31 Mayıs 2017

Şehir asla unutmaz


Kadim toprakların, tarihi şehirlerin kaderi, geçmişleri gibi inişli çıkışlı, bilinmezlerle dolu ve bir o kadar da çok yönlü faktörlere bağlı. Tarihi şehirler sadece bir yerleşim yeri; üstünde yaşayanlar da sadece günlük hayatını tamamlayan sıradan insanlar değildir. O şehrin insanları bunun farkında olmasalar da şehrin hafızası o şehrin insanına galebe çalacak, şehri ve tarihi bir şekilde hatırlatacaktır. Şehir asla unutmaz çünkü. Eğer insanların hafızasının, kimliğinin oluşumunda mekânın, tarihin bir şekilde katkısı, etkisi varsa tarihi dokuya gözlerini açarak büyüyen insan tekinin davranış̧ kodları, hayata bakışı, bilinç düzeyi de şehrin meydanlarından sokaklarına, taş evlerinden kiremit çatılarına, mabetlerinden insan kıyafetlerine değin uzanan bir yığın çevre şartlarının etkisinde kalır. Tarih bu şehirlerde, bu kadim coğrafyalarda nihai hesaplaşmayı yapar. Bu nedenle bu tür mekânlar, coğrafyanın tüm modern zaman aygıtlarının ayartıcı gelişmişliğine rağmen son hükmü verir. Kadim şehirler modern zamanların savaşlarına, siyasal anlaşmalarına, toplumsal altüst oluşlarına bir şekilde ya direnirler, ya öncülük ederler ya da geleceğin şekilleneceği pek çok oluşuma yataklık ederler.

Âkif Emre, Kudüs: Taş ve İşgal Mimarisi
(Arka Kapak, Sayı 7, Nisan 2016)

Koca Mustâpaşa ve insanları


Koca Mustâpaşa, sokakları, evleri, bahçeleri, mescidleri ve diğer yapıları ile eski bir İstanbul semti idi. İlk bakışta buradaki mekânlar ve insanlar başka semtlerde de izlenebilen olağan bir hayatın içinde gibi görünürlerdi. Hâlbuki burada biraz vakit geçirilip bazı davranışlar ve biçimler gözlemlendiğinde ve bunlar ihtiyarımızda olmayan bir temayül ile tahlil edildiğinde bu semtte bir başka sükûnun hâkim olduğu, farklı bir nefhanın gizlide gizliye fısıldadığı anlaşılırdı. Bu başkalık, hayatın şu yaşadığımız maddi çerçeve ile sınırlı olmadığının, bunun ötesinde de en azından bu hayat kadar gerçek bir hayatın var olduğunun iç dünyamızın derinliklerinde hissedilmesi ile başlardı.

Eski insanımız, içinde yaşadığı dünya hayatını ve ölümden sonra yaşayacağına inandığı ahiret hayatını, bu iki âlemi bir görmüş, bu birliğe iman etmiş ve bunu bütün hayatına aksettirmişti. Bu akis, dünya ile ahiretin bu bütünlüğü Koca Mustâpaşa'da mekâna da yansımıştı, orada dirilerle Allah'a gidenler arasındaki mesafe, birçoklarınca aşılmaz gibi görünen bu uzaklık ortadan kalkmış idi. Bu beraberlik, semtin mânevî havasını fetihten beri geçen beş yüz sene zarfında daima açık ve berrak tutmuştu.

Koca Mustâpaşa'nın insanı "Ölmeden evvel ölünüz" sırrına ermiş ve bu düsturu hayatına nakşetmişti. Ölümle karşılacağı o bilinmez vakti, hep şimdi bu dem bilmiş ve bu dünya ile olan alakasını bu bilince göre düzenlemişti. Her an yola çıkmaya hazır bir seyyah gibi "Haydi gidiyorsun" nidasını işitince huzur ve itminan-ı kalb ile bu dâvete hemen icabet edebilecek bir tarzda yaşıyordu. Koca Mustâpaşa ve ona benzeyen diğer semtlerimizde mânevî çerçeveyi hep berrak tutan, işte bu hâlet idi.

Sadettin Ökten
(Yahya Kemal'in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, sf. 54-55)

Eski insanlar, eski İstanbul




Eski insanlar bugün hayallerde bile yer almayan eski İstanbul'u kendi özgün tasavvur ve telakkilerine göre imar ve inşa etmişlerdi. Bu insanlar için hayatı yaşanmaya değer kılan ve anlamlandıran şey gönül dedikleri bir var oluş idi, gönül de ancak aşk ve teslimiyet ile var olabiliyor, yaşayabiliyor ve gelişebiliyordu. Aşk ve teslimiyet medeniyetinin insanları yani ecdadımız, bu medeniyetin yetiştirdiği gönüllerini ortaya koyarak, gönlü adeta mücessem bir şekle sokarak eski İstanbul denilen rüyayı meydana getirmişlerdi. 

Sadettin Ökten
(Yahya Kemal'in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, sf. 50)

Bir bardak su bir bardak çay ve yarım poğaça

Merhum Akif Emre'nin çalışma masasından son fotoğraf 
Ölümdür bu resmin adı. Hiç birimiz onu ne kendimize ne de sevdiklerimize yakıştırabiliriz. Yakınımıza, ocağımıza çöksün istemeyiz. Ki ölüm öte taraftan çok burayı, dünyayı ilgilendirir. Her ferdin, her meşrebin kendisince bir macerası ve ereği vardır dünyada. Ölüm de bu erekle ister istemez çarpılır. Tablonun altına hep imzayı ölüm atar. Bu yüzden, tanırız o çizgiyi. Yazı, sanat ve düşünce adamına gelince, bir örümceğin salyasından dokunmuş ağ gibi ince, narin ve boşlukta sallanır onun için dünya ve ölüm. Görmezden gelemez ama onun ağına kurban gitmek de hiç istemez. Herkesin av tamtamlarıyla ormanda şehvetle coştuğu anda, o, avın gözlerine yığılan büyük korkuyu düşünür hep. Çünkü dünyadan önce insanın kendisi büyük korkudur, korkunçluktur. Yazı adamının gözlerindeki büyük hayret bundandır.

Akif Emre’nin bir mütevazı çalışma masasında, bir büyük ressamın son dünya tablosu gibi yazı adamına bıraktığı resmi bir ahlak yazıtı sayıp öyle okumak bu yolda yürüme iddiasını kaybetmeyenler için çok değerlidir. O enerjisi yüksek cehdi yanında bilgi, kültür, düşünce ve samimiyetle ördüğü hayat eyleminde, dirençle özgür kalmanın ve özgün olmanın yollarını da araştırmış bir öznedir. Günlük hayatta onunla kurduğumuz temasın asıl arkasında hayatın hep bir av sahnesi gerilimiyle kurulmuş tablosu karşısında duyulan bir büyük kırılışın izleri vardır.

En son bir belediye otobüsünde karşılaşmıştık onunla. Daha dün aramızda yarım kalmış bir cümle varmışçasına reel olanın dışına çıkıp bağımsız düşünmenin sınırlarına varmıştık. Anında dünya ve Türkiye iç içe geçivermiş, hayat kadar düşünce ve siyaset dünyası aynı cümlelerin içinde yerini alıvermişti. Farkındaydı ‘çürüme’nin. Biliş, samimi ve donanımlı içtenlikle aramızdaki zamansal mesafeyi hemen kısalttı. Ötesinde, yazdıklarını okuduğunuzda saklı hedeflerin ötesinde berrak bir amaca bağlandığını görürdünüz. Eleştirellik bir tür ergin ve yaratıcı zihin kuşanmasıydı Akif Emre’de. Bu eleştirelliği başka bir gruba veya amaca teşne olmaksızın hep işletti.

Bir bardak su bir bardak çay ve yarım poğaça. Bu yarımlık, bu simgesel kalıtlar, orada durmadı. Az sonra dünyaya doğru kollarını sıvayacak, zihninin koridorlarında dolaşacaktı. Soruları güncellenmiş bilgilerle ülke ve insan adına yoğurup harekete geçecekti. Lakin bu yazı adamı, birden ölümün o hep şaşırtan hamlesiyle çelmelendi. Bıraktıkları çok okumaya uygun son tabloya dönüştü ve zamanın duvarına asıldı.

Belki de o tablo başlangıçtan beri hep vardı. Ölüm onu somutladı. Ve konuştu. Ben dedi bunca zaman durduğum yerden eğilmeden size baktım. Meyveleri bu kadardır belki şu iştah kabartan dünyadan payıma düşen. Ama siz de görüyorsunuz, doğrandıkça artan ekmekler ve birer varlık kuşu gibi aramızdan havalanan bu lokmalar bizim son güzelliğimiz olsun. Biz işte böyle yarım yarım yaşar, ölürüz yarım yarım. Biz ölmeden kimse inanmaz buna. Ve yarım kalan ilerler, yarım olan hep insan kalır ayrıca…

Ömer Erdem
(Karar, 30.05.2017)

Gazali, İslam düşüncesini doğru yola oturttu


Haçlı olaylarının çizdiği hazin tablo, Muhyiddin-i Arabi gibi ümmet ulularının maneviyatında bir rahne açamamış, karamsarlık ve umutsuzluk bulutları bu yüce gönülleri kaplayıp karartamamış, o yüzden de, karşılaştıkları zatlar ne kadar erişilmez olursa olsun, sonra geleceklerin belki de onlardan da büyük olabileceği iyi zannını taşımışlar ve belirtmişlerdir. Bu yüzdendir ki, diğer büyükler gibi, Muhyiddin-i Arabi de bir köşeye çekilip imanını kurtarmaya çalışmakla yetinme gibi bir yolu tutmamış, yolları urgan gibi beline dolayarak şehir şehir, ülke ülke dolaşmış, bilginleri aramış, onlardan yeni bir şeyler öğrenmek istemiş ve kendi bildiklerini ve bulduklarını da, istidatlı gördüğü kişilere, gençlere, soyunun getirdiği cömertlikle, öğretmiş, adeta güneşin ışığını ortaya saçması gibi, bilgi ve iç alem görüşlerini sergilemiştir.

Kimileri sanır ki, Mevlana'da belli bir andan sonra ansızın büyük bir değişiklik olmuş, birdenbire, olduğundan bambaşka bir Mevlana doğmuştur. Oysa, hiç bir değişim ve oluşum, birdenbire olmaz. Derinlerde, görünmeyen planda, yavaş ve uzun bir hazırlanma dönemi olur. Bir deprem gibi. Biz sanırız ki, deprem ansızın olur. Gerçekteyse, kimbilir, toprağın derinliklerinde, ne kadar zaman, nice fiziki ve kimyevi etki, karşı etki oluşum serilerinin birbirini izlemesinden sonra, yeraltına sığmayacak hale gelen patlamanın yeryüzüne çıkması zaruret haline gelmekte. Patlama, volkanik dağ uçlarında, yanardağların harekete geçmesi, faaliyete başlaması şeklinde olur, nispeten düz yerlerde de, sarsıntı biçiminde kendini belli eder.

Ruhtaki oluşumlar da bir bakıma böyledir. Yalnız şuurumuzun değil, şuuraltımızın da uzun bir sürede kendine mahsus bir tarzda bir eğitim alması söz konusudur. Anonim arketiplerin şuuraltında şahsileşmesi, bir hayli çile sonucu gerçekleşen mutlu bir olaydır. Bir ruhun olgun, ama taptaze, yeni, hatta beklenmedik bir kişilik, deyiş ve görünüşle ortaya çıkması, ruh derinliklerindeki depremin yüzeye vurmasının bir belirtisi olduğu kadar ve daha çok, bir gülün yavaş yavaş olgunlaşarak birden açılışında olduğu gibi, tabii gelişmesinin bir meyvesidir.

Şeriat nedir, tasavvuf nedir, nübüvvet ve velayet kavramlarının hakikati nedir, tasavvuf ile felsefenin kesin farklılığı nereden kaynaklanıyor gibi soruların cevabını net olarak Gazali düşüncesinde buluruz. Gazali böylece, medeniyet katına yükselmiş İslam düşüncesini, sapmalardan, materyalizm ya da sahte spritüalizm yönlerine kaymalardan kurtarıp yine asıl doğrultusuna, doğru yola (sırat-ı müstakime) oturttu. Öleyazan ilmi diriltti. Din ilimlerinin dirilişini gerçekleştirdi. İlim yolunu yeniledi, tazeledi. Düşünce alanında yeni bir zenginliğin tohumlarını saçtı tarih tarlasına. Adeta kıyamete kadar sürecek bir pay sahibi oldu kendinden sonraki bütün İslam düşüncesi gelişmelerinde...

İslam Milleti yine ruh ve zihin sağlığına kavuştu. Fakat galip ihtiyaç, zihin planında idi. Tasarruf da bilhassa o alanda oldu. İmam-ı Azam'ın kaideleştirdiği İslam hayatının düşünce formunu İmam-ı Gazali çizdi. İslam medeniyeti ilerleme ve gelişmesinin adeta sembol kafası oldu o...

Sezai Karakoç
(Mevlânâ, Diriliş Yayınları)

30 Mayıs 2017

Keşke kıymet bilirliğimizi insanlar yaşarken gösterebilsek


Gazete köşelerinde memleket ahvaline değinen kalemlerin birçoğu olması gerekeni hali hazırda olanmış gibi yansıtmaktan çekinmiyorlar. Yanlışa kılıf, yalana şahit aramayı gazetecilik zannedenler var. Bu tip köşe yazarları arzuladıkları övgü ve taltifi yaşarken fazlasıyla görürler. Akif Emre gibi hatır için cümle kurmayanlar ise yaşarken kimseden ne övgü beklerler ne de taltif görürler. Ancak ölümleriyle birlikte biriktirilmiş güzel sözler ruhuna hediye eylenircesine cömertçe sarf edilir.

Keşke kıymet bilirliğimizi insanlar yaşarken gösterebilsek. Ölenlerimizin arkasından anma günleri yapmaya gösterdiğimiz ceht ve gayreti keşke onlar yaşarken onları anlamak için gösterebilsek. Ölenlerimize güzelleme yapmak bir tür kalp yumuşatma ve vicdan teskin metodu.

İnsafa getirmek için bizi hayat ölümü hep üzerimize salar. Oysa ölümün üzerine hayatı salmak lazım değil midir? Hayat en diri haliyle aramızda dolaşsa ne olur! Birbirimizin varlığına dokunmuş oluruz en azından. Yaşıyor olduğumuzu umursamaktır yaşayan her dostun farkına varmak. Eksile eksile bir araya geliyoruz, çok yazık!

Ölümler bizi bir arada tutuyor hayat değil. Şimdi ölümün nöbetini tutan kim bilir kaç kişi var ve biz onların varlıklarından habersiz ölüm günlerini bekliyoruz iki çift laf söylemek için. Yaşarken bakışlarımızı gözlerinden çevirdiğimiz dostlarımızın yumuk bakışlarına nazar ediyoruz ölünce.

Bakışlarımız gözünden düşüyor dostlarımızın.

Belki de biz düşüyoruz hayatın gözünden.

Hüseyin Akın
(Millî Gazete, 30.05.2017)

Cemâl-i yâr hep güzeldir Âkif

Akif Emre, Numan Kurtulmuş, Ali Pulcu,
Kemal Şişman, Mahmud Erol Kılıç, 1985 Göynük.
Âkif ketum diyebileceğimiz bir arkadaştı. Fazla konuşmayı sevmediği gibi her şeyi de yazmazdı. Yanlış yapan, yozlaşan, şımaran, yalaka ve ne oldum delisi olan öyle insan vardı ki tanıdıklarından yazacak olsa bugün bundan payını almayacak kimse kalmazdı. Kendisine yönelik o boykot çağrıları yapanların dahi arkasında kimler olduğunu iyi bilirdi. Ama öyle yapmadı, incinse de incitmedi. Vahdet duygusunu hep muhafaza etti. Tekfir edeni tekfir etmedi. Duygusal, hassas, kırılgan bir yapısı vardı oysa ki. İçine attı her şeyi.

...

Aklın arkada kalmasın, Yeryüzü hep problemli Âkif, seyahatleri de hep meşakkatli. Cemâl-i yâr hep güzeldir Âkif, seyr ilallah hem zevkli.

Her mahalleden insan bu güzel adam için hep güzel şeyler yazdılar, söylediler. Onun güzel ahlakına şâhidlik ettiler. Tıpkı adaşının dediği gibi “Bu şehâdetler ki dinin temeli" ise keyfine bak Âkif şimdi Yâr'in ile başbaşasın!…

Mahmud Erol Kılıç

Akif Emre kimsenin adamı değildi


Akif Emre kimsenin adamı değildi, bilinci ve vicdanı özgür bir düşünce adamıydı. Güce ve iktidara olan mesafesini İslami sınırlara riayet ederek belirledi. Kendisini güncel ve yerel olana hapsetmediği için, dünyanın dört bir yanında ne olup bittiğinin en üst düzeyde farkındaydı. Dürüst bir hayat yaşadı. Allah ona rahmet eylesin.

Atasoy Müftüoğlu

Ağaç, getirdiği yıkımla intikamını alır onu kesenden

Leonardo'nun Vinci'de çocukluğunu geçirdiği ev, Vinci / Toscana.
- Ortalama insan; görmeden bakıyor, duymadan dinliyor, hissetmeden dokunuyor, tat almadan yiyor, bedenini duyumsamadan hareket ediyor, koku bilincine erişmeden nefes alıyor ve düşünmeden konuşuyor.

- Ne kadar yaklaşırsanız o kadar sevimsiz ve zararlı olan bir şey var. (ateş)

- Ruhsuz vücutla kendi yargılarıyla bize nasıl iyi ölüneceğini öğreten kuralları verecek. (Kuralları öğreten kitap)

- Mâkul ve tecrübeli diye tanınmış kişiler görülecek. Onlar bir şeye ne kadar az ihtiyaç duyarlarsa o kadar oburca elde tutmaya çalışacak. (ne kadar yaşlanırlarsa o kadar cimdi olacaklar ve az bir zamanları kaldığında cömert olacaklar)

- İnsanlık yürüyecek ama hareket etmeyecek, orada olmayan insanlarla konuşacak ve konuşmayan birilerini duyacak. (hayâl)

- Varlıklarını ve isimlerini unutacak büyük bir kalabalık olacak ve diğer ölülerin kalıntıları üzerindeymiş gibi yalan söyleyecekler. (kuşun tüyünde ulumak)

- Kötülüğü cezalandırmamış kişi, kötülük yapılmasını buyurmuş olur.

- Ağaç, getirdiği yıkımla intikamını alır onu kesenden.

- Umut öldüğünde boşluk doğar.

- Duvarı yıkan altında kalır.

- Başta karşı koymak, sonda karşı koymaktan daha kolaydır. 

Leonardo Da Vinci, Herkes Dünyanın Merkezidir
(Çeviren: Robin Derviş, Dante Kitap)

Tanburî Cemil Bey ve bülbülün feryâdı

Boğaziçi'nden bir sabah. Ali Halil (1904-1974) resmi.
Tanburî Cemil Bey bir gün dostlarına bahçede tanbur çalıyordu. Bir bülbül feryad ederek yakına geldi. Cemil bekledi. Bülbül sustu, sonra Cemil Bey’le birlikte civardaki Babaç bülbüllerini susturacak şiddette tekrar öttü. Allah'ım o ne dem çekişti. Bu saz, söz değil; insanoğluyla tabiatın amansız bir savaşıydı. O çalıyor, bülbül söylüyor, çırpınıyor, çıldırıyordu. Bu sefer tanbur durdu. Bülbülün feryadı başımızın üstündeydi. Ömer’in elini sıktım. Ona bülbülün alt dallara indiğini, bize yaklaştığını anlatmak istiyordum. Cemil kendinden geçmiş, sanki bülbüle pes ettirmeye azmetmiş bir kudretle çalıyordu. Birden, ağaçtan havuzun kenarına bir cisim düştü. Ben evvela yaprak sandım, fakat dikkat edince gözlerime inanamadım. Hepimiz donduk kaldık. Yere düşen bülbül son kudretini sarfederek, kıvrılarak, dönerek yerde şakıyordu. Cemil devam ediyordu. Bülbül son bir feryâd kopardı ve tanburun sapına kondu. Allah! diye bağırmışım. Cemil sazı bıraktı. Ben onun ellerini öpmek için yaklaştığımda gözyaşlarıyla yüzünün sırılsıklam olduğunu fark ettim.

Refi' Cevad Ulunay

26 Mayıs 2017

Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine


Millet ve vatan kavrayışlarının tarihi ile ilgili tartışmaları derinleştirebilmek için, gerek bu unsurların, gerekse bunları paylaştığımızı tahayyül ettiğimiz başka insanlardan oluşan topluluklara duyulan aidiyet hissinin tarihine eğilmek gerekir. İşte burada zihnimizin hayret kapısını ardına kadar açık tutmakta yarar var. Vatan, il, yurt, ulus, kavim, millet, soy gibi kavramların mazisi hepimiz için sürprizlerle dolu. Geçmişin en az bizim kadar incelikli insanlarının bu kavramların içini nasıl farklı şekillerde doldurduklarına yakından bakmak zorundayız.

Osmanlı devletinin şemsiyesi altına girmiş insanları ve onlara ait toprakları anlayabilmek için karşımıza çıkan en önemli anahtar kelimeler arasında diyar-ı Rum ve Rumîlik var. Bu sözcüklerle birlikte birçok soru sökün ediyor: Diyar-ı Rum neresidir? Bir tür vatan mıdır? Anadolu mudur Roma mıdır? Kimlere Rumî denmiştir? Roma kimliğinin ve kültür mirasının tapusu Bizans’tan Batı’ya mı geçmiştir?

İnsanlığın geçmişi bize farklı yerelliklerin mümkün olduğunu, “bir yer’in insanı olmanın” çok farklı şekillerde yaşanabileceğini gösteren nice hikâye sunuyor. Diyar-ı Rum’a dair bu küçük kitap bu hikâyelerden birine odaklanıyor.

Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma: Diyar-ı Rum’da Kültürel Coğrafya ve Kimlik Üzerine
Metis Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2017, 144 Sayfa, 18 TL

İnsan İletişiminin Kökenleri


İşaret eden bir parmağın ne kadar çok anlama gelebileceğini düşünün: Sizi bir tehlike konusunda uyarabilir, şaşırtıcı ya da komik bir şey gösterebilir, bilmek isteyebileceğiniz bir bilgi verebilir. İşareti yapan kişiyle birbirinizi ne kadar iyi tanıyorsanız, iletilen anlam o kadar incelikli olacaktır. Küçücük bir işarette bunca anlam saklı olabiliyorsa, insanların gerek sistemli diller gerekse çeşitli jest ve hareketlerle gerçekleştirdiği iletişimin mekanizması baş döndürücü olsa gerek.

İnsan iletişiminin evrimsel kökenlerini konu alan bu kitapta, gelişim psikolojisinin önde gelen isimlerinden Michael Tomasello bize tam da bunu gösteriyor. Temel savı, insan iletişiminin işbirliğine dayalı olarak geliştiği yönünde: Evrimin bir noktasında atalarımız gündelik faaliyetlerinde işbirliği yapmaya başladılar, bu da onları bilgi (ve hatta niyet) paylaşımına, yani daha ayrıntılı bir iletişime sevk etti. İşaret ve hareketlerle başlayan bu iletişim zamanla gelişerek sistemli dilleri ortaya çıkardı. Tomasello bu savlarını desteklemek için titizlikle tasarlanmış ve çoğunu kendi ekibiyle birlikte yürüttüğü yaratıcı deneylerden faydalanıyor. Primatlar ve küçük yaştaki çocuklarla yapılan bu deneyler, kendi türümüzün en genç üyeleri ile en yakın hayvan akrabalarımızın iletişim biçimleri arasındaki fark ve benzerlikleri çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

İnsan hayatının ve kültürünün canalıcı bir yönüne ışık tutan bu kitabı, bilimsel düşüncenin inceliklerinden keyif alan bütün okurlarımıza tavsiye ediyoruz.

Michael Tomasello, İnsan İletişiminin Kökenleri
Metis Yayınları, 1. Basım: Mayıs 2017, 288 Sayfa, 28 TL

Şiir gibi yaşadı Akif Emre

Akif Emre ile Hasanali Yıldırım, Fatih Camii’nde
Şiir gibi yaşadı Akif Emre çünkü Yüce Şiir’in bütün emir ve yasaklarına uymaya her daim özen gösterdi. Çirkinleşmeden, kabalaşmadan hatta. Bununla birlikte ucuz şiir için fevkalâde cezbedici yolları her daim dışladı. Bu söylediğimi başarmak öylesine muhal ki zamanımızda. Düşünün, ülkenin en tepesindeki insanları yakinen tanıyacaksınız; resmi, yarı resmi ve hususi birçok teklif ve davet alacaksınız ama şiiriyetinizi bozmamak için tümünü elinizin tersiyle reddedeceksiniz. Defalarca, defalarca şahidim. Kimileri için mütevazı yaşantı ancak bir zorunluluk. Ama Âkif Emre için bir yaşama anlayışıydı. Bile-isteye tercih edilmiş muhalif bir şiir tavrı. 

Başka bir ifadeyle her has şiir gibi kendi şiiriyetini gizlemeyi tercih etti.

21. yüzyılda, üstelik onca iktidar, bunca ikbal fırsatı varken bunların hepsini ayak altına almak ne demek, bilir misiniz? Gevşememek. Dejenere olmadan dimdik, abide bir şahsiyet olarak kalmak. Gençlerin diliyle rol model olmak. Galiba ben en çok, Mehmet Akif’te görenlerin şahitlik ettiği, Efendimiz’in o emsalsiz ahlâkının kırıntılarının muadilini gözlemlediğim için seviyorum Âkif Ağabey’i.

Tâbiinin büyüklerinden Hasan Basri Hazretleri’nin sözü: “Siz sahabeyi görseydiniz ‘Bunlar deli mi ne?’ derdiniz. Onlar da sizi görseydi ‘Bunlar da Müslüman mı?’ derlerdi”. İşte bu mânâda deliliğine şahitlik ederim Âkif Ağabey’imin.

Hasanali Yıldırım
(Karar, 25.05.2017)

Soner Yalçın'dan Âkif Emre'ye dair


Evet, yazar'dı.

Evet, gazeteciydi.

Evet, belgeselciydi.

Bana sorarsanız hepsinin üstündeydi…

Sufi idi; nefsine hakim.

Hala süren iktidar sarhoşluğu döneminde nemalanma nedir bilmedi. Basitliğe tamah etmedi; cip kültürüne yenilmedi; eşyanın kölesi olmadı yani. Tamahkarları sevmedi. O hep Üsküdar'ın dolmuş müşterisi.

Hep mütevazı.

Hep sokak'ta; 1100 odalı Saray'a dönüp bakmadı bile. Kabe'sini kaybedenlerden değil çünkü.

Siyasi muktedirlere hep muhalif. Ne “hırkası” Cemaat'ten, ne “lokması” parti'den. “İslamcı” değil; samimi Müslüman.

Fikrin namusuna inançlı.

Kalemi keskin. Sözünün eri marifet ehli.

Soner Yalçın
(Sözcü, 25.07.2017)

Ölümle irtibatlı değilseniz hayattan da kopuksunuz demektir


Bir telefon mesajı kadar yakınımızda ölüm. Şahdamarınızdan daha yakın olanın hayatı anlamlı kılan ölüm gerçeğiyle kurduğumuz ilişkiyle bir telefon mesajı kadar yakın ya da uzağız. Bir telefon mesajı kadar yakındım ama cenazesine gidemeyecek kadar da uzak.

Ölüm yoksa hayat da yoktur. Ölümle irtibatlı değilseniz hayattan da kopuksunuz demektir. Ölümle barışık değilseniz hayatı anlamlandırmazsınız demektir. Sanılanın aksine hayatla da barışık değildir ölüm düşüncesine barışık olmayanlar, ölüme hazırlıklı olmayanlar.

Ölüm dikkati bizi hayat, varlık, ebediyet, yokluk gibi temel sarsıcı sorular karşısında diri ve anlamlı kılan yegane bilinç aşaması.

Ölüm dikkatinin yok olduğu, hayatımızdan çekildiği modern zamanlar hayatın da ölüm düşüncesi gibi daha anlamsızlaştığı bir insanlık durumuna işaret eder.

Kendi ölümümüzü dostlarımıza telefon mesajında duyuracak kadar ölüme yakın ve cenazelere katılamayacak kadar meşgul ve uzak bir zamanı yaşıyoruz.

Âkif Emre

23 Mayıs 2017

“Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.”


Taşra, bir kalıba yerleştiremediği insanı farklı türlerde işaretler, ancak ona bir sığınma alanı da sağlar. Hizaya getirmenin başka bir yoludur bu; düzen böyle korunur. Kalp bazen bir adım öne geçer ve düşkünü muhabbetiyle sarar; Mustafa KutluKapıları Açmak”ta anlatmıştı.

Mahalleden site yaşantılarına yönelen şehrin düşkünleri nerelere sığınıyor acaba? Kurumlar çalışkan olsa da hantal, şehrin dehlizleri ise ürpertici. Derviş Zaim’in kahramanı Mahzun, zaman zaman sığındığı Rumelihisarı’nın restorasyon geçirirken elinden alındığını gördü bir gün. İçeriye tavus kuşları yerleştiriliyordu ve girmek için bilet alması gerekiyordu. Doku, böyle de bozuluyor.

Güvenlik”, küreselleşme kültürünün vaadiydi bize, yenilik ve tüketimle birlikte. İnsanlar türdeşleriyle sitelere çekilirken toplum, kendisine çeki düzen vermesini sağlayacak aykırı seslerin uyarılarıyla birlikte çeşitli zenginliklerini yitiriyor. Mahallenin ve labirent sokakların ortadan kalkmasıyla önemli bir istişare ve uzlaşma dilini geliştirme ortamından yoksunlaşıyoruz.

Elbette şehir değişirken raylı sistemle evlerine kapalı yaşamalarına alışılmış engellilerin sokağa çıkmasını sağladı; bu çok kıymetli bir gelişme. Asansöre dayalı inşa, yanı sıra getirdiği sorunlara karşılık, kamusal mekanlarda engellilere katılım kapılarını açtı. Engelli şair Erdal Yalçın’ın şiir toplantılarına, fuarlara katılıp da gece yarısı evine dönebilmesi, metro ve Marmaray bağlantısı olmaksızın düşünülemezdi. Çocuğu engelli nice anne-baba metro ulaşımına güvenerek apartman zindanlarının duvarlarını aşma cesareti kazandı geçen yıllar içinde. Bir tarafta oluşan tahribatı konuşmaya fırsat bırakmayacak kadar hızla değişiyor metropolün sahneleri. Sağlam değerleri yitirmeden yeni imkanlar oluşturmaya gücü yetmediğinde ise medeniyet sadece içli hatıralar sahnesi veya umut veren bir ideal olarak konuşulmakla kalıyor.

Semt ahalisi için cami avlusu ibadet saatleri akışında bir muhabbet ortamı sağlıyor. Köylü, şehirli, yabancı; birlikte süzme yoğurdun ömrünü uzatan şartlardan söz ediyorlar. Topal Muhtar sibyan mektebi hatıralarını anlatıyor, yoğurt bidonlarıyla yayladan gelen Ayşe Hanım üniversitede okuttuğu evlatlarını… Az ötede, İmaret Camii’ne bağlı türbenin kubbesinde bir leylek yuvası var; acaba kaç yıldır orada? İmaret’in (reprodüksiyon olan) kapısında şöyle bir yazı yer alıyor: “Kapı açıktır, giriniz; malı mübahtır, yiyiniz.

Metropol şartları altında düşündüğümüzde “delice” görünüyor bu söz. Parası olan girilmesi için şifrelere tabi olunun sitelere kaçıyor.

Akıllı şehirler” ısmarlanıyor şimdi de, ortaya çıkan problemler yüzünden. Kimin aklı, nasıl bir akıl… Altı asırlık Muş Ulu Camii’ni sitelerin gölgesinde kaybeden bir şehrin kendine özgü aklı nasıl başında kalabilir? Böylesine yıkıcı bir aklın hakim olduğu şehirde kim kapısını açık bırakabilir kolaylıkla ve kim hangi güvenle, bulduğu açık kapıdan tereddüt etmeden girebilir…

Cihan Aktaş

Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz


Yirminci yüzyılda bir veli” olan Ahmed el-Alavi hazretleri, “Kibirliden rahatsız olan da kibirlidir” der. Aynı şey. Kibirlinin kibri, o hususiyete olan aşinalığımızla belirginlik kazanır. Bizde eğer kibrin esamisi okunmuyor olsaydı, kibirlideki kibri tanıyamazdık. Daha doğrusu, tanısak bile o kibir bizde bir gerilime yol açmaz, belki merhamete yol açardı.

Bir başkasındaki menfi bir niteliği, ancak o niteliğin bir kökü, bir ucu bizde mevcutsa tanıyabiliriz. Bir söz vardır: “Nasıl bilirsin? Kendim gibi.Biz başkalarını kendimiz gibi biliriz. Kemal kazandıkça, hem kendimizdeki noksanlıkları, hem de başkalarındaki kemali daha ziyade görmeye başlarız. Kendi kusurlarımızı görmek, başkalarının kusurlarını gözümüzde küçültür. Aslında tam da bu sebeple, kendimizi onarmış, o kusurlardan arındırmaya başlamış oluruz. Çünkü başkalarındaki kusurları göremeyecek bir saflığa ve arınmaya ulaşmak, aslında o kusurların bizdeki köklerini ve uçlarını kurutmak anlamına gelir.

Görmeyen kurtulur. Görmeyi sürdürdüğümüz sürece, bilelim ki gördüğümüz o şey, bizim onarılması ve terbiye edilmesi gereken niteliğimizi ifşa etmektedir. İnsan insanın aynasıdır. Hangi kusuru görüyorsak, bizde muğlak ve biçimsiz olarak bulunan ama içten içe bizim huzursuzluğumuzun da kaynağını oluşturan şeyi görmüşüzdür.

Aynı husus iyi niteliklerle ilgili olarak da geçerli. Karşımızdaki iyi niteliği tanıyabilmek için, yine onun bizdeki köküne müracaat etmek gerekir. Bizde ona dair bir şuur olmasaydı, onu tanıyamayacaktık. Karşımızda iyi nitelikler gördükçe, bu bizim iyi niteliklerle donandığımızı gösterir. İyi olan, iyi görür. Tersi de geçerli: İyi gören, iyidir.

Bir şeyi kınamayı sürekli hale getirmek, o şeyle derinden ve güçlü biçimde meşguliyetimizin bir ifşası, demektir. O şeyi lafta, dil düzeyinde yerdikçe, kendimizi adeta o şeyle hesaplaşıyor gibi hissederiz. Ama bu sahici bir hesaplaşma değildir. Belki tersinden bu yerme, o şeyi bizde bir yandan pekiştirirken, öte yandan da bizim o şeyle sahiden, ruhsal olarak hesaplaşmamıza mani olmaktadır.

Bir şeyi yermemiz ve kınamamız zaaflarımızı da ele veren bir ifşa olabilir. Yani o şeyi ne kadar önemsediğimizi, o şeye nasıl meftun olduğumuzu da dile getiriyor olabiliriz. Râbiatü’l-Adeviyye’ye bir adam gelmiş. Başlamış huzurunda dünyayı yermeye: “Dünya şöyle kötü, böyle bayağı, şu kadar adi. Ah şu dünyanın ettikleri.” Epey uzun da süren bu yerme seansından sonra, tarihin gördüğü en dev kadınlardan olan Rabia Sultan ona şöyle demiş: “Bitirdiysen, senin şu ana kadar ne yaptığını söyleyeyim. Senin konuşmandan benim anladığım, sen dünyayı çok önemsemiş, onu çokça kafana takmışsın.

Ahmet Murat

Türkçenin sıkıntısı abartılı bir şekilde muhafazakârlaşmasıdır


Dil hem annemiz hem de çocuğumuz gibidir. Annemiz gibidir, çünkü biz sözcükler tarafından büyütülür, onlarla dünyayı kavrar, onlarla gurbete çıkar, onlarla göğe açılır, onlarla yeryüzünü dolaşırız. Bütün acılarımız ve sevinçlerimiz dil denen beşiğin içinde yaşanır. Bu ömürlük bir beşiktir. Ondan düşünce, dünyadan da düşmüş oluruz. Ama dil bazen de korumaya aldığımız çocuğumuz olur; hayalperest devrimciler, zayıf bir dönemimizde günlük hayatımıza sokulan başka kültürler ya da yerel ağızlarımız dilin ayarını bir miktar bozar. Böyle zamanlarda “dil bilinci” önemlidir. Ve fakat bir de hayatın olağan akışı var; zaman değişir, gençlik değişir, eğilimler değişir, hülasa dünya sadece burada değil her yerde eskilerin hiç de hazzetmeyeceği bir çabuklukla gömlek değiştirir. Bu değişiklikler hep yeni bir dile, yeni sözcüklere hatta sözcükleri eğip bükmeye muhtaçtır. Beşiktaş-Üsküdar arasında çalışan motorlardan birinde, bir akşam karşıya geçerken, gençlerin dille oynadıkları o tatlı oyuna tanık olursunuz mesela: “Ya” derken sözcük uzar “yaaaaaaaaa” olur; “olmaz” derken sözcük uzar “olmaaaaaaazz” olur; “böyle” derken de sözcük “bööööyle” uzar ve sonunda kötü bir “şey” olmaz. Hatta insan onları dinlerken kimi zaman, dili rahat bırakmak gerektiğini bile düşünmeden edemez…

Bir kriz düzeyinde olmasa bile Türkçenin yeni sıkıntısı batılı sözcüklerin istilası değil, “abartılı bir şekilde” muhafazakârlaşmasıdır. Bunun biraz da zamanın ruhu gereği olduğunu biliyoruz. Ama zamanın ruhu dili muhafazakârlaştırıyorsa, yani dil geçmişe dönük işlemeye başlıyorsa, zihin de geçmişe dönük işlemeye başlar. Geçmişte çok mezarlıklar, olup bitmiş harpler, övünülecek hikâyeler vardır. Bu masalsılık bizi bir müddet avutur da. Ama öyle bir an gelir ki birden geleceğin duvarına çarparız. Dil buna hazır olmadığı için, bu çarpmaya bir süre mana veremez. Sonra 150 yıldır tecrübe ettiğimiz bildik düzen yeniden hükmünü yürütür ve geleceğe yetişmek için başkalarının dilini alıp kullanmaya mecbur hale geliriz. Aslında gelecek, geleceğe bir dil hazırlığıdır; dil geçmişe, akıl geleceğe doğru işlemez. Hülasa: Dili “zamanın ruhu” gereği doğuya, batıya ya da ileriye doğru zorlamak ne kadar sıkıntılıysa, geriye doğru zorlamak da o kadar sıkıntılıdır. Ve bir hatırlatma, sular ve diller sonunda mutlaka yataklarına geri dönerler. Yeter ki kuruyup gitmesinler.

Ali Ayçil

Âkif Emre vefat etti


Âkif Emre yalnız yazılarıyla değil, asla eğilip bükülmeyen mümtaz şahsiyetiyle de hatırlanacaktır. Rahmet deryâlarında yüzsün. Çok üzgünüm. Hiçbir zaman mıymıntı edebiyatına yüz vermedi, erdemli muhalefetin asil damarıydı. Bu yönüyle, çevre yazarlardan çok ayrıdır.

Allah büyüktür. Sevdiklerini hiç kirlenmeden ve savrulmadan yanına alır. Cephemiz eksik kalmıştır. Âkif Emre ağabeye hakkımız helal olsun.

Yağız Gönüler
twitter.com/ekmekvemushaf

22 Mayıs 2017

Bazen Olmaz: Başarısızlık Hikâyeleri

Herkesin “çok” olmakla, güçlü olmakla, muktedir olmakla, hep kazanmakla övündüğü bir dünya oldu burası…

Tuhaf bir biçimde herkesin gün geçtikçe yalnızlaştığı, mutsuzlaştığı bir dünya…

İşte böyle bir dünyada biz size “başarısızlıktan” söz etmek istedik.

İçimizdeki yetersizlik duygusundan, hata yapma korkusundan, çok isteyip de becerememekten, yanlış kararlarımızın ödettiği bedellerden ve kendimizle yüzleşmenin nasıl zor olduğundan… Başarısızlık aslında büyük bir özgürlük, vazgeçmek büyük bir cesaret, bunları anlatmak istedik.

Hikâyelerine aracı olduğumuz çok değerli isimler, bazen kahkahalarla, bazen gözyaşlarıyla en kişisel anılarını paylaştılar.

Çoğu “İlk kez anlatıyorum bunu” diyerek başladı söze; öylesine saklı köşelerden çıktı geldi hatıralar, duygular.

Cem Yılmaz, Muhtar Kent, Ali Sabancı, Zeynep Bodur Okyay, Cem Boyner, Arda Turan, Hüsnü Özyeğin, Hanzade Doğan Boyner, Abdülkadir Konukoğlu ve Mustafa Denizli’nin içtenlikle anlattıkları hikâyelerinde kendi izinizi süreceksiniz.

Sonrası size kalmış…

İster hayallerinize rağmen “başarı”nın ışıklı neonlarının arkasına saklanın, ister kendiniz olma cesaretini göstererek denemeye devam edin…

Hazırlayan: Özlem Gürses Tatar
Kronik Kitap, 200 Sayfa, 22 TL

İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız


Tarihte üçüncü bir Roma yoktur ve olmayacak. Bizans’ı birinci Roma’nın uzantısı Hıristiyan bir başkent olarak alabiliriz. Zaten adı ‘Nea Roma’ydı; sonra da Konstantinopolis’ti. Osmanlı İstanbul’u, son Müslüman Roma İmparatorluğu’nun başkentidir. Konstantiniyye, Darussaadet, Darulhilafet ve İstanbul diye de anılır. Slav dünyasının Tsarigrad’ı, yani Çar şehriyle, şehrin kurumlarıyla, tarz-ı idaresiyle de birbirine benzer. Eski Roma da buğdayını ve etini dışarıdan getirirdi. Bu beslenme mekanizmaları aynen İstanbul’da da devam etti. Osmanlı’nın buğdayı ve eti Dobruca’dan, süt mamulleri Kırım’dan, pirinci Mısır’dan, meyve ve sebzesi etraftan gelirdi. Şehrin asayişini Roma’da ‘praetor’, Bizans’ta ‘eparh’, bizde ‘kadı’ sağlardı. Üçü de hem hâkim hem belediye başkanı hem de asayişle görevli subayların büyük amiri ve denetleyicisidir. Tarihte en kozmopolit geçinen şehirler dahi bunlar kadar düzgün, uyumlu ve kaynaşık bir kozmopolitliğe sahip değildir. Burada her milletin sesi çıkardı ama bir tanesi yönetirdi. Galiba İtalya’daki Roma’yla buradaki Roma’nın yani İstanbul’un müşterek tarafı da buydu. Bir ana unsur vardı ama öbürleri onun vazgeçilmez parçası olarak bu şehirlerde yaşamaya devam etmiştir.

Bu tatlı tahlil, bu tarihi yorumlama, heyhat bugün şehrin haline baktıkça insanı tarumar eden manzaralarla ani bir balyoz yiyor. Aşırı yapılaşma, İstanbul’un her zaman için özgünlüğü olan küçük yeşil alanların yok olması, kargir ve ağacın kaynaması bugün artık yok. Bir gezi dönüşü iki genç işadamı “Roma güzel ama bakımsız kalmış, oraya gökdelenler yapsalar” gibi laflar ettiler. Galiba zihniyet farkı iki Roma arasında rahatlıkla görülüyor.

Boğaziçi’nde erguvanlardan bahsetmeye utanıyoruz. Mayıs ayında Boğaz’ın erguvanları, denir ki, “Burada bizim ceddimiz, bize göre bin misli çoklukla var” demek için görünürler. Aklı başında hiçbir insan artık yüzü kızarmadan Boğaz’ın erguvanlarıyla övünemiyor.

Biz birinci Roma’dan daha görkemli olan ikincisinin camilerini gölgelemek için çirkin gökdelenler yapıyoruz. Birinciden daha yeşil ve onun kırmızıları kadar uyumlu taş yapıları yok etmek için plastik medeniyetini getirdik. Lüzumsuz süslenen hatta neye yaradığı tartışılan Haliç köprüleri ve ‘kanatlı’ rıhtımlarla neyi berbat ettiğimizin farkında bile değiliz. Geçmişte Boğaz’ın kenarındaki yeni Roma’da nüfus bu kadar sorumsuz artmadı ve sorumsuz yaşamadı. O eski Roma’da yaşayan köleler bile kendileriyle anket yapsanız Roma’yı sevdiklerini söylerlerdi. Roma tarih ve edebiyatının kalıntıları bunu gösteriyor. Oysa bizde belediye anketlerinde bile halkın önemli çoğunluğu İstanbul’u sevmediğini söylüyor.


İstanbul hâlâ Akdeniz’in metropolü. Onun nüfusuna ve mazisine benzer bir başka metropole, Kahire’ye benzeyen bir kadersizliğe düşmemek için şehrimize iyi bakmalıyız.

Müteahhit hunharlığına karşı Roma’daki arkeoloji otoritesinin, kanunlarının benzeri uygulanmalı ve her şeyden evvel İstanbul’u sevenlerin İstanbul’u olmalıyız ki onun üstündeki her değişikliği gözleyelim ve tedbir alalım.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 21.05.2017)

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi?


Türk şiirini ister Avrupaî Türkçülük araştırmalarının rüzgârına kapılarak Hoca Ahmet Yesevî’den, isterseniz sizin ruhunuzda Türk lisanı ve Türk toprakları kavramlarına muhteva kazandırma isteği ağır bastığı ve bu sebeple şarkiyatçılık desisesine darbe vurmağa hazırlandığınız için Yunus Emre’den başlatın elinize Türk’e mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş bir şiirin geçmesi imkânsızdır. Garipliği görün: Her şeyini şiire borçlu bir milletin kendine mahsus gerçekler üzerine bina edilmiş şiiri yok. Bu şiirin doğmasına açılan imkân kapısının aralanışı Hıristiyan takviminin 1963’üncü yılında, benim ilk şiirimi neşrettiğim tarihe rastlar.

Şairlik bir maharet ve netice itibariyle bir hokkabazlık işi mi? Dünyanın hiçbir yerinde şair bir usta değildir. Çünkü şiir ortaya kendi dışından gösterilebilir bir malzemenin çok iyi kullanımı sebebiyle çıkmaz. Şairin dille münasebeti ressamın renklerle, çizgilerle, ışıklar ve gölgelerle münasebetine veya bestecinin seslerle, eslerle, tempo, ritim, ahenk bağlarıyla münasebetine benzemez. Ressam ve besteci eserini ortaya koymak üzere işinin başına geçer. Şair ise eserinin eseri olma tuhaflığı içine daldığından ötürü kendi başına hiç mecbur olmadığı bir iş açar. Şairin başına açtığı iş mensubiyetinin ve aidiyetinin gereğini aramaktan başka bir şey değildir. Dünyanın her köşesinde şairin tek boyun eğdiği şey kendi özüne duyduğu saygı olmuştur.

Benim payıma ne düştü öz saygısından? Beethoven’in gözleriyle işittiğini ben kulaklarımla görebildim mi? Aslına bakarsanız bu sual münasebetiyle hazırlanabilecek doğru cevap benim sanat sahasında çekmek mecburiyeti altında bırakıldığım numaranın iç yüzünü ifşa eder. Aslına bakmak! Aslın bir mânâ taşıdığını, mânânın tamamını aslın ifade ettiğini kabul kimin işine geliyor? Türkeli’nde kimsenin işine gelmiyor bu. Gelseydi Türk milletine mensubiyet çoktan Türk milletine aidiyet şekline çevrilmiş olacaktı. Kâfirlerin necasetini fark etmemek İslâm’dan İman’a geçisin kazancını feda etmektir. Küfre bir anlam yükleme gücünden mahrum kalarak, necasetin neye taalluk ettiğine akıl erdiremeden hiç kimse şirkten arınamaz.

Hayatını Türk’e mahsus gerçeklere istinaden şekillendirmenin ne geçmişte herhangi bir dünyevî getirisi oldu, ne halen bu şekillendirme dünyevi rahatlığa imkân sağlıyor ve ne de gelecekte sağlama vaadinde bulunuyor. Türklük tarihte can taşıdıysa serapa uhrevi kazanç alanına dönük haslet oluşuyla can taşımıştı. Türklüğün yokluk alanına sürgün edileceği ihtimali her türlü hesabın haricinde tutulmasaydı bu günkü aymazlık tepkisini de beraberinde getirirdi.

İsmet Özel
(İstiklâl Marşı Derneği, 10 Mayıs 2017)

İbn Haldun'da mûsikî ve mugannîlik


Bil ki mûsikî ve mugannîlik bir sanat olup, ancak ictimâî ve medenî hayatın gelişmiş olduğu bölge ve şehir ahâlîsi arasında yayılır. Kazanç, yaşamak için gerekli nesneler ve ihtiyaçlar yerine getirildikten ve medenî hayatın ihtiyaçlarını tatmin etmek devresi geldikten sonra bu sanata karşı meyil ve heves uyanır. Ancak bundan sonra bolluk ve medenî hayatın i'tiyat ve îcabları ile nefslerini hoşlandırmak isteyenler, mûsikî ve mugannî sesleri işitmek isterler, başka ifadeyle ekonomik halleri bu seviyeye gelenler bu sanata ihtiyaç duyarlar.
- İbn Haldun

İslâm dünyasının neredeyse bütün önemli mütefekkirleri, muhakkak mûsikî ile ilgilenmiş, ya Fârâbî gibi hem mûsikî icrâ edip kitabını yazmış, hem de icrâ etmese bile mûsikî düşüncesine dâir çok önemli eserler ortaya koymuşlardır. Yani mûsikî, hemen hemen bütün İslâm mütefekkirlerinin temel konularından biri olmuş, herbiri mûsikî sahasında heyecan verici ve ufuk açıcı düşünceler ortaya koymuştur. İbn Haldun da bu mütefekkirlerden biridir.
- Yalçın Çetinkaya

18 Mayıs 2017

Şeffaflık Toplumu


Şeffaflık neoliberal bir aygıttır. Enformasyona dönüştürmek amacıyla her şeyi içine girmeye zorlar. Günümüzün gayri maddi üretim ilişkileri koşullarında daha fazla enformasyon ve daha fazla iletişim, üretkenlik ve hızda artış demektir. Buna karşılık gizlilik, yabancılık ve ötekilik sınırsız iletişime engel oluşturur. Şeffaflık adına bunlardan kurtulmak gerekir.

Şeffaflık insanı camlaştırır. Şiddeti de buradadır. Sınırsız özgürlük ve iletişim topyekûn kontrol ve gözetime dönüşüyor. Sosyal medya da giderek toplumsallığı disiplin altına alan ve sömüren dijital panoptikonlara benziyor daha çok.

Şeffaflık bir ideolojidir. Bütün ideolojiler gibi onun da mistik hale getirilmiş ve mutlaklaştırılmış olumlu bir çekirdeği vardır. Şeffaflığın tehlikesi de bu ideolojikleşmededir. Totalize edilirse şiddete yol açar.

Byung-Chul Han, Şeffaflık Toplumu
Metis Yayınları, 84 Sayfa, 12,50 TL

Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif


"Kişi gördüğü, hissettiği ve öğrendiği şeyin uyandırdığı duygularla hareket ettiğinde kendini hep başka bir yere, başka bir sahneye ya da merkezinde olmadığı bir toplumsal dünyaya savrulmuş halde bulur. Mülksüzleşmenin bu türünü eyleme ve direnişe, ötekilerle birlikte görünür hale gelerek adaletsizliğe son verilmesini talep etmeye yol açan bir duyarlılık biçimi olarak değerlendiriyoruz. Adaletsizliğin aldığı bir biçim de halkların, örneğin zorunlu göç, işsizlik, evsizlik, işgal ve fetih vasıtasıyla sistematik olarak mülksüzleştirilmeleridir. İşte biz de, egemen benliğin malikiyetinden feragat anlamında mülksüzleşerek dahil olunan kolektivitelerin, kimi nüfusları kolektif aidiyet ve adaletten sistematik olarak men eden mülksüzleştirme biçimlerine nasıl muhalefet edebileceğini ele alıyoruz."

Bu kitaptaki yazılar, Mısır devriminin en yoğun günlerinin yaşandığı dönem ile Yunanistan’da Sol'un neoliberal kemer sıkma politikalarına karşı ciddi muhalefet gösterdiği dönem arasındaki aylarda, iki yazarın yürüttüğü diyalog sonucunda ortaya çıktı.

Özellikle Irigaray’ın çalışmalarından, Heidegger’in teknoloji eleştirisinden, Foucault’nun biyopolitika kavramından ve Lacan sonrası psikanalizden beslenen Athena Athanasiou ile, Foucault’dan ve söz edimleri kuramından, toplumsal cinsiyet kuramından, kuir aktivizmden ve heterodoks psikanalizden yola çıkan Judith Butler, kâh fikir birliğine varıp kâh ayrılığa düşerek “Siyasal duyarlılığı mümkün kılan nedir?” sorusunun peşine düşüyorlar.

Judith Butler, Athena Athanasiou 
Mülksüzleşme: Siyasaldaki Performatif
Metis Yayınları, 200 Sayfa, 20 TL

Bir Devlet İki Cumhuriyet


Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal kuruluşuna ilişkin iki karşıt fikrin ve pratiğin birbiriyle mücadelesi içerisinde olduğunu vurgulayan bu kitap, özellikle 1920’den 1924’e kadar olan dönemi etraflıca incelemektedir. Cumhuriyet anayasalarını yapan kurucu meclis tutanaklarında ve Cumhuriyet’in korunmasına ilişkin Anayasa Mahkemesi kararlarında net olarak gösterilen bu çatışmanın varlığı, Türkiye’nin gerçek anayasal sorunu olarak sunulmuştur:

En kaba tanımıyla ‘egemenliğin kaynağının halkta olduğu siyasal form’ olarak cumhuriyet, egemenlik kavramının evriminde bir kopuş yaratmıştır. Rousseau ve Sieyes’in düşünceleri ekseninde kopuş, egemenliğin ‘bir’ olan monarktan ‘çok’ olan halka geçişi sorunu olarak tanımlanabilir. Rousseau’dan kaynağını alan halkın temsil edilemez oluşu fikri, halk egemenliği üst kurgusunun ve egemenliğin doğrudan doğruya halk tarafından kullanılmasının; Sieyes’ten kaynağını alan ulusun ancak temsilcileri aracılığıyla konuşabileceği fikri ise ulus egemenliği kurgusunun ve egemenliğin temsilciler eliyle kullanılabileceğinin düşünsel dayanakları olmuştur.

Türkiye’de Cumhuriyet’in iki karşıt kuruluşunu, halk egemenliği üst kurgusuna dayanan 1921 Anayasası ve ulus egemenliği kurgusuna dayanan 1924 Anayasası bağlamında inceleyen araştırma, 1924 anayasal düzeni içinde halka çizilen sınırların, 1961 ve 1982 Anayasalarında ulus egemenliği kurgusu içinde nasıl konsolide edildiğini ortaya koymaktadır.

Günümüzdeki Anayasa tartışmaları açısından önemli bir başvuru kaynağı.

Dinçer Demirkent, Bir Devlet İki Cumhuriyet: Türkiye’de Özyönetim ve Merkeziliğin Anayasal Dinamiği 
Ayrıntı Yayınları, 1.Baskı - 2017, 256 Sayfa, 20 TL

Çizmelerimi çıkarayım mı?


Soma Madeni’nde 301 ölü.

Tütün üretimiyle geçimlerini sağlayan Soma köylüleri, yanlış politikalardan ötürü yer üstünde geçim kaynakları bulmakta zorlanmış, bu kaynakları yeraltında aramak zorunda kalmışlardır. Hızla işçileşen çiftçiler, özelleştirilen madenlerde zor koşullar altında, özellikle de taşeronlaşma ve dayıbaşılık sisteminin basıncıyla, düşük ücretlerle, ağır şartlarda çalışmaya mahkûm edilmişlerdir. Devletin böylesine riskli bir iş alanındaki faaliyetlerinden geri çekilmesiyle, yani madenleri özelleştirme politikaları doğrultusunda özel şirketlere devretmesiyle oluşan sistem ağır sonuçlar doğurmuştur. Soma Katliamı, aşırı kâr hırsı, üretim baskısı, özelleştirme ve taşeronlaştırma politikaları ile dayıbaşılık denen kuralsızlığın ve denetimsizliğin oluşturduğu kötü düzenin bir sonucudur.

Bu kitap tütün destek politikalarının sonlandırılmasıyla başlayan ve katliamla devam eden süreçleri mercek altına alıyor, bu esnada da Soma insanının acılı serüveninin her aşamasını, tanıklıklara dayanarak bütün gerçekliğiyle gözler önüne seriyor. Yaşananların bir daha olmaması için kendi içinde bir hafıza oluşturma çabası...

Onur Yıldırım , Uğur Şahin Umman
Çizmelerimi Çıkarayım mı? Soma... 13 Mayıs 2014
Ayrıntı Yayınları, 1.Baskı - 2017, 352 Sayfa, 25 TL

Çürümeye mahkûm olmak duygusu


Bu denli yozlaşma, çürümeye mahkûm olmak duygusu bizatihi insanın içini kemiren bir şey. Sadece insan teki olarak her birimiz değil toplum da içten içe çürüyor. Korozyona uğrayan metal aksam gibi temas ettiğimiz hava çürütüyor. Soluklanırken damarlarımızdaki akışın pelteleştiğini hisseder gibiyiz. Bunca karamsarlık kuşatmasına maruz kalmamızın asıl nedeni de birilerinin bunları hiç düşünmüyor olması, tam anlamıyla şenlikli bir zafer havasını yaşıyor olmaları. Çürürken bile zafer takı kurduğunu düşündüren bir muhayyile hakim. Her şeyin bir kuşku sebebi olduğu ortamda sağlıklı düşünmek, davranmak mümkün mü? Ya da her şeyin olağanlaştığı, her tür çürümenin normal karşılandığı bir ortamda normal davranmak ne kadar normal bir şeydir?

Âkif Emre

Kapitalizm çağında hikmeti keşfetmek imkânsızdır


Her kavramın gelenekteki karşılığını bulmak gerekir. Modernlik, fıtrattan uzaklaşmadır.

Tasavvuf adı altında bir takım mistik davranışlar aldı yürüdü. Sosyal medyada sabahtan akşama kadar Mevlânâ Celâleddin'den hoşgörü dersleri, Atâullah İskenderî'den hikmet sözleri... Başörtüsüne düşman bir din anlayışı satılıyor. Tarih boyunca nakşibendiliğin kalesi olmuş bir ülkede din bu kadar sahipsiz mi?

Kapitalizm çağında hikmeti keşfetmek imkânsızdır. 

Kant, Hegel, Molla Sadra dağa çıkıp kapanarak tefekkürle hikmeti aramıştır. El watsap'ta göz televizyonda hikmet aranmaz. Hikmet, paketlenip sunulacak bir şey değildir. Öte yandan hikmeti bilmeden başkalarını dönüştüremezsiniz. Salah olmadan ıslah olmaz.

Prof. Dr. Bedri Gencer, 17.05.2017 / TYB İstanbul

Yolda Olmak: 40 Kitabın Anlattığı


“Ben kitab-ı kâinatı hatmetmiş sanırdım sevgilim
Kadd-ı mevzunun görüp tekrar eliften başladım.”

Lütfi Filiz merhum, Aziz Şenol’un talebesi olduğunda bu dizeleri yazmış. Çok şey bildiğini düşünürken ustasının aşkına tutulmuş, boyunun ölçüsünü almış, bir talebe gibi diz çöküp ilk harften, yeniden başlamış… Bendeniz uzun bir dönem “acaba şimdi ne okusam?” sualini sormadım kendime yahut çevreme, soramadım. Hep bir şey oldu, bir mana, bir işaret yahut bir tevafuk. Kitap çekti kendine doğru, okudum. Her bir kitabı bitirdiğimde çok şey öğrendiğimi sandım fakat her bir yeni kitapla da boyumun ölçüsünü alıp en başından başladım...

Kadim geleneğimizde ilim peşine düşenlere daima yola çıkmaları, yolda olmaları önerilmiş. Her kitap bir yol, her okuyan bir yolcu oluvermiş. Kimileri bu seyahati saklamış, gizlemiş. Kimileri de kendince anlatıp, muhabbet etmek istemiş. Nihayetinde insanın da kâinatın da fıtratında aşk var imiş. Aşka muhabbet gerekmiş.

Yağız Gönüler, Yolda Olmak: 40 Kitabın Anlattığı
İhtimal Dergisi Yayınevi, 192 Sayfa, 20 TL
*Yayınevinin tüm eserleri, Kitapyurdu'nda %25 indirimli

Savaş Günlükleri 1939-1943


İkinci Dünya Savaşı ve Mussolini İtalyası’na ışık tutan temel kaynaklardan biri.
- İlber Ortaylı

Mussolini’nin damadı ve İtalya Dışişleri Bakanı olan Kont Galeazzo Ciano, 11 Ocak 1944’te, Yüksek Faşist Konsey’de Mussolini’nin görevden alınması lehine oy kullanan diğer kişilerle birlikte kurşuna dizildi. Sumner Welles’in hakkında, “Zamanımızın en kıymetli tarihi belgelerinden biri dediği” ve Ciano’nun İkinci Dünya Savaşı’nı biçimlendiren en önemli kişilerle yaptığı görüşmeleri ve düşüncelerini içeren günlüğü ise, Almanların ve Mussolini’nin aksi yöndeki çabalarına rağmen karısı Edda tarafından Mütteffiklere ulaştırıldı.

Savaş Günlükleri, Nazi liderlerinin yargılandıkları Nürnberg Mahkemeleri’nde saldırı savaşı tasarlamak suçu isnat edilen eski Almanya Dışişleri Bakanı Joachim von Ribbentrop’un aleyhine delil olarak sunuldu. Kont, İtalya’yı kazanırsa dahi kaybedebileceği bir savaşa sokmamak hususunda Mussolini’den daha öngörülü olduğunu kanıtlamıştı.

Savaş Günlükleri’nin içerdiği bilgiler, İtalya’nın neredeyse kansız bir şekilde Arnavutluk’u ilhak edişini, Hırvatistan üzerindeki planlarını, ülkenin İkinci Dünya Savaşı’na ne kadar hazırlıksız bir şekilde girdiğini, Yunanistan’daki ve Kuzey Afrika’da yaşadığı felaketleri anlamak adına altın değeri taşımaktadır. Ciano’nun Almanların bu ülkeyi istila etme planlarını Belçika’ya sızdırdığı ve Japon hükümetinin Pearl Harbor baskınından dört gün evvel Alman ve İtalyan hükümetlerini bilgilendirdiği gibi tarihi bilgiler de ilk kez bu vesikada ortaya çıkmıştır. Ayrıca günlükler, İtalya’nın Balkanlar’da Türkiye’yi dikkatle gözlemlemek suretiyle icra ettiği politikayla, Mussolini İtalyası’nın savaş öncesinde ve savaş sırasında Türkiye’ye karşı benimsediği tutuma dair mühim bilgiler içermektedir.

William Shirer gibi yazarların, döneme ilişkin kült kitaplarını kaleme alırken sıklıkla istifade ettikleri Savaş Günlükleri, sunduğu eşsiz bilgilerle okuyucuyu İkinci Dünya Savaşı’na dair birçok hususta aydınlatacağı gibi, ona siyasi tarihin en çalkantılı dönemlerinden birinde, amansız bir güç siyaseti ile iç içe geçen diplomasinin nasıl icra edildiğine ilişkin, izlerini günümüzde de bulabileceği mühim kesitler sunacaktır.

Kont Galeazzo Ciano, Savaş Günlükleri 1939-1943
Kronik Kitap, 640 Sayfa, 35 TL
Çeviri: Selçuk Uygur

Mekân ve Portreleriyle: Osmanlı Dünyası


Osmanlı tarihi denince akla evvela fetihler, savaşlar, siyasî ve iktisadî gelişmeler geliyor. Oysa devletin batıdan doğuya kurduğu hâkimiyet sahası düşünülürse, günümüze kadar ulaşmış mekânların ve o mekânlara unutulmaz izler bırakmış pek çok ismin de anılması gerekiyor.

Tarih alanında özellikle yazdığı şehir kitaplarıyla bilinen, çalışmalarını mekân araştırmalarıyla, görsel malzemelerle zenginleştiren Önder Kaya, “Osmanlı Dünyası” ile tarihimizin unutulmaz mekânlarını ve ilginç karakterlerini bir araya getiriyor. Kronolojik olarak sıralanmış yazılar, Osmanlı kültür tarihinin önemli detaylarıyla son buluyor.

Söğüt’ten Kudüs’e, Edirne’den Bursa’ya kadar hem batıda hem doğuda görseller eşliğinde nefis bir yolculuk yaparken, tek başınıza değilsiniz. Size Merzifonlu Kara Mustafa, Şeytan İbrahim, Deli Hüsrev, Gedik Ahmet, Öküz Mehmet gibi Paşalar, Margaret Fehim Paşa, Zaro Ağa, Cinci Hüseyin Efendi gibi nevi şahsına münhasır isimler de eşlik edecek.

Önder Kaya, Mekân ve Portreleriyle: Osmanlı Dünyası
Kronik Kitap, 248 Sayfa, 20 TL

Anılarda Batı Anadolu Kuva-yı Milliyesi


Ne yazık ki üç asırdan beri çeşitli bozgun, acınacak durum ve cehalet aynası olan tarih levhalarımıza bakmayarak, durmadan altı yüz senelik şan ve şereften söz edip yüksekten uçarak kendimizi aldatmaktan bir an geri kalmadık. İlimden, sanayiden, ticaretten mahrum, yoksulluk ve sıkıntı içinde bulunan ve millet sözünün isnat edeceği esas şartlardan uzak, muhtelif unsurların topluluğundan meydana gelmiş, siyasi hayatını sürdürmesi diğer devletlerin birbiriyle rekabetine bağlı, arazisi büyük fakat kuvveti küçük bir devletçikten başka bir şey olmadığımızı anlamak istemedik.
- Mahmut Muhtar Paşa

Mondros sonrası başlayan işgallere karşı ilk tepkiler, bölgesel ve kendiliğinden oluşan küçük ve örgütsüz direnişler biçimindeydi. İlk direniş ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin ilk silahlı karşı koyuşu, Hatay'ın Dörtyol ilçesinde 19 Aralık 1918'de gerçekleşti. Batı Anadolu'da ise işgallere karşı ilk direniş için 15 Mayıs 1919'daki Yunan İşgali'ni beklemek gerekecekti. Bu tarih, aynı zamanda Batı Anadolu'da Kuva-yı Milliye'nin tarih sahnesine çıkışı ve modern Türkiye Cumhuriyeti'ne giden direniş yolunun açıldığı tarih de olacaktır.

Ali Ulvi Özdemir, Anılarda Batı Anadolu Kuva-yı Milliyesi
Tarihçi Kitabevi, 376 Sayfa, 32 TL

Höyük: Çalınan Hazinelerimiz


- Abi, sen bu işi sadece yabancıların işi değil deyince bak aklıma ne geldi.
- Ne geldi?
- Dün öğlen kazıya gelen İstanbullu Almanlardan benim çukurda gördüğüm gözlüklü adam, dün akşam karanlığında salla karşıya, Samsat tarafına geçti.
- Sen bunu nereden biliyorsun Mevlüt?
- Dün akşam geç saatte değin arkadaşlarla Fırat kıyısında balık tuttuk. O zaman gördüm.
- Yanlış görmüş olmayasın? Çünkü onlar buradan dün öğleden sonra ayrılmışlardı.
- Hayır abi, o adamı iyi tanıyorum. Yabancı plakalı beyaz bir taksi adamı kıyıya bırakıp geri geri döndü.
- Nasıl yabancı plakalı? Urfa dışından mı?
- Hayır abi. Gavur plakalı. Harfleri çoktu ve plakanın yanına büyük bir D harfi konmuştu.

Ahmet Semih Tulay, Höyük: Çalınan Hazinelerimiz
Tarihçi Kitabevi, 168 Sayfa, 22 TL

Tasa ile öfke


Felsefî düşünce sahipleri tasa ile öfke arasında bazı farklılıklar beyan etmişlerdir.

Öfkenin sebebi; bir kimsenin kendinden aşağıdaki birinde kendi aleyhinde hoşlanmadığı bir hâli görmesidir.

Tasanın sebebi ise üstünde gördüğü bir adamın kendisi hakkında revâ gördüğü nâhoş bir hâli görmesidir.

Öfke vücut içinden kaynayarak dışarı fırlar. Tasa, hüzün bunun aksinedir. Onun için tasa, hüzün öldürür çünkü zehiri içte kalır. Fakat hiddet, öfke öldürmez, çünkü zehir dışarı çıkar.

Öfke intikam doğurur. Tasa ise kaygı, dert ve zahmet…

(…)

Fars hükümdarlarından biri bir kağıt yazmış, vezirine teslim etmiş. Sonra hiddetlendiği zaman derhal kendisine gösterilmesini ferman buyurmuş. Bu kağıtta şunlar yazılıymış:

Ne oluyorsun? Öfkeden ne fayda görüyorsun? Sen de bir beşersin. Hükmün altındaki ahâliye acı ki Allah da sana acısın.

Mâverdî, Yüce Hedefler Kitabı
(Büyüyenay Yayınları, Hazırlayan: Yaşar Çalışkan)

17 Mayıs 2017

Söyleşi: Modernliğin Hikmetinden Sual

İktidara eyvallahı olmamak, makama, mülke tamah etmemek

İsmet Özel
İktidara eyvallahı olmamak, makama, mülke tamah etmemek, zulme, haksızlığa karşı çıkmak… Güzel şey bunlar. Gerçek müminden, gerçek entelektüelden, gerçek şairden insan bunları bekler. Mesela kim sevmez zulme başkaldıran “eşkıya” tiplerini, Köroğlu’nu, İnce Memed’i, Batı’da Robin Hood’u… Halk böyledir, muhayyilesinde zulme başkaldıran kahramanlar yaratır, onlara destanlar yazar… İnsan, adalet arayışını böyle “başkaldırı” temalı eserlerde dile getiriyor. Meselâ, Nesimi’nin “Zerrece tamahım yoktur şu dünyanın varına/ Rızkımı veren Huda’dır kula minnet eylemem” mısraları müthiş değil mi? Eskilerin başkaldırısı böyle işte; denî ve fâni dünyaya sırt çevirmek… Tasavvufun özünde de bu anlayış yatıyor. Başkaldırı, isyan dediğin böyle olmalı. Bu manada en sevdiğim mısralar Baki’ninkiler. Bilirsiniz şiir, şöyle başlar:

“Fermân-ı aşka can ile var inkıyâdımuz
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inadımuz”

Aşkın buyruğuna can ile boyun eğmek, kaderin hükmüne zerrece inat etmemek! İşte teslimiyet, işte iman!.. Bana göre Edward Said’in gerçek entelektüeli işte şu mısradadır: “Baş eğmezüz edâniye dünya-yı dûn içün”… Şu alçak dünya için alçaklara, alçaklıklara, zulme baş eğmeyiz. Gerçek entelektüel, güce değil sadece Hakk’a itaat eder. Gerçek şair de öyledir, tabii gerçek mümin de… Hele şu mısrada Baki, modern insanın da sorununu dile getirmiyor mu:

“Biz mütteka-yı zer-keş-i caha dayanmazuz”

Biz bu dünyanın altın işlemeli âsasına; yani iktidara dayanmayız, diyor. Modern dünyanın, günümüz Müslümanlarının en büyük sorunu bu işte: Paraya, güce, makama tamah etmek, hakikati, adaleti unutmak. Walter Benjamin’in dediği gibi “vitrin çağı”nda yaşıyoruz, göz alıcı vitrinlerle kuşatılmış durumdayız…

İsyan dedim de, bana göre çağdaş Türk şiirinde gerçek isyan şiirinin şairi İsmet Özel’dir.Üç Frenk Havası”nda bu “denî dünya”ya tutsak olmuş modern insanı şöyle tasvir eder: “şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin/ kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin”, “bozuk paraların”, “pahalı zevklerin”, “ucuz cesaretlerin” insanı… Kirlenmiştir bu insan. Turgut Uyar, “Ellerin nasıl olsa yıkılmış gitmiş para saymaktan” mısraıyla anlatıyor bu kirli modern insanı. Ne yapmalı, ne etmeli de bu “kir”den kurtulmalı? Turgut Uyar bizi derinden yaralayan acı bir çığlık atıyor:

“Ben koşarım aşağlara koşarım
Yıkanacak, boğulacak su bulsam”

Hâsılı, şu sefil dünyaya küfürler ve tekmeler savurmak değil başkaldırı edebiyatı. Böylesine ince, böylesine yüce ve naiftir bizim isyanımız. Ben, bu isyanı, -ki Nurettin Topçu bunu “insanı beşerî kanunların kuşatmasından, sınırlamalarından kurtararak ulûhiyete (Hakk’a) götürecek olan hamle”dir diye tanımlar- bu naif, ama yüce isyan şiirini en çok da, “ey kanıma çakıllar karıştıran isyan/ doğrusu seni toprağı eller gibi sevdim/ yaralarımı onduranımsın” diyen İsmet Özel’de bulurum. Meselâ “Mataramda Tuzlu Su”da… Bu şiirde Baki’nin isyanına eş bir isyan duyar ve derin bir ıstırapla okurum. Matarasında tuzlu su olan insan, şu modern dünyaya, kirli ilişkilere başkaldıran çağın "soylu vahşi”si, müminidir… Özel şiirde der ki; “Vahşetim/beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı/ kendime dünyada bir/ acı kök tadı seçtim”… “Baygın meyvaların lezzetinden” kopup “acı kök tadı seçmek”, dünya nimetlerine sırt çevirmektir, güce, mala, mülke tamah etmeyip çileye talip olmak!.. Sonra, “Bir hayatı, ısmarlama bir hayatı bırakıyorum” mısraı da aynı manadadır.

İşte bizim isyan anlayışımız budur!..

Alaattin Karaca
(Karar, 15.05.2017)

Atatürk’ün özel hayatı ve annesi


Birkaç gündür Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında ortaya atılan birtakım çirkin iddialar tartışılıyor. Geçmiş yıllarda dindar kitleleri Kemalizm sopasıyla terbiye etme girişimlerine ve sayısız istiskallere, dolayısıyla Kemalist ideoloji ve bileşenlerine yönelik eleştiri hakkımız saklı olmakla birlikte, Atatürk’ün özel hayatı ve annesi hakkında söylenenlerin bırakın müslümanlığa, asgari düzeyde insanlık kalıplarına dahi sığmadığını, bu bakımdan söz konusu iddiaları dillendiren şahısların haysiyetsizlikten başka bir sıfat taşımadıklarını söylemek lazımdır. İnsan ve adam olmanın zorunlu şartı her daim haysiyet, şeref, ahlak, iz’an, insaf, vicdan sahibi olmaklıktır.

Prof. Dr. Mustafa Öztürk

15 Mayıs 2017

Tövbe kapısı ve rehabilite yerleri idi dergâhlar


Almanya'da teknoloji sektöründe üst düzey bir pozisyonda görev alan ve rahat bir hayat yaşayan 38 yaşındaki Cengiz adındaki Türk asıllı bir Alman vatandaşı uyuşturucu batağına düşmüş. Kokain bağımlısı olmuş, intiharın eşiğine kadar gelmiş. Fakat bu bağımlılığından kurtulmak için Tayland'daki Budist tapınaklarına gitmeye karar vermiş. Bangkok'un 140 kilometre kuzeyindeki Wat Thamkrabok'taki manastıra gelmiş. Reuters'a konuşan Cengiz, “Burası resmen hayatımı değiştirdi. İşim çok stresliydi ve yüksek performans talep eden Batı toplumunda bir köleydim” der. Manastıra ilk olarak 14 yıl önce gelen Cengiz daha sonra sık sık gelir. Bu yolda ilerleyerek uyuşturucu belasından kurtulan bizim Cengiz sonunda Atalo adını alarak bir Budist Rahibi olur. Bu merkezde 1959'dan beri on binlerce insanın rehabilite olduğunu anlatan Atalo kendi deneyimini kitaplaştırmak istediğini de söyler. Hangi yöntemlerle ve nasıl tedavi ettiklerini yazacağı kitapta anlatacağını söyleyen Cengiz şimdi o manastırda bir Budist rahibi olarak yaşıyor. Haber bu kadar..

Umarım bu haberi, diyanet camiası, ilahiyat camiası, yüzlerce vakıf, dernek ve sivil toplum kuruluşları da okumuşlardır. Aynı zamanda laik kesimimizin benzer kuruluşları da okumuşlardır ümit ediyorum. Bu iki kesimin de yorumlarını merak ediyorum. Bir Türk vatandaşının, maneviyat arayışını İslam dışı bir oluşumda arıyor olmasını acaba ne ile izah edebilirler?. Benim dinimin tabir caizse manastırları mesabesinde olan tekkeleri ve dergâhları bu iki kesimin ortak çabaları ile tukaka edildi, dışlandı, kapatıldı. Hatta kendilerini savunma hakkı dahi tanınmadı.

Bütün baskı ve zorluklara rağmen Adıyaman'da böylesi bir hizmeti sürdürmeğe gayret eden bir seyyid vardı. Kitleler halinde alkolizm mübtelası insanlar o zatı ziyarete giderlerdi. İstanbul, Aksaray'dan sırf bunun için otobüsler kalkardı. Hatta son kez içelim diyerek otobüse kasalarla alkol depolar, yol boyu içe içe gider oraya hepsi kör kötük sarhoş olarak inerlerdi. Oradaki zikir seansından sonra tövbe etmiş ve alkolü bırakmış pek çok kişi tanıyorum. Peki biz ne yaptık bu kişileri. Benzer bir faaliyette bulunan Amerikalı bir Şeyh Ragıb Baba (Roger Frager) bu hizmetinden dolayı Kaliforniya bölge valisi ve FBI sorumlusu tarafından plaket ile ödüllendirildiğini anlatmıştı. Uyuşturucu müptelası insanları rehabilite edip yeniden topluma kazandırıyorsunuz sizi tebrik ederiz demişler kendisine. Biz ise Adıyaman'daki bu zatı eline kelepçe bağladık ve sürgünde öldürdük.

Sadece alkol müptelaları için değil toplumdan her kesimden insanın tövbe kapısı ve rehabilite yerleri idi dergâhlar. Kimse melek değil. Hayatın bir cilvesi olarak cinayet, hırsızlık, cinsel suçlar işlemiş insanların bazıları pişman olmaktadırlar. Onlara yeni bir hayat hakkı, hayatlarında yeni bir sayfa açmalarına da imkan verilmesi gerekiyordu. Gelenekte böylesi yüzlerce şaki insan dergâhlara sığındılar ve tedavi oldular. Hatta yol kesen bir eşkıya olan Fudayl b. İyad gibilerini büyük bir veli haline yine bu yapı getirdi. Tasavvuf kültürü modern insana bir iltica alanı sunabilseydi bir Türk çocuğu Cengiz belki de Atalo olmazdı.

Bu ülkenin maneviyat karşıtı iki akımına, Selefistler ile Sekülaristlere ithaf olunur…

Mahmud Erol Kılıç

Mevlevîhânelerin aslî vazîfelerine dönmesi


Bugün Yenikapı Mevlevîhânesi ve Bahariye Mevlevîhânesi restore edildi, buna şükr etmek lâzım. Şimdi sıra bu iki güzîde mekânı, Galata Mevlevîhânesi ve diğer benzer mekânlarla birlikte aslî vazifelerini îfâ eder hâle getirmekte. Bunu gerçekleştirmek zorundayız çünkü gelecek nesillerin iyi yetişmesi gerekiyor ve bu mekânlarda geçmişte verilen “insan eğitimine dâir" müfredât, ihtiyaç duyduğumuz kaliteli insanın yetişmesi için çok uygun.

Umutla bekliyoruz. Çünkü toplumumuzun bu mekânlarda yetişecek nitelikli, zarif, geniş ufuklu, yüksek kültürel değerlere sahib “medeniyet insanları"na ihtiyacı var. Târümâr edilen medeniyetimizi ancak bu şekilde, medeniyet insanları yetiştirerek ihyâ edebiliriz.

Fakat mevlevîhânelerin aslî vazîfelerine dönmesi, muhakkak ki mevlevîliğin ve mevlevîlerin aslî hüviyetine dönmesiyle mümkün olabilir. Önemli ve öncelikli olan, elbette mevlevîliğin ve mevlevîlerin aslî hüviyetine dönmesi, lâkin bunun için de mekâna ihtiyaç var. Mevlevîliğin günümüzde folklorik bir hal aldığı ve aslından uzaklaştığı malûm. Bu mekânları, mevlevîliği asla temsil edemeyecek kişi ve gruplara teslim etmek de yanlış netîceler doğuracaktır.

Yalçın Çetinkaya

Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken


Yüklenen anlamın kendini aşmasının en ilginç örneklerinden biri Hasankeyf'teki Zeynel Bey Türbesi… Türbelerin, tarihi eserlerin en az Selanik kadar yıkıma uğradığı memlekette, sular altında kalmaması için bir türbe taşınıyordu. Taşınma işleminin teknik yönü bir tarafa kalabalıkla beraber türbenin taşınma görüntüsü sanki bir cenazenin omuzlar üstünde götürülmesi gibiydi. Bir türbe defnediliyordu.

Tarihi Hasankeyf sular altında kalacak ama bazı eserler taşınarak kurtarılmış olacaktı. Hasankeyf'i, gezerken yukarı kısımlarda tahrip edilmiş geleneksel yerleşim yerlerinin yıkık hali dikkatimi çekmişti. Gezmeye gelen Avrupalılara Türkiye'de insanlar mağarada yaşıyor görüntüsü vermemek için yıktırılmıştı. Baraj yapılmasına kararı verildiğinde, Kürt tarihi mirası yok ediliyor kampanyasının Avrupa'da çok canlı yürütüldüğü malum. Bu toprakların ortak mirasını Kürtlerin ve Türklerin olmak üzere parçalayan tahripkâr bir dil. Bu dili körükleyecek yerli aydın görünümlü kalem erbabı da hayli fazla. Türklüğün ve Kürtlüğün ortak mirası olan kimliği yok eden mozaikleştirici bir dil. Fatih'in ordusuna karşı savaşan Uzun Hasan'ın oğlu Zeynel Bey'in türbesi, yani iki Türk hükümdarının egemenlik savaşının sonucu dikilen bu kümbet Kürt ve Türkleri birleştirici bir unsura dönüşmüştü. Bölgedeki Kürt ve Türk ahali i için ziyaret edilesi bir ulu kişidir Zeynel bey. Oysa Fatih'e karşı savaşırken ölmüştür.

Bir mimari değer olarak Hasankeyf'i, Zeynel Bey türbesini 'Kürt tarihi mirası' olarak sahip çıkma iddiasındaki söylem, gerçekte, ortak bir medeniyetin varoluş idrakini parçalayan bir darbedir. Bir zamanlar birbiriyle mücadele eden iki Türk sultanının savaşının mirası bir türbenin Türklerle Kürtleri birleştirdiği başka bir coğrafya yoktur herhâlde.

Zeynel Bey Türbesi yerinden taşınırken, yaşanan gelişmelerle bana hissettirdiği şey, üzerinde bir tarih kurduğumuz zeminin de yavaş yavaş ayaklarımızın altından çekilmekte oluşundan başka bir şey değil…

Âkif Emre

Kent psikolojisi, halkı “kibarca” insanlıktan uzaklaştırmaktadır


Klostrofobik mekanlar, “cinayeti görmezden gelmeye” sebep olur. Roma-Bizans-Osmanlı mirasına beşiklik etmiş İstanbul’da cinayetin en fazla işlendiği yerler zaman geçtikçe klostrofobik meydanlara dönüşmüştür. İstiklal Caddesi ve Üsküdar sahili bu meydanların günümüzdeki en belirgin örnekleridir. Yürüyüp geçerken yaşadığımız modernizmi kabul etmişlik, “modern kentin çelişki ve belirsizlikleriyle uzlaşmak” anlamına gelir. İstanbul ve Ankara gibi (Bursa ve İzmir de eklenebilir) modern metropollerde ise “yabancılaşma ve yönünü yitirme duyguları” zirvededir. Kevin Robins her ne kadar bu duygunun ötekilerle karşılaşmaya ve dayanışma için yeni olasılıklar sunmaya elverişli olduğunu söylese de devasa bir çorba olan (bu çorbanın aşılmaz bir kazanı olduğu da düşünülürse: işte klostrofobi) kentler için böyle iyimser yorumlar yapmak ancak ve ancak yöneticilerin işine gelir. Yönetici sınıfı, kenti şehir kılmaya yönelik her düşünceyi romantik, nostaljik, oyalanma olarak görür. Bir taraftan da Yahya Kemal’den, Necip Fazıl’dan şehir şiirleri okur durur…

Hayatta kalmak, hayata tutunmak, varlığı hakkıyla sürdürebilmek için insanî şartlar gerekmektedir. Kent psikolojisi, sunduğu çok iyimser ve aşırı klostrofobik iklimle, rüzgârı egemen düşüncelerin ve hâkim sınıfların sırtlarına doğru üflemekte, halkı “kibarca” insanlıktan uzaklaştırmaktadır. Netice itibariyle toplum aşksız ve öfkeli olmaktadır.

Yağız Gönüler
(Sosyalbilimler.org, 14.05.2017)

11 Mayıs 2017

Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu


Bir süredir sıkıntılı ve donmuş bir alacakaranlık kuşağına sıkışıp kalmışmış bir insanlık durumu bizimkisi. Hiçbir şeyin bir arada, birbiriyle bağlantılı ve bir bütünlük hissi verecek şekilde ortaya çıkamadığı bir müphemlik ve askıda oluş hali. Bütün eklemlerin ve dikişlerin bir bir koptuğu, çoktan geçmişini ve geleceğini kaybetmiş, ama yine de kaçınılamaz bir zaman. Şimdiki zaman ve var olan gerçeklik, kendinde bir ağırlık ve sabitlik noktası oluşturacak tözünden mahrum olduğu ölçüde hiçbir şeyi zapt edemeyerek daha çok dağılıyor. Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu. Ruhun/benliğin vahşice parçalanması ve içinin boşalması. Kapitalizm bir de böyle işliyor işte.

İnsanlığın alacakaranlık kuşağı ya da borderline insanlık durumu. Hepimiz aynı kurbanlık statüsündeyiz artık. Sanki gerçekte köklerin ya da herhangi bir geçmişin artık söz konusu bile olamadığı uçucu bir momentte mütemadiyen geriye doğru saplanmaktan, kendini geriye doğru sabitlemeye çalışmaktan bitap düşmek, nedir ki başka? Boşu boşuna ve ama delice bir çabayla uyanık kalmaya çalıştıkça rüyalarımızı kaybediyoruz bu arada, rüyalarımızın derinliğini. Rüya için hiç mecalimiz kalmamış, rüya görme kapasitemizi kaybetmişsek –içimizdeki o korkunç boşluk!– en baştan başlamamız gerekir artık. En başa dönmemiz; kendimizi yeniden bulmak/yaratmak için.

Önümüze konup duran korku/umut ya da özgürlük/güvenlik gibi ikiliklerin hiçbir geçerliliği kalmamış demektir bu. Ya da, en temel dayanaklarını kaybetmiş insanlık durumumuzun ızdırabı ve açmazı bunların çok ötesindedir.

Zamanımızın en esaslı meselesi hayatlarımızın boş, beyhude ve anlamsız bir yığına dönüşmesi, biçimini kaybetmesidir. Bu boşluk ve ölülük algısı sadece gündelik hayatlarımızla da sınırlı değildir üstelik. Asıl, benliklerimizi kat eden ve kabuğun/yüzeyin gerisinde hiçbir şeyin mevcut olmadığı dehşetiyle –bu korkunç bilgiyle- katmerlenen bir cansız olma hali bu. Yoksa, bir tür ruhsal intiharla çoktan lanetlenmiş olmasaydık yani, dünyanın onca zulmü ve adaletsizliği karşısında nasıl böyle kayıtsız kalabilirdik ki?

Psikiyatri/psikoloji kliniğinde “borderline kişilik bozukluğu” olarak adlandırılan durum, bu yaygın eğilimin –zamanımızın hakim semptomunun– en uç noktada ete kemiğe büründürülmesidir belki de. İç dünyasındaki parçalanma ve boşluğu daha derinden duyan, onun yükü ve acısına tahammül edemeyen ve canlı/var olduğunu kendine ‘göstermek’ için türlü eziyetlerin içinden geçen zamanımızın trajik öznesi.

Ruhsal olarak canlı kalmak deneyimlerimizi anlamlı kılmakla eşdeğerdir. Ruhsal ölü olmaksa benliğin duygusal çekirdeğinin kara bir deliğe dönüşmesiyle aynı şeydir. Günümüzde suçluluk ve utancın yerini nefret, kin ve haset duygularının almasının kökeninde de aynı şey vardır belki de. Benliğin kendi içine çökmesi ve parçalanması çünkü, hammaddesinden, kurucu bileşenlerinden, utanç ve suçluluktan yoksun kalmasıyladır biraz da. O durumda ölümcül nefret, kendini canlı hissetmenin biricik yolu olur çıkar. Çünkü deneyimlerimizde yeni anlamlar bulma ve yaratıcı temsiller oluşturma kapasitesinin, yani ruhsal canlılık duygusunun yaslandığı temel kaidenin harcı gerçeğe sadakat ve hakikat sevgisidir. Hiçbir sevgi bağına ve ilişkisine yer bırakmayan zamanımızın yaygın nefret kısır döngüsü ya da nefrete saplanma hali ile ruhsal ölülük –suçluluk ve utanç kapasitesinin yokluğu– ve sahtekarlığın aynı anda bulunuşu sebepsiz değil demek. Dahası insanlığın totalitarizm heves ve özlemleri ve cehalet tutkusu da, günümüzün bu korkunç bileşimi yani, aynı ruhsal boşluk ve ölülüğü ikame etme amacına matuf acıklı semptomlardır belki de.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 04.05.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.