar:

“Fermân-ı aşka can ile var inkıyâdımuz
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımuz”

Aşkın buyruğuna can ile boyun eğmek, kaderin hükmüne zerrece inat etmemek! İşte teslimiyet, işte iman!.. Bana göre Edward Said’in gerçek entelektüeli işte şu mısradadır: “Baş eğmezüz edâniye dünya-yı dûn içün”… Şu alçak dünya için alçaklara, alçaklıklara, zulme baş eğmeyiz. Gerçek entelektüel, güce değil sadece Hakk’a itaat eder. Gerçek şair de öyledir, tabii gerçek mümin de… Hele şu mısrada Baki, modern insanın da sorununu dile getirmiyor mu:

“Biz mütteka-yı zer-keş-i caha dayanmazuz”

Biz bu dünyanın altın işlemeli âsasına; yani iktidara dayanmayız, diyor. Modern dünyanın, günümüz Müslümanlarının en büyük sorunu bu işte: Paraya, güce, makama tamah etmek, hakikati, adaleti unutmak. Walter Benjamin’in dediği gibi “vitrin çağı”nda yaşıyoruz, göz alıcı vitrinlerle kuşatılmış durumdayız…

İsyan dedim de, bana göre çağdaş Türk şiirinde gerçek isyan şiirinin şairi İsmet Özel’dir.Üç Frenk Havası”nda bu “denî dünya”ya tutsak olmuş modern insanı şöyle tasvir eder: “şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin/ kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin”, “bozuk paraların”, “pahalı zevklerin”, “ucuz cesaretlerin” insanı… Kirlenmiştir bu insan. Turgut Uyar, “Ellerin nasıl olsa yıkılmış gitmiş para saymaktan” mısraıyla anlatıyor bu kirli modern insanı. Ne yapmalı, ne etmeli de bu “kir”den kurtulmalı? Turgut Uyar bizi derinden yaralayan acı bir çığlık atıyor:

“Ben koşarım aşağlara koşarım
Yıkanacak, boğulacak su bulsam”

Hâsılı, şu sefil dünyaya küfürler ve tekmeler savurmak değil başkaldırı edebiyatı. Böylesine ince, böylesine yüce ve naiftir bizim isyanımız. Ben, bu isyanı, -ki Nurettin Topçu bunu “insanı beşerî kanunların kuşatmasından, sınırlamalarından kurtararak ulûhiyete (Hakk’a) götürecek olan hamle”dir diye tanımlar- bu naif, ama yüce isyan şiirini en çok da, “ey kanıma çakıllar karıştıran isyan/ doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim/ yaralarımı onduranımsın” diyen İsmet Özel’de bulurum. Meselâ “Mataramda Tuzlu Su”da… Bu şiirde Baki’nin isyanına eş bir isyan duyar ve derin bir ıstırapla okurum. Matarasında tuzlu su olan insan, şu modern dünyaya, kirli ilişkilere başkaldıran çağın "soylu vahşi”si, müminidir… Özel şiirde der ki; “Vahşetim/beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı/ kendime dünyada bir/ acı kök tadı seçtim”… “Baygın meyvaların lezzetinden” kopup “acı kök tadı seçmek”, dünya nimetlerine sırt çevirmektir, güce, mala, mülke tamah etmeyip çileye talip olmak!.. Sonra, “Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum” mısraı da aynı manadadır.

İşte bizim isyan anlayışımız budur!..

Alaattin Karaca
(Karar, 15.05.2017)

Atatürk’ün özel hayatı ve annesi


Birkaç gündür Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında ortaya atılan birtakım çirkin iddialar tartışılıyor. Geçmiş yıllarda dindar kitleleri Kemalizm sopasıyla terbiye etme girişimlerine ve sayısız istiskallere, dolayısıyla Kemalist ideoloji ve bileşenlerine yönelik eleştiri hakkımız saklı olmakla birlikte, Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında söylenenlerin bırakın müslümanlığa, asgari düzeyde insanlık kalıplarına dahi sığmadığını, bu bakımdan söz konusu iddiaları dillendiren şahısların haysiyetsizlikten başka bir sıfat taşımadıklarını söylemek lazımdır. İnsan ve adam olmanın zorunlu şartı her daim haysiyet, şeref, ahlak, iz’an, insaf, vicdan sahibi olmaklıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

15 Mayıs 2017

Tövbe kapısı ve rehabilite yerleri idi dergâhlar


Almanya'da teknoloji sektöründe üst düzey bir pozisyonda görev alan ve rahat bir hayat yaşayan 38 yaşındaki Cengiz adındaki Türk asıllı bir Alman vatandaşı uyuşturucu batağına düşmüş. Kokain bağımlısı olmuş, intiharın eşiğine kadar gelmiş. Fakat bu bağımlılığından kurtulmak için Tayland'daki Budist tapınaklarına gitmeye karar vermiş. Bangkok'un 140 kilometre kuzeyindeki Wat Thamkrabok'taki manastıra gelmiş. Reuters'a konuşan Cengiz, “Burası resmen hayatımı değiştirdi. İşim çok stresliydi ve yüksek performans talep eden Batı toplumunda bir köleydim” der. Manastıra ilk olarak 14 yıl önce gelen Cengiz daha sonra sık sık gelir. Bu yolda ilerleyerek uyuşturucu belasından kurtulan bizim Cengiz sonunda Atalo adını alarak bir Budist Rahibi olur. Bu merkezde 1959'dan beri on binlerce insanın rehabilite olduğunu anlatan Atalo kendi deneyimini kitaplaştırmak istediğini de söyler. Hangi yöntemlerle ve nasıl tedavi ettiklerini yazacağı kitapta anlatacağını söyleyen Cengiz şimdi o manastırda bir Budist rahibi olarak yaşıyor. Haber bu kadar..

Umarım bu haberi, diyanet camiası, ilahiyat camiası, yüzlerce vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşları da okumuşlardır. Aynı zamanda laik kesimimizin benzer kuruluşları da okumuşlardır ümit ediyorum. Bu iki kesimin de yorumlarını merak ediyorum. Bir Türk vatandaşının, maneviyat arayışını İslam dışı bir oluşumda arıyor olmasını acaba ne ile izah edebilirler?. Benim dinimin tabir caizse manastırları mesabesinde olan tekkeleri ve dergâhları bu iki kesimin ortak çabaları ile tukaka edildi, dışlandı, kapatıldı. Hatta kendilerini savunma hakkı dahi tanınmadı.

Bütün baskı ve zorluklara rağmen Adıyaman'da böylesi bir hizmeti sürdürmeğe gayret eden bir seyyid vardı. Kitleler halinde alkolizm mübtelası insanlar o zatı ziyarete giderlerdi. İstanbul, Aksaray'dan sırf bunun için otobüsler kalkardı. Hatta son kez içelim diyerek otobüse kasalarla alkol depolar, yol boyu içe içe gider oraya hepsi kör kötük sarhoş olarak inerlerdi. Oradaki zikir seansından sonra tövbe etmiş ve alkolü bırakmış pek çok kişi tanıyorum. Peki biz ne yaptık bu kişileri. Benzer bir faaliyette bulunan Amerikalı bir Şeyh Ragıb Baba (Roger Frager) bu hizmetinden dolayı Kaliforniya bölge valisi ve FBI sorumlusu tarafından plaket ile ödüllendirildiğini anlatmıştı. Uyuşturucu müptelası insanları rehabilite edip yeniden topluma kazandırıyorsunuz sizi tebrik ederiz demişler kendisine. Biz ise Adıyaman'daki bu zatı eline kelepçe bağladık ve sürgünde öldürdük.

Sadece alkol müptelaları için değil toplumdan her kesimden insanın tövbe kapısı ve rehabilite yerleri idi dergâhlar. Kimse melek değil. Hayatın bir cilvesi olarak cinayet, hırsızlık, cinsel suçlar işlemiş insanların bazıları pişman olmaktadırlar. Onlara yeni bir hayat hakkı, hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına da imkan verilmesi gerekiyordu. Gelenekte böylesi yüzlerce şaki insan dergâhlara sığındılar ve tedavi oldular. Hatta yol kesen bir eşkıya olan Fudayl b. İyad gibilerini büyük bir veli haline yine bu yapı getirdi. Tasavvuf kültürü modern insana bir iltica alanı sunabilseydi bir Türk çocuğu Cengiz belki de Atalo olmazdı.

Bu ülkenin maneviyat karşıtı iki akımına, Selefistler ile Sekülaristlere ithaf olunur…

Mahmud Erol Kılıç

Mevlevîhânelerin aslî vazîfelerine dönmesi


Bugün Yenikapı Mevlevîhânesi ve Bahariye Mevlevîhânesi restore edildi, buna şükr etmek lâzım. Şimdi sıra bu iki güzîde mekânı, Galata Mevlevîhânesi ve diğer benzer mekânlarla birlikte aslî vazifelerini îfâ eder hâle getirmekte. Bunu gerçekleştirmek zorundayız çünkü gelecek nesillerin iyi yetişmesi gerekiyor ve bu mekânlarda geçmişte verilen “insan eğitimine dâir" müfredât, ihtiyaç duyduğumuz kaliteli insanın yetişmesi için çok uygun.

Umutla bekliyoruz. Çünkü toplumumuzun bu mekânlarda yetişecek nitelikli, zarif, geniş ufuklu, yüksek kültürel değerlere sahib “medeniyet insanları"na ihtiyacı var. Târümâr edilen medeniyetimizi ancak bu şekilde, medeniyet insanları yetiştirerek ihyâ edebiliriz.

Fakat mevlevîhânelerin aslî vazîfelerine dönmesi, muhakkak ki mevlevîliğin ve mevlevîlerin aslî hüviyetine dönmesiyle mümkün olabilir. Önemli ve öncelikli olan, elbette mevlevîliğin ve mevlevîlerin aslî hüviyetine dönmesi, lâkin bunun için de mekâna ihtiyaç var. Mevlevîliğin günümüzde folklorik bir hal aldığı ve aslından uzaklaştığı malûm. Bu mekânları, mevlevîliği asla temsil edemeyecek kişi ve gruplara teslim etmek de yanlış netîceler doğuracaktır.

Yalçın Çetinkaya

Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken


Yüklenen anlamın kendini aşmasının en ilginç örneklerinden biri Hasankeyf'teki Zeynel Bey Türbesi… Türbelerin, tarihi eserlerin en az Selanik kadar yıkıma uğradığı memlekette, sular altında kalmaması için bir türbe taşınıyordu. Taşınma işleminin teknik yönü bir tarafa kalabalıkla beraber türbenin taşınma görüntüsü sanki bir cenazenin omuzlar üstünde götürülmesi gibiydi. Bir türbe defnediliyordu.

Tarihi Hasankeyf sular altında kalacak ama bazı eserler taşınarak kurtarılmış olacaktı. Hasankeyf'i, gezerken yukarı kısımlarda tahrip edilmiş geleneksel yerleşim yerlerinin yıkık hali dikkatimi çekmişti. Gezmeye gelen Avrupalılara Türkiye'de insanlar mağarada yaşıyor görüntüsü vermemek için yıktırılmıştı. Baraj yapılmasına kararı verildiğinde, Kürt tarihi mirası yok ediliyor kampanyasının Avrupa'da çok canlı yürütüldüğü malum. Bu toprakların ortak mirasını Kürtlerin ve Türklerin olmak üzere parçalayan tahripkâr bir dil. Bu dili körükleyecek yerli aydın görünümlü kalem erbabı da hayli fazla. Türklüğün ve Kürtlüğün ortak mirası olan kimliği yok eden mozaikleştirici bir dil. Fatih'in ordusuna karşı savaşan Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey'in türbesi, yani iki Türk hükümdarının egemenlik savaşının sonucu dikilen bu kümbet Kürt ve Türkleri birleştirici bir unsura dönüşmüştü. Bölgedeki Kürt ve Türk ahali i için ziyaret edilesi bir ulu kişidir Zeynel bey. Oysa Fatih'e karşı savaşırken ölmüştür.

Bir mimari değer olarak Hasankeyf'i, Zeynel Bey türbesini 'Kürt tarihi mirası' olarak sahip çıkma iddiasındaki söylem, gerçekte, ortak bir medeniyetin varoluş idrakini parçalayan bir darbedir. Bir zamanlar birbiriyle mücadele eden iki Türk sultanının savaşının mirası bir türbenin Türklerle Kürtleri birleştirdiği başka bir coğrafya yoktur herhâlde.

Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken, yaşanan gelişmelerle bana hissettirdiği şey, üzerinde bir tarih kurduğumuz zeminin de yavaş yavaş ayaklarımızın altından çekilmekte oluşundan başka bir şey değil…

Âkif Emre

Kent psikolojisi, halkı “kibarca” insanlıktan uzaklaştırmaktadır


Klostrofobik mekanlar, “cinayeti görmezden gelmeye” sebep olur. Roma-Bizans-Osmanlı mirasına beşiklik etmiş İstanbul’da cinayetin en fazla işlendiği yerler zaman geçtikçe klostrofobik meydanlara dönüşmüştür. İstiklal Caddesi ve Üsküdar sahili bu meydanların günümüzdeki en belirgin örnekleridir. Yürüyüp geçerken yaşadığımız modernizmi kabul etmişlik, “modern kentin çelişki ve belirsizlikleriyle uzlaşmak” anlamına gelir. İstanbul ve Ankara gibi (Bursa ve İzmir de eklenebilir) modern metropollerde ise “yabancılaşma ve yönünü yitirme duyguları” zirvededir. Kevin Robins her ne kadar bu duygunun ötekilerle karşılaşmaya ve dayanışma için yeni olasılıklar sunmaya elverişli olduğunu söylese de devasa bir çorba olan (bu çorbanın aşılmaz bir kazanı olduğu da düşünülürse: işte klostrofobi) kentler için böyle iyimser yorumlar yapmak ancak ve ancak yöneticilerin işine gelir. Yönetici sınıfı, kenti şehir kılmaya yönelik her düşünceyi romantik, nostaljik, oyalanma olarak görür. Bir taraftan da Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan şehir şiirleri okur durur…

Hayatta kalmak, hayata tutunmak, varlığı hakkıyla sürdürebilmek için insanî şartlar gerekmektedir. Kent psikolojisi, sunduğu çok iyimser ve aşırı klostrofobik iklimle, rüzgârı egemen düşüncelerin ve hâkim sınıfların sırtlarına doğru üflemekte, halkı “kibarca” insanlıktan uzaklaştırmaktadır. Netice itibariyle toplum aşksız ve öfkeli olmaktadır.

Yağız Gönüler
(Sosyalbilimler.org, 14.05.2017)

11 Mayıs 2017

Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu


Bir süredir sıkıntılı ve donmuş bir alacakaranlık kuşağına sıkışıp kalmışmış bir insanlık durumu bizimkisi. Hiçbir şeyin bir arada, birbiriyle bağlantılı ve bir bütünlük hissi verecek şekilde ortaya çıkamadığı bir müphemlik ve askıda oluş hali. Bütün eklemlerin ve dikişlerin bir bir koptuğu, çoktan geçmişini ve geleceğini kaybetmiş, ama yine de kaçınılamaz bir zaman. Şimdiki zaman ve var olan gerçeklik, kendinde bir ağırlık ve sabitlik noktası oluşturacak tözünden mahrum olduğu ölçüde hiçbir şeyi zapt edemeyerek daha çok dağılıyor. Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu. Ruhun/benliğin vahşice parçalanması ve içinin boşalması. Kapitalizm bir de böyle işliyor işte.

İnsanlığın alacakaranlık kuşağı ya da borderline insanlık durumu. Hepimiz aynı kurbanlık statüsündeyiz artık. Sanki gerçekte köklerin ya da herhangi bir geçmişin artık söz konusu bile olamadığı uçucu bir momentte mütemadiyen geriye doğru saplanmaktan, kendini geriye doğru sabitlemeye çalışmaktan bitap düşmek, nedir ki başka? Boşu boşuna ve ama delice bir çabayla uyanık kalmaya çalıştıkça rüyalarımızı kaybediyoruz bu arada, rüyalarımızın derinliğini. Rüya için hiç mecalimiz kalmamış, rüya görme kapasitemizi kaybetmişsek –içimizdeki o korkunç boşluk!– en baştan başlamamız gerekir artık. En başa dönmemiz; kendimizi yeniden bulmak/yaratmak için.

Önümüze konup duran korku/umut ya da özgürlük/güvenlik gibi ikiliklerin hiçbir geçerliliği kalmamış demektir bu. Ya da, en temel dayanaklarını kaybetmiş insanlık durumumuzun ızdırabı ve açmazı bunların çok ötesindedir.

Zamanımızın en esaslı meselesi hayatlarımızın boş, beyhude ve anlamsız bir yığına dönüşmesi, biçimini kaybetmesidir. Bu boşluk ve ölülük algısı sadece gündelik hayatlarımızla da sınırlı değildir üstelik. Asıl, benliklerimizi kat eden ve kabuğun/yüzeyin gerisinde hiçbir şeyin mevcut olmadığı dehşetiyle –bu korkunç bilgiyle- katmerlenen bir cansız olma hali bu. Yoksa, bir tür ruhsal intiharla çoktan lanetlenmiş olmasaydık yani, dünyanın onca zulmü ve adaletsizliği karşısında nasıl böyle kayıtsız kalabilirdik ki?

Psikiyatri/psikoloji kliniğinde “borderline kişilik bozukluğu” olarak adlandırılan durum, bu yaygın eğilimin –zamanımızın hakim semptomunun– en uç noktada ete kemiğe büründürülmesidir belki de. İç dünyasındaki parçalanma ve boşluğu daha derinden duyan, onun yükü ve acısına tahammül edemeyen ve canlı/var olduğunu kendine ‘göstermek’ için türlü eziyetlerin içinden geçen zamanımızın trajik öznesi.

Ruhsal olarak canlı kalmak deneyimlerimizi anlamlı kılmakla eşdeğerdir. Ruhsal ölü olmaksa benliğin duygusal çekirdeğinin kara bir deliğe dönüşmesiyle aynı şeydir. Günümüzde suçluluk ve utancın yerini nefret, kin ve haset duygularının almasının kökeninde de aynı şey vardır belki de. Benliğin kendi içine çökmesi ve parçalanması çünkü, hammaddesinden, kurucu bileşenlerinden, utanç ve suçluluktan yoksun kalmasıyladır biraz da. O durumda ölümcül nefret, kendini canlı hissetmenin biricik yolu olur çıkar. Çünkü deneyimlerimizde yeni anlamlar bulma ve yaratıcı temsiller oluşturma kapasitesinin, yani ruhsal canlılık duygusunun yaslandığı temel kaidenin harcı gerçeğe sadakat ve hakikat sevgisidir. Hiçbir sevgi bağına ve ilişkisine yer bırakmayan zamanımızın yaygın nefret kısır döngüsü ya da nefrete saplanma hali ile ruhsal ölülük –suçluluk ve utanç kapasitesinin yokluğu– ve sahtekarlığın aynı anda bulunuşu sebepsiz değil demek. Dahası insanlığın totalitarizm heves ve özlemleri ve cehalet tutkusu da, günümüzün bu korkunç bileşimi yani, aynı ruhsal boşluk ve ölülüğü ikame etme amacına matuf acıklı semptomlardır belki de.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 04.05.2017)

Selfie, narsisizm kültürünün bir semptomudur


Narsisizm kültürü”, ilk kez Amerikalı sosyolog Christopher Lasch tarafından 1970’lerin sonlarında tüketim toplumunun ürettiği yeni kültürü tanımlamak için kullanıldı.[1] Lasch, 20. yüzyılın son çeyreğinde tüketim toplumunun durumunun hayli karamsar bir bakışla psikanalitik bir çözümlemesini ve eleştirisini yapmış ve narsisizmi, postmodern bireyin bulaşıcı ve şifasız hastalığı olarak tanımlamıştı. Eleştirileri, esas olarak 1970’lerin Amerika’sına yöneliktir ama bu eleştiriler pek çok bakımdan bütün Batı toplumları için geçerli olabilecek savlar içerir. Nitekim tüketim arzusu ve kariyer hırsı Batı toplumlarında hızla yayılmıştır. Bugün aynı durum Türkiye için de geçerli ve bu yüzden Lasch’ın savlarının Türkiye toplumu için de anlam kazandığını söyleyebiliriz.

Ona göre, narsisizm kültürü, tüketim toplumunu karakterize eder. Narsisizm kültürü, insanları olabildiğince bencilleştirmiş ve içlerine kapanmalarına neden olmuş, böylece de kamusal hayat yok olmuştur. Gerçi kamusal hayatın yok olma süreci, tüketim toplumunun ortaya çıktığı daha erken bir dönemde, 19. yüzyılın sonlarında başlar. Kamusal İnsanın Çöküşü’nde Richard Sennett, bu süreci çok iyi anlatır.[2]

Tüketim toplumunun ortaya çıkıp gelişmesiyle, kamusal hayat zamanla önemini yitirerek yerini özel hayata bıraktı. Bunun sonucunda, kent hayatı kozmopolit bir niteliğe bürünürken, yalnızlık bir değer haline geldi, “yabancı” tehdit edici bir unsura dönüştü. Kamusal hayat, sessiz kalarak, huşu içinde seyretmeye indirgendi. Geniş cam vitrinlerde, insanların arzularını kışkırtan fetiş-metaların sergilendiği mağazaları barındıran pasajlar, birer hayal âlemi olarak toplumun hayatına bu dönemde girdi. Tüketim toplumunda pasajları aylakça gezmek ibadetin yerini, vitrinleri hayranlıkla seyretmek de tapınmanın yerini aldı.[3] Bugün AVM’lerdeki insanlık durumu bundan farklı değildir.

Bugün, kamusallığın yitimiyle, modern insanın bireyselliği radikal bir dönüşüm geçirdi ve monadlar gibi kapısız, penceresiz duvarların ardında izole; özgürlüğün yerine yalnızlığı, mutluluğun yerine hazzı koyan bir hayat üretti. İnsanlar kapandıkları evlerinden, özel alanlarından sadece birbirleriyle yarışmak, rekabet etmek için çıkıyorlar. Tüketim toplumunda insanların arasındaki başlıca ilişki biçimi yarışmak ve rekabettir. Herkes sadece kendini önemli görmekte ve sadece kendini mutlu etmeye çalışmaktadır. Nitekim narsisizm kültürünün belirleyici özelliklerinden biri de sağlığın ve kişisel gelişimin kolektif bir saplantı haline gelmiş olmasıdır. Ama buradaki sağlık, geleneksel anlamda, sıhhatin karşılığı olarak değil, performansla ilgili olarak, yaşlanma belirtilerine karşı mücadele olarak, yalnızca bedenin şekli, insanın fiziksel görünümü ve cinsel aktivitenin mekanikleşmesiyle ilgili olarak anlaşılmalıdır.

Medyanın, magazin haberlerinin, reklamların, TV ve filmlerin retoriği narsistik fantezileri kışkırtmaktadır. Magazin haberleri, özel hayatın gösterileşmesini teşvik etmektedir. Bunun sonucunda insanlar internet üzerinden özel hayatlarıyla ilgili durumları paylaşmakta ve buna tıpkı magazin yıldızları gibi varoluşsal bir önem atfetmektedirler. Reklamlar, insanları özel ve çekici olmaya özendirmektedir. İnsanlar tüketim aracılığıyla temayüz etmeye çalışmaktadır. TV programları ve filmler sürekli yarışma ve rekabet duygusunu beslemekte, ihtiraslı mücadele ruhunu yüceltmekte, zenginliği ve lüks hayatı değer olarak göstermektedir. Bunun sonucunda, merhamet ve şefkat zaaf olarak, tevekkül ve şükür tembellik olarak, emeğiyle kazanmak ve gösterişten uzaklık zayıflık ve eksiklik olarak görülmektedir. Diziler, ürettikleri fanteziler sayesinde ortalama insanlar üzerinde mutsuz bilincin oluşmasına neden olmaktadır. Gerçeklikten kaçan insanlar, teknolojinin sağladığı imkânlarla oluşturdukları simülasyon evreninde “şöhret”miş gibi yaşamakta ve her anlarını birer görsel imaja dönüştürmektedirler.

Gösteri toplumunda görsel imajların çoğalması, modern benliğin kuruluşunu sağlayan özne-nesne diyalektiğinde olduğu gibi, başkalarıyla kurulan dolayımlı ya da araçsal ilişkiye farklı bir boyut getirdi. İnsanlar, sanki bütün yapıp ettikleri ânında seyrediliyormuş ya da kaydedilip daha sonra dikkatlice inceleniyormuş gibi başkalarına yöneldiler. Böylece toplumsal bir varlık olarak insanın başkasıyla ilişkisinde yeni bir boyut ortaya çıktı. Hegel’den beri, modern birey olarak insan, varlığının bilincinde olmak için başkası tarafından tanınmaya gereksinim duyar.[4] İnsanın bilinçli bir varlık olması, başkası ya da başkaları tarafından bilinmeye, tanınmaya ve istenmeye bağımlıdır. Narsisizme sosyolojik anlamını veren de, “ben”in başkasının arzusuna duyduğu arzudur. Ben, başkaları tarafından tanınmak, beğenilmek ve arzulanmak ister. Tüketim toplumunda insanın ontolojik tanımı budur.

Narsisizm kavramı maalesef, günümüzde giderek daha yaygın hale gelen bir kişilik tipini tasvir ediyor. Lasch, bu bulaşıcı hastalığın şifası yok diyordu. Tüketim toplumlarının ortaya koyduğu insanlık durumuna bakınca gerçekten umutlanmak için pek gerekçe yok.

İnsanın kendini beğenmesi, sevmesinin saplantılı bir hal alması olan narsisizm, bugün modern insanın karakteristik bir özelliği haline gelmiştir. Eğitim sistemi, pedagoji ve diğer kültürlenme süreçleri bu durumu daha pekiştirici ve özendirici bir işlev görüyorlar. Suda yansıyan kendi görüntüsüne hayranlıkla bakan Narkissos mitinin yerini, tabletindeki kendi fotoğraflarına hayranlıkla bakan bireyler aldı.

Genellikle ünlülere benzemek için verilen pozlarına bakarken sıradan insanların ruh durumunu en iyi ifade eden söz, “benim neyim eksik” olsa gerektir. Bu özgüvenle, insanlar kendilerinin çeşitli görsel imgelerini/imajlarını üreterek ve hatta oldukça cesur pozlarını çekerek Instagram, Facebook, Twitter, Flickr, WhatsApp gibi paylaşım sitelerine ekliyorlar. Böylece herkes kendini ünlü hissediyor. En azından var olduğunu ispatlamış oluyor; çünkü zamanımızda göründüğün kadar varsın. Postmodern dönemde Descartes’ın önermesini şöyle uyarlayabiliriz: “Görünüyorum öyleyse varım.” Bu yüzden takipçilerinin olması ve hakkında yorumlar yapması varoluşsal bir önem taşıyor.

Görünürlüğün ve gösterişin ya da teşhirin önem kazanması tüketim toplumunun ortaya çıkardığı yaşam tarzının bir göstergesidir. Giyimden yemek alışkanlığına kadar tüketime konu olan her şey teşhir üzerine şekillenmeye başladı. İnsanlar önce bistro kafelerin açık mekânlarında yiyip içmeye başladılar; sonrasında yediklerinin ve içtiklerinin fotoğrafını çekerek teşhir etmeye. Magazin programlarıyla önce ünlülerin özel hayatları, gittikleri mekânlar, eğlenceleri teşhir edilmeye başladı, sonrasında herkes kendi özel hayatını, gittikleri yerleri, eğlencelerini teşhir eder hale geldi. Bu gösteriş ve daha sonra teşhircilik hayatımıza 80’lerden itibaren girmeye başladı.

Önce Özal zamanının yeni zenginleri lüks arabalar, rüküş elbiseler ve tavernalarda israf üzerine kurulu bir eğlence zevkiyle gösterişçi toplumun temellerini attılar. Daha sonra 90’larda ortaya çıkan “Televole” gibi magazin programlarıyla ünlü sanatçıların özel hayatları teşhir edilmeye başladı. 2000’lerde internet hayatımıza iyice girdi ve teknolojinin de imkânlarını sınırsızca sunmasının karşılığını insanlar kendi hayatlarını 24 saat izlettirerek ödüyorlar.

Aslında daha ağır bedeller var. Bir kere deneyimi yitiriyoruz. Hayatımızda olay olsun istiyoruz; bir daha asla tekrarlanmayacak bir an ve o ânı paylaşalım istiyoruz. Ne var ki, kamera vizörünün deneyimi ve kendiliğindenliği, doğallığı yok eden yapısı yaşadığımız hayatı bir simülasyona ve dünyayı da simülakrlardan (görüntü) ibaret bir ekrana dönüştürüyor. Bir imge kirliliği etrafımızı kuşatmış halde ve bu yüzden ne hakikatle ne de gerçeklikle sahici bir ilişki kurabiliyoruz. Günde yaklaşık elli milyon görsel imge paylaşıma giriyor. Bu imge bolluğu içinde ne bir düşünce üretilebilir ne de bir hafıza oluşturulabilir.

Hayatımızdaki ve dünyadaki her şey meta haline getiriliyor ve tüketiliyor. Daimi olarak çekilen selfieler, otoportreler, yeni doğmuş bebeklerin resimleri, yeni evlenen çiftlerin mutlu anları, eğlenen arkadaşların çılgın pozları, insanın kendisiyle ya da benliğiyle ilgilenmekten daha çok imajıyla ilgilendiğini göstermektedir. Çünkü bir arkadaş çevresine girmekten, bir aşk ilişkisini başlatmaya, bir işe kabul edilmeye kadar her sosyallik biçimi kişinin pazarlanabilir olmasını gerektiriyor. Bu da imajın önemini arttırıyor; insanlar bu yüzden kişiliklerini, görgü ve birikimlerini geliştirmekten daha çok nasıl göründükleriyle ilgileniyorlar, sürekli farklı imajlarını üretip bunları görselleştirerek paylaşıyorlar. Selfie, tüketim ve gösteri toplumunun bir fenomeni, narsisizm kültürünün bir semptomudur, diğer yanda ise postmodern ikonacılığın yeni bir ritüelidir.

Süreyya Su
(Birikim, 17.03.2017)

[1] Christopher Lasch, Narsisizm Kültürü, çev. Suzan Öztürk ve Ümit Hüsrev Yosal, Bilim ve Sanat Yayınları, 2006.
[2] Richard Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü, çev. Abdullah Yılmaz ve Serpil Durak, Ayrıntı Yayınları, 2016.
[3] Walter Benjamin, Pasajlar, çev. Ahmet Cemal, YKY, 1993.
[4] Tülin Bumin, Hegel: Bilinç Problemi, Köle-Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi, Yapı Kredi Yayınları, 1998.

Sınıf Bilinci: Kimlik Bunalımının Sonu

Sınıf Bilinci: Bahar sayısı


Sınıf Bilinci mecmuasının Bahar sayısı neşrolunuyor.

Mecmuaya İstiklâl Marşı Derneği şubelerinden, TİYO Yayıncılık'tan ve kitapçılardan ulaşabilirsiniz.

"Menekşeyi, gelinciği, fulyayı, sümbülü ve sair çiçekleri Türk harfleriyle yazabilmek onların şeklini, kokusunu, rengini tanımamızdan daha önemli. Çünkü çiçekleri güzel yapan şey onlara atfettiğiniz kıymetle alakalıdır. Kıymetin ölçüsüne de ancak Türk lisanına olan mensubiyetimizin dercesi ile varabiliriz. Harflerimizi geri almakla şahsiyetimize sahip çıkmanın aynı manaya geldiği bir aralıktayız. Biz Türk harfleriyle öğreneceğimiz ve öğreteceğimiz her kelimenin sevabı olduğuna inanıyoruz. Türk harfleri eşliğinde bir çiçekle bir kelebekle meşgul olmak bizim kârımız. Sınıf Bilinci Türk milletinin baharı olacak."

09 Mayıs 2017

Şu insan nasıl da muzip bir varlık!


Dünyevi bir zafer peşinde olmayanların bir gün dünyayı paylaşmak zorunda kalmaları tahmin edeceğin gibi başlangıçta biraz acemicedir. Mesela bir edebiyat adamı şöhret olmuştur ama salondaki dinleyicilerine inandırıcı bir ses tonuyla şöhretin afet olduğunu söylemektedir; bir iş adamı, zaferden aldığı büyük payı yemekli bir toplantıda dostlarıyla paylaşırken birden aşka gelip eski güzel günleri hatırlatmaktadır; kabiliyetleri kuşkulu bir bürokrat, istatistiğin kurallarını zorlayan yeni bir gelecek tablosu çıkarmaktadır. Bunlar elbette hoş görülebilir hallerdir ve sınıf atlamanın eşiğindeyken geçmişe el sallamak insanların eski bir âdetidir. Zaten yıkım da bütün bu adetler yerine getirildikten sonra işbaşı yapar. Pek çok mücadeleyle elde edilmiş olan yeni hayat, artık pek çok mücadeleyle korunması gereken bir mevki haline gelmiştir. Bundan böyle her türden mağduriyetin yaşandığı o aşağı yurda dönmemek için bütün yollar denenecektir. Ama hâlâ aşağı yurtta birileri ikamet etmektedir ve birilerinin ikna edilmesi için yeni bir gelecek planına ihtiyaç vardır. Birinci vagona binmiş olanların ikinci vagondakilere yolun kutsallığı noktasındaki telkinleri muhtemelen tazelenmiş bir ikna yöntemidir…

Üzülerek söyleyelim ki yol hakkında bir kez daha mutabakata varılmış olsa bile vagon artık tek değildir ya da bir zamanlar olduğu gibi bütün kardeşler aynı vagonda yolculuk yapmamaktadır. Bazı kalemler, bazı bürokratlar, bazı siyaset adamları, bazı şöhret arzuluları birinci mevkiye yerleşmişlerdir ve onların bundan böyle bir vazifeleri de kapasitesi sınırlı bu mevkii daimi kılacak yeni söylemler inşa etmektir. İşte yıkım tam da bu sahici olmayan ama sahicilik süsü verilen birinci mevki söylemlerinin içine saklanır. Biri kardeşlikten bahsetmektedir ama bahsettiği kardeşlik mağdurların elbirliğiyle bir işin müşkülünü ortadan kaldırmaya işaret etmez; bir başkası dış düşmanlara karşı hep teyakkuzda olmamız konusunda bizi uyarmaktadır ama aslında bu uyarı, ikinci vagondakilerin dikkatini birinci vagondan uzak tutmak için yapılmaktadır. Eski günlerden devşirilerek sahicilik süsü verilmiş bu yeni dilin kimi zaman kara mizahın sınırlarını zorladığına da tanık oluruz. Bütün enerjisini varsıllık için harcayan birileri, şu fani dünyada “hiç” ya da “yok” olmaktan bahsedebilmektedir mesela; mesela bir başkası milyonlarca izleyicisine, ipeksi ses tonuyla, bir derviş gibi yaşamanın güzelliğini anlatmaktadır. Şu insan nasıl da muzip bir varlık!

Ali Ayçil
(Gerçek Hayat, 08.05.2017)

Aradığımız ev kadını artık burada oturmuyor


Farabi şehri “menzil-ev”den başlatmaktadır. Bu ev birtakım ortaklıklardan (iştirâkat) oluşur ve onlarla meydana gelir. Bunların sayısı dörttür: 1) Karı-koca, 2) Efendi ve hizmetçi, 3) Anne-baba ve çocuklar, 4) Mal-mülk ve sahibi. Farabi'ye göre evi oluşturan dört unsur ve ortaklıkların yöneticisi, bir bütün olarak onların ortak işler yapmalarını amaçlar. Tek bir amacın gerçekleşmesi, evin iyi şeylerle tam olarak tesisi, iyi şeylerin ve ev halkının korunması, onların karşılıklı olarak yardımlaşmalarının sağlanması, onların bir kısmının diğerleriyle birleştirilmesi, evin yöneticisiyle gerçekleşir. O'na aile reisi (el menziliyyu) denir. Evdeki bu kişi, şehrin yöneticisine benzer. Evlerin her birisi, birbirine bitişik ve farklı derecelere sahip, her birisi bağımsız olarak belirli bir fiili yapan, fiilleri evin ve şehrin amacının tamamlanması için karşılıklı yardımlaşmada birleşen belirli sayıda farklı kısımlardan meydana gelir. (Farabi, Fusulü'l Medeni, Haz: Hanifi Özcan, M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, 2005: 61-62).

Farabi'nin açtığı yolu genişleten müellifler olmuş ancak zamanla Osmanlı idarî zihniyetini şekillendiren İbn Haldunizm nedeniyle toplumu “menzil”den hareketle inşa eden tefekkür kaybedilmiştir. Farabi'nin dört bileşenli ‘ev-menzil' kavramlaştırmasının daha önce Aristo'nun “oeconomica” teriminin gösterdiği yapıyla ilişkisi bulunduğu ileri sürülebilecektir. Aristo, “Ekonomi” adlı risalesinde ev'in mal-mülk ile kurulabileceğini ifade etmektedir: “Toplum dediğimizde kastettiğimiz şey, insanların uygar bir yaşam sürebilmek için gerekli ev, toprak ve mülkiyete sahip olmalarıdır (…) devlet de böylesi bir yaşam sonucunda ortaya çıkar. Toplum bu şekilde doğar (…) ev yönetme sanatının devlet yönetme sanatından eski olduğunu görüyoruz (…) Evin bileşenleri arasında evdeki insanlar ve mal-mülk yer almaktadır (…) Bundan dolayı ev yönetme sanatının işlerinden biri, kadın ve erkek arasındaki ilişkiyi tanımlamak ve kimin ne yapması gerektiğini belirlemektir (…) Tarım doğal meslektir (…) Eve sahip çıkan ilk kimsenin kadın olduğunu görürüz” (Aristo, Ekonomi, Say Yayınları, 2016: 23-25).

Anlaşılacağı üzere Farabi'nin fikirleri Aristo'yu izlemektedir. Nasreddin Tûsî de insanın yaşamak için yemeğe ihtiyaç duyduğunu, ihtiyaçlarını karşılamak için meslek edinip gıdasını hazırladığını ifade etmektedir. İnsan yiyeceklerini uzun emek ve çabayla hazırlayabilmektedir. Bu çaba günübirlik yürütülememektedir. Zira iklimin değişmesiyle erzakın hammaddesini oluşturan gıda tabiatta sürekli kalmamaktadır. Yiyecek maddelerinin tükenmesi açlık tehlikesi oluşturduğundan, gıdanın ihtiyat gereği toplanması ve muhafaza edilmesi gerekmektedir. Tûsî, “Bunun için de ev yapmak zaruridir” der (Nasreddin Tûsî, Ahlâk-ı Nâsırî, Fecr Yayınları, 2005: 203). Farabi'de dört bileşenli olarak zikredilen ‘ev', Tûsî'de beş bileşenlidir: “Aile ve evlerin temeli baba, ana, evlatlar, hizmetçi ve erzak olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır” (Tûsî, 2005: 204). Tûsî, “Hepiniz çobansınız, güttüğünüz sürüden mesulsünüz… Aile reisi aile fertlerinden sorumludur. Kadın kocasının evinden, çocuklardan ve maldan sorumludur” hadisini naklederek kocayı evin reisi göstermektedir.

Adudüddin el-Îcî de “tedbirü'l menzil” bahsinde ilk gözetilecek meselenin mal olduğunu dile getirir. “Ev idaresi, malın muhafazası ve harcanması hakkındadır” diyen Îcî, mal temini konusunda meslek önerisinde bulunur: “Tedarike gelince ondan tedbire müteallik olanı ticaret ve sanat olup, sanat daha kalıcı ve riski (âfet cihetiyle) daha azdır. Tedarikte şu iki şeye riayet etmek gerekir: Adalet ve ahlâk (mürûet)” (Adudüddin el-Îcî, Ahlâku Adudüddin, TDV Yayınları, 2015: 65). Îcî, “Mala sahip olan, ihtiyata binaen mallarını nakid, metâ ve akar olarak taksim eder” demektedir. Îcî'ye göre evlilikte şehvet değil, nesil ve evin düzeni talep edilmelidir.

İmam Mâtürîdî de evliliğin (ev kurmanın) gerekçesini şehvetin giderilmesi meselesine hasretmemiş, ihtiyaçlara işaret etmiştir. O'na göre “Cinsî ilişki, dünya hayatı planında nefsânî arzuları tatmin etme ile ilgili olmamış ve dünya hayatı bunun için yaratılmamıştır. Nefsânî arzuların tatmini için özel olarak yaratılan yer cennettir. Dünya ise ihtiyaçların yerine getirilmesi için var edilmiştir (…) [Böylece] cinsel ilişkinin neslin üreyip devam etmesi için meşru kılındığı ortaya çıkar” (Mâtürîdî, Te'vîlâtü'l Kur'an, Ensar Yayınları, c: 2, 2015: 61-62). Mâtürîdî'ye göre evlenmenin amacı, eşlerin birlikteliğinin nedeni evlat yetiştirmektir. Mâtürîdî, bu görüşüne delil olarak da Âdem, İmran, Zekeriyya ve İbrahim'i örnek gösterir:Allah Âdem'i seçti (3: 33); Birbirinden gelme nesiller olarak (3: 34). Istıfa kelimesi, dünya kirleri ile kirlenmemiş, saf ve temiz kişileri seçip ayırmak anlamına gelir (…) Bu beyan hakkında denilmiştir ki, Âdem'den (as) sonra gelen soy, sonra Nuh'tan gelen nesil, sonra da İbrahim'den gelen kuşaklar kastedilmiştir. Bunun birbirlerinden gelen nesiller, ayrıca birbirlerinin özünden gelen soy anlamına geldiği de söylenmiştir (…) Peygamber (as) şöyle buyurmuştur: Allah'ın buyruklarına karşı gelmekten sakınan herkes, benim âlimdendir (aile, ona bağlı). Bir zamanlar İmran'ın karısı şöyle demişti: Rabbim karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım (3: 35). (…) Buna göre çocuk isteyen herkese düşen görev, İmran'ın karısının ve Zekeriyya'nın istemiş olduğu gibi Allah'ın rızasını istemektir. Zekeriyya şöyle dua etmiştir: Rabbim bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle. Hz. İbrahim de şunu istemişti: Rabbim bana iyilerden olacak bir evlat ver.” (Mâtürîdî, 2015: 322). Mâtürîdî, bundan sonra şu ayeti de delil gösterir: “Rabbim, bana iyilerden olacak bir evlat ver. Bunun üzerine kendisine akıllı ve edepli bir erkek çocuğu olacağını müjdeledik” (37 Saffat, 100-101).

Evin helal mülk ve hayırlı evlat bileşenlerinin eksilmesi onu ev olmaktan çıkarıp “kulübe”ye dönüştürmektedir. Farabi'ye göre en küçük toplumsal birim ev-hane'dir, kulübe değildir. Ev kadını” konusu tartışılacaksa önce klasik metinlerde ev'in nasıl tarif edildiği gözetilmelidir. Aradığımız ev kadını artık burada oturmuyor; Tom Amca, Cuma'yı esir alıyor.

Lütfi Bergen
(Yenisöz, 08.05.2017)

Orası siyaset değil birlik dükkanıdır


Birincisi, ve her şeyden evvel hem Topkapı Sarayı ve hem de Hz. Mevlana Türbesi ve Anma Etkinlikleri Cumhurbaşkanlığı makamına bağlanmalıdır. Bu iki büyük iftihar kaynağımız daha küçük ölçekli bürokrasi ile yönetilemezler. Kifayet etmez. İngiltere'nin Buckingham Sarayı ve Şekspir'i en yüksek kraliyet himayesi altındadır. Bu hem fiziksel bir zorunluluktur ve hem de sembolik bir referans noktasıdır.

İkinci olarak Sema Mukabelesi spor salonunda değil Kültür Merkezi'nde yapılmalıdır. Açılışta sadece devlet başkanı selamlama konuşması yapmalı başka hiç bir bürokrat konuşmamalıdır. Orası siyaset değil birlik dükkanıdır. Mukabele'nin öncesinde ise sadece Mesnevi'den bir sohbet yapılmalı ve onun peşinden sema'ya başlanılmalıdır. Musıki konseri bir başka yerde ve zamanda olmalıdır.

1937 - 1952 yılları arasında bu ihtifaller kameri takvime göre yapılmaktaydı. Bu sayede yılın her mevsiminde Konya ziyaret edilirdi. Tıpkı Mevlid-i Nebevi geleneğimize alternatif yeni icad miladi haftalar ihdas edilmesi gibi bu ihtifaller de en çetin kış şartlarının yaşandığı 17 Aralık tarihine sabitlendi. Bunun yeniden gelenekteki gibi olması bence daha münasiptir.

Mevlana etkinlikleri haftası devletimizin resmi etkinlik takvimi içerisine alınmalıdır. Bu sayede orta öğretimde ve diyanette ilgili konular işlenebilir. Diyanet İşleri Başkanlığımız da Mevlana Haftası'nı kabul etmeli ve o hafta Cuma hutbesi Mevlana ve İslam eksenli olmalıdır. Bu meyanda iade-i itibar kabilinden Ahmed Avni Konuk'un Mesnevi Tercüme ve Şerhi'ni de Diyanet İşleri Başkanlığı'nın basmasını da taleb ederiz. Bunun sebebi şudur efendim. Bilenler bilirler 1920'li yıllarda büyük emek ile hazırlanan bu mufassal Mesnevi şerhi harf inkılabı yıllarına denk geldiği için basılmadan öylece kalır. 1950'li yıllarda bir grup hamiyet sahibi bu eseri dönemin Diyanet İşleri Başkanlığı'na basılması için teklif ederler. Başkanlık merhum Gölpınarlı başkanlığında bir heyet oluşturur ve o heyetin verdiği gayr-i ilmi ve indi mülahazalar içeren rapora istinaden bu eseri basmayı reddeder. Diyanet'in Tasavvufu göz ardı ederek Alevi açılımına soyunması başarılı olamadı. Ama geriye lüks kağıtlara basılmış Alevilik metinleri kaldı. Eğer Diyanet samimi ise bir tane de tasavvuf metni bassın artık. O da yukarıda bahsettiğim sebeplerle Ahmed Avni Bey'in Mesnevi Şerhi olabilir..

Bir diğer teklifim, her yıl veyahut her iki yılda bir düzenlenecek Uluslararası Mevlana Kongresi oldu. Benzerini 2007 yılında yaptığımız bu kongrede yerli ve yabancı pek çok ilim adamı tebliğler sunarlar. Bir ilmi gelenek oturur.

Son teklifim de Matbah-ı Şerif geleneğinin ihya edilmesi için ihtifaller esnasında bahçede kazanlarla tekke pilavı dağıtılması oldu. Buna şerbet ve helva da eşlik edebilir. Her günü bir zengin üstlenebilir.

Mahmud Erol Kılıç

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.