22 Haziran 2017

Sadettin Ökten: "Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok."


Bu kainatı Cenab-ı Allah halk etmiş -bir inanca dayanarak söylüyorum- ve buna da fiziksel ve geometrik bir nispet koymuş. Bir düzlemde böyle; ruhi ve manevi olanları ayırıyorum. Harekete, sese, büyüklüklere, siluete sadece fiziksel ve geometrik nispetle baktığımız zaman insanın hem kendi bedensel varlığıyla hem de doğal yetenekleriyle bu doğa içinde bir yeri olduğunu görürüz. Mesela hayvanlar kadar keskin görmüyor, onlar kadar keskin koku almıyor, kanguru gibi zıplamıyor. Fakat insanın bir başka özelliği var: Bütün bu nispetleri bozabilme yeteneği. Başka hiçbir canlı halk edilmiş bu verimli dünyada nispetleri bozamıyor; fakat insan bozabiliyor. Dolayısıyla birinci etapta insan dediğimiz varlık eğer vahyi bir düzenden hayata bakmıyorsa önce nispetleri bozmakla başlıyor.

Malumunuz, her medeniyet tasavvuru birtakım değerler sistemine dayanıyor. İnsan hayatı, değerler sistemi olmadan yaşayamaz. Bu değerler sistemi şehre yansımak mecburiyetindedir ki o sistemi bizzat görsün, denesin, tecrübe etsin. O zaman da o değerler sisteminin en üstteki değerini temsil eden yapı şehrin en görkemli yerinde yer alır. Bütün medeniyetlerde bu böyledir. İstanbul halkının genel geçer bir değer sistemi olduğu söyleniyor. Şimdi ben İstanbul’a baktığımda o değerler sistemiyle taban tabana zıt bir çelişki görüyorum. Dolayısıyla bu değerler sistemine inandıklarını söyleyenlerin ve ona göre yaşadıklarını iddia edenlerin bu değerler ile yaptıkları arasında çok büyük bir tezat var. Şu anda İstanbul’da bir başka değerler sisteminin yapılanması inşa ediliyor; herkes de bundan memnun. Bir de, nispeti/ oranı bozuyorlar. Dolayısıyla siz bir süre sonra artık bozulmuş bir nispetler dünyasında yaşıyorsunuz. Bunun manevi bir yanı da var. O fiziksel yapıyı üreten düşünsel ve duygusal boyut sizi esir almaya başlıyor. İçinizi boşaltıp kendi değerlerini size enjekte ediyor.

Ben toplumsal bazda konuşuyorum; şimdi gidin, bütün AVM’leri dolu göreceksiniz. Bizim medeniyet tasavvurumuzla alâkası olmadan yapılan binaların hepsi doluyor. Siteler, gökdelenler, apartmanlar boş kalmıyor. Bu, modern hayatın dayatması deniyor. Buna çözümü var mı diye bakmak lâzım. Bir medeniyet tasavvuruna bilinçli şekilde sahip olan toplumlarda bunun çözümü var. Batının ciddi şehirlerine, özellikle de Avrupa’ya gittiğiniz zaman bu karmaşayı görmüyorsunuz. Orada da gökdelenler var ama başka bir şekilde kullanılıyor. Sokakları, evleri, insanlarıyla oturmuş; çünkü toplumun medeniyet değerleri zihinlerinde ve gönüllerinde stabilize olmuş. Eski şehirlerini, eski sokaklarını muhafaza ediyorlar. Böyle bir fiziksel çevrenin onlara manevi bir zemin sağladığının farkındalar. Biz ise fiziksel çevreyi yok ediyoruz ve “Otuz beşinci katta hatim sürerek Müslümanlık yaşanabilir.” diyoruz. Yaşanmaz.

Osmanlı deneyimi İslâm Medeniyeti’nin yaşanması açısından çok mühim bir deneyimdi. Biz şimdi onun temellerini yıkıyoruz.

İstanbul bu gidişle bir hayal şehir olarak maziye intikal eder, bir arkaik nesne olarak kalır. Şu anda İstanbul’un tekrar bir medeniyete ev sahipliği yapabileceği bir sosyolojik dinamik görmüyorum. Sizin, benim gibi tek tek insanların hassasiyetinden başka bir toplumsal endişe de görmüyorum. Çünkü şu anda toplum, para ve paranın getirdiği gücün peşinde, bu parayı nasıl hak edeceğini bilmiyor.

Hayat bir tarafa doğru akıyor. Biz şu anda kapitalizmin çok kötü bir örneğinin peşinde savrulup gidiyoruz. Bizim şehir, konut, ev, eşya konusunda net bir toplumsal fikrimiz henüz yok. Batı’ya baktığınızda insanların bir okulu yarıda bırakıp bir başka okula başladığını görebiliyorsunuz. Çünkü insanlar aç değiller. Bizde açlık var.


İnsan dediğimiz varlık hazza mecluptur; haz insanı cezbeder. Bir hazdan vazgeçmek istiyorsa da onun üstünde bir başka hazzı tanıması lâzımdır. En üstteki haz, muhabbetullahtır. Ondan bir aşağıdaki haz, sanat hazzıdır. Onları tanımıyorsanız madde sizi elinde evirip çevirir ve rezil eder. Müslümanlara bakıyorum, çoğu bu hazları tanımıyorlar.

Biçim ve üslup mevzubahis ise; üslup kolay kolay çıkmıyor. Her medeniyet tasavvuru yeni bir yoruma girdiği zaman üslup ortaya çıkıyor. Üslup ortaya çıkmadığı zaman ya taklit edeceksiniz ya da tekrar edeceksiniz. Osmanlı mimari üslubu iki buçuk asırda ortaya çıktı. Çünkü yeni bir hayat biçimi, yeni bir anlayış örgütlediler. İbn-i Kemal geldi, Zembilli Ali Cemali geldi, Ebussuud geldi, Cevdet Paşa geldi… Bunlar hayata ürünler getirdiler; toplum da evrilerek kendi değerlerini yeni bir düzleme taşıdı.

Müslümanların hâlâ imanları var, zevkleri var; fakat biçimleri yok. Müslümanların sıkıntısı, biçim üretememeleri. Bu da kolay üretilmez. O biçimi üretmek için eski dönemlerdeki değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi çözümlemek ve onu yeni bir düzleme taşımak gerekiyor. Biz henüz değerlerle biçimler arasındaki ilişkiyi yakalayamadık. Amentü’yü okuyoruz ama o Amentü’den Süleymaniye’nin nasıl çıktığını yakalayamadık, kubbe-kemer kavgası yapıyoruz. Gotik mimari de kubbe ve kemeri kullanıyor, neden ortaya farklı bir şey çıkıyor? O hayata farklı bakıyor, biz farklı bakıyoruz…

Sadettin Ökten
(Boğaziçi Bülteni, Sayı 37, 2013/2, sf. 86-94)

* Kısaltılmış. Hem metnin hem de derginin ilgili dosyasının tam hâlini şuradan temin etmek mümkündür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.