25 Temmuz 2017

Halil İnalcık'tan İlber Ortaylı'ya son ders: Rumeli'nin fethi


10 Haziran 2016'dan...

Dönene "merhaba" yok

Pir Sultan Abdal
Çizim: mahlukat
Evvel Allah âhir Allah
Dönemem estağfurullah
- Davut Sulari

Sıdkî'yam billahi terkin etmezem
Gayri güzellere meyil katmazam
Kovsalar dövseler burdan gitmezem
Meğer ferman gele süreler beni
- Sıdkî Baba

Koyun beni hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
- Pir Sultan

Baba Eren aşka gelmiş. Her şeye "merhaba" demeden edemezmiş. Bir ağaç görse "Ağaç baba, merhaba.", bir deve görse, "Deve baba, merhaba." Senin anlayacağın, dağa taşa merhaba verip dolaşıyormuş. Aşk ile sarhoş olmuş, muhabbet başını döndürmüş geziyormuş. Derken bir gün yolu değirmene düşmüş. Bakmış taş dönüyor. Aynı muhabbetle değirmen taşına yaklaşmış. "Taş baba merhaba." demiş. Demiş ama bu arada eteğini de kaptırmış. Baba güç bela kendini kurtarmış. Sonra biraz geriye yaslanmış. Değirmen taşına bakmış, bakmış, demiş ki: "Yok baba, yok! Bundan sonra dönene merhaba yok!"
- Ömer Lütfi Mete

24 Temmuz 2017

Tevhidi duymak


Okurken, âdeta yaşadığımız boyutun ötesine geçerek, oralardan bir takım seslerin geldiğini hissediyorum.

Bir yaprağın kımıldayışında, bir telin ihtizâzında eğer siz tevhidi duymuyorsanız, o zaman okuduğunuz eserde de hiçbir şey duyamazsınız… Ben bunları duyarak, o âleme geçerek, okumaya çalışıyorum, okuyorum. İşte o tesir oradan geliyor.

Şimdi bize hocalarımız, başlangıçta hep şunu öğretirlerdi: “Evladım! Allah size, büyük bir musıkî kabiliyeti vermiş olabilir. Musıkîyi, ilmen de iyi öğrenmiş olabilirsiniz. Sesiniz de fevkalâde olabilir. Ağzınızla kuş tutarsınız, herkesi hayretlere düşürebilirsiniz! Ama sanat ahlâkınız, sanatın edeb ve hayâsı yoksa, bunu kazanamamışsanız, hiçbir şey değilsiniz!” derlerdi. Atalarımızın evlerine girdiğimiz zaman, hemen baş köşede şöyle bir levhayla karşılaşırdık: Edeb Yâ Hû!

Bekir Sıtkı Sezgin

23 Temmuz 2017

Lütfi Bergen'den dostluk üzerine

Fidel Castro, Malcolm X.
İnsanın hayatta bir ya da iki kere dostu olur. Zira onun kutsallığını, emanet ve kefaletinin ağırlığını taşımaya çoğu kişinin tahammülü yoktur.

Aslı dostluk iyiler arasında ortaya çıkar, tarif edilemez. Dostluk gibi görünen arkadaşlıklarsa ya haz ya fayda için oluşan biraradalıklardır.

İyiliği üstün değer saymayan kişilerin "dost"lukları dost tuttuklarına değil, onların nesnelerine, zenginliklerine, faydalarına yönelmiştir.

Dostluk bir bedende iki baş olmak gibidir. O acı çektikçe senin de acı çekeceğin kesindir.

İnsanın en iyi, en yüce dostu zevc/zevcesidir. Fakat eşlerden biri bunu çoğunlukla idrak edemeyecektir.

Kötü, kötüye dost edilmiştir. Bu durumda dostluk kötüye bir cezadır.

Haz ve faydaya adanmış yaşam, dostluğa layık bir yaşam değildir.

Dostunun iyiliklerinde bir eksiklik görüyorsan bu, sendeki başka türden bir eksikliğin denkleştirilmesindendir.

Âlemde her şey kendi dengiyle denkleştirilir. Dostun da senin denginden başkası değildir.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

13 Temmuz 2017

Afet söylemi ile meşrulaştırılan bir kentsel dönüşüm var


Kentsel dönüşümün sermaye ile ilişkisinden bağımsız bir şekilde ele alınması gündemdeki tartışmaların temel eksiği bence.

Bu meselenin iki boyutu var; birincisi sermayenin kendisini yeniden üretmesinin bir aracı olarak kentsel dönüşüm, ikincisi ise bu dönüşümün aldığı biçim ve betonlaşma, dikey kentleşme, ölçeklerin büyümesi ve doğanın topyekun tahribine neden olan kalkınmacı müdahale anlayışı.

Meselenin her iki boyutunun ayrı ayrı ama elbette birbiriyle bağlantılı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Önce kenti sermayenin sonsuz, sınırsız ihtiraslarının elinden kurtarmak ve çocuklarımıza miras bırakacağımız bir emanet olarak görmekle işe başlamak durumundayız.

Afet söylemi ile meşrulaştırılan bir kentsel dönüşüm var ama bu söylem sermayenin dizginlenmesine mani oluyor. Sermayeyi meşrulaştırıyor ve masumlaştırıyor.

Bu İslami bir tutum değil. Kamu ve sivil toplum, kamunun çıkarları adına sermayeyi denetlemelidir, kamu ve sivil inisiyatiflerin işlevi budur.

Aksi takdirde çalışanların hayat ve sağlığı, doğanın ve kültürel mirasın korunması lüks masraf kalemleri gibi algılanmaya başlar ve göz ardı edilme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Bugün olan tam olarak budur.

Alev Erkilet
(Haber10, 13.07.2017)

12 Temmuz 2017

İstanbul'da bir sokak, 1860

İstanbul'da bir ayakkabı tamircisi, 1900'ler

Çifte Minareli Medrese, 1833


Çifte Minareli Medrese (Hatuniye Medresesi)
Godfrey Thomas Vigne, 1833, Erzurum

Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Manâkıbı


Özgün bâtıni din anlayışıyla ve etrafında gelişen toplumsal hareketle XV. yüzyılın ilk bölümünde Osmanlı’nın en önemli figürlerinden biri olan Şeyh Bedreddin’in yaşam öyküsüne dair tek birincil kaynak Manâkıbnâme’dir. Abdülbâki Gölpınarlı’nın bu birincil kaynağı aktarırken aynı zamanda Şeyh Bedreddin’in yaşam öyküsünde karanlıkta kalan noktaları da aydınlığa kavuşturduğu Sımanvna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin ve Manâkıbı, bu önemli âlimin şahsiyetinin nasıl şekillendiğini anlamak için anahtar niteliğindedir.

Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin Mahmûd, kitaplarını Nil’e döken, “Vâridât”iyle çığır açan coşkun bir mutasavvıf, kendisiyle görüşen bilgin müverrih İbnî Arabşâh’ın özellikle fürû’ı fıkhiyyede “vüs’at-i ilmiyyesini deryâ gibi pâyansız” bulduğu, en önemli bir fıkıh kitâbı olan “Hidâye”ye cevap verilmez bin doksan suâli olduğunu kendisinden işittiği, kendisinin “Câmi’ül-Fusûleyn”, “Teshil”gibi büyük fıkıh eserlerinden yüzyıllarca bilginlerin yararlandığı engin bir hukuk üstâdı ve müctehidi, sosyal mücâdeleler târihinin sayılı olaylarından birinin törebeyiliğe (derebeyliğe) ve taassuba karşı savaşan ve ülküsü uğrunda Sokrates kadar muhteşem bir savunmadan sonra Serez çarşısında çıplak asılarak cân veren kahramanıdır.

Kapı Yayınları, 408 Sayfa

Türklerin Psikolojisi


Türklerin Psikolojisi, Erol Göka’nın tarihsel psikoloji sahasındaki titiz çalışmalarının ürünü. Göka, psikolojik bilimlerden sağlanmış bilgiyle tarihe bakarak bugüne dair sonuçlar elde etmeye çabalıyor. Tarihçilerin tersine, tarihe bugünden geriye doğru bakıyor, Türklerin şimdi öne çıkan topluluk psikolojilerinin, grup davranışlarının geriye doğru izini sürüyor. Genel okuyucuya yönelik, gündelik dile yakın, bilimsel bir deneme kıvamındaki Türklerin Psikolojisi, alıntılardan ve referanslardan kaçınan bir üslupla Türklerin psikolojisine dair temel hususları ele alıyor, Türk grup davranışlarının kodlarını çözümlüyor.

Kapı Yayınları, 310 Sayfa

Kitap hakkında bir yazıNeydik, ne olduk, hâlimiz nicedir?

Tanrı Adına Savaş


Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamda Köktendincilik

Bu olağanüstü kitabın önemi geniş kapsamlı görüşleri kadar ayrıntılarında yatmakta… Köktendincilik zorla kontrol altına alınamaz. Eğer yenilgiye uğratılmak isteniyorsa öncelikle anlaşılmak zorunda.
- Philip Ziegler, Daily Telegraph

Köktendinciliğin hayaleti dünyamıza musallat olmuş durumda ve çoğumuz sadece dehşete kapılmakla kalmadık, bundan şaşkınlığa da uğradık… Hasta rehberine ihtiyacımız var. Karen Armstrong işte bu rehber.
- A.N. Wilson, Daily Mail

Armstrong bütün alışıldık yeteneklerini sergiliyor: Onun gözüyle on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılla ilgili her satır değerli ve her hikâye ilgi çekici.
- Felipe Fernandez-Armesto, Literary Review

Olağanüstü bir kitap. Din ve politikayla çok az ilgisi olan bir okurun bile mutlaka alması gereken bir kitap.
- Tom Morton, Scotland on Sunday

Karen Armstrong’un kitabı köktendinciliği korkutucu öğlerinden arındırılmış olarak görmemize, böylece de onu ciddiye almamıza ve onunla baş etmeye yönelik stratejiler geliştirmemize imkân sağlıyor. İnsancıl ve anlayışlı.
- Gabriel Josipovich, The Times

Alfa Kitap, 624 Sayfa

Erken Modern İslamda Zaman


Safevi, Babürlü ve Osmanlı İmparatorluklarında 
Takvim, Tören ve Kronoloji 

9. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar matematikte, astronomide ve astrolojide kaydedilen başlıca gelişmeleri sağlayanlar Avrupalı bilim insanları değil Osmanlı, Safevi ve Babür imparatorluklarındaki Müslüman astronomlardı. Stephen P. Blake’in bu etkileyici çalışması bu üç imparatorluktaki İslami zaman kavramını ve bunun taşıdığı tarihi ve kültürel önemi karşılaştırmalı biçimde incelemektedir. Her bir imparatorluk, bir yandan geçmişteki modelleri de göz önünde bulundurarak, yeni bir güneş takvimi, bu takvime uygun zaman dilimleri ve mevcut kültürel kaynaklara dayanarak yeni bir dini törenler dizisi meydana getirmiştir. 1591’de ilk İslami binyılın sonuna gelinmesiyle yaşanan heyecan, her bir imparatorlukta ardı ardına apokaliptik mesihler ve hareketlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu kitap yalnızca İslami zaman sistemini öğrenmemizi değil, İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların Batı dünyası üzerindeki etkilerini anlamamızı da sağlamaktadır.

Alfa Kitap, 170 Sayfa

11 Temmuz 2017

Türk Milleti bunları kaydediyor


Eskişehir'de 19 Mayıs'ı kutlayan, Andımızı, İstiklâl Marşı ve İzmir Marşı'nı okuyan üniversite öğrencileri ile ilgili önce soruşturma açıldı, sonra yurtlarından atılıp öğrenci bursları kesildi. Bu ancak, Türkiye Yunan ordusun işgali altında olsaydı olurdu. Ancak "Keşke İstiklâl Harbi olmasaydı" diyen sakat kafalı ve ruhlu çakma tarihçilerin Cumhurbaşkanlığı masasında ağırlandığı Türkiye'de, İstiklâl Marşı söylemenin cezalandırılması şaşırtıcı değil. Türk Milleti bunları kaydediyor.

Prof. Dr. Ümit Özdağ
twitter.com/umitozdag

Sinan Yılmaz - Üsküdar: Altın Şehir

Türkiye'ye ve Türk tarihine zarar verici saldırılar var


Prof.Dr. İlber Ortaylı, Varşova Yunus Emre Enstitüsü ile Türkiye'nin Varşova Büyükelçiliği tarafından The Royal Castle'daki The Great Assembly Hall'de düzenlenen konferansta bir saatten uzun süren konuşmasının sonunda aldığı sorulardan biri üzerine mülteci krizi dolayısıyla giderek ırkçılaşmaya başlayan Avrupa'da Polonyalıların Türklere karşı tutumunu değerlendiriyor.

Video altyazılıdır. İzlerken altyazınının açık/kapalı durumundan emin olmalısınız.

Hiç bir şey üretemeyen dondurulmuş zamanlarda yaşamak


Dünya Müslümanlığı bugün, Batı uygarlığının ürünü olan bir düzende, bu düzenin kavram ve kurumlarıyla bütünleşerek, bu düzeni, kavram ve kurumlarını içselleştirerek yaşıyor. Anlaşılması ve gerekçelendirilmesi mümkün olmayan sözünü ettiğimiz bu içselleştirme/özümseme sebebiyle, İslamın bir dünya görüşü olarak, bir dünya düzeni olarak yerinden edilmiş olması konusu, her nasılsa hiç bir kesimde farkedilmiyor. İslamın yerinden edildiği, bir dünya görüşü, hayat, siyaset, hukuk tarzı ve ekonomik bir sistem olarak belirleyici iradesinin bütünüyle elinden alındığı, yalnızca bir maneviyat biçimi olarak yaşamasına izin verildiği bir dünyada, Müslümanların kendilerine özgü bir siyaset, hukuk, ekonomi ve kültür felsefesi oluşturma çabasına girişmeden sadece ‘yeni bir medeniyet tasavvuru’nu gündemde tutuyor olmalarının büyük bir tutarsızlıktan ibaret olduğunu bilmek gerekir. Toplumlarımızın her şeyden önce entelektüel/felsefi yoksulluğu/mahrumiyeti aştıktan sonra medeniyet tasavvuru söylemini gündemlerine almaları icabeder.

Her popülizm, yalnızca romantik/ütopik sayıların çoğalmasına hizmet eder. Düşünmeyi, anlamayı ve bilmeyi reddeden dondurulmuş bir zihin dünyası, yaşama sevincinin, üretme sevincinin ne demek olduğunu bilemez. Hiç bir şey üretemeyen dondurulmuş zamanlarda yaşamak, her şeye maruz kalmak anlamına gelir, yaşamak anlamına gelmez.

İslami bağlamda, kavramsal, kurumsal bir dil-yapı-model-çerçeve üretemiyorsak, bağımsızlık ve özgürlük iddiasında bulunamayız. Özgürlük ve bağımsızlık, niteliksel farkındalıklarla başlar. Geleneğe, muhafazakârlığa körü körüne bağlılık, niteliksel farkındalığa sahip olmamıza izin vermiyor. Bu nedenledir ki, hepimiz doğuştan yabancılaştırıcı bir zihinsel ortamda hayata başlıyoruz. Genç kuşaklar, doğuştan yabancılaşarak hayata katılıyor. Zihinsel tembellik, zihinsel meskenet, bağnazlık, sıradanlık, kuşaktan kuşağa geçen zihinsel bağımlılıklar oluşturuyor. Bu bağımlılık sebebiyle, toplumsal, siyasal, kültürel varoluşun parçalanmasına engel olamıyoruz. Bu bağımlılık sebebiyle, kendi varoluşsal değerlerimizi, inançlarımızı, dünya görüşümüzü somut bir gerçekliğe dönüştüremiyoruz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 10.07.2017)

Kolektif değişim için muhafazakârlıkların aşılması gerekir


Katlanılamaz olana, katlanılması mümkün olmayana katlanmaya devam etmek, umutsuzluk, yetersizlik, cesaretsizlik ve çaresizlikten kaynaklanır. Umut ve cesaret katlanılamaz olana karşılık vermeye başladığımızda başlar. Katlanılamaz olana karşılık vermeye başlayabilmemiz için, İslam dünyası toplumlarında entelektüel hayatın kolektif bilinç, kolektif değişim ve kolektif irade merkezinde, nitelikli kadrolar eşliğinde yoğun-kapsamlı bir program oluşturmaları zorunlu hale gelmiştir. Bu kadroların küresel düzlemde düşünme ve algılama sorumluluğuna sahip olmaları hayati önemdedir. Kolektif değişim için, yararcı-bencil dünyalardan ayrılarak, melankolik bağlılıkları terk ederek, alışılagelen çerçevelerin değiştirilmesi, muhafazakârlıkların aşılması gerekir. Bunlar gerçekleştirilmediği takdirde, hiç bir alanda, hiç bir şekilde, yeniden yapılanma gerçekleştirilemez. Her yeniden yapılanma, özgün olana, başlangıçta gerçekleştirilene ulaşabilmek için, geçmişin taklitinden vazgeçerek, geçmişteki üstünlüğün/üretkenliğin/vizyonun yeniden inşasına yoğunlaşmak zorundadır.

Günümüzde gerçek kaygılara sahip, gerçek tercihler yapabilecek, gerçek insanlara ihtiyacımız olduğu açıktır. Yararcı-bencil-popülist kültürlerde, gerçek kaygılardan, gerçek tercihlerden ve gerçek insanlardan, bunlara olan ihtiyaçlardan söz etmek her geçen gün daha da zorlaşıyor. Popülizmlerin bir din gibi algılanabildiği toplumlarımızda bütün ilkesel sınırların keyfi bir şekilde ve ısrarla ihlal edilişine seyirci kalamayız. Popülizmlerin tahakkümüne seyirci kaldığımız için, bugün, ne yazık ki, konjonktürel dindarlıklar, pragmatik dindarlıklar, milli dindarlıklar, devlet dindarlıkları, coğrafi dindarlıklar, İslam’ın yerine ikame ediliyor, edilebiliyor. Ayrıca, gerçek kaygıların, gerçek tercihlerin ve gerçek insanların azaldığı bir dünyada, elektronik dostluklar, konjonktürel dostluklar, pragmatik dostluklar, etnik ve mezhepçi dostluklar, gerçek dostlukların yerine geçiyor.

Müslüman zihnin, aklın, bilincin, düşüncenin yenilenebilmesi için, bu zihnin, her tür dayatmaya, müdahaleye, propagandaya, işgal ve kontrole açık olmaktan kurtarılması zorunludur. Zihin dünyamızın yoksulluğuyla ilgili olarak, gerek içeriden ve gerekse dışarıdan zihinsel işgale açık durumda bulunmasıyla ilgili olarak nitelikli hiç bir çalışma yapılmadığı çok açık bir gerçektir. İçerisinde yaşamakta bulunduğumuz zihinsel-entelektüel yoksullukla, anlam ve amaç yoksulluklarıyla, ilkesel yoksulluklarla, siyasal alan da dahil olmak üzere hiç bir alanda etkili bir fail haline gelmemiz mümkün olamaz. Özgün ve bağımsız içerik üretemeyen bir topluluk, yaşayan bir medeniyet kuramaz, onurlu bir temsil hakkına sahip olamaz.

Atasoy Müftüoğlu
(Yenişafak, 03.07.2017)

10 Temmuz 2017

Ailenin refahına değil, hayatına ortak olmak



Acı, üzüntü, hayal kırıklığı ve başarısızlık yoksa bir hayatın içinde, o hayattan bir hikâye çıkmaz. Bunlar genellikle, patron çocuklarının özellikleridir. İnsan değeri bilmezler, kızarak yönetirler, her şeye hakları olduğuna inanırlar. Şimdi orta gelir düzeyindeki aileler de çocuklarını buna özenerek yetiştirmeye başladılar. "Benim yaşadığım zorlukları yaşamasın aman". Ben soruyorum bulunduğum ortamlarda, kırsal bölgede yetişen var mı, ne yapıyordunuz 5 yaşındayken diye. Kırsal bölgede yaşayan bir çocuk 5 yaşında mutlaka ailesinin hayatına katkıda bulunur. Ailenin refahına ortak olmaz, hayatına ortak olur. Şimdi biz çocuklarımızı ailenin refahına ortak ediyoruz. En küçük yaştan itibaren aile içinde bir takım şeyler yapmak o çocuğun görevi olmalı. Ödev karşılığı değil, o ailenin parçası olmasının uzantısı. Bunun karşılığını hayata nasıl taşırız? Çocuklarımızı 13-14 yaşından başlayarak yaz tatillerinde çalıştırarak yaparız.

Prof. Dr. Acar Baltaş

Kimler çalgıcı kimler sâzende?


Sâzende, enstrumanıyla ayrılması zor iki dost, iki sevgili gibidir. Derdini ona söyler, hislerini onunla anlatır. Enstrumanla dostluk, varlığı; o üstesinden zor gelinir “ego”yu enstrumanda gizlemek anlamına gelir. Sâzendelik böyle bir şey olsa gerektir. Sâzendenin enstrumanıyla ilişkisi sadece bir fiziksel ilişki değildir… bir gönül ilişkisidir. Sâzende enstrumanına zarâfetle dokunur, ama enstrumanı da ona aynı zarâfetle dokunur. Dokunmaları karşılıklıdır. Bunu herkes anlayamaz, hele karşıdan bakıp sâzendeyi izleyen hiç anlayamaz.

Çalgıcı, enstrumanın peşine takılan, kendini enstrumanı ile vâreden kişidir, sâzende ise enstrumanın kendisine tâbî ve teslim olduğu kişidir. Çalgıcı, haddini bilmez, gerçek yüzünü bir müddet gizler ama öyle bir zaman gelir ki maskesi düşer. Sâzende böyle değildir, sâzende kendi iç akordunu ve dengesini iyi kurmuş, dosdoğru kimsedir. Çalgıcı kibirli, iki yüzlü, yalancı, dedikoducu ve şımarıktır, çalgıcılık da insanın kibrini artırır. Sâzende ise sessiz ve sakindir, kendi konuşmaz ama sazını güzel konuşturur, yalan söylemez, mütevâzîdir, olgundur.

Sâzendelik sabrı geliştirir, insanın kendisini eğitmesini sağlar, benliğini dizginleyip tevâzûunu artırır. Çalgıcı, dinleyiciyi büyüleyip etkilemek, kendisini övdürmek derdindedir, kendini beğenmiştir, sâzende ise güzel icrâ derdindedir, nefsini terbiye etmiş, sabrı ve tevâzûyu öğrenmiş olmalıdır. Çalgıcı, kendisini alkışlatmak, sürekli beğenilmek ve kendi varlığını âbideleştirmek derdindedir… sâzende ise bir medeniyetin, bir mûsikî kültürünün bütün yükünü ve ağırlığını adeta kendi omuzlarında hisseder… sorumlu olduğunu düşünür. Kendisi için değil, ait olduğu kültür ve medeniyet için icrâ eder.

Çalgıcı tüccardır, onun için para önemlidir, para için her kılığa ve her mekâna girer. Meyhanede çaldıktan sonra çıkıp tekkeye girmekte çalgıcı açısından hiçbir sakınca yoktur. Ama sâzende için paradan daha önemli şeyler vardır. Sâzende, sazını insanın süflî arzularına teslim etmez. Sazını barlarda, pavyonlarda, meyhanelerde, gazinolarda çalmaz, herkesin önüne çıkarmaz. Sazı adeta mahremidir onun. Sazını çalıp maharetini sergilemekten hicab duyar sâzende.

Çalgıcı için dış görünüş önemlidir. Enstrumanını içinden değil dışından çalar, bu yüzden gösteriş ve artistlik onun için önemlidir ve çaldığı enstrumanından çıkardığı nağme dinleyenin de dışında kalır, asla kalbine ulaşmaz, ulaşamaz. Çünkü kalbinden çıkmamıştır. Ama sâzende içinden, kalbinden çalar ve çaldığı sazdan çıkan güzel nağme dinleyenin de kalbine ulaşır. Sâzende için kalp önemlidir. Sâzendenin sazının sesi, kalbinin sesidir… onun için dinleyenin kalbine ulaşır.

Çalgıcı için enstrumanı, adı üzerinde sadece bir “âlet”tir. Para kazanma, kendini ispat etme, tanınma, bilinme âleti. Kendisine göstermelik ve sahte saygılar duyulmasını sağlayan basit bir “âlet”. Ama sâzende için sazı, bir dost, bir yârendir. Sazına saygı duyar… çünkü kendisine saygı duyar.

Enstruman çalmak, müzisyenliğin mütemmim cüz’ü olması bakımından önemli. Varlığı, “ego”yu enstrumanda yok etmek bakımından önemli. İnsanın kendisini hizaya getirmesi bakımından önemli. Tevâzû sahibi olabilmek bakımından önemli. Sayılamayacak kadar çok yararları vardır enstruman çalabilmenin. Ama gerçek bir sâzende olmak şartıyla.

Şimdi etrafınıza bir bakın bakalım, kimler çalgıcı kimler sâzende. Ya da kaç tane gerçek mânâda sâzende bulacaksınız… ya da bulabilecek misiniz?

Yalçın Çetinkaya
(Yenişafak, 09.07.2017)

07 Temmuz 2017

Mevzu İstanbul ise, mevzu Üsküdar ise nasıl susalım?


Üsküdar meydanından çevre mahallerine kadar birçok yeri elden geçirildi. Kimileri revize dedi, kimileri yenileme. Bir şekilde Üsküdar betona döndü, ciddi biçimde yüz değiştirdi. Eski ikliminden eser kalmadı demeyelim, hâlâ var, lakin o kokuyu teneffüs etmek çok güç bu kadar dizel ve benzinli motor arasında. Bunca kadim bir yer olan Üsküdar, sizin yaşadığınız süreçte ne tür değişimler geçirdi, sizin dikkatinizi çekenler neler oldu?
Değişim kaçınılmaz. İsteseniz de, istemeseniz de bu olacak. Bu şehir yüzyıllar boyunca değişti. Zelzelelerle, yangınlarla değişti. Bunların istenmemesi, yaşanmalarını engelleyemedi, engelleyemezdi de zaten. Bugün de değişmeye devam ediyor şehir. Ancak değişim böyle mi olmalıydı diye bir haklı soru var. Bu soruya da, ‘evet, tam olarak böyle olmalıydı’ diyecek bir Allah’ın kulu yoktur herhalde. Dünyanın en sıradan şehirlerinin bile böyle hoyratça değişmediğini düşünürseniz, İstanbul’da olan bitenler için sözün bittiği yere geliyorsunuz. Konuyu Üsküdar özeline taşıdığımızda da olumlu şeyler söyleyebilmemiz çok zor. Ne kadar isterdik hep güzel şeyler yapılsın ve biz de avuçlarımız patlayıncaya kadar alkışlayalım. Ama yok işte. Üsküdar’dan Çamlıca’ya doğru bakın, sonra Çamlıca’ya çıkıp oradan Üsküdar cihetine bakın. Kendinizi bir an önce uyanmak istediğiniz bir kabusun ortasında bulursunuz. Ben, Çamlıca’dan şehri seyretmeyi özlediğimde artık çoğu kez tepeye çıkmak yerine oturup eski resimlere bakmayı, siyah-beyaz Yeşilçam filmlerini izlemeyi tercih ediyorum. Bu faslı da izninizle burada kapatmak istiyorum, zira uzadıkça içimi dayanılmaz bir acı kaplayıveriyor.


Meydan projesi olsun, Şemsi Paşa Camii sahil projesi olsun, bu projeler hakkında neler söylemek istersiniz? Projelerin sahildeki ayağı şimdilik durduruldu. Revize edilerek devam edileceği söyleniyor. Kimileri hata olduğunu kabul etse de kent yönetiminde korkunç bir inat hâkim. Şahsen kentlerimizde olanların ‘sonradan vazgeçilen birer hata’ değil, bilakis bile isteye yapılan bir tarih, kültür, medeniyet işgalidir, yıkımı olduğunu düşünüyorum. Yönetim sınıfı, hani muhafazakârlar diye soruyorum, neden muhafaza etmektense yıkmayı, bakmaktansa yenilemeyi -üstelik hangi bilinç seviyesiyle olduğu meçhul- tercih ediyor sizce?
Ah bu sorulara bir cevabım olabilseydi keşke. Neden neden diye çırpınıp duruyoruz, sadece şehre dair taşıdığımız iyi niyetli kaygılarımız ve ses verişimiz bile başka yerlere çekilebiliyor. Mevzu İstanbul ise, mevzu Üsküdar ise nasıl susalım Yağız Bey? Hiç kusura bakmasınlar, hiç susmamızı beklemesinler. Bence yöneticiler bu sesin sahiplerine teşekkür etmeli, onları bu şehrin ücret talep etmeyen gönüllü çalışanları olarak en azından bir iki gönül okşayıcı sözle taltif etmeli. Bu güzel sesi patırtı olarak nitelendiren bahtsız kalemlere alan açmamalı. Eseri tek başına değerli kılan imzalar vardır. Düşünsenize elinize bir tablo geçmiş ve üzerinde Hoca Ali Rıza’nın imzası var. Bir hat levhası ve altında Yesarizade veyahut Sami Efendi imzası. Şemsi Paşa Külliyesi bir Sinan eseri, daha ne olsun. Ama daha çok şey var elbette. Bir kere bu şehre aşık pek çok insan tanırım ki, küçük camilere ayrı bir sevda ile bağlanmışlardır ve bu insanlar söze genelde Şemsi Paşa Camii ile başlarlar. Halk daha çok Kuşkonmaz ismi ile tanıyor bu camiyi ve herkesin buraya yakıştırdığı kendine göre bir hikayesi var. Oraya o kazıkları çakmak diye bir şey -bırakın yapmak- nasıl düşünülebilir? Evliya Çelebi, “Sahilde küçük bir camidir. Amma o kadar şirin bina olunmuştur ki, geriden gören kasr-ı müzeyyen zanneder” diyor Şemsi Paşa Camii için. Bakınız nerede diyor? Sahilde diyor. Orayı sahil kılan ne? Boğaziçi. Bu şehri dünyanın incisi yapan su yolu. Boğaziçi’nden bir karış çalmanın bile bende bir izahı yok. Meydan projesi ile ilgili görseller paylaştılar. Bununla ilgili atılacak hayırlı adım da çok bellidir: Bir an önce durdurmak.

Sinan Yılmaz
(Sosyalbilimler.org, 06.07.2017)

Türk Müslümanlığı Üzerine Yazılar: Hanefilik - Maturidilik - Yesevilik


Türkler’in İslam’la şereflenmeleri sadece Türk tari­hinin değil, İslam tarihi ve dünya tarihinin de en büyük hâdiselerinden biridir. İslam, neredeyse, Türk topluluklarının millî dini haline gelmiştir. Öyle zamanlar olmuş ki Türk denilince İslam, İslam denilince Türk akla gelmiştir. Türklerin ahlakî ve kültürel değerleri, İslam’ın değerleri ile aynı ufukta buluşturulmuş ve İslam medeniyetinin değerlerine güç katmıştır. Türklerin İslam anlayışı, kendine özgüdür: İslam’ı kendi kültür ve gelenekle­ri ile uyumlu bir şekilde yeniden anlamayı ve yorumlamayı tercih etmişlerdir. Fıkıhta Hanefilik, itikatta Maturidilik ve ahlakta Yesevilik, günümüzde “Türk Müslümanlığı” adını verdiğimiz ahlakî ve akılcı dindarlığın üç sacayağını oluşturmaktadır. Türk Müslümanlığı konusunun akademideki yetkin ismi Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun makalelerinin bir araya getirildiği çalışmada, “Türkler Arasında İslam’ın Yayılışı ve İslam Anlayışının Oluşum Süreci”, “Türklerde İslam Tasavvurunun Kaynakları: Hanefilik; Maturidilik ve Yesevilik”, “İmam Mâturîdî’ye Göre Diyânet-Siyâset Ayrımı ve Çağdaş Tartışmalarla Mukayesesi”, “İmam Mâturîdî, Ahmet Yesevî ve Yunus Emre’de Ortak Değerler: İnsan, Akıl-İlim ve Vatan”, “Avrasya Coğrafyasında Dinî Bilginin Kaynakları ve Yeniden Üretilmesi” gibi birbirinden önemli yazılar yer alıyor.

Ötüken Neşriyat, 272 Sayfa

Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu

Âdeta Balkan İmparatorluğu addedilebilecek Osmanlı Devleti’nin son asrında cereyan eden Balkan Savaşları; Türk milliyetçiliği ve Anadolu topraklarında kurulan millî devlet için bir dönüm noktası teşkil eder. Balkan Savaşları, Osmanlı Devleti’nin ilk topyekûn savaşları addedilebilir. Osmanlı toplumunda yerle­şik sınırların ve ikiliklerin nispeten aşılması; askerler ve sivillerin, Müslümanlar ve gayrimüslimler, erkekler ve kadınların kısacası tüm Osmanlı vatandaşlarının siyasî ve içtimaî hayata etkin biçimde dâ­hil olması, söz konusu savaşlar ile mümkün olmuştur. Bu sebeple Balkan Savaşları, o ana kadar rüşeym hâlinde olan Türk milliyetçiliği fikrinin geliştiği, palazlandığı, entelektüel bir vâkıa olmaktan çıkıp geniş kitlelere yayıldığı bir dönemi ifade eder. Yahya Kemal Taştan Balkan Savaşları ve Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu kitabında bu sıkıntılı ve sancılı dönemi sekiz başlık altında ele almıştır: “Savaş, Toplumsal Seferberlik ve Millî Kin”, “Biz Bize Yeteriz: Etnik Dayanışma ve Millî İktisat Projeleri”, “Millî Bilinç: Biz ve Ötekinin İnşâsı”, “Milliyetçi Tarih Yazımının Doğuşu”, “Imperial Vatandan Arta Kalanla Yetinmek: Mahdut Vatan Milliyetçiliği”, “Ontolojik Güvensizlik ve Yeni Vatan Arayışları: Manevî Yurt”, “Gideyim Arayayım Turan Nerede?”, “Anadolu: Mutedil Turan Yahut Muvakkat Ergenekon”.

Ötüken Neşriyat, 232 Sayfa

Osmanlıcılık ve İslamcılık Karşısında Türkçülük


Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülük ile ilgili konuların gündemimizden hiç düşmediğini; kimlik meselesinin hâlâ siyasî ve fikrî hayatımızı şekillendiren başat âmil olduğunu; hâlâ kim olduğumuz sorusu karşısında bir mutabakat tesis edemediğimizi düşününce, kimlik meselemizin yüz yıllık arka plânına dikkat çekmeye çalışan Mehmet Kaan Çelen'in Osmanlıcılık ve İslâmcılık Karşısında Türkçülük kitabının önemi kendiliğinden ortaya çıkıyor. Mehmet Kaan Çalen, her üç düşünce akımının temsilcilerini birbirleri hakkında kaleme aldıkları metinlerin üzerinden değerlendirerek, toplumsal yapımızı teşkil eden ana unsurları dikkatli bir gözleme tabi tutuyor.

Ötüken Neşriyat, 236 Sayfa

04 Temmuz 2017

Bireyselleşmenin asıl maliyetini muhafazakarlar ödeyecek


Türkiye entelektüel duruş ve uğraş vermenin anlamlı olmadığı bir ülkeye dönüşüyor. Çabalar siyasetin altında boğuluyor, duyulmuyor ve derinlikli olan her şey sığ ve yüzeysel bir kapışmanın ortasında eriyip gidiyor.

Altını çizmek gerek ki söz konusu bireyselleşmenin asıl maliyetini muhafazakarlar ödeyecek. Çünkü böyle dönemler kişinin ülkesel sınırlar dışında ‘nefes’ alacağı alanlar aramasına neden olur ve entelektüel duruşun imkanları böyle alanların bulunup bulunmamasına bağlıdır. Laik kesim bu açıdan şanslı… Batı dünyası ile yoğun bir ilişki içinde ve orada entelektüel çeşitlilik, özgürlük ve yaratıcılık yelpazesi ‘başkalarını’ da içine almaya çok müsait. Kültürel benzeşme söz konusu ilişkiyi sosyolojik olarak rahatlattığı ölçüde, laik kesimin parlak yeni kuşağına da ev sahipliği yapıyor.

Bu ‘beyin ve gönül göçünün’ muhafazakarlar için iyi olduğunu düşünenler olabilir. Laik kesimin kültürel hegemonyasının bu şekilde biteceğini ve kendilerine yol açılacağını sanabilirler. Ne var ki meseleye bu terminoloji içinden bakmak bile, entelektüel olamama halinin bir göstergesidir. Daha da ileri giderek İslam’da entelektüelin olamayacağını ve zaten olmaması gerektiğini savunanlar da bildiğimiz üzere mevcut… Düşünce tarihi açısından tipik bir bağnazlık olarak değerlendirilebilecek bu görüş, aslında İslam’ı Müslüman cemaatle özdeşleştirmekle kalmıyor, her türlü bireysel duruşu da cemaatçi ve gelenekçi tahakküm altında ezmeyi hedefliyor.

Etyen Mahçupyan
(Karar, 04.07.2017)

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.