11 Mayıs 2017

Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu


Bir süredir sıkıntılı ve donmuş bir alacakaranlık kuşağına sıkışıp kalmışmış bir insanlık durumu bizimkisi. Hiçbir şeyin bir arada, birbiriyle bağlantılı ve bir bütünlük hissi verecek şekilde ortaya çıkamadığı bir müphemlik ve askıda oluş hali. Bütün eklemlerin ve dikişlerin bir bir koptuğu, çoktan geçmişini ve geleceğini kaybetmiş, ama yine de kaçınılamaz bir zaman. Şimdiki zaman ve var olan gerçeklik, kendinde bir ağırlık ve sabitlik noktası oluşturacak tözünden mahrum olduğu ölçüde hiçbir şeyi zapt edemeyerek daha çok dağılıyor. Parçalanmış ve içi boşalmış bir zaman bu. Ruhun/benliğin vahşice parçalanması ve içinin boşalması. Kapitalizm bir de böyle işliyor işte.

İnsanlığın alacakaranlık kuşağı ya da borderline insanlık durumu. Hepimiz aynı kurbanlık statüsündeyiz artık. Sanki gerçekte köklerin ya da herhangi bir geçmişin artık söz konusu bile olamadığı uçucu bir momentte mütemadiyen geriye doğru saplanmaktan, kendini geriye doğru sabitlemeye çalışmaktan bitap düşmek, nedir ki başka? Boşu boşuna ve ama delice bir çabayla uyanık kalmaya çalıştıkça rüyalarımızı kaybediyoruz bu arada, rüyalarımızın derinliğini. Rüya için hiç mecalimiz kalmamış, rüya görme kapasitemizi kaybetmişsek –içimizdeki o korkunç boşluk!– en baştan başlamamız gerekir artık. En başa dönmemiz; kendimizi yeniden bulmak/yaratmak için.

Önümüze konup duran korku/umut ya da özgürlük/güvenlik gibi ikiliklerin hiçbir geçerliliği kalmamış demektir bu. Ya da, en temel dayanaklarını kaybetmiş insanlık durumumuzun ızdırabı ve açmazı bunların çok ötesindedir.

Zamanımızın en esaslı meselesi hayatlarımızın boş, beyhude ve anlamsız bir yığına dönüşmesi, biçimini kaybetmesidir. Bu boşluk ve ölülük algısı sadece gündelik hayatlarımızla da sınırlı değildir üstelik. Asıl, benliklerimizi kat eden ve kabuğun/yüzeyin gerisinde hiçbir şeyin mevcut olmadığı dehşetiyle –bu korkunç bilgiyle- katmerlenen bir cansız olma hali bu. Yoksa, bir tür ruhsal intiharla çoktan lanetlenmiş olmasaydık yani, dünyanın onca zulmü ve adaletsizliği karşısında nasıl böyle kayıtsız kalabilirdik ki?

Psikiyatri/psikoloji kliniğinde “borderline kişilik bozukluğu” olarak adlandırılan durum, bu yaygın eğilimin –zamanımızın hakim semptomunun– en uç noktada ete kemiğe büründürülmesidir belki de. İç dünyasındaki parçalanma ve boşluğu daha derinden duyan, onun yükü ve acısına tahammül edemeyen ve canlı/var olduğunu kendine ‘göstermek’ için türlü eziyetlerin içinden geçen zamanımızın trajik öznesi.

Ruhsal olarak canlı kalmak deneyimlerimizi anlamlı kılmakla eşdeğerdir. Ruhsal ölü olmaksa benliğin duygusal çekirdeğinin kara bir deliğe dönüşmesiyle aynı şeydir. Günümüzde suçluluk ve utancın yerini nefret, kin ve haset duygularının almasının kökeninde de aynı şey vardır belki de. Benliğin kendi içine çökmesi ve parçalanması çünkü, hammaddesinden, kurucu bileşenlerinden, utanç ve suçluluktan yoksun kalmasıyladır biraz da. O durumda ölümcül nefret, kendini canlı hissetmenin biricik yolu olur çıkar. Çünkü deneyimlerimizde yeni anlamlar bulma ve yaratıcı temsiller oluşturma kapasitesinin, yani ruhsal canlılık duygusunun yaslandığı temel kaidenin harcı gerçeğe sadakat ve hakikat sevgisidir. Hiçbir sevgi bağına ve ilişkisine yer bırakmayan zamanımızın yaygın nefret kısır döngüsü ya da nefrete saplanma hali ile ruhsal ölülük –suçluluk ve utanç kapasitesinin yokluğu– ve sahtekarlığın aynı anda bulunuşu sebepsiz değil demek. Dahası insanlığın totalitarizm heves ve özlemleri ve cehalet tutkusu da, günümüzün bu korkunç bileşimi yani, aynı ruhsal boşluk ve ölülüğü ikame etme amacına matuf acıklı semptomlardır belki de.

Erdoğan Özmen
(Birikim, 04.05.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.