29 Ağustos 2017

Necmettin Alkan: "NİLİ olmasaydı, İsrail'in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı."


Yakın tarihimizin klişeden uzak yerlerine yolculuk yapmayı seven bu hususta akademik literatüre katkılar sağlayan bir tarihçimiz, Necmettin Alkan...

Hocayla son çalışması "Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı" penceresinden bir söyleşi yaptık. Faydalı olmasını temenni ederim.

Yağız Gönüler / twitter.com/ekmekvemushaf

***

Necmettin Bey, evvela yeni kitap hayırlı olsun. Oldukça ilginç bir konu. Her kitabın bir hikâyesi vardır sözüne binaen, isterseniz kitabın hikâyesiyle başlayalım. Kitabın fikri ve materyalleri nasıl ortaya çıktı, yazım süreci nasıl oldu, sizden dinleyelim.
Evet, doğrudur. Her kitabın bir hikâyesi vardır. Son kitabımın hikâyesi Almanya’da doktora yaptığım yıllara kadar geri gidiyor. Üniversite kütüphanesinde rast geldiğim Alexander Aaronsohn’un hatıratını tercüme ederek yayınlamıştım. Kitap yayınlandıktan sonra Popüler Dergisi’nin editörü, kitap ve Aaronsohn kardeşler hakkında bir makale yazmamı rica etmişti. Ben de Alexander, kız kardeşi Sarah ve ağabeyi Aaron hakkında bir makaleyi kaleme alarak dergiye göndermiştim. Türkiye’de akademiyaya intisab edip yoğun bir çalışmaya sürecine girdikten sonra bu konuyla ilgilenemedim. Öylece bıraktım. Bu senenin başlarında Kronik Kitap’tan Adem Koçal’ın Alexander’ın hatıratını yeniden yayınlama teklifini getirince, ben kendisine kitaba bir giriş yazarak bu kardeşlerden ve kurdukları NİLİ örgütü hakkında bilgi vermeyi teklif ettim. Adem Bey’in bunu kabul etmesi üzerine çalışmaya başladım. Fakat neticesinde öyle bir eser ortaya çıktı ki, Alexander’ın hatıratı bu çalışmaya ek olmuştu.

Son dönemde Orta Doğu’daki casusluk faaliyetlerine yönelik kitaplar dikkat çekiyor. Sadece tarih okuyucusunun değil, bu kitaplardan roman keyfi alan okuyucular da bir hayli fazla. Biz işin tarihi/siyasi tarafına bakalım ve soralım; sizce neden orta doğu ve casusluk faaliyetleri bu kadar ilgi çekiyor?
Kadim tarihin merkezlerin biri olan Orta Doğu her bakımdan önemlidir. Öncelikle modern medeniyet tarihinin dinî ve kültürel birikiminin tamamı buradandır. Bir Sümer, Babil, Asur ve Mısır medeniyeti ve kültürünü kaldırın veya çekin alın Batı Avrupa Medeniyeti diye bir şey ortada kalmaz. Matematikten mimariye, mimariden astronomiye, astronomiden dine ve dinden siyasete. Her şey kadim Orta Doğu’dan Greklere, Greklerden Müslümanlara, Müslümanlardan Avrupalılara ulaşıyor. İkinci olarak ise modern seküler ve laik Avrupa’nın manevi ve kültürel zamkı olan dinin ki bu Hristiyanlıktır, kökeni de aynı şekilde Orta Doğu’dur. Hz. İsa ve Havarileri Filistinli Yahudilerdir. Bir Yahudi peygamberi idi. Modern Hristiyanlıkta fazlaca Pagan Roma-German etkileri olsa da önemli oranda Filistin kökenli Yahudilik de etkilidir. Son olarak ise takriben son iki yüzyılda ise işin içine bir de coğrafî-stratejik hesaplar da girmiştir. Özellikle de 1798 senesinde Napolyon Bonapart’ın Mısır’ı işgali bu emperyal rekabeti Orta Doğu’ya taşımıştır. Bu bölgede bolca çıkan petrol ve doğal gaz bütün bunların tuzu biberi olmuştur. Son kertede İslâm ülkelerinin ve Müslümanların bir şekilde kontrol altında tutulmak istenmesi de bir neden olarak zikredilebilir. Özetle ister maddî ve isterse manevi olsun, fark etmez. Avrupa ve Avrupalı emperyal güçler Orta Doğu ile ilgilenmek zorundaydılar ve hâlen de zorundadırlar.

Kitapta antisemitizmi “Modern Yahudi Karşıtlığı” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu biraz daha açar mısınız? Ve bir de dünkü antisemitizmle bugünkü antisemitizm arasındaki en mühim farklılıklar nelerdir?
Bana göre, antisemitzim ya da Yahudi karşıtlığını bu şekilde ikiye ayırmak doğru bir tercihtir. Kadim Yahudi karşıtlığı çıkış itibarıyla dinîdir. Yani Hz. İsa’nın, Yahudiler tarafından dönemin Roma vâlisen şikâyet edilmesi üzerine çarmıha gerilmesi hususunda Hıristiyanlar Yahudileri suçlamaktaydılar. Onlara göre Hz. İsa ete kemiğe bürünmüş Tanrı’dır ve Yahudiler Tanrı İsa’yı putperest Roma düzenine şikâyet ederek onun öldürülmesine neden olmuşlardır. Dolayısıyla onlara göre, Yahudiler Tanrı katilidir. Avrupa’daki Yahudi karşıtlığının sosyo-psikolojik ve teolojik zemini budur. Zaten Hıristiyanlıkta eskiden beri olan gelen ezeli günah inancından dolayı, eskiden işlenen bir günahın daha sonraki nesillere intikal ettirilmesi ve bundan dolayı da sonraki nesillerin itham edilmesi kolaydı. Bu şekilde Yahudiler doğrudan Tanrı katili olarak görülmeye ve Yahudilerden nefret edilmeye başlandı. Yani Avrupa’daki Yahudi karşıtlığı aslında doğrudan teolojik/ilahiyat sorunudur. Modern Yahudi karşıtlığı ise bize göre 19. yüzyılda daha seküler ve dünyevi bir şekilde almıştır. Bu sıralarda Yahudiler siyasi, iktisadi ve kültürel olarak sorunlu görülüyordu. Bundan dolayı da Avrupa’da istenmiyorlardı. Bunların Avrupa’dan atılması için de Yahudi karşıtlığı daha seküler bir tonla gündeme geliyordu. Aslında burada antisemitizmin özündeki teolojik çekirdek hiçbir zaman kaybolmadı. Modern zamanlardaki Yahudi karşıtlığı daha seküler bir renge bürünse de özündeki dinîlik hiçbir zaman yok olmamıştır. Dinî olan karşıtlık, dünyevî olanlar kaplanmıştır diyebiliriz.

Siyonizm kelimesinin kökünün Yahudi dinî metinlerinde Kudüs’ün yerine kullanılan “Siyon”a dayandığını, yüzyıllar sonra ilk olarak 1886’da Matthias Birnbaum tarafından siyonizm kavramına dönüştürüldüğünü söylüyorsunuz ve siyonizmi "Seküler Siyasî Milliyetçilik” olarak tanımlıyorsunuz. İki aşamalı (1. Dünyanın her yanındaki Yahudilerin Filistin’e göçü - 2. Filistin'de İsrail'in kuruluş serüveni) dediğiniz siyonizm hareketinde NİLİ örgütünün en ciddi faaliyetleri neler olmuştur?
Bize göre Filistin’de bir Yahudi devletinin kurulması için İngilizlerle anlaşılmasını kolaylaştırmıştır. Osmanlı Dördüncü Ordusu’ndan topladıkları istihbarat bilgileri karşılığında İsrail’in kurulması sözünü gayri resmi olarak aldıklarını düşünüyorum. Bu hususta elimizde somut bir belge olmamasına karşın, Aaron Aasrohn’un Londra’ya gidip orada yaptığı gizli görüşmeler buna işaret ediyor. Bu arada Aaron’un Londra’daki temaslarında İngiliz Siyonistler devreye giriyorlar. Sykes-Picot Anlaşması ve Balfour Deklarasyonu, Nili’nin istihbarat faaliyetleriyle ve Aaron’un pazarlıklarıyla örtüşüyor. NİLİ diye bir örgüt çıkıp, böyle bir istihbarat faaliyetinde bulunmasaydı, İsrail’in kuruluşu bu kadar kolay olmazdı diye düşünüyorum. En azından İngiliz desteği bu kadar erken ve kolay alınamazdı.

Aaronsohn kardeşlerin dünya üzerinde bir benzeri var mı pek bilmiyorum lakin “görevleri” itibariyle insanı şaşırtan bir yapıları var. Alexander Aaronsohn, propagandist, Aaron Aaronsohn diplomat ve Cemal Paşa’nın danışmanı, Sarah Aaransohn kadınlardan sorumlu. Bir de Absalom Feinberg var, radikal bir şair. Bu görev dağılımı kendi istekleriyle mi oldu yoksa birileri tarafından tevdi mi edildi?
Bahsettiğiniz şekildeki bir görev dağılımını kendilerinin yaptığını düşünüyorum. Mantıklı bir dağılım burada söz konusu. Mesela Alexander, daha önce Amerika’ya gitmiş, oradaki Siyonist çevreleri tanıyor. Bir de eğer Filistin’den kaçmasa Osmanlı zaptiyesi kendisini yakalayacaktı. Dolayısıyla Amerika’ya kaçıp orada propaganda faaliyetlerini yaptı. Ağabeyi Aaron bilinen bir ziraatçı. Avrupalı Siyonist çevreler kendisini tanıyor. Bunların referansı ve desteğini alarak İngilizlerle rahat görüşebilirdi. Böyle de oldu. Geriye Sarah kalıyor. Genç ve güzel bir kadın Sarah ise dikkat çekmeden faaliyetleri yürütebilirdi. Yani şartların ortaya çıkardığı bir görev dağılımı var.

NİLİ çok amatör bir oluşum gibi görünüyor bilhassa kuruluş aşamasında. Eğitim ve donanım anlamında yardım alıyor mu? İngilizlerle sıkı bir temas var metinlerde okuduğumuz kadarıyla, yani bir "ikna süreci" de söz konusu. Ciddiyetlerine inandırma konusunda zorluk mu yaşıyorlar? 
Evet. Tabii ki. Mesela Sarah İskenderiye’ye gittiğinde orada bir eğitim alıyor. İngilizleri ikna ise kolay olmuyor. Önce Alexander bir teşebbüste bulunuyor. Ciddiye alınmıyor. Ardından Aaron devreye giriyor. O da Avrupalı etkin bazı Siyonistleri devreye sokup, öyle ikna ediyor İngilizler. Yoksa İngilizler başlangıçta bunları ciddiye almıyor. Hatta bunlardan karşı istihbarat diye şüpheleniyorlar da.

Kritik zamanda hayati istihbarat" tanımınız akıllara Teşkilat-ı Mahsusa’yı getiriyor. Bu bir teşkilatın, örgütün ya da ekibin en mühim vasfı olsa gerek. Belirli bir uzmanlığı gerektirdiği de bariz elbette. NİLİ’nin hayati istihbaratlarına dair neler anlatmak istersiniz? 
Mesela Dördüncü Ordu’nun Suriye, Ürdün ve Filistin bölgesindeki dağılımları, asker sevkiyatları, ağır topların durdukları konumları, çöldeki su kaynaklarının yeri gibi bilgiler zikredilebilir.

Bir propaganda malzemesi olarak “mağduriyet ajitasyonu” hâlâ yoğun biçimde kullanılıyor. Bunu başta Almanya ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde görmek mümkün. Sanki tüm ülkeler gittikçe “geçmişle hesaplaşma” yapmaya girişiyorlar gibi bir izlenim de var. Kimi doğal, kimi mecburi. NİLİ, mağduriyet ajitasyonu konusunda ne tip propaganda faaliyetleri gerçekleştirmiş?
Maalesef öyle. Avrupa’da çeşitli çevrelerdeki Türk ve Müslüman karşıtlığının bir tezahürüdür, bu tür ajitasyonlar. Özellikle de Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecindeki etnik ve milliyetçi çözülmeye karşı tedbir alan Osmanlı hükümetleri hep bu tür ajitasyonlarla bir şekilde etkili tedbir almaları engellenmiştir. Önce Balkanlar ve ardından da Anadolu’da maalesef bunu fazlasıyla uygulamışlardır. Filistin örneğinde ise NİLİ aynı şeyi yapmıştır. Avrupalı çevrelerden destek alabilmek için bu tür ajitasyonları yapmışlardır. Alexander, Aaron ve Sarah doğrudan Ermeni Tehciri’ni kullandılar. Belli bölgelerdeki Ermenilerin savaşın sonuna kadar Suriye’de zorunlu iskâna tabi tutulmasını, Türklerin/İttihâdçıların bir Hristiyan karşıtlığından ortaya çıkan bir mezalim olarak takdim ederek, sıranın Yahudilere de geleceğini iddiasını yoğun bir şekilde işlemişlerdir. Mesala, Alexander hem İskenderiye’de hem de Amerika’da makaleler yayınlayarak bu konuları işlemiş, bir de meşhur hatıratını yayınlamıştır. İngiliz istihbaratı bu kitabı altı dile tercüme ettirerek dağıtmıştır.

İngilizlerin müteşekkir olduğu bir örgüt NİLİ. Başta burun kıvırsalar da belli ki hizmetleri onların orta doğuda, bilhassa Filistin topraklarındaki emelleri hususunda önemli bir yere sahip. “Niye her taşın altından İngilizler çıkıyor?” gibi cevabı bariz olan bir soru sormayacağım ama bir İngiliz Dışişleri yetkilisine “onlar için ne yapsak hizmetlerinin karşılığını ödeyemeyiz” ve General Macdonough’a “onların istihbaratı olmasaydı Allenby kazanamazdı" dedirten tabiri caizse ince işler neydi?
Elbette. Bu ifadeler doğrudan NİLİ mensuplarının topladıkları istihbarat bilgileriyle alakalıdır. Bana göre bu ifadelerde hiçbir abartı yok. İngilizlerin Filistin ve Suriye başarıları biraz da bunlarla alakalıdır.

Sizinle 2012'de “II.Abdülhamid ve 31 Mart Vakası” üzerine bir söyleşi yapmıştık. Aradan 5 sene geçmiş. NİLİ meselesinde, “Abdülhamidî diplomatik tavır”a dair bir şeyler yakalamak mümkün mü? Sultan NİLİ'den ya da bazı safhalarından haberdar mı? Son sorumuz buydu. Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.
Eyvallah. Sultan II. Abdülhamid bu süreçte tahtta değil. Malum 27 Nisan 1909 tarihinde tahttan indirilmiş, yerine Mehmed Reşad geçmişti. Fakat ilginç bir bilgi, Aaron Aaronsohn yurtdışı tahsilinden Filistin’e döndüğünde bölgede Siyonist propaganda yaptığına dair haber alınınca Anadolu’ya sürgüne gönderiliyor. Bu takriben 1908 Jön Türk İhtilali öncesine tekabül ediyor. Sultan Hamid, Jön Türklere yaptığı gibi onu da belli bir maaş karşılığı sürüyor. Fakat Jön Türk İhtilali’nin ardından Filistin’e dönmesine müsaade ediliyor. Tıpkı Mekke Şerifi Hüseyin’in İstanbul’u terk edilmesine izin verilmesi gibi. Bu iki örnek Sultan II. Abdülhamid yönetiminin böylesi ayrılıkçı aktörleri tespit etmesi ve kontrol altına alması noktasındaki başarısını gösteriyor. Fakat hükümdarlığının son yıllarında artık bu dikkati göstermiyor. Sonrası ise malum.

Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

Necmettin Alkan, Nili: Ortadoğu’da Casuslar Savaşı (Kronik Kitap, 192 Sayfa)
İncelemek ve satın almak için: kitapyurdu.com

27 Ağustos 2017

Osmanlı mahalle sistemine ancak mahalleden birinin kefaletiyle girilebilir

Başörtülü yazarlar bazı makalelerinde "mahalleye geri dönmeliyiz" fikrini işliyor. Diğer yandan kadının aktif-özne olmasını savunuyorlar. Bu iki istemin birbiriyle çelişik olduğunu Osmanlı mahalle sistemi hakkında biraz araştırma yapan her akademisyen bilmek durumundadır.

Osmanlı mahalle sistemine ancak mahalleden birinin kefaletiyle girilebilir. Mahalle sistemi erkek olsun kadın olsun özneliği silmektedir. Yani mahalleye malı-mülkü olan giremez. Kefaleti kabul edilen bir kefille mahalleye girilebilir. Mahalleye girmenin bir bedeli var. Ör:mülkiyeti öncelikle komşunuza-mahalle sakinine satmaya mecbursunuz. Aksi halde ön-alım davası açılır. Osmanlı Mahallesinin giderleri için avarız akçası ödemeye mecbursunuz. Osmanlı mahallesi cemaattir. Yani özne kimlikler mahalle kimliği içinde erimek zorundadır.

Mahalle sisteminde Batılı İnsan Hakları Teorisi işlemez. Örneğin suçların şahsiliği yoktur. Faili meçhul hırsızlık halinde ahali bedeli öder. Oysa Türkiye'de başörtülü kadın yazarlar insan hakları teorisini savunmaktadır. O halde "mahalleye geri dönelim" söylemi çelişkilidir. Mahalleye girebilmek için gereken kefalet çok ağır bir yükümlülüktür. O kişinin her malî-ahlâkî-dinî amel ve niyetine kefalet verilir. Bugün müslümanlar bırakın kefil olmayı, birbirlerine borç bile veremiyor. O halde "mahalleye geri dönmek" nasıl olacak?

Bursa kadısına 1577 tarihli bir emirde "her mahallenin imamına tenbih edesin ki mahallinde kefülsüz kimesneyi temekkün ettirme" yazılmış.

Kefalet sağdan-soldan-aşağıdan-yukarıdan 40'ar hane arasında gerçekleşiyor. Bu durumda hane başına 6-7 kişi yaklaşık 1000 kişi. Bu bin kişi mahalleye kim girdi, ahlakı nasıl, ne iş yapar gibi soruları soruyor. Çünkü o ailenin kusurunun maddi sorumlusu mahalle sakini. Böyle bir mahallede kimse özne olamaz: "Bedenim bana ait" diyemez. Çünkü mülkiyetin dahi sana ait değil. Bu durumda insan hakları ve mülkiyet-toplumsal sözleşme çalışan başörtülü kadın yazarların Osmanlı hukuku bilmediği ortaya çıkıyor.

Osmanlı mahallesine girmek onun ibadetine, inancına, kültürüne dahil olmak anlamına gelmektedir. Mahalle sakinleri mahallenin bekçisini, temizlikçisini istihdam ettiğinden içlerine karışmasına izin verdikleri kimseden azami riayet bekler.

Mahalle, birlikte gülen, birlikte ağlayan, birlikte kazanan, birlikte ibadet eden cemaatin bireyler üstü ortak yaşamı alanıdır. Oysa başörtülü kadınların özneleşme-özgürleşme talepleri koca-baba-oğullar (erkekler) karşısında dahi "biz" değil "ben" demeyi öne çıkarır.

Lütfi Bergen
twitter.com/BergenLutfi

21 Ağustos 2017

Osmanlı tarihine dair okuduklarınızın çoğu efsaneydi


BUGÜNE KADAR OSMANLI TARİHİNE DAİR
OKUDUKLARINIZIN ÇOĞU BİRER EFSANEYDİ…

Osmanlı tarihinin kaynaklarına inildiğinde birçok abartılmış olay ve efsanevî şahsiyet görmek mümkün. Bu durumda okurlar şu soruyu sormakta çok haklı: “Kaynakları bile böyleyse, biz kendi tarihimizi nasıl öğreneceğiz?

İşte bu soruya cevap verebilmek için Osmanlı tarihçiliği konusunda tüm dünyanın parmakla gösterdiği Halil İnalcık, özel olarak araştırdığı 18 konuya özel bir dosya hazırlar ve bu dosyaya şu ismi koyar: Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler.

Halil İnalcık kitabına Anadolu’nun Türkleşmesi sürecinde Rumlarla olan irtibat, İzmir’i fethedip Bizans’ı ürküten Türk komutanı Çaka Bey, son araştırmalar eşliğinde Ertuğrul Gazi’nin gerçek hikâyesi gibi kuruluş döneminin en önemli sayfalarıyla başlıyor.

Kitabın devam eden sayfaları arasında Çelebi Mehmed’in iktidar yolu, İstanbul Kuşatması’ndaki kritik üç gün, İstanbul’un fethi gibi oldukça şaşırtıcı ve kritik konular mevcut.

Boğazların 800 yıllık tarihi ve İstanbul, Sultan II. Osman’ın katli, iç savaş döneminin en merak edilen şahsiyeti Kösem Sultan, Sultan I. İbrahim’in hal’i ve katli, Osmanlıların Avrupa’da Protestanlığın yayılmasındaki rolü ve son olarak İnalcık’ın Türk Tarih Kongrelerinin değerlendirmesi ile kitap son buluyor.

Araştırmalara özgünlük kazandıran ve birer kanıt değeri taşıyan fotoğraflarla Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler’de Halil İnalcık, koca bir imparatorluğu yeniden ayağa kaldırıyor. Bu kitap sayesinde, size öğretilenlerin üzerine daha fazla bilgi koyabilir ya da bildiklerinizin sadece bir efsaneden ibaret olduğunu görebilirsiniz.

Kronik Kitap, 272 Sayfa

Casusların ortasındaki Osmanlı ve NİLİ


CASUSLARIN ORTASINDAKİ OSMANLI…
Yıl 1915… Yer Ortadoğu…

Bugüne kadar Türkiye’de üzerine çok az araştırma yapılmış, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Filistin’de kurulan tarihin en gizemli casusluk örgütlerinden biri; NİLİ.

Osmanlı ordusu Ortadoğu’yu savunmak için birçok cephede mücadele etmektedir. 1915’te Aaron Aaronsohn önderliğindeki bir grup gencin oluşturduğu NİLİ örgütü, işleri iyice zorlaştırmaktadır. Memur olarak Osmanlı karargâhına sızan örgüt üyeleri orduya dair gizli bilgileri İngiltere’ye vermektedir.

Osmanlı istihbaratı bir yandan NİLİ’yle meşgulken diğer yandan bölgedeki “baş belası” İngiliz casus Lawrence’la da adeta savaşmaktadır. Lawrence’ın hazırladığı Hâşimî İsyanı’nı uygulayan Mekke Şerifi Hüseyin de Büyük Arap Krallığı’nı kurabilmek için casuslarla iş birliği yapmaktadır.

Yakın Çağ Osmanlı Tarihi uzmanlarından Prof. Dr. Necmettin Alkan’ın hazırladığı bu eserle, okurlar hem soluksuz bir şekilde Birinci Dünya Savaşı yıllarında Ortadoğu’da cereyan eden casuslar savaşını okuyacak hem de Türkiye’de ilk defa hakkında derin bir araştırma yapılan ve Filistin’in kaderini belirleyen NİLİ casusluk örgütüyle tanışacak.

Modern Orta Doğu’nun şekillenişini merak edenler için kaynak niteliği taşıyacak kitapta okurlar şu soruların cevaplarını bulabilecekler:

Aaronsohn kardeşler NİLİ’yi nasıl kurdular?
NİLİ’nin faaliyetlerinde Cemâl Paşa’nın bir ihmali var mıydı?
Aaronsohn kardeşler neyin karşılığı olarak İngilizlerle iş birliği yaptılar?
NİLİ casusları ve Lawrence birlikte hareket ettiler mi?
NİLİ’nin Filistin Cephesi’ndeki Osmanlı mağlubiyetindeki rolü nedir?
Osmanlı istihbaratı içlerine sızan NİLİ’yi nasıl çökertmişti?

Kitapta okurları, NİLİ’nin önemli isimlerinden Alexander Aaronsohn’un 1916’da Amerika’da propaganda için yayınlanan “Türk Ordusu’yla Filistin’de” hatıratının Türkçe tercümesi de bekliyor.

Kronik Kitap, 192 Sayfa

Başlı başına bir medeniyet: Kudüs


TARİHİN İÇİNE SIĞMAYAN,
TÜM COĞRAFYALARIN ÖTESİNDE,
BAŞLI BAŞINA BİR MEDENİYET: KUDÜS

14 Mart 1948 günüydü. O gün İngilizlerin Filistin’den ayrıldıklarını, Yahudilerin İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan ettiklerini, Arapların savaşa girdiklerini gördü. Bir ihtilaf Kutsal Toprağı alevlere boğacak ve alevler bir daha da sönmeyecekti. Bu kitap ihtilafın doğuşunu anlatıyor.

Şehir tarihi, dinler tarihi, kültür tarihi… Hiç şüphe yok ki dünyada Kudüs’ten başka, tüm bu konulara tek başına cevap verebilecek bir şehir yok. Kudüs bir şehirden çok daha ötesi olduğu gibi çağlar öncesini ve sonrasını kendinde buluşturan başlı başına bir medeniyet.

Kudüs… Ey Kudüs, 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında iki kesim tarafından parçalanan Kutsal Kent’in, Kudüs’ün dramatik ve olağanüstü öyküsünü anlatıyor. Larry Collins ve Dominique Lapierre, titiz ve sıkı bir araştırma süreci elde ettiği bilgileri etkileyici bir üslupla okuyucuya aktarıyorlar. Filistin’i bölmek için Birleşmiş Milletler’deki oylama ve oylamanın Yahudiler arasında yarattığı sevinç ve Araplar arasında yaşanan keder, Tel-Aviv – Kudüs karayolu boyunca yaşanan savaşlar, 1948 yılı Mart ayı sonlarında Kudüs’ün neredeyse aç bırakılması, Hurva’nın tahrip edilmesi ve Eski Şehir’in yıkılmasına neden olan saldırılar, İsrail Devleti’nin ilan edilişi, Arap Lejyonu’nun Kudüs’e girişi, Deir Yassin ve Hadassah Hastanesi katliamları gibi dramatik, önemli ve günümüze dek yankıları devam eden olayları Arap ve Yahudi aktörler üzerinden tüm ayrıntılarıyla anlatıyorlar.

Elinizdeki kitapta Kudüs’e dair her şeyi, bir arada bulabileceksiniz. Bazen siyaset ve politika, bazen tarih ve coğrafya, benzersiz fotoğraflar, önemli tarihler, yeni okumalara yönlendirebilecek devasa bir kaynakça…

Kudüs… Ey Kudüs, sizi hem bir roman gibi peşinden sürükleyecek hem de bir belgesel gibi sarsacak.

Kronik Kitap, 608 Sayfa

Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez


Sorgusuz sualsiz kabul edip, itaat edilmekten gelen bir güven duygusu var. Tarih boyunca insanlar, özgürlük mü, güven mi tercihleriyle karşılaştıklarında hep güveni tercih etmişlerdir.

Ya benim olursun, ya kara toprağın olursun, türünde sevgi var.Oğlum seni sevdiğim için dövüyorum” diyor baba ya da öğretmen.

Korku kültüründe vatandaşın sahibi devlettir. Değerler kültüründe vatandaş devletin sahibidir. O yüzden bambaşka bir devlet vatandaş ilişkisi vardır. Korku kültüründe otorite bireyin gelişmesini istemez. En büyük tehlikedir bireysel farklılıklar. Onun için doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Yeni sorular sorabilme, kendin olabilme, farklı şeyler söyleyebilme, hakikati sorgulayabilme değerler kültüründe olanak bulur, çünkü kıymetlidir.

Doğan Cüceloğlu
(Hürriyet, 20.08.2017)

İslam dünyasının entelektüel portresi, Fatih Sultan Mehmed’dir

1481 yılında Costanzo da Ferrara'nın yaptığı bir bronz madalya üzerinde
Fatih Sultan Mehmed.
Fatih, bugün Batı ve Doğu dediğimiz dünyanın ortak noktalarını birleştiren bir hükümdardı. Hep söylediğim gibi ne Rönesans İtalya’sında ne Reformlar Almanya’sında böyle hazırlıklı biri görülmez. Kimse eski Yunanca metin okuyup Venedik elçisiyle kendi dilinde tartışmak, Farsça divan yazmak, Arapça çetin ceviz metinleri okumak kabiliyetine sahip değildi. Evet, İslam dünyasının entelektüel portresi, Fatih Sultan Mehmed’dir. Geride kalanların hepsi sahte çift sütunlu (Pseudo-dipteros) anıt girişleri gibidir. Bir âlemin temsilcisinden söz edilirken en iyisine bakılır. Mektep kaçkını kasabalıların yorumlarının da bu gibi portrelerin tasvirine girişmekten uzak tutulması gerekir.

Yeni Türkiye’nin aydını doğrusu fazla haddini bilmez bir adam tipi. Bunların içinde çok ilginçlerini bilirim. Mesela Fatih’in ne içtiğiyle uğraşırlar. Ben söyleyeyim, hükümdarın göze batmış bir içki tercihi ve mönüsü yoktu. Sarhoşlukla ilgili bir vakası, bir yazısı da görülmüyor. Bu meraka nereden saplandıklarını anlamıyorum. Büyük padişahın kayıtlı tek zararlı yiyecek seçeneği deniz ürünleriydi. İflah olmaz gut (nekris) hastalığı da bundan ileri gelmiştir. Diyete dikkat etmeyen bir savaşçı, süvari hastalığıdır bu. Bütün büyük komutanlarda, mesela 17’nci asrın önemli komutanı Dük de Condé’de görülür.

Julian Raby gibi ve Allah’a şükür Celal Şengör gibi Fatih’in okuduğu kitaplarla ilgilenen insanlar da var. Kütüphanesini başkalarının kütüphaneleriyle mukayese ediyorlar. Bizdeki kıt zekâlılarsa Fatih’in olmayan şarap mönüsü veya utanmaz bir yazarın yaptığı gibi, anlamadıkları şiirdeki sözde erkek aşkıyla ilgileniyor. Böyle namalum olaylara meraklar ancak boş beyinlere hastır. Biraz kitap okuyun.

İlber Ortaylı
(Hürriyet, 20.08.2017)

17 Ağustos 2017

“Yarın bize taze gerilim gerekecek”


AKP yarattığı gerilim ortamının “yaratıcısı” olduğu kadar “kurbanı” da. Bu, özellikle Haziran seçiminin açtığı gediği kapatmak için başvurulan mücadele yöntemiyle zıvanasından çıktı. Şimdi AKP, kendisine muhalif olmayı suç olarak görmeye başlamış durumda. Muhalefet lideri yürüyüşe çıkmış! Olur a. Sen de söyleyeceğini söylersin, hatta gırgır geçersin, falan. Ama öyle olmuyor. Örneğin bugün, Cumhurbaşkanı “…bu içeride olan zat ile alakalı Kılıçdaroğlu’nun bağlantısı çıkarsa şaşırmayın ha…” diyor. Şimdi, “içeride olan zat”ın “suçlu” olduğu, onu hapse atan mahkûm eden mahkemenin de inandırıcılık veremediği bir iddia. Ama Tayyip Erdoğan’a göre bu zaten kesinleşmiş bir şey. Şimdi onunla bağlantısı “ortaya çıkarsaKılıçdaroğlu da “suçlu” olacak.

AKP iktidarı bu şekilde icat edilmiş bir “suçlar denizi”nin ortasında bir “masumiyet ve doğruluk” adası olarak duruyor. Ama “suç denizi”ni genişletmek için bunca çaba, o adanın kendisini de erozyona uğratmakta. AKP’ye muhalif olan herkes, AKP’ye muhalif olmakla “suç işliyorsa”, yurt içinde, yurt dışında bu muhalefet büyür, büyür ve AKP’yi de yutar. Ama AKP durup böyle bir gelişme ihtimalini düşünme imkânına sahip değil.

Bugün bu kadar gerilimle idare ediyorsa, yarın daha fazlası gerekli olacak. Bunun denetimi de AKP’nin elinden çıkmış. Bugün Büyükada’da toplantı yapan dünyanın en sakin ve demokrasiye vurgun insanlarını toparlayabiliyor. Cumhurbaşkanı ta bilmem nereden onların “suçlu” olduğunu ilan ediyor. Çünkü AKP iktidarına (OHAL’ine vb.) suç lazım, suçlu lazım. Arkadan AKP’nin “basın”ı “kaos toplantısı” falan diye, gerçeklikle ilgisi olmayan şeyleri fütursuzca yazabiliyor.

AKP’nin açtığı bu çığırı kapatma imkânı var mı? Başlattığı süreci durdurabilir mi? AKP’nin içinde “Bu yol nereye varır?” diye endişeyle düşünenler var şüphesiz. Ama onların da görmesi gerektiği gibi, binilen taşıt denetimden çıkmış. Kendi kendini üreten bir hız ve enerjiyle gidiyor. “Yarın bize taze gerilim gerekecek”. Günün gerçeği bu.

Dolayısıyla bunca yıllık iktidar gerçekten bir “ustalık” kazandırmadı. Bu “yedi düvel’le kavgalı” duruma “ustalık” demek herhalde mümkün değil. Ustalık gerekli yer ve zamanda gerekli müdahaleyi yapmak demektir. AKP ise kendi gidişine müdahale edemez durumda.

Murat Belge
(Birikim, 14 Ağustos 2017)

Tevilin işlevsel hikmeti


Bir usul ve teknik olarak tevil, dini çoğullaşmanın ve dini alandaki zenginliğin bir yansıması olarak düşünülebilir. Türkiye özelinde selefilikten tasavvufa, modernistlerden cami cemaatine kadar uzanan çoğul dini alanın oluşmasında, dini metinlerin her daim tevil edilmesinin önemli bir payı vardır. Kişilerin kendi gereksinimlerine ve koşullarına karşılık gelen bir dini yorumu benimsemesi, hayatın olağan akışının bir sonucudur. Oysa Türkiye’de siyasal egemenliği ele geçiren bütün sağ iktidarlar bu akışa, kendi ihtiyaçlarına göre bir yön vermeye çabalamış ve dini alandaki dağınıklığa siyasi bir istikamet verme arzusunda olmuştur. Bu konuda gerçek bir başarı elde eden şüphesiz AKP hükümetleri oldu. Bu başarıyla birlikte tevil meselesi, dini alanın meselesi olmaktan çıkarak siyasal-sosyal meseleleri yorumlamanın yollarından birine dönüştü.

Ortalama bir sosyal bilim merakı olan herhangi birinin bildiği üzere, siyasal-sosyal alanın kutsal metinleri yoktur. Dini metinlerde vaaz edilen genellemeleri, gündelik hayatın şimdisini açıklamak için kullanmak ise heyecanlı hatipler için elverişli olsa bile, toplumsal analiz söz konusu olduğunda, özcü bir sabuklamaktan öteye geçmez. Dinin, dini alanın, siyasal iktidarlar tarafından ele geçirilmesi, dine ait bir usul olan tevili, hızla siyasal-sosyal meseleleri tevil etmenin bir aracına dönüştürmektedir. Böylece kitlelere dini ahlak vaaz etmek ile ahlaki yozlaşmaları dini malzemelerle savunmak arasında herhangi bir mesafe kalmaz. Tutarlılık ya da erdem, hikmet ya da irfan ilk elden terk edilir ve bunların yerine hamaset ve yalan, kibir ve riya doldurulur. Ortaçağ Katolik Hristiyanlığının Avrupa deneyimi bunun örnekleriyle doludur.

Dolayısıyla sadece Türkiye özelinde değil, dini alanı kendi boyunduruğu altına almayı başaran siyasal iktidarların egemenlik koşullarında gerçekleşmesi mukadderat olan bir süreç... Çünkü siyasetin değişim hızı ile dinin değişim hızı birbirinden çok farklıdır ve siyasal değişimlere uyum sağlamaya zorlanan dini teviller, bu değişime uyum sağlamaya zorlandıkça yozlaşmaktan kurtulamaz. Kolaylıkla uyum sağladığında ise dini anlamda bir değeri kalmaz, pespaye siyasetlerin elbezine dönüşür. Böylesi koşullar altında kaçınılmaz olarak, yalan ve iki yüzlülük toplumsal ve siyasal hayatın temel prensiplerinden biri haline gelir.

Türkiye’de bir zamanlar ‘Müslüman entelektüel’ olarak anılan kişilerin neredeyse hiçbirinin bugün özgül karşılığının bulunmamasının; İslami kamuoyu için kanaat önderi kabul edilen bazı kişilerin meczuplukla fırıldaklık arasında bir yere sıkışmış olmasının; özellikle dini meselelerde itibar edilen birçok ismin ciddi bir itibar erozyonuna uğramış olmasının ve birçok dini cemaatin AK Partinin yereldeki örgütlenme ağları olarak algılanmasının nedenleri arasında yukarıda bahsi geçen sürecin ciddi bir etkisi var.

Son referandum ile birlikte, halk tarafından seçilen Meclis iradesinin, yani parlamenter demokrasinin sonuna gelindiği de ilan edildiğine göre, kendini, iktidarın doğal temsilci olarak gören İslamcıların, din işleriyle uğraşanların ve cemaat liderliği yapanların iktidar aygıtı olmaktan başka hiçbir işlevlerinin kalmayacağı söylenebilir; bu işin trajik kısmı. Komedi kısmı ise Kemalizm sonrasında şekillenen yeni otoriter rejimin ideolojik söyleminin ve toplum mühendisliği aymazlığının, dün İslamcılık içerisinde yer alan ve bugün partizan olmaktan başka bir çareleri kalmamış gibi gözüken kişiler tarafından uzun yıllar boyunca eleştirilmesidir. Kişinin kendi sözüyle sınanması büyük imtihan... İşte burada, Türkiye’de toplumsal ve siyasal alanın bileşenlerinden biri olan yalan ve iki yüzlülük bir sosyal norm olarak çelişkilerin üstünü örtebilmek için fütursuzsa ortaya salınıyor. Tevilin işlevsel bir hikmeti varsa, o da burada devreye giriyor.

Polat S. Alpman
(Birikim, 17 Ağustos 2017)

15 Ağustos 2017

Her bencillik, vicdan sahibi olmaya mani olur


Ahlaki gerçekliklerin bencillikler ve çıkarlar doğrultusunda istismar edilebildiği bir toplumda ve dünyada hiç bir şekilde hakikate ulaşılamaz. Bencilliklerin ve çıkarların sınırlarını aşmayı başardığımızda hakikate ulaşabiliriz. Her bencillik ve her çıkarcılık, kolektif her tahayyül ve tasavvuru imkansız kılar. Her bencillik ve her çıkarcılık, daha fazla insan olmaya, daha fazla adil olmaya, daha fazla vicdan sahibi olmaya mani olur. Bencillikler ve çıkarlar ne kazanacaklarıyla, ne elde edecekleriyle ilgilendikleri için, hakikati kazanma liyakatleri yoktur. Bencillikler ve çıkarcılıklar, kendilerinden başka hiç bir şeye değer vermeyen, kendilerinden başka hiç bir şeyi önemsemeyen bir zihin ve ruh dünyasını yansıtırlar.

Ahlaki tercihler evrensel insani değerlerle bütünleştiğinde anlam ve değer kazanır. Güce, bencilliğe ve çıkarcılığa dayalı meşrulaştırma biçimlerinin sıradanlaştırıldığı, normal karşılandığı bir dünya, kötülüklerin meşrulaştırıldığı bir dünyadır.

Atasoy Müftüoğlu

08 Ağustos 2017

14. ve 17. yüzyıl arası çini örnekleri







14-17. yüzyıl arasında İznik ve Konya'da üretilmiş çiniler. Şimdi bu çiniler Metropolitan Müzesi'nde, New York'ta...

07 Ağustos 2017

Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler


Türk kültür tarihinin oluşumu ve gelişimine dair yepyeni bir bakış ilk kez Hilmi Ziya Ülken’in yorumlarıyla gündeme geldi.

Anadolu kültürünün kaynaklarına indiği bu çalışmasında Ülken, Orta Asya’dan Anadolu’ya İran üzerinden geçen ve yerleşen Türk boylarının, Türkmen obalarının bu yeni yurtlarında binlerce yıllık kültür değerlerinden sağladıkları zengin özleri birleştirip nasıl yeni bir öz, yeni bir kimlik yarattıklarını irdeledi ve bu yeni özün, yeni kimliğin niteliklerini araştırdı.

Mevlâna, Hacı Bektaş VeliAhi Evran, Gülşehrî, Âşık PaşaSadreddin Konevî, Davud Kayserî, Molla FenarîGeyikli Baba, Barak Baba, Sarı Saltuk… vd. Anadolu düşüncesine ruhunu, irfanını veren, onu mayalayan “Anadolu bilgelik denizinin” erenleri, abdalları, gazileri üzerinden inançlar, gelenekler, örf ve âdetlerdeki eski kültürlerin izlerini arayan Ülken, 50 yıldan fazla süren çalışmalarında bir cümlede özetlediği şu düşüncesini derinlemesine işledi ve yazılarında ortaya koydu:

Anadolu’ya yerleşen Türkler buraya kendi geleneklerini getirdiler, bunları İslâm dinî kuralları, medrese ve tekkenin verdiği Arap ve Fars kültürü unsurları, yerli Anadolu kültürü izleriyle birleştirdiler. Bu sentezden Anadolu Türk kültürü doğdu.

Hilmi Ziya Ülken, Anadolu Kültürü Üzerine Makaleler
Doğu Batı Yayınları, 493 Sayfa, 30 TL
1. Baskı - Haziran 2017

Aliya İzzetbegoviç'in On Yılı (1990-2000)


Yazar: Admir Mulaosmanoviç
Çevirmen: Azemina Brkan Baymak
Hece Yayınları, 1. Baskı - Temmuz 2017
416 Sayfa, 32 TL


Bosna hayatta kalmıştır. Müzakereler burada belirli bir rol oynamıştır; buna paralel olarak savunmamızı güclendirmiş ve dünyada Bosna’nın varlığını şöyle ya da böyle sağlamış olduk. Ben her durumda en iyi hamleyi yapmış olup olmadığımı bilmiyorum fakat en iyi bilgilerimi kullandığımı ve vicdanımı takip ederek başkalarının tavsiyelerini dinlemeye hazır bir şekilde hareket ettiğimi söyleyebilirim. 
- Aliya İzzetbegoviç

İslam’da ise şehir ve şehirleşme Tevhid’e ve Risalet’e yönelmektir


Batı’daki şehir ve şehirleşme; rasyonelleşme, sekülerleşme ve modernleşme süreçlerinin sonucudur. Din ve gelenekten uzaklaşma anlamına gelen rasyonelleşme, dünyevileşmenin en temel göstergesidir… İslam’da ise şehir ve şehirleşme (medine/medenileşme), pagan gelenekten uzaklaşarak Tevhid’e (millet-i İbrahim’e) ve Risalet’e yönelmektir. İnsanın gayesi bağımsız bir birey olmak değil aksine Peygamber'in etrafında cemaatleşmek; tüketmek değil üretmek ve paylaşmaktır…

Batı’da insan, rasyonelleşerek, bireyselleşerek ve sekülerleşerek şehirli ve uygar olurken, İslam’da insan, temeddün ederek, vahyin ışığına, Risalet’in halkasına girerek şehirli ve medeni olur. Batılı anlamda medeniyet dinden soyutlanmak, İslami anlamda ise medeniyet dini sadece insana değil, zamana ve mekâna da giydirmektir… Batılı paradigma çerçevesinde kentlileşme-şehirleşme-uygarlaşma-medenileşme kavramları ile Hz. Peygamberimiz'in Yesrib’i Medine haline dönüştürmesi başka bir deyişle Medine’yi kurması üzerinden din, medeni, temeddün ve medineleşmek kavramlarını tartışmak zorunlu ve gereklidir…

Peter Berger’e göre nasıl ki toplum ve kültürün sekülarizasyonundan bahsedebiliyorsak, aynı şekilde bilincin sekülarizasyonundan da bahsedebiliriz. Modern sanayi toplumu, yalnız alt-yapı düzeyinde değil aynı zamanda bilinç düzeyinde de, eğilimleri ve yürürlükteki toplumsal örgütlenmeleri, yüksek düzeyde bir rasyonelleşmeyi öngören çok büyük bilimsel ve teknolojik personel kadrolarının bulunmasını zorunlu kılar. Berger, modernleşmeyle birlikte dinin, dünyevileşmenin bağımlı değişkeni haline geldiğini belirtir ve dinin pazarlanması gerektiğinin altını çizer…

Turgut Cansever’in de ısrarla ve önemle vurguladığı gibi, İslam’ın mekân ve mimari anlayışında belirleyici unsur, Tevhid ilkesidir. Bütün varlık düzeylerine ait problemleri kapsamayan yaklaşımlar, İslami olmaktan çok fetişistiktir. İslam mimarisi; maddi, biyososyal, psikolojik ve ruhi-akli varlık düzeylerinin problemleriyle ilgili spesifik tutumlar ve uygun değerlendirme sistemlerine sahiptir. İslam’ın sanatsal ve kültürel başarılarına, İslam kozmolojisinin ve inanç sisteminin dışında kaynaklar icat etmeye çalışan her türlü tarihselcilik, tek taraflı kalmaya mahkûmdur…

Dursun Çiçek, Şehirleşme bağlamında kavramsal bir tartışma
(Düşünen Şehir dergisinden)

İnsan hayatı parçalı bir hayat değildir


Öncelikle “Dînî-Lâdînî” tasnifinin gerekliliği üzerine yeniden düşünmeli, bu düşünce eksersizlerini de mümkün olduğunca Kur’an merkezli yapmalıyız. Çünkü İslâmiyet’e ve onun mükemmel kitabı Kur’ân-ı Kerîm’e göre insan hayatı parçalı bir hayat değildir, insan yaptığı bütün amellerden ve konuşmalardan hatta yaptığı müziklerden de sorumludur, dolayısıyla genel olarak insan ama özelde Müslüman için “Dînî ve Lâdînî” tasnifi yanlıştır ve sözkonusu değildir. 

Dînî mûsikî ayrımı veya tasnifi, belki müzikbilimcilerin yapmak zorunda kaldıkları bir tasnif olarak da kabul edilebilir ve bu açıdan bir yere kadar mâzur görülebilir, ama bu kategoriyi mutlaklaştırmanın pek doğru ve isabetli olduğuna inanmıyorum. Çünkü bu ayırım, İslâmiyet’in ruhuna da aykırı bir ayırımdır. Ayrıca dînî mûsikînin tam olarak “İslâmî mûsikî”nin karşılığı olabileceği konusunda da tereddütlerim bulunmaktadır. Çünkü İslâmî müziğin kapsamının biraz daha geniş olduğunu düşünüyorum.

Özetle, müzikte “dînî-lâdînî” tasnifinin çarpık Türk modernleşmesinin bir yanılsaması olduğunu, özellikle cumhuriyetten sonra, yine çarpık laiklikle birlikte yükselen bir tasnif olduğunu düşünüyorum.

Yalçın Çetinkaya

Okuyucu Şartları

Blogda yayınlanmak üzere çeşitli gazete, dergi ve kitaplardan alınan yazılarda kaynak, tarih ve yazar bilgisi belirtilmiştir. Bu konuda blog ve blog yazarları hiç bir şekilde sorumlu tutulamaz.