08 Haziran 2017

Ramazan’ın tadı yok

Türkiye’de mevcut din kültürü, özellikle dindarların iktidar olmasıyla birlikte sadece siyasallaşmadı, kendi kültürel krizini de derinleştirdi. Bugün ortalama bir dindarın gözünün önünde gerçekleşen birçok kötülüğün, mutlak iyilik atfettiği dinden devşirilen söylemlerle meşrulaştırılmasına rağmen, birkaç cılız itiraz dışında dindarlar tarafından anlamlı hiçbir tepkinin ortaya konulamaması, sadece iktidarın ezici gücüyle ilgili değildir; aynı zamanda mevcut din kültüründeki malzemelerin kolaylıkla egemenlerin istibdat aracına dönüşebilmesiyle ilgilidir. Bunu kolaylaştıran ve hatta bu krizi derinleştiren en önemli husus ise iktidarın artık dindarların elinde olduğu ve yeni bir Türkiye’nin kurulduğu yönündeki yaygın söylentinin kuşatıcılığıdır.

Dini-bütün dindarlar iktidarda olmasına rağmen İslami kamuoyundaki hüsran ve hayal kırıklığı artık gözlerden saklanamıyor. Bir itiraz gayretleri yok. Çoğu itiraz edebilecek erdemlerini beton mikserlerinin içine boca ettiği için sahici bir düşünce geliştirebilecek iradeleri de yok. Zenginleştiler ve zenginleştikçe yoksulların varlığından rahatsız olanların ahlakını benimsediler. Bunun derdini taşıyan, hatta bunun iç sıkıntısını yaşayanların sayısı da oldukça azaldı. Dinin artık abartılı hale gelen toplumsal görünürlüğünden daha çok, dindarların iktidar olmasıyla birlikte ortaya çıkan ağır yozlaşma yıkıcı bir biçimde devam ettiği için bütün uğraşlara, debdebeli tefrişata, her yönden kuşatmalara ve zorlamalara rağmen Ramazan’ın tadı yok.

Bir şeyler eksik.

Olması gereken ile olmakta olan arasındaki kapatılması imkansız mesafe, üçüncü köprü ya da dört şeritli otobanlarla kapatılamayacak bir mesafe. Bunu sayıca az olsalar da, zenginliklerinden ve zaferlerinden gözleri dönmüş muhafazakarlara baktıkça ürken bazı muhafazakarlar, İslamcılar da farkında, ancak onlar da bu yozlaşmanın tamamlayıcı bir parçası olarak varlar. Daha tuhaf olan ise bu yozlaşmanın bir düzen olarak tesis edilmesi ve bu düzenin kendisinin egemen din kültürünün bir bileşeni haline gelmesidir. Bu nedenle bu yozlaşmaya yönelik dini itirazın da artık sahici bir karşılığı yok.

Sadece eşini üniversitenin İslam Enstitüsüne müdür olarak atayan rektöre değil, o atamayı kabul eden, belki talep eden ve daha fenası bunu hakkı olarak gören kişiyi de içeren bir düzen bu.

Solcu oldukları, bir de üstüne oruç tutmadıkları için terörist olduklarına kanaat getirdikleri üniversite öğrencilerine saldırmakla kalınmayan, onları terörist olarak itham etmeyi kolaylaştıran bir düzen.

İşini kaybettiği için derdini dile getiren birine vurmayı, hatta yere düştüğünde bile üzerine plastik mermiler boca etmeyi maharet addeden bir ucub ile büyüklenen, yaptıklarının karşılığında takdirden başka bir şey görmeyeceğine ilişkin mutlak güven tesis eden bir düzen.

Bir de Ramazan var. Bereketin aynı şeylere inanmakta değil, aynı sofraya oturmakta olduğunu anlatan Ramazan. Dostluğun, birlikte olmanın, paylaşmanın, dayanışmanın, hemhal olmanın, hemdert olmanın, imece kültürünün devamı olması arzulanan Ramazan... Böyle Ramazanlar belki gerçekte hiç olmadı ama bu kadar uzağında olunduğu başka bir dönem oldu mu? Oysa “nerede o eski Ramazanlar” klişesini tekrarlayarak toplumu nostaljiye davet eden cümlelerin sahipleri, yeni Türkiye’nin Ramazanlarına çok hızlı uyum sağladılar.

Polat S. Alpman
(Birikim, 08.06.2017)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.